Posts Tagged ‘beddua’

Canlı Yayınlanan Bamteli: SIFIR SORUN (!)

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, canlı yayınlanan bu haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Burs vermiş, himmet etmiş, kermes düzenlemiş masum hayırseverleri yakın takibe aldıkları kadar eli kanlı teröristleri izlemiyorlar!..

*İslam dünyası var olduğu günden beri hiç bu ölçüde mesâvîye, bu ölçüde derbederliğe, bu ölçüde parçalanmaya, bu ölçüde birbirine düşmeye maruz kalmamıştır zannediyorum.

*Değişik yerlerde katmerli zulümler yaşanıyor, insanlara gadrediliyor. Ümit veriyorsunuz bir kısım kimselere, “Size arka çıkarız!” diyorsunuz. Bir göç silsilesi başlıyor. Geliyorlar; bakamıyor, edemiyor, göremiyor, kollayamıyorsunuz. Her gün bir sürü mü’min, çoluğu çocuğuyla deryada boğuluyor; gittiği ülke kapılarından geriye çevriliyor. Ve televizyonlar bunları neşrediyor. Siz bu tabloyu görüyorsunuz. Yüreğiniz ürpermiyorsa, gözünüz yaşarmıyorsa, insanlık adına kaybettiğiniz şeylerin farkında değilsiniz.

*Kendi ülkende kıyametler kopuyor. Her gün bir yerde toplar, gülleler patlıyor; canlı bomba denaetleri, şenaatleri irtikâp ediliyor. Kimin ne olduğu belli değil, bir sürü masum insan ölüyor; bu Hristiyan da olsa, Yahudi de olsa, Müslüman da olsa, ateist de olsa, deist de olsa, materyalist de olsa insandır. Haksız yere bu insanlar öldürülüyor.

*Sistem, başkalarının arkasından koşturup duruyor. Masum insanları yakın takibe almış, onları izliyor. Onları yok etme, onlar hakkında kötülük yapma denaeti arkasından koşuyor.

Çoluk çocuğun elinde kalmış zavallılar ülkesinde, “sıfır sorun” safsatası dillerde!..

*Manzara bu. Ama birileri hala Pakraduni Akıllı Mehmet Efendi gibi konuşuyor. Kırk kişi bir yerden yuvarlanıyorlar; otuz dokuzu ölüyor, diğerinin de kolu kanadı kırılıyor. Soruyorlar; “Akıllı Mehmet Efendi ne oldu?” O, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyor.

*Dünya alev alev yanarken, o kendi ülkeni de sararken ve her gün bir sürü insan orada zulme, gadre, mağduriyete, mazlumiyete uğradığından dolayı inlerken hâlâ bazıları “sıfır problem” diyorlarsa, biz her şeyle beraber aklımızı, mantığımızı, diplomasi düşüncemizi bile kaybetmişiz, çoluk çocuğun elinde kalmışız demektir.

*Meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri kullanır. Zalim, Allah’ın kılıcıdır. Allah, önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır.

“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur.”

*Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece zalimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25) buyurulmaktadır.

*“Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir.” (Hud, 11/117) ayet-i kerimesinden ve ondaki “muslihûn” tabirinden hareketle, belaların def’ine vesile olan ıslahçılar belaların önünde set gibidirler.

*Bir yerde hak ve hakikati dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o beldeyi bütün bütün mahveden semavî ve arzî belâlar vermeyecektir. Fakat o ıslahçılar vazifelerini gereğince yapmıyorlarsa veya vazifelerini yapmalarına engel olunuyorsa, bu hal büyük felaketlere davetiye çıkarmak demektir. Bundan dolayıdır ki, Bediüzzaman Hazretleri İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle demiştir: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.”

*İnanan insan, maruz kaldığı musibetleri değerlendirirken önce nefis muhasebesinden başlar. Bu sorgulamayı biraz da başında bulunduğu işle doğru orantılı olarak ele alır. Dolayısıyla müminin vazifesinin ağırlığı arttıkça, onun muhasebesi de daha derince olmalı ve o, sorumlu olduğu dairelerin her birinde yaşanan falso ve fiyaskoları kendinden bilmelidir.

