Posts Tagged ‘bamteli’

253. Nağme: Cuma Hutbesi’nde “Yokluklar Arenası” ve Mescidimizden Görüntüler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bugün ders halkasındaki arkadaşlarımızdan Muammer Durak hocamız cuma hutbesi olarak muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Yokluklar Arenası” başlıklı makalesini okudu. Bu makale, ilk kez 1 Kasım 1987 tarihli Sızıntı Dergisi’nin başyazısı olarak yayınlanmış; daha sonra da “Yitirilmiş Cennete Doğru” kitabında neşredilmişti. Yaklaşık 25 sene önce kaleme alınmış olmasına rağmen sanki dün yazılmış gibi taze kalmış bulunan bu makaleyi sizinle de paylaşmak ve muhtevasını hatırlatmak istiyoruz.

Ayrıca, bu nağmede sabah derslerimizi, ikindi hasbihallerimizi ve Bamteli çekimlerimizi de yaptığımız salonumuzun/mescidimizin birkaç fotoğrafını arz edeceğiz. Bu vesileyle, Yeni Platform ve Hocaefendi’nin Sitemi başlıklı “205. Nağme”de bahsettiğimiz platformu merak eden kardeşlerimizin fotoğraf taleplerini de karşılamış olacağız.

Hürmetle…

Yokluklar Arenası

Mazhar olduğumuz nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en sağlam bir esas, en güçlü bir vesîledir. Sıkıntı ve mahrumiyetler, izâfî değerler ifade ettikleri için, en müreffeh bir hayat seviyesinde bile, her zaman bir kısım mahrumiyetlerden bahsetmek mümkündür. Tabii bunların yapıcı bir düşünce ile ele alınmasında da mahzur yoktur. Ancak, bütün bütün Hakk’ın lütuflarını görmezlikten gelerek hep mahrumiyetler üzerinde durmanın, hep olup-biten şeylerin fena yönlerini araştırmanın hiçbir yararı olmadığı da muhakkaktır.

Sıra sıra yokluklar arasından geçerek, yığın yığın mahrumiyet ve sıkıntıların ekşi, abûs çehrelerini görerek; bilmem kaç ölüm koridorundan sıyrılıp “tenezzüh ve seyir” diyebileceğimiz bu rahat ve huzur dolu günlere gelip ulaştık.

Daha “dün” denecek kadar çok yakın bir geçmişte, hayrın, hayır düşüncesinin susturulmak istendiğini, şerrin ve çeşit çeşit şirretliklerin çığlık çığlık etrafı velveleye verdiğini görüyor; elimiz bağlı, kolumuz bağlı, dilimiz bağlı ve düşüncelerimiz esir sadece seyrediyorduk. Bir evde, bir bahçede dost ve sevdiklerimizle bir araya gelerek düşünce alış-verişinde bulunamıyor, duyuş ve hissedişlerimizle yapayalnız bırakılıyorduk. Zira, en nezih düşüncelerden kaynaklanan ve en temiz hislerle ifade edilen şeylerden bile kuşku duyup korkanlar vardı ve bunlar milletin kaderine hâkimdi…

Rica ederim; o zamanlar bin seneyi aşkın bir zamandan beri milletin sinesinde kök salmış milli kültür ve tarih şuurundan, o göz kamaştırıcı muhteşem geçmiş ve onun getirdiklerinden; gazâdan cihaddan; gâzilik ve şehidlikten söz etme imkânı var mıydı? Her biri başlı başına bir destana mevzû olacak, güneşi batmayan o şanlı günlerden, onun birer rüya, birer hülya değerindeki hâtıralarından; varlık ve dirliğinizin bereketli kaynaklarından; ırmaklarından, çeşmelerinden, çağlayanlarından bahis açmaya imkân var mıydı? Şanlı tarihimizin füsunkâr güzelliklerini, onun ayrı ayrı yanlarından taşıp gelen musiki gibi tatlı sesleri; zaferleri, zafer duygularını, hezimetleri, nefis muhasebelerini derleyip, toparlayıp bir aynaya aksettirir gibi, milli-ruh menşûrundan geçirerek ma’şerî vicdana aksettiren gazeteleriniz, mecmualarınız, kitaplarınız, broşürleriniz, seminerleriniz, konferanslarınız ve bir mânâda televizyonlarınız, radyolarınız var mıydı?

Duyguda, düşüncede birbirinden koparılmış ülke insanının birbirine hasret giden fertlerini; yanyana ve birarada fakat “daüssıla” ile kıvranan ailelerini; yokun, yokluğun, hatta gölgelerin kavgalarının verildiği arenaları gördükçe lime-lime olup inleyen, yüreklerinizi duyup dinleyen ve “aks-i sada” nev’inden olsun cevap veren var mıydı?

Bütün bu kıtlıklar döneminde yitirilen değerlerimiz, tezyif edilen tarihimiz, yıkılan yuvamız, perişan olan insanımız karşısında ızdırap çekip sızlayan, ona masmavi günler hazırlama yolunda düşünce çilesiyle kıvranan ve onun sıkıntılarını paylaşan kaç insan gösterilebilirdi?

O günlerde tarih ve din düşmanlarının, gökleri keşf ve arzın tabakalarını hallaç etme plânı, dev teleskoplarla semayı arayıp taramaları ve bu yolla ortaya koydukları yeni tesbitleri, tahminlere dayalı iddiaları, -eğer o günlerde bulunsaydı- feza gemileri, ışıkla yarışan mekikleri ve ancak rüyalarda görülebilen ileri feza teknolojileriyle, geçmişe aid her şeyin hakkından geleceklerini, bütün değer abidelerini yerle bir edeceklerini; insanların bakış ve düşünce tarzlarını temelinden değiştirip varları yok, yokları da var edeceklerini; varlık, hayat ve ölüm gibi öteden beri insanoğlunun en mühim meseleleri sayılan mefhumlara anlaşılır ve yararlı izahlar getireceklerini; hatta en onulmaz dertlere derman bulacaklarını, ölümü öldürüp kabir kapısını kapayacaklarını; bütün metafizik oyunları (!) bozup varlığı, onun tek ve gerçek esası olan (!) maddeye ve maddeci düşünceye teslim edeceklerini avâz-avâz bağırıp herkesi susturmalarına ve insanı insanlığından utandıran şarlatanlıklarına karşı, kim bir söz söyleyebilmiş ve kim “Yeter bu yalanlar artık!” diyebilmişti?

Tertemiz îmanî düşüncelerimiz, ondan kaynaklanan cesaret ve fedâkarlıklarımız, millet ve ülke yararına durulardan duru niyetlerimiz, aksiyon ve kabiliyetlerimizle kendi kendimizi ifade etmeye imkân veriliyor muydu? Ve yine o günlerde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar olarak biraraya gelip uhrevî hislerle derinleşmenin, yenilenmenin ve dünyamızın kaderi hakkında müzakerelerde bulunmanın, fikir beyan etmenin imkânı var mıydı?

Zaten o günlerde bizler, sadece hülyalarımızda yaşadığımız o tılsımlı dünyalara, adalet ve hakkaniyetin atlas iklimine, eksiksiz, kusursuz inancın ak yoluna girmeye karar verseydik de giremezdik. Zirâ, bütün köprüler yıkılmış, yollar da perişandı… Ne bir ses, ne bir soluk, ne bir rehber ne de bir ışık yoktu. Tûr dağının sağında solunda Sâmirilerin pusuları, Hira’ya giden yollarda da Ebu Cehil’lerin gayz u tuğyânı vardı. Henüz görünürlerde ne duyan, ne anlayan, ne de bu yanlışlıkları göğüsleyecek bir kahraman yoktu. Hamza’lar, neyin avcılığını yapmaları gerektiğini henüz bilemedikleri, Ömer’ler, uyku mahmurluklarını henüz üzerlerinden atamadıkları o günlerde, ne anlayışsızlığın tepesine inecek bir yumruk, ne de mantıksızlığa başkaldıracak bir dimağ yoktu.

Bütün bu dizi dizi yoklukların en ızdıraplısı, en acısı ise, sağda-solda tantana ile ilân edilen “insan hakları”, “demokrasi”, “vatandaşlık” gibi hemen herkese serbest teneffüs hakkını veren mefhumlardan istifade etme imkânı da yoktu. Nihayet, bütün bu yokluklardan kısa zamanda sıyrılıp çıkmanın, hatta bu uğurda bir kısım civanmertlik ve fedâkarlıklarda bulunmanın yolu da yoktu.

Bu arada ihtiraslarımız, zaaflarımız, kaderimizdeki bu yokluklarla birleşince, ümitlerimiz delik-deşik oluyor ve kendimizi bir kördüğüm tâlihin pençesinde hissediyor, hissettikçe de gevşiyor, çöküyor ve dağılıyorduk. Heyhât! O günlerde bizi derleyip toparlayıp, imanın, aşkın, heyecânın potasında birleştirecek bir el de yoktu.

Ya şimdi, bu türlü yokluklardan, mutlak mânâda, bahsedebilir miyiz? Vâkıa elde edilmesi gerekli olan daha bir sürü şey var ama bunlar destan seviyesindeki o eski yoklukların yanında deryada katre kalır.

Bence, bugün üzerinde durulması gerekli olan en önemli yokluk, Hakk’ın nimetlerine karşı şükür ve şuur yokluğu.. o nimetleri değerlendirip daha büyük lütuflara sıçrama yokluğu.. bütün güçleri ve kuvvetleri Hakk’la münasebette görü her şeyi O’ndan bilme yokluğu.. evet, yok olan bunlardır ve Hakk erlerinin omuz omuza verip takviye etmeleri gerekli olan esaslar, kaideler de bunlardır.

Keşke, her şeyi tenkid yerine, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele ederek, o nimeti arttırma yollarını araştırabilseydik! Ve keşke, şahısların, hiziplerin himmet ve kuvvetleri yerine, Hakk’ın kesilmez ve aldatmaz inayetlerine itimad edebilseydik!..

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) yazı olarak indirmek için tıklayınız

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Mescidimizin Giriş Tarafı:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Mahfil Kısmı:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Mihrap Bölümü:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Bamteli Çekimleri Yaptığımız Platform:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Kubbeciklerinden Biri:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

252. Nağme: Kul, Rabbini Sorgulayamaz ve İmtihan Edemez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Geçenlerde bir kardeşimizden “Bu hafta namazlarımı ve dualarımı da aksatmadım ama yine de sınavda başarılı olamadım; Rabbim neden bana yardımcı olmadı?” manasına gelen bir e-mail aldık. Bir başka arkadaşımız da “Benim dualarım hiç kabul olmuyor; istediğim hiçbir şey gerçekleşmiyor!” diyerek dert yanıyordu.

Bu türlü mesajların da sevkiyle, Bamteli çekimi yapmak üzere salonumuzda/mescidimizde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu yönelttik:

“Eserlerde ‘Ubudiyette ancak teslimiyet vardır; tecrübe ve imtihan yoktur’ denilerek, insanın Rabbini tecrübe ve imtihan edemeyeceği ifade buyuruluyor. Mü’minler için böyle bir yanlışlık söz konusu mudur; insan hangi düşünce ve fiillerle Rabbini tecrübe etme vartasına düşmüş olur?”

Muhterem Hocamız sorumuzu öyle güzel cevapladı ve o kadar önemli ölçüler ortaya koydu ki, “Keşke bu sohbeti de herkes seyretse/dinlese!” dileği daha o esnada gönlümüzü sarıverdi. Onun için de kaydımızı arşivde bekletmeden yayınlamayı uygun bulduk.

19:58 dakikalık bu nağme baştan sona pek mühim olmakla beraber, muhterem Hocaefendi’nin, sözlerini noktalamadan önce anlattığı hatırası ve yürek yakan muhasebesi çok önemli mesajlar ihtiva ediyor.

İstifadeye medar ve dualarınıza vesile olması ümidiyle sunuyoruz.

251. Nağme: “Rum Mağlup Oldu” ve “Nice Uygarlıklar Yıkıldı, Ne Umranlar Kuruldu!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü dersimizde “Rûm Sûresi”nin ilk on ayetini müzakere ettik. Bu sûreye, Ehl-i kitap olan Doğu Romalıların ateşperest olan Farslara -daha önce mağlup olmuşken bir süre sonra- galip gelecekleri ve müslümanların hem bu hadiseye hem de aynı zamanda müşrikler karşısındaki kendi zaferlerine sevinecekleri bildirilerek başlanmakta; geçmişteki inkarcı toplumların durumlarından ibret alınması öğütlenmekte; Yüce Allah’ın varlığı, birliği, eşsiz kudreti ve kainattaki mutlak hakimiyetinin delilleri, insan fıtratının önemi ve insanların yapıp ettikleri yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar üzerinde durulmakta; kıyamet günü inkarcıların karşılaşacakları bazı hallere değinilip Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şahsında bütün müminlerden, tevhid inancına bağlı kalarak, âhiret hayatına hazırlığı ihmal etmeden, darlıkta da bollukta da Allah’a olan saygı ve itaatlerini devam ettirmeleri ve inançsızların tutumlarından etkilenmemeleri istenmektedir.

İşte bu konuları ihtiva eden ayetlere ait farklı tefsirlerdeki açıklamaların özetleri sunulurken bir arkadaşımız şu hadisi hatırlattı: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir sabah namazında Rûm suresini okumuş; ancak bazı ayetlerde tereddüt etmişti. Namazı bitirip arkasını döndüğünde “Bir takım kimselere ne oluyor ki bizimle beraber namaz kılıyorlar da güzelce temizlenmiyorlar. Şüphesiz Kur’an’ı karıştırmamıza sebep olan işte onlardır!” buyurarak, temizliğin ibadetlerin sıhhati açısından ne kadar önemli olduğunu belirtmişti.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hadis-i şerif üzerine, abdestteki bir kusurun namazı duymaya mani olabileceğini ve bir cemaatte kötü niyetli ya da abdestinde dikkatsiz bir insan varsa, oradaki bütün insanların manen ondan etkilenebileceğini vurguladı. Daha sonra da bu konuyla alakalı bir hatırasını anlattı. Sözlerini “hiç unutmam” diyerek noktalayınca, bir ağabeyimiz muhterem Hocamızın, Hac yaptığı esnada bir tavuk etini çiğneyip yutmak için çok gayret etmesine rağmen etin bir türlü boğazından geçmediğini hatırlatması üzerine o hatırasını da nakletti.

Bu 11 dakikalık nağmede hem o iki hatırayı hem de muhterem Hocaefendi’nin ders sırasındaki bazı açıklamalarını dinleyebilirsiniz.

Ayrıca, bugün çektiğimiz bir fotoğrafı da arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bugünkü derste çektiğimiz bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

250. Nağme: “Bir Serçe Bir Kartalı Salladı Vurdu Yere!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün en son çay fasıllarından birini 10:30 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz edeceğiz. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu nağmede şu hususlara değiniyor:

***Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar.

***Allah Teâlâ, dişini sıkıp aktif sabır içinde bulunanların yardımcısıdır.

***Yunus Emre, lügaz denilen bilmece gibi sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a itimad eden nice küçüklerin nefsine güvenen nice büyüklere galebe çaldığını şöyle anlatır:

“Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu”

***Yunus Emre, şu sözleriyle de kendi güç, kuvvet, ilim ve iktidarına güvenen kimselerin sonunda nasıl mağlup olacaklarını ve mahcup hale düşeceklerini vurgular:

“Bir küt ile güreştim

Elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım

Gövündürdü özümü”

***Yunus Emre’nin şu ifadeleri ise, ihlaslı çok küçük bir amelin bile Hak katında çok değerli ve mizanda pek ağır olacağını ima etmektedir:

“Bir sineğin kanadın

Kırk katıra yüklettim

Çift dahi çekemedi

Şöyle kaldı kazını”

***Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki, maruf (hayır, iyilik) sayılan hiçbir şeyi küçük görmemelisiniz. Sizin kurtuluşunuzun hangi amele bağlı olduğunu bilemediğiniz için elinize geçen her fırsatı bir beraat fermanı gibi kabul etmeli ve onu değerlendirmeye çalışmalısınız. Birine tebessüm etmişsiniz, diğerine selam verip gönlünü almışsınız, bir başkasına insan diye değer atfederek bağrınızı açmışsınız, doldurduğunuz kovanızdaki suyu başka birinin kabına boşaltmışsınız ya da kendiniz suya kandıktan sonra susuzluktan dili sarkmış bir köpeği de sulamışsınız… Bunlar, bu dünyada küçük işler gibi görünebilir. Fakat, bütün bu ameller nezd-i uluhiyette birer değer hanesine yerleştirilir ve sizin hesabınıza değerlendirilir.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

249. Nağme: İnsan Balyozla Düzeltilmez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede 09:15 dakikalık bölümünü paylaşacağımız ikindi hasbihalinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu konuları açıklıyor:

***Daha baştan karakterlerin okunması ve kaymaya sebebiyet verebilecek faktörlerin önünün alınması lazımdır.

***Bazı kimselerin paraya karşı hiç zaafları yoktur; onları altınların içine koysanız, “Keşke birisi bunları alsa da beni bu işten kurtarsa!” der. Bazıları da vardır ki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ifadesiyle, “iki dağ altını olsa, üçüncüsünü de ister.” Kimi insanlar ise, cismaniyete ait arzular karşısında sağlam durabilirler. Fakat bunların hepsinin başka alanlarla alakalı zaafları olabilir. Mesela, bir insan veli de olsa alkışlanıp takdir edilmeye ve şöhrete karşı bir zaafı bulunabilir. Bu açıdan da şahısların çok doğru okunması ve onların, zaaflarının esiri olmamaları istikametinde bir yol tutulması gerekmektedir.

***Bir zaaf emaresi gösterildiği an, o insanın onuruna dokundurmadan, kuvve-i maneviyesini sarsmadan, onu ümitsizliğe atmadan, küstürmeden ve darıltmadan, halihazırdaki hizmetine muadil zaafına kapalı başka bir vazife verilmeli.

***Hazreti Ömer (radiyallahu anh) bir gece şehrin asayişini kontrol için dolaşırken, içinde günah işlendiğini öğrendiği bir evin duvarından atlamış ve içeridekileri azarlamıştı: Ev sahibi ihtiyar, “Ya Emire’l-müminin!. Ben Allah’ın bir emrine muhalefet etmişsem de sen O’nun üç emrine birden muhalefet etmiş bulunuyorsun. Allah Teâlâ, ‘Kimsenin gizli hallerini araştırmayın’ (Hucurât, 49/12) buyurduğu halde, sen benim gizli halimi araştırdın. Allah Teâlâ, ‘Evlere kapılardan gelin’ (Bakara, 2/189) dediği halde, sen benim evime duvarından girdin. Allah Teâlâ, ‘Kendi evlerinizden başka evlere, sahiplerinden izin almaksızın ve onlara selam vermeden girmeyin’ (Nur, 24/27) buyurduğu halde, sen benden izin almadan evime girdin.” demişti. Bunun üzerine, Hazreti Ömer (r.a) özür dilemiş ve gözyaşları içerisinde oradan ayrılıp gitmişti. Birkaç gün sonra Hazreti Ömer (r.a) sohbet ederken, adam gelip cemaatin arka tarafında kendini gizleyerek oturdu. Onu gören Ömer Efendimiz çağırıp yanına oturttu ve kulağına eğilerek, “Allah’a yemin ederim ki, o gün sende gördüğüm şeyi hiç kimseye söylemiş değilim” dedi. İhtiyar da Hazreti Ömer’in (r.a) kulağına “Ben de Hazreti Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, o günden sonra o işi bir daha yapmış değilim!” cevabını verdi.

