Posts Tagged ‘Canlı bomba’

Bamteli: FİTNE VE HÂBİL TAVRI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için el kaldıracak değilim; hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.”

Meşrû yolların dışında yol aramamalı.. Makyavelistçe hareket etmemeli.. hep Peygamberler Yolu’nda yürümeli.. istikâmet içinde olmalı.. bütün cihan çok farklı, çok değişik, çok abuk-sabuk yollarda yürüse bile, bu, hakiki mü’mine tesir etmemeli.. o, yol değiştirmemeli, yanlış güzergahlara sapmamalı.. doğru yürüdüğünden dolayı öldürseler bile, el kaldırmamalı.. mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamalı.. Hâbil gibi hareket etmeli, Kâbil gibi davranmamalı!..

Hâbil, hasetle dopdolu kardeşine diyor ki: لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لَأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) “Bana elini uzatsan, silahınla üzerime gelsen, öldürmeye teşebbüs etsen, ben sana el kaldırmam!” diyor; “Çünkü sen, öyle yapmakla esasen, kaybediyorsun, Cehennem’e yuvarlanıyorsun!”

Sabah, Müslim-i Şerif’te gördüğümüz hadisler çerçevesinde, “İki mü’min birbirini öldürmek üzere teşebbüs ederlerse, maktûl de Cehennem’e gider, kâtil de. Çünkü kâtil onu öldürmeseydi, o (maktûl) onu öldürecekti. İkisi de öldürmeye niyet etmişti.” İkisi de kötülüğe niyet etmişti ve ikisi de niyet ettikleri şeyin cezasını çekeceklerdir.

Evet, hususiyle günümüzde, maddî kılıç -maddî mukabele- kınına girdiğinden dolayı, Kur’an’ın elmas düsturları ile mukabelede bulunmayı bir esas ve bir düstur edinmeli. Ne derlerse desinler, ne ederlerse etsinler, iftiranın -Şâhânesi olur mu?- en denîsini bile irtikâp etseler, o kadar denâete düşmemeli. Yalan söyleseler, “İtiraf!” deyip iftirada bulunsalar, karalasalar, komplolar düzenleseler, sizi halkın nazarından düşürmek için akla-hayale gelmedik şeyler yapsalar, meselâ tâife-i nisâ ile buluşturmak suretiyle size bohemlik isnadında bulunsalar ve halk nazarında kıymetinizi yerle bir etseler, katiyen aynı mukabeleye başvurmamalı. Çünkü gerçek insan olmak, bunlara mânidir; “ahsen-i takvîm”e mazhariyet, bunları yapmaya izin vermez. Allah’ın kıvamında yarattığı bir varlık, böyle kıvamsızlık eseri olan şeylere katiyen tenezzül etmemeli; tenezzül edenler, kendi zilletlerini ortaya koymuş olurlar.

Bu açıdan da tarihin değişik dönemlerinde -Efendimiz’den evvel de Efendimiz’den sonra da (sallallâhu aleyhi ve sellem)- küçük çapta hep bu türlü hadiseler olmuş. Bazen çok büyük fitneler de vuku bulmuş. Mesela; Hazreti Ali döneminde Harûrîlerin hareketi, Hâricîlerin hareketi, Emevîlerin ona karşı çıkması… Bütün bu hadiseler karşısında Hazreti Ali efendimiz asla istikâmetten ayrılmamıştır. Başka bir vesile ile arz etmiştim, O’na demişler ki: “Harûrîler, filan yerde, bir temerküz (bir noktada/merkezde bir araya gelme), bir tahaşşüd (toplanma, yığılma) içindeler; size hücum edecekler. Onlar size hücum etmeden, -yerleri, şu- şu yol, şu yöntem ile hareket ederseniz, tepelerine binersiniz onların!” Fakat, “Ne mâlum bize hücum edecekleri?!.” demiş koca İmam. Ebû Hanife, fetvasını Hazreti Ali efendimizin o beyanına bina ediyor: “Size saldırıları/taarruzları kat’î olmadıktan sonra, mukabelede bulunulmaz; malınıza, canınıza kastetme ihtimali bile olsa!”

   “Fitne”nin imtihan, meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır; zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlamıştır.

O dönemdeki ve sonraki bu fitneler, hadis kitaplarının “Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim” bölümlerinde nakledilmiş. (“Fiten” kelimesinin tekili (müfredi) olan “fitne”nin imtihan, meşakkat, sıkıntı, bela, musîbet, rezalet ve azap gibi mânâları vardır. Zamanla bu kelime küfür, günah, ihtilâf, düşmanlık, rüsvaylık ve fısk gibi her türlü kötülük için kullanılmaya başlamıştır. Melâhim ise; melhame kelimesinin çoğuludur; melhame, savaş meydanı demektir.) Müslim-i Şerif’in de sonuna doğru gelirken böyle bir bölüm yer alıyor. Çok hadis kitabında da öyle olmuş. Sonra “Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim”de geçen konulara dair müstakil kitaplar da yazılmış; âhirzamanda zuhur edecek şeyler anlatılmış.

