Posts Tagged ‘bamteli’

Bamteli: Tarih Şuuru ve Sulh Ruhu

Herkul | | BAMTELI

BU SOHBET SEÇİMLERDEN BİRKAÇ GÜN ÖNCE YAPILMIŞTIR.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

Yakma beni nâr-ı ağyâra ey Gaffâr u Settâr!..

*Ketencizâde hazretleri der ki: “Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar / Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!” Onun sözlerini az değiştirerek şöyle diyorum: “Yansam da ocak gibi gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra ey Gaffâr u Settâr!” Senin ocağında cayır cayır yansam da gam izhar eylemem. İstersen kebap et, püryan et; el verir ki başka ateşlere yakmayasın. Nefis ateşine, şehevât-ı nefsaniye ateşine, heva ateşine, tûl-i emel ateşine, tevehhüm-ü ebediyet ateşine, dünyada daimi kalma mülahazası ateşine, servet ateşine, büyüklük, kibir ateşine, bakışta inhiraf ateşine, yanlışları taklit etme ateşine… Yeter ki, ardı arkası kesilmeyen bu ateşlere yakmayasın!.. Yakarsan, Kendi muhabbetinin ateşiyle yak!..

*Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle der: “(Ey Nefsim!) Heva kapısından girmek dilersen, kolayca girersin. Ne var ki, dışarı çıkmak istersen, pek zordur bilesin.” Hevâ kapısından girmek.. nefsin dürtülerine uymak.. şeytanın dürtüleriyle yanlış yollara sapmak.. bu çok kolaydır. Fakat bir kere de içine düştün mü, çırpındıkça batarsın, çırpındıkça batarsın, çırpındıkça batarsın. Zira Hazreti Pîr’in dediği gibi: “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.”

“Bugün milleti kurban edenler, yarın olurlar millete kurban!”

*“Bir adaletgâh-ı vâsidir bu dâr-ı imtihan / Bugün milleti kurban edenler yarın olurlar millete kurban!” Geniş bir dâr-ı imtihan bu dünya. Bugün kötülük yapanlar, yarın öyle kötülüklere maruz kalacaklardır ki, hiç şüpheniz olmasın, ettiklerinin on katıyla Cenâb-ı Hak onlara azap edecek. Kıvranacak, gözlerini dikip sizin yüzünüze bakacaklar; medet dilenecekler kendilerini çok güçlü görenler.

*Firavun da kendini çok güçlü görüyordu; Hazreti Musa (aleyhisselam) ve bir avuç Musevî karşısında gark olup giderken, döndü sığındı ama artık iş işten geçmişti. Kur’an diyor ki: “Şimdi mi?” Sen ondan evvel hep başkaldırdın, serkeşlik yaptın durdun. Ama madem o kadar dedin, senin bedenine necat vereceğim. O da sana yaramayacak da, arkadan gelenler için; senin gibi Nemrutların, Şeddâdların, Firavunların akıbetine şahit olmaları için; lâşelerini koruyacağım onların. “Lâ şey” olduklarının farkına varmadıklarından ve kendilerini bir şey zannettiklerinden dolayı “lâ şey” ve “lâşe” oldular; lâşe korundu, arkadan gelenlere bir ibret tablosu sunuldu. “Bugün milleti kurban edenler yarın olurlar millete kurban!” Hiç tereddüdünüz olmasın!..

“Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim”

Soru: Nesilleri tarih şuuruyla büyütmenin önemiyle beraber, geçmişteki kavgaları günümüze taşımak suretiyle yeni husumetlere sebebiyet vermemenin de mühim olduğu ifade ediliyor. Nitekim sevgi okullarında ve Türkçe Olimpiyatları’nda dün birbiriyle savaşmış ülkelerin çocukları dostça kucaklaşıyorlar. Husumete sebep olacak konuları hortlatmadan tarih şuuru nasıl kazandırılabilir?

*Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sen bir harabîsin; gözün mazidedir, âtî değilsin…” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim!” diye cevap vermiştir. Evet, bugünü değerlendirmek için dünü bilmek iktiza etmektedir. Güçlü bir gelecek bekliyorsanız sağlam bir kökünüzün olması lazımdır.

*Geçmişsiz bir gelecekten bahsedilemez. Geçmiş bir kök gibidir. Gelecek onun üzerinde ser çekmiş, budak salmış ve yayılabilme ölçüsünde yayılabilmiş bir ağaç gibidir. Mutlaka kökümüzle irtibatımızı korumamız lazımdır. Ruh ve mana kökü diyoruz buna; hususiyle bizi biz yapan değerlere.. Üstad Necip Fazıl “Bu milleti gerçek millet yapan İslam’la tanışması olmuştur.” derdi. Biz -bir yönüyle- o blokaj üzerinde Allah’ın izni inayetiyle gökdelenler gibi yükselmişiz. Değişik dönemlerde devletler muvazenesinde bir muvazene unsuru olmuş ve sözümüzü âleme dinletmişiz.

Kur’an-ı Kerim’den Enfes Bir Misal

*Geçmişi olmayanların, sağlam bir geçmişe ve geçmiş blokajına bina edilmeyen şeylerin geleceği olması söz konusu değildir. Onlar âtîsiz insanlardır; her şeyi bugüne ve şartlara göre yaparlar.

*Kur’an-ı Kerim’in şu teşbihleri sağlam blokaja dayanıp istikbal vad eden ya da köksüzlüğe yenilip kuruyup giden nesiller açısından da değerlendirilebilir:

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ

“Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir. Kötü söz ise, gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen, kökleşip yerleşmeyen değersiz bir ağaca benzer.” (İbrahim, 14/24-25)

Geçmişteki kavgaları günümüze taşımak suretiyle yeni husumetlere sebebiyet vermemeli!..

*İslam’ın savaşları -yüzde doksan- müdafaa harbi olarak vuku bulmuştur.

*Geçmişte olan hadiseleri, yeniden deşelemek suretiyle, günümüzde yeni kavga vesileleri yapmanın hiçbir faydası yoktur. Bugün onların dedikodusunu etmek, onları dillendirmek ve bâtılı tasvir etmek suretiyle safi zihinleri idlal etmek, yeni kavga vesileleri oluşturmak demektir. Kin duygusuna, nefret duygusuna, gayz feveranına sebebiyet verebilecek hususları tarihin bağrına gömmek ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymak lazım; onları unutmak ve onların yeni kavga vesileleri haline gelmesine fırsat vermemek lazım. Bu biraz hazım sisteminin sağlam işlemesine bağlı. Sindireceksiniz bunları, yoksa hepimizde vardır: Niye bu kötülüğü yaptılar, neden İslam dünyasını işgal ettiler, neden onun genel ahengini bozdular?!. Bunları bugün söylemenin bir âlemi yok.

*Derlenirsiniz, toparlanırsınız, yine ruh ve mana kökleri üzerinde kendi ruh abidenizi ikame etmeye çalışırsınız. Bunu yaparken de etrafı tahrik etmemeye ve yeni yeni düşman cepheleri oluşturmamaya dikkat edersiniz; tabir-i diğerle, güzergâh emniyetini tehlikeye atmazsınız. Yürüyeceğiniz yollarda borazanla canavarları uyarmak, üzerinize saldırtmak akıllı insan işi değildir.

*Herkesle iyi geçinerek, bir huzur dünyası oluşturma istikametinde elden gelen her şeyi yapmak lazım. Hasım gibi görünen insanların evine gitmek suretiyle “Sizi de bekliyoruz, bağrımız size de açık!” demek lazım.

*Öyle engin bir vicdana sahip olmalı ki, o vicdana giren kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmasın. Herkesin oturacağı bir sandalye olsun sizin kalbinizde!..

“Bir ayağım İslam’ın merkezinde, öbür ayağım yetmiş iki millet içinde!..”

*Seleften Allah razı olsun halefe ne kadar çok iş bırakmışlar. Sizin döneminizde Hazreti Pir-i Muğan Şem-i Taban, Mısır’da bir başkası, Suudi Arabistan’da bir başkası, Pakistan’da bir başkası; herkes kendi ufku ve ufkundaki enginliği ölçüsünde ortaya bir şeyler koymuştur. Arkadan gelen nesillere bu doneleri değerlendirmek düşmektedir. Bunu yapmak suretiyle kendi dünyanızın rengini dünyaya aksettirin, o mükemmel dantelayı bütün dünyaya gösterin, onlarda imrenme duygusu uyarın. Belayı ve musibeti ne kadar minimize ederseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, insanlık o kadar huzurlu bir dünyada yaşamış olur.

*Evet, geçmişte kavgaya, gürültüye, patırtıya sebebiyet vermiş hadiseleri deşelemek suretiyle günümüzde yeni kavga unsurları oluşturmamak, aksine güzergâh emniyeti adına herkese açık durmak lazım. Kardeş, dost, taraftar, muhip, sempatizan, ilişmeyen ve arafta (bir o tarafa bakan, bir de bu tarafa bakan, bazen dökülen bazen de siz kalkıp yürüdüğünüz zaman çıkarları o istikamette olduğundan dolayı sizin yanınızda) bulunanlara kadar alaka dairesini geniş tutmak lazım.

*Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle “Bir ayağım İslam’ın merkezinde, öbür ayağım yetmiş iki millet içinde!..” Hazret öyle diyor, öyle bir daire çiziyor. Böyle engin bir vicdanla insanlığa bakmak lazım. Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insana bir şey kazandırdığı hiç görülmemiştir.

Geleceği Omuzunda Bayraklaştıracak Genç Nesiller

*Düne kadar Türkçe Olimpiyatları adıyla, şimdilerde Dil ve Kültür Festivali unvanıyla yapılan faaliyetleri yasak ettiler; “Burada olmasın!” dediler, “Yaptırmayacağız!..” dediler. Sağ olsunlar, hidayet defterlerine yazılsın bu, kaydedilsin!.. Bu sene yirmi yerde yapıldı. Yirmi yerde Türkiye’de olandan daha parlak icra edildiği için, arkadaşların bu mevzuda aşk u iştiyakları daha bir arttı. Diyorlar ki: “Yahu 40 ülkede de yapmak mümkünmüş bunu! Niye 40 ülkede yapmadık?!.” Öyleyse gelecek sene 40 ülkede yapacak şekilde bu meseleyi projelendirelim Allah’ın izni ve inâyetiyle. Nasıl olsa varidat, semalar ötesinden geliyor. Nasıl olsa, Cenâb-ı Hak vüdd vaz ederek, kalbleri size tevcih ediyor.

*Geleceği omuzunda bayraklaştıracak genç nesiller.. siyahı, esmeri, mavi gözlüsü, kara gözlüsü, kıvırcık saçlısı, düz saçlısı, uzun saçlısı, kısa saçlısı… birbiriyle öyle mezc oldu, öyle kaynaştı, öyle bütünleştiler ki, bunlar geleceğin eliti olmak üzere yürüyorlar ve geleceğin huzur dünyası adına her birisi adeta inandıran çok önemli bir mesajdır. Aslında olan şeyler, gelecekte olacak şeylerin en inandırıcı ve en yanıltmayan referansıdır.

Hak her zaman üstündür ve galip gelir!..

*“Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib / Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib” (Gül dikenliğe düşünce, bülbülün sinesi yaralandı / Bülbül, bir güle, bir de dikene baktı, oracığa yığılıverdi.) Her dönemde böyle hal ve manzaralar olmuştur. Fakat bunların hepsi gelip geçicidir. Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bunların elli tanesi görülmüştür, bundan sonra da -kesretten kinaye- elli tanesi görülecektir. Diriğ etmeyin; müteessir olmayın.

*“Gevşekliğe kendinizi salmayın, katiyen tasalanmayın; Allah’a yürekten inanıyorsanız, siz o üstünlük dinamizmini elde etmişsiniz demektir; er geç, Allah’ın izin ve inayetiyle, sütün yoğurdun kaymağı ve balın özü gibi hep üste vuracaksınız.” (Âl-i İmrân, 3/139) “Akıbet ve netice Allah’tan korkan müttakilerindir.” (A’raf, 7/128) Ve bu âyetlerden süzülen sarsılmaz bir prensip: “Hak daima galiptir; üsten ve üst gelmiştir ve katiyen o yenik düşmemiştir, ona galebe çalınamaz.”

Bamteli: Nifakın Güdümündeki Marazlı Kalbler

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

Her Şeyi Cenâb-ı Hakk’ın Hoşnutluğuna Bağlamalı

*Asıl mesele, her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın muradına ve memnuniyetine bağlamaktır; bu, cihanların fethinden daha mualla bir meseledir. Bu açıdan, bir şey söylerken, anlatırken ve bir vesileyle insanlara faydalı olmaya çalışırken “Acaba murad-ı sübhanîsine uygun mu? İstediği ve dilediği de o muydu?” şeklinde çok ince ayarla meselenin üzerinde durmak ve değişik şerarelerden tecrid ederek o sinyali dosdoğru almaya çalışmak lazımdır.

*Nazarlarımız hep Efendimiz’de olmalı!.. Selef-i salihînden geri kalmamalı!.. Zılliyet planında, onları takip edenlerin daire-yi halkaları içinde bulunmaya çalışmalı; “Bu da o halkanın içinde vardı!” dedirtmeli: “İhlas diye inliyordu, rıza diye sızlanıyordu, iştiyak ilallah diye kendinden geçiyordu.” Cenâb-ı Hak müyesser kılsın.

Bir karadelik tarafından çekildiklerinin farkında değiller!..