***Şam’da akıllı ve güçlü-kuvvetli biri vardı; Şam temsilcisi olarak zaman zaman Hazreti Ömer’e gelirdi. Bir ara gelmez oldu. Hazreti Ömer merak ederek onun niçin görünmediğini sordu. “Ey Mü’minlerin Emiri! O içkiye daldı” denildi. Bunun üzerine Hazreti Ömer katibini çağırtarak Mü’min Sûresi’nin ilk üç ayetini ihtiva eden şu mektubu yazdırdı: Hattab oğlu Ömer’den falan oğlu falana! Selam üzerine olsun! “Hâ, Mîm. Bu kitabın vahyolunup bölüm bölüm indirilmesi, azîz ve alîm Allah tarafındandır. O, aynı zamanda günahları bağışlar, tevbeleri kabul buyurur, ama cezalandırması da çetin olup, lütuf ve ihsanı pek geniştir. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş yalnız O’na olacaktır.” Sonra da orada bulunanlara dönerek “Allah Teâlâ’ya bu kardeşinizin tevbesini kabul etmesi ve onu doğru yola iletmesi için dua ediniz” buyurdu. Hazreti Ömer’in mektubu kendisine verildiğinde, adam “Evet Allah tevbeleri kabul edip günahları bağışlar. Onun azabı şiddetlidir. Hazreti Ömer beni O’nun azabından sakındırmış ve bana Allah’ın mağfiretini va’detmiştir” dedi. Adam mektubu tekrar tekrar okudu ve ağladı. Sonra da tevbe ederek bir daha ağzına içki koymadı. Bunu öğrenen Hazreti Ömer şunları söyledi: “Kötü yola düşen bir kardeşinizi gördüğünüzde ona nasihat ediniz ve kendisini bağışlaması için Allah’a dua ediniz. Sakın onu Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyiniz ve onun aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız.”

***İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meseleden dolayı bir insanla alakalı şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum.” Üstad hazretleri bu türlü davranışlarıyla, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır almak gerektiğini ortaya koymuş, insan kaybetmeme adına nasıl davranılması lazım geldiğini göstermiştir.

***İnsanların cehenneme kaymalarına meydan vermeyecek şekilde kucaklayıcı olmak mesleğimizin bir esası olan şefkatin gereğidir.

***Te’dib (terbiye edip edeplendirme), kovma şeklinde ortaya konmamalı; o, yerinde sağlam tutma, karakterine göre besleme ve kurumasını engelleme olarak anlaşılıp uygulanmalı.

***Balyozla ya da tokmakla insan düzeltilmez; düşene bir de siz vurursanız, beyin kanamasından ölüp gitmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Balyozla toplum düzeltilseydi, biz Tanzimat’tan bu yana elli defa balyoz yedik, düzelirdik olur biterdi.

Bamteli’nde Bu Hafta (11-17 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Gül İçin Katlanılan Dikenler ve Hak ile İhlâs Münasebeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar, defalarca dinlediğimiz bu sohbetin güzelliğinden bir nebze tattırmak için, yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Acemice de olsa sadece bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla..

248. Nağme: Bahar, Değişip Başkalaşma ve İnkişaf

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün arz edeceğimiz ikindi hasbihalinin 15:21 dakikalık bölümünde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları açıklıyor:

-Canlı kalabilenler baharı idrak ederler.

-Bir Hak dostu: “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” der. Bir başka Hak eri ise, farklı bir açıdan insanların ağaçlardan öğrenecekleri hususlar olduğunu ifade eder ve şöyle der: “İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar; onlar, ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların, ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar.”

-İnanan insanlar, sürekli tekâmül peşinde bulunmalı, kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep “diriliş”ler yaşamalı; fakat, aynı zamanda kendi öz değerlerine bağlı, değişme fantezisinden uzak ve durdukları yerde “sabit-kadem” olmalıdırlar. Onlar, her gün yeni bir duyuş, yeni bir seziş, âfak ve enfüse ait yeni bir keşif ve yepyeni tahlil ü terkiplerle imanlarını bir kere daha derinden duymalı, Hak tevfîkine dayanarak inançlarını yeniden inşa etmeli ve sonra da irfanlarının derinliği ölçüsünde bir aksiyon sergilemelidirler. Evet, onlar tekvînî ve teşriî emirlerin mana, muhteva ve özünde bitevî derinleşmeli; böylece, değişimi daha bir olgunlaşma şeklinde anladıklarını ortaya koyarak iç içe inkişaflar gerçekleştirmelidirler. Ne var ki, kendi kimliklerinden uzaklaşma, farklı kültürlerin tesirlerinde kalarak başkalaşma ve öze yabancı bir hal alma anlamlarına gelen bir “değişim”den korkmalı; bu manadaki bir değişikliği bozulma saymalı ve kendilerini ondan korumak için farklı vesilelere sığınmalıdırlar.

-Bazen başlangıçtaki çok küçük bir değişim, ileride pek büyük başkalaşmalara sebep olabilir. Bu mevzuda bir sızıntının meydana gelmesine bile fırsat vermemek lazımdır. Evet, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz dinî ve millî değerlerimizden herhangi biri ile alâkalı en küçük bir kayma, daha sonraları önü alınamaz inhiraflara dönüşebilir.

-Kur’ân bize,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) duâsını öğütlemekle değişip başkalaşmaya karşı hıfz-ı ilahiye sığınmanın gerekliliğini hatırlatmaktadır. Tarih boyunca nice büyük görünümlü insan, şeytanın attığı ağa takılmış ve ona av olmuşlardır. Aynı akıbete uğramamak için Allah’a sığınmak ve dünyanın geçici güzelliklerine kanmamak lazımdır.

-Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54)

-İnsan çoğu zaman değişip başkalaştığının farkına varamayabilir. Bir dönemde harama bakmaktan sakınan bir insan şayet dikkatli yaşamazsa gün gelir harama yürümekten ve onu işlemekten bile rahatsız olmamaya başlar. Bu itibarla da, başkalaşmanın ilk adımını atmamaya çalışmak lazımdır. Evet, başkalaşmamanın en önemli dinamiği, en küçük bir değişmeye karşı çok kararlı durmak ve değişmemek için sürekli takviyeye başvurmaktır.

247. Nağme: İmanın Tadını Duymak ve Âhirette Alacaklı Olmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özellikle şu mevzuları anlatıyor:

***İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır.

***Yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.

***Hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

En son çay fasıllarından birinin 19:30 dakikalık bölümü olan bu güzel sohbeti dualarınıza vesile olması recasıyla sunuyoruz.

246. Nağme: Tesbih, Tehlil ve Tekbir Çizgisinde Sıradanlıktan Seçkinliğe

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere birkaç aydan beri Kırık Testi’lerin İngilizce tercümelerini, iki haftadır da aynı zamanda Arapça çevirilerini sitemizde neşrediyoruz. Her iki dildeki dosyalarımızla alakalı -elhamdulillah- çok güzel yorumlar alıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı bir okuyucumuz hislerini paylaşırken Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerindeki bir hususiyete dikkat çekiyor; şimdiye kadar pek çok İslamî yazı okuduğunu ve hemen hepsinde muhayyel bir düşmana karşı reaksiyon istikametinde mevzuların ele alındığını ama Hocaefendi’nin yazılarında hep insana içten içe derinleşme, marifet/muhabbet/aşk u iştiyak hesabına daha bir dolu hale gelme, sürekli kendi rekorunu kırıp yenileme ve Allah’la münasebet açısından her gün daha da enginleşme yollarını gösterdiğini; bu ufkun ise insanı reaksiyoner değil aksiyoner olmaya ve bitevî müsbet harekete sevkettiğini ifade ediyordu.

Gerçekten muhterem Hocamızın en fazla üzerinde durduğu hususlardan biri imandan marifete, aşktan iştiyaka, ihlastan ihsana uzanan çizgide asla doyma bilmeme, sürekli zirveleri kollama, insanî donanımın hakkını verip konuma göre bir kulluk sergilemeye çalışma meselesi oluyor.

Hocaefendi’ye göre, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Ayetü’l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi, mü’min her gün kendi kendine, “Ben Allah’ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O’nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah’a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâb-ı Hakk’ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir.

Yine bir ikindi hasbihalinde muhterem Hocamız, aynı mevzuyu bu defa Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber zikirleri üzerinden değerlendirerek ele aldı. Namazın çekirdekleri olarak anlatılan bu mübarek kelimelerin aslında hayatın da çekirdekleri olduğunu, bazılarının bunları dil ucuyla söylemesine mukabil kimi seçkin kulların da gönüllerinin en derin noktasından kaynaklanan bir iç dürtüyle tesbih, tehlil ve tekbirleri seslendirdiklerini anlattı.

Hakikatlere kapalı avam halkın söyleyişinde takılıp kalmamak, avamlıktan sıyrılıp perde arkası hakikatlere yeni yeni uyanmaya başlamış havassın (seçkin kulların) seviyesine yükselmek, sonra onu da yeterli bulmayıp ehass-ı havassın (has üstü hasların, seçkinler seçkini zirve insanların) ufkunu yakalamaya çalışmak lazım geldiğine vurguda bulundu. Duyuştan duyuşa ne büyük farklar olduğunu anlatıp sadece Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber sözlerini tekrar edenler bulunduğu gibi bütün bütün tesbihleşen, tehlilleşen ve tekbirleşen Hak erlerinin de mevcudiyetini hatırlattı.

Cenab-ı Hakk’ın bu yüce hakikatleri hepimizin gönlüne duyurması niyazıyla bu güzel sohbetin 15:12 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

245. Nağme: Ahirete İmanın Yuvaya Tesiri ve Hizmet Erlerinin Aile Saadeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Maalesef, her geçen gün aslında bizim en sağlam müesseselerimizden biri olan/olması gereken ailenin ciddi yaralar aldığına, eşler arasında anlaşmazlıkların arttığına ve hatta kendisini yaşatma idealine adamış insanların cennet otağı olması beklenen yuvalarında bile boşanmaya kadar uzanan huzursuzlukların yaşandığına dair e-mailler, mektuplar ve sorular alıyoruz.

Ne yazık ki, insanlar her hal ve hareketlerinin âhirette bir karşılığının bulunduğuna yakîn hâsıl edemediklerinden.. eş seçimi ve izdivaç vetiresinde, gözünü ukbâya dikmiş mü’minlerin değil de fânî âlemin oyununa eğlencesine aldanmış ehl-i dünyanın ölçülerine göre kararlar verdiklerinden.. zevc ve zevce, birbirlerini yeryüzünde yâr yârân bilmenin yanında ebedî hayata uzanan güzergahta yol arkadaşı ve Cuma yamaçlarında seyir yoldaşı göremediklerinden.. Cennet yuvasının buraya göre şekilleneceği hakikati istikametinde tavır belirleyemediklerinden.. aslında anne, baba, eş ya da çocuklara yapılan küçük büyük her iyiliğin Allah’ın rızasına vesile olacağına ve O’nun hoşnutluğundan dolayı yapılması icap ettiğine inanmışlık içinde hayat sürdüremediklerinden.. ve en ufak bir haksızlığın da ötede yürek yakan bir kor halinde karşılarına çıkacağına inanmış bulunmanın gereğini sergileyemediklerinden yuvalar şirinliğini, sıcaklığını, inşirah kaynağı oluşunu ve herkesi ana kucağı gibi bağrına basışını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya…

Dile getirmekten bile korktuğumuz bu problemle alakalı son günlerde pek çok şikayet ve soruyla karşılaştığımız için, Bamteli çekimi yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu iki soruyu yönelttik:

İslam’ın hedeflediği bir aile müessesesinin ve huzur tüten bir yuvanın teşekkülünde ahiret inancının rolü nedir? Ahirete iman, aile saadetine ne ölçüde ve nasıl tesir eder?

Hizmet erleri için “evinin yolunu kaybetme, çocuğunun yüzünü unutma” ufku gösteriliyor. Böyle bir keyfiyet aile hukukunun gözetilmesine mani midir? Değişik bir ifadeyle, kadın ya da erkek açısından bu ufkun suiistimali söz konusu mudur?

Doğrusu, muhterem Hocamızın bu suallere verdiği cevabı Bamteli olarak neşretmeyi düşünüyorduk. Fakat, bu sohbeti arşivde bekletmeye gönlümüz razı olmadı. 19:59 dakikalık bölümünü hemen yayınlamaya karar verdik.

Dualarınız istirhamıyla arz ediyoruz.

244. Nağme: Başkası İçin Ayağa Kalkma ve Mütekebbire Karşı Tekebbürde Ölçü

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dün akşam dar dairede yaptığı sohbetin 14:45 dakikalık bölümünü sunacağız. Aziz Hocamız, hasbihalinde şu soruların cevaplarını veriyor:

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediği hâlde, Sa’d bin Muaz (radiyallahu anh) meclise girerken “Kavmin seyyidi için ayağa kalkın!” buyurmuştu. Bunun hikmetleri neler olabilir?

-Hazreti Sa’d bin Muaz kimdir, nasıl Müslüman olmuştur?

-Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanların önce Hazreti Ebu Bekir’e yönelmeleri hangi hususlara işaret etmektedir?

-Ashab-ı Kirâm, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i nasıl dinliyor ve ona karşı ne ölçüde saygı gösteriyorlardı?

-Kimler için ve hangi şartlarda ayağa kalkılmalı?

-Osmanlı padişahlarının karşısında rüku edildiği ve secdeye gidilir gibi davranıldığı doğru mudur?

“Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü nasıl anlaşılmalı ve kibirli insanlara karşı nasıl davranılmalıdır?

-Mü’min, kendisini nasıl ifade etmelidir? Başkalarına tesirli olacak tavır hangisidir?

-Dik durma ile dikleşme arasında nasıl bir fark vardır?

Hürmetle…

 

243. Nağme: Karasevdalıların Destanı “SELAM” Filmi ve Hocaefendi’nin Yorumu

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bir makalede ifade edildiği gibi; birkaç düzine kara sevdalı, kimsenin düşünmediği ve akledemediği bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Allah rızası açıldılar dört bir yana; azimli, kararlı ve güvenle dopdolu olarak.. gönüllerindeki ülke tutkusunu, memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak.

Atının üzerindeki Hz. Hubeyb’in coşkunluğu yüreklerinde, Kutlu Rasûl’ün sancağını taşıyan Hz. Büreyde’nin yiğitliği hayallerinde ve bu yolculuk sayesinde o ilklerin hemen arkasında yer alma recası sinelerinde koştular/uçtular arabalarla, gemilerle, uçaklarla hicret beldelerine..

Onlar için mefkûre muhaciri olmak aşktı, sevdaydı.. hicret sevgiliydi, Leyla’ydı.. gittiler.. “Selam” ruhuyla gittiler.

Bu gidiş yürekten, his, şuur ve irade ayaklı; ihlâs ve samimiyet derinlikli bir gidişti.

Bu, iman her zamanki dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri, candan cânandan geçmişlerin kendilerini dünyaya anlatma cehdiydi.

Günümüzün karasevdalıları ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında dize geldiler; yüreklerinde renk atmayan tek sevda Hakk’ın hoşnutluğu ve Hakk’a vuslat arzusu dünyanın en ücra köşelerine yürüdüler.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir makalesinde “İfade ve üslûp ne seviyede olursa olsun çağın bu önemli hâdisesi mutlaka anlatılmalıdır; her şeyden evvel tarihe not düşmek ve bu kahramanlığı gerçekleştiren adanmışlara vefa borcumuzu edâ etmek için anlatılmalıdır. Aksine, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında duyulup hissedilen bu yumuşak esinti, bu sımsıcak hava, bu taptaze düşünce ve bu sevgi, hoşgörü meltemleri anlatılmazsa vefa, civanmertlik, diğergamlık gibi yüksek hasletlere karşı da saygısızlık gösterilmiş olur.” demişti. Özellikle, edebiyat, sinema, televizyon, radyo ve tiyatro ehlinden bir vefa beklendiğini belirtmişti.

İşte bu beklentiye sinema dünyasından bir cevap geldi. Çekimleri 3 kıtada ve 4 farklı ülkede gerçekleştirilen “Selam” filmi şu günlerde izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Geçtiğimiz günlerde “Selam” filminin yapımcısı Eyüp Sabri Koç ve konsept danışmanı Haluk Örgün beyefendiler misafirimiz oldular. Uzun bir maratonun ardından hazırlıkların büyük bir bölümünü tamamlayıp hem dualarını almak hem de ilk gösterimi kendisine sunmak üzere muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiler. Sanatın her dalının aynı zamanda bir mefkure dili olması gerektiğini ve ortaya konan her eserde gaye-i hayale açık uçlar bırakılması icap ettiğini her fırsatta dile getiren, bu istikametteki gayretleri takdir/teşvik eden kıymetli Hocamız, onca rahatsızlıklarına ve meşguliyetlerine rağmen vakit ayırdı ve “Selam”ı seyretti; sonra da değişik oturumlarda duygu ve düşüncelerini dile getirdi.

Haluk Bey, nezaketi ve ısrarlı teklifleriyle daha film proje aşamasındayken senaryoyu bize de okutmuş, fikrimizi sormuştu. Bu defa da senaryonun ete kemiğe bürünmüş film olarak görünmüş halini değerlendirme imkanı bulduk.

Hemen ifade etmeliyim ki, biz sinema eleştirmeni değiliz; hatta iyi bir seyirci olduğumuz bile söylenemez. Bu itibarla da Selam’ın sinema, sanat ve teknik açısından yorumunu işin ehli olan erbab-ı kaleme havale ediyoruz.

Şu kadar var ki, Selam filminin her şeyden önce bir vefa eseri olduğunu ve her türlü takdiri hak ettiğini de belirtmeden geçemeyeceğiz.

Aslında, her mefkûre muhacirinin hayatı ayrı bir destan. Hocamızın ifadesiyle, bir gül resminde koca bir gülistanı ve çiçek bahçesini, hem de her bir gül ve çiçeği özel deseni, farklı şivesi ve çarpıcı edâsıyla anlatmak tabii ki mümkün değil. Fakat, çağın bu destan hâdisesini sinema diliyle de anlatma gayreti başlı başına takdire şayan bir teşebbüs.

Başkaları nasıl izler bilemeyiz.. fakat hicrete aşık olmuş, o büyük sevdaya tutulup yollara düşmüş, ya da dünyanın herhangi bir bucağına oğlunu, kızını, yârini yârânını uğurlamış insanlar bu filmin her karesinde kalblerine dokunulduğunu göreceklerdir.

Zannediyoruz, bir karanlık diyarda daha mum tutuşturmak için maddi fedakârlıkta bulunmaya aşina esnaf, işçi, memur… seyredeceği her sahnede “İyi ki bu işin içindeyim!” diyecektir.

Öyle umuyoruz, kermes, burs, kurban rüyalarıyla yatıp kalkan şefkat âbideleri annelerimiz, ablalarımız, bacılarımız film kahramanlarından bazılarına ne kadar benzediklerini görecek, ev giderlerinden kısa kısa himmet etmenin tadını bir de sinema perdesinden yansıyan ışıkla gönüllerinde duyacaklardır.

İnanıyoruz ki üniversitede okuyan ya da mezuniyete hazırlanan kardeşlerimiz içlerine bir hicret koru düştüğünü hissedeceklerdir.

Kim bilir, şu anda yurdundan uzakta gönüller kazanmakta olan arkadaşlarımız ise, uçağın kalkışında, talebenin koşuşunda, annenin ağlayışında ve herbir karenin çağrışımlarında neler neler hissedecek ve hangi ulvi duygularla dolacaklardır!..