Efendimiz’in âhirzaman Peygamberi olması itibariyle, tâ o dönemden başlamış. O’na çektirenler, âhirzamanın o fitne-fesat insanları; Ebu Cehil’ler, Utbe’ler, Şeybe’ler, İbn Ebî Muayt’lar, -bağışlayın- Allah belası daha kimler?!. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini onlara karşı mukabele için hiç uzatmamış; evet, Hâbil gibi hareket etmiş. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de… Kitapların satırları, sayfaları, paragrafları, O’nun çektiği şeyi ifade edemez; fakat onlar bir ölçüde anlatılmış ki, insan, başına gelebilecek o türlü şeylerin çirkinliğini görsün; hele arka planı ile anlayabilirse, ne kadar şenî’ şeyler imiş, ne kadar denî şeyler imiş, anlasın!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’na, tarihin hiçbir döneminde yapılmayan kötülükler yapılmış. Alvar İmamı hazretlerinin ifadesiyle, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelen şeyler, Everest tepesinin başına binseydi, birden bire erir giderdi o dağ, Lût gölüne dönerdi. O (Alvar İmamı) böyle demiyor da, “Araya kılıç girerdi!” diyor. Fakat O, elini kaldırmadı, mukabele-i bi’l-misilde bulunmadı. Hatta Bedir savaşında Allah’tan emir geleceği, meşru müdafaa hakkı/izni verileceği âna kadar… أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Kendilerine savaş açılan mü’minlere, mukabil olarak savaşma izni verildi. Çünkü onlar, pek çok yönden zulme maruz kaldılar. Kuşkusuz Allah, onlara yardım edip zafer bahşetmeye kadirdir.” (Hac, 22/39) âyeti nâzil olacağı âna kadar… Sahabe efendilerimiz, Zeyd İbn Hârise, Hazreti Hamza gibi gözünü budaktan esirgemeyen insanlar, Allah Rasûlü’nün gözünün içine bakıyorlar; “İzin yâ Rasûlallah!” diyorlar. Evvela onların o mevzudaki teslimiyetlerine can kurban!.. O’nun lâl-u güher saçan dudaklarından o mevzuda izin ortaya konacağı âna kadar bir kere O’na teslimiyetlerini izhar ediyorlar, gösteriyorlar. Vaktâ ki o ayet nâzil oluyor, yapılması gerekli olan şeyi yapıyorlar ve Allah’ın izniyle işin üstesinden de geliyorlar.

Karşı taraf, tamamen “tenkîl” mülahazasıyla, “tedmîr” mülahazasıyla, “tetbîr” mülahazasıyla, “ibâde” mülahazasıyla, yani “kökten kazıma” mülahazasıyla üzerlerine geliyor, mekanize birliklerle. Onlar da o güne kadar o ölçüde sistematik bir savaşa girmemişler. Ama Allah emir verince, yapıyorlar. “Münzelîn” (özel indirilen) ve “Müsevvimîn” (nişanlı ve işaretli bulunan) melâike-i kiram, elli türlü velvele ile, gürültü ile iniyor, karşı tarafın moralini bozuyor ve müşriklere orada bir hezimet yaşatıyor. Müslümanların da kuvve-i maneviyeleri -zaten var olan kuvve-i maneviyeleri- bir kat daha zirve yapıyor, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ama asıl mesele; bakın, düşünün: Medine-i Münevvere’ye teşrif buyuruyor, ikinci sene burada geçiyor. On üç sene de Mekke-i Mükerreme’de ezâ-cefâ, akla-hayale gelmedik şenâat, denâet, fezâate maruz kalıyor. Fakat Allah Rasûlü, elini kaldırmıyor. Evet, Hâbil gibi davranıyor, Hazreti İbrahim gibi davranıyor, Hazreti Nuh gibi davranıyor. Muztarr kaldığı zaman, (Hazreti Nuh gibi) رَبِّي إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Yenik düştüm Allah’ım! Yardım et!” diyor. Ve diğer peygamberler de aynı şeyleri söylüyorlar. Ömürleri boyunca, insanları hakka-hakikate davet ediyor, göz açmaya çalışıyorlar; ne var ki gözleri kapalı, kulakları tıkalı, kalbleri ölmüş o insanlar, o pozitif seslere karşı hep negatif davranışlarda bulunuyorlar. Fakat hiçbir peygamber, onlara karşı mukabele-i bi’l-misilde bulunmuyor. Bu yol, peygamberler yolu…

   Dün “Cemaat, yerin altındaki fayları kırıp deprem yaparak intikam alıyor!” diyebilen zavallılar, yarın da iki canlı bomba ortaya sürüp devlet eliyle terör estirilmesine rağmen elini bile kaldırmayan insanları bir de o yolla karalamaya çalışabilirler.

Diğerine gelince; bir kısım vehimlere binaen ne zulümler irtikap ediyorlar: “Bunlar da falanlara mensup, bunlar da filanlara mensup!.. ByLock kullanmışlar, dolayısıyla onlardan; tut, at içeriye bunları!..” Çocuklar ölsün, analar ölsün!.. Meriç’i geçerken, aileler boğulsun!.. Yüzlerce aile orada; cesetleri suyun içinde kalsın!.. Fakat bir kin, bir nefret, bir hazımsızlık, bir çekememezlik… Ha böyle bile olsa, bence, mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimânesinde bulunmamak lazım.

Evet, başkaları her şeyi yapabilir; hiç olmayacak şeyleri size isnad edebilirler. Bakın; olmuş şeylerden bahsedeyim size: Birileri dedi mi demedi mi? “Efendim, bunlar, fayları kırmak suretiyle bizi helak edecekler!,.” Yani bu hareket, bu Cemaat içinde, yerin altındaki fayları kıracak şeyler var, büyüler var, esrarengiz güçler var, kuvvetler var!.. O faylar nerededir, onu bilmez bu insanlar; sizin insanınız bilmez fayların nerede olduğunu. Belki Jeologlar (Sismologlar) bilirler; belki zelzelenin önceden olacağını bilirler. Zannediyorum onlar bile şiddeti mevzuunda kat’î bir şey söyleyemezler. Allahu A’lem, “Üç şiddetinde, dört şiddetinde, beş şiddetinde olacak!” derler, altı şiddetinde olur; “altı” derler, üç şiddetinde olur. Onlar bile meseleyi kestirip atamazlar. Ama bir tanesi kalktı dedi ki, “Efendim, bir fay kırılması yapmak suretiyle, bunlar, intikam alacaklar sizden!” Bir gün gökten bir meteor gelse, başlarına düşse, -elli defa hak etmiş olabilirler onu ve Allah da düşürebilir- bulundukları bir yere düşse, “Bunlar gökteki şeytanlara tesir ettiler; o şeytanlar vasıtasıyla bu meteor geldi, bizim başımıza düştü!” derler. Diyebilirler; çünkü şimdiye kadar yaptıkları şeyler, bu türlü şeyleri yapabilecekleri adına birer referans mahiyetinde. Evet, bunu yapabilirler bunlar.