*Enaniyetin, hodgamlığın, bencilliğin başını alıp gittiği günümüzde, nefisperestliğin, tenperverliğin, ikbal duygusunun esirip durduğu bir dönemde insanların bu saf, bu duru duygulara ulaşması çok zor. Güzergâhlar çok kirli, köprüler çok tehlikeli, karşımızdaki manzaralar çok kafa karıştırıcı, baş döndürücü, bakış bulandırıcı. Selamet-i kalbiye, selamet-i ruhiye, selamet-i hissiye Allah’ın inayeti olmazsa korunacak gibi değil.

*Görenek ve tiryakilikle, âlem ne yapıyorsa insanlar da şuursuzca onun arkasından sürükleniyorlar. Niceleri bu kıstasları ayarlayamamış, kalibre edememiş; bir yönüyle, sesin ve mesajın doğrusunu alamamış veya doğrusunu alıp tabiatına mal edememiş, aldığı şeyleri tabiatının bir derinliği haline getirememiş!.. Bunlar yığın yığın dünya zevk u sefası arkasından koşuyorlar ve bunun için bütün uhrevî varidatı harap ediyorlar, feda ediyorlar, ayaklar altına alıyorlar.

Derdimiz Dermandır Bize

*Bize, halimize razı olmak düşer. “Arifin gönlün Huda gamgîn eder şâd eylemez!” Allah’la azıcık münasebetiniz varsa ve O’nu, rızasını, rıdvanını az biliyorsanız, irfana adım atmış sayılırsınız. Onun için de gönlünüzü hep gamgîn eder şâd eylemez. “Bende-yi makbulunu Mevlası âzâd eylemez.” Efendinin hoşuna gitmişsen şayet, âzâd edip seni hürriyete kavuşturmaz. O sana bakar, sen de hep ona bakarsın. Bu karşılıklı bakış Cennet nimetlerinden, Cennet lezzetlerinden daha leziz, daha taravetlidir. Allah ona erdirsin.

*Onun için, çekilen şeylerden rahatsızlık duymamak lazım. Dertliyim dersen bela-yı dertten âh eyleme; ah edip nadanı ahından agah eyleme. Kendi içinde mağmalar gibi fokur fokur kayna dur, dert küpü ol fakat dışarıya hiçbir şey sızdırma; el-âlem “Ne zevkli, ne şevkli, ne ümitli, ne pür neşe insan!..” desinler.

Zulme Uğrayıp Ezilirken Dahi Aziz ve Üstünsünüz!..

*Ayet-i kerimede ifade edildiği gibi;

{وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ}

“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân, 3/139) Tasalanmayın, gevşekliğe kendinizi salmayın! Allah’a imanınız tamsa, üstün sayılırsınız. Ezilirken dahi, başına basılırken dahi, zulme uğrarken dahi, gadir yaşarken dahi, nefyedilirken dahi, istintaka tabi tutulurken dahi, mahkemeye gönderilirken dahi, tahkim emirleri verilirken dahi, olmadık şeylere muhatap olurken dahi, sen azizsin. Esas, senin başına basan Nemrutlar, Şeddadlar, Sezarlar, Napolyonlar, zelil olanlar onlardır. Zillet Allah karşısında zillettir. Allah karşısında O’na kul olma şeref ve itibarını koruyabiliyorsanız, O’na kulluk sayesinde değişik şeylere kulluktan sıyrılabiliyorsanız, zilletten sıyrılmış ve izzeti ihraz etmiş sayılırsınız. İzzet Allah’a aittir, Rasûlullah’a aittir ve O’na intisab etmiş mü’minlere aittir.

İzzet Allah’ın, Rasûlünün ve Mü’minlerindir; Münafıklar Her Zaman Zelildir

*Kur’an-ı Kerim, kendilerini aziz, mü’minleri zelil sayan münafıkları şöyle anlatır:

{يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ}

“Hem derler ki: ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan dışarı atacaktır.’ Oysa, izzet, Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir. Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 63/8)

*Mü’minler azizdir; çünkü değişik kulluklardan sıyrılmışlardır; makama kulluktan, imkâna kulluktan, güce kulluktan, rahata kulluktan, korkuya kulluktan, dünyada ebedi kalmak gibi tul-i emele kapılma duygusundan sıyrılmışlardır. Allah’a gerçek kulluk, bütün kulluklardan sıyrılmaya bağlıdır. Bu türlü kulluklardan sıyrılmayanlar “Ene Abdullah – Ben Allah’ın kuluyum!” dedikleri zaman bile -hafizanallah- başka bir yalan söylüyorlardır.

*Cenâb-ı Allah sizi böyle bir izzetle aziz ve payidar kılmışsa bence alacağınız bir şey kalmamıştır. Allah’a intisaptan daha büyük paye, Hazreti Rasûl-ü Zişan’a intisaptan daha büyük bir mansıp yoktur. Varsın bu uğurda Cenâb-ı Allah sizi bir imtihandan başka bir imtihana, bir sürgünden başka bir sürgüne, Amerika’dan Çin’e, Çin’den Maçin’e.. nereye sürgün ederse etsin!.. Bu intisabı devam ettiriyorsanız, hep kazanma kuşağında yaşıyorsunuz demektir.

Dünyayı Sevgi, Merhamet ve Şefkat Alınıp Verilen Bir Pazar Haline Getireceksiniz

*Bir kısım ulvî değerlere sahipseniz ve kendi dininizden, ruh ve mana köklerinizden, örf ve adetlerinizden kaynaklanan bu değerlere yürekten inanıyorsanız, neden dünyanın bu gül bahçesinin güllerinden istifade etmesini sağlamıyorsunuz? Neden her tarafa birer gül atmıyorsunuz? Neden her tarafın ıtriyat çarşısı gibi gül kokmasını sağlamıyorsunuz? Belki de siz -bazılarınız itibarıyla- iradî olarak bunu yapmadığınızdan dolayı, cebr-i lutfî, yani yine bir lütuf, bir ihsan, lütuf tecelli dalga boyunda bir ihsan olarak hicrete zorlandınız. Cebr-i lutfî olarak gideceksiniz, oralara tohum olacaksınız. Dünyanın dört bir tarafına yayılacaksınız, ruhunuzda taşıdığınız değerleri saçacaksınız oralara!.. Alacağınız şeyler de olacak, vereceğiniz şeyler de olacak. Alışveriş yapacaksınız; sevgi, alaka, irtibat, şefkat adına bütün dünyayı adeta bu işlerin alındığı verildiği bir pazar haline getireceksiniz. Şefkat alacaksınız muhabbet vereceksiniz; muhabbet alacak şefkat vereceksiniz… Alacaksınız, vereceksiniz; dünyayı bir yönüyle sevginin, güzelliğin, aşkın, şevkin, kucaklaşmanın çarşısı, pazarı haline getireceksiniz.

*Burada çıkarılan o (kırmızı) bültenler var ya, öbür tarafta meleklerin ellerinde ahiret rengini alacak; “Arkadaş, biliyor musun, bunlar senin beraat fermanın; bu uğursuzluğa el uzatanların da mahkumiyet fermanıdır!..” diyecekler. Güzel mi bu alışveriş?!. Ona talip olalım o zaman!..

*Varsın birileri zebani gibi dünya hayatını bize cehennem yapsınlar!.. Şayet onun sonu Allah’ın teveccühü, Hazreti Rasûl-ü Zişan’ın teveccühü ise, bütün dünya bütün hayat boyu cehennem olsa bile, yine kazanan sizlersiniz, yine kazanan sizlersiniz, yine kazanan sizlersiniz!.. Keşke size kaybettirmek isteyen insanların da Allah gözlerini açarak onlara da kazandırsa, onlar da körü körüne yürümeseler o yolda!..

Demagoji ve Diyalektik Ustası Münafıklar

Soru: Muhterem Efendim! Kur’an-ı Kerim,

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُورًا}

ayetinde olduğu gibi, münafıklarla beraber “kalblerinde maraz bulunanlar”dan da bahsediyor. Kalbî maraz nasıl anlaşılmalıdır? Nifak ehliyle aynı çizgide zikredilen bu gruba kimler dâhildir?

*Münafık, inanmadığı halde inanıyor ve müslümanların yaptıklarını yapıyor görünen; bir tehlike söz konusu olduğu yerlerde de belli bahanelerle oradan uzaklaşan kimselerdir. Bunlar demagoji ve diyalektikte çok profesyoneldirler. Öyle yalanlar uydururlar ki, inanan insanlar bile onlara kanarlar.

*Zannediyorum, Bedir’deki geriye çekilmede, Uhud’daki ihanette, Hendek’teki ayrı ayak oyununda ve daha benzer vakalarda nifakın güdümünde hareket edenlerin pek çoğu aynen münafıklar gibi ya da onların başı İbni Selûl gibi düşünmüyorlardı. Fakat mantıkları, muhakemeleri o ölçüdeydi. Diğerleri, güçlü demagoji ve diyalektik kabiliyetleriyle, ortaya bir yalan atınca kandırabiliyorlardı insanları. Günümüzde medyanın yaptığı yalanlar, iftiralar, tezvirler, karalamalar türünden şeylerde ısrar ediyorlardı. Şimdilerde Hitler’in yaptığı şeylerden bahsediliyor; yalanın daha büyüğü, iftiranın daha büyüğü; ne kadar büyük atar ve ısrar ederseniz, yığınlar ona inanırlar gerçekten. Onlar da benzer yollara başvuruyorlardı.

*Gerçi münafıklar zekiydiler, şartları çok iyi değerlendiriyorlardı ama bir Fetanet-i Azam karşısında, bir vahy-i semavi tayfları karşısında ne kadar zeki olurlarsa olsunlar işleri hep fiyaskoyla neticeleniyordu. Çetin bir durum ve bir badireyi aşma mevzuu söz konusu olduğunda onu yapmamak için bir kısım safderun kimseleri de kandırıyor, arkalarına alıyor ve oyunbozanlık yapıyorlardı. Esas, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sahabe-i Kirâm’a hezimet yaşatmak istiyorlardı. Fakat her defasında hezimeti yaşayanlar da onlar oluyordu. Bazı müslümanlar tekme yemiş bir insanın hafif bir sarsıntı yaşaması gibi bir sarsıntı yaşasalar bile sonra kendilerine geliyor ve Allah’ın izniyle inayetiyle yollarına devam ediyorlardı.

*Çıkar ve menfaat kovalayan insanlardır münafıklar. Menfaat ve çıkar söz konusu olduğu yerde bulunurlar, orada bulunmak için dil dökerler; değişik diyalektiklerle makul bir yerde bulunduklarını ve bulunmaları gerekli olan yerde durduklarını anlatırlar. Kuvve-i maneviyeyi sarsacak her türlü demagojiye başvururlar.

Nifak Ehlinin Peşine Takılmış Hasta Ruhlar

*Bir de o ölçüde münafık değilse de onların arkasında imanları tabiatlarına mal olmamış kimseler vardır. Belki dünyevî ve maddî cihetle bir irtibatları da vardır: Onlardan geçiniyorlardır, ihaleleri alıyorlardır, onlar korunuyor kollanıyorlardır, KPSS’siz memur oluyorlardır; dolayısıyla o istikamette tercihte bulunuyorlardır.

*Kur’an-ı Kerim münafıkların kalblerinde de maraz bulunduğunu anlatır. Şöyle buyurur:

{فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ}

“Kalblerinde bir hastalık vardır. Allah, onların hastalıklarını daha da artırdı. Bu yalancılık (ve samimiyetsizlikleri) sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.” (Bakara, 2/10) Evet, kalblerinde maraz vardı; o marazın gereği temayüllerine uydular, onların arkasından sürüklendiler; bu sebeple, Allah marazlarını daha da artırdı.

*Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) mübarek bir hadis-i şerifiyle meseleye ışık tutabilirsiniz. Buyuruyor ki: İnsan bir günah işlediği zaman kalbde bir leke olur; istiğfar, tevbe, inabe, evbe ile çabuk onu silmezse, o günah başka bir günaha çağrıdır, davetiyedir; adeta “Burası müsait bir ortam, sahipsiz, burayı kapatabilirsiniz, gelseniz kapatsak burayı!..” falan der. Her bir günah arkadan gelecek bir günaha çağrıdır. Hazreti Bediüzzaman “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” der. Günah işleyen bir insan, küfre doğru bir adım atmış demektir. Bu böyle çoğala çoğala kalbi bütünüyle karartır.

*Soruda okunan ayet-i kerimede münafıklar ve kalbinde maraz bulunanlar ayrı ayrı zikrediliyor. Mealen şöyle buyuruluyor: “Hani (hatırlayın o vakti ki) münafıklar ve kalblerinde hastalık olanlar, ‘Allah ve Rasulünün bize zafer vâd etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş/aldatmaktan başka bir şey değilmiş!’ demişlerdi.” (Ahzâb, 33/12)

*Münafıklar.. ve bir de kalbinde maraz bulunanlar. Belli bir noktada bunların bir ortak paydaları oluyor. Ya bir çıkar, ya da kendilerince bir zarardan kaçınma adına bir ortak nokta oluyor. Bu itibarla ikisi de aynı mütalaayı paylaşıyorlar. Haşa ve kella, “Allah ve Rasûlü bize sadece gurur, bizi aldatabilecek şey vadetti.” diyorlar. Küstahlık zirve yapıyor burada; bir kısım sarsıntıları görünce, “Allah’ın vaadi -haşa- bir aldatmadan ibaret” deme küstahlığında bulunuyorlar. Belki her dönemde olmuştur, ama bazıları bunu ifade etmeyebilir. Mesela koşturur dururlar hep dünya için, başkalarını tahkir ve tezyif ederler, hemz u lemzde bulunurlar, tehcire, tenkile, ibadeye tabi tutarlar. Akıllı gibi davranırlar. Tam başarının zirvesine ulaşacakları bir yerde, Allah (celle celaluhu) tepe taklak getirir. İşte o zaman açıktan açığa söylemeseler bile, -haşa ve kella- “aldatıldık” derler.