Az önce de ifade ettiğimiz gibi, başkaları farklı nazarlarla bakabilirler ama elimizde değil, her uçak bize binlerce destanı hatırlatıyor. Havaalanında, istasyonda, garda, durakta birbirine sarılan her anne oğul, baba kız ya da yar yaran içimize binlercenin hasretini birden salıyor. Kendisini beğenmediğimiz, belki o tür müzikten de hazzetmediğimiz halde “İstanbul” nakaratıyla ıslanan gözlerimiz gurbet elin her yolu, her köprüsü ve her köşesinde buğulanmış binlerce gözün hayalini aklımıza getiriyor.

Onun için biz Selam’ı sıradan bir film gibi seyredemedik. Ağladık.. hep ağladık. Muhacir arkadaşlarımızı, onları gönderen anne babaları, kendisi kıt kanaat geçindiği halde onlara destek olan esnafı, işçiyi, memuru… ve vefa duygusuyla ortaya konan bu filmde emeği geçen herkesi minnet hisleriyle andık.

Kıymetli arkadaşlar,

İşte bugün hem Selam filmiyle alakalı bu hislerimizi, hem tanıtım videolarından küçük bölümlerle süslediğimiz nağmemizi, hem de muhterem Hocamızın filmle ilgili yorumlarının bir kısmını arz etmek istedik.

Bu vesileyle, adanmış ruhlara vefanın ifadesi sayılan ve sinemanın hayırda kullanılmasının numunelerinden olan Selam’da emeği geçenleri tebrik ediyor ve kendilerine başarılar diliyoruz.

Muhabbetle…

Her Şey O’ndan!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Allah rızası gözetilerek yapılan her nasihat tabii ki kıymetlidir. Fakat bazı sohbetler vardır ki ihlas, akıl, kalb ve bütün üniteleriyle vicdan yörüngelidir; Hakk’ın inayetiyle dinleyende harikulade tesirler bırakır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerini takdir etmek haddimiz olmasa da bu haftaki Bamteli’nin diğerleri arasında ayrı bir yer edineceği kanaatini taşıyoruz.

Acemice de olsa hazırladığımız tanıtım videosu size bir fikir verecektir.

İnşaAllah 5-6 saate kadar sohbetin tamamını hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla..

242. Nağme: Gece Yolculuğu ve Peygamber Edebi

Herkul | | HERKUL NAGME

Aziz dostlar,

Bugünkü 08:49 dakikalık nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

-Ebu Hüreyre hazretleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

مَنْ خَافَ أَدْلَجَ وَمَنْ أَدْلَجَ بَلَغَ الْمَنْزِلَ

“Ahiret hesabıyla alâkalı endişeleri olan kimse gece yolculuğuna çıkar ve yol boyu teyakkuz halinde olur. Yola gece erkenden çıkan da varacağı menzile mutlaka ulaşır.”

-Teheccüd namazı çok önemlidir. Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanların berzah hayatları da ışıl ışıl olacaktır. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır.

-Kur’ân’da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e teheccüd emir buyurulduğu gibi, gece bir nevi miraç yolculuğu yapma teşvik edilmiş ve teheccüd namazına devam edenler takdirle anılmıştır:

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ

“Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3)

يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً

“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4)

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 32/16)

-Bir hadis-i şerifte, “Gecenin sonunda uyanamayacağından korkan, gecenin evvelinde vitri eda etsin, sonra yatsın! Gece kalkabilen ise vitri o zaman kılsın! Çünkü gecenin âhirindeki kıyamda rahmet melekleri hazır olur.” buyurulmuştur. Bir başka nebevî sözde de, “En son kıldığınız namaz vitir namazı olsun.” denilmiştir. Bu itibarla, gece uyanabilecek kimselerin vitir namazını tehir etmeleri daha faziletlidir. Ayrıca, teheccüde kalkma hususunda zorlayıcı bir sâik olması için vitri sonraya bırakmak ve vâcibi eda etmek maksadıyla mecburen uyanınca birkaç rek’at nafile namaz kılmaya gayret göstermek gece ibadetini itiyad haline getirebilme yolunda mühim bir vesiledir.

-Bütün peygamberler, Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.” tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, bir zelle karşısında mazeret döktürmeden hemen Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim beni bağışla!.” demesi; aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.” yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Yunus’un “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” yakarışı.. ve Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” mahiyetindeki iç çekişi yüksek bir edep emâresidir. Mü’minler de aynı peygamberâne edeple edeplenmeli ve düştükleri yerde hemen istiğfar ve tevbeyle doğrulmasını bilip Hakk karşısında edeple boyun bükmelidirler.

241. Nağme: Çuvala Sığmayan Mızrak ve Haset Ehline de Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün yine en son çay fasıllarından birini 19:14 dakikalık hem ses hem de görüntü dosyaları halinde sunacağız.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde günaha girmemenin yanı sıra başkalarını günaha sokmamanın da çok mühim olduğunu anlattı. Bu cümleden olarak, bazı kimselerin rekabet ve haset duygularına kapılabileceğini, onların bu hislere yenilmemeleri ve ahiretleri hesabına büyük kayıplar vermemeleri için de tedbirler almak gerektiğini belirtti.

Hasan Basri Hazretleri’nin, “Haset eden bir kimse kadar mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü o hasedi yüzünden kendini bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluğa atar, keder onun yakasını bırakmaz ve onun gözyaşı da asla dinmez!” dediğini nakleden muhterem Hocaefendi, öyle bir insana ancak acınacağını, zira onun varsa az bir ameli onu da hasedi sebebiyle tükettiğini, nitekim Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Sakın haset etmeyin, çünkü ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de salih amelleri yer bitirir.” buyurduğunu dile getirdi.

Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in haber verdiği üzereçoklarının hasâid-i elsineleri ile, yani dillerini koruyamamaları neticesinde günah hanelerine kaydedilen yalan, gıybet ve iftira gibi cürümlerle Cehennem’e sürüklendiklerini belirten kıymetli Hocamız, Kur’an-ı Kerim’in suizan ve gıybetle alakalı tehditkar ifadelerine ve benzer nebevî ikazlara rağmen rekabet ve haset duygularından dolayı bazı kimselerin bu günahları işlediklerine dikkat çekti. Gıybet ve haset ehline bile şefkat gösterip onları o çirkin fiillere sevk etmemek ve o günahlardan çevirmek için de gayret göstermek icap ettiğini vurguladı.

Hizmet erlerinin yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerinin, özellikle dünyanın 148 ülkesinde açtıkları okulların ve belki 170 ülkedeki küçük büyük gayretlerinin artık “Mızrak çuvala girmez/sığmaz.” atasözünü hatırlattığını, dolayısıyla da her geçen gün rekabet ve haset cephesinin genişlediğini; fakat bunu tabii görmek gerektiğini, zira Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de dahil bütün peygamberlerin ve Hak dostlarının aynı hazımsızlıkla mukabele gördüklerini ifade etti.

Ayrıca, aslında yapılan hizmetlere hasedi gerektiren bir durumun olmadığına da değinen Hocaefendi, çok ehemmiyetli bir hakikate dikkat çekti: Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. Mevlâ-yı Müteâl, bir kısım insanları bazı hizmetlerde istihdam ediyorsa, bu, Allah’ın bir lütf u ihsanı olduğu kadar aynı zamanda bir imtihanıdır. Allah (azze ve celle) dilediğini dilediği şekilde kullanır; istihdam edilen insan haddini bilir ve vazifesini tam eda ederse kazanır, yoksa Allah muhafaza kazanma kuşağında kaybedenlerden olur.

Muhterem Hocaefendi, sohbetinin son kısmında bir kere daha hizmet erlerinin, herkesin gayretini alkışlamaları, çekememezlik duygusunu rüyalarına bile misafir etmemeleri, hasede açık insanlara daha yakın durmaya çalışmaları, onların bazı faaliyetlerine yardımda bulunmaları ve hep müsbet harekete bağlı kalmaları gerektiğini hatırlattı. Sözlerini şu ibretlik ifadelerle noktaladı:

“Yâdında mı doğduğun günler,

Sen ağlardın gülerdi hep âlem

Öyle bir ömür geçir ki, olsun

Mevtin sana hande, halka mâtem.” (Ebu Said Ebu’l-Hayr)

***

“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,

Sohbet-i Yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan” (İsa Mahvî)

***

Muhabbetle…

240. Nağme: Sevgili’ye Sunulan Sena Buketleri, Hamd Mertebeleri ve Fatiha Sûresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün paylaşacağımız yeni hasbihalde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi “hamd”in manasını, hamd etmenin ehemmiyetini, hamd ile şükür arasındaki farkı, avamdan havassa ondan da ehass-ı havassa kadar değişik mertebelerdeki insanların hamdlerindeki derinliklerin de farklı olduğunu; bazı kimselerin ancak üst üste nimetleri görünce “elhamdulillah” diyebildiklerini, hatta bazılarının bir hatırlatma olmadan kendi başlarına hamde yönelemediklerini, diğer taraftan havassın (seçkin kulların) kahrı lütfu bir bildiklerini, dahası Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine nasip ettiği konuma gönülden rıza gösterdiklerini; ehass-ı havassın (seçkinler seçkini, zirve insanların) ise, bütünüyle hamde kilitlendiklerini ve iyi kötü, lütuf kahır farklarını akıllarına dahi getirmediklerini anlattı.

Hazreti Eyyûb aleyhisselamın imtihanlar karşısındaki peygamber edebini gösteren tavrına temas ederken kendisine seyrettirilen bir filmi hatırlayan muhterem Hocaefendi, Hazreti İsa’nın (aleyhisselam) -hâşâ- sürekli şekva eden ve “Baba, baba!.. Ne kusurum vardı da bunların başıma gelmesine müsaade ettin?” türünden peygamber üslubuyla asla telif edilemeyecek sözler söyleyen bir insan gibi gösterildiğini belirtti.

Peygamberlerin ve Hak dostlarının katiyen hallerinden şikayet eden insanlar olmadıklarını, onların Abdülkadir Geylanî hazretlerinin yaptığı gibi, “Halim Sana ayan, söze ne hâcet!” dercesine, “Allahım, halimi Senin bilmen, benim onu şerhetmeme ihtiyaç bırakmıyor; beni talepten müstağni kılıyor!” şeklindeki O’na içlerini dökerek boyunlarını büküp O’nun karşısında iki büklüm olduklarını vurguladı.

Daha sonra Fatiha Suresi’ne geçen muhterem Hocamız, bu mübarek surede adeta insanın dünyadan ukbaya uzanan çizgide hayat serencamesinin ve Rabbi ile münasebet sergüzeştinin anlatıldığını ifade edip ayetlerin derin manalarından misaller verdi.

Edebiyatta “Teşbib” adı verilen “her şeyden önce sevgiliden bahsetme ve talebini sonunda seslendirme” sanatının sanki Fatiha Suresi gibi ilahi beyanlardan alınan ilhamla ortaya konduğunu dile getiren Hocamız, bu surede geçen ilahi isimlerden, kelime ve sözlerden örnekler vererek bu hususu şerhetti.

Sırat-ı müstakime hidayet talebini seslendirmekle beraber onun hemen ardından dalalete düşenlerden ve gazaba uğrayanlardan olmama mevzuunda da yakarışta bulunmanın gerekliliğine temas eden muhterem Hocaefendi, “Nice Harun gibi gelenler Karun, nice Sami gibi gelenler Samiri olmuşlardır.” diyerek kimsenin garantisinin bulunmadığını hatırlattı; bu hususu Şair Ahtal (Abdullah bin Ahtal) misaliyle tahlil etti.

Sohbetin sonunda,

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَـذَاوَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ

Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık.(A’râf, 7/43) ilahi beyanını okuyan Hocamız bu ayeti her hatırlayışında gözyaşlarını tutamadığını ifade etti. Sözlerini bir Hak dostunun şu hoş beytiyle ve dualarla noktaladı:

“Hamdülillah fazl-ı ekber ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammedim tabi-i Kur’an olduğum.”

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

239. Nağme: Allah’a ve Habîbullah’a İştiyak

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bamteli çekimi de yapmak üzere sohbet meclisimiz hazır olunca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Bir makalede, gönül insanının hedefinde hep ötelerin tüllendiği vurgulanıyor. Son zamanlarda da duaların likâ iştiyakıyla taçlandırılması tavsiye ediliyor. Gönül insanı olmak ile likâ iştiyakı arasında bir münasebetten bahsedilebilir mi?”

Muhterem Hocaefendi bu sualin cevabına “gönül insanı” sözünü açıklayarak başladı. Daha birkaç cümle geçmeden Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizden bahis açtı ve her zaman olduğu gibi İnsanlığın İftihar Tablosu’nu anar anmaz hemen toplanıp doğruldu, salavat getirerek geri oturdu.

Kıymetli Hocamızı tanıyanlar onun bu tavrına yüzlerce kere şahit olmuşlardır; o ne zaman Allah Rasûlü’nü yad etse mutlaka hal ve hareketleriyle onu istikbal ediyormuş gibi davranır. Hatta bu davranış Hocafendi’nin fıtratına öylesine mal olmuştur ki, artık ne zaman “Muhammed” ismini duysa gayr-i ihtiyari aynı tavrı sergilemektedir.

İşte sohbetin başında böyle bir doğrulup selamlama vuku bulduğu için aziz Hocamız bu hareketinin sebebini, dindeki yerini ve Peygamber Efendimiz’i anmanın usulünü anlattı.

Muhterem Hocaefendi daha sonra “likâ iştiyakı” talebiyle duaların taçlandırılması gerektiği üzerinde durdu. Bildiğiniz gibi; “likâ”; kavuşmak, buluşmak ve görüşmek manalarına gelen Arapça bir kelimedir. Özellikle tasavvuf ıstılahı olarak çokça zikredilen “likâullah” tabiri ise; Allah’a kavuşmak, Cenâb-ı Hakk’ın vuslatına ermek ve Cennet’te “Cuma Yamaçları”ndan Mevlâ-yı Müteâl’in o güzellerden güzel cemaliyle şereflenmek demektir. Hocamız, bir mümin Cenab-ı Hakk’tan ne isterse istesin, duasının sonunda mutlaka Allah’a ve Habîbullah’a kavuşma iştiyakı talep etmesi gerektiğini belirtti. Her zaman olduğu gibi bu meseledeki şu inceliği de hatırlattı: Belki de en büyük sabır; likâullaha aşk u iştiyak ile yanıp tutuşan ama henüz “gelebilirsin” davetini almadığından dünya zindanına katlanan hakikat âşıklarının vuslata karşı dişini sıkıp dayanma sabrıdır. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları en zor sabırdır.

Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’a ve Rasûl-ü Ekrem’e kavuşma iştiyakını sürekli talep eden bir insanın -Allah’ın izni ve inayetiyle- o yüce hedefine ulaşabileceğini, zira dua şeklinde dile getirdiği hislerin zamanla kalbinde tam bir talep kıvamını alacağını ve bugün olmazsa yarın Mevlâ-yı Müteâl’in ona icabet edeceğini belirten Hocamız duada acele etmemenin önemine vurguda bulundu. Özetle şu hususları hatırlattı:

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kul, ellerini kaldırır ve Allah’tan bir dilekte bulunursa; acele etmediği takdirde kesinlikle duasına icâbet edilir.” Efendimiz, “Acele nasıl olur yâ Rasûlallah?..” diye sorulduğunda da şöyle mukabelede bulunmuştur: “Dua ettim ettim, kabul olmadı” der (de vazgeçer), işte bu yanlıştır; dua yerine gelene kadar ısrar etmek gerekir.” Evet, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) “şeksiz – şüphesiz, kabûl olacağından emin olunarak” dua edilmesini tavsiye buyurmuştur.

Hazreti Üstad diyor ki: “Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Anladım ki, hastalık dua için verilmiş. Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir, kendisi de bir nevi ibadettir ve hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Hem dua, istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder.”

Sözlerinin sonunda bir kere daha likâ iştiyakı konusunda samimi bir yürekle yapılan duaların asla karşılıksız bırakılmayacağını belirten muhterem Hocaefendi, hasbihali Alvarlı Efe Hazretleri’nin şu sözleri ile noktaladı:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan,

Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,

Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

Bu 12:11 dakikalık nağmeyi dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

238. Nağme: Televizyon, Sinema, Tiyatro, Edebiyat ve Spordan O’na Ulaştıran Uçlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Yine bir ikindi sonrası hasbihali ve yine enfes hikmet incileri… Özellikle başlıktaki alanlara ilgi duyanların ya da o sahalarda vazife yapanların mutlaka dinlemesi gereken 18 dakikalık bu nağmede Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

-Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), mü’minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunur. Bu ifadeden mü’minin hâlinin iki hususa bağlandığını görmekteyiz. Bir; mü’min konuştuğu zaman mutlaka belli bir hikmet, maslahat ve hayır gözeterek konuşur. İki; konuşulacak mevzuda böylesi bir hikmet ve hayır söz konusu değilse o zaman sükûtu tercih eder. Ancak onun bu sükûtu boş boş, tembel tembel durma şeklinde anlaşılmamalıdır. O, sükûtîliğine bir anlamda uhrevîlik boyası çalar, tefekkür etmesi gereken meseleleri düşünür ve neticede onu bir tefekkür zemini hâline getirir. Bu sebeple diyebiliriz ki tefekkür yörüngeli bir hayat yaşama, kâmil mü’minin mütemadi hâlidir.

-Hazreti Pir ne hoş söyler: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” İster dini ilimler isterse de fen bilimleri alanındaki çalışmalarını, elde ettiği malzemeleri ve araştırmalarından süzülüp gelen üsareyi Allah’ı bilme ve sağlam bir muvazene temin etme yolunda değerlendiren insanlar bu şekildeki bir saatlik tefekkürleriyle bir senelik ibadet sevabı kazanabilirler.

-Mü’min, düşünce hayatını derince ele alır, sonra da onu hikmetle bezeyerek insanlara sunmaya çalışır. Aslında o yapacağı her şeyi ve her meseleyi kendi değerlerini âleme tanıtma istikâmetinde uçlar bırakarak engince değerlendirir. Bunu yaparken de üslupta kaçırıcı olmamaya azami özen gösterir.

-Her dayatma çok defa reaksiyona, tepkiye sebebiyet verir. Siz meselelerinizi dayatmak suretiyle değil her şeyden önce iç derinliğinizle ve hal dilinizle ortaya koymalısınız. Bir Arap profesör, Risaleleri okuyunca diyor ki: “Bu eserlerde çok farklı bir derinlik var ama onlardaki sırrı anlayamadım.” Kendisine, Hazreti Üstad’ın “Mecmuatü’l-Ahzab” isimli üç ciltlik dua kitabını on beş günde bir hatmettiği söylenince, “Şimdi anladım, onun Allah’la irtibatının derinliği ölçüsünde bunlar nebean etmiş!” diyor.

-Ne yaparsak yapalım, başımızı yere koyup secdede kıvranırken, hatta öksürürken bile öyle bir hal sergilemeli, öyle hikmetli işler ortaya koymalı ve gaye-i hayalimiz istikametinde öyle uçlar bırakmalıyız ki o sayede muhataplarımızı imrendirmeli, onlarda soru sorma ve araştırma duygusunu tetiklemeli ve bıraktığımız o uçlardan Hakk’a, hakikate ulaşabilmeleri için zemin hazırlamalıyız.