Daha neyi yapabilirler? Bir gün şunu da yapabilirler: İki tane canlı bomba, ortaya sürerler; kendilerinden… Zaten o türlü -böyle- kendini öldüren, kâtil-maktuller vardır; hem kâtildir, hem maktûldür. Ve kendini öldüren, böyle intihar eden insanlar, kâfir gibi ebedî cehenneme giderler. Bunu IŞİD de yapabilir, Boko-Haram da yapabilir, Murâbıtîn de yapabilir; başkaları da yapabilirler, başkaları da yapabilirler. Şimdi, dünyanın her yerinde yapılagelen bir şey halini aldı, ahvâl-i âdiyeden bir şey haline geldi. Böyle iki tane -bağışlayın- sergerdan bulurlar; bunları birbirine düşürürler. Nereden çıkarıyorsun bunu? Şu âna kadar ortaya koydukları tablo, buna kadar yolun açık olduğunu gösteriyor. Sizden biriniz caddede yürürken, bir bayana emretmelerine ve onun sizin boynunuza sarılmasına kadar.. hemen, şip-şak orada fotoğrafınızı çekmelerine kadar.. “Bakın filanın haline!” demelerine kadar.. itibarınızı yerle bir etmelerine kadar… Buna kadar her şeyi yapmaya kararlı görünüyorlar. Çünkü tam bir “ibâde”ye, “tenkîl”e, “tedmîr”e, “tetbîr”e niyet etmişler; bunlar Arapça kelimeler, tamamen bitirme, kökünü kazıma demek.

Bakın dünyanın değişik yerlerinde, o mübarek ışık müesseselerini söndürmek için etek etek para döküyorlar. Hazineyi bitirmişler, bir yerde bir kuruş kalmamış; fakat “Olsun!” diyorlar, “Bunları bitirme, bir gâye-i hayaldir; bunları bitirirsek, kazandık; Nobel ödülü alırız!” Şimdi bütün bunlarla, meseleyi bütüncül bir nazar ile değerlendirdiğiniz zaman, meseleye bütüncül bir nazarla, mahrûtî olarak baktığınız zaman, bu türlü şeyleri de yapabileceklerine ihtimal vermek lazım. Değişik şehirlerde üç-beş tane sergerdan bulabilirler. Birkaç yerde, birden bire, bu türlü şeyleri yapabilirler. Ve onlardan bir tanesine de “Ben, evlere gidip-gelmiştim!” dedirtebilirler; “Bunların okullarından mezundum!” Kendilerinin bile o okullardan mezun olmayanı çok azdır ama öyle dedirtirler: “Ben, bu okullarda okumuştum!” Yani, demek ki, “Bana bu türlü şeyler, o okullarda öğretildi!” Böyle demek/dedirtmek suretiyle, dırahşan çehreli bu Cemaat mensuplarını karalamak için, ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

Bir gün birileri denâet ve şenaatlerinin gereği bu türlü şeylere başvursalar bile… İnşaallah, bu türlü şeylere başvurmaya cesaret edemezler, teşebbüs edemezler. Hatta hüsnüzannıma binaen diyeyim: Anadolu insanı, bu kadar alçak, bu kadar hayvan olamaz; كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Hayvanlar gibidirler, hatta onlardan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) denilenlerden olamaz! Bu da benim hüsnüzannım. Fakat bir gün, bu olumsuz şeylere bile teşebbüs etseler, bize düşen şey, Hazreti Hâbil gibi demektir: لَئِنْ بَسَطْتَ إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لَأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 5/28) Sen silahınla, kamanla, kordanla (Korda: Bir çeşit eğri kılıç), kılıcınla üzerime gelsen, atom bombanla üzerime gelsen, ben ya evime kapanırım, ya dükkanıma kapanırım ama sana katiyen elimi uzatmam!..

Bunu büyük ölçüde, sen, senin arkadaşların sergiledi; alın teri ile kazandıkları, amele gibi çalışıp yaptıkları okulları, üniversiteye hazırlık kursları, evleri işgal edilirken. Bir kısım işgalciler, mütegallipler, mütehakkimler, mutasallıtlar, mütemellikler gelip o müesseselerin tepesine kondukları halde, mukabele etmediler. İnanarak söylüyorum, televizyonlar gösterdi, gördüğüm şeyleri ifade ediyorum; yüz ekşitmesiyle bile mukabelede bulunmadılar. Yalvardılar, yakardılar, “Hukuk!” dediler ama onlar, hukuku “guguk” anladılar; “adalet!” dediler, onlar adaleti “dalalet” anladılar. Onlar bildiklerine göre hareket ettiler; fakat sizin arkadaşlarınız da kendilerine yakışır şekilde davrandılar. Belki onlardan burada bulunanlar da vardır; dünyanın değişik yerlerine tohum gibi serpilenler de vardır.

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir.”