“Huzeyfe, Allah aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?”

*Kalblerinde maraz bulunanlar belki inanç açısından kâfir değildirler, fakat iman onların tabiatlarına mal olmamış, kalblerinin bir derinliği haline gelmemiştir. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanmadıklarından dolayı zikzak çizerler. Üstad Necip Fazıl “zıp orada zıp burada” derdi onları tarif ederken. Ne orada ne de burada; kendileri için çıkar neredeyse işte orada.

*Aslında her bir mü’min böyle çıkar, menfaat, ikbal, makam, dünyevi imkan, güç ve kuvvet mülahazalarının söz konusu olduğu, bunlara bağlı düşüncelerin bakışı bulandırdığı, başı döndürdüğü yerde, “Acaba ben de nifak ehlinden ya da kalbinde maraz olanlardan mıyım?” diye endişe etmeli.

*Hazreti Ömer, geçmiş peygamberler döneminde olsaydı, vallahi de, billahi de peygamber olurdu. O (radıyallahu anh) Cennet’le müjdelenmiş bir kutlu sahabiydi; fakat bir türlü akıbetinden emin olamıyordu. Allah Rasûlü’nün, “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu.” takdiriyle serfiraz bulunmasına rağmen, gidip Hazreti Huzeyfe’nin yakasına yapışıyor ve “Huzeyfe, Allah aşkına söyle, Ömer de münafıklardan mı?” diyordu. Hazreti Aişe validemiz gibi daha başka sahabiler de kendilerinde nifak alameti olmasından korkar, tir tir titrerlerdi.

*Her bir mü’min “Acaba ben, Rabbime verdiğim sözü tuttum mu? Acaba Elest bezminde verdiğim sözde sabit-kadem oldum mu? ‘Rabbimiz kalblerimizi kaydırma!..’ demek suretiyle sürekli tir tir titredim mi? Yoksa bir kısım muhalif rüzgarlar karşısında riyâha maruz birer tıbn-ı bîkarar gibi savrulanlardan mıyım?” endişesini taşımalıdır.

“Mü’min görünümünde pek çok münafık var!..”

*Eğer kadınların sultanı Hazreti Aişe validemiz, erkeklerin sultanı Hazreti Ömer efendimiz bu mülahazayı taşıyorsa, bence herkes tir tir titremeli. Hele o yalan söyleyenler, her gün farklı bir iftirada bulunanlar, gözlerini yummuş dünyanın arkasından koşanlar, dünyevî ikbali, makam mansıbı her şey sayanlar… Eğer şuurlarını bütün bütün yitirmemişlerse, tımarhanelik deliler haline gelmemişlerse, ciddi bir şizofren yaşamıyorlarsa, tir tir titremeli, “Allahım muhafaza et!” demelidirler.

*Yoksa evsâfa, denen şeylere, hal ve keyfiyete bakınca, tablo yeryüzünde pek çok münafığın bulunduğunu gösteriyor. Nitekim, yakın zamanda bir bacımız öyle dedi “Mü’min görünümünde pek çok münafık var!..” Hazreti Pir de diyor ki: “Bu dostlarım içinde çok münafık var!” Benim dost zannettiğim bu kimseler içinde pek çok münafık var. Münafık, kâfirden eşeddir, daha zararlıdır. Zira Kur’an mealen şöyle buyuruyor: “Şu kesindir ki münâfıklar cehennemin en alt katındadırlar. Onları oradan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisa, 4/145)

Bamteli: Tazyiklerden Sonra Sürpriz İnkişaflar

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Sıkıntı ve musibetler, Cenâb-ı Hakk’a yürekten teveccüh çağrısıdır!..

*Şimdiye kadar yaşadığımız her tazyik dönemini -Allah’ın izni ve inayetiyle- sürpriz açılımlar takip etmiştir. Bu tazyiklerden sonra da Cenâb-ı Allah nasıl bir yöne yönlendirir onu bizim kestirmemiz mümkün değil. Ancak biz önümüze, arkamıza, sağımıza, solumuza çok iyi bakarak, bulunduğumuz konumu rantabl değerlendirmeye çalışmalıyız.

*İçinde bulunduğumuz hadiselerin tazyiki karşısında hemen paniklememeli!.. Mevlâ, şimdiye kadar eltâf-ı sübhaniyede bulundu, kim bilir sırada nasıl bir lütuf var. Belki öyle bir lütfa hazırlamak için, büyükleri yaptığı gibi, bizim gibi küçükleri de bir tazyikten geçiriyordur.

*Allah Teâlâ, büyükleri, derecelerinin yükselmesine vesile olsun ve temsil ettikleri konumun hakkını versinler diye, tabir-i diğerle arş-ı kemalâtlarına uygun şekilde bir tazyike maruz bırakmıştır. Zılliyet planında o işi götürenleri de bu türlü tazyiklere maruz bırakarak, Kendisine daha yürekten yönelmelerini istiyordur. Muzdarr olmayınca, yani sebepler bütün bütün uçup elden gitmeyince, Müsebbibü’l-esbab’a yönelme -çok defa- zor olur. İnsan başka zamanlarda şeklen yönelse, el kaldırsa, başını yere koysa, yalvarsa da ızdırar halinde, sebeplerin bütün bütün çekip gittiği anda, Hazreti Pir’in ifadesiyle, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur etmesi çerçevesinde, ölçüsünde, seviyesinde O’na yönelemeyebilir.

*Bu açıdan da o tazyikler, yürekten, bütün benliğimizle, kendimizden sıyrılarak, O’nunla aramızda bir hüsufa, bir küsufa sebebiyet vermeden Müsebbibü’l-esbâb’a yönelebilmemiz; bize gelen şuaların önünü kesmeden, daha rahat, aydınlık içinde ileriye doğru yürümemiz için cebr-i lutfîdir. Zikredilen neticelerin husulü için Allah Teâlâ böyle muvakkat bir ızdırar haline itebilir. O ızdırar hali içinde, geleceğe bakarsınız ızdıraplarınız rahmet şualarına dönüşür Allah’ın izni ve inayetiyle.

*İnsanlar öteden beri yanılarak hep böyle kitle psikolojisiyle sağa-sola saçılmış ve savrulmuşlardır. Fakat şöyle-böyle saçılıp savruldukları gibi, akılları başlarına gelince derlenip toparlanmaları da katlanarak olmuştur.

“Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..”

*Mukteza-yı beşeriyet, hatalarımız ve nisyanlarımız olmuş olabilir. Fakat dünya adına bir talebimizin olmadığı bellidir.

*İnsan gibi ahsen-i takvime mazhar bir varlık, Allah’tan ve O’nun rızasından başka hiçbir şeyi gaye-i hayal yapmamalı, hiçbir şeyi ideal haline getirmemeli. İlle de bir mefkûre arkasında koşacaksa, Cenâb-ı Hakk’ın rızası, teveccühü ve cemâl-i bâkemâlini görme için koşmalı.

*Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!.. Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!.. Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş. “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş:

إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى

“Allahım!  Hamd ü sena olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyâyı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.”

* Allah Teâlâ şimdiye kadar Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” diyen hiç kimseyi hiçbir zaman yolda bırakmamıştır; onlardan yolda takılıp kalanlar olmamıştır. Yürüyüp gidenler de otağlarını götürüp cennetin göbeğine kurmuşlardır.

Beş on dâhi dimağına sahip olmaktansa her meseleyi üç beş insanla istişare etmek daha kıymetlidir!..

*Heyet içinde olunca insan yanılmaz ya da yanılgıya çok az düşer. Ben yanılabilirim, bir başka fert de yanılabilir, yanılma hepimiz için söz konusudur; fakat kafa kafaya vermiş, her meselesini ortak aklın süzgecinden geçiren insanların yanılma nispetleri çok azdır. Çünkü orada birinin fikri, diğerinin fikrini rötuşlar, onu bir yönüyle istikamete çağırır.

*Onun içindir ki Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyenler cemaatten ayrılmasınlar.” Toplu halde hareket etsin, düşüncelerini o toplum içinde nazar-ı itibara alsın ve değerlendirsinler; analizlerini, sentezlerini toplumla yapsınlar; herkesin aklına, düşüncesine saygılı olsunlar; meselelerini kendi darlıkları içinde ele almasınlar.

*İnsan, dâhi bile olsa, hatta on dâhi dimağını bile taşısa, bu beş tane düz insanla istişare etme kıymetinde değildir ve başarıları da o nispette olur. Arkadaşların bu çizgiyi takip ettikleri istikametinde kanaatimiz tamdır. Öyle olmasaydı zaten, Allah bütün bütün tokatlar ve dağıtırdı.

Her balyozlanmanın ardından hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından inkişaf ettiniz!..

*Gördüğünüz gibi bir buçuk senedir balyozlanıyoruz. Belki daha eski yıllara da gidebilir; 60’lı yıllar balyoz, 70’lı yıllar balyoz, 80’li yıllar balyoz, 28 Şubat balyoz. Hep böyle sürekli balyoz gelmiştir; fakat sanki balyozlanmalar hem kemmiyet hem de keyfiyet açısından sizin daha fazla inkişafınıza vesile olmuştur.

*Bir taraftan Zât-ı ulûhiyete teveccüh-ü tamla teveccüh etmek suretiyle ciddi bir metafizik gerilime geçmişsinizdir. Diğer taraftan, böyle bir dönemde bünyan-ı marsus haline gelmek gerektiğini görmüş, Hazreti Pir’in “Tevfik-i ilahinin vesilesi vifak ve ittifaktır.” sözüne itimat ederek saflarınızı sıklaştırmışsınızdır. Hadiseler, cebrî vifak ve ittifaka sizi zorlamış, adeta size “derlenin toparlanın” demiş. Bir kısım zayıf karakterli insanlarda dökülme olabilir fakat siz derlenip toparlanmışsınız. O da sağanak sağanak tevfikât-ı sübhaniyesini başınızdan aşağı yağdırmıştır.

*Bu açıdan da böyle bir tazyik size yeni yeni kapıların açılmasına vesile olabilir. Oturur derin derin düşünürsünüz: Kim bilir, belki -halk ifadesiyle diyeceğim- işlerin tıkırında gitmesi bizi ülfet ve ünsiyete düşürmüştü; duygu, düşünce ve meselelere bakış açısından matlaşmaya sevk etmişti. Şimdi yapılan şeyleri bir kere daha ülfet üstü gözden geçirerek “Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir!” dersiniz. Bu itibarla da belli bir yolda yürüyorken, Cenâb-ı Allah bizi o yolun kenarlarında yeni şehrahlar oluşturmaya sevk ediyordur.

Cebr-i Lutfî Açılımlar ve İlahî Takdire Rıza

*Evlerde tazyik gördüğünüz zaman yurda sıçradınız.. bir tazyikle yurtları okullar haline getirdiniz.. bir gün geldi, okullar dünya okulları haline geldi; belki binlerce, belki milyonlarca insan size sempati duymaya başladı; ihtida eden insanların sayısını da Allah bilir.

*Cenâb-ı Hak böyle bir şeye eğer bunları vesile kılıyorsa, o mevzudaki tazyikleri, balyozları, mızraklanmaları da yine bir yönüyle rahmet tecellisi gibi görmek lazım. Hazreti Pir, buna kendi terminolojisi içinde “cebr-i lutfî” diyor.

*“Hayr, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” deyip, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğuna inanmalı ve takdir-i ilahîye gönülden teslim olmalıdır. O, neyi murat buyurmuşsa, hayr ondadır. Dua ederken “Herkesi Cennet’e koy, herkesin kalbini imanla doldur, imanla şahlandır.” gibi bir talepte dahi bulunsam, bütün bunlardan sonra hemen “Allahım bunlar Senin murad-ı sübhânîne uygun olsun.” deme lüzumu hissediyorum. Çünkü O’na saygı çok önemlidir.

*Allah’ın ihtiyar buyurduğu şeyde hayr vardır. Biz O’nun takdirlerini rıza ile karşılarsak, o rıza bize öyle razı olma şeklinde döner ki!.. Aslında İslamî sistemdeki rıza, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başlar. Ehlullah meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

*Biz, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” derken, bunu gönlümüzden koparak diyorsak, bu O’ndan geliyor demektir. Aslında her şey O’ndan geliyor. مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ “Olmasını dilediği hemen olur, olmamasını dilediği de olmaz.” Olan da olmayan da, inkişaf eden de etmeyen de O’nun irade-i sübhâniyesine vabestedir.

Bamteli: RABBİMİZE SIĞINIYORUZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Allahım, asırlardan beri ağlayan Müslümanların yüzlerini güldür!..

*Allah’a güvenen, sa’ye sarılan, hikmete râm olan mutlaka zaferyâb olur. Burada olmasa orada olur.. can hulkuma girdiği zaman, kabre girdiği zaman olur.. ötede olur.

