Posts Tagged ‘Bediüzzaman’

Kırık Testi: DÜŞÜNCE VE AKSİYON İNSANI

Herkul | | KIRIK TESTI

Düşünce ve aksiyon insanı; hareket eden, planlayan, dünyaya yeniden nizam verme hafakanlarıyla oturup kalkan, asırlardan beri yıkageldiğimiz ruh ve mânâ heykellerimizi yeniden ikame etme hareketini temsil eden, tarihî değerlerimizi bir kere daha yorumlayan; hareketten düşünceye, düşünceden harekete irade ve mantık mekiğini rahat kullanmasını bilen ve kendi ruh ve mânâ kanaviçelerimize göre bize yeni yeni dantelâlar ören bir hamle insanıdır.

O, duygudan düşünceye, ondan da pratik hayatın hemen her faslına uzanan çizgide, hep nizam soluklar; yapma ve inşa etme duygusuyla oturur-kalkar. O, maddî güç ve kuvvetini kullanarak ülkeler fethetme, zaferden zafere koşma yerine, ruh erkân-ı harplerini, düşünce mimar ve fikir işçilerini yetiştiren, çevresine her zaman imar ve inşa düşüncesi üfleyen, çıraklarına harabeleri mamur etme yollarını gösteren ledünnî bir Hak eridir. İradesini, sonsuz meşîetle birleştirebilmiş, fakrını gınâ, aczini de aynı kudret hâline getirebilmiş, şevk ü şükürle coşkun bir Hak eri… O, bu güç kaynaklarını yerinde ve sahibine vefa hissiyle kullanabildiği sürece, kat’iyen yenilmez; yenildi zannedildiği yerlerde bile farklı bir zafer tabyasının başında olduğu görülür.

Düşünce ve aksiyon insanı, bazen vefalı bir vatan evladı, bazen düşünce buudlu bir hareket insanı, bazen bir ilim âşığı, bazen dâhi bir sanatkâr, bazen bir devlet adamı, bazen de bunların hepsidir. Son dönem itibarıyla, bunların bazılarına misal teşkil edecek bir hayli düşünce ve aksiyon adamından bahsedilebilir. Bunlardan kimileri, düşünceleri aksiyonlarının önünde, kimilerinde aksiyon ve düşünce atbaşı, kimileri de düşünceleri meknî birer hareket adamıdır.

Filibeli Ahmed Hilmi’den Mustafa Sabri Bey’e, Ferit Kam’dan Muhammed Hamdi Yazır’a, Bediüzzaman Hazretlerinden Süleyman Efendiye, Mehmed Âkif’ten Necip Fazıl’a uzanan çizgide bir hayli nurefşan simadan söz etmek mümkündür. Ne var ki, bunca mübarek ismin doğum ve vefat tarihlerini vermek bile, bu yazının çerçevesini aşacağından, biz, şimdilik sadece bu hakikat kahramanlarının adreslerine işaret edip geçeceğiz.

Filibeli Ahmed Hilmi: Bulgaristan’ın Filibe şehrinde doğmuş bir sefir çocuğu.. maarifle ve çağıyla tanışması Galatasaray Sultanîsi’nde başlıyor.. sonra, İzmir’de ikamet.. Beyrut’ta memuriyet.. bu arada Jön Türkler’le temas ve bu yüzden Fîzan’a nefiy… Ve Meşrûtiyet’i müteakip İstanbul’a avdet.. derken “İttihad-ı İslâm” düşüncesi bayraktarlığı.. ve bu düşünceye tercüman olabilecek aynı isimdeki gazetenin çıkarılması.. ardından, günlük Hikmet gazetesi ve bu gazetede İttihad ve Terakki Cemiyetiyle savaşı.. arkasından başka gazeteler, başka mecmualar.. ve bir ara, Dârulfünûn’da felsefe muallimliği.. derken, genç sayılabilecek bir yaşta muhtemelen ebedî hasımları masonlar tarafından zehirlenerek öldürülmesi…

Hayatına kuşbakışı bir göz attığımız bu müstesna düşünce ve aksiyon adamı, arkada bıraktığı onca eserleriyle üzerinde akademisyenlerin araştırmalarını bekliyor.

Ferit Kam: İstanbul’un irfan hayatına çok erken uyanmış bu nadide düşünce, zevk ve beyan insanının hayat-ı sergüzeştîsi de şöyle: Fransızca muallimliği.. felsefe merakı.. bu merakla gelen muvakkat bunalım.. ilâhî inayetin kolları arasında tasavvufa sığınma.. yeniden duygu ve düşünce istikameti.. ardından “Sırat-ı Müstakîm” ve “Sebilürreşad” mecmualarında duygularını neşretme.. bir ara, Dârulfünûn ve Süleymaniye Medreselerinde müderrislik.. Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ye intisap.. arkasından aziller, vazifeye iadeler.. ardı arkası kesilmeyen çileler, mahrumiyetler… nihayet her düşünür ve aksiyon adamı gibi, yürüyüp Rabbine ulaşacağı âna kadar ukbâ buudlu rengârenk bir hayat… bu mübeccel hayatı koca bir mücelletle anlatmak bile mümkün değildir. Hakkında söylenip-yazılanlar esas alınarak, asrın bu aydın siması da vâridât enginlikleriyle mutlaka günümüzün nesillerine anlatılmalıdır.

Mustafa Sabri Bey: Bu tertemiz Anadolu evladı, tam mânâsıyla bir mücadele insanıdır. Müderrislikten saray kütüphâneciliğine, milletvekilliğinden “Beyânü’l-Hak” başyazarlığına, ondan da Hürriyet ve Îtilâf Fırkası üyeliğine; mâlum Bâbıali Baskınıyla ülkesini terk edeceği âna kadar hep bir aksiyon ve mücadele insanı olarak görürüz bu Osmanlı şeyhülislâmını. Yurt içinde havalar sertleşince, başka bir İslâm ülkesinde hizmet vermeyi deneyen, fırsat bulunca yeniden yurduna dönüp, mücadelesini burada sürdüren bu hareket insanı, imkân yakalayınca, “Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye” âzâlığı ve “Şeyhülislâm”lık mansıbıyla bir kere daha ülkesini hizmetle kucaklar ve 1922 yılında son kez Türkiye’den ayrılır; Romanya, İskeçe derken Mısır’a gider ve 1954 yılında vefat edeceği âna kadar ömrünü kızıl kıyamet bir mücadele içinde geçirir. Bir hayli çileli ve çokça inişli çıkışlı bir hayat yaşayan bu vatan evladının da mübarek hayatları birkaç doktoraya esas teşkil edecek kadar zengindir.

Babanzâde Ahmed Naim: Bağdat doğumlu ve bir paşazâde.. emsâli gibi İstanbul maarifiyle beslendi.. duygu ve düşünce dünyası itibarıyla engin ve zengin bu ufuk insan, Galatasaray Sultanîsi.. Mülkiye Mektebi.. ardından Hâriciye Nezareti Tercüme Kaleminde memuriyet.. Maarif Nezareti Tedrisat Müdürlüğü.. arkasından Tercüme Dairesi âzâlığı.. Dârulfünûn Edebiyat Fakültesi müderrisliği.. ve muvakkat bir rektörlük, onun sergüzeşt-i hayatı içinden sadece bazı kesitler.

Ahmed Naim de, son dönem Türk toplumunu, fikren ve ruhen besleyen önemli kaynaklardan biridir.. ve ilim, irfan hayatımız adına gelecek nesillere dünya kadar miras bırakmıştır.

Mehmed Âkif: Her türlü tariften vâreste bu samimî ve hasbî vatan evladı için şimdiye kadar cilt cilt eserler yazıldı. Üzerinde bir hayli yorumlar yapıldı ve pek çok şey söylendi. Zannediyorum, bundan sonra da, imanı, aşkı, heyecanı, aksiyonu, davası ve düşüncesiyle alâkalı daha dünya kadar şey yazılıp söylenecektir. O, yaşadığı dönem itibarıyla Anadolu, Rumeli ve Arabistan’ı dolaşan ender Türk aydınlarından biridir.. ve uğradığı her yerde şanlı fakat tâli’siz bir milletin hicran dolu sesi olmuş, soluğu olmuş inlemiş ve çevresinde ürpertiler meydana getirmiştir. Az insan vardır o ölçüde çizgisini koruyan. Baytarlığından müfettişliğine, Dârulfünûn edebiyat müderrisliğinden “Sırat-ı Müstakîm” kadrosu içindeki hizmetlerine, ondan da “Dârul’l-Hikmeti’l-İslâmiye”deki vazifesine, Millî Mücadele yıllarındaki hitabelerine kadar hep samimî olmuş, hep vefalı davranmıştır.

Sahabi gibi zâhidce yaşamış ve ukbâya da fakirce yürümüş bu tok sesli vatan evladı için, şimdiye kadar yapılan meşkûr hizmetler mahfuz, düşünce, aksiyon ve sanat cephelerinin, akademisyenlerce daha ciddî ele alınacağı vefa tüten günleri bekliyoruz.

Muhammed Hamdi Yazır: Âlemin mâlumu bir kâmet-i bâlâ.. ilk tahsilini küçük bir Anadolu kasabası olan Elmalı’da aldıktan sonra, o da eskilerin ifadesiyle “ikmâl-i nüsah” etmek için pâyitahtın yolunu tutuyor. Hususî hocalardan ders.. ruûs imtihanı.. Mekteb-i Nüvvâb’da ve Medresetü’l-Vâizîn’de müderrislik.. dersiâmlık.. İkinci Meşrûtiyet’ten sonra mebûsluk.. bir içtihat hatası olarak Abdülhamid’in hal’ fetvasına imza koyma.. Dârul-Hikmeti’l-İslâmiye âzâlığı.. Evkaf Nâzırlığı.. Cumhuriyet sonrası İstiklâl Mahkemelerinin gazabına uğraması.. ve kıl payı kurtulduğu bu gaileden sonra upuzun bir inziva dönemi.. ve o muhteşem tefsirin vücud bulması, kaba hatlarıyla onun hayatından sadece birkaç çizgi.

Düşünce ve aksiyon hayatımız adına allâme Hamdi Yazır da o müstesna mevkiiyle üzerinde durulması gereken önemli simalardan biridir.

Necip Fazıl: Maraşlı; ama İstanbul’da doğmuş büyümüş bir İstanbul efendisi. Amerikan Koleji, Bahriye Mektebi o müthiş istidâda bağrını açan kuvve-i inbâtiye nev’inden iki saksı dolusu toprak ve kendine sıçramanın minik rampaları.. Dârulfünûn’un felsefe bölümü de muvakkat konakladığı menzillerden biri.. Paris’in Sorbon’u, batıya nazar ettiği ilk küçük menfez.. banka müfettişliği, içine sindiremediği gelip geçici işportacılık.. Devlet Konservatuvarı ve Güzel Sanatlar Akademisi, sanat ruhunu istidatlı-istidatsız her sineye üflediği ilk ocak.. Büyük Doğu ekolü ve aynı unvanla çıktığı kadar kapanan, kapandığı kadar da çıkan; ama arkasındaki müthiş iradeyle çıkmamazlık edemeyip, kapanırken dahi gidip çıkma programı üzerine kapanan bir büyük mecmuanın bânisi, mimarı ve çilekeş sahibi.. son dönemin en önde gelen şiir ve nesir üstadı ve geleceğin fikir mimarlarından biri.. tasavvufî düşüncedeki enginliği, metafizik derinliği, ömrü boyunca Mutlak Hakikat’e karşı duyduğu engin saygısı.. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a karşı olan olağanüstü ihtiram ve temkini, onun pek çok sahadaki deryalar gibi enginliğinden sadece birkaç damla.. böyle birkaç küçük damla ile işaret edilip geçilen bu dev insanın, değişik yanlarıyla tahlil edilip Türk gençliği ve dünyaya tanıttırılması; hatta bir Necip Fazıl Enstitüsü kurulması kadirşinaslığımızın sesi ve kadirşinaslardan temennimiz.

Süleyman Efendi: Silistre’de soylu bir ailenin çocuğu.. hoca oğlu hoca.. ruhî zenginliğini İstanbul âfâkının irfanıyla kıvamına getirince ciddî bir vefa hissiyle maskat-ı re’si olan beldeyi müderrislikle kucaklar. Onunla alâkalı derin bir beklenti içinde bulunan aile fertleri, etrafını saran talebe, dost ve kardeşlerinin sadakat ve vefasında onun misyonunu ve yarınlarını görür, tâli’lerine tebessümler yağdırırlar.

Süleyman Efendi, aksiyonu önde, eşine ender rastlanır yorulma bilmeyen bir mücahede insanıdır. Hayatı boyunca, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat düşüncesinin sadık ve kararlı bir müdafii olarak yaşamış.. dinî duygu ve dinî düşüncenin üst üste sarsıntılar yaşadığı bir dönemde “sath-ı mücadele” demiş; dinî düşünce ve tarih şuurunu bir kanaviçe gibi kullanarak, ruhumuzun dantelâsını örmüş.. bir baştan bir başa ülkenin her yanında açtığı kurslar, yurtlar ve pansiyonlarla gönüllerimize varlığımızın esaslarını duyurmaya çalışmış.. ruhların ve ruhanîlerin tayerân ettiği âleme yürüyeceği âna kadar da bu misyonunu edadan geri durmamıştır..

Ben, şu birkaç satırla bu büyük hareket adamını anlatma iddiasında değilim; olamam da. Bu kadar az bir zaman içinde, Edirne’den Ardahan’a kadar, ülkenin her yanını, hem de engellemelere rağmen, ilim ve irfanla bezeyen bir ruh ve mânâ insanını anlatmak, değil birkaç paragrafla, mücelletleri bile aşan bir mevzudur.

Biz, şimdilik bu önemli şahsiyetin, misyonunu, aksiyonunu, yorumunu, hizmet felsefesinin tahlilini, araştırmacı ve mânâya açık akademisyenlerin incelemesine havale ediyor ve bir kapı aralaması sayılan bu küçük hatırlatmanın, kapıyı sonuna kadar açacak çalışmalara dönüşmesini diliyoruz.

Yirminci asrın son yarısındaki aydınları düşünürken, temiz Anadolu evladı, velûd dimağ –temel kriterlerimize ters bir kısım mütalaaların hesabı kendine ait– aşk ve heyecan insanı Nureddin Topçu’yu hatırlamamak; çağın müstesna dimağı engin düşünce.. kuluçka sabrıyla civciv bekleyen, mercan gibi sessiz fakat sancılı kan-revân yoluna devam eden, gelecek nesillerin zevkle okuyacakları asrın büyük şair ve nâsiri Sezai Karakoç’u görmezlikten gelmek.. Es’ad Efendi’yi minnetle anmamak, Sami Efendi’ye saygı duymamak, Arvâsi Hazretleri’ni, Ali Haydar Efendi’yi, Mehmed Zâhid Kotku’yu, Alvar İmamı’nı, Serdehl’in Seydâsı’nı, Menzil’in Muhammed Râşid Efendisi’ni bu hizmet örfânesindeki aşk, heyecan ve aksiyonlarıyla yâd etmemek mümkün değil..

…Ve hele imanı, düşüncesi ve baş döndüren aksiyonuyla küfür ve ilhad dünyasının bütün planlarını altüst eden Bediüzzaman’ı hatırlamamak mümkün mü?

Bugüne kadar onun için pek çok şey yazıldı ve söylendi. Şimdilerde dünya onu konuşuyor.. ve o hemen her dildeki eserleriyle çağın en çok okunan insanlarından biri. Bu açıdan da onun hakkında uzun konuşmaya gerek yok. İşte bu mülâhazayla burada, ona ait bir kitaba önsöz olmuş, küçük bir mütalaanın, küçük bir bölümünü aktarmayı yeterli buluyoruz:

Bediüzzaman, üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp insanlığa tanıtılması gerekli olan bir simadır. O, İslâm âleminin, inanç, moral ve vicdanî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır. Ona, onun düşüncelerine, hissî mülâhazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyetiyle telif edilemez. O, bütün ömrünü, Kitap ve Sünnet’in gölgesinde, tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.

Bediüzzaman’ın, yüksek mefkûresi, yaşadığı çağı düşünüp söylemesi, sadeliği, insanî enginliği, vefası, dostlarına bağlılığı, iffeti, tevazuu, mahviyeti ve istiğnâsı üzerine şimdiye kadar pek çok şey yazıldı ve söylendi. Aslında, her biri başlı başına birer kitaba mevzu teşkil edecek olan yukarıdaki vasıflar, onun kitaplarında da sıkça üzerinde durduğu konulardır. Ayrıca, hâlâ aramızda, hayatta iken onun yakınında bulunma bahtiyarlığına ermiş ve onu, ruhî enginliği, fikrî zenginliği ile tanımış dünya kadar insan var ki, bunlar da canlı birer kitap gibi bu konunun en sadık şahitleri.

Dış görünüş itibarıyla sade ve basit görünen Bediüzzaman, gerek düşünce hayatında, gerek aksiyonunda hemen her zaman başkalarında bulunmayan engin bir karakter sergilemiştir. Onun, insanlık için en hayatî meselelerde bütün insanlığı kucaklayışı, küfür, zulüm ve dalâlete karşı tiksinti duyuşu, her yerde istibdatla savaşı, hatta bu uğurda hayatını istihkâr edercesine vefası ve civanmertliği ve ölümü gülerek karşılaması, onun için normal davranışlardı. O engin bir his insanı olmanın yanında, misyonuyla alâkalı meselelerde, hep Kitap-Sünnet yörüngeli; muhakeme ve mantık televvünlü yaşamıştı. O hemen her zaman, davranışları itibarıyla, masum bir ikili görünüm sergilerdi: Biri, engin bir vicdan eri, derin bir aşk ve heyecan timsali ve olabildiğince mert bir insan görünümü; diğeri de fevkalâde dengeli, çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü, büyük plan ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahip mütefekkir görünümü. Bediüzzaman ve onun davasına bu zaviyeden yaklaşmak, onun, İslâm büyüklerinin bir devamı olarak, içinde bulunduğumuz çağda bizim için ifade ettiği mânâyı anlamamız bakımından çok önemlidir.