Bu da Cenâb-ı Hakk’ın bir takdiridir. Antrparantez arz ediyorum: İstihkâkımıza binaen Cenâb-ı Hak, böyle yapmıştır. İstihkâkımıza binaen böyle yapmıştır ama daha büyük hayırlara vesile kılmak için de böyle yapmış olabilir. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği avantajları, yerinde rantabl olarak değerlendirmemiş olabiliriz. Mesela neden o imkânlar elimizdeyken, sadece dünyanın yüz yetmiş ülkesinde değil de gidip Merih’te, Utarit’te, Zühal’de, oralarda bile “Acaba inanacak insan var mı?” diye otağlar kurmadık? Neden onun yolunu aramadık?!. Bunu sorabilir Cenâb-ı Hak bize: “Hani sizin Peygamberiniz, yürekten bağlı bulunduğunuz Zat (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!’ demiş, size bir hedef göstermişti. Gayb-bîn gözüyle de bir gün öyle olacağını haber vermişti; لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ ‘İstanbul -kasem olsun- fethedilecektir.’ dediği gibi ‘Benim adım/nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!’ demişti. Neden siz, bu hedefi realize etme istikâmetinde bir gayrette bulunmadınız?!.” Bir şefkat tokadı, hafif böyle, böyle…

Ne yaptı bu sizi? Dünyanın değişik yerlerine tohumlar olarak saçtı. Fakat yaptığı şeyde yine hayır vardır. Siz, gittiğiniz her yerde tohum olun!.. Toprağın bağrına düşün, oradaki insanların bağrına serpilin!.. Sonra bir tohum iken, birkaç başak halinde meydana gelin; binlerce dâneyi netice verecek hale gelin! Şimdiye kadar gidilmemiş, anlatılmamış hakikatleri, onlara da anlatın. Bazıları, bütünüyle kabullenir; bazıları, bazılarını kabul eder; bazıları, kendi değerlerinin yanında “Bunlar da birer değerdir!” diyebilir; bazıları, “Bunlar, diyaloga girilebilecek insanlar.” türünden bakar; bazıları, “Bunlar el kaldırmazsa, bunlara el kaldırmamak lazım!” derler… Bütün bunlar, sizin o ince, o nezih, o şeffaf ruhlarınıza karşı, Cenâb-ı Hakk’ın yaratması ile bir mukabeledir; bunların hepsi, kazanımdır.

Bu açıdan, mâruz kalınan şeylere böyle bakmalı, Allah’ın izni-inayetiyle. Ve hakikaten bulunduğumuz yerlerde, konumumuz ne ise, durumumuz ne ise, onu orada rantabl değerlendirmeye bakmalı. İhtimal, Cenâb-ı Hak, buna binaen yapmıştır ama bir şefkat tokadıyla yapmıştır bunu!..

Karşı taraftakiler, “Siz bu meseleyi böyle yapın!” diye sizi böyle tutup savursalardı, “Niye duruyorsunuz Türkiye’de? Gidin dünyanın değişik yerlerine ve kutsalınızı/mukaddeslerinizi bütün âleme duyurun!” şeklinde samimi bir niyet ile söyleselerdi, إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller ancak niyetlere göredir.” fehvasınca, niyetlerinin mükâfatını görürlerdi ve hepsi “Cuppp!” diye Cennet’in göbeğine düşerdi. Fakat bir düşmanlığa, bir kine, bir nefrete, bir hasede, bir yok etme mülahazasına binaen, “Bunları yok etmek lazım!” mülahazasına binaen yaptıklarından dolayı, sizin için hayır kapıları açıldı kale kapıları gibi, ardına kadar; fakat onlar da o hayır kapılarını kapattılar, arkasına da sürgüler sürdüler. “Bir daha hayır gelmesin!” diye ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Hayır kapıları bütünüyle kapanınca, şer kapıları ardına kadar açılır. Tâbir-i diğerle, Hazreti Gazzâlî’nin ifadesiyle, “Meleklerin nüfuz edeceği kapılar kapanınca, şeytanların nüfuz edeceği kapılar ardına kadar açılır.” Şeytanların nüfuz edeceği kapıları, ardına kadar açtılar -hafizanallah- ve kendi helâketlerini, felâketlerini hazırladılar.

Bununla beraber, Allah, Erhamürrâhimîn, Rabbü’l-âlemîn’dir. وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61) Evet, Allah, her zulmeden canlıyı hemen helak etse, yeryüzünde debelenen bir varlık kalmaz! Hayvanlar, birbirlerini yiyorlar/parçalıyorlar; insanlar, birbirlerine karşı haksızlık yapıyorlar. Her haksızlık yapan, kulağından tutulup ipe götürülse, o zaman yeryüzünde hiçbir canlı kalmaz. Çünkü hepimizin şöyle-böyle bir zulmü vardır.

“Allah, imhâl eder, fakat ihmal etmez!” Mahkemelerin imhâl etmeleri, mehil vermeleri gibi, “Bir kere daha düşünün, bir kere daha düşünün, bir kere daha düşünün!..” der adeta: Hayır istikametinde düşünün; başka yol ve yöntemler -bu mevzuda- ortaya koyun… Bunun için “Allah, imhâl eder, fakat katiyen ihmal etmez!” Ayrıca, “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbad olur!” denmiştir ki, tarih, dünden bugüne bunun binlerce misali ile örgülenmiş -insanın midesini bulandıran- bir dantela gibidir.

Bu açıdan, olup biten şeyleri, رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا صلى الله عليه وسلم “Rab olarak, Allah’tan razı olduk. Din olarak İslam’dan hoşnuduz. Peygamber olarak da Allah Rasûlü’nden bütün benliğimiz ile memnunuz!” Allah, bizi bu anlayıştan uzaklaştırmasın!..

   Sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, aktif sabır kahramanları için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.

Evet, bu ayrı bir konu idi; istidradî olarak ifade ettik. Asıl mevzuya dönecek olursak; onlar her şeyi yapabilirler fakat biz şimdiye kadar ne yaptıysak, o mevzuda kararlı durmalıyız. Cânice, vahşice el uzatanlara bile, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamalıyız.

Kur’an-ı Kerim, belki o ruhsatı veriyor, belli bir dönemde. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)  Size ikâb ederler ise, misli ile mukabelede bulunabilirsiniz ama bakın, daha a’lâsı var: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Dişinizi sıkar, aktif sabır içinde bulunursanız, bu, sizin için daha hayırlıdır.