*Nefsinden emin olan, kendi emniyetini yitirmiş demektir; emin olmamak lazım. Hazreti Pir’in ifadesiyle, nefs-i emmâre pılını pırtısını toplayıp gittiği zaman bile vazifesini âsâba devrediyor; onlarla da aynı fonksiyon eda ediliyor; şeytanın aynı madikleri insan için yine söz konusu olabiliyor. Bu açıdan taleplerimizin ne ölçüde nefs-i emmâreden azade olduğunu bilememekle beraber, her şeye rağmen istiyoruz ki: İki üç asırdan beri ağlayan Müslümanların yüzü gülsün. Hususiyle yutkunup duran ve sineleri ızdırap içinde kıvranıp duran Müslümanlar, o sıkıntıdan, ızdıraptan, kalaktan, heymandan sıyrılıversinler!.. O’nun rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine güvenerek bunu istiyoruz. Şu kadar var ki, istediklerimizi isterken, “Allahım Senin muradın!..” demeyi de ihmal etmemek lazım.

*Kendini yüce mefkûreyi ikâmeye adamış insanların nazarında başka en önemli şeylerin bile sinek kanadı kadar kıymeti yoktur. Cenâb-ı Allah’ın rızası, Rıdvan’ı, rü’yeti ve vadettiği ebedi saadet karşısında -Hazreti Pîr’in de Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den nakille ifade ettiği gibi- dünyanın sinek kanadı kadar kıymeti yoksa şayet, kendini bu işe adamış insanların nazarında da dünya ve mafihanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olmamalıdır.

*“Hikmet-i dünya ve mâ fîhâ bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya ve mâ fîhâ nedir.” (Fuzuli)

*Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi!.. Dünyaya perestiş eden insanlar, sizin bu koşmalarınızı da o türlü şeylerin arkasından koşma gibi değerlendirebilirler. Sizi de kendileri gibi görebilirler. “Acaba -şimdi değilse bile gelecekte- bunların da sarayda, saraycıkta, gemide, gemicikte, villada gözleri var mı?” diye düşünebilirler. Cahildir onlar, mazur görün onları. Onlar için de hidayet dilek ve temennisinden dûr olmayın.

Keramet Sahibi Değil İstikamet Eri Olmaktır Marifet!..

*Hiç kimse gönlünüze girdiğinde ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı. Mutlaka orada herkesin bir sandalyesi, bir koltuğu olmalı; geldiğinde gönlünüzde kendine bir yer bulmalı. Bu fiilî bir duadır. Cenâb-ı Allah onu fiilî bir dua kabul buyurur. Bakarsınız, bütün bütün istidadı körelmemiş insanlar, sağda-solda yalpa yapsalar bile, patikalarda yürüseler bile, dağ-dere-tepe düşe kalka emekleseler bile, bir gün döner gelir, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzergâhında yürümeye dururlar.

*Önemli olan bizim o güzergâhta yürümeyi devam ettirmemizdir. Küçük bir zikzak çizme, yolun kenarına gitme, bazen patikada yürüme, bazen trafiğe göre yürünmeyecek yerde yürüme, başkalarının kafalarında tereddüt hâsıl eder. İstikamet çok önemli bir faktördür. Sadakat Allah kapısında çok önemli bir faktördür, fakat bunların en önemli, en inandırıcı referansı devam ve temadîdir. Bu, o istikamet içinde yürümekten daha önemlidir. Çünkü bu halinizle kimseyi aldatmamış olursunuz.

*Bir gün uçuyor gibi olabilirsiniz.. gidip Kâbe’yi tavaf ediyor olabilirsiniz.. Ravza-yı Tahire’ye yüz sürebilirsiniz.. yüreğiniz İnsanlığın İftihar Tablosu’nun aşk u heyecanıyla çarpabilir. Fakat bir yerde bir avuçluk bir hırsızlık yaparsanız, o ölçüde bir rüşvete girerseniz ve halk nazarında o ölçüde bir itibar kaybına uğrarsanız, o güne kadar yaptığınız bütün güzellikler gümbür gümbür yıkılır. Ve ne yaparsınız siz? Kendi düşünce ve inanç dünyanıza itimadı yıkmış olursunuz.

*Mü’min yeryüzünde emniyet ve güvenin teminatçısıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu, emniyet ve güven telkin edenlerin en başta geleni, zirve emniyet ve güven telkin edenidir. Bundan dolayıdır ki nübüvvetle serfiraz kılınmadan evvel de O’na Muhammedü’l-Emin diyorlardı (sallallâhu aleyhi ve sellem). Kırk yaşına kadar, adından daha çok dillere pelesenk edilen unvan “Muhammedü’l-Emin” idi. O emniyetiydi ki, ilk başta Hazreti Sıddık’lar için referans oldu.

*Üzerinize gelindikçe, metafizik geriliminizi bir kat daha artırmak düşer size. Bazı şeylerde geç kalmışız, ahesterevlik etmişiz. Tizreftar olmamız lazımmış ayağa paçayı, eteği dolaştırmadan; bu da mantığın, teyakkuzun, temkinin gereğidir.

*İhmal ettiğimiz şeyler olmuş bugüne kadar, bu mâfâtı telafi için herhalde hızımızı artırmamız, vitesi değiştirmemiz lazım. Bunu yaparken de tedbir ü temkinde kusur etmememiz lazım. Kimseyi rahatsız etmeme, başkalarını gıpta ve hasede sevk etmeme, elin-âlemin farklı düşüncelerine karşı savaş ilan etmeme konularında çok dikkatli davranarak, elden geldiğince güzergâh emniyetini tehlikeye atmadan vitesi ikiye katlamak lazım. İşte birbirine zıt gibi görünen bu iki hususu at başı götürürseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, kimse size ilişemeyecektir.

*Kim Allah içinse, Allah (celle celaluhu) onları kendi başlarına, yapayalnız bırakmaz. “Allah bize kâfidir. Allah bize yeter!” mülahazalarına sığınarak, sa’ye sarıl; gayretten, cehdden, aksiyondan geri durma!.. Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!.. Yaptığın her şeyin altı dolu olsun, mantıkla çelişmesin, hissiyât-ı insaniyeye mütenakız düşmesin, insani değerlerle mütenakız hale gelmesin.. hikmet odur!.. Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!..

Afakî ve Enfüsî Şerler, İnsî ve Cinnî Şerirler

Soru: Muhterem efendim! Kur’an-ı Kerîm afakî ve enfüsî şerlere, insî ve cinnî şerirlere dikkat çekip onlara karşı istiâze emriyle hitama eriyor. Afakî mi enfüsî mi hangi şer, insî mi cinnî mi hangi şerîr daha tehlikelidir?

*İhlâs sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından tevhid-i ulûhiyeti takrir eder. Kâfirûn sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından tevhid-i ubûdiyeti takrir eylemektedir.

*Felak ve Nâs sûrelerinin ikisine birden “Muavvizeteyn” denilir; bu ifade “Allah’a sığınmayı gösteren, O’na iltica ettiren, Hakk’a sığınmaya vesile, kendisiyle Rabb’e istiâze edilen” iki sûre demektir. Bu sûrelerde Allah Teâlâ, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen, afakî ve enfüsî, insî ve cinnî bütün korkunç ve zararlı şeylerden kendisine sığınmamızı emretmiştir.

*Felak Sûresi

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ

“De ki: Sığınırım şafak vaktinin Rabbine: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.”

Büyü ve Nazara Karşı Felak ve Nas Sureleri

*Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, sihir bir gerçektir ve onun bazı türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde Allah’ın yarattığı bir tesirdir. Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Allah Rasûlü’ne de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) büyü yapıldığından bahsedilir; böylelikle meselenin olabilirliği vurgulanmış ve ondan kurtulmanın çaresi gösterilmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine büyü yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah’tan şifa dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (aleyhimesselam) gelerek işin hakikatini Efendimiz’e haber vermiş; Allah Rasûlü’nden alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i A’sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş ve kuyuyu kapatmışlardı. Hazreti Aişe, “Ya Rasûlallah, sihri çıkardınız mı?” diye sorunca Efendimiz, “Hayır çıkarmadım. O sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe ettim.” buyurmuş; Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Buhari, Tıbb 47,49,50, Nesai, Tahrim 20)

*Osmanlıca ifadesiyle “isabet-i ayn”, yani (göz değmesi) vardır ve vâkidir. Bazı insanların gözü, baktığı şeye büyük bir hasret ve iştiyakla bakar; erişilmesi güç bir mazhariyet ve nâiliyet hissiyle nazar eder. Böyle derin hasret ve arzu ile bakışlardan sonra bakılan o şeyde bir arıza meydana gelebilir, bir rahatsızlık söz konusu olabilir. Buna isabet-i ayn, yahut göz değmesi denir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), nazarın hak olduğunu bildirdiği bir hadis-i şerifinde, “Nazar deveyi kazana, insanı mezara girdirir.” buyurmuşlardır.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) nazar değmesine karşı, Âyetü’l-Kürsî’yi, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okumuş, Ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurmuştur. Ayrıca meşâyih ve ehl-i keşf, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem Sûresi’nin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir. Kalem Sûresi’nde, zikri geçen âyetlerin metni ve anlamı şöyledir:

وَإِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ

“O kâfirler Zikr’i (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse bakışlarıyla seni kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Ve o ‘delinin teki!’ derler. (Delilik nerede, o nerede! Kur’ân’ın hiç delilikle ilgisi mi olur?) Kur’ân olsa olsa, sadece bütün insanlara bir derstir.”

“Allah’ın yürüttüğünü kimse durduramaz!..”

*Termitler, kubbeler yaptığından dolayı, -eserlerine bakıp- onları gergedan sanan kimseler var. Yahu Allah yaptırıyor; termitin ne haddine?!. Termitin diğer türleri karıncalar yerin altında bir delik bulur başlarını sokarlarsa, sultanlık sayıyorlar; kendilerini ak sarayda mı, pembe sarayda mı, turuncu sarayda mı zannediyorlar! O termitlere gelince, Selçuklu kubbeleri gibi onlar kubbeler yapıyorlar. Termitin kubbesine bakan onu fil gibi görüyorsa, o kendi zavallı yanılgısına ağlasın. Biz katiyen inanıyor ve biliyoruz ki, Türkiye’deki on beş milyon insanın hepsi on sekiz saatini bu işe vererek aktif hale gelse, yine de Cenâb-ı Hakk’ın inayeti söz konusu olmadan dünyanın yüz yetmiş ülkesinde 1300 okul açılmaz. Vallahi açılmaz. Kültür lokalleri açılmaz.. yurtlar açılmaz.. pansiyonlar açılmaz.. televizyonlar açılmaz.. radyolar açılmaz.. gazeteler çıkmaz.. okuyucu elde edilemez. İnâyet-i ilahiye olmayınca olmaz.

*“Bu ölsün de bu iş bitsin!” diyorlar. Yanılıyorsunuz!.. Bir işi Allah sevk ve idare buyuruyorsa ve insanların ihsasları, daha doğrusu iç hamleleri diyebileceğimiz ihtisasları o Allah’ın meşiet-i sübhaniyesiyle ve irade-i sübhaniyesiyle oluyorsa, vallahi billahi tallahi onu kimse durduramaz. Onu Bizans da durduramaz, Pers de durduramaz.. Bizansça hareket edenler de durduramazlar, Persçe hareket edenler de durduramazlar, Allah’ın izniyle. Allah’ın yürüttüğünü kimse durduramaz!..

Vesvese Santrali “Lümme-i Şeytaniye” ve İstiâze

*Nâs Sûresi:

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ إِلَهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

“De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların yegâne Hükümdarına, insanların İlahına: O sinsi şeytanın şerrinden; o ki insanların kalblerine vesvese verir; o şeytan, cinlerden de olur, insanlardan da olur.”

*Şeytan, çok sinsi bir varlıktır. O, bu sinsiliğiyle şüphe ve desiselerini hiç sezdirmeden insanın içine atıverir. İşte bu mübarek âyetler, şeytanın bu sinsice işlerine karşı insanı uyarmaktadır. Kur’ân, hâdiseyi öyle bir üslûpla anlatmaktadır ki insan, onun seçtiği her kelimede bu sinsiliği ve bu esrarengizliği duyabilmektedir. Sûrenin bütün âyetlerinin sonu “s” ile bitmektedir ki bununla biraz da aliterasyon esprisi çerçevesinde şeytanın fısıltıları, vesvese ve fitneleri nazara verilmekte ve ona karşı insan uyarılmaktadır. Bundan anlaşılan da, şeytanın bütün gücü, silahı ve malzemesinin, sadece hile ve vesveseden ibaret olduğudur. O, her an insanın zayıf bir ânını yakalamaya ve bir çelme ile onun sırtını yere getirmeye çalışır. Tabiî böyle bir şeye azmettiği zaman, öncelikle sinsiliğin bin türlü tuzağını kullanarak kalbde ve kafada tahribat yapmayı ve insanı değişik zaaf noktalarından yakalayarak kendi sultası altına almayı planlar.

*İnsanda, ilhamı ve vahyi alabilecek, duyabilecek, “mehbit-i ilham-ı ilâhî”ye mukabil bir de şeytandan gelen şeyleri alabilecek “lümme-i şeytaniye” vardır. Bunlardan birincisi, din-i mübin-i İslâm’ın ruhuna uygun, insana ışık tutucu mahiyette ilhamlar, sünuhat, tulûat ve bütün bunların üstünde vahiy ve vahyin çeşitleri; diğeri ise insanı baştan çıkaracak, onun hayatını katıp karıştıracak şeytan vesveseleridir. Vesvese, lümme-i şeytaniyede, şeytanın müdahalesinin ve nefsi işlettirmesinin neticesinde meydana gelir.

*Diğer bir ifadeyle; “lümme-i şeytaniye”, şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalb merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması gibidir.

*İnsî cinnî şeytanların ağlarına düşme, gereken tedbirleri almamak ve onların tuzaklarına karşı açık hale gelmekten kaynaklanır. Racîm olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak kale kapılarını kapalı tutmak gibidir. Felak ve Nas Sureleri gibi sureler ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in talim buyurduğu istiâze duaları gibi niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak şeytanî ağlara takılmamanın ilk şartıdır.