Bazı kimseler görmezlikten gelseler de gerçek şu ki; Bediüzzaman çağdaşlarınca, kendi kuşağının en ciddî düşünürü ve yazarı kabul edilmiş; kitlelere hem bir sözcü hem de önder olabilmiş; ama kat’iyen kendini beğenmemiş, gösterişe girmemiş ve hep âlâyişten uzak kalmaya çalışmıştır. “Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır…”[1] sözü, onun bu konudaki altın beyanlarından sadece bir tanesi. O, yirminci asırda İslâm dünyasında, şimdilerde dünyanın dört bir yanında, her zaman listenin başında birkaç yazardan biri olarak tanınmış, her kesimce sevilerek okunmuş ve zamanın eskitemediği simalardan biri olarak da tarihe mâl olmuştur.

Bediüzzaman’ın hemen bütün eserleri, içinde doğmuş olduğu çağ zaviyesinden, yorumlanmaya açık bazı meseleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî bir gayretin sonucudur. Onun eserlerinde önce Anadolu, sonra da bütün İslâm dünyasının hem âh u efgânı, hem de ümit ve şevk u tarabını duyup dinlemek mümkündür. Gerçi o, doğunun ücra bir kasabasında doğmuştur ama, kendini hep bir Anadolulu olarak hissetmiş, bizim duygularımızı bir İstanbul efendisi gibi soluklamış ve her zaman topyekün bir ülkeyi engin bir şefkat ve dupduru bir samimiyetle kucaklamıştır.

Bediüzzaman, materyalist düşüncenin, fikir hayatımızı hercümerç ettiği, komünizmin en çılgın dönemini yaşadığı, dünyanın en bunalımlı, en karanlık, en sıkıntılı günlerden geçtiği çok tâli’siz bir zaman diliminde, iman ve ümit tüten eserleriyle, sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayan insanımıza Hızır çeşmesine giden yolları gösterdi ve gezdiği her yerde yığınlara hep “ba’sü ba’de’l-mevt” üfledi. Onun, hepimizden ve herkesten evvel görüp sezdiği ve ele alıp çözmeye çalıştığı en büyük problem, küfür ve ilhad kaynaklı anarşi problemiydi. O, bütün hayatı boyunca, insanımıza, çağın bu hastalığının mutlaka aşılması lâzım geldiğini salıkladı. Ve bu hususta insanüstü bir gayret sarfetti. Böylesine buhranlar içinde inim inim bir dünya ile karşılaşan Bediüzzaman, kendini bekleyen sorumlulukların farkındaydı.. ve Kafdağı’ndan ağır böyle bir yükün altına girerken, fevkalâde mütevazi, mahviyet içinde ve hacâletle iki büklümdü; iki büklümdü ama, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve nâmütenâhî gınâsına karşı da olabildiğine bir güven içindeydi.

Evet, bütün insanların fen ve felsefe alet edilerek ilhada sürüklendiği, komünizmle beyinlerin yıkandığı, bu menfî oluşumlara “Dur!” diyenlerin memleket memleket sürgüne gönderildiği, ülkenin her köşesinde en utandırıcı tehcirlerin yaşandığı ve daha garibi de bütün bunların medeniyet ve çağdaşlaşma hesabına yapıldığı, hatta nihilizmin, asrın en yaygın büyüsü hâline getirildiği o kapkara günlerde, Bediüzzaman, hâzık bir hekim edasıyla hepimizin, içlerimizdeki zindanları, ruhlarımızdaki çeşit çeşit mahkûmiyetleri, kendi cinayetlerimizi ve kendi kendimize esaretlerimizi hatırlattı, ruh dünyalarımızda ve vicdanî hayatlarımızda uyuyan insanî yanlarımızı harekete geçirerek, maâliyâta müştak gönüllerimize üst üste nefesler aldırdı, ötelerle alâkalı derinliklerimizi gözler önüne serdi, tekye, zaviye, mektep ve medresenin bütün vâridâtını birden başımıza boşalttı.

Evet, Bediüzzaman milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimaî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hâdise ile yüz yüze kalındığı, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekimi olmuştu. O, upuzun ve karanlık yılların hazırlayıp sahneye sürdüğü dünya kadar felaket altında didinip duran tâli’siz nesillerin, imansızlık, dalâlet ve şüphe vadilerinde bocaladığını, kurtulmak istedikçe daha derin buhranlara gömüldüğünü gören, hisseden, görüp hissettiklerini vicdanının derinliklerinde duyan bir insan olarak, ilk günden itibaren hep müteheyyiç yaşadı.. sürekli düşündü.. devlet ve topluma alternatif tedaviler teklif etti.. ve bu şanlı fakat tâli’siz millete, muhteşem fakat bahtsız ülkeye eski enginlik ve zenginliğini duyurmaya çalıştı.

Bediüzzaman, ta Devlet-i Âliye döneminden başlayarak ülkenin pek çok yöresini dolaştı; en büyük şehirlerden en ücra kasabalara, nüfusu yoğun beldelerden, en tenha mıntıkalara kadar her yere uğradı.. uğradığı her yerde cehaletin hükümfermâ olduğunu, yığınların fakr u zaruretle kıvrandığını, insanımızın değişik buudlardaki iftiraklarla birbirini yiyip bitirdiğini gördü, ürperdi.. ve yaşadığı çağı çok iyi idrak etmiş bir mütefekkir olarak, o günkü perişan yığınlara ilim ruhu aşılamak istedi. Fakr u zaruret ve iktisadî problemlerimiz üzerinde durdu. İftiraklarımıza çareler aradı ve hemen her zaman birlik ve beraberliğimizi solukladı.. solukladı ve milletimizi, bu bunalımlı günlerinde bir an bile yalnız bırakmadı. O, gezdiği her yerde âvâzı çıktığı kadar bağırıyor ve: “Bu iç içe dertler eğer şimdi tedavi edilmez, yaralarımız, mahir ve mütehassıs eller tarafından sarılmazsa, hastalıklarımız müzminleşir, yaralarımız da kangren hâlini alır. İlmî, içtimaî, idarî dertlerimiz mutlaka teşhis edilmeli, maddî-mânevî bütün problemlerimiz çözüme alınmalı ki, mevcudiyetimizi kemiren, varlığımızı temelinden sarsan ve bizi her gün daha feci çukurlara sürükleyen sıkıntılara maruz kalmayalım.” diyordu.

Bediüzzaman’a göre, bugün olduğu gibi o gün de, bütün fenalıkların menbaı, cehalet, fakr u zaruret ve iftiraktı. Evet, içtimaî sıkıntılarımızın en birinci sebebi, millî sefaletlerimizin en önemli sâiki cehalettir. Allah bilmeme, peygamber tanımama, dine karşı lâkayt kalma, maddî-mânevî tarihî dinamiklerimizi görmeme mânâsına gelen cehalet, hiç şüphesiz o gün-bugün başımızın en büyük belâsıdır.. ve Bediüzzaman da ömrünü bu öldürücü mikropla savaşa vakfetmişti. Ona göre kitleler, ilimle, irfanla aydınlatılmadıkça, toplum sistemli düşünmeye alıştırılmadıkça ve yanlış, sapık düşünce akımlarının önü alınmadıkça, milletimiz için kurtuluş ümidi beslemek abestir. Evet, o cehalet yüzünden değil midir ki; kâinat Kur’ân’dan, Kur’ân da kâinattan koparıldı.. koparıldı ve biri, varlığın sırlarını bilmeyen, eşya ve hâdiselere kapalı, bağnaz ruhların hayal zindanlarında yetim kaldı; diğeri de her şeyi maddede arayan ve mânâya karşı bütün bütün kör, mük’ab cahillerin elinde bir kaos hâlini aldı. Yine bu cehalet sebebiyle değil midir ki; bu mübarek dünya, en münbit ovaları, en feyyaz obaları ve en bereketli ırmaklarına rağmen, zaruret ve sefaletlerin pençesinde inim inim inlemekte ve eski kapıkullarına dilencilik etmekte.

Bu korkunç cehalet ve zaruret yüzünden değil midir ki; ülkenin dört bir yanında, toprağın altında sessiz sessiz yatan onca kıymettar madenlerimiz, haddi hesabı bilinmeyen yer altı, yer üstü zenginliklerimiz başkalarının hazinelerine akarken, biz, perişan, derbeder ve korkunç bir borç şoku altında iki büklümüz.

Evet, yıllardan beri milletimizi zebun eden bu belâ yüzündendir ki, bîçare işçi ve köylümüz, sürekli didinip durdukları, yıpranıp ezildikleri hâlde emeklerinin karşılığını tam olarak elde edememekte, elde ettiklerinin de bereketini bulamamakta, mutlu olamamakta ve taksit taksit kahrolup gitmektedir.

Yine bu cehalet ve cehalet kaynaklı tefrika sebebiyledir ki; cihanın dört bir yanında bizimle alâkalı bir dünyada “tegallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, türlü iptilâlar, türlü türlü illetler” yaşandığı, hatta kan gövdeyi götürdüğü, ırzlar çiğnenip namuslar pâyimâl olduğu, dünya dengesizlikler ağında bir oraya, bir buraya kayıp durduğu hâlde, bir türlü tefrikadan sıyrılıp bu fecayi ve bu fezayie “Dur!” diyemiyor; İslâm âleminin her gün daha korkunç, daha vahim uçurumlara yuvarlanması karşısında onun sıkıntılarına çare olamıyor, vahdet ruhuyla gerilemiyor ve çağımızla hesaplaşamıyoruz.

Biz, milletçe, bu kahredici hastalıklar ağında kıvranırken, batının sûrî ve maddî terakkisi karşısında bir kısım kamaşan gözler, bulanan bakışlar ve dönen başlar, dimağlarını müsbet fenlerle, gönüllerini dinî hakikatlerle donatıp, maddî-mânevî zenginliklere ereceklerine bütün bütün ruhsuz ve köksüz davranarak, millî ve dinî en hayatî dinamiklerimizi görmezlikten gelerek, kör bir taklit ve şablonculukla, kitleleri millî seciyeden tecrid, tarih şuurundan mahrum, ahlâk ve faziletten de yoksun bıraktılar. Bence, milleti kurtarma mülâhazasıyla sapılan bu ikinci yol ve gerçekleştirilen bu ikinci hareket daha zararlı oldu ve toplumun ruhunda onulmaz yaralar açtı.

Birinci durum itibarıyla insanımız, seneler ve seneler boyu boğucu bir kâbus altında kıvranıp durmasına karşılık, ikinci hâl itibarıyla de millî faziletlerimiz, ruhî necâbetimiz, cihan­pesendâne aksiyonumuz bütün bütün yıkılıp gitti.

Bediüzzaman, bu her iki cephedeki yanlış mualeceler ve bu yanlış mualecelerin meydana getirdiği toplum çapındaki komplikasyonları göğüslemiş, asırlık yaralarımıza neşter vurmuş ve bu cerîhaların sebebiyet verdiği felaketleri teşrih ve teşhis edip çarelerini göstermek, ülke ve insanımızı yıkılıp gitmekten kurtarmak için ta bidâyet-i hayatından Urfa’da Mevlâsına kavuşacağı âna kadar, hep yürekten ve samimî, hep tok sesli ve tok sözlü bu vatan evladı, ülkesine vefa hisleriyle dopdolu olarak, hep aynı şeyleri söylemiş, aynı ölçüde dertlerimizin üzerine yürümüş ve tedavi adına da aynı şeyleri takdim etmiştir. Toplumun kafasına birtakım yeni düşünceleri yerleştirmek ne kadar zor ise, seneler ve seneler boyu, onların dem ve damarlarına işlemiş anlayışları, telakkileri, geçmişten tevârüs edilen –yanlış, doğru– âdet ve an’aneleri söküp atmak da o kadar çetin ve o kadar zordur. Dünden bugüne yığınlar, her zaman –yararlı veya zararlı– bu kabîl metrukatın tesirinde kalmış, ferdî ve içtimaî hayatlarını böyle bir teessür atmosferi içinde örgülemiş; alışılagelen şeylere uymayan ve umumî hissi okşamayan hususlara karşı da nefret duymuş ve onlardan uzak kalmaya çalışmıştır. Bu his, bu duyuş ve kabullenişler bazen yanlış da olabilir. Eğer bu yanlış düşünce ve kanaatler kitleler tarafından hüsnükabul görmüş, yaşana yaşana toplumun her kesimine mâl olmuş, hayatın her yanında dal budak salarak kökleşmiş, güç kazanmış ise, bütün bu yanlış kanaatlerin yıkılması, toplum çapındaki inhirafların giderilmesi, varsa, küflü kanaatlerin temizlenip, düşünce ve vicdanların iyiden iyiye tahliye ve tahliyelerden (fena şeylerden arındırılıp iyi şeylerle donatılma) geçirilmesi lâzımdır ki, milletçe geleceğe yürünebilsin.

İşte Bediüzzaman, gençlik günlerinden itibaren hep bu duygu ve bu düşünce içinde oldu. O, bu mevzuda, en küçük bir hakikati dahi gizlemeyi ülkesine ve insanına vefasızlık saydı; milletini de felakete sürükleyen yanlış düşünce ve yanlış kararlar karşısında, kollarını makas gibi açtı ve avazı çıktığı kadar “Burası çıkmaz sokak!” diye haykırdı. Onun fıtratı, yanlış ve dinî değerlere ters şeyler karşısında fevkalâde müteheyyiç, ufku âlî ve himmeti de olabildiğince “ulü’l-azmâne” idi. Koskoca bir milletin mahv u izmihlâline göz yumup lâkayt kalmak, bu aslan yürekli insanın tabiatına zıttı. O, milletçe kusurlarımızı ve felaket sebeplerimizi, hem de en derin, en gizli noktalarına kadar açarak, millete kendini sorgulama yollarını gösterdi. Sık sık ona inkıraz sebeplerini hatırlattı ve kurtuluş reçeteleri sundu.. sundu ve en acı hakikatleri hiç tereddüt etmeden haykırdı.. yanlış kanaatlerin, küflü düşüncelerin, küfür ve ilhadın üzerine at sürdü.. ve hayatı boyunca da, hakikat nurlarının inkişafına mâni bütün engellere karşı sürekli mücadele etti.

Hiç kimsenin dinî hakikatler adına bir şey söylemeye cesaret edemediği en kâbuslu dönemlerde o, uyutulmak istenen yığınlara teyakkuzlar çekti.. cehalet, fakr u zaruret ve iftiraka karşı savaş ilan etti.. toplumu saran çeşit çeşit vehimleri temelinden sarstı.. ateizm ve inkâr-ı ulûhiyete karşı bir sath-ı mücadele oluşturduğu gibi, bâtıl ve hurafeleri de kendi çıkmazları içinde boğdu. Her zaman, şâyân-ı hayret bir medenî cesaretle asırlık dertlerimizi teşrih etti ve tedavi yollarını gösterdi. Araplar: “En son ilaç dağlamadır.” derler. O, bir-iki asırlık riya, gösteriş ve âlâyiş üzerine âdeta bir kızgın demir bastı; saray ricalinden doğudaki aşiret reislerine, meşîhattan askerî erkâna kadar herkesin ruhunda mâkes bulacak çok yeni şeyler söyledi.. söyledi ve her kesimiyle milletin dikkatini kendi üzerine çekti. O, tabiatı icabı hep bu türlü şeylere karşı olsa da, yapılan şeylerin tabiatının gereği de böyle icap ettiriyordu.

O, hemen her kesime, sürekli cihad için kınından sıyrılacak kılıçtan evvel, fikir ve ruhlarımıza vurulan zincirlerin kırılması lâzım geldiğini ihtar etti.. ve bir “ba’sü ba’de’l-mevt” müjdesiyle, genç nesillere İslâmî düşünceye giden yolları gösterdi. O, coğrafî olarak ülkenin bölünmesinden, parçalanmasından, küçülmesinden korkuyor ve titriyordu ama, daha çok bu tür tersliklere sebebiyet verecek olan fikirlerin daralmasından, ruhların sefilleşmesinden, batı taklitçiliğinden ve şablonculuktan ürperiyordu.

Bediüzzaman, hep okuma, düşünme, çalışma diyor ve millet fertlerini mütekabil yalnızlıktan kurtarmak, mükemmel bir toplum ve mamur bir millet hâline getirmek için durmadan çırpınıyordu. Ülke ve insanımızı böyle bir zirveye taşımak için de sürekli “maarif” diyor, talim ve terbiyeden dem vuruyordu. Her tarafta neşr-i maarif ve her şekilde talim ve terbiye.. mescidler, medreseler, kışlalar, sokaklar, parklar, hatta hapishaneler bile bu eğitim seferberliğine katılmalıydı ona göre… Katılmalıydı; zira ancak maarif sayesinde, aklî ve mantıkî vahdet gerçekleşebilirdi. Önce, dimağ dimağa birleşip bütünleşemeyenler, bir yolda uzun zaman, beraberliklerini sürdüremezler. Evvelâ vicdanlar birleşmelidir ki, daha sonra gönüller ve eller de birleşebilsin. Böyle bir birleşmenin yolu da, hayatın dinî disiplinlere göre ele alınmasına, –Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin sâfiyâne içtihadları mahfuz– zamanla mukayyet şeylerin çağın idrakine göre yorumlanmasına vâbestedir.