“Aktif” kaydını koyuyorum; arkadaşlar, terminolojiye vakıf olanlar biliyorlar bunu. Durağan bir sabır değil. “Hele durun, bekleyin, karışmayın bir şeye!” Hayır, öyle değil. Allah sizi hangi konuma itmiş ise, o konumda yapabileceğiniz şeyleri yapabileceğiniz bir sabırdır. Orada şartlar, neye müsait ise, imkânlar neyi elveriyorsa, onları yaparsınız. Buna da “aktif sabır” diyoruz. Bunda, bir sabretme sevabı var, bir de aynı zamanda aktivite/aksiyon sevabı var.

Hiç olmaz şeyler karşısında, olumsuzluklar karşısında, çok ciddî aktiviteler ortaya koymak suretiyle, tarihin seyrini değiştirme, hadiselerin rengini değiştirme ve hadiselere göre yepyeni bir dantela ortaya koyma… Devr-i Risâletpenâhi’de, İşin Pişdârı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ortaya koyduğu gibi, yepyeni bir dantela ortaya koyma, âlemi imrendirme… “Allah Allah! Böyle insanlar da varmış! Tokat yiyorlar, Hazreti Mesih gibi davranıyorlar: Dön öbür tarafına da bir tokat vursun, hınçlarını alsınlar; sonra nedâmeti, pişmanlığı onlar duysunlar!” dedirtme… İşte, günümüz böyle bir gün. Bir gün, biraz evvel bahsettiğim en şenî’, en denî işlere teşebbüs etseler bile, siz, sizin karakterinizin gereğini yapacak, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmayacaksınız!…

Bir eski dost, gazetede yazı yazmış; “Seçim sath-ı mâiline girildiğinden, bunlar, bir kısım terör hareketlerine başvururlar!” demiş. Hâlbuki bu camianın insanları, iki senedir belki terör ölçüsünde baskılara maruz kaldıkları halde, yumruklarını bile sıkmadılar. Evet, size soruyorum: Hiçbiriniz gördünüz mü böyle bir şeyi?!. Görmedik!.. Vallahi ben de görmedim! Ha, yemin ediyorum: Vallahi ben de görmedim! Irza tecavüz eder gibi, namusa tecavüz eder gibi davranan kimselere asla mukabele etmediler. Kıtmîr de o binaların bazılarında amele gibi çalıştı. Milletin malı değil, orada o işe gönül vermiş insanların malı. El konduğu zaman… Benim gözümde tütüyor kaldığım odalar. Orada talebelerimle meşgul olduğum yerler gözümün önünde tütüyor. Burnumun kemikleri sızlıyor ama… Kur’ânî tavsiye: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Sabrederseniz aktif sabırla, bu sizin için daha hayırlıdır!.. Bu yolu, bu yöntemi seçin, intihap edin! Katiyen gerçek insan olma tavır ve davranışlarınızdan fedakârlıkta bulunmayın!..

   Hizmet gönüllüleri, Müslümanlığın itibarını muhafaza adına, müstakim çizgilerinde sabit-kadem olmalı ve her şeye rağmen, canavarların canavarlığına karşı insanî değerleri korumalıdırlar.

Şimdi bu mesele, tarih boyu hep cereyan edegelmiş; Hazreti Ali efendimiz döneminde olduğu gibi, Emevîler döneminde de olmuştur. İşte bir Haccâc’ı düşünün: Yetmiş, seksen bin insan öldürmüş; Tâbiîn’den öyle kimselerin kanına girmiş ki!.. Mesela, bir Saîd İbn Cübeyr; onu da şehit ettiği zaman zaten çarpılmış; bu defa titreye titreye ölmüş, kendisi de ölmüş. Bütün bunları yaparken, esasen serkârının saltanatının devamı adına yapmış: Emevî devleti ayakta kalsın böyle; bunun dışında, onu tam kabul etmeyen, biat etmeyen kimselere gelince, “Bunların hepsinin yok edilmesi lazım!” Irak’a -Irak-ı aceme- ilk defa gittiği zaman demiş ki: “Ey ehl-i Irak, ehl-i şikâk, nifak ve mesâvi-i ahlak! İçinizde çok olgunlaşmış kelleler görüyorum; onları almak da bana düşüyor!” Daha baştan, onlarla ilk karşılaştığı zaman, içinin levsiyâtını bu şekilde onların yüzüne çarpıyor. Ve senelerce o mezâlimi yapıyor orada, onları baskı altına almak istiyor.

Yezîd de yapıyor aynı şeyi, ondan evvel Yezîd yapıyor. Nereye kadar yapıyor? Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) alnından öptüğü seyyidinâ Hazreti Hüseyin’i, Kerbelâ’da, Revân nehri kenarında, otuz-kırk insan, silahsız insanla beraber şehit etmeye varıncaya kadar. O dönemde de cereyan ediyordu bu türlü şeyler. Fakat ne Hazreti Hasan efendimiz, ne Hazreti Hüseyin efendimiz, ne de Hazreti Ali efendimiz katiyen onlara ellerini kaldırmadılar. Hazreti Ali efendimizi biraz evvel arz ettim. Hani, “Harûrîler şöyle yapacaklar Harura/Haravra’da. Efendim, senin için hazırlanmışlar!” dendiğinde “Ne malum bana hücum edecekleri!” falan diyor; bu kadar civanmertçe davranıyor.

Hazreti Hasan efendimiz de Peygamber Efendimiz’in bir buyruğunu gerçekleştiriyor: “Benim şu şanlı torunum var ya!.. Bu, bir dönemde fitne zuhur ettiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, o fitneyi önleyecek!” Hazreti Ali ile Muaviye döneminde -esas- bir fitne olduğu zaman… Sonradan kendisi halife seçilmiş olan Hazreti Hasan efendimiz; “Ben, hakkımdan vazgeçtim!” diyor; hakkını ona veriyor ve kendisi Medine-i Münevvere’de oturuyor.  Fakat her zamanki paranoya yaşayan insanların yaptığı gibi, “Ne olur, ne olmaz!” diye onu zehirliyorlar; “Bugün vazgeçti ama yarın yine bir etraf toplayabilir, bir şey yapabilir!” falan diye zehirliyorlar.