Bamteli: İmtihan Dünyası

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

“Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”

*İnsan her zaman imtihanda olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalı. O, imtihanda ya ikrama mazhar edilir veya orada hor ve hakir olur. “Bu dünya bir dar-ı imtihandır!” deniyor. Ayrı bir ifadeyle, bu dünya dar-ı hizmettir, dar-ı ücret ve mükâfat değildir. Biz ücret ve mükâfatımızı almışız: Var olmuşuz, insan olmuşuz, Müslüman olmuşuz, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a ümmet olmuşuz, Kur’an’la tanışmışız, onun adesesiyle kâinata bakmışız, inananlar için Cennet vaadiyle şereflendirilmişiz, su-i akıbetten inzar edilmişiz…

*“Meşru dairedeki zevkler ve lezzetler keyfe kâfidir.” der Üstad Hazretleri. Meşru daire ile iktifa eder, gayr-ı meşru daireye karşı bütün kapılarınızı, pencerelerinizi kapatırsınız. Fakat her şeye rağmen, unutmamak lazım ki, yürekten Allah’a inanıyorsanız, yürekten Allah’a inananlarınki gibi sizin imtihanlarınız da eksik olmayacaktır. Belki de imanınızın derecesine, Allah’la münasebetinizin enginliğine, mefkûreye gönül vermenize ve İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönülden inkıyad etmenize göre çok ağır imtihanlara tabi tutulacaksınız.

Belanın En Çetini Peygamberlere, Sonra Velilere, Nihayet Derecesine Göre Mü’minlere Gelir!..

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hususiyetlerine rağmen sürekli preslenmiş ise, arkasındaki insanlar da preslenebileceklerini hesaba katmalılar. Bu açıdan, maruz kalınan musibetler karşısında sarsılmamalı; -haşa ve kella- içten küskünlüklerle Allah’ın kazasına karşı rızasızlıkla mukabelede bulunmamalı!.. Rızasızlığın rüyasını bile görmemeli; ima yoluyla ya da kelam-ı nefsî ile dahi onu konuşmamalı!..

*Herkes belli ölçüde çekecektir; en büyükler en ağırına maruz kalacaklardır. Bu zaviyeden de eğer herkes inancının seviyesine göre imtihana tabi tutulacaksa, belanın en çetini, en zorlusu başta Enbiya-i izâma, sonra Hak dostlarına ve seviyesine göre diğer mü’minleredir. O zaman, dininden ve diyanetinden ötürü dünyada bir tokat yemeyen insanlar kendi akıbetlerinden endişe etmeliler. Nedendir ki acaba şeytan ve şeytanın avenesi onlarla çok meşgul olmuyor?!.

*Nedendir ki acaba İnsanlığın İftihar Tablosu’na yeryüzünde yaşama hakkı verilmiyor? Nedendir ki Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) boy hedefi haline geliyor? Nedendir ki Hazreti Ömer efendimiz bir Persli münafık tarafından şehit ediliyor.. Hazreti Ali efendimiz bir münafık tarafından şehit ediliyor.. Hazreti Osman efendimiz şeytanın dürtüsüyle bir kısım gafil insanlar tarafından şehit ediliyor?!. Nedendir ki Hazreti Hasan efendimiz zehirleniyor, şehit ediliyor? Nedendir ki o dönemin Yezitleri tarafından Seyyidina Hazreti Hüseyin Kerbela’da şehit ediliyor? Nedendir?.. İmanlarının kuvvetinden, Allah’la olan irtibatlarından, bu dünyanın dar-ı imtihan olduğu hakikatini göstermelerinden…

Ahiret Endişesi ve Kuru Ekmeğini Zeytinyağına Bandırmakla Yetinen Devlet Başkanı

*Dünyada kendini hep emniyet içinde gören insanlar, ahiret emniyetini burada kullanıyorlar demektir. Niye bunu böyle dedin? Ben demiyorum; kudsî hadis diye rivayet edilen mübarek beyanda, Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

لاَ أَجْمَعُ عَلَى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَ أَمْنَيْنِ

“Kuluma iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem.” Burada emin, güven içinde, rahat, bir eli balda bir eli kaymakta, saraylarda, villalarda, yalılarda, yatlarda, tenezzühlerde, gezilerde, yazlıklarda, kışlıklarda ve “Gözün üstünde kaşın var!” dedirtmemede olanlar emniyeti dünyada yiyip bitiriyorlar demektir.

*Ömer b. Abdülaziz, çok defa şu âyeti okuyup kendinden geçerdi:

أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا

“Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla sefa sürdünüz.” (Ahkâf, 46/20) Siz dünya hayatında, bütün yaptığınız iyiliklerin karşılığını gördünüz, mükâfatınızı aldınız, sanki dünya için gelmiş gibi her şeyinizi dünyada yiyip bitirdiniz ve ahirete bir şey bırakmadınız.

*Ömer b. Abdülaziz, Hazreti Ebubekir efendimize çok benzer; zühdü, takvası, idari kabiliyeti ve adaletinden dolayı onu beşinci halife olarak sayarlar. Onun döneminde hazineler öyle dolup taşıyor ki, hazinedarlar gelip diyorlar: “Efendimiz, hazine çok fazla veriyor, yığıldı kaldı burada; ne yapacağız?” Diyor ki: “Bütün fukaraya dağıtın.” Dağıtıyorlar. “Dağıttık, insanların hepsi nisaba mâlik oldu, zekât verecek hale geldiler. Şimdi ne yapalım?” sorusuna karşılık Halife “Rüştünü idrak etmiş insanları evlendirin!” diyor. Devlet, böyle bir devlet; Emevî’de devletin zirveleştiği dönem. Servet öyle; bal da akıyor kaymak da. Fakat Hazret’i yakından tanıyanlar diyorlar ki: “Sabah kahvaltı ve öğlen yemek olduğunda tabağın içinde bir parça zeytinyağı ve bir de kuru ekmek; ekmeğini yağa batırıp ağzına götürüyor.” O büyük insan, “Ben ne yaparım, ‘Allah’ın size ihsan ettiği iyilik ve güzellikleri dünya hayatında yiyip bitirdiniz!’ denirse?” mülahazasıyla zühde bağlı yaşıyor.

Musibetler Karşısında Kaza ve Kadere Rızasızlık Hissinin Başına Balyoz İndirmeli!..

*Evet, dünya dar-ı imtihan ve hizmettir, dar-ı ücret ve mükâfat değildir. Şayet, duygunuz, düşünceniz, mefkûreniz, gaye-i hayaliniz ve kendinizi bağladığınız idealiniz itibarıyla bazılarınız dedikodu sıkıntısına maruz kalıyorsanız, bazılarınızın adı bazı şeylere karışıyorsa, bazılarınızın haklarında kırmızı bülten çıkarılıyorsa, gönül koymamanız ve darılmamanız lazım. Bu türlü şeylere maruz kalınca, her defasında

رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا

“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” sözüyle içimize şöyle böyle gölgesi düşmüş rızasızlık hissinin başına bir balyoz indirmeli, kendi sesimizi kesmeli, iç dürtüleri bununla susturmalı ve iç konuşmaların ağzına fermuar vurmalıyız.

Haya Âbidesi Hazreti Meryem’in İffet İmtihanı

*Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.” (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Hazreti Meryem, daha doğmadan ana-babası tarafından mâbedin hizmetine vakfedilmiş bir kutludur. Mâbede adanmış olması sebebiyle çocukluğunu ve gençliğini hep orada geçirmiştir. Zaman gelmiş o, lâhûtî âlemden gönderilen nimetlerle perverde edilmiştir. Bazı camilerimizin mihraplarının üstünde yazılı bulunan, “Zekeriya, onun yanına mâbede ne zaman girse, beraberinde yiyecekler bulurdu. ‘Meryem, bu yiyecekleri nereden buluyorsun!’ deyince de o, ‘Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir.’ derdi.” (Âl-i İmrân, 3/37) âyeti, bu harikulâde hususların ifadesidir. İşte böylesi mânevî atmosferde günlerini geçiren ve lâhûtî âlemin maddî ve mânevî nimetleriyle perverde olan iffet ve namus âbidesi bir kadın, en hassas olduğu konuda bir imtihana tabi tutulur; birden sebepler üstü denecek şekilde hamile kalır.

*Bu ne müthiş imtihandır. Hazreti Meryem, kavmine bunu nasıl izah edecektir? Kavminden uzak bir yere çekilmeye karar verir. Aslında onu uzlete çeken şey, iffeti ve namusudur. Doğum sancıları onu kıvrandırmaya başladığı anda, Hazreti Meryem sevk-i ilâhî ile bir hurma ağacına yaslanır ve başına gelen şeyler karşısında derin derin düşüncelere dalar; dalar ve “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” (Meryem, 19/23) der. “Keşke ölseydim.. unutulup gitseydim!” sözleri her şeyden önce onun iffet duygusunun ifadesidir.

*“Keşke bundan evvel ölseydim!” diyor anamız. Evet, öyle bir imtihan ki dağların başına konsa, zannediyorum dağlar toz duman olur. Eğer birine imtihandan azade olarak hem burayı Cennet gibi yaşama hem de öbür tarafta Cennet’e gitme meselesi söz konusu olsaydı, o mübarek validemize olurdu. Fakat gördüğünüz gibi Hazreti Mesih’e ana olmak için, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la öbür tarafta bir araya gelmek için presleniyor, presleniyor, presleniyor!..

Hazreti Aişe Validemizin İmtihanı: İfk Hadisesi

*Efendimiz’in hane-i saadetlerinde Hazreti Aişe validemiz de büyük bir imtihana tabi tutulanlardandır. Mevlana Şibli’nin tahkikiyle on dört, on beş yaşlarındayken, idrake adımını attığı an Efendimiz’in hane-i saadetine de adımını atıyor. Gözünün içine haram girmiyor ve vahyin sağanak sağanak yağdığı bir hanede ömrünü geçiriyor. Annemiz, Müreysî vakasından dönülürken bir aralık ihtiyaç için ayrılınca kafileden geri kalıyor. Arkadan gelen bir sahabi onu getiriyor. Bu hadise münafıkların serrişte etmesi için yetip artıyor. Münafıkların başı Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl, iftirayı yayıyor; zift medyası gibi propaganda yapmasını öyle biliyor ki, ona bir kısım mü’minler bile inanıyorlar; üç beş kişi de olsa o mevzuda kayan mü’minler de oluyor.

*Anamız, Hazreti Meryem gibi iffetli, gözlerinin içine, hayaline haram girmemiş. O iftira çok ağırına gidiyor, hatta yatağa düşüyor. Öyle bir imtihan ki, Allah (celle celaluhu) Nur Sûresi’ndeki ilgili ayeti hemen indirebilirdi ama -Tebük’e iştirak etmeyenlerin elli gün bekledikleri gibi- imtihan günlerce sürüyor. İnsanlığın İftihar Tablosu da vahiy gelmeyince, meselenin gerçek yüzü kendisine Hak tarafından bildirilmeyince, kutsi bir hayret ve dehşet yaşıyor. Efendimiz -haşa- kendi keyfine söz söyleyemez ki; o zamanki hali de O’nun peygamberliğine delalet eder. O çekiyor, Hazreti Ebu Bekir çekiyor, anamız çekiyor. Bu dünya dar-ı imtihan ve hizmettir, dar-ı ücret ve mükâfat değildir. İmanına ve seviyesine göre herkes bazı şeylere maruz kalacaktır. O validemiz de maruz kalıyor. O validemizin başına gelen de -zannediyorum- toptan heyet-i umumiyemizin başına gelseydi, çil yavrusu gibi sağa sola savrulur giderdik.

Elmas ile Kömür Ruhluların Ayrılmaları İçin Çok İnce Eleklerden Geçiriliyorsunuz/Geçirileceksiniz!..

*Yolumuzun cilvesi bu!.. Şayet bu yolda yürüyorsanız, önceden olduğu gibi şimdi, şimdi olduğu gibi de gelecekte bazı şeylere maruz kalacaksınız. Hazreti Pîr’in dediği gibi, çok eleneceksiniz, ince eleklerden geçirileceksiniz; elmas ile kömürün birbirinden ayrılması için çok defa eleneceksiniz.

*“İnsan dininin gücü ölçüsünde imtihana tabi tutulur.” buyuruyor Efendimiz. İnsan, dininde kavi ise, imtihanı çok ağır olur. Zayıf, kenarından köşesinden meseleye sarılan, yeni yetme, Hazreti Pîr’in ve sizlerin bela ve musibetlere maruz kaldığı dönemde ekmeğe “pepe” diyen çocukların bunu anlamaları mümkün değildir. Onlar dünyayı zevk u sefa yeri olarak görecekler ve bütün zevk u sefalarını dünyada yaşayacaklar; ahiretlerini, Allah’la olan münasebetlerini karartacaklar. Allah ıslah eylesin, kalblerine iman ilkâ etsin ve bize de bu dünyanın dar-ı imtihan olduğunu ihsas buyursun (hissettirsin/duyursun). Bizi iman-ı kamil, amel-i salih, rıza-yı etemm ve ihlas-ı etemm ile serfiraz eylesin.

Bamteli: Yakın Körlüğü ve Ebû Leheb

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde açık ifadelerle ya da ima ve işaretlerle özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Allah’ı ve Rasûlü’nü Sevmek ve Sevdirmek

*Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) fazileti ve üstünlüğü için bir had, bir sınır yoktur. Olmadığından dolayı hiçbir nâtık kimse O’nu gerektiği gibi dillendiremez, ifade edemez; “Sen şu konumun insanısın!” diyemez. O, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı en mümtaz varlık ve insan-ı kâmildir.