-Bir mü’min her zaman ve her ortamda “Şimdi acaba ben kendime ait değerleri burada nasıl anlatabilirim?” demeli ve bu uğurda yapılabilecek her şeyi ortaya koymaya çalışmalıdır. Mesela futbol oynarken, bir spor yaparken ya da ticaretle meşgul olurken hep aynı soruya cevap olacak bir tavır ve hareket sergilemelidir. Hazreti İmam Azam’ın kendi dükkanından yanlışlıkla defolu malı satın alan bir insanın peşinden koşturup onu bulması ve parasını iade etmesi türünden öyle hak ve adalet temsilcisi olmalı ki, muhataplar “Sana, saygı duyduğun değerler manzumesi, din dediğiniz o sistem bunları emrediyorsa, ben seni dinlerim” demeli ve gönül kapılarını ardına kadar açmalı.

-Bana gelen bir kitabı birine hediye etmişsem -Allah’a yemin ederim- artık katiyen ona elimi sürmem. Kur’an’dan tefeül edeceksem bile başkasına verdiğim mushafı ondan izinsiz almam; çünkü ben elime aldığımda o kadarcık yıpranmış, aşınmış olur ve o kadarcık şeyin hesabını da sorarlar öte tarafta.

-Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhit olmadık.” demek zorunda kalmışlardı.

-Televizyon dizileri, sinema filmleri yapan arkadaşlarımız da “Acaba biz burada kendi değerlerimize ‘Pes yahu, hakikaten bu kadar olur!’ nasıl dedirtiriz?” esprisine göre hareket etmelidirler. Bu arada reyting olur ya da olmaz; belki bazı şeylere da katlanırız. Fakat ne yapıp yapıp ehl-i dünyanın bile seve seve seyrettiği şeyler içinde bize ait değerleri belli bir makuliyete bağlı, Muhasibi’nin ifadesiyle Kur’an aklîliği çerçevesinde bazı uçlar bırakarak öyle sunmalıyız ki seyreden ‘pes’ desin. Film, oyun, sanat, yazı… hep bu istikamette kullanılmalı. O’nu ifade etmeyen, benim gaye-yi hayalime hizmet etmeyen ve benim mefkuremi ikâme etmeyen yazıdan, şiirden ne çıkar?!.

-Futbolun, voleybolun, koşmanın, yüzmenin içinde bile mutlaka aynı hedef gözetilmeli; “Bu yüzmenin içinde kendi değerler manzumem adına insanlara ne anlatabilirim?” “Hekimim; kalbi dinlerken, göze, kulağa, gırtlağa bakarken kendi değerlerim adına ne anlatabilirim! Nasıl ‘Allah’ dedirtirim?” denmeli.

-Tesirsizliğin arkasında hedefsizlik vardır. Hazreti Üstad, “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” buyurmaktadır. Evet, hiçbir gâye-i hayali bulunmayan, bulunsa da ona göre zihnî hazırlığını tamamlamamış olan fertler, egoizmanın ağına düşmekten, nefsanî arzuların sürüklemesi ile hareket etmekten ve sadece yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi hedef hâline getirmekten kurtulamaz; dolayısıyla da başkalarına müessir olamazlar. Günümüzün insanının problemi: Hedefsizlik.. hedefsizlik.. hedefsizlik!..

237. Nağme: Kömürü Elmas Yapan İmtihanlar ve Hocaefendi’nin Hissiyatı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünkü tefsir dersinde Ankebût Sûresi’nin ilk on beş ayetinin müzakeresini tamamladık. Hem arkadaşlarımızın arz ettikleri özetler hem de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tashih, tasdik ve tavzihleri o kadar güzeldi ki zannediyoruz o esnada mescidimizde bulunup anlatılanları dinleyen herkes manen doyduğunu hissetmiştir.

Sadece bir iki ayetle ilgili açıklamaların derinlik ve güzelliğini gören kardeşlerimizin dersin umumu hakkında bir fikir edinebilecekleri düşüncesiyle bu nağmede muhterem Hocamızın şu ilahî beyan ile alakalı sözlerini ve ders halkasındaki bazı arkadaşlarımızın Hocaefendi’nin beyanlarına girizgah/vesile olan birkaç cümlesini paylaşacağız.

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ

Elif, Lâm, Mîm. Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah şüphesiz şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût, 29/1-3)

Muhterem Hocamız öncelikle ayet-i kerimenin meali verilirken “Allah… bilecek” denmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bilmesinin gelecek zaman kipiyle ifade edilmesi meselesine açıklık getiriyor. Akabinde imtihanın manası üzerinde duruyor ve bu konudaki bir hatırasını anlatıyor. Daha sonra da türlü türlü imtihanları sıralayarak onları kazanmanın ve Cennet’e ehil hale gelmenin vesilelerini dile getiriyor.

Muhterem Hocaefendi, imtihanları başarıyla geçebilmenin esaslarına dikkat çekme sadedinde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Ebû Zer hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu ifade ediyor:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır.”

Kıymetli Hocamız insanın kendi kendisiyle de imtihan olduğunu belirtirken şu günlerdeki ruh haletini, derse hangi şartlarda çıktığını ve ne türlü hislerle dolu bulunduğunu da seslendiriyor.

Hocaefendi, farklı imtihan unsurlarından bahsettikten ve asrımızdaki fitnelerin dehşetine dikkat çektikten sonra anne babayla imtihan mevzuunda da önemli esaslara değiniyor. En sonunda ise, en büyük kayıp olarak “kazanma kuşağında kaybetme” talihsizliğine vurguda bulunuyor.

Dersin 19:50 dakikalık bölümünü dualarınıza vesile olacağı ümidiyle arz ediyoruz.

236. Nağme: “İmzanız ‘hiç’ olsun; tevazu, mahviyet ve hacâlet sizde can bulsun!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha üç saat önce yaptığı ikindi sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususlar üzerinde durdu:

-Öyle bercesteler vardır ki şairleri unutulsa da kendileri darb-ı mesel halini almış ve onların altına imza/isim yerine “lâedri” yazılagelmiştir. Lâedrî, Arapça bir kelimedir; “bilmem, bilinmez, bilinmiyor” manalarına gelmektedir ve ıstılahta (terim olarak) “Yazanı belli değil” demektir. Bazı şairler de tevazu ve mahviyetlerinden dolayı kendi şiirlerinin altına Lâedrî imzasını atmışlardır. Aslında, bu düşünce mesleğimizde bir esastır; çok büyük işleri yapmalı ama altına “hiç” imzasını atmalıdır.

-Su, tevazu ve mahviyetin simgesidir; kim bilir, rahmet adını alışı da bu hasletindendir. Alvar İmamı ne hoş söyler: “Sular gibi yerlere kim yüzün sürer insan olur / Yerdeki yüz, daima şayeste-i ihsan olur.”

Hazreti Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde şöyle buyurulmaktadır:

مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

-Hazreti Pîr, “Ben de sizin bu ders-i Kur’aniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan, bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum. Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum.” demiş ve kendisine yapılan medihleri, hürmetleri reddetmiştir.

-“Ben hiçim” deyip kendini bir yere koymak ve küçüklüğünü kabullenmek, avamın tevazu ve mahviyetidir. Havassın mahviyetine gelince o “Senin ne kıymetin var ki?!.” dendiği an içinden bile olsa tepki vermemek ve “Allah razı olsun, kıymet-i harbiyem olmadığını sen bana hatırlattın; ne kıymetim var ki benim!..” diyebilmektir. Ehass-ı havasa göre mahviyet ise, övülmeyi sövülme kabul etmekten ibarettir.

-Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Mahviyet; kendine haddinden fazla kıymet vermemek, tam tevâzu içinde olmak ve adeta üzerine bir çarpı çekip kendini yok saymaktır. Hacâlet ise, kendini çok eksik ve kusurlu görüp mahcubiyet duymak; dünya çapında başarılara muvaffak olsa da “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu işin çehresi daha farklı olurdu; demek ki ben bu işin çehresini biraz kararttım.” mülahazalarıyla dolu bulunmaktır. İnsanın başkaları hakkında hep hüsn-ü zanlı olması ama kendisini daima yetersiz bulması enaniyet gayyasına yuvarlanmamak için çok önemli bir dinamiktir.

-Gönülleri birbirine ısındırmak çok zordur. Kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim, İlahî Kelam’da “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Enfal, 8/63) buyurulmuştur. Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın, gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz.

-Allah’ın lütufları, insandaki tahdis-i nimet duygusunu tetiklemeli ve Allah’a hamd ü senâ hislerini coşturmalıdır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, insan her zaman: “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır. Hz. Pîr, bu düşünceyi daha farklı bir ifadeyle şöyle dile getirir: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Evet, Hz. Pîr’e göre önemli bir vazife gördürülüyor, fakat vazife gören kişi bir neferden ibaret. Bundan dolayı o meâlen: “O Sultan-ı Zîşân, bazen bir neferi bile başkalarına madalya takmakla vazifelendirebilir. Benim vazifem de bundan ibarettir.” demek suretiyle mesleğin esası olan mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini sıfırlama yolunu nazara vermiştir. Bu bakış açısına göre insan, mazhar olduğu ihsanları, fevkalâde bir donanım ve hususiyetin tezahürü olarak değil de, ekstradan lütfedilen, meccanen bağışlanan bir ikram-ı ilâhî şeklinde görmelidir.

-Küfrân-ı nimetten kaçınmalı, bir damla nimet karşısında bile yüz defa şükürle gürleyerek hep minnet hisleriyle oturup kalkmalısınız; ne var ki, meziyet, kemâlât ve hususi iltifatların varlığını kabul etmekle beraber onlara sahip çıkmamalı, kendinize mal etmemeli ve hepsinin Allah’ın lütufları olduğunu gönlünüzde duymalısınız. Yerine ve şartlara göre, özellikle gurur ve kibre kapılıp şirk şaibesine bulaşmaların söz konusu olduğu demlerde şahs-ı manevinin mazhar kılındığı ilahî iltifatları gürül gürül ilan etmeli, fakat, bilhassa kendi şahsınıza müteveccih ihsanları hamd ü senâ hisleriyle karşılamanın yanı sıra, onların istidrac (fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan olan, iman ve salih amele iktiran etmeyen harika hâl, söz ve tavır) olabilecekleri hususunda da endişe duymalısınız.

-Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana!..”

-Niyazi Mısrî’nin şu hoş sözünü hatırlatmakta da fayda var: “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyleyince gördüm ki ağyâr kalmadı.”

19:11 dakikalık bu hasbihali dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

235. Nağme: Vuslatı Müjdeleyen Ayet ve Kur’an’a Karşı Kalb Saffeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Dâussıla (vatan hasreti) her kalb sahibini inletecek bir acıdır ve hemen herkeste var olan bu hissi gönülden söküp atmak mümkün değildir. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bile hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardır.

Bazı rivayetlere göre, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in o mahzun hali devam ettiği bir sırada bir teselli ve inşirah vesilesi olarak Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesi nâzil olmuştur:

إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ

قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

“Kur’ânı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevasına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette seni varılacak yere döndürecektir.

De ki: Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.”

Bu ayetle alakalı iki tevcih söz konusudur: Birincisi: Bu ayet, Peygamber Efendimiz’e, vukuunu şeb-i arûs gibi beklediği öbür âlem ve likâullah misillü en mahbup şeyleri hatırlatmış; yurdundan yuvasından, tasavvurlar üstü mahbubiyeti haiz Kâbe’sinden ayrılmanın hüznüyle buruklaştığı bir sırada, O’na yüce fıtratına göre en büyük bir bişaret sayılan hususî fakat mahiyeti idrak edilemeyecek kadar aşkın, içinde “likâullah” ve “rıdvânullah” olan o en son karargâhı vaad etmiş ve böylece O’nun hüznünü sevince çevirmiştir.

Diğeri; Allah (celle celâluhu) Kasas sûresinin başından bu âyete gelinceye kadar, Hazreti Musa ve onun hayatındaki dikkat çekici noktaları anlatıp tarihî tekerrürler devr-i dâimini nazara verdikten sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için de bunların mukadder olduğunu hatırlatarak bir sünnetullah vurgulaması yapmıştır. Demek ki hicret yolunda indirilen bu âyet ile Kur’ân, Mekke’den çıkartıldığından dolayı çok üzgün olan Rasûl-ü Ekrem’in gönlüne huzur üfleyerek, oraya dokuz-on yıl sonra yeniden döneceği müjdesini vermiştir. Bu tevcih daha güçlüdür ve aynı zamanda gaybî bir haber olması itibarıyla dava-yı nübüvvete de delâlet etmektedir. Nitekim, mevsimi gelince Mekke fethedilmiş, hasımlar zillete uğramış; İnsanlığın İftihar Tablosu da aziz arkadaşlarıyla tasavvurlar üstü bir muvaffakiyetle yeniden o şanı yüce “meâd”a avdet etmiştir.

Arkadaşlar,

İşte bu sabahki tefsir dersinde Kasas Sûresi’ni bitirip Ankebût Sûresi’ne geçtik, dolayısıyla yukarıdaki ayet-i kerimeyi de okuyup hakkındaki yorumlar üzerinde durduk.

Zikrettiğimiz ayet, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye çok tesir eden ilahi beyanlardan birisidir; zira hicretlere, sürgünlere ve çilelere maruz kalan nice Hak dostu, Peygamber Efendimize, Mekke’ye ve sonunda likâullaha vuslatı müjdeleyen bu ayeti zılliyet planında kendi haklarında da bir dua saymışlardır.

Bu ayetin daüssılanın sona ereceği bişareti verdiğini bilen, bu hususta tefeülde bulunan kıymetli bir insan onun yazılı olduğu bir tablo hediye getirmiş, muhterem Hocamız da o tabloyu kendi odasına astırmıştı. Bu sabahki derste o ayete sıra gelince, Hocamız odasındaki tabloyu hatırlattı; kullanılan hattın güzelliğine, vatana dönüşü işaret edecek şekilde yapılmış olduğuna ve tecrid sanatının derinliğini gösteren bir ince işlemeye dikkat çekti. Dersten sonra da birkaçımızı odasına çağırıp o tabloyu gösterdi.

İşte bu nağmede hem muhterem Hocaefendi’nin mezkur ayet ve tabloyla alakalı sözlerini, hem odasındaki o tabloyu gösterirken çektiğimiz üç fotoğrafı ve hem de kaşla göz arasında ancak 10 saniye kadarını kaydetmeye muvaffak olabildiğimiz kısacık bir görüntüyü paylaşacağız. Video şeklinde sunduğumuz dosyaya üç resim, kısacık görüntü ve derse ait 08:53 dakikalık sesli bölümü beraberce yerleştirdiğimizi belirtelim.

Ayrıca, bu kaydın son kısmında muhterem Hocaefendi’nin Kur’an-ı Kerim’den istifade edebilmek için lazım olan “kalb saffeti”ni ve onun iki ayrı yanını anlattığını da ilave edelim.

Hürmetle…

1. Muhterem Hocaefendi, Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tabloyu gösterirken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kasas Sûresi'nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tabloyu gösterirken

2. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi odasında bulunan ve Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablo:

3. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi odasındaki çalışma masasının ve Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablonun önünde hat sanatındaki tecrid derinliğini anlatırken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi odasındaki çalışma masasının ve Kasas Sûresi'nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablonun önünde hat sanatındaki tecrid derinliğini anlatırken

234. Nağme: Hz. Abbas’ın Fazileti ve Hz. Ömer’in Mahviyeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Hazreti Ömer efendimiz yağmur duası yaparken Hazreti Abbas efendimizin (radiyallahu anhüma) elini kaldırıp onunla niyazda bulunuyor. Bu onun -tasavvuftaki ifadesiyle- Hazreti Abbas’ı Hakk’ın muradı görmesiyle mi alâkalıdır?”

Muhterem Hocamız öncelikle Hazreti Ömer’in Hazreti Abbas’ı, onun da Hazreti Ömer’i çok sevdiğini, hatta Hazreti Ömer efendimiz vefat ettikten sonra Hazreti Abbas’ın (radiyallahu anhüma) onu rüyada görmek için adeta can attığını; fakat, hemen her zaman o arzuyla gözlerini yummasına rağmen tam kırk gün (bazı rivayetlerde altı ay) boyunca onu hiç göremediğini, nihayet onca zaman sonra Hazreti Ömer’i rüyasına misafir ettiğinde bu gecikmenin sebebini sorunca Allah Rasûlü’nün Halifesi’nin “İşin içinden ancak sıyrılabildim; hesabım yeni bitti!” dediğini anlattı.

Daha sonra Hazreti Abbas’ın faziletlerini hatırlatan muhterem Hocamız, iman ile beraber Allah Rasûlü’ne yakın olmanın insanı bambaşka bir büyüklüğe taşıyacağını; bundan dolayı Hazreti Hamza, Hazreti Abbas, Hazreti Ali ve Bedir şehitlerinden Ubeyde b. Haris gibi insanların dünyevî kıstaslarla tartılamayacağını vurguladı. Ayrıca, Efendimiz’in amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olmasının yanı sıra, Hazreti Abbas’ın Mekke fethine kadar müşriklerin arasında yaşamaya tahammül edip Rasûlullah’a haber taşıdığını, hatta bu uğurda esir düşmeye bile katlanıp İslâm’ın ikbal dönemine zemin hazırlayanlardan biri olduğunu belirtti. Hazreti Ömer’in de Hazreti Abbas’a karşı hem Rasûl-ü Ekrem’in amcası olması hem de ortaya koyduğu fedakârlıklardan dolayı çok büyük bir saygı ve muhabbet duyduğunu ifade etti.

Muhterem Hocaefendi daha sonra Hazreti Ömer dönemindeki kuraklık hadisesini ve yağmur duasını anlattı:

İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme.” (Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Kaçımız “Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme” deriz?) Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.”

İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

05:30 dakikalık bu enfes hasbihali ve dün akşam muhterem Hocamız kitap imzalarken çektiğimiz iki fotoğrafı dualarınıza vesile olması niyazıyla sunuyoruz.

Muhabbetle…

Muhterem Hocamız kitap imzalarken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kitap imzalarken

Muhterem Hocamız kitap imzalarken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kitap imzalarken

233. Nağme: Mükemmelliğin Ayrı Bir Derinliği ve Hazreti Aişe Annemiz

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günün nağmesi olarak arz edeceğimiz ikindi namazı sonrasına ait olan 18 dakikalık hasbihalinde özetle şu mevzuları anlatıyor:

-İbadetlerin ve salih amellerin iki yanı vardır: Birisi, şekil ve suret; diğeri ise öz ve mana. Ancak bu ikisinin beraber olmasıyla, şeklin şuur ve huşu ile buluşmasıyla amel gerçek değerini kazanır.

-Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi.” buyurmuştur. Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır.

-Her şeyi güzel yaratan Allah (celle celalühu) insanın da her işini en güzel şekilde yapmasını ister. Tevbe Sûresi’nde iki âyet-i kerime bu hususu vurgulamaktadır:

وَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Yapacağınız her şeyi Allah da, Rasûlü de görüp değerlendirecek; daha sonra da, gizli olsun açık olsun, her şeyi bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz.” (Tevbe sûresi, 9/94)

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“De ki: Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105) (00:44)

-Hadis-i şeriflerde, meleklerin, gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettikleri halde,

مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ

“Sana ibadetin hakkını veremedik, gerektiği gibi kullukta bulunamadık!” deyip yaptıkları tesbihleri az buldukları ve Cenâb-ı Hakk’a gerektiği kadar kulluk yapamadıkları için adeta mahcubiyet duydukları anlatılmaktadır. Sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini muhâsebe imbiklerinden geçiren pek çok Hak dostu bu sözleri kendi münacaatında değerlendirmiş; O’nu hakkıyla bilemediğini, O’na gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O’nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilân etmişlerdir.