Hazreti Hüseyin de Kerbelâ’da şehit ediliyor. Kırk insan ile gidiyor ama “Irak’a gittiği zaman ne olur ne olmaz; etrafına insan toplayabilir, üzerimize gelebilir. En iyisi mi -muhtemel- o bize saldırmadan evvel, bizim onun kellesini almamız lazım!” mülahazasıyla onu da şehit ediyorlar.

O dönemde cereyan eden o hadiseler, bize bir tenbih idi; arkadan gelenlere, Siyer sayfalarında, paragraflarında bir tenbih idi: “Dikkat edin bunlara!.. Bu beşer, beşeriyetini koruduğu sürece -genlerinde var onun, bir yönüyle- her zaman aynı şeylerle karşı karşıya kalabilirsiniz! İşte bu türlü şeyler ile karşı karşıya kaldığınız zaman yapmanız gerekli olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o tavsiyesine uymaktır. Bu, peygamber yoludur.

El-âlem senin üzerine geliyor; sen bir tebessüm ile onu yumuşatmaya bak. Biraz evvel arz ettim, Hazreti Mesih gibi davranarak, onu yumuşatmaya bak. Çünkü bir taraf fitneyi temsil ediyorsa, öbür taraf da temsil ederse fitneyi, fitne, muzaaf hale gelir, katlanır. Şayet bunda temâdî edilirse, mük’ab hale gelir. -Bu tabir, Ziya Gökalp’a ait; mük’ab, üç buudlu demek.- Üç buudlu fitne haline gelir, hafizanallah. Yani, insanlar birbirlerinden on kilometre değil, yüz kilometre uzaklaşmış olurlar. Ve bu, bir uzaklaşma fasit dairesi -kısır döngüsü- oluşturur. Bu insanların sonra bir araya gelmeleri de âdetâ imkânsız hale gelir. Buna meydan vermemek için birileri yerlerinde oldukları gibi durmalı; karakterlerine uygun bir tavır sergilemeliler.

O gün öyle olduğu gibi, daha sonraki dönemlerde de olmuş, daha sonraki dönemlerde de olmuş… Nitekim Barbaros Frederic’ler, Richard’lar -bizim “Arslan Yürekli Richard dediğimiz kimseler- Müslümanlara o kadar kötülük yaparak Mısır’a kadar gittiler, Sudan’a kadar uzandılar; fakat nedâmet içinde geriye döndüler. Richard, geriye döndükten sonra der ki: “Ben, insanlığı Selâhaddin’den öğrendim! Selâhaddin-i Eyyûbî’den öğrendim insanlığı!” O, İngiltere’ye dönerken, Balkanlarda Kazıklı Voyvodalar var. Selâhaddin, onlar zarar vermesinler diye, bir hey’et ile gönderir onu; onlar, ona zarar vermesinler diye. Hatta o hasım komutanlar hastalanınca, doktor da olduğundan dolayı, Hazret onları tedavi eder. Selâhaddin…

Onun için Akif, onu Fatih ile beraber zikreder, Bülbül Şiiri’nde. “Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? / O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun / Cihanın yurdu çiğnense hep, çiğnenmez senin yurdun.” Bülbül Şiiri… Onda der ki: “Selahaddin-i Eyyûbî’lerin, Fatih’lerin yurdu.” Fatih ile at başı hale getirir; çünkü o, insanca davranmıştır. Fatımîler, orada ona ihanet ettikleri halde, Fatımî kadına karşı sırtını döner; “Ben, sizi rahatsız ettiysem, bıçaklayabilirsin beni!” der. Kadın, bıçağı kendi bağrına saplar. Sonra o döner, onu tedavi eder.

Bizim karakterimiz, budur. Müslümanın karakteri, budur. Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’a bend olmuş insanın karakteri budur. Bend olmuş isen, bendegâna düşen şey, Şehsuvar’ına uymasıdır. O, hangi yolda yürümüşse, nereye doğru gidiyorsa, O’ndan ayrılmamak lazımdır; O’ndan ayrılmak, felaket getirir, hafizanallah. Efendimizin yolu…

Mü’minler, her zaman mü’mince davranacak, mü’mince tavır sergileyecek, dünya çapında, evrensel çapta kendi itibar ve kredilerini koruyacaklardır. “Haa gerçekten tiksinti uyaran şu insanlar var ama ütopyalara mevzu olabilecek şunlar da var! Campanella’nın Güneş Devleti’nde anlattığı insanların önünde, onun sisteminin önünde insanlar… Kuracakları sistemle insanlara huzur soluklatacak, hep oksijen yudumlatacak insanlar da var!.. Böyle bir hareket de varmış. ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek!’ diyen insanlar da varmış!” dedirteceklerdir. İşte biz böyle davranmak, Müslümanlığın kendisine has o yüksek itibarını koruma adına, her şeye rağmen, canavarların canavarlığına karşı insanî değerlerimizi korumak mecburiyetindeyiz.

Nahoş söz söyledimse, sizden özür dilerim; Allah’tan da affetmesini niyaz ederim. İnsanım, eksiğim-gediğim boyumu aşkındır; kusur edebilirim her zaman ama inandığım şeyleri söylemeye çalıştım. Vesselâm.

366. Nağme: Din Adına İşlenen Cinayetler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetinde bir kere daha din kisveli terör hadiseleri üzerinde durdu; İslam’ı gönülden kabullenmiş hiç kimsenin bilerek katiyen teröre girmeyeceğini/giremeyeceğini vurguladı.