*Bize düşen de O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirmek, dünyanın dört bir yanında takdirle yâd edilmesini sağlamaktır.

*Hadis-i şerifte, “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” buyurulmaktadır. Meseleyi İnsanlığın İftihar Tablosu’na bağlayarak şöyle de diyebiliriz: “Peygamberi ümmetine/insanlığa sevdirin ki O da sizi sevsin.” O’nun sevdikleri hiçbir zaman dağidar ve perişan olmaz, dökülüp yollarda kalmaz ve katiyen derbederlik yaşamaz.

Zift Vadileri

*Hayatınızı tamamen sevgi atkıları içinde, göz kamaştırıcı bir dantela gibi işlemek mümkünken nefret, kin, intikam, hemz u lemz (insanları çekiştirip dille yaralamak ve kaş-göz, el-kol hareketleriyle onlarla alay etmek) ve gayz vadilerinde dolaşmak çok büyük hüsrandır. Bütün bunlar birer zift vadisidir; kin bir zift vadisi, nefret bir zift vadisi, haset bir zift vadisi, adavet bir zift vadisi, korkunç rekabet bir zift vadisi, intikam bir zift vadisi, ibâde (herkesi kökten kazıma, yok etme) duygusu bir zift vadisi, tehcir bir zift vadisi, insanların mahkûm edilmesini istemek bir zift vadisi, istintâka ve tevkife (sorgulamaya ve tutuklamaya) zorlamak bir zift vadisi… Tamamen sevgiye kilitlenmiş insanlar, gönüllerini bu tür ziftlerle kirletmemelidirler. Hatta başkaları böyle bir kirlenme ve kirletme içinde bocalayıp dursalar bile onlar onun zerresini dahi yapmamalı ve mukabelenin en küçüğüyle dahi mukabelede bulunmamalıdırlar.

*Çok uzun vadede içten dıştan engellemeler olacaktır. Bir taraftan dış, kuşkuyla karşılayacak; temsil ve hal diliyle o kuşkuları gidermeye çalışacağız. Bir taraftan da içtekiler şimdiye kadar kendileri beceremediklerinden, gelip gelip dünyevîliklerine takıldıklarından, yapacakları her şeyde dünyevi bir beklentiye girdiklerinden ve yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarından dolayı hazımsızlıkla çelme takmaya çalışacaklar. Dünyevî beklentilere bağlanmış en büyük fedakârlıkların bile fiyaskoyla neticelenmesi kaçınılmazdır; onlar da fiyasko yaşadıkça efkârı ifsat etmeye çalışacaklar.

“O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok!..”

*Fakat yalancının mumu yatsıya kadar yanar; zannediyorum yatsıya kadar da yanmayacak, akşam güneşin batmasıyla tam muma ihtiyaç duyulduğu zaman sönecektir o. Şimdi, kendi kendine sönecek olan şeyleri söndürme gayretine girmemek lazım. Bitmiş, yapıştığı tahtaya gelip dayanmış, artık ne fitili kalmış ne mumu!.. Tepetaklak gidecek insanlarla hiç meşgul olmamalı ve kendi meselelerimize yoğunlaşmalıyız.

*Yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş ve başka mülahazalardan belli ölçüde tecerrüd etmiş, sıyrılmışsınız. Varsın bazıları sizi hayattan tecrid etmeye çalışsınlar!.. Siz mâsivadan alâkanızı kesip Allah’a ve hakka hizmete öyle müteveccih olmuşsunuz ki, böyle bir tecerrüd karşısında onların tecridleri ne yazar Allah aşkına?!. Allah’la irtibatınızı pekiştirmişseniz, onların tecridleri ne yazar?!. O’nun maiyyetiyle beraber başka maiyyetlerin ne kıymeti olur?!. Hazreti Pir’in İhlas Risalesi’nde dediği gibi: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

Böylelerine sadece acınır.. acınır.. ve yine acınır!..

*Yıkılıp tepetaklak gidecek insanların defolup gitmeleri için gayretlere girmemeli; aksine size kötülük yapanlara acımalısınız ki asıl yiğitlik de odur. Hazreti Mesih der ki: İyilik sana karşı iyilik yapana iyilik yapmak değildir. Sürekli başından aşağıya kötülük yağdırana iyilik yapmak, işte asıl iyilik odur.”

*“Koğuculuk yapanlar, söz götürüp getirenler, insanları dedi-koduyla birbirine düşürenler katiyen cennete giremezler!” buyuruyor Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Jurnallere bakın, neler yapılıyor!.. Bence Cennet’e giremeyecek kimseye acımak lazım. Siz öyle birini Sırat’tan tam dökülecekken görüyorsunuz, siz de yanından geçiyorsunuz; bir tekme vurup “Bir an evvel düş!” mü dersiniz, yoksa “Yahu bu adam bir müddet bizimle beraber yürümüştü, elinden tutayım!” diye mi düşünürsünüz?!. Sonra nazarınızı da O’na, Her Şeyin Sahibi’ne çevirirsiniz, “Müsaade buyuruyor musun Allahım?!.” dersiniz.

*Bizim mesleğimiz: Düşene tekme vurmak değil, düşenin elinden tutup kaldırmak. Düşmüşler.. düşünceleriyle düşmüşler.. beyanlarıyla düşmüşler.. ettikleri şeylerle düşmüşler… Zahiren düşmeleri de mukadder, kaçınılmaz, en yakın zamanda. Böylelerine sadece acınır.. acınır.. ve yine acınır!..

Bir Yakın Körü Prototipi: Ebû Leheb

Soru: Muhterem efendim! Müşrik ve münkir onca şahıs varken Ebû Leheb ve hanımı hakkında müstakil bir sûre indirilmiş olmasının hikmetleri nelerdir? Bu sûre-i celile ile verilmek istenen mesajlar sadedinde neler söylenebilir?

*Ebû Leheb’in asıl adı Abduluzza’dır. “Ebû Leheb” sözlük itibarıyla alevli, kızgın ateşin babası demektir. Bu türlü lakaplar aslında Araplar’da özel tabir ve bir üsluptur; birinin bir şeye iltisakından, fevkalade münasebetinden dolayı öyle derler. Mesela, bir defasında Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ali’yi mescidde kumun üzerinde yatarken görünce, ona Ebû Turab (toprak babası) şeklinde hitap etmiştir. Bu itibarla da Kur’an-ı Kerim, kötü akıbeti ve alevli ateşe girmesi açısından Abduluzza adındaki şahsı “Ebû Leheb” lakabıyla zikretmiştir. Bir de zayıf rivayetlerde yüzü ve yanağı kırmızı olduğundan dolayı Ebû Leheb dendiği de söylenmiştir.

*Rasûl-ü Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcası olmasına, O’nun ne kadar nezih yetiştiğine şahitlik etmesine, O’nu çoklarından daha iyi tanımasına ve tanıyan herkes gibi “emin” bilmesine rağmen Ebû Leheb, o Nur’dan istifade edememişti. Dahası, en azılı düşman kesilmişti. Çünkü onda çok ciddi bir yakın körlüğü vardı.

*Aynı çağda, aynı toplum içinde, aynı muhitte, bazen de aynı ailede neşet eden insanı görmezlikten gelme, beşerin tabiatında vardır ki buna yakın körlüğü diyoruz. Bu yakın körlüğü en temiz, en nezih ruhlarda bile olabilir. “Emsal arasında tenâfüs olur!” sözü de bir açıdan bunu anlatmaktadır; yani birbirlerine yakın olan insanların yarışmada birbirlerine dirsek vurmaları gibi hafif bir hazımsızlık bulunabilir. Fakat bu tenafüs hissinin önü alınmazsa ve o duygu dengelenmezse, tehlikeli bir rekabete ve körlüğe dönüşebilir. İşte Ebû Leheb’de de Efendimiz’e karşı bir tenafüs hissi vardı; “Bizim Muhammed” diyordu. Böyle bir bakış onu kör etmişti ki bu yakın körlüğü dediğimiz marazdı.

*Bir de -daha önce değişik vesilelerle ifade edildiği gibi- kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları/öndekileri körü körüne taklit, imana girmeye mani ve imandan çıkmaya sebep olan virüslerdir ki bunların üçü de Ebû Leheb’de vardı.

*O mütekebbir, mağrur ve neye nasıl bakacağını bilemeyen Ebû Leheb, servetiyle sarhoş olmuş; sarayıyla, villasıyla, yalısıyla zehirlenmiş bir insandı.

Kolu Kanadı Kırılsın Ebû Leheb’in, Kırıldı da!..

*Cenâb-ı Hak, en büyük vazife olan tebliğ hususunda, “Önce en yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ, 26/214) buyurarak, Allah Rasûlü’nün evvela yakınlarından başlamasını emretmişti. Bu ayet indirildiğinde Peygamber Efendimiz ailesinin bütün fertlerini, akraba ve yakın komşularını Ebû Kubeys tepesinde toplamış ve “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman süvarilerinin bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız?” diye sormuştu. Onlar, “evet inanırız” deyince Efendimiz sözlerine şöyle devam etmişti: “Ben şiddetli bir azaptan önce size gönderilmiş bir uyarıcıyım.” Bunun üzerine, Ebû Leheb öfkeden yerinde duramaz hâle gelmiş, –hâşâ ve kellâ– “Ağzın kurusun. Sırf bunun için mi bizi buraya çağırdın?” deme ve “tebben leke” sözünü tekrar etme küstahlığında bulunmuştu. “Tebben leke” helak olasın, kolun kanadın kırılsın manasına geliyordu. Bunun üzerine Tebbet (Mesed) Sûresi nazil olmuş ve Kur’an-ı Kerim ona kolu kanadı kırılası, helak olası, hüsrana uğrayası, mahv u perişan olası, tepetaklak gidesi, gayyaya yuvarlanası, ateş babası demişti: “Elleri kurusun (kolu kanadı kırılsın) Ebû Leheb’in ve kurudu (kırıldı) da. Malı da kazandıkları da hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak.. karısı da.. odun taşıyıcı olarak.. hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.”

*Ebû Leheb, Bedir’e iştirak edememişti. Bedir’de Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hâdiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar imanını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler!” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hâle geldi ve Ebû Râfi’nin üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hazreti Abbas’ın kölesiydi. Hazreti Abbas’ın hanımı Ümmü Fadl, koşarak geldi ve Ebû Leheb’in başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?” dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin tesiri, aldığı haberin elemiyle birleşince veya başka bir sebeple “Adese” denilen bir hastalığa yakalanmıştı. O gün, bu hastalık vebadan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı, evlâtları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Yedi gün kıvrandı durdu. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet utandılar. Çölden birkaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.

Kazanma Kuşağında Büyük Kayıp ve Odun Taşıyıcısı Ümmü Cemil

*Kabile ve soy olarak en uzak kimseler en erken gelip Allah Rasûlü’ne karabet ve yakınlık kurmaya gayret ederken, Ebû Leheb aksine uzaklaşmayı âdeta kendine bir vazife bilmişti. Nasıl bir kördü ki, yanında doğan ve yükselen Nur Menbaı bir Güneşi görmüyordu. Talih kuşu başındayken onu uçurmuş, kendisini talihsizliğe mahkûm etmişti. O’nun eteğinden tutsaydı, Hazreti Abbas ve “Allah’ın Arslanı” Hazreti Hamza gibi arş-ı kemalât-ı insaniyete çıkması mukadderdi. Fakat o, büyük kazancı ayağının ucuyla itti, aslında böylece kendisini cehenneme itti.

*Kur’an-ı Kerim, Ebû Leheb’in hanımı Ümmü Cemil için de “hammâlete’l-hatab – odun taşıyıcısı” diyor ve onun da kocasıyla beraber Cehennem’e yuvarlanacağını bildiriyor. Onlar “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” denecek türdendi; biri diğerini destekliyordu; ikisi de küfürde yarışırcasına koşuyor ve aralarında kin, nefret, intikam, gayz, küfür sinerjisi oluşturuyorlardı. Kadın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçeceği yollara diken atıyordu ayağına batsın diye. Bu çok kavi, sahih rivayetlerde olmasa da menkıbe kitaplarında naklediliyor. Bu açıdan “odun taşıyıcısı” denmesi, Efendimiz’in geçeceği yollara odun, çalı çırpı taşıması dolayısıyla olabilir. Bir diğer yandan da yaptığı şeyler itibarıyla sırtında cehennem ateşini tutuşturacak odunları taşıması cihetiyle odun taşıyıcısı denmesi muhtemeldir.

*Diğer taraftan, Peygamber Efendimiz’in öz amcası ve onun eşi olan iki şahsın, açık açık Kur’ân’ın tehditlerinden nasibini alması, Nebiler Serveri’nin her yönüyle vahye/risalete dayandığını ve kendisine vahyedileni aynıyla insanlara bildirdiğini de göstermektedir.

Cehennem’de Şeker Şerbet Musluğu Nasıl Olur?

*Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın, Tebbet Sûresi’yle gayet açık bir şekilde, Ebû Leheb ve hanımının Cehennem’e gireceklerini ilan etmesi gaybî bir mucizedir. Çünkü, Kur’ân’ın, Ebû Leheb’in bu kötü sonunu haber verdiği dönemde, ufuklarda bu neticeye emare sayılabilecek en küçük bir iz dahi yoktu. Bu âyetlerin nazil olmasından –yaklaşık– on sene sonra Müslümanların Bedir’de galibiyeti ve müşriklerin mağlubiyeti karşısında küfrü, gayzı, nefreti ve hasedi içinde, tam Kur’ân’ın haber verdiği gibi imansız olarak ölmüş ve bu şekil ölümüyle o da Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu doğrulamıştı.