-Mükemmelliği yakalamanın ayrı bir derinliği ve onu taçlandıran farklı bir buudu vardır, o da insanın işini en iyi şekilde yapmaya çalıştığı halde yapıp ettiklerini yeterli bulmaması, “Bundan daha iyi yapılabilirdi ama ben onu beceremedim, yine yüzüme gözüme bulaştırdım!” şeklinde düşünmesidir. Şu kadar var ki, insan kendi hakkında böyle düşünmeli; başkalarının ortaya koyduğu her hayırlı işle alakalı hüsn-ü zan etmeli, onu güzel görmeli ve alkışlamalıdır.

-Salât ü selam söylenirken Ashab-ı Kiram’ın zikredilmemesine üzülüyorum. Çünkü, sahabe efendilerimiz Kur’an’ın mucizesidir. Biz sahabe, tabiin, tebe-i tabiin ve sonraki ulemaya çok borçluyuz. Zira gözlerimizi onlar açtılar, görülmesi gerekli olan şeyleri onlar sayesinde gördük.

-Kâmil mü’minler, hayır ve hasenât adına koşar durur, daima sâlih amellerde bulunurlar ama hem amellerinin kabul olup olmadığı hususunda sürekli endişe yaşar hem de yapıp ettiklerini az bulur, daha çok koştururlar. Şu ayette işaret buyurulan bu haslete bir yönüyle “taksir hayası” denebilir:

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

“Rabbilerine dönüp hesaba çekileceklerine inandıklarından, verdiklerini verirken bile kalbleri tir tir titremektedir. İşte hayır işlerinde hakkıyla koşan ve yarışı başta götüren de bunlardır.” (Mü’minûn, 60-61) Her şeyi inceden inceye sorup araştıran Hazreti Aişe (radiyallahu anha) validemiz bu ayetin tefsirini de Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize sorup bize nakletmiştir.

-Hazreti Aişe Validemiz gibi büyük bir kadın dünyaya gelmemiştir. “Anam” demekle herkes iftihar etmeli onunla, çünkü zaten annemiz. Onu bilmeyenlere, o bilmeme, talihsizlik olarak yeter.

-Hazreti Aişe validemiz, Hazreti Sıddık’ın evinde tertemiz yetişmesi, gözünü İnsanlığın İftihar Tablosu’nda açmış bulunması, hayatını dini öğrenip öğretmeye adaması, hanesine vahyin bereketi iniyor olması, Allah Rasûlü’nün onun dizinde ruhunun ufkuna yürümesi ve bilhassa Hazreti Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden insan olarak büyük hizmetler eda etmesi gibi faziletlerine rağmen kendisini asla selamette görmemiş, yaptıklarını katiyen yeterli bulmamış ve bir gün yanaklarından gözyaşları sicim gibi akarken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz “Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye sorunca “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap vermişti.

232. Nağme: İlk Kapitalist Kârûn ve Kârûnlaşmamanın Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Sabahki dersimizde Kasas Sûresi’nin 61-82. ayet-i kerimelerinin tefsirlerini tamamladık. Bütün detaylarıyla Kârûn kıssası üzerinde durduk. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı açıklamalardan özellikle şu ayetle alakalı olan kısmı sizinle de paylaşacağız:

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Hazreti Mûsa’nın ümmetinden olup onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir cemaat zor taşırdı. Halkı ona, ‘Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah şımarıp böbürlenenleri sevmez’ demişti.” (Kasas, 28/76)

Muhterem Hocamız, bazı tefsircilerin Kârûn’u ilk kapitalist saydıklarını, onun malla imtihanı kaybeden bir prototip olduğunu, kendi devrinde bazı kimselerin onun hazinelerine imrendiği gibi bugün de bir kısım insanların neye imrenmek gerektiğini bilemediklerini ve dolayısıyla dünyanın geçici güzelliklerine aldanıp âhiret sermayelerini burada tükettiklerini vurguladı.

Hayatını yüksek hedeflere bağlı götürmeyen insanların imkan ve kuvvet elde ettikçe çözülmelere de maruz kalacağını belirten muhterem Hocaefendi “İmkanların çoğalması hizmetle, mefkurenin bütün dünyaya duyurulmasıyla taçlandırılmıyorsa, çözülme dönemi başlamış demektir. Vazife ve hizmetten azade kalmış insanlar, çözülmeye ve çürümeye maruz emtia gibidir, zamanla hiç farkına varmadan partallaşırlar. Canlı kalmanın yolu başkalarına kâse kâse can dağıtmaktan geçer.” tesbitini seslendirdi. Mutlaka herkese ruhuna ve karakterine göre bir iş bulmak lazım geldiğini, fakat bir vazife verilirken insanların zaaflarının da hesaba katılması gerektiğini ifade eden Hocamız, “Bir arkadaşınız, kendisine emanet verilen parayı ilgili kimseye teslim etmeye giderken ‘Bunu cüzdanımda kendi paramın yanına koymamda bir mahzur var mı?’ diye sormuştu. Bilhassa emniyet ve güven gerektiren konumlarda işte bu duyguyla hareket edecek ve emaneti yıpratmaktan bile korkacak insanların bulunmasına dikkat edilmelidir.” dedi.

Son olarak Hazreti Ömer efendimizin Hudeybiye esnasındaki tavrı ile alakalı bir soru üzerine istişare ve ortak akıl mevzuuna da değinen muhterem Hocamız bu hususla ilgili de çok önemli esasları dile getirdi.

11:24 dakikalık bu nağmeyi de bu sabah çektiğimiz bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bu sabahki dersten bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

231. Nağme: Cemaatler Arası Hoşgörü, Müsbet Hareket ve Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi daha üç saat önceki ikindi namazı sonrası hasbihalinde bir kere daha müsbet hareketin esaslarına değindi.

Kim nasıl hareket ederse etsin, bize düşen vazifenin insanları hoş görmek olduğunu ifade ederek, başkalarının bizim gözümüze ilişen eksiklikleri karşısında “İhtimal, Cenâb-ı Hak bunu göstermekle beni imtihan ediyor!” demek ve çok temkinli davranıp suizanna girmemek gerektiğini belirtti.

Başkalarını değerlendirirken (muhatabın kusursuz ve mükemmel olmasını beklememe manasına) yüzde yüze talip olmamanın, o yüzde yüzü kendimiz için düşünmenin ehemmiyetine vurguda bulundu. Mevlânâ ifadesiyle, “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / Bir ben varım deme, yoksan da olur!.” anlayışına bağlı kalıp diğer insanlar hakkında değil olumsuz bir şey söylemek menfi bir mülahazaya dahi girmemek icap ettiğini anlattı.

Ferdin ferde, ailenin diğer bir aileye, bir kesimin başka bir kesime bakışında hep hoş görmeyi esas almanın ve her zaman müsbet hareket etmenin mü’mince olduğunu dile getiren muhterem Hocamız, “Hayatlarını başkalarını tahrip etmek suretiyle bir şey ikâme etmeye bağlamış kimselerin şimdiye kadar ortaya koydukları kalıcı hiçbir şey yoktur. Bu açıdan her zaman tamirin ve müsbet hareketin yanında olmak lazım.” dedi ve şu cümleyi ilave etti: “Dinin temel disiplinlerine aykırı olmama kaydıyla, farklılıkları hoş görmek ve günümüzdeki yaygın ifadesiyle, onu toplumsal bir zenginlik kabul etmek lazım.”

Muhterem Hocaefendi, yakın tarihte cereyan etmiş bir hadiseyi de aktardı: Moğolistan’ı ziyaret eden bir büyüğümüz, oradaki okul müdürüyle ya da rehberlik yapan insanla karşılaşıp konuşurken “Burada başkalarının da hizmeti var mı?” diye soruyor. Arkadaşımız da “Evet, elhamdülillah Süleyman Efendi hazretlerinin talebelerinin de kursları var.” cevabını veriyor. O zat, “Allah Allah, siz Süleyman Efendi hazretleri mi diyorsunuz?!” sözüyle hayretini ifade ediyor. Arkadaşımız da “Vallahi Hocaefendi’nin Süleyman Efendi’nin adını andığı zaman ‘hazret’ demediğini hiç duymadık!” diyor.

Kendisine anlatılan bu hadiseyi naklettikten sonra muhterem Hocamız şöyle dedi: “Kırk senedir ben hep öyle hitap ettim. Yine, sadece ‘Mahmud Efendi’ deyip geçmedim. ‘Çarşamba cemaati’ deyip hakaret ifade eden bir tabirle ele almadım. Hep ‘Mahmud Efendi hazretleri’ dedim ve bunların hepsinin kendilerine göre çok önemli hizmetler icra ettiklerine inandım.”

Kıymetli Hocamız şayet biz irademizin hakkını verip hep müsbet hareket eder, herkesi hoş görür, her hizmeti alkışlar ve herkese karşı saygılı davranırsak, bir gün mutlaka selim vicdanların da aynı şekilde davranacaklarını; bunun da Hak katında dua yerine geçeceğini ve Allah’ın vifak/ittifak lütfedeceğini belirtti. Dualarımızda diğer meslek ve meşrepleri yad etmemiz ve “Allahım hepimizin kalbini ıslah eyle.. Allahım birbirimize karşı haset, rekabet ve tenafüs duygularını Kaf Dağı’nın arkasına at; bu türlü kötü hisler ile bizim aramızı, doğu batı arası/iki kutup mesafesi kadar uzak eyle!” dememiz tavsiyesinde bulundu. Sözlerini şu cümleyle noktaladı:

“‘Onlar yıkılsın da biz yerlerine kurulalım’ mülahazası, makama mansıba gönlünü kaptırmış bir kısım kimselerin hastalığıdır; fakat dine imana hizmete kendini adamış insanlar bu türlü denî düşüncelerin ağına düşmemeliler!”

13:28 dakikalık bu hakikatler demetini de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

230. Nağme: Müfteri İşini Yapıyor, Fakat İftiralara Alet Olan Mü’minlere Ne Demeli?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Kin ve nefret duygularıyla oturup kalkan bir kısım kimseler sürekli yalan ve iftiralara sarılıyor, dine hizmet eden herkesi hedef alıyor ve onları karalamak için her yola başvuruyorlar. Yaptıklarıyla vicdanlarının iflas etmiş ve insaf hislerinin tükenmiş olduğunu ortaya koyan bu zavallılar, yalan ve iftirayı bir silah gibi kullanıyor, hiç olmazsa izinin kalacağı ümidiyle temiz ruhlara sürekli çamur püskürtüyorlar. O türlü nasipsizleri muhatap alıp iftiralarına cevaplar yetiştirmenin abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz; zira vicdan ve insaf olmalıdır ki insan doğruları kabul etmeye açık bulunsun. Bununla beraber sözü bir noktaya getirmek için bir iki hususa değinmek istiyoruz.

Bazı şer şebekeleri, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında halkın zihninde şüpheler uyarmak için senelerden beri var güçleriyle çalışıyorlar. Muhterem Hocamızın her sözünü ve her görüntüsünü nasıl çarpıtabileceklerine dair şeytanî gayretler sergiliyor ve en nezih karelerin, en güzel beyanların üzerine devamlı zift pompalıyorlar.

Mesela; büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu duyan çevredeki Müslümanlar gelip “Efendim, dinimizin bu türlü felaketler karşısında bir tavsiyesi var mı? Bir dua yazma lütfunda bulunur musunuz?” deyince muhterem Hocaefendi “Ayetü’l-Kürsî” yazıyor. Türk, Kürt, Boşnak, Bulgar ve Abhazalı Müslümanlar yazılan o duayı alıp evlerine, bahçe duvarlarına asıyorlar. Allah’ın inayetiyle başka yerlerde çok büyük yıkımlar olduğu halde onlar çok küçük kayıplarla o belayı atlatıyorlar. Fakat birileri bunu haberleştirirken “Mazlum Müslümanlar dururken Amerika’ya dua ediyor” şeklinde veriyor ve masumane bir duaya sığınma hadisesini dahi çarpıtıp onu da karalama malzemesi olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamız üç defa hacca gittiği ve pek çok sohbetinde, röportajında, kitabında hac hatıralarından bahsettiği halde “Peki hacca niye gitmiyor/gidemiyor?” şeklinde çok tuhaf bir soruyu televizyon ekranlarına dahi taşıyabiliyor ve bu yalan boyalı kasıtlı soruyla da şüpheler hasıl etmeye çabalıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamızın hem de “Kur’an’ın Gurbeti”ni anlattığı bir sohbetinin “Kur’an’a da elimi vurasım geliyor!” cümlesini defalarca arka arkaya montajlayıp sonra da bunu Yüce Kitabımıza hakaretmiş gibi sunuyorlar. Oysa bir iki cümle sonrasında Hocaefendi, Hazreti İkrime’nin Kur’an okurken güzelliği karşısında heyecana gelip onu yüzüne-gözüne sürdüğünü ve gönlünde çoşan Kur’an sevgisiyle mushafı bağrına basıp “Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” dediğini hatırlatıyor ve “Bazen Kur’an okurken ilahi beyanın güzelliği karşısında takkemi fırlatasım, Kur’an’a elimi vurup uzanıp onu alıp yüzüme gözüme süresim ve ‘Rabbimin Kelamı’ diyerek öpüp koklayasım geliyor” diyor. Heyhat, şerirler çok nezih duyguların ifadesi bu sözleri bile saf kitleleri kandırmak için montajlayıp kullanıyorlar.

Mesela, hemen her sohbetinde Hak dostlarına karşı hürmetini dile getiren, özellikle de İmam Gazali, Abdülkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend gibi büyükleri medyuniyet ifadeleriyle yad eden Muhterem Hocamızın kırk dakikalık sohbetinden sadece iki cümleyi alıp o büyüklere -haşa- saygısızlık yaptığını iddia edebiliyorlar. Halbuki Hocaefendi, Bediüzzaman hazretlerinin eserlerini Türkçe açısından tenkit edenlere cevap sadedinde bazı hususlara değindiği o sözlerinde bile zikri geçen Hak dostlarının manayı kalıplara kurban etmediklerini, gönül derinlikleri sayesinde bazen çok sıradan sözlere dünya kadar muhteva sığdırdıklarını ve onları, anlamadığımız ya da yanlış zannettiğimiz kelimelerle tartmamamız lazım geldiğini anlatıyor. Ne var ki vicdan ve insaf yoksunu kimseler, aslında kendilerinin dahi biraz teemmülle çok rahat anlayabilecekleri o hakikatleri dahi başka mecralara çekiyorlar.

Kıymetli arkadaşlar,

Bu misalleri çoğaltmak mümkün; fakat, başta da ifade ettiğimiz gibi iftira ve çarpıtma, müfterilerin karakteridir; onları muhatap almak ve dediklerine değer vermek abesle iştigaldir.

Şu kadar var ki, kıymetli Hocamızın eserlerine, binlerce sohbetine, senelerdir defalarca anlattığı meselelere ve şaheseri sayılabilecek bereketli hayatına bakmayıp da hakikatini anlamadıkları bir söz, nereden çıktığını bilmedikleri bir şayia veya ne olduğunu dahi kestiremedikleri bir tablodan hareketle ileri sürülen iftiralara kanan, suizan ve gıybetlere dalan, karalama kampanyasına ortak olan müminleri anlamak mümkün değil.

Aylar önce, bir fotoğrafla alakalı sorular almış ve gereken cevabı vermiştik. Yine bir müfteri işi olduğu ve o türlü insanları muhatap almak istemediğimiz için meselenin üzerinde durmamıştık. Fakat son günlerde o fotoğraf bir kere daha ısıtılıp site site dolaştırılır oldu. Belki bazılarınız görmüşsünüzdür; bazı kirli eller tarafından servis edilen mesajlarda muhterem Hocamızın koltuğunun hemen üstünde asılı olan bir tablo “İlluminati Tarikatı” gibi yapılanmaların, gizli teşkilatların simgesi olarak gösteriliyor.

Diğer itham ve iftiraları bununla kıyaslamanız için servis edilen resim ile o fotoğraftaki tablonun aslını arz ediyoruz:

1. Fotoğraf: Türlü türlü iftiralarla beslenip servis edilen resim:

2. Fotoğraf: Servis edilen mesajlarda çarpıtılan tablonun aslı:

Birinci resimde daire içine alınıp gizli bir teşkilatın simgesi gibi gösterilen tablonun aslını ikinci fotoğrafta görebilirsiniz: Kıymetli bir insan, muhterem Hocamıza ne hediye edebileceğini düşünürken onun Ka’beye karşı sevgisi aklına geliyor. Bir şekilde elde ettiği Ka’be örtüsünü hediye etmeye karar veriyor. Fakat Ka’be örtüsünden alınan o mübarek parça istediği büyüklükte olmayınca kendince bir kompozisyon yaparak elindeki “mukaddes emaneti” iki yana sarkıtıp tam ortasına da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in muazzez mührünü yerleştiriyor. Muhterem Hocamız da kutsal mekanlardan gelen o kıymetli hediyeyi “Oranın küçük bir parçasına bile kurban olurum; onun başımın üzerinde yeri var!” deyip koltuğunun üstüne astırıyor.

Heyhat ki, gördüğünüz gibi ehl-i kin ve garaz o muazzez levha ve o masum düşünceyi bile nasıl çarpıtıyor!..

Fakat, gerçekten müfteriyi anlayabiliyoruz; o kendi karakterini sergiliyor.

Sadece iki grubu anlayamıyoruz:

Birincisi, su-i zan, gıybet ve hele iftira haram olduğu halde bunlara bulaşabilen Müslümanları anlayamıyoruz.

İkincisi, şer şebeke her fırsatı ifsatta kullanırken -muhterem Hocamızın onca hastalık ve rahatsızlıklarına rağmen her gün sohbet edip ders yaparak terütaze hakikat buketleri gönderdiği halde- o hasbihalleri başkalarına ulaştırma gayreti bulunmayan, bir kişi daha duysun heyecanı taşımayan, hele bari kendisi için istifade yolları aramayan Hak erlerini hiç ama hiç anlayamıyoruz.

Lütfen, sözlerimizi kaba bulmayınız. Lakin, dünkü “229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası” ne kadar hayatî, ne denli güzel ve ne tesirli bir sohbetti. Kaç kişiye ulaştırdınız acaba?!.

Affınız istirhamıyla…

229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası

Herkul | | HERKUL NAGME

“Biz muhabbet mahrumu insanlarız. Allah sevgisini çaldılar bizden.. Peygamber sevgisini çaldılar. Sevgi kabiliyetimizi bütünüyle dünyaya ve kendimize bağladılar. Sevilmesi gerekli olanları sevilmesi gerektiği ölçüde derinlemesine sevemedik. O sevgiyi suiistimal ettik. Bazen birisi şöyle bir iyilik yapacak diye ona öyle bir sevgi duyduk ki bu da gayretullaha dokundu; Cenâb-ı Hak suratımıza bir şamar indirdi ve âdeta ‘Aklınızı başınıza alın.. onlar o kadar teveccühe, o kadar takdire layık değillerdi.’ dedi.”

***

“Bazen birilerine karşı öyle bir alaka gösteririz ki, aslında onların nezd-i ulûhiyette o alakaya liyakatleri yoktur. Fakat biz o mevzuda dengeyi koruyamayız, “ille de onlar” deriz ve hiç farkına varmadan onlardan şefkat tokatı değil de öyle nikmet tokatları yeriz ki dünyaya geldiğimize de geleceğimize de bin pişman oluruz. Evet, bu mevzuda dengeyi koruyamadığımızdan dolayı gayr-ı meşru muhabbetin cezası olarak merhametsizce tokatlara müstahak olduk. Tokatlıyor Allah: Aklınızı başınıza alın; bu ölçünün insanları değil onlar!..