Evet, insanımız bu asır ve bu asrın vâridât, mânâ ve yorumlarıyla mutlaka tanışmalı, barışmalı ve uzlaşmalıydı. Dünya başını almış bir yerlere giderken, kendi dar kabuğumuza çekilip, inzivaya dalmak bizi öldürürdü. Bugünü yaşamak isteyenler mutlaka, hayatın çağlayanlarıyla, kendi irade, sa’y ve gayretleri arasındaki âhengi, uyumu ve desteği yakalama mecburiyetindedirler. Aksine, kâinattaki umumî cereyana karşı direnmeleri, onların mahvolup gitmelerini netice verir.

Eğer Bediüzzaman soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın, düşüncelerinde ona destek olabilseydi, ihtimal bugün en zengin ülkelerden daha zengin, en medenî milletlerden daha medenî hâle gelmiş ve daha sonraları karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak, şimdilerde girilmiş gibi görülen bu nurlu yola ta asrın başında girmiş ve bugünkü problemlerin pek çoğuyla karşılaşmamış olacaktık.. yine de her şeye rağmen ümitvarız. Ben, milletimizin, bütün bütün mânâ köklerinin kuruduğunu iddia edenlerin gaflet ve zühullerine inanırım. Gerçi başka milletler gibi biz de düştük; bunu inkâr etmemize imkân yok. Ne var ki, doğrulup kendimize gelemeyeceğimizi de kimse iddia edemez. Şimdilerde, milletçe, eski rahat düşkünlüğü yerinde intibah nurları parıldıyor.. harem hisleriyle titrek ruhlarımızda taptaze bir canlılık ve bir dirilme sıcaklığı var… Bu gelişmeleri, masmavi bahar günlerinin takip edeceği kuşkusuz. Ancak, dolaşıp yamaçlarımızda seccade serecek Hızırlar ve korkmadan enginlere yelken açacak İlyaslar bekliyoruz. Bu konuda Bediüzzaman önemli bir işarettir…

“Dehâ için intihap yoktur.” derler; yani dehâ sahibi “Şunu yapayım, şunu yapmayayım.” demez; “Şunu yapmak yararlı, şu da zararlı.” diyerek, bir şeyin yapılacağına veya terk edileceğine hüküm vermez. O, ilâhî bir mevhibe, ledünnî bir sâika ve şâika ile, çevresinin en derin, en şümullü ve zâhirî, bâtınî, ruhî, içtimaî ihtiyaçlarını kucaklayacak çok üniteli bir güç kaynağı gibi pek çok şeyi omuzlayabilecek kuvvetleri ruhunda toplamış bir fıtrat harikasıdır. Bediüzzaman ve onun arkada bıraktığı eserlerini tetkik edenler onda dehânın bütün hususlarının var olduğunu görürler. O, gençlik döneminde, çevresine sunduğu ilk dehâ solukları sayılan eserlerinden, mahkemeler, zindanlar ve sürgünlerle geçen çileli bir hayat içinde inkişaf edip gelişen olgunluk dönemi kitaplarına kadar hep o seviyeler üstü seviyesini korumuş ve her zaman dâhiyâne konuşmuştur.

[1]   Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.73 (Katre’nin Zeyli).

Bamteli: BEDÎÜZZAMAN, “PÎR-İ MUĞÂN” VE DİĞER MEŞREPLERİN BÜYÜKLERİ

Herkul | | BAMTELI

  SORU: Affınızı istirham ederek, “Maslahat var!” dendiği için soracağız: Risale-i Nur’ları taban oluşturmak ve insan kazanmak maksadıyla bir araç olarak kullandığınız, bunun için de senelerdir Hazreti Üstad’ın adını bile tasrih etmeyip onu “Pîr-i Muğân, Şem’-i Tâbân, fikir yapıcı” gibi sıfatlarla andığınız şeklinde iddialar ileri sürülüyor. Bu konudaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

  CEVAP: Evvela, “üstad” dediğim de az değildir sizin içinizde; “üstad” dediğim binlercedir, binlerceyi geçmiştir, zamanla. Fakat umumî bir cemaatte, başka mizaçta-meşrepte olan insanların bulunduğu bir yerde, onların da hissiyatları gözetilmiştir; pek çok büyük insanın yaşadığı, hepsine saygı duyulduğu ve benim de hepsine karşı saygı duyduğum hakikati yansıtılmıştır. Esad Efendi’den Sâmi Efendi’ye kadar saygı duydum; birini görmedim, diğerini görüp elini öptüm ve aynı zamanda ondan mektuplar aldım. Görmediklerime tâzimât u tekrimâtımı ulaştırdım. Fakat insan psikolojisi olarak meşrepleri, mizaçları, mezâkları nazar-ı itibara aldım; onların yanında mutlaka “Üstad Bedîüzzaman Hazretleri” demekle, “Acaba o büyük zâta karşı onların içinde bir antipatiye sebebiyet verir miyim?” mülahazasını taşıdım. Evet, böyle bir meselede samimi bir mülahaza araştırmaları lazım, buna bakmaları iktiza eder.

  “İmana dair küçük bir meselenin inkişafı, benim nazarımda yüzlerce ruhanî zevke ve keramete müreccahtır.”

Nitekim hiç öyle demediğim halde, altı sene kürsüsüne çıkıp vaaz ettiğim camide problem yapılmıştı. Orada aynı zamanda bir idare kurulu da vardı, çalışan memurlar da vardı, ayrı meşrepten insanlar vardı. Hazreti Bedîüzzaman’ın adını zikretmiyor, dolaylı yollardan, mesela “Çok büyük bir Zât, mühim bir Zât diyor ki: Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” demek suretiyle anlatacaklarımı anlatıyordum. Böyle bir alıntı ile, kapalı, adını söylemeden kendisinden bahsettiğimde bile idarehanede aynen mesele şöyle müzakere edildi: “Falan efendi hazretlerinden, filan efendi hazretlerinden hiç bahis yok; sadece sözü evirip çevirip getirip falana bağlama gibi bir mülahaza peşinde bu adam! Böyle bir darlığın mahkumu!..” Bunlar bizzat yaşadığım şeyler.

Şimdi siz bunları yaşamış iseniz şayet, gönülden bağlı bulunduğunuz ve kendinden çok istifade ettiğiniz, bir yönüyle, belki çağımızda hakikaten bugüne kadar söylenmedik şeyleri söylemiş, aynı zamanda üzerine gidilmedik problemlerin üzerine gitmiş, halkın şaşakaldığı meseleleri Allah’ın izni ve inayetiyle vuzûha kavuşturmuş bir Zat’a karşı antipati uyarmamaya azamî gayret gösterirsiniz. Ki, zaten şu söz de ona aittir: “İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: Bir küçük mes’ele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerametlere müreccahtır.” Keramet, bir insana ekstradan Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir ikrâm-ı İlahîdir. Fakat bir insanın iman kazanması, onun cennete girmesine vesiledir. Bu olmayınca, bu temel, bu blokaj olmayınca esasen ne o keramet olur, ne o keşif olur, ne o müşâhedeler olur. Böyle bir şeyden bahsettiğiniz zaman, eğer rahatsız oluyorlarsa şayet, hem o zâta karşı antipati uyarmama hem de onları bir yönüyle tahrik etmeme adına, o şekilde maslahat görülmüş. Meseleye bu zaviyeden bakacaksınız. Bu, bir.

  “Pîr-i Muğân”, tasavvufta mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi demektir.

Bir ikincisi; sevenler, sevdiklerini ifade ederken, tasavvufta “Pîr-i Muğân” tabirini o kadar çok kullanmışlardır ki!.. (Pîr-i Muğân ifadesi, tasavvufta, mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi gibi manalara gelir.) Siz de, bir taraftan saygı duyduğunuzdan dolayı, bir taraftan da birilerini tahrike sebebiyet vermeme, kıskandırmama, “Sadece bir şahıstan bahsediyor!” dedirtmeme düşüncesiyle bunu kullanmışsınız.

Aynı zamanda yazdığım yazıda da hepsinden bahsettim. (Bakınız: “Düşünce ve Aksiyon İnsanı”, Yeni Ümit Dergisi, Ekim 1994) Hepsini, kendi idrak ufkum itibariyle anlatmaya çalıştım; kıymet-i harbiyeleri itibariyle anlattım diyemem, o da iddia olur; küstahlar nasıl düşünürlerse düşünsünler. Hepsinden bahsettiğim yerde, Bediüzzaman hazretlerinden de bahsettim. Cami kürsüsünde de isminden birkaç defa bahsettiğim zaman önce “Süleyman Efendi Hazretleri” dedim, “Mehmed Zâhid Kotku Efendi Hazretleri” dedim, “Sâmi Efendi Hazretleri” dedim, ondan sonra da “Bediüzzaman Hazretleri” dedim; iki-üç defa bahsettimse, öyle bahsettim. Bu mülahazalarım da esasen birilerini tahrik etmeme, sevilmesi ve kabul edilmesi gerekli olan bir zata karşı antipatiye sebebiyet vermeme, aynı zamanda inhisarcı fikirle hareket edildiği hissi uyarmama ve meşrebi, mizacı, mezâkı, esas önemli, hayatî şeylere tercih ediyor gibi davranmama gayretine bağlıydı.

Evet, “Pîr-i Muğân” tabirini, tâzimkar ve takdirkâr bir ifade olarak kullanmışlardır. Çoğu kullanmış, ben isterseniz bir tanesinden, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan hemşerim Erzurumlu Ketencizâde’nin Divan’ında şeyhi için söylediği sözlerden misal vereyim. Pîr-i Küfrevî Hazretleri, Hüseyin Kındığî Efendi ve oğlu Muhammed Lutfî Efendi (Alvar İmamı) Hazretleri’nin de şeyhidir. Küfrevîler’in o dönemdeki Pîr-i Muğânları; yirminci asra doğru gelinirken, doğuda Küfrevîler’in en önemli zâtı. O zatlardan onun bir sürü kerametini dinledim. O Ketencizâde Hazretleri de Küfrevî Hazretleri’nin halifelerinden bir tanesi. Adına Erzurum’da küçük bir câmi de vardır. Bakın, o zattan bahsederken nasıl diyor: “Azîzim, Rehberim, Pîrim…” Şiiriyet açısından da fevkalade; bestelenmeye müsait bir haldedir bu sözler. Bu kadar hecelik bir şeyi bestelemek aslında çok zordur; öyle yedilik şiirler gibi değildir fakat bunlar bestelenmeye de müsait:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım,

Ziyâ-yı himmetindir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım,

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azâm, şâh-ı devrânım,

Nazardan dûr kılma bendegânı, pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım.

Şimdi “pîr-i muğân, şem’-i tâbân” derken, bir yerde Ketencizâde’nin Pîr-i Küfrevî Hazretleri için söylediği sözü kullanıyorsanız!.. Hem de sizin kendi takdirinize bağlı değil; şimdiye kadar gelmiş bir sürü selefinizin o mevzuda takdirlerine binâen, onların takdirlerini referans alarak, onun için “Pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-ı himmetim!” diyorsanız!.. Bunu böyle demeyi “ketmediyor gibi görme ve gösterme” meselesi, sadece iftiradan ibaret kalır. Şimdiye kadar iftiraları bini geçti, bin beş yüz kadar var. Bu da o müfterilerin iftiralarından, “tahrif”lerinden, “tebdil”lerinden, “tağyir”lerinden, “ta’yir” ve “ta’yib”lerinden başka bir şey değildir. Kendini bilmezlerin nâ-sezâ, nâ-becâ sözleri!.. Bazıları bizim Osmanlıca’da kullandığımız kelimeler oldu. İhtimal derler ki, “Anlamayalım diye bu kelimeleri de kullandı!” O da yine onların içtihatlarına müfevvez; onu da nasıl tevil ederler; buyursun, tevil etsinler.

  “Sami Efendi Hazretleri’nin de elini öptüm; ondan Osman Topbaş Hazretleri’ne yazdırdığı iki mektup aldım.”

Evet, o türlü zatları, o büyükleri, o Pîr-i Küfrevî’yi de, o Alvar İmamı’nı da hep saygıyla andım. Ben on yedi yaşına kadar Alvar İmamı’nın dizinin dibinde -benim liyakatime göre değil, onun teveccühüne göre- “Benim talebem!” iltifatıyla neş’et ettim. Daha sonra orada bulunduğum zaman, türbesini ziyareti ve türbesinin toprağını gözüme sürme diye çekmeyi şeref bildim. Ama ona karşı saygı duyarken, başkalarına da saygıda hiç kusur etmedim. Çok rahatlıkla başkalarının ellerini de öptüm. Sivas’a gittim; İhramcızâde İsmail Efendi’nin elini öptüm, hiç tereddüt etmeden. Başka bir yere gittim; Edirne’de Mehmet Efendi Hazretleri geldiğinde, onun elini de öptüm. Yaşar Tunagür hocamız -makamı cennet olsun ikisinin de- oradayken Osman Çataklı Bey -doçent idi daha- oraya getirmişti. İsim veriyorum, betahsis. Selimiye Camii’nin önünde, seve seve, içimden gele gele elini öptüm. Sami Efendi Hazretleri’nin elini öptüm. O da Fakir’e, Medine-i Münevvere’de mücâvir iken, iki tane mektup yazdı. Mektupların altına da Osman Topbaş Hazretleri’nin imzasını attırdı, ona yazdırdı. O mektuplar, hâlâ benim koleksiyonumda, mahfuz, duruyor. Ben öyle baktım; aklı başında olanlar, hazımsızlık hastalığına düşmeyenler de böyle bakmışlardı.

Amma… فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاَةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِKendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler.” (Meryem, 19/59) ayet-i kerimesinden hareketle diyeyim; ondan sonra bazıları yetişti ki, namazı bile doğru kılmaz oldular. Şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi oldular; dünyayı esas kabul ettiler, servet ü sâmâna kafalarını kaptırdılar. فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاİşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem, 19/59) diyor Kur’an-ı Kerim. Cenâb-ı Hak, tepetaklak öyle bir gayyaya yuvarlanmaktan onlarla beraber başkalarını da muhafaza buyursun!.. Doğru bir yolda yola çıkmışlardır, yürümüşlerdir. Sonra refüj değiştirmiş, şerit değiştirmiş, patikaya sapmışlarsa, “Cenâb-ı Hak, yeniden sırat-ı müstakimi hidayet buyursun!” derim. Kimse hakkında garazım, kinim, nefretim yok!.. Pîr-i Muğân’a bakışım da bu.

Daha başka zaman da şunu demişimdir: Her sabah biz de o kitapları okuyoruz; okumadığımız ân yok; çoğu ezberimizde onların. Bir insan, alakasız olduğu bir şeye karşı, zihniyle, fikriyle, bütün hissiyatıyla bu kadar alaka duymaz. Yalan söylüyor ve iftirada bulunuyorlar. Esasen, o zatın düsturlarını günümüzde ne manada kabul ederlerse etsinler, bir tecdid hareketinde bulunmuş. Sevsinler ve sevgileri burunlarında birer sızı halinde kendisini hissettirsin! Türkçemizdeki ifadesiyle “burunlarının kemikleri sızlasın” âdeta. “Asliyet planında” Hazreti Rasûl-i Zîşân, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve sahabe-i kiram; “zılliyet planında, izafet planında” da bu büyük insanları anarken. O Alvar İmanı’nı anarken de, o Hüseyin Kındığî Efendi Hazretleri’ni anarken de, o İsmail Efendi’yi anarken de, o Zahid Kotku Hazretleri’ni anarken de, o Ali Haydar Efendi’yi anarken de burunlarının kemikleri sızlasın! Hiçbir ayrılık gözetmedik, hepsini hayırla, şerefle yâd ettik. Etmedilerse, başkaları etmediler. Sizin, onlar hakkında dediğiniz güzel şeyler kadar, bir tane -ben- o mevzuda, “Üstad Hazretleri” diye duymadım. Acaba bu meseleleri serrişte edenler, bu meselelere neden bir kere eğilip bakmıyorlar? Efendim, meselelerin bazılarını böyle görüp bazılarını görmeyen nankörlere -kendi dilime, ifade tarzıma, üslubuma yakıştıramıyorum; Ziya Paşa’ya havale ediyorum- “Yuf olsun!..” Böyle müfterilere, o müfterilerin içtimaına, onların kolektif şuurlarına, bir araya gelmelerine, meclislerine “Yuf olsun!..”

  SORU: Hocam, tazarru ve niyazlarınızda farklı cereyanları da sayarak, “Falan cemaat, meşâyih ve hulefası” diye tek tek anarak herkese dua ettiğinizi biliyoruz?

  CEVAP: Estağfirullah… Bazı şeyleri söylemek doğru değil; ancak mecbur kalınca da bazı şeyleri söylüyorsunuz. Duamda aklıma gelen herkesi sayıyorum; Akşemseddin Hazretleri’nden Zenbilli Hazretleri’ne kadar. Şeyh-i Tâğî’den… Hem önce sadece adlarını diyordum, nedense zühulüm benim. “Şeyh-i Tâğî Hazretleri” diyordum, “Pîr-i Küfrevî” diyordum, “Alvar İmamı” diyordum, “Oğlu Mehmet Efendi, Vehbi Efendi” diyordum, “Seyfeddin Efendi” diyordum. Ve torunları, benim hocam Sâdî Efendi, makamı cennet olsun; ne kimseye ders vermişti ne de hilafet almıştı ama kâmil bir insandı; onu bile onların arasında sayıyorum. Sivaslı İhramcı İsmail Efendi’yi saymadığım yok. Darendeli Hulusî Efendi’yi saymadığım yok. Ketencizâde’yi saymadığım yok. Aklıma kim gelirse, onları… Hazreti Üftâde’yi, Aziz Mahmud Hazretleri’ni saymadığım yok. Mustafa Bekrî Sıddikî’yi… Hususiyle başta Abdulkadir Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri… Bütün o bilinen, hususiyle tasarrufu geçerli dört tane zattan bahsediliyor; hani bir beşincisi olarak da Marufu’l-Kerhî Hazretleri’ni ilave ediyorlar; onları.. Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri’ni, Mevlanâ Celaleddin Hazretleri’ni, Sultanu’l-ulemâ Sadreddin Konevî Hazretleri’ni sayıyorum. Ve son zamanlarda ilave ettiğim şey: “Yâ Rabbi, el-Kulûbu’d-Dâria’da isimleri geçen, Mecmuatü’l-Ahzab’ta isimleri geçen başka veliler vardır; bir şeyde daha kusur etmişim yâ Rabbi. Benim kusuruma bakma, bağışla beni. Onların hem meşâyih hem de hulefâlarını dâhil ediyorum Allah’ım!