*Bazı menkıbe kitaplarında hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceği anlatılırken şu rivayete de yer verilir: Ebû Leheb, Cariyesi Süveybe tarafından Rasûlullah Efendimiz’in dünyaya geldiği müjdesini alınca sevincinden onu azat etmişti. Bunun için, her yıl, Rebiu’l-evvel ayının 12. gecesi, azabı hafifler. İki parmağı arasından çıkan serin suyu emerek ferahlar; adeta iki musluktan ağzına şeker şerbet akıtılır. Bir rivayete göre de Hazreti Abbas (radiyallahu anh) şunu söylemiştir: “Ebû Leheb öldükten bir yıl sonra, rüyada kendisini çok kötü bir durumda gördüm. Dedi ki: ‘Ben sizden (ayrıldıktan/öldükten) sonra rahat yüzü görmedim. Şu var ki, her pazartesi günü azabım hafifletiliyor.’ Bunun sebebi de şudur: Hazreti Peygamber pazartesi günü doğmuştu. Süveybe bunu Ebû Leheb’e müjde vermişti. Ebû Leheb de verdiği bu müjdeden dolayı Süveybe’yi azat etmişti.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, 9/145)

*Allah, Ebû Leheb ve Ümmü Cemil gibi kin, nefret ve intikamının kurbanı, kendini tahribe vermiş, en olumlu şeyleri yıkmayı kendisi için vazife edinmiş çağın/çağların Ebû Leheblerini, Ümmü Cemillerini -murad-ı sübhanisi o istikamette ise- hidayet eylesin. Yoksa şerlerinden ümmet-i Muhammedi ve sizi (Hizmet hareketinin insanlarını) masun ve mahfuz buyursun! Vesselam…

Bamteli: En Büyük Tehlike ve Boykot

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Bir Duygu Birliği Oluşturup Asgari Müştereklerde Buluşmalı!..

*“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır, anlaşabilir.” (Hazreti Mevlana) Dolayısıyla duygu birliği oluşturmak, en azından asgari müştereklerde buluşmak lazım: İnsanız hepimiz! Hepimiz Allah’ın sanatıyız; Kendini bizimle ifade ediyor; bizi varlığına, birliğine, esmâ-i İlâhiyesine, sıfât-ı Sübhâniyesine şeffaf birer ayna haline getiriyor; kalblerimizi tecelligâh-ı ilâhî yapıyor. Bunlar yetmez mi?!.

*Sinek kanadı kadar ayrıştırıcı hususlar var ve gördüğünüz gibi bunlar, fil kadar müştereklerin yerini alarak hükümlerini icra ediyorlar. Çok önemsiz şeylerden dolayı insanlar birbirleriyle adeta yaka-paça oluyorlar.

*Yaka-paça olma tabiat-ı insaniyede var. İnsan iman, İslam, ihsan şuuru, ihlas telakkisi, rıza yörüngesi ve Allah’a karşı aşk u iştiyak duygusu ile o olumsuz hisleri baskı altına alabilir; kurutabilir onları. Dolayısıyla da kurumuş bu çekirdekler, şeytandan gelen sinyalleri almaz artık. Fakat o duygular canlı ise, şeytandan gelen o türlü esintileri, sinyalleri duyarlar; onları deşifre edip çözerler ve sizin çok ulvi duygularınız üzerinde tesir icra etmeye başlarlar hafizanallah.

*Muktezâ-yı beşeriyeti inkâr etmeye kalkmamak lazım, tabiatımızda var! Fakat Allah Teâlâ o tabiatı tadil etmeye matuf Enbiyâ-ı İzâm’ı göndermiş; onlara kitaplar vermiş; sonra onları uygulatmış, bize yol yöntem öğretmiş. Hallerinde görmüşüz onları, Cenâb-ı Hak gerçekten görmeye muvaffak eylesin, temsillerinde şahit olmuşuz. Bu açıdan da, o olumsuz hisleri baskı altına almak için lazım gelen dinamiklerin hepsi mevcut.

En Azılı Düşman!..

*Bir dönemde dinsizle ve imansızla yaka-paça olursunuz. Doğrudan doğruya inancınıza ve Allah ile münasebetinize karşı cephe oluşturmuşlardır; Hazreti Rasûl-u Zîşân’a ve O’nunla münasebetlerinize karşı cephe oluşturmuşlardır. Bunlar -bir yönüyle- belki sizde bir kısım olumsuz gerilimler hâsıl eder. Onlar da size karşı olumsuz tecavüzlerinde sürekli metafizik gerilim içindedirler. Siz hiçbir şey yapmasanız, el kaldırmasanız, bir sözle mukabele etmeseniz bile, sözleriyle, tavırlarıyla, davranışlarıyla sürekli sizi presler geçerler üzerinizden. Bir dönemde öyledir! Ama bunlar görünen düşmanlar olduğu için, bilirsiniz bunları; onlardan ne geleceğini de bilirsiniz. Akrebin ısırdığını bilirsiniz. Dolayısıyla yanınızda dolaşsa bile, kuyruğunu size sokmamasına dikkat edersiniz; problemi kuyruğundadır onun. Bazılarının problem olan yanları da ağızlarındadır, dişlerinin dibindedir; ısırırlar ve zehirlerini dökerler. Fakat bunların ikisi de mübarek mahlûktur, çünkü ne oldukları bellidir. Gördüğünüz zaman bunlara karşı hemen müdafaa vaziyetine geçersiniz.

*Fakat bir de zehir saçan sinekler vardır; keneler vardır; çok küçük şeyler vardır. Her sene bir virüs, bir mikrop çıkıyor ortaya; mikroskopla ancak görebilirsiniz. Nereden geleceği, sizi nasıl vuracağı belli değil. Bunlar içinizde dolaşırlar böyle ve siz hiç fark edemezsiniz bunları. Çarparlar sizi, felç ederler, kolunuzu kanadınızı kırarlar. Bu açıdan da düşmanın açıktan açığa cephe teşkil edip üzerinize gelmesi kötü bir şeydir ama bir yönüyle savulacak bir tehlike olması itibarıyla çok da kötü değildir. Savabilirsiniz onu; bir cephe, bir mevzi, bir tabye oluşturursunuz; ona göre bir strateji geliştirirsiniz ve def edersiniz. Fakat kendi içinizde bir mikrop ya da virüs olursa -hafizanallah- bilemeyebilirsiniz. Zaaflarımız kuyruk diken akrep gibi aramızda dolaşırsa, yılan gibi diş gösterip dilini sarkıtarak üzerimize gelirse; içimizde olan, evimizde barındırdığımız hubb-u cah hissi, korku hissi, tenperverlik hissi, bohemlik hissi, makam mansıp hissi, servet hissi, rahatlık hissi, yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatma hissi gibi duygular benliğimizi sararsa, işte asıl böyle bir musibet çok tehlikelidir.

*Bu açıdan, öteden beri insanların başına hep belalar musallat olagelmiştir. Ondan ne enbiyâ kurtulmuştur, ne evliyâ kurtulmuştur, ne asfiyâ ne müctehidîn ne de müceddidîn kurtulmuştur. Çileye maruz kalmayan bir tane bile peygamber yoktur. Çekmeyenler akıbetlerinden endişe etsinler; çekmeleri öbür âleme ertelenmiş demektir. Doğru yolda iseniz çekersiniz; o işten kaçış yoktur. Şu kadar var ki, bazısı doğrudan doğruya preslenir; bazıları da o preslenmeyi görür, vicdan azabı çeker, içten içe ağlar, “Nasıl yapayım? Ben buna yardım etmeliyim ama yardım edemedim. Nasıl vefasız bir insanım?” der, o da öyle çeker. Herkes seviyesine, donanımına, insanî alakalarına ve derinliğine göre çeker.

En Zavallı Kimseler Mü’minken Zalimleşenlerdir!..

*Fakat kanaat-i acizânemce, bu çekmelere belki insan katlanabilir. Şu anda birilerinin sizi preslemeleri, alıp sağa sola savurmaları, insanî haklardan mahrum etmeleri, adalet gözetmeden hakkınızı yemeleri ve hukukunuza tecavüz etmeleri… Bunlar, zalimin, gaddarın, hainin yaptığı çok hafif şeylerdir. Ayrıca, zulüm zirve yaptığı zaman, Allah (celle celâluhu) cezalandırır. Dünyada en acınacak insanlar, hele bir de mü’min iseler, başkalarının hukukuna tecavüz eden zalimlerdir. Çünkü size zulmetmişlerse, çok yakın bir gelecekte, Allah (celle celâluhu) onları tepetaklak edecek ve cezalandıracaktır. Bu defa o mazlumlar (!) karşısında sizin içiniz cız edecek, acı duyacaksınız; çünkü insansınız! Zalim insanlığını yitirmiş; siz insanlığınızı yitirmediğinizden dolayı, insanlara karşı alaka duyacak ve acıyacaksınız.

*“Allah insanlara zulmetmez. İnsanlar kendi kendilerine zulmediyorlar.” (Yunus, 10/44) Zulmetmek suretiyle zulüm muamelesine çağrıda bulunuyorlar. Birilerinin hakkını yemek suretiyle, bir gün bütün haklarının ellerinden alınmasına kendilerini mahkûm ediyorlar. Olmazsa burada, çok yakın bir gelecekte.. can hulkuma geldiği halden başlayarak kabirde Münker ve Nekir’e cevap vermeye, ondan berzah hayatındaki ve mahşerdeki azaba kadar, çok yakın bir gelecekte.. öyle azaplara duçar olacaklar ki, orada, o ezilmişlik içinde şefkat dilenircesine, gözlerini sizin gözlerinizin içine dikecek, “Ne olur hakkınızı bize helal edin!” diyecekler.. ama geçmiş olacak artık o mesele!..

En Ağır İmtihan: Dava Arkadaşlarının Birbirleriyle Yaka Paça Olmaları

*İşte bütün bunlardan daha kötü bir tehlike var: Bir gün bütün dünyanın size açılması.. hizmet eden bazı arkadaşların, kendi ettikleri hizmetin altında kalmaları.. hizmetlerine bakarak “ben” demeleri.. “Bana da şu denmeli! Ben de şöyle gösterilmeliyim! Ben de bir yerden geçerken, millet bana kıyam etmeli, tazimde bulunmalı!..” mülahazaları.. Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında herkesin kendine bir pay çıkarması.. kendine nispet ettiği şeylerden dolayı bir beklentiye girmesi.. ve aynı dava, aynı daire içinde bulunan insanların birbiriyle yaka-paça olmaları… Bu öyle ağır bir musibettir ki; Bedir’deki savaştan daha ağırdır; Uhud’daki savaştan daha ağırdır; Huneyn’deki savaştan daha ağırdır.

*Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye adına en çok korkulacak husus şudur: Bir gün -hafizanallah- bazılarının -bugün bir kısım kimselerin yaptığı gibi- bazı kazanımlarını kendi refahları, huzurları, mutlulukları, saadetleri adına kullanırken rakip saydıkları insanları ezmeyi de haklarıymış gibi görmeleridir. Öyle olmasın inşaallah!.. İçimizde o duygu varsa, kuyruğunu dikip bizi zehirlemeden evvel, Cenâb-ı Hak emanetini alsın, öbür dünyaya götürsün!..

*Meşru dairede, ticaretle, yatırımla kazandığımız şeyleri kazanmış olabiliriz. Fakat Kur’an’a, imana gönül vermiş insanlar olarak, giderken arkada bir dikili taş bırakmadan gitmeye Cenâb-ı Hak hepimizi muvaffak eylesin!.. Varsa imkânlarınız -şurada burada sakladığınız bir kefen parası hariç- vasiyetnamenize yazın, onu da mutlaka bir hayır müessesesine vakfedin, hibe edin, bağışlayın. Tâ öbür tarafa öyle saray maray, kapıkulları, halayık, şöhret, debdebe, ihtişam, değişik giysiler… gibi hesabının altından kalkılamayacak şeylerle gitmemeye bakın!..

*İç çekişmeler bitmeyen çekişmelerdir, sonu gelmeyen çekişmelerdir; ona düşmemek için bizim rehabiliteye, kalbî ve rûhî hayata yönlendirilmeye çok ihtiyacımız var. “Dünya bir pislik yığınıdır. Onun arkasından koşanlar da kelblerden başkası değildir!” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ticaretiyle, yatırımıyla, içte ve dışta yaptığı işlerle meşru dairedeki kazanımlar müstesnadır bu mevzuda.

Tek Arpanın Hesabıyla Öbür Tarafa Giderseniz…

*Fakat kendini hizmete adamış, “Ben milletime hizmet ediyorum!” diyen ve bu kategoride olan insanlar, öbür tarafa giderken -Allah’ın izni ve inayetiyle- öyle kalbî ve ruhî bir hayat seviyesinde bir ufukla gitmelidirler ki üzerlerinde tek bir arpanın hesabı bile olmasın. Düşünün, tek bir arpa!.. Gayr-ı meşru dairede ağzınıza tek bir arpa koydunuz mu? Koydu iseniz, kime aitse, ta Fizan’da bir insan da olsa, gidin elini öpün onun, o arpadan dolayı “Hakkını helal et!” deyin.