*O, bütün olumsuzlukların, Allah’la irtibatını sağlam tutamama, İslâmiyet’i derince duyup hissedememe, Hazreti Rehber-i Ekmel’in düsturlarını güzel bir şekilde yorumlayamama, içinde bulunduğu şartları doğru okuyamama, hasım cepheyi iyi tanıyamama vs. gibi kendine ait boşluklardan kaynaklandığını düşünmelidir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ, 42/30)

*Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve musibetlerin ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) Bu inanç, bir taraftan Allah’a karşı hamd, şükür ve sena hissini tetikler; diğer yandan da istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe duygusunu harekete geçirir.

Gariplerin en önemli özellikleri her şeye rağmen sulh, tamir ve ıslah ehli oluşlarıdır.

*Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

*Bahtiyar garip; yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; yüksek idealleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı, fevkalâde himmeti, üstün azmi ve adanmışlık ruhu dolayısıyla çevresi tarafından garipsenen insandır.

*Garipler, içinde yaşadıkları çağ itibarıyla, sanki o çağın insanları değildirler. Çevrelerinde Allah’tan kopmuş, peygamber tanımayan, zulmü ahlak haline getirmiş olan kimseler vardır. İftirayı, tezviri, yalanı meslek ve sanat haline getirmiş kimseler içinde horlanan ve yine bir hadisin ifadesiyle “kapı kapı kovulan” insanlardır garipler. Fakat onlar her şeye rağmen durdukları yer itibariyle dimdik dururlar; Allah’ın inayetiyle bütün ters esintileri geriye çevireceklerine inanırlar. Ne ölçüde olursa olsun, fesadın tahrip ettiği şeyleri tamire çalışırlar.

Dönme, devrilme, takılıp kalma veya alınıp satılma yürünen yolda pişmanlık işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı nedamet ifadesidir.

*Yaptığı hizmetleri dünyevi bir kısım menfaat ve çıkarlara bağlamış insanlar samimi olamayacakları gibi, onların ortaya koyacakları şeyler için de devam ve temadi söz konusu değildir.

*Yürüdüğümüz yolun hakkaniyetine inanıyor musunuz?!. İnanıyorsunuz. Bir sürü dökülen insan oldu. Baskılar karşısında başkalarının vesayeti altına giren insanlar oldu. Sesini kesen, dilsiz şeytanlığı tercih eden insanlar oldu. Mümindi bunların bir çoğu. Ama ne yaptılar bunlar? Yürüdükleri yolda başlarına gelecek şeylerden dolayı pişmanlık duyduklarından adeta Müslüman olduklarına pişmanlık duyma gibi bir tavır içine girdiler. Yürünen yol hak ise şayet, başa gelen her şeye katlanmak gerekirdi. İster ölüm, ister sürgün… “Bir cefâkeş aşıkem, ey Yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem / Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar / Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem / Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar / Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.” (Nesîmî) demek gerekirdi.

*Sanki yürüdüğü yol yanlışmış gibi, zalimlerin vesayeti altına girme, güdümüne girme.. onların vereceği bahşişlerle satılma, peylenme.. arsa tahsisiyle peylenme, villa tahsisiyle peylenme, zengin olma imkanları bahşedilmek suretiyle peylenme… Peylenmeler hayvanlara mahsus şeylerdi. İnsan böyle peylenebilir hale gelince hayvan veya ondan da aşağı düşmüş demektir. Yürüdüğünüz yol doğruysa, o yolda başınıza gelen her şeye katlanmanız lazımdır.

*Hafizanallah, dönme, devrilme, takılıp kalma, uykuya dalma, bütün bunlar yürüdüğünüz yolda pişmanlığın işareti ve bu pişmanlık da Müslüman olmaya karşı pişmanlığın ifadesidir. “Keşke Müslüman olmasaydım!” demeye tekabül eder. “Olmasaydım da bunlar falanı filanı, Maocuyu kayırdıkları gibi, Leninciyi kayırdıkları gibi, Marksisti kayırdıkları gibi, gelip devlete tuzak kuranları kayırdıkları gibi bizi de kayırsalardı!” demek gibidir, Müslümanlıktan pişmanlık duyma demektir.

Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır.

*Üstad Hazretleri bir reçete veriyor: “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı.” diyor. Demek ki bizim dirilişimiz dine bağlılık içinde gerçekleşebilir. İşte millet olarak bu mânâda bir diriliş için gayret göstermek, dinimizin bize yüklediği bir sorumluluk ve vazifedir.. “Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” sözleriyle ifade ettiğimiz bir vazifedir. Bizim asıl üzerinde durmamız ve yoğunlaşmamız gereken husus da budur.