“Suriye’den Pakistan’a oradan Kenya’ya kadar geniş bir coğrafyada en vahşi sahneler İslâm adına sergileniyor; Kur’an’ın emri olduğu iddia edilerek başlar kesiliyor, camiler ve kiliseler bombalanıyor. Bir kısım örgütlerin dünya genelinde işledikleri cinayetler ve terör, sadece dış mihraklarla ve haricî yönlendirmelerle izah edilebilir mi? Müslümanlar arasında canlı bomba gibi terör hadiselerinin zemin bulması hangi sebeplere bağlıdır?” sorusu üzerine, “Resmettiğiniz tablo doğru; tabii ilave edilecek bir şey var: Bu aynı zamanda bizi mahcup edecek bir tablo!.. Doğru müslümanlığın yüzüne zift sıkılması gibi bir şey.” sözleriyle sohbetine başlayan Hocaefendi, bugüne kadar müslümanlara mal edilen terör olaylarının, bazen İslam’ı kendi derinlikleriyle içine sindirememiş ham ruhların öncülüğüyle, bazen genç hissiyatların aşırı tahrik edilmesiyle, bazen haricî güçlerin müslüman isimli ve müslüman görünümündeki elemanları marifetiyle, bazen de değişik ilaçlarla insanî duyguları ve korku hisleri baskı altına alınmış kanlı katiller vasıtasıyla gerçekleştirilegeldiğini hatırlattı.

İslam’da gerek sulh gerekse savaş halinde yapılması icap edenlerin belli kanun ve disiplinlere bağlanmış olduğunu; sulh halinde fertlerin kendi kendilerine harp ilan edip bir insanı öldürme kararı alamayacağı gibi, sıcak savaş esnasında da karşı cephede bulunan çocuk, kadın ve yaşlıların öldürülemeyeceğini ve başkalarına ait ibadethanelere katiyen tecavüz edilemeyeceğini; bu itibarla da, hangi açıdan ele alınırsa alınsın, intihar saldırılarını, canlı bombaları ve benzeri terör hadiselerini müslümanlıkla telif etmenin asla mümkün olamayacağını ifade etti.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun 13 senelik Mekke döneminde katlanılması mümkün olmayan işkencelere tahammül ettiğini, dişini kıran, başını yaran, sırtına işkembe koyan ve en yakınlarını şehit edenlere karşı dahi “Allahım, bunları affet ve hidayete erdir, beni bilmiyorlar; bilselerdi böyle yapmazlardı!” dediğini, müslümanların maruz kaldığı onca zulme rağmen asla şiddete başvurmadığını; daha sonraki Bedir, Uhud, Hendek mücahedelerinin de müdafaa harbi şeklinde cereyan ettiğini dile getiren Hocaefendi, Peygamber Efendimiz’in her zaman meseleleri kan dökmeden, gönül kırmadan, düşmanlığın katlanmasına meydan vermeden halletmek için elinden gelen her şeyi yaptığını, bunun neticesinde de en azılı düşmanların ya da onların en yakınlarının müslüman olduklarını belirtti, Hazreti İkrime’yi misal olarak serdetti.

Ashab’ın önde gelenlerinden ve Kur’an’ın en büyük müfessirlerinden Abdullah ibn Abbas’ın (radıyallahu anh), bir âyete istinaden, haksız yere bir insanı öldürenin daimî Cehennem’de kalacağını söylediğine işarette bulunan Hocaefendi, terörizmin, Kur’an’ın daimî Cehennem azabıyla tehdit ettiği en büyük günahlardan biri olduğuna değinerek şöyle dedi: “İslam’ın hiçbir döneminde günümüzde olan bu vahşete benzer vahşet yaşanmamıştır. Belki bir dönemde Muvahhidin, bir dönemde Karmatiler, Batınîliğe kendilerini salmış, Hak ve hakikati bilmeyen, Hak ve hakikatteki istikametten haberi olmayan insanlar bu türlü canavarlıklara teşebbüs etmişlerdir ama katiyen ve katibeten canlı bomba olmamış, başkalarını öldürme adına intihar etmemiş ve ebedi cehenneme gitmemişlerdir. Öyle intihar eden ebedi cehenneme gider ve bir de orada öldürdüğü o masum insanların hesabı kendisine sorulur.”

Bu konunun çok hassas olduğunu belirten Hocaefendi, isyan edip “Harura/Haravra” denilen yerde toplandıkları için oraya izafeten kendilerine “Haruriler” denen “Haruriyye”ye karşı Hazreti Ali’nin (kerremallahu vechehu) tavrına dikkat çekti: “Biri demiş ki, ‘Ya İmam, falan yerde ordularıyla beraber tahşidat yapmışlar, senin üzerine gelecekler. En iyisi mi, onlar senin üzerine gelmeden tepelerine bin, bütününü yok et onların!..’ Koca İmam kendisine yakışanı söyler orada: ‘Ne malum onların üzerimize geleceği?!’ Bu yaklaşımdaki inceliği görüyor musunuz? Bence şah-ı merdanlık Hayber’in kapısını koparmada değil, Amr ibn-i Abd-i Vüdd’ü bir kılıç darbesiyle ağaç biçiyor gibi ikiye biçmesinde değil; işte bir yönüyle enaniyetin ‘ben ben’ diye Ramazan davulu gibi ses çıkardığı esnada, kendini kontrol altına alması, iradesinin hakkına vermesi ve ‘Ne malum bize hücum edecekleri?’ diyebilmesindedir. Esas yiğitlik oradadır. Hikmet sorgucu diyebileceğimiz, şecaat ve cesaretin hikmetle taçlanması, işte oradadır. İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri Fıkıh’ta onun bu mülahazasını esas alır: Ne malum bizim üzerimize gelecekleri. Bu açıdan da bakın, mesele müdafaa meselesidir.”