  “Salât ü selamlarımda peygamberler ve meleklerden sonra hemen her meşrebin rehberini ve tâbiîlerini de zikrediyorum.”

Nerede diyorum bunu biliyor musunuz? اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلَى جَمِيعِ اْلأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ Aynı zamanda o melâike-i mukarrebîn içinde; وَعَلَى جَبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ خُصُوصًا؛ وَحَمَلَةِ الْعَرْشِ والمقرَّبِينَ وَالْكُرُوبِيِّينَ وَالْمُهِمِّينَ  Kur’an’da anlatılan وَالصَّافَّاتِ صَفًّا*فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا*فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا “Yemin ederim o saf saf dizilen, sevk u idare edip meneden, zikri (Allah’ın Kitabını) okuyan meleklere!” Saffât, 37/1-3) وَالْمُرْسَلاَتِ عُرْفًا*فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا*وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا*فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاİyilik için birbirinin peşinden gönderilenler, esip savuranlar, tohumlarını yaydıkça yayanlar.. ve hakla batılı, doğru ile eğriyi ayırt eden melekler hakkı için!” (Mürselat, 77/1-4) وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا*فَالْحَامِلاَتِ وِقْرًا*فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا*فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا “O tozutup savuran, yağmur yüklenen, kolayca akıp giden, emirleri (rızıkları, yağmurları vb. şeyleri) taksim eden meleklere kasem olsun ki!..” (Zâriyat, 51/1-4) Mesela, melekler bunlar… طه*كهيعص*حم*عسق ile müvekkel melekler… Fatiha’ya, Kur’an-ı Kerim’e müvekkel melekler… Bunları zikredip “Bütün evliya, asfiyâ, ebrâr, mukarrebîn…” dedikten sonra, belki kırk-elli tane meşâyih ve hulefâsını sayıyorum. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

Bakın, içimin samimiyetimi ifade ediyorum orada. عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ dedikten sonra, onları niyet ederek وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ diyorum. وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ Bunların hepsine bu salât ü selamlar. بِعَدَدِ عِلْمِكَ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِكَ “İlmin ve malumâtın adedince”. el-Kulûbu’d-Dâria’da bunu kullanan çok az. بعدد ذرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا “Kainattaki zerreler ve bileşikler sayısınca”  بِعَدَدِ قَطَرَاتِ اْلأَمْطَارِ “Yağmur damlaları sayısınca” بِعَدَدِ رِمَالِ الصَّحَارَى وَالْقِفَار “Çöllerin ve çorak arazilerin kumları sayısınca” gibi tabirler var. Ama Hasan Basri Çantay Hazretleri, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) ayetinin açıklamasında, derkenar olarak diyor ki: “Salat-ı selamların en faziletlisi, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ ‘Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince’ denerek söylenendir.” Ben de اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ deyip isimlerini saydıktan sonra, عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ diyorum. Bu sayının hadd ü hesabı var mı, size soruyorum? Fakat ben ona da bir şey ekliyorum: مَا دَامَ مُلْكُ اللهِ تَعَالَى، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece, ebedlere kadar, sonsuza kadar.. ebedlere kadar, sonsuza kadar.” Bunu dedikten sonra da, yine “Acaba bu zatlara karşı, onların ümmet-i Muhammed’e kazandırdıkları şeylere mukâbil, ben borcumu edâ etmiş miyim?” diyorum. Onların bir Kıt-mî-ri o-la-rak. Kendini bir şey gören Kıtmirler, başka.

  Zahiren Minnâcık Armağan…

Evet, kendini onların kıtmîri sayan bir Kıtmîr olarak, bu çerçevede, sınırsız çerçevede, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber, onları hayırla yâd etme… Salât u selam ile.. Nedir “es-salât” demek? Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfâr; mü’minlerden, dua. Nedir “selâm”? Dünya ve ukbâda esenlik; emn u emân içinde bulunmak; oraya girdikleri zaman da إِلاَّ قِيلاً سَلاَمًا سَلاَمًا(Cennette) işitecekleri söz, hep “Selâm! selâm!” sesleridir!” (Vâkıa, 56/26) “Selam! Selâm!” diyecekler birbirlerine karşı;Esenlik, esenlik!..” Ezâ yok, keder yok, cefâ yok, gam yok, gussa yok, menfi hiçbir şey yok.

Bütün bu sözlerle hepsini hayırla yâd ediyorsunuz ve diğerlerinin yanında Hazreti Pîr-i Muğân’ı da zikrediyorsunuz. Bazen “Bediüzzaman” diyorsunuz, bazen “Bediüzzaman Nursî” diyorsunuz, bazen de “Pîr-i Muğân” diyorsunuz. Öbürlerine de bazen “tasarrufu geçenler” diyorsunuz, bazen de “ebdâl” diyorsunuz, “evtâd” diyorsunuz, “aktâb” diyorsunuz, “gavs” diyorsunuz. (Her dönemde “gavs” bir tane olur, “kutup” birkaç tane olur; tasavvufî ıstılah terminolojisi içinde.)

Evet, böyle olunca, zannediyorum, bu mevzuda benim deyip ettiğim şeylerde, birilerini aşağılayıcı, birilerini göklere çıkarıcı bir şey yok. Siyyânen, herkesi -aynı zamanda- zılliyet planında, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vesâyeti altında görerek… O’na -min gayri haddin- o minnacık armağanınız. Yine de ona “minnacık armağan!” diyorum ama Allah büyütür onu. “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır!” Ama onları da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiğiniz o armağana ortak ediyorsunuz. Hepsini müşterek düşünüyorsunuz ve hiç birini tefrik etmiyorsunuz. Hatta ta’mîmde bulunarak, مِنْ أَوَّلِ الزَّمَانِ إِلَى آخِرِ الزَّمَانِGelmiş-geçmiş ne kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve bunların meşâyih ve hulefâsı varsa… Elverir ki irtidad etmiş olmasınlar, nifaka düşmüş olmasınlar!” diyor, öyle bir ta’mîmde bulunuyorsunuz ki, istisnâsı yok o meselenin. Ne muttasıl istisnası, ne de munkatı’ istisnası yok bu meselenin. أَجْمَعِينَ، جَمْعًا، كُلِّهِمْ

  Dersini ve İlhamını Kur’an-ı Kerim’den Alan İnsanın Hayranlık Uyaran Sözleri

Nasılsa, bilmiyorum, Edirne Keşan’a bir askeri ziyarete gidiyordum. O Antepli Nâzım Gökçek olabilir. Hazreti Pîr-i Muğân’ı -bir daha rahatsız olurlar her halde “Pîr-i Muğân” tabirinden- Pîr-i Muğân’ı çok iyi tanıyanlardan ve Risaleler’i okuduğu zaman, nefasetine doyamayacağınız şekilde okuyanlardan. Türkiye’de Risaleler’i okuduğu zaman, insanın gönlünü hoplatan, gözlerini yaşartan, yüzüne baktıran iki-üç tane insan varsa, birisi o idi. Öyle yaşamıştı, tamamen hayatını o işe vakfetmişti. Ağabeylerden birisine atılan bir iftirayı duyunca, birisi tarafından bilmeyerek “Falan ağabey hakkında böyle dediler!” denince, dayanamamış o meseleye, o ânda kalb sektesi geçirerek vefat etmişti; Nazım Gökçek. Benim de çok sevdiğim, İzmir’de de Fakir’i ziyarete gelen. Ben de ihtimal onu Keşan’da -askerdi- ziyarete gidiyordum. O gün neyse ki Cevat Eke isimli doktorun da -merhum olmuştur o da- orada bir işi vardı; otobüste tam yanıma oturmuştu.

Ben herhalde Nurlar’dan “Çekirdekler” gibi yerlerden, belki “Lemâât”tan bazı bölümler okuyordum. Hani, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bana başka peygamberlere verilmeyen beş hususiyet verildi.” buyururken “Bana ‘cevâmiü’l-kelim’ verildi!” der; yani “kelime bakımından çok az fakat ifade ettiği manalar bakımından mücellet isteyen ifadeler”ine işaret eder. Ki onların çoğunu da Tirmizî rivayet eder. Hazreti Pîr de kendi düşüncelerini ister “Çekirdekler”de, isterse o “Lemâât”ta özlü sözlerle dile getirmiş. (Sözler’in sonundaki Lemâât’ta; arkadaşımız onları şerh etti, biliyorsunuz, anlaşılır hale getirdi, Allah ebeden râzı olsun; ondan da, ondan da, ondan da, ondan da. Her hayır yapanı, hayırla yâd ederiz.)

Şimdi unutmuşum; ya o, ya o; çıkardım ama betahsis, okuyorum. Bir cümle okudum; “Şunu sesli okusana!..” dedi. Ben şimdi ne olduğunu bilemiyorum. Mesela belki de “Ey şiddet-i zuhurundan muhtefî olan Allah!..” cümlesiydi. Recâizâde Ekrem de öyle diyor: “Sen ol Zâhir’sin ki, ne olduğun bilinmez / Ol Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!” Böyle bir şey. “Ey şiddet-i zuhurundan gizli…” Böyle bir şey okudum. Birden bire irkildi, hemen teyakkuza geçti ve “O ne böyle?!.” dedi. “Söz!” dedim. Dayatıyor gibi, böyle empoze ediyor gibi olmasın istedim.

Hani telkin, bazı kimseleri rahatsız eder. Bir de benim babamın yaşında. Bir de seni bir camide imam görüyor, küçük görüyor. Bir de kendisi uzman bir doktor, belki bir-iki alanda. Bir de üstelik medyunsunuz; bakmış sizin şekerinizi bulmuş, “Hastaneye yatmanız lazım sizin!” falan demiş… Bu faktörler karşısında, böyle dayatma ifade edebilecek meselelerin îmâsından bile kaçınırım. “Bir söz!” dedim.

Devam etsene!” dedi. Orada buldum, bir tanesini daha okudum, “Allah Allah!.. Yahu, ayet gibi şeyler bunlar!..” dedi. Hiç unutmam. Halden anlayan insan, laftan anlayan insan. Allah, körlere de gördürsün! Evet… Ee, neden olmasın? Çünkü Üstad Hazretleri bir harita gibi hep Kur’an’a bakmış; mahrutî bakışıyla, bütüncül bakışıyla, süzüp alacağı şeyleri hep Kur’an’dan süzüp almış. Onu aksettiriyor; bütün duygu ve düşünceleri hep onun etrafında bir peyk gibi dönüyor. Âdetâ dünya olmuş, kamer olmuş, etrafında dönmesi gerekli olan şey etrafında dönüyor; ışık alıyor, aldığı ışığı da ışığa muhtaç olanlara -aynı zamanda- ifâza ediyor. Böyle bakın meseleye.

Kimin bu!” dedi; “Üstad Bediüzzaman’ın!” dedim. Hiç sevmiyormuş, antipati duyuyormuş. Birden bire böyle fren yemiş gibi zangırdadı. Fakat sözlerin güzelliği karşısında hiç itiraz etmedi. “Bırak şu adamı!” falan demedi bana; demedi, çok insaflı imiş. Allah, insafı da peynir ile beraber yemiş insanlara, o insafın onda birini lütfeylesin!

  “Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.”

Her şey O’nun elinde!.. رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ (Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma; hayırlısıyla tamamına erdir.) رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌEy Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim, 66/8) Bazıları öbür tarafta böyle diyecekler; biz burada da böyle diyor ve şunu da ekliyoruz:

رَبِّ تَمِّمْ خِدْمَتَنَا وَحَرَكَاتِنَا وَمُؤَسَّسَاتِنَا، وَكُلَّ شَيْءٍ أَعْطَيْتَنَا * رَبِّ تَمِّمْ، إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ، وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْكَ يَسِيرٌ، يَا مُيَسِّرُ، تَمِّمْ بِالْخَيْرِ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

Rabbim, Hizmet’imizi, hareketimizi, müesseselerimizi ve bize lütfen verdiğin her nimeti tamamla. Tamamla Rabbim; zira Sen her şeye kadîrsin; dualara cevap vermek de Sana yakışır, Senin şanındandır. Her zorluk Sana kolaydır, ey güçlükleri kolaylaştıran, aşılmazları aştıran Rabbim; hepsini hayırla tamamına erdir. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu Senden diliyoruz, Rabbimiz!..

Turn in One Direction and Do Not Waste Your Spiritual Energy!

Herkul-EN | | WEEKLY SERMONS

Question: Bediüzzaman tells that once he opened Imam Rabbani’s book for a good omen with a pure heart and found the counsel about turning in one direction (qiblah) only, which led him to turn to the Qur’an as the sole guide. Could you elucidate on this issue and the messages it gives to us in today’s circumstances?

Answer: I would like to begin with drawing attention to a few points in order to prevent possible misunderstandings. First, Bediüzzaman did not approve of making a general practice of opening books at random for counsel or acting upon dreams, because in both cases the information received is not objective. In addition, it is very important to correctly interpret both the information yielded by the book and what one sees in a dream. Interpreting a dream means drawing a conclusion by virtue of certain symbols. In this respect, what is seen in a dream is one thing and the truth it expresses is another. Together with these essentials, Bediüzzaman opened the Maktubat (Collected Letters) of Imam Rabbani at random; the result satisfied his mind; his heart affirmed it, and it must have complied with his personal experience as well.

Second, from the imperative statement he came across that told him to turn in one direction, it should not be inferred that a person like Bediüzzaman had separated from the Qur’an and ran after other things instead. The life he led is obvious; he did not run after anything but the Qur’an in any period of his life. What then should be understood from turning in one direction only is the ideal shown to Bediüzzaman on a different horizon. In fact, with respect to the first period of his life, he did engage in a search for the sake of establishing and expressing truths in a way to suit the understanding of the era. In this respect, he visited different Sufi lodges and met with different persons. But in terms of his horizons, he found nobody who was aware of and worried about the real problems of the age that needed consideration and who would bring proper solutions to them in accordance with the spirit of the time. In the face of this situation, since Bediüzzaman was aware of the destruction and thought that the problems Muslims were facing needed to be addressed with a different method and style, he opened the book of Imam Rabbani at random and understood that he was supposed to refer to the Qur’an as the sole guide.

Indeed, if you view the period in which Bediüzzaman lived, you see that everything came crashing down and all values were upset. The poet Mehmed Akif described those days with the words:

Ruined lands, devastated homes, and desolate deserts;
Days devoid of labor, and nights with no ideals…

So when Bediüzzaman saw all of these, he understood that the trouble was so great and set about seeking a cure. Although he tried to tell to some people in his time that the destruction was of an immense scale, that the issue needed to be addressed anew from the roots, and that it was necessary to give importance to the issue of consolidating faith in order to realize this, nobody quite understood his concern, unfortunately. Upon this, he focused on the Qur’an. However, as he turned to the Qur’an he did not engage in a narration-based or reason-based Qur’anic exegesis like the great masters Ibn Jarir at-Tabari and Fakhruddin ar-Razi did, respectively. With a different method of Qur’anic exegesis he learned from the Qur’an again, he came up with prescriptions to cure the troubles of his and our time, from the diamond principles of the Qur’an.

Pinpointing the Problems of the Age First

As a matter of fact, different personages in different eras set about seeking solutions for the needs and conditions of their own time and wrote their works accordingly. For example, at the time of Imam al-Ghazali there were different problems: Greek philosophy entered the Islamic world, thoughts of Mutazilites and Fatalists disseminated, the Qarmatis and Batinis emerged, and so on. Particularly, the “injection” of the esoteric aspect of the Greek philosophy left most people under influence. For example, Al-Farabi (Alpharabius) and Ibn Sina (Avicenna) in terms of his early considerations engaged in a philosophical thought, whose fundamentals were based on Socrates. They brought Muslims the translation of the works of Plato and Aristotle. So Imam al-Ghazali strived for taking the path of the noble Prophet, blessings and peace be upon him, and his Companions, and he succeeded by God’s permission. He established a new way and method different than Greek philosophy and let the Illuminist (Ishraqiyyun) school gain a different hue.

In the same way, Imam Rabbani dealt with the problems that emerged in his own time. As you know, in that period Ali Akbar Shah held the power in India and—similar to the historicists in our time—he fell for the idea that the teaching of the Qur’an and sunnah could not be practiced in as they really should, so he proposed establishing something resembling the Sanskrit religion. Namely, he wished to form a new religion by taking ideas from Judaism, Christianity, Buddhism, Hinduism, and Islam. Imam Rabbani’s advent was in such a period and he monumentalized the true Islamic heritage once more by building fortifications around Islam with a spirit of revivalism against this misguidance and deviant thought.

Actually, it is possible to talk about a similar endeavor in the noble Prophet’s, blessings and peace be upon him, retreat in Hira nearly six months before the beginning of revelation. It is impossible for such a magnificent personage with special endowments not to feel concern about the current problems in the Time of Ignorance before he retreated to Hira. God knows how many times that exceptional soul suffered with concerns for how to direct his people to a righteous path before he honored Hira. Finally, God Almighty turned his face to Himself with the showers of revelation. He blessed him with a new religion to solve the problems of the time.