*“Emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Zira Peygember Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri’dir. O’nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, “emri bi’lmaruf, nehyi ani’lmünker”dir. Demek ki, bir mânâda varlık, bu iş için yaratılmıştır. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bu iş, işlerin en önemlisidir ve her Müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.

*Allah için yapılan işlerde ihlas, rıza, halis aşk u iştiyak temel esaslardır. Yapılan her şey ihlasla yapılmalı, her zaman O’nun rızası hedeflenmeli ve sonuçta O’na kavuşmaya iştiyak duyulmalıdır. Bu esaslardan sapma olduğu zaman şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur.

Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum; seccadem gözyaşlarımın izleriyle benek benek!..

*Bu hali söylemek doğru değil. Seccademe baksanız, cereyan eden hadiseler karşısındaki gözyaşlarımın izleriyle her tarafı bir leke haline gelmiştir. Aylardan beri ağlamaktan başka bir şey bilmiyorum. Sadece o kadar. Eğer bunlar samimi, nezd-i uluhiyetinde bir kıymet ifade ediyorsa, ya Rabb, Sen cehennemi bile gözyaşlarıyla söndürüyorsun -İslam dünyasında önü alınamayan bu yangın üzerine bir de elinde benzinle giden insanların mevcudiyeti karşısında- Sen samimi insanların gözyaşlarıyla bu korkunç yangını söndür. Görmeyen o kör gözleri aç Allahım!..

*Ye’se düşmemeli.. inkisar yaşamamalı.. benim inkisarlarıma da belki iştirak etmemeli.. ama bir şeye iştirak edebilirsiniz: Siz de gece kalkın. Sekiz-on rekat teheccüd namazı kılın ve isterseniz şöyle de deyin: “Bizim sağda solda kadınıyla erkeğiyle derdest edilen, fakir talebeye burs verdiğinden dolayı, dünyanın 170 küsur ülkesinde okul yaptığından dolayı, dil ve kültür bayrağımızı dalgalandırdığından dolayı, nam-ı celil-i Muhammedi’yi herkes tarafından saygıyla karşılanır hale getirdiğinden dolayı ‘terör örgütü’ denerek derdest edilen insanlarımız var. Allahım eğer o derdest edenler bu işlerinde haklıysa, sen o okulları da o okullarda çalışanları da yerin dibine batır. İhlas yoksa, rıza-ı ilahi yoksa, aşk u iştiyak-ı ilahi yoksa, yerin dibine batır. Yok şayet karşı taraf bu mevzuda haksızlık yapıyor, masum insanların üzerine gidiyorsa -ey Rabb, Sen her şeyi görüyorsun, Semi’sin, Basîrsin- bunları yapan ve bu yapılanlar karşısında dilsiz şeytan gibi susan ne kadar insan varsa, evlerine ateşler sal, yerin dibine batır, en yakın zamanda kahr u perişan eyle. Kim olursa olsun, zırvasından zirvesine kadar hepsini yerin dibine batır Allahım!.”

*Ben bunu derken, hak ve hakikat yolunda yürüyen insanların ihlasla, rıza-ı ilahi istikametinde, Allah’a karşı aşk u iştiyakla yürüdüklerine samimi inandığımdan dolayı tereddüt etmeden söyledim. Ve karşı tarafın bu mevzuda Haccaclar, Yezidler, melunlar gibi Müslümanların üzerine geldiğine onda on inandığımdan dolayı söyledim. Yoksa adetimizde tel’ine bedduaya “amin” deme yoktur; Doktor İkbal’in dediği gibi, değil tel’in ve beddua, tel’ine ve bedduaya “amin” deme bile yoktur.

401. Nağme: Yolsuzluk

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL 

* İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevketmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği.

*Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır. “Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.”  Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli.

* Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

* Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarınının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.

* “Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibariyle âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı: “Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

* Koskocaman camiayı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden,

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir.

* Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler.

* Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’anın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir.

* Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysa ki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.  

* Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.

* Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar.

* Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah.

* Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım.

* Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır.

* Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

* Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkanlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.

* Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “twit”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim.

* Allah her şeye nigehbân. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkanlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allahım, kardeşlerimi birilerinin iş yerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allahım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hala müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

* Gönül, Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktı ise / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.