***

El âlem sizin hakkınızda şöyle böyle düşünüyor ve kendi paranoyalarına göre değişik stratejiler oluşturuyorlar. Bazıları “Biz belli bir yol, belli bir yöntemle belli şeyler elde ettik. Bunlar da bir gün güç haline gelince aynı şeyleri yaparlar!” mülahazasını taşıyor olabilirler. Buna karşı da elli türlü alternatif oluşturabilirler. Fakat bunlar bizi bağlamamalı, kendi yolumuzdan alıkoymamalı. Bizim duygu ve düşüncemiz Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu sevdirme olmalı.

***

Kendi işimizle uğraşalım, başkalarının paranoyalara dayalı bir kısım kuruntularıyla meşgul olup himmetimizi, gayretimizi, efkârımızı dağıtmayalım. Hazreti Üstad buyuruyor ki: “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.”

***

Sevgili dostlar,

Yukarıdaki cümleleri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin önümüzdeki pazartesiden itibaren neşredeceğimiz Bamteli sohbetinden aldık. Muhterem Hocamızın çok hayati mevzulara değindiği o sohbetin çay faslını hiç beklemeden hemen yayınlamak istedik. Görüntülü olarak da sunacağımız bu 17:32 dakikalık bölüm şu ilave cümlelerle beraber özetlenebilir:

-Sürekli iyi düşünmek, güzel görmeye çalışmak ve iyi şeyleri ikâme etmeye bakmak lazım. Yoksa bazı kimselerin yaşadıkları paranoyalara paranoya ile mukabele eder, “Falanlar bize karşı şöyle duruyorlar. Onlar bizim hakkımızda şöyle düşünüyorlar. Biz de şunu şöyle, bunu böyle yapalım!” vehimlerine binaen benzer paranoyalara bağlı stratejiler üretmeye kalkarsak, bu bizi öyle meşgul eder ki yapmamız gerekli olan hizmetleri yapamayız.

-Biz başkalarının paranoyalarına hiç aldırış etmeden doğru bildiğimiz işleri yapmaya devam etmeliyiz. Doğru bildiğimiz işlerin başında, Allah’ı kullarına sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i herkese tanıtmak ve elimizden geliyorsa insanların hepsini Cennet’e yönlendirmek gelir. İşte biz bu doğruları gerçekleştirmeye kilitlenmeliyiz.

-İlahî Beyan’da raûf ve rahim olarak tavsif edilen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getirmektedir. Hem ta’dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap etmektedir. Benzer ayetler mü’minlere beşerin ebedî saadetini düşünmekten kaynaklanan bir hüzün yolunu göstermekte ve bize yaşatma duygusuna kilitlenme gereğini işaret etmektedir.

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor: “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!..” Fakat, biz bunu gerçekleştiremedik. Belli bir dönemde insanlığa fetret devrini biz yaşattık. Kendimize takılmaktan vazgeçip dünyanın dört bir yanına açılarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kendi ihtişamıyla tanıtamadık. Bir kabul etme ve “Bu çok büyük bir insan” deme bile çok önemlidir. Bunu derlerse, Allah onlara bir adım daha attırır ve “Muhammedun Rasûlullah” da derler.. der ve kurtulurlar. Ne var ki, insanlığa fetreti biz yaşattık. Belki onların da bunda tesirleri vardı; duyarsızlıklarının, önyargılarının, âbânın (yönlendiren, fikir veren, yol gösteren babalarının) ifsadının tesirleri vardı. Fakat, biz azıcık tanıtabilseydik, konuştuğumuz kadar tavırlarımızla da İslam’ın güzelliklerini sergileyebilseydik, belki böyle karanlık bir dünyayla karşı karşıya kalmayacaktık.

-Size yakın, hatta çok yakın, aynen sizin gibi düşünen, başını yere koyan, Allah karşısında iki büklüm olan insanlar bile sizin hakkınızda ne düşünürlerse düşünsünler.. paranoyalarına bağlı ne türlü planlar yaparlarsa yapsınlar… Bize düşen şey, evvela Allah’ı ve Peygamberi sevip sevdirmek.. sonra da Allah’tan ötürü insanların birbirlerini sevmesini sağlayıp bir barış ortamı oluşturmaya çalışmaktır. Bunu gerçekleştirebilmemiz için öncelikle dağınıklıktan kurtulmamız ve elin âlemin medya yoluyla sürekli ortaya atıp insanları meşgul ettikleri iddialara, isnatlara takılmamamız lazım.

-İhtimallere binaen planlar oluşturmaktan sakınmak lazımdır, zira onun arkasında çok büyük bir su-i zan vardır. Herkesin kötülük yapabileceği ihtimaline bağlı plan ve projeler oluşturmak çok ciddi bir su-i zan ihtiva eder. Su-i zan da bazen insanı tepe taklak götürebilecek bir günahtır.

“Gayr-ı meşru muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir.”

-Dengede kusur etmemek lazım; herkes ne kadarsa, o kadar alaka göstermek lazım. Delice, divanece alaka gösterilecekse şayet o Allah’a, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, Hulefâ-yı Râşidîn’e ve derecelerine göre Ashab-ı Kirâm’a karşı gösterilmelidir. Toplumda ihya edilmesi gerekli olan duygular bunlardır.

-Biz Allah sevgisi mahrum-zedeleriyiz.. biz Peygamber sevgisi mahrum-zedeleriyiz. Kaç insan gösterebilirsiniz eskiden olduğu gibi camilerde Hazreti Ruh-u Seyyid’il-enâm bahis mevzuu edildiği zaman bayılıp düşüyor, kalb masajı yapıp onu yeniden hayata döndürüyorlar. Hiç gördünüz mü böyle birisini!..

-Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma’kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak. Cenâb-ı Hak Hazreti İsa’ya,

يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي

Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.” buyurur.

Bu önemli sohbetten bütün kardeş, arkadaş ve dostlarımızın istifade etmesini ne kadar da çok isteriz. Sizlerin de kendi dost ve arkadaş çevrenizle bu hakikatler buketini paylaşmanızı dileriz.

Hürmetle…

228. Nağme: Engin Hülyalar, Yüksek İdealler, Büyük Projeler ve Hepsinin Altın Tâcı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin daha üç saat önceki sohbetini hiç bekletmeden arz ediyoruz.

Muhterem Hocamız bu hasbihalde şu hususlar üzerinde duruyor:

-Bir insanın talebi onun kıymetini ve iç dünyasındaki derinliği de aksettirir; kim ne ölçüde değerli bir hedefin peşindeyse, onun nezd-i ulûhiyetteki kıymeti de o nisbettedir ve o ötede ona göre muamele görür.

-Hâlis bir niyetle yüksek idealler ve büyük projeler peşine düşen insan yapabildiğini yapar, yapamadıklarını ise onun niyeti tamamlar; o, mülahazalarının derinliği sayesinde engin hülyaları realize etmiş gibi mukabele görür.

-Büyük işlere büyük düşünce ve projeler vesilesiyle yürünür. İnsanlar büyük projelere talip olunca Cenâb-ı Allah onlara uygun adımları atma fırsatları verir.

-Bütün varlığını hizmet yolunda infak etmiş Konyalı bir fedakâr “Hocam, her şeyimi verdim, şimdi ne yapayım!” demişti. İşte elinden geleni bu fedakarlıkla ortaya koyan insana Allah Teâlâ çok daha yüksek ufukları gösterir ve ona oraya da ulaşmayı lütfeder.

-Tüttürülen her ocak yeni ocakların tüttürülebilmesi için bambaşka düşüncelere kapılar aralar.

-Yüce mefkûrelere ulaştıracak yola büyük niyetlerle ama küçük adımlarla çıkılır. Kayı boyu Söğüt’ün bağrında serpilmeye durduğunda bir gün çağ açıp çağ kapatacak bir yüce devlete dönüşeceğini bilmiyordu. Allah her adımlarında onlara başka bir adım daha atma fikri verdiği gibi, bugün dünyanın dört bir yanında açılan okulların temelinde de küçük ama halis gayretler vardı; Cenab-ı Hak imkanlar nisbetinde ortaya konan himmetleri dua kabul edip daha başka hizmet alanlarına hidayet buyurdu ve bugünlere ulaştırdı.

-Siz yapmanız gerekenleri halisane yerine getirirseniz, Allah Teâlâ da hikmetinin gereğini mutlaka gerçekleştirir.

-Büyük projeler peşinde koşmanın çok daha büyük bir yanı vardır; karşılığında bir bedel peşinde olmama!..

-Engin hülyalar, yüksek idealler ve büyük projelerin altın tâcı beklentisizliktir.

-Senin milletin teveccühüyle oy alma, kazanma gibi bir derdin yok. “Böyle yaparsam kitleleri arkamdan sürüklerim.. beni alkışlarlar…” gibi mülahazaların, senin düşünce dünyanda yeri yok. Başkaları belki senin bu ruh dünyana, bu anlayışına inanmayabilirler. Belki sana da kendilerine baktıkları gibi bakarlar. Varsın baksınlar.. varsın senin hakkında olumsuz yorumlarda bulunsunlar. Kâle alma onları.. ve dünyaya ait bu türlü şeylere tenezzül etme.

Yukarıdaki birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığımız bu hasbihali 17:40 dakikalık ses kaydı olarak sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

227. Nağme: “Ey iman edenler, siz kendinizi düzeltmeye bakın!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son ve çok yeni sohbetinden bir bölüm arz edeceğiz. Görüntülü olarak da sunacağımız bu 9:52 dakikalık “nağme”de muhterem Hocamız şu hususları şerh ediyor:

-En tehlikeli hüsûf (perdelenme, ay tutulması) ve küsuf (güneş tutulması) insanın kalbiyle Allah arasında meydana gelen hüsûf ve küsûftur. Bu manevî perdelenmenin sebepleri pek çoktur: Hazreti İmam-ı Gazalî’nin, İhyâ’sında mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) olarak zikrettiği hastalıkların hepsi bir perdelenme sebebi olduğu gibi, Hazret’in münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlığı altında serdettiği bütün hususlar da birer incilâ (açılma, cilalanma, parlama) vesilesidir.

-Bazen mü’minlerde de bir kopukluk ve körlük zuhur edebilir. Güç, kuvvet, ilim, iktidar ve hâkimiyetin büyüklüğü nisbetinde insanda bir körlük meydana gelebilir; bunlar bazen insanı kör eder.

Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالجِسْـمِ إنْـسَانُ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

-Her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girişmiş olur ve dağınıklıktan bir türlü kurtulamayız. Bu açıdan da bize düşen vazife her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide sûresi, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

Birkaç paragrafla özetlemeye çalıştığımız bu çok güzel hasbihali de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

226. Nağme: Her Çağda Tecdid, Nâilî-i Kadîm ve Bir Gençlik Hatırası

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü dersin 9:16 dakikalık bir bölümünden oluşan bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi önce

وَلَكِنَّا أَنشَأْنَا قُرُوناً فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ وَمَا كُنْتَ ثَاوِياً فِي أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ

“Bilakis, Biz seninle onlar arasında birçok nesiller yarattık ve onlardan sonra birçok çağlar geçip gitti. Sen Medyen halkı arasında oturmuş da, âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değilsin. Fakat seni rasul olarak Biz gönderdik ve bunları Biz vahyettik de o sebeple biliyorsun.” (Kasas, 28/45) ayet-i kerimesinden hareketle dinî hayatta tecdid ve müceddidler ile ilgili bazı hususlara değiniyor. Tecdid hareketleri açısından işaret edilen “yüz senelik” zaman diliminin sürat çağı olan günümüzde de aynı olup olmadığı üzerinde duruyor. Meselelerin tecdide ve bir müceddide bağlanmasındaki bir kısım tehlikelere dikkat çekiyor.

“Kitap özetleri” faslında Nâilî-i Kadîm’in hayatı özetlenip şiirlerinden misaller verilmesi,

Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib

(Gül dikene düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi)

“Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun / Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun”

(Allahım, şad olmayan şu gönlümü yıkanlar mutlu, mesud ve bahtiyar olsunlar; benim için ‘Murada ermesin!’ diyenler muratlarına ersinler!..)

gibi beyitlerinin okunması üzerine edebiyatımıza hizmet eden insanlardan bazılarının isimleri sayılıyor; sonra bir vesileyle Erzurum’a ve muhterem Hocaefendi’nin askerlik döneminde orada verdiği bir konferansa temas ediliyor. Kıymetli Hocamız o hatırasını anlatıp bitirirken kendisini kürsüye davet eden sunucunun Hazreti Mevlânâ ile alakalı yanlış bir beyanını onun şu sözleriyle konuşmasına başlayarak tashih ettiğini belirtiyor:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ      مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ        مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Sabahki dersin bu latif bölümlerini muhterem Hocamızın bahsettiği o konferans sonrasında çekilen bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Muhterem Hocamızın Erzurum’da verdiği “Hazreti Mevlana” konulu bir konferans sonrası çekilen fotoğraf:

Muhterem Hocamızın Erzurum'da verdiği

225. Nağme: Namazın Kıyâmı, Rükûu ve Secdesinde Neler Okunabilir?

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Maalesef çocukluğumuzdan itibaren namazı bir kalıp şeklinde öğrendik, yalnızca bazı cümleleri tekrar edip bir kısım hareketleri yapınca onu eksiksiz eda ettiğimize kanaat getirdik. Dolayısıyla, ekseriyetimiz itibarıyla ve çoğu zaman namazı, özellikle de rükû ve secdeleri adeta geçiştirdik.

Oysa, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı ikâme ederlerken rükûu kıyamına yakın, secdesi de rükûuna denkti. O, bazen bir rekâtta Bakara, Âl-i İmrân ve Nisâ sûrelerini okurdu; rükûda duruşu da ona eşti; hemen bütün rükünleri kulluk ve dua hesabına tam değerlendirirdi. Bazen O’nun nafile olarak kıldığı bir rekât namaz, bizim hatimle kıldığımız teravih namazı kadar sürerdi. Bir hadis-i şerifte bu husus açıkça anlatılmış ve şöyle denmiştir: “Rasûlullah (aleyhissalatü vesselam)’ın kıyamı, rükûu, rükûdan sonraki ayakta bekleyişi, secdesi, iki secde arasındaki oturuşu ve teşehhüddeki oturuşu neredeyse birbirine denk uzunlukta idi.” (Müslim, Salât 193) Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu namazın her anını dualarla bezer, donatır ve Allah’a yakarışla doldururdu.

Peki, acaba biz namazımızı nasıl o şekilde eda edebiliriz; ya da namazda daha neler okuyabilir, hangi duaları yapabiliriz?

Hanefi mezhebine göre, “dünya kelamı” ve “beşer sözü” kategorisinde olan ifadelere namazda yer verilemez. Nitekim, “sübhaneke” duası içindeki “ve celle senaüke” kaydının (sadece cenaze namazında okunan kısım) farz namazlarda okunmamasının sebebi bu düşünce ve bu anlayıştır. Rasûl-ü Ekrem’den (aleyhi ekmelüttehaya) nakledilmiş olan rivayetlerin namazda okunabilmesi için, onun hadis kriterleri açısından en az “meşhur hadis” olması gereklidir. Diğer mezheplerin bu konuda böylesi bir şartı yoktur. Bununla beraber, ihtiyatlı davranarak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen veya Efendimiz’in beyanı olduğunda şüphe bulunmayan dualar tercih edilerek namazın genelinde ve bilhassa secdede Cenâb-ı Hakk’a çokça yakarmak lazımdır. Bu hususta “el-Kulûbü’d-Dâria” kitabının giriş bölümünde ve muhterem Hocaefendi’nin “Dua Mecmuası” isimli eserinde Efendimiz’den nakledilen dualardan, ayrıca Peygamberimizin her sabah ve akşam okudukları evrâd ü ezkârdan istifade edilebilir.

Mesela, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek -bazı fukahaya göre- bir kere “Sübhâne rabbiye’l-azîm” demek şarttır. Bu tesbih, çok hızlı söyleniyorsa ve söyleyen ne dediğinden habersizse, onun mânâsı yoktur ve adeta söylenmemiş gibidir. Bazı fukahaya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir; beş ya da dokuz defa tekrar edilebileceği de belirtilmiştir. Onun için, rükûda ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbih söylenebilir. Ardından da yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şartlara uygun dualar kalb ibresi O’na tam yönelmişliği ihsas ettireceği ana kadar tekrar edilebilir. Zaten ancak bu şekilde eda edilen bir namaz “ikâme edilmiş” sayılır, diğerleri sadece “kılma”dır.

Aslında, çoğu zaman dîk-ı elfazdan (kelime darlığından) dolayı kullandığımız “namaz kılmak” tabiri, bir işi hakkıyla eda etmeyi değil onu yapmış gibi olmayı çağrıştırmakta ve bir sun’îlik taşımaktadır; “kılmak” yerine “ikâme etmek” demek daha isabetli olacaktır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de elliden fazla ayette namaz (salât), “ikâme” fiilinin muhtelif kipleriyle birlikte zikredilmektedir. Ayrıca, pek çok ayette “Namazı ikâme edin!” buyrulmaktadır. Evet, “ikâme etmek”; namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, düzgün şekilde, sükûnet içinde, hakkını vererek yapmak ve bir manada “dinin direği”ni itina ile ayağa kaldırıp yerine koymak demektir.

Şu kadar var ki, insan farklı duaları uzun uzun tekrar etme, rükû ve secdeyi kıyama denk götürme işini yalnız başına namaz kıldığı zaman yapmalıdır. İmam’ın cemaati bıktıracak ya da ihtiyaç sahiplerini zor durumda bırakacak şekilde namazı uzatması doğru değildir. Nitekim Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), imam olduğunda namazı uzunca kıldıran Muaz b. Cebel hazretlerine “Sen fitne mi çıkarıyorsun?” demiş; bir başka vesileyle “Herhangi biriniz imam olduğunda namazı hafif kıldırsın; çünkü arkasında zayıf, yaşlı ve hasta olanlar vardır. Fakat kendi başına kıldığında onu istediği kadar uzatsın.” buyurmuştur.

Şu hususu da belirtmekte fayda var: Namaz esnasında ve özellikle secde anında insan, ümmet-i Muhammed (aleyhisselam) için olan isteklerini, kendi iç ızdıraplarını, tevbelerini, iniltilerini hiç konuşmadan, sadece mülahazadan geçirerek niyetiyle ve daha da güzeli samimi gözyaşlarıyla da Cenâb-ı Hakk’a arz edebilir.

Hâsılı, imam namazı ikâme ederken cemaatinin halini gözeterek orta bir yol tutturmalı; yalnız başına namaz kılan insan ise, özellikle de nafilelerde onu özene bezene eda etmeli, dualarla donatmalı, engin mülahazalarla süslemeli ve adeta namazdaki her anını bir dua fırsatı gibi değerlendirmelidir.

İşte tefsir dersine ait bu 05:30 dakikalık kayıtta muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin özetlediğimiz hakikatlere temas ettiğini görecekseniz. Ayrıca, bu nağmede, not edebildiğimiz kadarıyla muhterem Hocamızın namazda okuduğu dualardan da bir demet bulacaksınız.

Hürmetle…

Dua dosyasını yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dua dosyasını PDF olarak indirmek için tıklayınız

 

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den mervi olup namazın değişik fasıllarında okunabilecek duaların bir kısmı şunlardır:

RÜKÛ’DA:

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ

“Sübhansın ya Rab! Seni tesbîh ederim, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, mütealsin”

سُبْحَانَ ذِى الْجَبَرُوتِ وَالْمَلَكُوتِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ

Ceberût (esma-sıfat veya berzah âlemi), melekût (melâike ve ruhânilere mahsus âlem yani varlığın perde arkası), kibriya (ululuk) ve azamet sahibi Allah’ı tesbih ederim.