A Prescription for a Diseased Era or the Diamond Principles of the Qur’an

When Bediüzzaman opened the Maktubat of Imam Rabbani with a sincere heart, he received the counsel that it is necessary to completely turn to the Qur’an anew after thirteen centuries of its revelation, and the cure for the troubles of the era is not to be sought in other things but the diamond truths of the Qur’an. It appears that Bediüzzaman’s feelings and thoughts were in compliance with the truth he came across. Upon this, he concentrated on a single point by disengaging from everything else. With all of his powers, he was fixed on this issue to such a degree that the pressures, isolations, imprisonments, and dungeons never intimidated him or made him back down in the least. Because he had heartfelt conviction that the people of his time could be delivered only with the diamond principles of the Qur’an and that this deliverance would serve as a source of hope for others as well.

By looking back from our time, you cannot see the atrocities and wickedness in that period in complete clarity and grasp all details of the picture. They were in such a degree that even the great scholars who lived in those times made some zigzags. For example, when you look at the works of some respectable scholars, you see that they made concessions in favor of transformism. Some of them even said that although evolution is only a theory, if it is to be proven by positive sciences one day, they are ready to reconcile it with the verses of the Qur’an.

In such a period, when the society was shaken from its fundamentals with its essential dynamics and when disintegration and fissures came in succession, this exceptional mind, who was able to see happenings with an all-embracing view and who saw causes and effects together, took heed of this counsel from Imam Rabbani as he had much trust in him. In other words, since this truth he came across was in perfect compliance with his inner truths, he benefited from this good omen and kept walking on this path.

Fresh Horizons with a New Viewpoint

Today as well it is possible to benefit from the open ends left by Bediüzzaman as starting points and bring a new face to the issues he dealt with, helping people to gain a new enthusiasm. You must present the truths he considered with a different style and method in such a way that those who read it should say, “We have been reading this issue for years but never understood it like that,” and feel a new excitement in their souls. Actually, most of his words are so deep and comprehensive as to form the basis for a separate volume. However, in order to see that depth, it is necessary to endeavor to read beyond the surface structure. As you know, the late Moroccan scholar Farid al-Ansari wrote a good work entitled Mafatihu’n-Nur (Keys to the Light) on the key concepts of Risale-i Nur. But why is not there a good study in Turkey comparable to the horizons and level found in Farid al-Ansari’s work? Why did we not benefit from the distinguished works of the great personage Bediüzzaman from different aspects? Actually, one cannot help but feel pity when thinking about this. Instead of feeling pity, however, I think that the duty that falls to the illumined minds of our time is revisiting those precious works with a new perspective. Particularly, scholars with mastery in religious disciplines and broad horizons can evaluate those works with a comparative way of reading alongside with works of other great personages like Imam Maturidi, Imam al-Ghazali, Izz ibn Abdussalam, Avicenna, and Fakhruddin ar-Razi, and thus evoke a fresh excitement in consciences toward them. And even not sufficing with that, they can make an analysis of these eminent works with a new method of reading, starting from the tips left by master Bediüzzaman and educating new scholars to build the scholarly thought of the future with a sound methodology of Islamic Jurisprudence and making studies in Islamic disciplines such as Fiqh, Hadith, and Tafsir.

This text is the translation of “Tevhid-i Kıble Et, Himmetini Dağıtma!

Dünden Bugüne Fitneler ve Değerbilmez Kimseler

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde şu konuları açıklıyor:

*Kur’an-ı Kerim’de Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e şöyle buyurulmaktadır:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Şüphesiz Biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir elçi olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fâtır, 35/24)

Değişik Kulluklardan Sıyrılmanın Tek Yolu Allah’a Kul olmaktır!..

*Evet, beşer tarihinin değişik dönemlerinde, “Şimdiki insanlara şöyle seslenilmesi lazım! Onların problemleri ve dertleri üzerinde böyle durulması lazım! Dertlerin analizi şu şekilde yapılması lazım! Dertlere reçete veya derman analizi de böyle yapılması lazım!” denircesine peygamberler ve ilahi emirler gönderilmiştir. Fakat bir Peygamber gelmiş, aradan üç-dört asır geçmiş, insanlar onun izini, sözünü unutmuşlardır. İzini unutmuş, onu takip edememişlerdir; sözünü unutup bir yönüyle onunla kalbî ve ruhî hayata erememişlerdir. Çünkü insan kalbî ve ruhî hayata ancak o ilahî nefhalarla, vahy-i semâvî ile, Peygamber soluklarıyla erebilir. Dolayısıyla da bazıları çok çabuk, hemen putperestliğe sapmış, totemler oluşturmuşlardır… Kendi günlerinde şöyle böyle -şişen kabaran hindiler gibi- tiranlaşan insanlar ilahlaştırılmış; “Dokunan cennetlik olur; koklayan cennetlik olur.” denmiştir. Bakarsınız meseleyi daha ileriye götürenler olur; “sana tapıyorum” diyen kefere ve fecere zuhur eder. Peygambere bile böyle dense, diyen kâfir olur. Cebrail’e böyle dense, onu söyleyen kâfir olur. Tapma dediğimiz kulluk, yani ibadet, ubûdiyet ve ubûdet ancak Allah’a yapılır.

*Seyyid Kutup’un ifade ettiği gibi, “Değişik kulluklardan sıyrılmanın, kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da Allah’a kul olmak!” Kur’ân’ın ifadesiyle, o yoldan sapılınca, çok farklı, abuk sabuk yollara sapılmış olur. İnsan bir daha da hedefine varamaz hafizanallah.

“Yarıp Kalbine mi Baktın?..”

*Merhamet-i ilâhî, inâyet-i ilâhî, fazl-ı ilâhî hiçbir çağı boş bırakmamıştır. Ne var ki, bazıları erken sapmış, bazıları biraz sonra sapmışlardır. Hatta bazıları dinleri adına sapmışlardır günümüzde din adına cinayetler işleyen, canlı bombalar halinde intihara teşebbüs eden, başkalarının ölümüne sebebiyet veren kimseler gibi… Bir insan diliyle bile olsa “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r-Rasûlullah” diyorsa, ona ilişilmez. “Kalbinden dememiş!” Kalbini bilmiyoruz ki biz! “Falan günahın başında gördüm, filan günahın başında gördüm onu!” Bir insan “Lâ ilâhe illallah” diyorsa, “Muhammedu’r-Rasulullah” diyorsa, ona ilişen kendi dinine ilişmiş olur.

*Bir savaşta Üsâme b. Zeyd Hazretleri, düşman saflarında bulunan birisiyle savaşırken, tam onu öldüreceği esnada o kişi, kelime-i şehâdet getirir. Ancak Hazreti Üsâme, adamın içinden gelerek değil de kılıç korkusuyla bunu söylediğini düşünerek onu öldürür. Hazreti Üsâme gibi büyük bir sahabînin hislerine kapılıp gayz ve nefretle bir insanı öldüreceğine ihtimal verilemez. Demek ki, meselenin temel esprisini bilemiyordu. Çünkü o dönemde her şey ter ü taze olarak bildiriliyor ve sahabe tarafından da hemen hayata geçiriliyordu. Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselâm) bildirmeyince onlar nereden bileceklerdi ki! İşte bu durum haber verildiğinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yarıp kalbine mi baktın?” diyerek Hazreti Üsame’ye öyle itap etmişti ki, Allah Rasûlü’nün bu cesur komutanı ve Hazreti Zeyd b. Harise’nin mahdumu olan Hazreti Üsame, “Keşke şu ana kadar Müslüman olmasaydım.” demişti. Bunun mânâsı şuydu: “Keşke bu hâdiseden sonra Müslüman olsaydım da Efendim’in bu itabına maruz kalmasaydım.”

*İslâmî disiplin: “Biz işin zâhirine, dış yüzüne göre hükmederiz.” Bir insan dış yüzüyle kelime-i tevhîdi veya kelime-i şehadeti diyorsa, onun Müslümanlığına hükmedilir ve kılına dokunulmaz onun. Ona dokunmak dine dokunmak demektir. Ona dokunmak, Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki emirlerine dokunmak demektir. Ona dokunmak, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) disiplinlerine dokunmak demektir.

“Dini Biliyor Görünen İnsanların Haramîlikler Karşısındaki Sessizlikleri Günahların Yaygınlaşması İçin Referanstır!..

*Günümüzde hüsn-ü zan meselesi yıkılmış. Falanın filanın hevâ ve hevesine uymayınca, tam bir vesâyete girmeyince, biatler tahakkuk etmeyince, çok rahatlıkla “Bunların gıybeti edilebilir! Bunlara iftira savrulabilir! Bunlara zift atabilirsiniz!” denilircesine en çirkin şeyler mübah görülüyor, öyle yaygınlaştırılıyor! (…) Medenî cesareti olan birinin de “Yahu bu kadarı fazla!..” falan dediğine şahit olmadım! Böyle bir dönemde yaşıyoruz.

*Hem öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, kalkıp böyle bir yalana yalan diyen, böyle bir serikaya sirkat diyen, böyle bir iftiraya iftira diyen çıkmıyor. Dahası camilerde “Sözler şöyle söylenecek! Hutbeler şöyle okunacak! İfadeler şu şekilde olacak!” filan denircesine, bir yönüyle hutbe karakteri belirleme gibi şeylere girişiliyor. Ve bu ne yapıyor? O mesâvîyi, o günahı mübah haline getiriyor, yaygınlaştırıyor! Dini biliyor gibi görünen insanların bu mevzuda sessizliği bir referanstır; o haramların irtikâp edilmesine bir referanstır. O günahları işleyen insanların vebâli onların da sırtına binecektir. Ve o günah, bir camiaya karşı, birkaç camiaya karşı, insanlara karşı işleniyorsa şayet, bütün bunların vebâli aynı zamanda onların sırtına bir yük halinde yüklenecektir. Zira Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, günahlara sebebiyet verenler, bir yönüyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları insanların veballerini de -sebebiyetleri yüzünden- sırtlarına alacaklardır.

*Evet, böylesine her şeyin şirazeden çıktığı, İslamî düşüncenin bir endâzesizliğe mahkûm edildiği bir dönemde, en azından bir camia dilini sağlam tutmalı, kalbine hâkim olmalı, duygu ve düşüncelerini her zaman gözden geçirmeli. Elin âlemin günah işlemesi, bizim günah işlememizi mubah kılmaz! Herkesin günahı kendine; kimse kimsenin günahını yüklenemez! Enbiyâ-ı İzâm gelmiş, akı karayı birbirinden tefrik etmiş; inzârını yapmış, eğri yolun encâmından sakındırmış; tebşirini yapmış, doğru yolun encâmıyla bir yönüyle kalblere inşirah salmış, sevindirmiş, şahlandırmış, metafizik gerilime sevk etmiş. Boş bırakmamış Allah (celle celalühu). İnşaAllah boş bırakılmadığımızın şuurunda olarak, istikamet duygusunu bir daha gözden geçirip, Allah karşısında durulması gerekli olduğu şekilde durmaya çalışmalıyız.

*Günümüzde -geçmişte olduğu gibi- türlü fitneler var. Kimileri ikbal hırsıyla yanıp kavruluyor. Kimisi saltanatını devam ettirmek için bir yönüyle secde etmediği kimse bırakmıyor, herkesin karşısında eğiliyor; “rükû yetmez, eğilme yetmez” diye ta yerlere kadar kapanıyor. “Tapıyorum” diyor. “Elini dokunduran kurtulur, cehennem görmez o” diyor. Böyle iğfaller, idlâller, kandırmalar… Bir de bir yere koydukları, “karşı taraf” dedikleri, “ötekiler” dedikleri insanlara veryansın ediyorlar.. ve o zavallı güruh, şuursuz güruh; onlar da bütün bu mesâvîyi dilsiz şeytan hissiyle sessizce temaşa ediyorlar. Dinliyorlar değil; dinleseler tepki verirler. Toplu iğneyle bile olsa birine dokunulsa tepki verir; fakat öyle bir ölüm sessizliği yaşanıyor ki yok tepki, yok reaksiyon: “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin. / Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz? / Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz? (M. Akif Ersoy)

Nedamet ve Özür Dileme Mevsimi de Gelecek!..

*Şimdi böyle bir dönemde Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali (radıyallahü anhüm elfe merrâtin), Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin (radıyallahu anhuma) gibi, fitneler karşısında istikameti korumasını bilen -en azından- bir camia olması lazım.. sövene dilsiz, dövene elsiz, hakaretlere karşı gönülsüz bir camia olması lazım. Mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine gitmeden, problemi büyütmeden; elin-âlemin deşelediği, zaten yara haline getirdiği şeylere bir de sterilize edilmemiş hançerlerle dokunmadan, yarayı onulmaz hale getirmeden; elini, dilini -Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle, o iffet adına uçkuru da diyor- koruması lazım.

*Azıcık fırtınalar dindiğinde, azıcık bahar meltemleri esmeye başlayınca, hatta geceyse şayet, bir fecr-i kâzip zuhur ettikten sonra -daha şimdiden başlamış bazıları- nedamet ve özür dileme faslı gelecek Allah’ın izni ve inayetiyle. O zaman o örnek hareketin, o örnek camianın duruşu takdir edilecek. Böyle davranmanın güzelliği ve sövüp saymanın milletimize hiçbir şey kazandırmadığı anlaşılacak.

*İçinde bulunduğumuz toplum açısından Orta Asya ile bir irtibatımız var, Orta Doğu’yla bir irtibatımız var; Uzak Doğu’yla bile irtibatımız var, Hindistan’la, Pakistan’la, Bangladeş’le, Endonezya’yla bir irtibatımız var. İslam’a dayalı kardeşlik irtibatı var.. ve belki bütün dünya ile insanî çerçevede bir irtibatımız var. Bu irtibatlar sayesinde zannediyorum ütopya gibi gördükleri böyle bir camia, böyle bir hareket örnek olarak ele alınacak, bu bir nüve gibi olacak. Bir yönüyle, bir dönemde Söğüt’teki o söğüdün dal budak salması, çok geniş bir gölge hâsıl etmesi ve herkesin onun gölgesine koşması gibi örnek alınacaksınız Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Fitne ve fesatlar da bu sayede yatışacaktır Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat bunun için kendimizi sık sık gözden geçirmemiz lazım; sefinemizi bu uzun yolda gözden geçirmemiz lazım; yolun çok engebeli olduğunu gözden geçirmemiz lazım; çok ciddi zâd u zahireye ihtiyacımız olduğunu gözden geçirmemiz lazım.. ve bütün bu gözden geçirmelerin ötesinde, en önemli mesele, Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu gözden geçirmemiz lazım.

Soru: Değişik ayet-i kerimelerde Zât-ı Ulûhiyyete, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e ve Kur’an-ı Kerim’e karşı kadirnâşinaslık yapıldığı anlatılıyor. İster meâliye isterse de insanî ve içtimâî münasebetlere bakan yönleriyle, imanın derinliği ile kadirşinaslık arasında nasıl bir münasebet söz konusudur?

*Kur’ân-ı Kerim’de “Zât-ı ulûhiyeti hakkıyla takdir edemediniz.” manasına gelen değişik ayet-i kerimeler vardır. Bir yerde şöyle buyurulmaktadır:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun kabza-yı tasarrufunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak kudret elindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67) Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbede okuduğu ayetlerin bazılarında çok ciddi heyecan duymuşlardır; onlardan bir tanesi de budur.

“Allahım, Seni hakkıyla takdir edemedik!..”

*“İnsanlar Zat-ı ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır, şayeste şekilde takdir edemediler. Edememeden dolayı da esasen O’nun karşısında bulunmaları gerekli olan tavrı bihakkın alamadılar, düz duramadılar, istikametlerini koruyamadılar” diyor. Mutlaka o istikameti -imkân ölçüsünde- koruyan insan vardır ve bunların başında insanların sertâc-ı ibtihâcı sayılan enbiya-ı izam, enbiya-ı izamın da sertâc-ı ibtihâcı sayılan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelir. Cenâb-ı Hakk’ı O’nun kadar bilen, Zat-ı ulûhiyet karşısında O’nun kadar temkin, teyakkuz sergileyen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir.

*İnsan, Zât-ı Ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır şekilde takdir etme ve ona göre bir kulluk ortaya koyma mevzuundaki eksik ve kusurlarını kabullenmelidir. “Allah’ım, Seni hakkıyla takdir edemedik! İçinde bulunduğumuz durum, neşet ettiğimiz ortam, çevre, biraz da bizim kabiliyetsizliğimiz ve Sana yürekten teveccüh edemeyişimizden Seni hakkıyla takdir edemedik. Şekilde kaldık, çok defa surette kaldık, kulluktaki mükemmelliği yakalayamadık.” demelidir.

*Vakıa Cenâb-ı Hak böyle diyenleri alıp çok ileriye götürebilir. Hiç farkına varmadan insan kat-ı meratib edebilir. Mesela; Hazreti Üstad diyor ki: Arkadaşlarımızdan -Allah Rahmet etsin- iki genç vardı. Biri İlâmalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve îman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymettar bir hizmette ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşâallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medâr oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibariyle beddua olmuş. İnşâallah o duam, sıhhat-ı uhreviye için kabul olunmuştur. İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefahate atılsaydılar; ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı; o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.”

*İnsan hangi seviyeye varırsa varsın, hep o meselenin dertlisi olmalı, o dertle oturup kalkmalı; hiç farkına varmadan, Allah alıp bir yere götürebilir onu, hiç farkına varmaz. Öbür tarafta gözlerini açtığı zaman bakar ki, oh ne güzel, başı Efendimiz’in ayaklarının altında. Ondan daha büyük paye mi olur? Bakar böyle kendine, üfül üfül Ebu Bekir kokuyor.. Ömer kokusu geliyor.. Osman kokusu geliyor.. Ali kokusu geliyor. Allah Allah. Hiç farkına varamazsın. Yürüdüğün yolda yaptığın güzel şeylerle ve şu temiz, nezih mülahazalarla -kendini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurarak- yaşadığın takdirde, seni alır, öyle bir yere koyar ki!.. Gururlanmayasın diye, iç beğeni diyebileceğimiz o ucba düşmeyesin diye, kendini bencilliğe salmayasın diye, egoizmaya salmayasın diye, Allah (celle celaluhu) ayrı bir rahmet tecelli dalga boyunda seni sıyanet eder, himaye buyurur, bir yere kor. Öbür tarafa gözlerini açtığın zaman, bir de bakarsın, “Allah Allah, sofranın başında Efendimiz oturuyor, ben de yanında aynı çanağa kaşık çalıyorum.” Ya orada çanak mı var, kaşık mı var ama işte benim gibi işi çanakla kaşıkla olanın sözleri böyle olur, kusura bakmayın.