“Harp hiledir” sözünde ortaya konan disiplinin “strateji” olduğunu, hileyi “en az zayiatla problemleri çözme” şeklinde anlamak gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in Mekke Fethi’ndeki stratejisini ve gönüllere girişini örnek gösterdi.

İslam coğrafyasında çıkar kavgaları, hizip ve klik sürtüşmeleri, antidemokratik uygulamalar ve insan hakları çiğnenmesi gibi problemlerden ötürü bir sürü gayr-i memnun grup oluştuğuna; bunların bir kesiminin bazı servislerin oyununa gelecek ölçüde görgüsüz-bilgisiz, çabuk harekete geçen tipten kimseler olduğuna ve birilerinin de onları kullanarak adım adım kendi hedeflerine yürüdüklerine temas eden Hocaefendi, “Ben tek taraflı görmüyorum; belki bizim içimizdeki hamlıkları dışarıdaki İslam düşmanları, onun güzelliklerinin yaşanmasını, görünmesini, müslümanların bir araya gelmesini istemeyenler değerlendiriyorlar. Potansiyel olarak bizde o türlü hamlıklar var, bizde bir bozulma var; esas başkaları da o bozulmayı değerlendiriyor.” dedi. Terörizme yol açan cehaletin köklerinde manevî ve temel insanî değerlerin ihmalinin yattığını; bu değerleri yitiren gençliğin, tatmin peşinde koşarken bir kısım ağlara düştüğünü, manipüleye maruz kaldığını, istismar edilip kullanıldığını; kitle psikolojisine kapılan kimselerin başkalarının hazırladığı senaryoların figüranlığını yaptıklarını dile getirdi.

Müslümanların, özellikle de başkalarına müessir ve temsilci konumundaki insanların, sözlerine ve fiillerine çok dikkat etmeleri gerektiğini vurgulayan Hocaefendi, şöyle dedi: “Gidin kiliseleri yıkın bunların başlarına!..” dediğiniz zaman camilerin yıkılmasına, camide cemaatin üzerine bomba atılmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Ne ekerseniz onu biçerseniz. İnsan iyi şeyler ekmeli.

Dünyanın bir kesiminde kökü çok eskilere dayanan, yer yer de açık kapalı üzerinde durulan İslam fobisinin bazı terör hadiseleri dolayısıyla bir kere daha güncelleştiğini, insanlığın büyük bir problemi haline geldiğini ve adeta bir “dünya paranoyası”na dönüştüğünü işaretleyen Hocaefendi, bu problemin yaygınlaşmasında müslümanlar olarak bizim hatalarımızın da bulunduğunu vurguladı. Bu hatalarımızı kabul etmemizin ve onları telafi yoluna gitmemizin problemlerin çözümünde çok önemli rol oynayacağını ifade ederek, tarihî “tehcir” günlerinde Şarkî Anadolu’da yaşanan bazı acı olayları ve onların günümüze yansımalarını misal sadedinde hatırlattı, bir misafiriyle aralarında geçen diyaloğu aktardı.

Seleflerimizin insanlık ufkuna, şiddetten hep uzak durma gayretine, birlikte yaşama anlayışına örnek olması için Hazreti Ömer’in Kudüs yolculuğuna temas eden Hocaefendi özellikle şu hadisenin çok iyi okunması gerektiğini dillendirdi: Hazreti Ömer, namaz vakti gelince patrikten namaz kılabileceği bir yer göstermesini istemiştir. Patriğin, “Kilisenin herhangi bir yerinde kılabilirsiniz.” demesi üzerine Hazreti Ömer, bu teklifi kabul etmeyip dışarı çıkmış, bir kayanın üzerinde namazını kılmış, sonra da patriğe şunu söylemiştir: “Eğer ben içerde kılsaydım, öteki müslümanlar da orada kılarlar, orayı mescit hâline getirirlerdi.”

“Biz bu idik; ister içten isterse de dıştan birileri bizi bozdular, genlerimizi bozdular, bizi değiştirdiler, vahşileştirdiler!” diyen Hocaefendi, bir dönemde “Terörist müslüman olamaz, müslüman da terörist olamaz” dediğini hatırlatarak, İslâm’ı hakkıyla kavramış ve hazmetmiş bir müslümanın terörist olmasının imkansızlığını, hakiki müslümanların hiçbir zaman bilerek teröre giremeyeceklerini, bir teröristin de gerçek müslüman sayılamayacağını belirti ve sözlerine şöyle devam etti: “Müslümanların içinden terörist çıkmaz mı? Çıkar ama müslümanlığa ait evsafını kaybetmiş olur, ona sağlam müslüman denemez. Nasıl sağlam müslüman dersiniz? Savaşın bile kuralı ve kanunu vardır: Savaşmayan insanlarla savaşılmaz. İnsanlığın İftihar Tablosu müdafaa harbi için orduları hazırlarken buyururlardı ki, “Mabetlere sığınmış insanlara ilişmeyin, kadınlara ilişmeyin, çocuklara ilişmeyin.” İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en muteber hadis kitaplarında ve aynı zamanda temel kaynağı Kur’an olan bu türlü esaslara bağlayıp ortaya koyduğu disiplinleriyle bu insanların yaptıkları şeyleri telif etmek mümkün değildir. Bu açıdan da bunlara müslüman demek!.. Bu işi müslümanlık adına bile yapsalar; döverek, vurarak, öldürerek; “Bütün âleme Âmine dedirteceğiz, Fatıma dedirteceğiz, Hatice dedirteceğiz.” Hakkınız yok buna. Dinin tarifi şudur: ‘İnsanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla bizzat hayra sevk eden ilâhî kanunlar mecmuası.’ İnsanlar hür iradeleriyle onu seçerler. Dinin tarifi bu. Bir müslüman dinin tarifine uyma mecburiyetindedir.”

“BAMTELİ-ÖZEL” de diyebileceğimiz, kabaca özetini verdiğimiz bu önemli sohbeti günün nağmesi olarak 34:05 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…