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَبِحَمْدِكَ اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي

Seni tesbîh ederim Allahım.. Sana mahsus hamd ile Seni tesbih ederim ey her şeyin Rabbi benim de Rabbim.. Allahım, bağışla beni.

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim.

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ

Sübhansın ya Rab! Hamd ü senâ duygusuyla dopdolu olarak Seni tesbîh ederim. Ey yüce Allah’ım, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, mütealsin!

 اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَااسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Allahım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.

RÜKÛ’DAN DOĞRULUNCA:

رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ

Ey Rabbimiz, hamd Sana mahsustur.

حَمْدًا كَثِيرًا طَيِّبًا مُبَارَكًا فِيهِ

Çokça, tertemiz, mübarek hamd ü senalar hep Allah’a mahsustur.

رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ، وَمِلْءَ مَا بَيْنَهُمَا وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَىْءٍ بَعْدُ

Rabbimiz, gökler dolusu, yer dolusu, aralarındaki her şey dolusu ve daha başka dilediğin şeyler dolusunca hamd Sana mahsustur.

أَهْلَ الثَّنَاءِ وَالْمَجْدِ أَحَقُّ مَا قَالَ الْعَبْدُ وَكُلُّنَا لَكَ عَبْدٌ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

Ey mecd ü senâya lâyık Rabbimiz!.. Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: Allahım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefinin bir faydası dokunmaz.

اللَّهُمَّ طَهِّرْنِي بِالثَّلْجِ وَالْبَرَدِ وَالْمَاءِ الْبَارِدِ اللَّهُمَّ طَهِّرْنِى مِنَ الذُّنُوبِ وَالْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ اْلأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ

Allahım beni kar, dolu ve soğuk suyla temizle. Allahım, beni günahlardan ve hatalardan beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi temizle.

SECDEDE:

سُبْحَانَ رَبِيَّ الأَعْلَى

“Sübhansın ya Rab! Seni tesbîh ederim, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, yücesin”

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَبِحَمْدِكَ اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي

Ey Rabbimiz olan Allahım, Seni Sana mahsus olan hamd ile tesbih ederim. Allahım, beni mağfiret eyle.

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ

Allahım, gazabından rızana, azabından afiyetine, Senden Sana (celâlinden cemâline) sığınırım. Zâtını senâ ettiğin ölçüde Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.

اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ

Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran (Yaradan)’a secde etti. En güzel yaratıcı olan Allah, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim”

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي كُلَّهُ، دِقَّهُ، وَجِلَّهُ، أوَّلَهُ وَآخِرَهُ، سِرَّهُ وَعَلاَنِيتَهُ، سُبْحَانَ ذِى الْجَبَرُوتِ وَالْمَلَكُوتِ وَالْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ

Allahım, bütün günahlarımı, küçüğünü-büyüğünü, evvelini-âhirini, açığını-gizlisini bağışla. Ceberût (esma-sıfat veya berzah âlemi(, melekût (melâike ve ruhânilere mahsus âlem yani varlığın perde arkası), kibriya (ululuk) ve azamet sahibi Allah’ı tesbih ederim.

İKİ SECDE ARASINDA:

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَارْحَمْنِي وَعَافِنِى وَاجْبُرْنِي وَاهْدِنِي وَارْزُقْنِي، وَارْفَعْنِي

Allahım, beni bağışla, bana merhamet eyle, bana afiyet lütfeyle, beni hidayet eyle, bana rızık ihsan eyle, benim eksiğimi-gediğimi gider, kırığımı-döküğümü sar ve beni yücelt.

رَبِّ هَبْ لِى قَلْبًا تَقِيًّا نَقِيًّا مِنَ الشِّرْكِ بَرِيًّا لَا كَافِرًا وَلَا شَقِيًّا

Rabbim, bana, talihsiz ve nankör olmayan, şirkten arınmış, pak, takva duygusuyla dopdolu bir kalb lütfet.

ربِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ، إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعَزُّ الْأَكْرَمُ

Rabbim, bağışla, merhamet et, hata ve günahlarım hesabına bildiklerini işlenmemiş say, affet; şüphesiz ki Sen yegane Aziz ve yegane Kerimsin.

TEŞEHHÜDDE:

اللَّهُمَّ إِنِّى ظَلَمْتُ نَفْسِى ظُلْمًا كَثِيرًا، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِى مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِى إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Allah’ım, muhakkak ben nefsime namütenahî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm’sin.

اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ، وَمَا أَسْرَرْتُ وَمَا أَعْلَنْتُ، وَمَا اَسْرَفْتُ وَمَا أَنْتَ أَعْلَمُ بِهِ مِنِّي، أَنْتَ الْمُقَدِّمُ وَأَنْتَ الْمُؤَخِّرُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ

Allahım, geçmiş-gelecek, gizli-açık ve haddi aşarak işlediğim bütün günahlarımı mağfiret buyur ve bunlardan da öte Senin benden çok daha iyi bildiğin günahlarımı da bağışla. Öne geçiren de, geri bırakan da Sensin. Senden başka ilâh yoktur.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ

Allahım, kabir azabından Sana sığınırım. Allahım, Mesih-i Deccal’ın fitnesinden Sana sığınırım. Allahım, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ الْمَأْثَمِ وَالْمَغْرَمِ، اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ، وَمِنْ شَرِّ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ

Allahım, borçtan ve günahtan Sana sığınırım. Allah’ım, Cehennem azabından, kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden, Mesih-i Deccal’ın fitnesinden Sana sığınırım.

NAMAZIN HER FASLINDA DUA NİYETİNE OKUNABİLECEK AYET-İ KERİMELERDEN BAZILARI:

Hazreti Adem Aleyhisselam’ın duası:

رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.

 

Hazreti Yunus Aleyhisselam’ın Duası:

لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim.

 

Hazreti Eyyub Aleyhisselam’ın Duası:

أِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin, yegâne Rahimsin.

 

Hazreti Musa Aleyhisselam’ın Duası:

رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي

Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, affeyle beni.

 

Allah Yolunda Mücahede Eden Rıbbiyyun’un Duası:

رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

Ey bizim kerîm Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet! Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle.

 

Muttakilerin Duası:

رَبَّنَا إِنَّنَا آَمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Ey bizim ulu Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!

 

Ashab-ı Kehf’in Duası:

رَبَّنَا آَتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

Ulu Rabbimiz! Katından bir rahmet ver ve şu dâvamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize.

 

Kalb İstikameti İçin:

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

Ey Rabbimiz! Bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!

 

EFENDİMİZ’İN DİĞER DUALARINDAN:

 

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُوَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm, rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!

 اللَّهُمَّ حَبِّبْ إِلَيْنَا اْلإِيمَانَ وَزَيِّنْهُ فِى قُلُوبِنَا، وَكَرِّهْ إِلَيْنَا الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ وَاجْعَلْنَا مِنَ الرَّاشِدِينَ

Allahım! Bize imanı sevdir ve gönüllerimizi onunla süsle. Küfrü, fıskı ve sana karşı isyanı bize kerih göster ve bizi dosdoğru kullarından eyle.

 اللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا، وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ

Allahım! Bütün işlerde akıbetimizi güzel eyle. Dünya rezilliğinden ve ahiret azabından bizi koru.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي وَأَسْـأَلُكَ رَحْمَتَكَ اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْماً وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, Seni (Zatına yakışmayan her şeyden) tenzih ederim. Allahım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allahım, ilmimi artır ve beni hidayete erdirdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lutfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkâr Vehhâb’sın.

224. Nağme: Yeni Bir Kur’an Dönemi ve Sebk-i Hindî

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dün Allâme Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserinden Kasas Sûresi’nin 29-38. ayetlerinin tefsirlerini okumuştuk. Halkadaki arkadaşlarımız aynı ayetlerin açıklamalarını yirmi kadar değişik kitaptan hazırladılar ve bugün de beşer onar dakika içinde her biri kendi dersini arz etti. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ise her zamanki gibi tasvip, tashih ve tahlillerini dile getirdi.

Muhterem Hocamızın, Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna yürekten inanma, onu çokça okuma ve gerektiği gibi ondan istifade etme hususlarıyla ilgili söyledikleri gerçekten çok önemliydi.

İkinci derste Niyazi Mısrî hazretlerinin edebî veçhesi üzerinde durduk; şiirlerinden örnekler okuduk. Şimdi sıra Nâilî-i Kadîm’in şahsiyeti ve eserlerinde.

Nâilî-i Kadîm zikredilince “Sebk-i Hindî” de hatırlanıyor; zira, bu isimle anılan edebî türün edebiyatımızdaki temsilcileri arasında en başta Nâilî bulunuyor.

“Sebk” bir şeyi eritme ve kalıba dökme manasına gelmektedir; “hindî” ise Hindistan’a ve Hind ahalisine ait demektir. Edebiyat ıstılahında “Sebk-i Hindî” kökleri Hindistan’da gelişip yayılan bir akımın unvanıdır; ibâre tarz ve tertibi açısından hint usûlü ve yoludur.

Derinlik ve genişlikten kaynaklanan son derece girift bir mânâ; hayâl içinde hayâller, insanın ızdırap ve acıları, mübalağa, zıtları karşılaştırma, daha önce denilmeyeni söyleme gayreti, tasavvufun bir araç olarak kullanılması, uzun tamlamalar, ince süslü dil ve çok kullanılan redifler bu akımın başlıca özellikleri arasında sayılabilir. Bütün bu hususiyetlerin Sebk-i Hindî tarzında yazılan eserlerin anlaşılmasını oldukça zorlaştırdığı kabul edilir.

İşte dersin sonuna doğru Sebk-i Hindî’den ve o üslupla yazılan şiirlerin zor anlaşıldığından bahsedilince, muhterem Hocamız, bir arkadaşımıza bir kitap verdiğini ve onun bir süre sonra “anlayamadım” diyerek kitabı iade ettiğini anlattı. Bu hadise ayrı bir hatırayı da çağrıştırdı. Hem o hadise hem hatıra hem de Hocamızın hikaye edişi çok latifti.

Meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak için bunca söz ettikten sonra özetlediğimiz hususların yer aldığı 9 dakikalık ses kaydını sunuyoruz.

Ayrıca, yine bu sabahki derste Muhterem Hocamızın, “Kur’an-ı Kerim Atlası” üzerinden Hazreti Musa’nın yaşadığı yerleri ve yolculuklarını gösterirken çektiğimiz iki fotoğrafı da ekliyoruz.

Muhabbetle…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kur’an-ı Kerim Atlası” üzerinden Hazreti Musa’nın yaşadığı yerleri ve yolculuklarını gösterirken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kur’an-ı Kerim Atlası” üzerinden Hazreti Musa’nın yaşadığı yerleri ve yolculuklarını gösterirken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi,

223. Nağme: Modern Köleler, Hazreti Musa’nın Asâsı ve Yed-i Beyzâsı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Bugünkü dersimizin fıkıh bölümünde Ali el-Kârî hazretlerinin, “Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı kitabından “Mükâtebe” bahsine başladık. Tefsir faslında ise, Allâme Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserinden Kasas Sûresi’nin 29-38. ayetlerinin tefsirlerini okuduk. Sabahki derslerimizden derlediğimiz 8:30 dakikalık nükteleri günün nağmesi olarak sunuyoruz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, önce Hazreti Bilal efendimizin temcidi olarak bilinen

تَيَقَّظُوا تَيَقَّظُـوا يـَا نِيـَامُقَدْ هَزَمَ اْلفَجْرُ جُنُودَ الظَّـلَامِ

“Ey uyuyanlar.. uyanın uyanın!.. Fecir, karanlık ordularını bozguna uğrattı!”

şeklindeki sözlerine imada bulunarak “Ey büyükler.. küçük ve mütevazi kalın.. küçük ve mütevazi kalın!..” sözleriyle başlayıp tevazu ve mahviyetle alâkalı mühim hakikatleri dile getirdi. Haddini bilmezliğe düşenlerin maksatlarının aksiyle tokat yiyeceklerini belirtti.

Bildiğiniz gibi, “mükâtebe” sözlükte iki veya daha fazla kişinin herhangi bir konuda karşılıklı olarak yazışmalarıdır; fıkıhta ise, köle ile sahibi arasında yapılan bir akiddir; bir köle veya cariyeyi belli bir meblağ karşılığında hürriyetine kavuşturmak için yapılan anlaşmanın unvanıdır; buna “kitabet” de denir.

Muhterem Hocaefendi, mükâtebe bahsi okunurken malum köleliğin artık mazide kaldığını, fakat günümüzde de modern köleliklerin yaşandığını ifade etti. Geçtiğimiz günlerde de üzerinde durulduğu üzere, bazı ülkelerin ve kimselerin mut’a adı altındaki kapalı zina, örtülü fuhuş sistemini kullandıklarını, pek çok insanı onunla vurduklarını, fotoğraflarını çektiklerini, sonra da onlara “Bizim aleyhimizde olursanız medyaya verilir bunlar” dediklerini.. ve böylece o insanları adeta köleleştirip istediklerini yaptırdıklarını anlattı.

Kıymetli Hocamız, tefsir dersinde ise, özellikle şu ayetlerle ilgili dikkat çekici açıklamalarda bulundu:

فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِن جَانِبِ الطُّورِ نَاراً قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَاراً لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

Mûsâ (aleyhisselam) müddeti tamamlayıp ailesiyle yolda giderken, dağ tarafında bir ateş fark etti. Ailesine, “Durun! Ben bir ateş farkettim. Gideyim belki yol hakkında bir bilgi alır veya bir ateş koru getiririm de ateş yakıp ısınma imkânı bulursunuz.” dedi.

(Kasas, 28/29)

اُسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ

“Elini koynuna sok! Şimdi çıkar: İşte kusursuz, pırıl pırıl ışık saçıyor. Yılana karşı korkudan ötürü tavır alma saikiyle kanat gibi açılan kollarını kendine çekip toparlan, korkma artık! İşte bunlar, Rabbin tarafından Firavun ile onun ileri gelen yetkililerine gönderilen iki mûcizedir. Onlar gerçekten iyice yoldan çıkmış bir gürûhtur.”

(Kasas, 28/32)

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

222. Nağme: Cihadın Büyüğü, Küçüğü ve Ortancası

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Haftanın Bamteli için çekim de yapmak üzere ikindi namazı sonrası sohbet halkasına oturunca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu tevcih ettik:

“Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz.” hadis-i şerifinden hareketle cihad genellikle iki kategoride ele alınıyor. Cihad’ın “evsat”ı var mıdır?

Muhterem Hocamız, cihadın önemini, şehadet makamının yüceliğini, şehitlerin hayat mertebelerini, şühedanın bazılarına görünmelerini, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in temessül edişini ve O’nun kokusunun hissedilişini anlattı.

Ayaklarından engelli bir sahabinin savaşmaktan men edileceği bir sırada “Ya Rasûlallah müsaade et ben de cihad edip şehadete ereyim de Cennet’te şu ayaklarım düzelmiş olarak yürüyeyim!” deyişine, Asım bin Sabit’in şehit olacağı sırada “Sen mi geldin ya Rasûlallah!” deyip temessül eden Efendimiz’i istikbal edişine değindi.

Bu misallerle “cihad-ı asgar” denilen “küçük cihad”ın da küçümsenemeyeceğini vurgulayan muhterem Hocamız “cihad-ı ekber” tabir edilen “büyük cihad”ın insanın iç âlemiyle mücahedesi manasına geldiğini, onun başta nefis olmak üzere kişiyi Allah’tan uzaklaştıracak her türlü engeli bertaraf etme gayreti olduğunu belirtti.

Bu cihadın büyüklüğünün bir yanını izah sadedinde, düşmanla savaşmanın belli kimseler için ve belli zamanlara has olmasına mukabil, nefisle mücahedenin herkes için ve her zaman geçerli olduğunu ifade etti.

Diğer taraftan, bir başarıdan sonra sadece onunla yetinmemenin, her şeyi tamam olmuş gibi düşünmemenin ve hele onu kendinden bilmemenin, o muvaffakiyetin ahirette de meyve vermesi için şart olduğunu söyleyen muhterem Hocaefendi, cihadın hedefine ulaşabilmesi için debdebe ve ihtişam içinde kazanılan muzafferiyetlerin yanı sıra, inananların kendi iç dünyalarında da nefislerine karşı bir zafer kazanmaları lazım geldiğini, aksi halde o mücahedenin rıza-yı ilahiye vesile olamayacağını dile getirdi.

Son olarak, ehl-i tahkikin “cihad-ı evsat” diyerek ortanca mücahededen bahsettiklerine dikkat çeken kıymetli Hocamız, bu cihadı “Hak ve hakikatleri şartları da gözeterek hiç fasıla vermeden herkese anlatmaya çalışmak” şeklinde tarif etti.

Bu gerçekten enfes sohbetin 16 dakikalık bölümünü Bamteli olarak neşretmeyi beklemeden hemen arz ediyoruz.

Hürmetle…

221. Nağme: Kasas Sûresi’nden Nükteler, Hazreti Musa’nın İsmi ve Evliliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç gündür devam eden bel ağrılarına rağmen bu sabah da tefsir ve fıkıh derslerine devam etti. İlk fasılda Kasas Sûresi’nin 14-28. ayetlerinin tefsirlerini merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” isimli eserinden okuduk. İkinci bölümde ise Ali el-Kârî hazretlerinin, “Fethu Bâbi’l-inaye bi şerhi’n-Nukaye” adlı kitabından “Velâ” bahsini tamamladık.

Bu nağmede sizlere muhterem Hocamızın bugün Kasas Suresi’nin tefsiriyle alakalı dile getirdiği tesbit ve tahlillerin 10:24 dakikalık kısmını ses kaydı olarak sunacağız. Gerçi halkada yerlerimiz sabit olduğundan ve çoğunlukla aynı açıdan çekim yaptığımızdan derse ait kareler birbirine benzese de bu sabaha ait bir fotoğrafı da paylaşacağız.

Muhterem Hocaefendi’nin özellikle üzerinde durduğu hususların daha iyi kavranması için ilgili ayetlerin şu meallerine bakılması faydalı olacaktır:

“Hazreti Musa, Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu. Onların gerisinde de kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki kadın gördü, ‘Siz niçin bekliyorsunuz?’ diye sordu. Onlar da ‘Çobanlar hayvanlarını suvarıp ayrılmadıkça, biz suvarmayız. Babamız da hayli yaşlı olduğundan iş bize kalıyor’ diye cevapladılar. Bunun üzerine onların davarlarını suvardı, sonra gölgeye çekilip ‘Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!’ diye dua etti. Az sonra o iki kızdan biri utangaç bir tavırla yürüyerek çıkageldi ve ‘Bize sunduğun suvarma hizmetinin ücretini vermek üzere babam seni dâvet ediyor’ dedi. Mûsâ (aleyhisselam) onun yanına girip başından geçen olayları anlatınca o zat, ‘Endişe etme, o zalimlerin elinden artık kurtuldun!’ dedi. Kızlardan biri, ‘Babacığım!’ dedi, ‘bunu işçi olarak tut! Zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.’ Babaları ona ‘Kızlarımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Buna karşılık sen de sekiz yıl yanımda çalışırsın; şayet süreyi on yıla çıkarırsan, o da senin ikramın olur. Ben seni zahmete sokmak istemem. İnşaallah benim dürüst bir insan olduğumu göreceksin.’ dedi.” (Kasas, 28/23-27)

Hürmetle…

Bu sabahki iki ders arasında muhterem Hocamız telefonla konuşurken:

Bu sabahki iki ders arasında Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi  telefonla konuşurken:

220. Nağme: Konumu Değerlendirmek ve Çaresizliğin Mahkumu Olmamak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmemiz çok yeni ve pek enfes bir hasbihalden oluşuyor. Evvelki gün muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, soğuk algınlığını yeni atlatmış olmasına ve bir iki günlük bel ağrılarına rağmen, ikindi namazından sonra yarım saat kadar sohbet etti.