*Bilinme ve kendi makamını bilme gibi harikulade şeylere talip olmamak lazım. Sadece ve sadece Allah’ın rızasına talip olmak lazım. Hazreti Rasûl-ü zîşanın yolunda sâdıkâne yürümeye talip olmak lazım. İşte bu, Hakk’ı hak ile takdir yolunda takdiri takip ederek, takdir ederek takdir arkasında koşmak demektir. Sen koştun da hedefine ulaşabildin mi? O maratonda başarılı oldun mu, olamadın mı? Onu bilme seni çok alakadar etmemeli. Sen sadece kendi içinden bir derinlik namzedi olmalısın, hep derinlikten derinliğe, derinlikten derinliğe… Bütün bunları yaparken de kendini hep sığ görmelisin. Kendini derin gören insanlar, çok sığ insanlardır. Derinliğine rağmen kendini sığ görenler de çok derin insanlardır. Büyük insanlarda tevazu, onların büyüklüğünün emaresi; küçüklerde küçüklük, tekebbürdür onun emaresi.

“Tanımadıklarından mı İnkar Ediyorlar?”

*Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin ve özellikle Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in kadirnâşinaslıkla karşı karşıya kaldığını işaretleyen ayet-i kerimeler vardır. Mesela, şöyle buyurulmaktadır:

أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ

Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? (Mu’minûn, 23/69) Dünyalarını aydınlatmak üzere hak mesaj ile gelmiş o Hak Peygamberi irfan ufkuyla tanıyamadılar mı? Tanıyamadılar da mı bu sebeple O’nu inkâr ediyorlar, inanmazlıktan geliyorlar, nankörlük ediyorlar?!. Allah’ın insanlığa en önemli armağanı Rasûl-ü zîşandır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bu nimeti görmüyorlar, nankörlük ediyorlar.

*Kendisine güven duyulan, katiyen hilaf-ı vaki beyanda bulunmayacağına inandıkları bir insan, bir gün bir vahiyle karşılarına çıktığında, bu defa onu tanımazlıktan geliyorlar. O güne kadar söyledikleri, ettikleri, kabullendikleri şeylerin hepsini ellerinin tersiyle itiyorlar. Bir yönüyle, aynı kaderi yaşıyorsunuz. Yirmi senedir “Bunların yaptıkları, hizmet. Bizim kırk senelik bu idari, siyasi hayatımız bunun bir zerresi kadar, deryada damlası kadar bile olamaz!.” deyip takdir ettikleri, sena ettikleri, “milletimizin bu çağda açılımı” dedikleri mesele birdenbire her nasılsa “yerin dibine batsın” tel’inlerine maruz kalıyor. Elçiye söylüyor, doymuyorlar; konsoloslara söylüyor, doymuyorlar. Cibilli olarak milletimize şöyle böyle bakışı az miyopça olan bir millete belki on defa şikâyette bulunuyorlar, yakın tarihte de yine şikâyette bulunuyorlar. Farkı var mı bunun? Nebi’yi de (O nebiye canımız kurban) tanıyamadılar ve tanımak şöyle dursun kalktı, nankörlük yaptı, o güne kadar dedikleri şeylerin hiçbiri olmamış gibi onu görmezlikten geldiler, nimet nankörlüğü yaptılar.. Allah’ın en büyük nimetiydi o.

“Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı terk ederek ondan uzaklaştılar!”

*Kur’an-ı Kerim de kadirnâşinaslığa maruzdur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

“O gün Rasûl dedi ki: Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı (mehcur ittihaz edip) terk ederek ondan uzaklaştılar!” (Furkan, 25/30) Bu ayet-i kerimede, sitemde ve şikayette bulunan Rasûl, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olabileceği gibi, başka peygamberler de olabilir. Bazı müfessirler, ayetin metnindeki “rasûl” ifadesini öncesi ve sonrasıyla değerlendirip, her peygamberin karşısında ilahî mesajı yalanlayıp onunla alay eden bir kısım düşmanların bulunduğunu ve dolayısıyla bütün peygamberlerin kendi kavimlerindeki adâvete kilitli bu kimselerden şikâyetçi olduklarını/olacaklarını söylemişlerdir. Hepsi Allah nezdinden geldiğinden, tamamı öz itibarıyla aynı mesajı getirdiğinden ve bütünü Cenâb-ı Hakk’a kurbete vesile olduğundan dolayı Hazreti Adem’den Seyyidü’l-Mürselîn’e (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam) kadar bütün râsullerin suhuflarının ve kitaplarının “Kur’ân” olarak anılması da mümkündür.

*Evet, Kur’an-ı Kerim’de Zât-ı Ulûhiyyete, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e ve Hak Kelam’a karşı kadirnâşinaslık yapıldığı anlatılıyor. İster meâliye isterse de insanî ve içtimâî münasebetlere bakan yönleriyle değerbilmezliğin çirkinliği vurgulanıyor. Bunların takdir edilmemesi nankörlük ve kadirnâşinaslıksa, o takdiri adım adım takip etmek, doyma bilmeyen bir hisle Allah’ı takdir arkasında koşmak lazım. Ciddi bir irfan hissiyle Nebi’nin arkasına takılıp o Zat’ı bütün enginlikleriyle tanımaya ve o münkirinden olmamaya, kadirnâşinas değil de kadirşinas olmaya bakmak lazım. Hatta kadirşinaslığı takip etmenin yanı sıra onu da yeterli görmeyip “Daha yok mu? Daha yok mu benim Efendim’le duyacağım, diyeceğim şeyler?” demeli ve hep onun arkasında koşturup durmalı.

*Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Allah’ı tanıma adına hep koşturup duruyorsanız, kendinizi orada tanınmışlığın kucağında bulursunuz. Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıma adına koşturup duruyorsanız, kendinizi onun sofrası başında bulursunuz. Onca inkar eden insana rağmen… O inkarın karşılığı, imandır; imanda zirve sayılan irfandır.. o irfanın mükafatıyla Allah (celle celaluhu) sizi rü’yetiyle, rıdvanıyla taçdar eyler, başınıza taç kor, kral eyler sizi. Dünya sultanlığı, öyle bir krallığın yanında deryada damla kalmaz.

*“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bütün kainatı beraber isterim.” İşte yüksek ufuk insanının düşüncesi!.. İşte talip olunacak şey.. arkasından ölesiye koşulacak şey.. yorulmadan, kalb duruncaya kadar maraton yapılacak şey.

Başarıyla Gelen İmtihan: Zafer Sarhoşluğu

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Güzel bir netice veya başarı elde edildiğinde mü’mince mülâhaza nasıl olmalıdır?

Cevap: Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve başarısızlıkların ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ sûresi, 4/79) Öyleyse inanan insan hiçbir zaman vesile olduğu iyilik ve güzelliklere, yaptığı iş ve hizmetlere katiyen sahip çıkmamalıdır. Aslında biz, bütün namazlarımızda Allah’ı tesbih etmek suretiyle O’nun icraatında, şuunatında, rubûbiyetinde eşi, menendi, naziri, zıddı ve niddi olmadığını söylemiş oluyoruz. İşte dilimizle söylediğimiz bu hakikati bütün derinliğiyle içimizde de duyar ve onu düşüncelerimize hâkim kılabilirsek, Allah’ın izniyle, vesile olunan iyilik, güzellik ve başarıları, yapılan hizmetleri kendimize mâl etme gibi büyük bir günah içine düşmeyiz.

Ne Mutlu O İnsana ki Haddini Bilir

Allah’a inanan bir insanın, ne tür başarılara imza atarsa atsın, haddini bilmesi gerekir. Hazreti Pîr, eserlerinde,

طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ

“Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddini aşmaz.” (Bkz.: el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 3/338; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 5/71) hakikatine dikkat çeker. İnsanın haddini bilmesi ve kendi çerçevesini aşmaması ise, etten kemikten yaratıldığının ve mahiyetinin acz u fakr ile yoğrulduğunun idrakinde olmasına bağlıdır. Dahası insan, mülâhazalarını biraz daha derinleştirerek, kirli bir toplum içinde neş’et ettiği için çoğu zaman belva-yı amm (herkesin karşı karşıya kaldığı, kaçınılması pek mümkün olmayan sıkıntı ve zorluk) sayılabilecek kirlere bulaştığını hatta bazen gırtlağına kadar günahlara daldığını göz önünde bulundurmalı ve demeli ki, “Esasında benden hiçbir şey olmazdı. Demek ki Allah, engin rahmetiyle muamelede bulunduğundan mazhar olduğum ihsan ve lütuflar O’ndan geliyor.” Eğer insan böyle düşünür ve halis bir tevhid ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederse, bâlâpervazâne iddialara girmez. Bütün güzellikleri O’ndan bildiğinden dolayı da Allah (celle celâluhû) ona olan nimetlerini devam ettirir.

İnsanın, nefsine itimat edilemeyeceğini anlaması adına günahlarını hatırda tutması da çok önemlidir. Zira insan, cürmünün farkında olduğu müddetçe, iddiaya girmez. İddialı olmak bir yana, kendisine hep günahkâr bir insan nazarıyla bakar, başarılı görünen faaliyetler karşısında da Cenâb-ı Hakk’ın bazen mücrimlere de iş yaptırabileceğini düşünür; “Benden bir şey olmazdı ama Allah (celle celâluhû) yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der; değişik vesilelerle sürekli kendini hesaba çeker.

Bununla birlikte insan, bu tür iddialardan kaçınmak için ille de günah işlemesi gerektiği şeklinde bir mülahazaya girmemelidir. Çünkü bir bakıma, bir günaha kulak kabartma, bir yanlışa doğru adım atma gibi hiç farkına varmadan işlediğimiz hatalar bile, nefse itimat edilemeyeceğini anlamamız adına yeterli bir sermayedir. Önemli olan bunları çok iyi değerlendirebilmektir. İnsan bir hatanın akabinde bin kere tevbe etmiş olsa dahi, o yanlışını sürekli mülâhazasında canlı tutabilirse ancak o zaman Cenâb-ı Hakk’ın sa’y ve gayrete lütfettiği neticeleri kendinden bilmez ve bunların Allah’ın birer lütfu olduğunu gönlünde derinlemesine hissedebilir.

Böyle ulvi bir nefis muhasebesinde dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Kimi zaman şeytan, insana günahlarını bahane olarak gösterir ve “bu günahkâr hâlinle Allah’a yönelemezsin.” diyerek onu aldatmaya çalışır. İnsan, böyle durumlarda bir taraftan arınma yollarına tevessül ederken diğer yandan da Allah’ın rahmetini düşünmeli ve “Gerçi cürmüm çok ama gönlüm Sana hayran.” demelidir. İşlenen günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın icraat-ı sübhaniyesine, lütuf, inayet ve ihsanlarına hayranlığa ve teveccühe mâni olmamalıdır. İşlemiş olduğu cürümler insana kendini Cenâb-ı Hak’tan çok uzakta gösterse de o, duygu ve düşünceleri itibarıyla hep yakınlarda dolaşmaya çalışmalıdır. Bir insan, bırakalım paçalarına veya dizlerine kadar kirlenmeyi, gırtlağına kadar levsiyat içine batsa bile yine ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı olan Allah’a ve o dairenin en büyük çağrıcısı olan Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh etmeli, onları deli gibi sevmeli ve asla bu kapıdan ayrılmamalıdır. Bu, bir yönüyle çelişki sayılır. Fakat mü’min, hayatını bu zıtlıkların ve çelişkilerin ahengi içinde götürmek zorundadır.

Şeyh Uçmaz Mürid Uçuruma Yuvarlar

Asıl konumuza dönecek olursak; başarılar karşısında insanın düşebileceği en önemli tehlikelerden birisi muvaffakiyet neticesinde kendisine yönelen teveccüh ve iltifatlara layık olduğunu düşünmesidir. Oysaki Allah, imtihan unsuru olarak liyakatin çok üstünde lütuflarda bulunabilir. O hâlde insan bir taraftan mazhariyetleri karşısında Allah’a şükürde kusur etmemeli, diğer yandan da bunları sahiplenmemelidir. Zaten cürmünün farkında olan insan, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühlerini kendisinden bilmez. O, bir taraftan ortaya çıkan gülistana, diğer yandan da kendisine bakar, kendisiyle yüzleşir ve çorak bir arazide güllerin neşv u nema bulması karşısında sadece şaşkınlık ve hayretini dile getirir. Hakikaten Cenâb-ı Hak, bazen çok kırılmış, dökülmüş ve çatlaklar yaşamış insanların sa’yine bile ekstra teveccühte bulunabilir. Bunu gören bazı insanlar da o şahsın etrafında toplanarak takdirlerini ifade edebilirler. Hatta birisi kalkıp onun veli bir zat olduğunu söyleyebilir. Bir başkası bunu bile az görüp; “Ne velisi? O, ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesiyle gavs gibi görünüyor.” diyebilir. Başka biri ise daha ileri gidip onun kutbiyet ve gavsiyeti cem ettiğini iddia edebilir. Bu kadar iltifat ve teveccüh karşısında o kişi de, hüsnüzannın verdiği bu makamlara gönlünü kaptırıp “Acaba ben hakikaten gavs veya kutup muyum?” şeklinde düşünebilir.

Bazen içinde bulunduğu bu duruma makul mahmiller de bulabilir. Mesela der ki, “Allah’ın insana en büyük ikramı, ikramını hissettirmemesidir. Demek ki ben bugüne kadar bu durumun farkına varamamışım. Etrafımda halkalanan bunca insan yalan söyleyecek değil ya!” Hani halk arasında, “Şeyh uçmaz, mürid uçurur.” şeklinde bir söz vardır ya, işte etrafındaki insanlar, o kişi uçmasa da onu uçurmaya başlar. Aslında bu bir uçurma değil, -hafizanallah- o kişiyi uçuruma yuvarlama demektir. Çünkü bir zaman gelir ki, karşı tarafın aşırı teveccüh ve medh u senalarını gören böyle biri gavsiyet ve kutbiyetle de yetinmez ve gözünü mehdilik ve mesihlik gibi makamlara dikmeye başlar. Hele bir de çevresindekiler onun Mehdi veya Mesih olduğuna dair ima ve işaretlerde bulunursa, bu sefer o zavallı, hüsnüzannın verdiği makamlara dilbeste olur (gönlünü kaptırır) ve kendisini buna iyice inandırmaya başlar. Bazen yapmacık tevazularla bu düşüncesini izhar ederken bazen da konuyla ilgili bazı âyet ve hadisler okuyarak bunlardan kendisine pay çıkarır. O, belki de isyan ve günahlarıyla düz yolda bile yürüyemiyor iken, kendisini göklerde uçuyor görür. İşte böyle biri, kendini uçuruma sürükleyecek çok tehlikeli bir yola girmiş demektir. Hâlbuki Hazreti Pîr-i Mugan’ın mülahazasıyla, insan sevdiklerine fevkalade makamlar vereceğine, davada fevkalade sadakat göstermelidir. Kardeşlerini, dünyaya değiştirmeyecek ölçüde çok sevmeli, fakat onların boynunu kıracak mübalağalı övgülerden de her zaman kaçınmalıdır.

Dericinin Elindeki Deri Misali

Tarihimize baktığımızda, sultanlardan şairlere, onlardan Hak dostlarına kadar pek çok büyük zatın kendilerini hep yerden yere vurduklarını görürüz. Her biri ayrı bir yüce kamet olmasına rağmen onlar kendilerine hiçbir zaman bir kıymet-i harbiye takdir etmemişlerdir. Zaten iddiada bulunan bencil insanların bir şey olması da mümkün değildir. Onlar, fantezilerden bir türlü sıyrılamazlar. Zira onlar sürekli kendilerini ifade etme lüzumunu duyarlar. Bunu gerçekleştirebilmek için de hakikatleri yeterli görmez, fantezilere girer, riya ve süm’a (başkasına gösterme ve duyurma) gibi daha başka yollara tevessül ederler.

Mesela bir gün birisi kalkar, İmam Buhârî üzerine konuşmaya başlar. Fakat bakar ki, söylediklerine çok da iltifat edilmiyor. Zira bunlar, bütün hadisçilerin bildikleri bilgilerdir. O, sözleriyle dikkatleri kendi üzerine çekemediğini görünce daha orijinal bir şeyler söyleme ihtiyacı duyar; ardından âhiretin varlığıyla ilgili farklı bir mülâhazada bulunur ve klasik bir monist gibi ifadeler kullanarak dikkat çekmeye çalışır. Esasında o söylediklerinin de, Şeyh Bedrettin Simavî’nin Varidat isimli eserinde söylediklerinden bir farkı yoktur. Hatta Aristo’nun öteki âleme ve ruha dair ileri sürdüğü düşüncelere baktığınızda da benzer tenakuzlarla karşılaşabilirsiniz. Orijinal diye ortaya koyduğu bu telakkilerin kendisinden önce nice insan tarafından seslendirildiğini anlayınca bu sefer ne diyeceğini düşünmeye başlar ve farklı bir fantezi adına ruhların devr-i daiminden bahisler açar. Ne var ki o şahıs, hakikatleri bulma ve duyurma arayışında olmadığı için nefsini tatmin adına sahnelediği orijinallik gösterileri hep hüsranla neticelenir.

Oysaki Allah, bizi kul yaratmıştır ve insan için kulluk payesinden daha büyük bir paye yoktur. Neden Cenâb-ı Hakk’ın bizi kul olarak yaratmasıyla iktifa etmeyelim, bunu yeterli bulmayalım? Bize düşen vazife, O’na gönülden teveccüh etmek ve O’nun rubûbiyet ve ulûhiyetine karşı ciddî bir ubûdiyetle mukabelede bulunmaktır. Kaldı ki Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla ubûdiyet, bize daha önce lütfedilen nimetlere karşı bir şükürdür; daha sonra verilecek nimetler için bir mukaddime değildir. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.384 (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal)) Bundan dolayıdır ki sırf belli mazhariyetlere ulaşmak niyetiyle Allah’a kullukta bulunmak doğru değildir. Allah dilerse karşılıksız lütuflarda bulunduğu gibi kulluk karşılığı olarak da engin rahmetinden lütuf ve ihsanlarda bulunabilir. Fakat bu, beklenmez. Ücret ve mükâfatını baştan almış bir kul olarak bize düşen, Allah’a karşı sürekli hamd ve şükür duyguları içinde olmaktır.

Allah’a kul olmayan bir insan nefsine kul olur. Nefsine kul olan insan ise sadece kendisi için yaşar ve kendini dünyanın merkezi olarak görür. Böyle bir insana egosantrist denir. Sürekli kendisiyle meşgul olan, kendi ufku, kendi düşünceleri, kendi mülahazaları hatta kendi kamet-i bâlâsı, edası ve endamı karşısında hayranlık duyan bir insana da narsist denir. Böyleleri sadece kendi yaptıklarını ve ortaya koyduğu başarıları beğenir ve bunlarla övünür, başkalarını beğenmesi ise mümkün değildir. Bu tür insanların övgü ve senalarla tatmin oldukları da görülmemiştir. Onlar sürekli hep daha fazlasını ister. Tabii böyle bencil ve narsist kişiliklerin, insanlığa faydalı herhangi bir iş ve icraatları da olmaz.

Mütevazı insanlardır ki, Allah (celle celâluhû) onları nice hayırlı işlere vesile kılar. Şairin dediği gibi,

“Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebat.

Mütevazı olanı rahmet-i Rahman büyütür.

Yani tohum toprağın bağrına düşmeyince feyze mazhar olamaz. Yüzü yerde olanları da Allah (celle celâluhû) ekstra lütuflarla kamet-i bâlâ hâline getirir. İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahauddin Nakşibend, işte Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, işte Hazreti Pîr-i Mugan. Aradan asırlar geçmesine rağmen hâlâ onların evradını okuyor ve eserlerinden istifade ediyoruz. Onların her birisi unutulmayan simalar hâline gelmişler. Çünkü onlar, mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini nefyetmenin kahramanları olmuşlar. Kendilerini yok sayıp bütün himmetlerini Allah’ı ispata vermişler. O’nun varlığını nazara verip, kendilerini sıfırlamışlar. Başka bir ifadeyle onlar kendilerini vücud-u ilâhinin gölgesinin gölgesi olarak görmeye hasretmiş, Allah da onlara öyle bir vücud-u cavidani vermiş ki, hâlâ içimizde yaşamaya devam ediyorlar. Hem içimizde öyle bir yaşıyorlar ki, bazen odama girdiğimde, mesela bir Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî Hazretleri veya bir Abdülkadir Geylânî Hazretleri’yle karşılaşacağım gibi geliyor bana. Gönlümde o kadar canlı yaşıyorlar. Evet, onlar Allah’ı ispata koşmuş, Allah da onları öyle bir tespit buyurmuş ki, onların her biri, asırlar geçmiş olmasına rağmen, bize yol gösteren birer rehber gibi vazife görüyor. Yedi sekiz asır sonra bile biz hâlâ onların evradına müracaat etmek suretiyle günümüzün problemlerine çare arıyoruz. Bundan daha güzel tespit mi olur?

Hâsılı, tekebbür, büyüklenme, maalesef günümüzün en yaygın hastalıklarından biridir. Zafer ve muvaffakiyet neticesinde ise bu hastalık insanı helake sürükleyecek ölçüde tehlikelidir. O hâlde başarı ve güzel neticeler karşısında bize düşen, bütün bunları Rabbimizden bilmek ve O’na karşı hep hamd u sena duyguları içinde iki büklüm olmaktır.

 

Yaşatma İdeali ve Tebliğ Sancısı

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Âlem, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla Allah’ın istediği seviyeye yükselirse, bizim için isteyecek başka bir şey kalmaz.

Hakikatler Karşısında Kalbi Duracak İnsanları Yitirdiğimizden Beri Yetimiz!..

*Hazreti Üstad diyor ki: “Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.” Peygamberlik yüksek pâyesinin gölgesinde, daha sonra da gölgesinin gölgesinde, gölgesinin gölgesinde olan insanlar hiç kendileri için yaşamamışlardır. Bu, bütün büyüklerin lâzım-ı gayr-ı müfâriki, yani öteden beri ayrılmaz hususiyetleridir. Başta Râşid Halifeler; yolun en doğrusunu onlar belirlemiş, onlar yaşamış ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha ziyade onları nazara vermiş. Kendi zaten nazarda; muşârun bi’l-benân. Nebi olduğundan dolayı, herkes O’na uyulması gerektiğine milimi milimine inanıyor.

*Harun Reşid küçümsenmeyecek bir insandır. O dönemin çok büyük velilerinden birisi olan Fudayl bin Iyaz’ın gözünün içine bakar, iki dudağından dökülen kelimeleri lâl ü güher gibi alır değerlendirir. Çok defa yanında hıçkıra hıçkıra ağladığı olmuştur. “Padişahsın, hükümdarsın; haksızlık yapıyor, zulmediyorsun. Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, tepki vermez ona. Belki o denen şeylerin hiçbiri onda yoktur ama ihtimal ki “O büyük veli bir şeyler görüyor, ondan dolayı böyle diyordur!” diye itiraz etmez. Yanındaki Fazl ikna edip susturur onu: “Hükümdarı öldüreceksin, kalbi duracak!”

*Bu türlü hakikatler karşısında kalbi duracak insanları kaybettiğimiz günden bu yana, bizler hakiki insan yetimiyiz. Hakikatler yüzüne çarpıldığı zaman, “Bunlar tam bana göre; numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Hırsız!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Mürteşî!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Hak yiyen insan!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Milletini ezen!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. Demek ki bu zâtlar benim hakikaten hatalarımı açıktan açığa görüyor ve söylüyorlar. Bana düşen şey, bu mevzuda, onların çağırdığı o istikamete yönelmektir.” diyebilecek muhasebe insanlarına hasretiz.

Hayatlarını Başkalarını Kurtarmaya Adamış Bahtiyar Ruhlar

*Hepsinin etrafında böyle bir nur hâlesi.. ama biri asliyet planında, diğerleri de zılliyet, gölge planında. (…) Bunlar, başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak adına, adeta hayatlarını hep karanlıkta geçiriyor gibi yaşarlar. Ellerindeki mumları hep başkalarına verirler. Ellerindeki bir mumla bütün mumları tutuşturmak için karanlıktan karanlığa koşarlar; sürekli ızdırap yudumlarlar; hep çileden çileye girerler. Fakat bu mevzuda gam da yemezler, şikayet de etmezler. Sızlanmazlar katiyyen ve kâtibeten! (…) İstemedikleri halde bunlar -öyle bir dertleri de yoktur- milletin ve gelecek nesillerin nazarında yâd-ı cemîl olurlar. Yâd-ı cemîl olurlar, hep yâd edilirler, hep parmakla onlara işaret edilir.

*Bazılarının yeryüzünde mezarları bile olmaz. Adlarına hiçbir şey yapılmaz. Adlarına yapılan ne bir okul vardır, ne kültür lokali vardır, ne üniversite vardır; çünkü yaptıkları her şeyi Allah için yapmışlardır ve “Ecrimizi, mükâfatımızı biz Allah’tan bekliyoruz. Başkalarından beklediğimiz bir şey yok.” deyip o peygamberâne tavır içinde silinip gitmişlerdir.

*Üstad Hazretleri, “Benim mezarımı kimsenin bilmemesi lazım, bir iki talebemden başka!” demiş. Malum bir yere gömülmüş, sonra istediği gibi hakikaten meçhulleştirilmiştir. Ama hiç kimse zihinlerden onu silemez, kimse onu unutturamaz! Tesbihatıyla, ortaya koyduğu âsâr-ı güzîdesiyle onu yâd ederler; hep onun ufkunda seyahat eder dururlar. İman-ı billahtan marifetullaha, marifetullahtan muhabbetullaha, onun çizdiği çizgide dolaşır dururlar; onun o seyr-i rûhanîsini geride bıraktığı eserlerde yaşar dururlar. Etrafındaki hâle de ondan geriye kalmamıştır. Tahirî Mutlulardan Hulûsi Efendilere kadar…

*Ne yüksek istidatlardır onlar: Hulûsi Efendi üsteğmen veya yüzbaşı iken bir-iki kere görüşmüş; bir defa arkasında namaz kılmış; fakat ihlasta zirve yapmış bir insan. Hazreti Halid tabiatında bir insan. Amûdi yükselmiş bir insan. Tahirî Mutlu’yu da onun yanında mütalaa edebilirsiniz; şahane bir insan. Zübeyir Gündüzalp’i onlardan geri düşünemezsiniz. Mustafa Sungur’u da, makamı cennet olsun… Bunların hepsi gitmiş, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, şimdi de kendi ruhlarının ufkunda tayeran ediyorlar. Belki bazen tenezzülen bizlerin rüyalarına giriyorlar; rüyalarımızı şenlendiriyor ve renklendiriyorlar.

*Bunlardan en yakında ruhunun ufkuna yürüyen Mustafa Sungur Ağabey oldu. Âbide bir şahsiyetti. Çok erken dönemde tanıdığım insanlardan birisiydi. Muallimken gelmiş, Hazreti Pîr-i Muğân’a teslim olmuş; ona öyle bir yakınlık tavrı sergilemiş ki, o büyük insan ona “Benim vekilim” demiş. Zindanlarda beraber olmuş, dışta beraber olmuş; dünyaya ait her şeyi elinin tersiyle itmiş ve gerçekten bir babayiğitlik sergilemiş. Bizim gibi değil! Sonradan yetişmeler gibi değil! Zindanlarda kalmış; onunla beraber olmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış. Ve vefat edeceği âna kadar da o vefasını korumuş Allah’ın izni ve inâyetiyle. Makamı cennet olsun. Allah onları, o büyük insanları bizim hakkımızda şefaatçi eylesin.

*Bunlar kendi dönemini yaşayan insanlar değil. Bu kirli dönemi, zift dönemini yaşayan insanlar değil. Bunlar sahabenin arkasında bir yer ihraz eden babayiğitlerdir. Nisbî ve izâfî insan-ı kâmil âbideleridir bunlar Allah’ın izni ve inâyetiyle. Cenâb-ı Hakk hüsn-ü zannımızda bizi yanıltmasın. Öyle olduğuna inandık onların; onları öyle kabul ettik ve ölünceye kadar da birer yâd-ı cemîl olarak zikretmeye devam edeceğiz. Çünkü dünyevî hiçbir talepleri olmadı; mâliyeciler üzerlerine gitsin bunların, dikili bir taşları dahi olmadıklarını görecekler.

Tiranlar Devrilir Gider ve Bir Yâd-ı Kabîh Olarak Anılırlar!..

*Zira onlarda Kârun gibi kazanma düşüncesi yoktu. Kârun gibi dünyaya gömülme düşüncesi yoktu. Firavun gibi başkaları üzerinde hakimiyet kurma düşüncesi yoktu. Başkalarını hazmedememe gibi haset hastası değildi onlar. Kıskançlık hastası değildi onlar. Deli değildi onlar. Başkalarının yaptıklarını yıkmak için, gittikleri her yerde menfî propaganda yapan Firavun taslakları değildi onlar. Onlar Allah Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettikleri şeyleri -ciddî bir îsâr düşüncesiyle, başkaları için yaşama ve kendilerini feda etme düşüncesiyle, o mevzudaki her türlü çileye rağmen- ikâme etmeye çalışıyorlardı.

*Aslında Kıtmir’in bir mülahazası var: Yüksek mefkûresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, dövülmemiş, vurulmamış, hakarete maruz kalmamış, sürgün -ki bunların hepsi peygamberlerin yoludur- yaşamamış kimselerin “Millet adına bir şey yapıyorum!” iddialarına katiyen inanmıyorum! Yalancının, sahtekârın tâ kendileridir onlar. Preslenmesi lazım ki inandığı şeyden dolayı; kendi ruhî dünyasını, kalbî dünyasını ikâme etme adına değişik çilelere maruz kalması lazım ki, hakkaniyetini ortaya koymuş olsun. Hangi Peygamber vardır ki çileye maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiş? İnsanlığın İftihar Tablosu, Seyyidina Hazreti Mesih, testereyle biçilen Hazreti Zekeriya, hunharca şehit edilen Hazreti Yahya, yerinden sürgün edilen Hazreti İbrahim, yerinden sürgün edilen Hazreti Musa, yerinden sürgün edilen Hazreti Harun… hepsini sayabilirim burada. Peygamberlerin yolu bu ise, bence yol odur!

*Konjonktürel olarak, şartları değerlendirerek gelip milletin başına musallat olan parazitlerin millete vadettiği hiçbir şey yoktur! Bunlar milleti sömürürler, kendi saltanatlarını tesis ederler.. ama bir yere kadar Allah fırsat verir. Bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler. Birilerinin yâd-ı cemîl olmasına karşılık onlar da yâd-ı kabîh olarak yâd edilirler: Her akla geldikçe, “O münafığa da lanet olsun!” (derler.) “Gittiği her yerde Türk milletinin son açılmasını, son muhteşem açılımını kösteklemek için herkesin kafasını karıştıran, dünyanın değişik yerlerinde dinin intişârını engellemek isteyen tirana lanet olsun!” diyecekler.

Tebliğ Aşk ve Sancısı

Soru: Sürekli tebliğ aşk ve sancısıyla yaşayan Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) ve Ashâb-ı Kirâm’ın insan kazanma konusundaki metotları nasıldı? Bugün otuz kırk dakikalık bir tren yolculuğunda dahi müstaid bir sine arama cehdi o aşk ve sancının bir yansıması sayılır mı? Tek tek fertlerle ilgilenmenin bu konudaki rolü nedir?

*Evvela başkalarına tebliğ ettikleri o mesajın lüzumuna, önemine ve vadettiği şeylere inanma meselesi çok önemlidir. İnanmışlardı. Ne kadar inanmışlardı? Bugünden sonra yarının gelmesine inandıklarından daha fazla inanmışlardı. İkindi sonrası güneş guruba meyletti. Bundan sonra bir gecenin geleceğine inanmanın ötesinde bir inanmayla inanmışlardı. Güneş gurup etmeyebilir, gece de gelmeyebilir; ne kadar ihtimal bu, bin ihtimalden bir ihtimaldir. İhtimal ki, Allah (celle celaluhu), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mucizesi olarak o güneşi bir yerde tuttuğu gibi, gece gelmeyebilir. Veya kıyamet kopar da gece gelmeyebilir. Ama gidecekleri yere öyle inanmışlardı ki, riyazî katiyet içinde.. “İki kere ikinin dört etmesinde şüpheye mahal vardır; fakat bizim gideceğimiz yer ve Cenâb-ı Hakk’ın ve Efendimiz’in bize vadettiği şeyler mevzuunda zerre kadar şüphemiz yoktur!” hakikatine inanmışlardı.

*İkinci mesele; o Zat’ın -Hazreti Pir’in de üzerinde durduğu gibi- insibağı vardı. Allah Rasûlü o düşünce, o duygu ve o mesaj fırçasını kime çaldıysa, bir yönüyle semavîleştiriyordu onu. O’nun tavırlarına, davranışlarına, bakışına, mimiklerine, gözünün irisine bakan insan “Bunda yalan yok!” diyordu. Önyargısı yoksa, şartlanmış değilse, bakan bayılıyordu O’na. “Bu Zat emindir!” diyordu. “Buna inanılır!” diyordu. Öyle bir güç vardı. O bakımdan o güne kadar zift içinde yaşayan o insanlar birdenbire sıyrılıyor oradan, cennet kevserlerinde yıkanmış bir hal alıyorlardı. Adeta meleklerle atbaşı haline geliyorlardı Allah’ın izni inayetiyle.

Yaşatmak İçin Yaşamayan Yaşıyor Sayılmaz!..

*Şimdi bu iki mesele zaviyesinden bakılınca, zannediyorum, o tertemiz gönüllerde insanları Allah’a ve ahirete yönlendirme adına delice bir aşk ve iştiyak bulunduğu görülecektir. Kur’an-ı Kerim’de Efendimiz’in bu husustaki tehaluku anlatılır. Özellikle iki yerde “Neredeyse kendini öldürecektin.” denilir; yani O’nun “herkes hidayet yoluna girsin, a’la-yı illiyyîn-i kemalâta yükselsin. Cennet’le serfiraz olsun. Bunu da Cenâb-ı Allah’ın cemaliyle ve Rıdvan’ıyla taçlandırsın” mülahazası nazara verilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, “O da inansın, o da inansın, o da inansın…” diyor.

*Sahabe efendilerimiz başkalarını yaşatmak için yaşıyorlardı. Başkalarını yaşatma için yaşama yoksa, ona yaşama denmez; ona mezar-ı müteharrik bedbaht denir. Onlar hiçbir zaman böyle bir derekeye sukût etmediler. Hep a’la-yı illiyyîn-i kemalâta müteveccih yaşadılar.