Bu çok önemli ve her hizmet erinin mutlaka dinleyip nasiplenmesi lazım gelen hasbihalde muhterem Hocamız “konumu değerlendirme” konusunun ehemmiyeti üzerinde durdu. Başımıza ne gelirse gelsin ve nerede hangi halde bulunursak bulunalım asla çaresizliğe esir düşmememiz, o andaki şartlara göre yapılması icap edenleri ortaya koymamız gerektiğini Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatından, Hazreti Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cahş’ın kahramanlıklarından, Bediüzzaman hazretlerinin uçurumdan yuvarlanacağı anda “Davam!.. Davam!..” deyip bağırdığı gibi, ömrünün tamamını davası uğrunda değerlendirdiğinden, zindana attıkları, kağıtlarını bile elinden aldıkları zaman dahi kartonlara, sigara kağıtlarına davasına dair risaleler yazdığından misaller vererek anlattı.

Muhterem Hocamız şunları söyledi:

Küfür ve dalalet dışında insanın başına gelen ister celâlî ister cemalî, ister kahır ister lütuf hemen her halin kendisine göre bir getirisi vardır. Cenâb-ı Hakk’ın bir kimseye lütfettiği veya onu maruz bıraktığı durumlar ve koyduğu yer üzerinde insan çok derince düşünmeli; “Şimdi ne yapmalıyım; ne demeli ve ne etmeliyim ki negatif gibi görünen bu şeylerden çok pozitif neticeler elde edeyim?!.” demelidir. Buna umumî manada “konumun değerlendirilmesi” denebilir.

Şahsî, ailevî ve içtimaî hayat açısından Cenâb-ı Hak nereye getirmiş ve nereye koymuşsa, bunu derinlemesine düşünüp, “Şimdi burada ne yapılır?” deyip onu bilme ve onu yapma.. olumsuz bir kısım ihtimaller varsa, onlara karşı alternatif çareler üretme.. bazı imkanlar müsbet olarak değerlendirilebilecekse onu da düşünme.. aklının yetmediği hususlarda ortak akla müracaat ederek “Şimdi benim/bizim durumumuzda olan insan/lar nasıl hareket etmeli?!.” deyip halin gereğini sergileme… İşte böyle davranıldığı zaman bir çıkmaz ve bir tıkanıklık asla söz konusu olmaz.

Bir mümin hangi halde bulunursa bulunsun “Artık bir şey yapılamaz, çare yok!” mülahazasına katiyen girmemelidir. Bütün dünya karşınıza çıksa, hala yapılacak pek çok şeyin olduğu düşüncesiyle ümitle şahlanmak, Allah’a dayanmak, sa’ye sarılmak ve hikmete râm olmak lazım. Hatta bazen yapmanız gereken şeyde ölüm bile karşınıza çıkabilir, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah bin Cahş gibi seleflerimiz size örnektir. Ülkemizin işgal edilmeye ve çiğnenmeye çalışıldığı bir dönemde medresede okuyan ve henüz bıyıkları terlememiş toy delikanlılar başlarındaki fesleri, külahları atarak asker feslerini giyip Çanakkale’ye koştular. Orada yapılması gereken oydu: Göğüslerini, atılan toplara siper yapmak.

Ümitsizlik, yol kesen bir gulyabani, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır.

Ulaşılmaz gibi görünen zirveler şimdiye kadar defaatle aşılmış ve nice yüksek tepeler azmin, iradenin ayaklarına yüz sürmüştür. Bu itibarla, yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini biz de hatırdan çıkarmamalıyız. Her şeye rağmen, doğrulmalı, kendimizi yenilemeli, konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde sebat etmeli; herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.

Unutmamalıyız ki, hiç yılmadan usanmadan ve çaresizliğin mahkumu olmadan mevcut şartları gözden geçirip “Şimdi ne yapılır?!.” diyerek konumu çok iyi değerlendirmek ve Allah’ın nasip ettiği o konumun hakkını vermek adanmış ruhların ve gerçek dava adamlarının şiarıdır.

Muhterem Hocamızın sözleriyle özetlemeye çalıştığımız bu hayatî hasbihalin 18:32 dakikalık bölümünü dualarınıza vesile olması recasıyla arz ediyoruz.

219. Nağme: Yanık Şair, Kerâmetler ve Kaliteli İlahiyatçı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Daha önceki mesajlarımızdan hatırlayacaksınız, tefsir ve fıkıh derslerinin yanında muhterem Hocaefendi’nin bizzat seçip tavzif ettiği üzere hemen her konuyla alakalı kitapları özetliyor ve bir dersi de o özetleri sunup Hocamızın onunla ilgili yorumlarını almaya ayırıyoruz.

Birkaç aydır edebiyat kitaplarının, özellikle de son asırlarda edebiyatımıza yön vermiş büyüklerin divanlarının hulasalarıyla meşgul oluyoruz.

Son iki dersimizin konusu Niyazi Mısrî idi. Hazret’in hayat serencamesini, eğitim yolundaki gayretlerini, maruz kaldığı sürgünleri, seyr u sülûk çilelerini ve edebî veçhesini bir nebze inceleme imkanı bulduk.

İkinci bölümün sonunda Niyazi Mısrî’nin keşif ve kerametleri ile özellikle devrinin sultanına yazdığı meydan okuma yörüngeli mektupları üzerinde durduk. Hususiyle ahir ömründeki şiirlerinde ve mektuplarda sekr ve istiğrak haline aitmiş gibi görünen aşkın ifadelerin çokluğuna hayret ettik. Bu hayretimizi dile getirişimiz muhterem Hocamızın yorumlarını almamıza ve bir kere daha mesleğimizin esaslarını hatırlamamıza vesile oldu.

Muhterem Hocamızın o konudaki açıklamalarından 06:43 dakikalık bölümü arz ediyoruz.

Hürmetle…

218. Nağme: Alınlarınızdan Öpüldü Ey Mefkûre Muhacirleri, İsimsiz Kahramanlar!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Ey hicret şerefine ermiş bahtiyarlar,

Hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası dört bir yana açılan elleri öpülesi arkadaşlar,

Bu kısacık, ama kadirşinas ruhlar için çok kıymetli olacağına inandığımız nağme öncelikle sizler için..

Ey yüreklerinde ilk saftakilerin heyecanı, bambaşka bir vuslat iştiyakıyla en ücra yerlere uçup giden adanmış ruhlar,

Bu sohbette “alınlarından öpüyorum” sözünü duyunca size o kadar özendik ve adınıza o denli sevindik ki! Hayır kıskanmadık, siz her türlü takdiri hak ediyorsunuz. Sadece “Rabbim, muhafaza buyur, bu kıvamlarını koru; ötede şefaatlerine nâil eyle!” diye niyazda bulunduk. Ahirette sizler arasında kabul edilme iştiyakıyla dolduk.

Öğretmeni belletmeni, esnafı rehberi, kadını erkeği, yaşlısı genciyle hicret eden, henüz hicret rüyaları gören, hicreti tadıp başka bir vazifeye dönen, ya da muhacirlerin mesnedi olup niyetiyle aralarına giren kahramanlar..

Bu 02:38 dakikalık nağmecik özellikle sizler için.. Ne mutlu sizlere!..

217. Nağme: Takıyye, Mut’a Tuzağı ve Nifak Nezlesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi soğuk algınlığı sebebiyle birkaç gün Bamteli sohbeti yapamamıştı, sadece dar dairedeki hasbihallerle iktifa etmiştik. Allah’a hamd olsun, birkaç saat önce mutad olduğu üzere mescide çıktı ve bugünün nağmesi olarak 19:58 dakikalık bölümünü sunacağımız hayatî hakikatleri dile getirdi.

Muhterem Hocamız günümüzde İslam dünyasının en büyük problemlerinin nifaktan kaynaklandığını, nifakın temelinde ise yalan ve aldatma olduğunu vurguladı. Özellikle takıyye ve mut’a tuzaklarından dolayı toplumumuzun nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu anlattı.

Kendini gizlemek, olduğundan farklı görünmek, inandığının aksini söylemek ve hileli yola başvurmak demek olan “takıyye”nin İslam’da yeri olmadığını, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Aldatan bizden değildir” buyurduğunu, fakat yakın görünen ama uzaklardan uzak olan bir komşu devletin onu ilke edindiğini ve maalesef ülkemizdeki bir kısım kimselerin de onlardan etkilendiklerini belirtti.

Bildiğiniz gibi fıkıh terimi olarak mut’a, bir erkeğin bir kadını aralarında kararlaştırdıkları bir zamana kadar ve belli bir para karşılığında eş olarak aldığı muvakkat (geçici) bir evlilik şeklidir.

Muhterem Hocaefendi, mut’anın cahiliye devrinde uygulandığını, Peygamber Efendimiz döneminde ise ona birkaç kere ruhsat verildiğini; fakat, bu izinlerin, İslâm’da teşri nihaî şeklini almadan önce gerçekleştiğini, ayrıca mut’aya izin veren rivâyetlerin bazı seferlere/gazvelere has kaldığını ve bilâhare kesin olarak yasaklanmış, ebediyen haram kılınmış bulunduğunu ifade etti.

Peygamber Efendimiz’in mut’ayı bir çırpıda ortadan kaldırmadığına, pek çok hükümleri uygulamaya koyarken yaptığı üzere tedricî bir yol izlediğine, tıpkı içki ve faizin tedricen haram kılınması gibi mut’anın da adım adım yasaklandığına, dolayısıyla esas hükmü görmezden gelip mut’anın kesin haramlığını bildiren nihai emirlerden önceki geçici ruhsatları esas kabul ederek “mut’aya izin verildiğini” söylemenin İslâm’a iftira olduğuna değindi.

Beyan Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, kıyametin alâmetleri arasında sayılan “duhân”ın tesirini anlatırken, onun, münkirleri öldüreceğine ve mü’minleri de zükkâm (soğuk algınlığı, nezle) yapacağına dikkat çektiğini nakleden muhterem Hocamız, maalesef bugün koskoca bir İslam dünyasında hem nifak virüsünden dolayı ölmüş hem de nifak nezlesine tutulmuş çok insan olduğunu söyledi. Bu sayede, günümüzde de takıyye şebekesinin bütün çirkinliğini sergilediğini ve mut’a gibi tuzakları kullanarak pek çok insanı ağına düşürdüğünü belirtti.

Yakın görünen ama uzaklardan uzak davranan iki komşu ülkenin bu şer sistemini, bu kapalı zina sistemini, bu fuhuş sistemini, bu ahlaksızlık sistemini birilerini avlama, angajman altına alma adına hep kullandıklarını; ciddi birinden de dinlediği üzere, İslam dünyasında -bazıları da alim olan- çok kimseleri bununla vurduklarını, fotoğraflarını çektiklerini, sonra da onlara “Bizim aleyhimizde olursanız medyaya verilir bunlar” dediklerini.. günümüzde de aynı şenaatin bütün ürperticiliğiyle yaşandığını, çok kimselerin ya hesaplarına yatırılan paralarla ya da mut’a gibi tuzaklarla ciddi angajmana düşürüldüklerini, hatta ülkemizden gençlerin toplanıp götürüldüğünü, mut’ayla adeta uyuşturucu bağımlısı gibi hasta hale getirildiğini anlattı.

“Bu çağ bir nifak çağıdır; İslam dünyasında insanları İslamî değerlerden uzaklaştıran hastalık nifak olmuştur.” diyen Hocaefendi, derin bir hüzünle sürdürdüğü hasbihalini ıslah duasıyla sona erdirdi.

Hürmetle arz ediyoruz.

216. Nağme: Evlilik, Cennet Köşesi Bir Yuva ve Şeytan

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmede, geçtiğimiz günlerde bir Kırık Testi’ye konu yaptığımız aile, şeytanın tuzakları ve talak mevzuunu ehemmiyetine binaen bir kere daha gündeme getirmek ve muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye sorduğumuz bir sorunun cevabından 13 dakikalık bölümü sesli olarak sunmak istiyoruz.

Muhterem Hocamız bu sohbetinde şu mevzuları anlatıyor:

Bütün şerli işlerin müsebbibi ve güzel işlerin tahripçisi şeytandır. Kur’an-ı Kerim’de, şeytanın süsleyici, kötülükleri güzel gösterici ve vesvese verici olduğu belirtilmekle beraber, o “garûr” vasfıyla da zikredilmektedir ki, garûr kelimesi ‘çok aldatan’ demektir. O, insanın niyet ve düşünceleri içine, kendi çarpık düşünce, entrika ve hilelerini karıştırmak suretiyle sürekli onu yoldan çıkarmaya çalışır.

Hazreti Pir’in ifadesiyle şeytanın en önemli desiselerinden bir tanesi de, insana kendi mevcudiyetini inkâr ettirmesidir. Öyle ki insan kimi zaman tamamen şeytanın güdümüne girip onun dürtüleriyle hareket ettiği halde, sanki bütün bunları kendi başına yapıyormuş gibi, “ben düşündüm, ben karar verdim, ben planladım, ben yaptım” türü ifadelerle her işin mimar ve banisi olarak kendini görür.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); şeytanın, eşlerin arasının açılması ve bir yuvanın yıkılmasına sevindiği kadar başka hiçbir şeye sevinmediğini ifade buyuruyor. Söz konusu hadis-i şerif şu şekildedir: “İblis tahtını su üzerine kurar. (Bu ifadeden şeytanların daha çok nerelerde kuyruklarını dikip cirit attıkları ve hangi mekânlarda daha fazla insanların ayaklarını kaydırdıklarını da öğrenmiş oluyoruz. Diğer bir ifadeyle şeytanın postunu serdiği yerler, sefahat adına kullanılan ve her türlü fenalığa açık sahiller vb. mekânlardır.) Sonra yapacakları kötülükleri yapmak üzere avenesini sağa sola gönderir. (Bu yardımcılardan kimisi insana faiz yedirtir, kimisi göze hükmederek harama baktırır, böylece bohemlik duygularını tetikleyerek onu şehevanî hisleri arkasında koşturur; kimisi de ağza hükmederek yalan söyletir, gıybet ettirir veya iftiraya sevk eder. Belki de onlardan her birisi kabiliyet ve o mevzudaki mümaresesine göre günah adına yapacağını yapar.) Makam ve mevkice ona en yakın olan, fitnenin en büyüğünü yapandır. Hepsi yaptıklarını anlatmak üzere İblis’in yanına gelir ve içlerinden birisi, ‘Ben şunu, şunu yaptım.’ der. Ancak İblis, ona, ‘Senin yaptığın da bir şey mi?’ der. (Aslında şeytan işlenilen günahların her birinden memnun olur. Çünkü her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Her bir günah kalbde siyah bir nokta oluşturur. Aynı zamanda günah işleyen bir insan Allah’tan bir adım uzaklaşmış olur. Ancak şeytan, avenesinden daha fazlasını beklemektedir.) Sonra bir başkası gelir ve ‘Falan adamı, karısından boşayıncaya kadar onun yakasını bırakmadım.’ der. İblis bundan o kadar memnun olur ki, hemen onu yanına çağırır ve ‘Sen ne kadar şirinsin!’ diyerek ona iltifat eder.” (Müslim, Münafıkûn 67; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/314)

Demek ki şeytan açısından bir yuvanın dağılması o denli önemli bir mesele ki, o, insanları, diğer kötülüklere sürükleyen avenesine iltifat etmezken, karı-kocayı birbirinden ayıran yardımcısına iltifat etmekte, kim bilir belki de onu ödüllendirmektedir. Peki ama şeytan için, bu mesele niçin, bu kadar önemlidir? Çünkü o, esasında, bir yuvanın canına okumakla sadece iki insanın canına okumuş olmuyor. Bir yuvayı yıkmakla o, aynı zamanda çoluk çocuğun, ayrılan eşlerin anne babalarının, yakınlarının, sevenlerinin, hatta diyebiliriz ki, bir mânâda, bütün bir toplumun canına okumuş oluyor.

Bu itibarla asla unutulmamalı ki, şeytan, cennet köşesi olmaya namzet bir yuvayı bir cehennem çukuru haline getirebilmek için, hiçbir zaman boş durmayacak, eşleri birbirine düşürmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Ayrıca bu hedef istikametinde, avucunun içine alıp istediği gibi yönlendirdiği şeytanlaşmış insanlar vasıtasıyla da aile müessesesine sürekli zarar vermek isteyecektir. Hiç şüphesiz tearuz ve tesakutlar ağına giren böyle bir yuvada en çok zarar gören de çocuklar olacaktır. Zira kavga, cidal, niza, nifak ve şikakın yaşandığı bir ailede çocukların sağlam bir ruhî yapıyla yetişmeleri mümkün değildir. Evet, anne babanın sürekli birbiriyle sürtüşüp durduğu bir yuvada çocuk, hep ikilem yaşayacak, valideynin birbirine karşı sarf ettiği her kötü söz onun korteksine yerleşecek; çocuk “Meğer benim anne ve babam neymiş.” deyip inkisar üstüne inkisar yudumlayacak ve zamanla ebeveyn onun nazarında bütün bütün itibar ve kredi kaybedecektir.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah katında helâllerin en menfuru boşanmadır.” (Ebû Dâvud, Talâk 3) buyurmak suretiyle, karı-kocanın birbirinden ayrılmasının Allah nezdinde mahz-ı buğz bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla böyle bir yola girmemek için daha baştan tarafların evlilik hakkında gerekli bilgileri edinmeleri çok faydalı olacaktır.

Bana kalsa, evlenmeyi düşünen insanlara, evlilik hakkında birkaç seminer vermeden, birkaç kitap okutmadan onların evlenmelerine müsaade etmezdim. En azından evlenecek insanları bir iki aylık bir eğitime tabi tutar ve bu eğitimde, “evlilik hayatının önemi, eşlerin karşılıklı hak ve vazifeleri, birbiriyle münasebetleri, çocuk yetiştirme” gibi konularda onların bilgilendirilmelerini sağlardım. Çünkü bir evin erkeği olmanın getirdiği mesuliyetlerden habersiz olan, o evin hanımefendisi olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kimselerin kurdukları bir yuvanın sağlıklı olması çok zordur.

Evet, boşanmaya doğru giden bir sürece girmemek için daha baştan evliliğin akıl ve mantık blokajı üzerine oturtulması gerekir. Zira evliliğin hissîliğe tahammülü yoktur. Hissî temayüllerin yanında mutlaka mantığın da son kertesine kadar çalıştırılması icap eder. Sadece eda, endam ve güzelliğe bağlı tahakkuk ettirilen evliliklerin huzurlu bir şekilde uzun soluklu devam edebilmesi çok zordur. Çünkü bunların kaybolduğu bir dönemde evlilik hayatı da yıkılıp gidecektir. Dolayısıyla, hisler nazar-ı itibara alınıp saygıyla karşılansa da, akıl, mantık ve muhakeme katiyen ihmale uğratılmamalı, evlilik öncesinde ciddî düşünülüp taşınılmalıdır. Hatta evlenmeyi düşünen bir insan sadece kendi fikirleriyle yetinmemeli, mutlaka çevresindeki ehil insanların mülahaza ve görüşlerine de müracaat etmelidir.

Hürmetle…