*İnsan kazanma konusunda mülayemet çok önemli bir faktördür. Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Musa (aleyhisselam) ile alakalı olarak iki yerde kavl-i leyyin tavsiye ediliyor. Sizin halinizde ve düşünce dünyanızda öyle bir mülayemet, bir yumuşaklık ve müsamaha varsa, bir yönüyle evrensel insani değerlere karşı bir saygı varsa, karşı taraf da sizi saygısız bırakmayacaktır, o da size saygılı olacaktır.. ve bunlar sizin ifadelerinizde de saygı edalı beyanlara dönüşecektir. Kavl-i leyyin buna diyebilirsiniz.

*Gönlünüzü herkese açarsanız, herkesi kucaklarsanız size hakaret eden insanlara bile açık durursanız âlem de gönlünü size açar. Ne olursa olsun bir Hazreti Mevlana yaklaşımıyla, bir Yunus Emre yaklaşımıyla insanlara kucağını açmak ve “Esasen inandığım değerler beni işte böyle yoğura yoğura, şekillendire şekillendire bu hale getirdi!” diyebilmek.. inandırır mı inandırmaz mı bu mesele?!. Yani “Ben de insanım, benim de öfkem, hiddetim olabilir fakat inandığım değerler beni bir potada yoğura yoğura bu şekle getirdi. Bak siz sövüp sayıyorsunuz, bense size hâlâ kucağımı açıyorum!” mülahazası… Nihayet insan onlar da; insan olmanın kadirşinaslığı içinde bu meseleye karşı cevab-ı sevab verirler.

*Hususiyle günümüzde din farklılığı, mezhep farklılığı, ırk farklılığı sebebiyle arada mesafeler olabilir. Bize düşen: Bir yönüyle bunlara gözümüzü yumarak, bu farklılıkları görmezlikten gelerek, icabında bir sıcak çay içirme.. veya gidip çaylarını içme.. elimize bir hediye alarak “Bugün size ziyarete geldik.” deme… Bizim özel günlerimiz vardır ki bu günleri de çoğaltabiliriz: Vahyin ilk geldiği gün (semâvîleşme yolunun bize açıldığı gün), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun boykottan sıyrıldığı dönem, Efendimiz’in Mirac’a urûcu, Hazreti Hatice validemizin ruhunun ufkuna yürümesi, Hicret… Bu türlü vesileleri değerlendirerek, bunları bahane yaparak insanlara onlardan uzak olmadığımızı ifade etme…

Tiranlar Karşısında Yusuflar Olmazsa Dünya Huzuru Yakalayamaz!..

*Otuz kırk dakikalık bir tren yolculuğunda dahi müstaid bir sine arama da tebliğ aşk ve sancısından kaynaklanmaktadır. Hazreti Pîr-i Muğân’ı düşünebilirsiniz mesela. Zindana girince orayı tam bir medrese gibi değerlendiriyor, “Medrese-i Yusufiye” diyor. İmam Şazilî, Abdulkadir Geylanî, İmam Gazzalî ve İmam Rabbanî hazretleri gibi neredeyse bütün büyüklerin zindanlarda yaşamış olmaları da gösteriyor ki, zindana girme meselesi büyükler için Allah tarafından takdir edilen bir şey; yani bir arınma kurnası veya dereceyi ikiye katlama yeri oluyor orası.

*Şimdi de bir sürü tertemiz insan o Medrese-i Yusufiye’de. Medrese-i Yusufiye’nin insan hatalarını eritici yanı vardır. Bir de hata değil de yaptıkları sevaplar dolayısıyla oraya girmişlerse, sevabı katlama yanı vardır onun. Evet, günümüzdeki Medrese-i Yusufiye misafirleri/muhacirleri.. selef-i salihînle aradaki mesafeyi kapatmak üzere Allah (celle celaluhu) cebr-i lutfî ile onları oraya koymuş.. Yusuflaştırıyor onları, geleceğe hazırlıyor. Gelecekte de bir sürü tiran çıkacak.. o tiranlar karşısında Yusuflar olmazsa, dünyada genel huzur olmaz, kardeşlik teessüs etmez, sevgi atmosferi oluşmaz.

*Aslında böyle bir şeyin kahramanı Hasan el-Benna rahmetullahi aleyh’tir. Mısır’da bir yerden çıkar, trene biner, gideceği yere kadar trenin içindekilere bir şeyler anlatır; orada başka bir vasıtaya biner, bu defa onlara anlatır. Hazret bir öğretmendir, yedi sekiz saat mesaiden sonra bir de esas, gerçek mesai diyebileceğimiz ahirete müteveccih, insanların ufkunun açılmasına müteveccih böyle bir mesai sergiler. Geliş ve gidiş alanlarını katiyen boş geçirmez, hep değerlendirir, tohum atar geçer, tohum atar geçer.

Tohum Atma Mevsimindeyiz; Bizim Vazifemiz Granitleri Bile Tohumlarla Buluşturmak!..

*Bizi alakadar eden şey, Allah’ın bize lütfettiği zamanın bir santimini bile zayi etmemek, zamanda israfa gitmemek ve onu rantabl olarak değerlendirmektir. Değerlendirilmesi gerekli olan en önemli mesele de insanları ebedî zindana gitmekten kurtarıp cennete yönelmelerini sağlamaktır.

*Birinin bir fit sokmayacağı şekilde bir kişiyle, iki kişiyle meşgul olma, birebir meşgul olma, zimmetleme; doğrudan doğruya, evinde, barkında, yurdunda, yuvasında, okulunda, hastanesinde, kliniğinde teker teker ayağına giderek; bir, ayağına gitme centilmenliğini gösterme, bir de teker teker herkese zaman ayırma civanmertliği sergileme çok önemlidir. Hususiyle günümüzde birilerinin hasetten, kıskançlıktan, çekememezlikten, tenâfüs duygusundan dolayı sizin bir şey ifade etmenizden rahatsızlık duymalarına karşılık sizin de bu mevzuda ciddi telattuf duygusuyla, onları rahatsız etmeyecek bir stratejiyle hizmet etmeniz isabetli olacaktır.

*On tane insanı zimmetleyin fakat bir ona gidin, bir ona gidin… Bu mevsim de tam zimmetleme mevsimidir; baharda ektiğiniz şeyler biraz geç başak çıkarırlar, fakat sonbaharda ekilen şeyler daha bahar ufukta görünür görünmez hemen filizlenir, yeşerir, sonra da başağa yürürler. Meselenin öyle olmasını istiyorsanız, bir sonbahar yaşadığımız bu dönemde sürekli tohum atmaya bakmalısınız.. sürekli her tarafa tohum atmak lazım.. granit kayalara bile tohum atmak lazım. Allah’ın kudret elinde bu, o kocaman kayaları bile, o tohumlar, o rüşeymler delerler, sonra gelişirler, neşv u nema bulurlar, başağa yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle.

Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetinde özellikle şu hususlara vurguda bulunuyor:

Herkes, Kusurlarını Kendisine Söyleyebilecek Hakperest Bir Arkadaş Edinmeli!..

*Her mü’min, zaaflarını bilen bir insan basireti ve idrakiyle, kendisine yer yer kusurlarını hatırlatacak bir arkadaş edinmelidir.

*İzmir’e ilk gittiğim yıllarda Erzurumlu, hayatını Sünnet-i Seniyye çizgisinde sürdürmeye çalışan kıymetli bir arkadaşım vardı. Gözünün içine baktığınızda, onda size Allah’ı hatırlatabilecek mânâlar görürdünüz. Bu arkadaşıma bir gün şöyle bir teklifte bulundum: “Yanlışlarımı gördüğün zaman sen beni ikaz edeceksin. Senin bir yanlışın olduğu zaman da ben seni uyaracağım.” Böylece çizgimizi bulma, Allah’ın bizi koyduğu yerde yörüngemizi takip etme ve yanlış yolda yürümeme adına birbirimize yardımcı olacaktık. İşte böyle bir mukaveleden sonra, namazın secde ve rükûlarında tesbihleri istenen seviyede söylememem karşısında bir gün yanıma geldi ve bana şöyle bir ikazda bulundu: “Falanlar gibi ne öyle namazı verip veriştiriyorsun. Allah’a en yakın olunan o hâli niye dolu dolu dua ile zenginleştirmiyorsun?” Onunla bu konuda bir kardeşlik mukavelesi yapmış bulunmamıza ve bunu da benim teklif etmiş olmama rağmen kemal-i teessüfle itiraf etmeliyim ki, fren yemiş araba gibi sarsıldım. Ancak, Rabbime hamd olsun ki, hemen kendi içime dönerek, “Gerçek sabır ilk anda gösterilen tahammüldür. Şimdi iradenin hakkını verme zamanı. Bu onun vazifesi olduğu için benim mukabelede bulunmamam gerekir. Zaten ben de bunu hak etmiştim. Namazda böyle bir hususa dikkat etmeliydim.” dedim.

*Eğer kendi kendimizi göremiyorsak, mutlaka bize bazı yanlarımızı hatırlatabilecek, “Bakışlarında, irisinde okuduğuma göre sende az kibir var gibi, tepeden bakıyorsun!” diyebilecek arkadaş edinelim. Böyle dediği zaman da rahatsız olmayalım. Çünkü bu iç dünyamız itibarıyla bizi tamire sevk eder.

Arkadaşlık Hukukunda da Usûl ve Üsluba Riayet Edilmelidir!..

*Hayırhah arkadaşı, bir eğri büğrüyü, bir kırık döküğü haber verdiği zaman insan darılmamalı; fakat o da üslup açısından muhatabını tepkiye sevk etmeyecek bir üslup kullanmalı; usûlü üsluba feda etmemeli. Denmesi gerekli olan şeyi mutlaka söylemek bir esastır; ama onu, rencide etmeyecek ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir tarzda söylemek de üsluptur. Bu açıdan bu tür durumlarda söylenecek şeyleri usûlüne göre söylemeliyiz. Karşımızdaki insanın karakterini iyi okumalı, ne ölçüde tepki verebileceğinin tespitini yapmalı ve işte buna göre alternatif üsluplar bulma yoluna gitmeliyiz. Aksi takdirde kusurları düzeltelim derken, insanları rencide edip incitirsek üslupta yapacağımız böyle bir hatayla her şeyi yıkıp yerle bir eder ve hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız.

*Herkesin bir hayırhah arkadaşa olan ihtiyacını o büyük sultanlar şeyhülislamlarını dinleyerek gidermişlerdir. Kanunî gibi büyük bir sultan adımını atarken bile Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye soruyordu. Fatih, Akşemseddin’in ve Molla Hüsrev’in gözünün içine bakıyordu. Onlar gibi, hakkın hatırını âlî tutan ve “Hünkârım, bu doğru değil!” diyecek kadar hakperest olan insanlardan birer mâbeyn-i hümâyûn oluşturmuşlardı.

Hazreti Fatih’in Adalet Karşısında Boyun Eğişi ve Hızır Çelebi’nin Hakperestliği

*Büyük sultanların hak karşısında boyun eğişlerine misal sadedinde şu hadise anlatılır: Fatih Sultan Mehmed Hazretleri, daha yirmi bir yaşında iken Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) övgüsünemazhar olup en muallâ mevkiye ulaşan bir ulu sultandır. O, İstanbul’u fethettikten sonra, yaptıracağı caminin belli bir sayıda sütuna oturtulmasını ister ve mimar Sinan Atik’e bu mevzuda talimat verir. Ne var ki mimar, bu talimata uymayarak sütun sayısını eksik tutar ve Fatih’e göre önemli bir mimarî hata işler. Bunun üzerine Fatih, onun elinin kesilmesini veya kırılmasını emreder. Cezası uygulanan Sinan Atik, mahkemeye müracaat eder ve mahkemece davasında haklı bulunur. Derken, Fatih mahkemeye celb edilir ve Hızır Çelebi’nin hâkimliğini yaptığı mahkemede Fatih’in de elinin kesilmesine ya da kırılmasına karar verilir. Hükmü öğrenen büyük sultan, gayet mütevekkil bir şekilde cezalandırılmayı kabul eder. Bu manzarayı gören Sinan Atik, hemen meseleye müdahale eder ve bu adaleti gördükten sonra, ailesinin geçinebileceği nafakayı Fatih’in vermesi şartıyla davasından vazgeçer. Böylece Fatih kısastan kurtulmuş olur. Sultan Fatih, mahkemeden sonra Hızır Çelebi’ye döner ve “Eğer Allah’ın hükmüyle hükmetmeseydin, şu kılıçla/topuzla senin kelleni indirecektim!” diye kükrer. Bu kükreyiş karşısında Hızır Çelebi de, “Eğer verdiğim hükmü kabul etmeseydin, ben de sana aynı şeyi yapacaktım!” sözleriyle karşılık verir ve sakladığı hançeri çıkarıp padişaha gösterir.

Hazreti Bediüzzaman, Allâme Hamdi Yazır ve Mehmet Akif de Mâbeyn’in Gazabına Uğramışlardı!..

*Ertuğrul Düzdağ Bey der ki: “Esas Abdülhamid’in (cennet-mekân) başına gelen o gailelerin arkasında mâbeyn-i hümâyûn vardı.” Mâbeyn-i hümâyûn dediğimiz o kalem-i mahsus (özel kalem) müdürleri, danışmanlar, mütebasbıs insanlar çevreyi sarınca, hiçbir hakikat doğrudan doğruya merciine ulaşmıyordu. Düşünün ki, Hazreti Üstad yüz sene önce güneydoğuda, doğuda üniversite yapma meselesini teklif etmişti. Doğunun problemi cehaletti, ilimle giderilecekti; ihtilaftı, ittifakla giderilecekti; fakirlikti, millete kazanma yolları gösterilmekle giderilecekti. Bediüzzaman bu reçeteyle gelmiş, mâbeyn-i hümâyûna müracaat etmişti. Heyhat, sesi yukarıya çok farklı ve çarpık aksettirilmiş; neticede hakkında deli denmiş ve Hazret tımarhaneye gönderilmişti. Bu, mâbeyn-i hümâyûnun, o çevrenin, o danışmanların, o kalem-i mahsus müdürlerinin gazabına uğrama demekti.

*Dolayısıyla o dönemde Abdülhamid’e (Mekânı Cennet olsun, ona karşı hürmetim yürektendir) alerji duymayan, ondan rahatsız olmayan bir elit yok gibiydi; hemen herkes rahatsızdı ondan. Mesela büyük müfessir Allâme Hamdi Yazır küstürülmüştü; Sultan hal’ edilirken fetvanın metnini o yazmıştı. Mehmet Akif gibi bir insan diyor ki, hal edildikten sonra, “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” Siz zannediyorum sıradan bir insan için bile kullanmazsınız bu tabiri. “Yıkıldın gittin ey mülevves devr-i istibdad” şiirinde açıktan açığa “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” diyor. Fakat bunu dedirten nedir? O mâbeyn-i hümâyûn. O her dediğine “Efendimiz, ne buyuruyorsanız, doğrusu odur! Nasıl ferman ediyorsanız, ne dediyseniz mahz-ı hikmettir efendim, mahz-ı maslahattır efendim, mahz-ı istihsandır efendim; siz kat’iyen yanlış söylemezsiniz!..” diyen kimselerdir.

“İstişare etmeyen hüsrandan kurtulamaz; iktisat etmeyen de fakirlik cenderesinden sıyrılamaz.”

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Efendimiz, şöyle buyuruyordu: “İktisat eden fakir olmaz. İstişare eden de hüsrana uğramaz, pişmanlık yaşamaz.” Bunun mefhum-u muhalifi şudur: İstişare etmeyen haybetten, hüsrandan kurtulamaz; iktisat etmeyen de fakirlik cenderesinden sıyrılamaz.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

“Sen Ne Olmuşsun Böyle?!.”

*Fert planında hayırhah arkadaş edinmeden, toplum çapında da işler hakperest mâbeyn-i hümâyûnla götürülmeden hatalar sarmalından kurtulmak mümkün değildir. Kendilerine yahşi çeken, “Sen yahşisin, herkes yaman!” diyen kimselerin dürtülerini fikir kabul eden muhakemesiz insanlar ümmetin başına musallat oldukları sürece de ümmet, başındaki gailelerden, problemler sarmalından katiyen sıyrılamaz. Hem fert hem aile hem de toplum planında yanlışımızı hatırlatıp düzeltebilecek, yanlış yola girmemize meydan vermeyecek ve şehrahta yürümemizi sağlayabilecek hakikatbîn (hakikati gören) yol göstericilere ihtiyaç var.

*Talebelik arkadaşlarımdan biri, bir Ramazan-ı şerifte Edirne’ye uğramıştı. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben bir münasebetle, “Hazreti Muhammed böyle buyuruyor, Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor…” gibi bir-iki söz ettim. Haddizatında, bugün çoğu kimse öyle bir ifadeyi saygı sayıyor, kimi İlahiyatçılar dahi “Peygamber” deyip geçiştiriyor. Fakat son dönemde “Sen kimsin?” diye bağıran birine adeta “Sahi, Sen kimsin?” diyerek ilk cevap verenlerden olan o arkadaşım yüzüme garip garip baktı, gözlerini gözlerime dikti ve “Yahu, sen ne olmuşsun böyle! O senin babanın oğlu mu ki, O’ndan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?” dedi. Böyle bir ikaz karşısında, ilk anda fren yemiş araba gibi biraz zangırdadım. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ne var ki, biraz düşününce, -Rabbim şahit- içimden ona “Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!..” dedim. Evet, söylediğim sözlerde, şimdikilerin hürmet ifadesi için fazla bile buldukları “Hazret” tabiri vardı; ama o, benim nazarımda Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmemeliydi ve medrese arkadaşım haklı olarak beni ikaz etmişti.

*Böyle arkadaş edinin eksiğinizi gediğinizi usulüne göre söylesin; siz de bu sayede kendinizi okuma fırsatını elde etmiş olun.