*Bu daire içinde bulunanlar, Hazreti Rasûl-ü Zişan’a iktida edenler, Hazreti Pir-i Mugan’ın arkasından gidenler, tek bir arpanın hesabıyla öbür tarafa giderlerse, benim olmasa bile birinin iki eli onların yakasında olacaktır. Tek bir arpa!.. Hizmete adanmış ruhların zerre kadar dünyayla irtibatları olmamalıdır!..

*“Hikmet-i dünya ve mâ fîhâ bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya ve mâ fîhâ nedir.” (Fuzuli) Öbür tarafa öyle gitmeli ki, Münker Nekir kabirde baktıkları zaman “Ne soracağız buna, adamın hiçbir şeyi yok ki?” desinler. Bu bizim yolumuz. Bu duygu inşaallah sizi bir araya getirecek ve bu duygu etrafında kümelenen sizleri dünyaya ait hiçbir cazibedar güzellik koparamayacaktır. Varsın başkaları gırtlağına kadar dünyaya gömülsün, hayatlarını debdebe içinde sürdürsün, Karun gibi yaşasın; dünya onların olsun, Allah bize yeter, Rasûlullah bize yeter. Rasûlullah’ın yolunda olanlar bize yeter!..

Dünyada Sıfırlamak Yetmez, Öbür Aleme Giderken Hesapları Sıfırlamış Olmalı!..

*Varsın başkaları sizi saraylarda yatıyor ediyor zannetsinler. El-âlem biliyor, kendimize göre kirasını veriyor, burada öyle duruyoruz. Onu da kitaplardan gelen telifle ödüyoruz. Fakat hırsızlar herkesi kendileri gibi hırsız zannederler; çalanlar herkesi kendileri gibi çalıyor zannederler. İki huyları vardır onların: Eğer onlara “hırsız” derseniz, hemen sizi hırsız gibi yakın takibe alırlar. Bir de âlemi nasıl bilirsin, kendin gibi; herkesi de kendileri gibi çalıyor çırpıyor bilirler; bir elleri balda bir elleri kaymakta, işte ona göre yiyip içip hayvan gibi kulakları üzerine yatıyor zannederler.

*Oysaki biz:

“Râyete meylederiz kâmet-i dilcû yerine / Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine

Heves-i tîr-u keman çıkmadı dilden, asla / Nâvek-i gamze-i dil-dûz ile ebrû yerine

Severiz esb-i hüner-mend-i sabâ reftârı / Bir perî-şekl sanem bir gözü âhû yerine”

Yani; gönül alıcı (sevgilinin) boyuna değil biz sancağa meylederiz. Hoş kokulu kâkül yerine tuğa gönül bağlamışız. Sevgilinin kalbe saplanan gamze oku ile kaşlarına bedel ok ve yay hevesi bizim gönlümüzden asla çıkmadı. Gözleri ceylana benzeyen peri suretli bir sanem yerine, rüzgâr gibi giden hünerli atı severiz. (Gazi Giray)

*Cennetin hurileri gelse -vallahi, billahi, tallahi- ayağımın ucuyla iterim ben onları. Mesleğim, davam, ruh-u revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması, dünyada bana bin tane Cennet’ten daha leziz geliyor. Ve şimdiye kadar hayatımın büyük kısmı garibane medreselerde geçti; yirmi yaşlarında cami penceresinde üç senem; sonra iki metrelik tahta kulübede altı senem geçti. Bazen üç dört gün ekmek bulamadığım da olmuştur. Ben bunlarda hiç olumsuzluk görmedim. Olumsuzluğu şunda gördüm: Bir gün o talebeler için açılan çeşmelerden abdest almışsam, ben ondan dolayı korkarım. Bir lokma yemeklerini ağzıma koymadım ve orada yedi-sekiz saat mesai yapıyorum diye bir kuruş para da almadım.

*Elden geldiğince öbür âleme hesapları sıfırlayarak gitmek lazım. Meseleleri dünyada sıfırlamak yetmiyor; çünkü onu Allah görüyor, maşeri vicdan ona şahit oluyor, günümüzde kaydeden şeyler onları kaydediyor. Siz bugün onları baskı altına alsanız da yarın tarihin sayfalarına simsiyah dökülecek ve her satırıyla bir kere lanet okunacak onlara; “Lanet olsun bu insanlara!..” denecek. Bunu dedirtmemek lazım; birer yâd-ı cemîl olarak, arkada çok hayırlı şeyler bırakarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yüz ak alın açık Allah’ın huzuruna çıkmaya bakmak lazım.

İşkenceler ve Boykot

Soru: Muhterem efendim! İlk Müslümanların türlü işkencelere maruz bırakıldıkları, açlık ve susuzluğa mahkûm edildikleri boykot yılları, günümüze bakan yönleriyle nasıl okunmalıdır? Ashâb-ı Kirâm efendilerimizi o zor şartlara rağmen dimdik ayakta tutan ve ümitlerine fer veren vesileler neler olmuştur?

*Bunların hepsi Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e peygamberlik vazifesinin verilmesinden birkaç sene sonra oldu ki bi’setin sekizinci senesinde de boykot bitiverdi. Fakat mesele sadece o boykottan ibaret değildi; o Müslümanlara karşı işkencenin sadece bir türüydü. Bazıları güneşin altında adeta çarmıha geriliyordu; bazıları taşa tutuluyordu; bazıları yetmiş-seksen derece hararetin olduğu o sıcak kumda -ki öyle yerde beyin kaynar, öyle bir beyin kaynamasında insanlar delirirler, felç olurlar- vücutlarından daha ağır kayalar üzerlerine konuyordu ve bu her gün tekerrür ediyordu. “Dininizden dönün ve ‘La ilahe illallah Muhammedun rasûlullah’ demeyin!” emir ve tehditlerine karşı o babayiğit insanlardan geriye dönen olmuyordu. Bazıları Hazreti Ammar, babası Yasir ve onun hanımı Sümeyye (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi fakir fukara insanlardı. Belki günümüzde olduğu üzere bir kısım kimselerin parayla satın alınması o dönemde de söz konusuydu. Bir taraftan cazibedar şeylerin kendilerine teklif edilmesi, beri taraftan da işkenceden işkenceye hayatın cehennem-nümun hale getirilmesi onları inançlarından vazgeçiremedi.

*Ashâb-ı Kirâm’ın işkenceler karşısında boyun eğmediğini ve sayılarının her gün artmakta olduğunu gören müşrikler, “Bunlar birbirleriyle ve başka insanlarla Mekke’de temas ediyorlar; vifak ve ittifakları yeni iltihaklara vesile oluyor.” diye o boykot hadisesini sonradan şeytanca bir mülahazayla düşündüler. Rasûl-ü Ekrem ve O’na inananlara karşı korkunç bir boykot ilan edildi. Haşim oğullarından kız alınıp verilmeyecek; çarşıda, pazarda onlarla ticaret yapılmayacak; onlara panayırlardan istifade ettirilmeyecek; hatta sokakta gezinmelerine dahi müsaade edilmeyecekti… Bu hususları muhtevi bir metin, bir avuç müslümanın üzerine hücum edip köklerini kazımanın ilanı olarak kudsileştirilip Kâbe’nin duvarına asılmıştı. Bunu yazan kimse kolu kuruyup mefluç hale gelmişti ama hadise çok ağırdı, müslümanlar fevkalade sıkıntı çekiyorlardı.

İlk Müslümanlara da Denmişti: Size Su Bile Yok!..

*Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı.

*O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş demeden herkese çektiriliyordu. Mesela, Ebu Talip ve hanımı da orada çekiyorlardı. Benî Haşim’den kim varsa ve inanan ne kadar insan bulunuyorsa, çölde aç-susuz, kendilerinin tedarik ettiği çadırlar ve çardaklar içinde yaşamaya mecbur bırakılıyordu. Nereden su bulacaklar, nerede ihtiyaçlarını görecekler, nereden nasıl gıda tedarik ederek geçimlerini sağlayacaklar? Bunlar hiç düşünülmüyordu. Günümüzde nasıl binlerce insan dışarıya atılıyor, memuriyetten dışlanıyor, “Bak başının çaresine!” denilerek bir sindirme, bir algı operasyonu yapılıyor; aynı zulüm o dönemde müşrikler tarafından yapılıyordu.

*Sahabe efendilerimizde öyle bir mukavemet sistemi vardı ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, onların her biri tam insibağa mazhardı. Her biri adeta bir Mehmetçikti.

*Bazıları Mekke’yi de terk ediyorlardı. Mesela; Cafer bin Ebî Talip bazı arkadaşlarıyla Habeşistan’a hicret ediyordu. Bir dönemde Kâbe’yi tahrip etmeye gelen insanların memleketine hicret ediliyordu. İçlerinde bazı zayıflar, kadınlar, çoluk-çocuk olduğundan dolayı, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kapıyı açıyor; Hazreti Cafer bin Ebî Talip gibi babayiğit bir insanın vesayetinde onları oraya gönderiyordu.

*Tecrit (boykot) döneminde Kâbe’nin duvarına astıkları fermanla, üç sene aç-susuz bırakılıyorlar ve orada çokları hastalanıyor, maddeten zayıf düşüyordu. Nitekim Hatice Validemiz oradan sıyrıldıktan sonra ruhunun ufkuna yürüyordu. Efendimiz’e kol kanat geren Ebu Talip de hem yaşlılık hem de oradaki işkence, bakımsızlık, görümsüzlük yüzünden vefat ediyordu; onun da mukavemet sistemi yeterli olmadı, o da ruhunun ufkuna yürüdü. İnşaallah bizim bildiğimiz anlayışın çok üstünde bir gidişle öbür tarafa gitmiştir, her zamanki niyetim -Hazreti Ebu Bekir’inki gibi- budur. Efendim’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kere ayakkabısını çevirene canım kurban olsun. O bir kere değil, ta çocukluğundan itibaren O’nu bağrına basmış, büyütmüş, nübüvvette kollarını germiş, O’na gelen tehlikelere karşı “burası çıkmaz sokak” demiş. Onu da öyle bilmeli.

*Sonunda boykot ilan edenlerin içlerinden üç tane insaflı insan kılıçlarını sıyırdılar, Kâbe’ye yürüdüler. İlk defa anayasa gibi Kâbe’nin duvarına asılı o kirli fermanı aldılar, kendilerine mani olmak isteyenlere karşı da dik durdular ve böylece o boykota son verildi.

Cesur Münevverler Çıkmadı, Bari Bugün de Bir Emile Zola Olsaydı!..

*Keşke günümüzde de entelektüellerden Dreyfus Davası’ndaki Emile Zola’nın yiğitliği gibi -ki aslında bizim tarihimizde öyle binlercesi vardır ama bu konu açılınca ilk planda batıya bakmanın neticesi olarak o akla gelir- bir yiğitliği gösterenler olsaydı. İnsan ne kadar arzu ederdi, alnını yere koyan, secde eden insanlardan bir kaç tanesi, en azından Mekke’deki müşrikler gibi, binlerce ailenin yüreğini sızlatan, binlerce insanı vazifelerini yaptığından dolayı gadre uğratan zalimler güruhuna karşı “yeter artık” falan deyip entelektüelce bir tavır sergileseydi, samimi bir ses yükseltseydi, herkes dilsiz şeytanlık durumuna düşmeseydi, keşke!.. İnsan ne kadar arzu ederdi!.. Ahiretlerini kurtaracaklardı. Maalesef aynı cürmün cezasını paylaşacaklar; birileri cürüm işleyerek, diğerleri de cürüm karşısında sessiz kalarak o cürme iştirak ettiklerinden dolayı, o cürmün cezasını müşterek olarak çekecekler öbür tarafta. Ve yine bizim canımız yanacak, onları öyle gördükçe, yüreğimiz sızlayacak; ciğerimize zıpkın saplanmış gibi bir acı duyacağız. Cenâb-ı Hak tez zamanda aklını yitirmiş kimselerin tutulmuş akıllarının zincirlerini, bağlarını çözsün, doğruyu göstersin, hakiki imana ulaştırsın, zulümden vazgeçirsin.

*O üç insanla boykota son verildi ama işkence ve çileler bi’set-i seniyyenin on üçüncü senesine kadar öyle devam etti. “Acaba algı operasyonlarıyla bu insanları inandıkları şeyden vazgeçirebilir miyiz? Haydi bir fasıl daha, haydi bir fasıl daha!..” Kullanmadıkları argüman kalmadı: İnsan öldürmeden alın da, mahrum etmeye, zincir vurmaya, bir kaç günde sadece bir su sunmaya… kadar işkencenin en utandırıcılarını yaptılar. Fakat hiçbir Müslümanı sindiremediler .

*Ashab-ı Kiram eziyet ve işkencelere boyun eğmedi zira onların insibağı çok güçlüydü. Sanki Allah (celle celaluhu) İnsanlığın İftihar Tablosu’nu hususi bir donanımla gönderdiği gibi, O’na hakiki ümmet olabilecek o babayiğitleri de hususi O’nun için hazırlamış. Bu açıdan da sahabeyle kimse boy ölçüşemez. Cenâb-ı Hak bizi onların arkasından yürüyenlerden eylesin.

Bin Tanemizi Öldürseler de Bu Kervan Yine Yürüyecek!..

*Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretlerine tekaddüm eden günlerde, “Dâru’n-Nedvedenilen kulüpte toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında şeytanın bulunduğu da rivayet edilir. Müşrikler İslam’ın boy atıp intişar edişini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, Allah Rasûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabını imha için bir plan yapmak üzere bir araya gelmişlerdi. Evet, Necidli bir ihtiyar kılığında Şeytan da onların aralarına katılmıştı. İhtimal müşrikler, işin idaresini ellerinden kaçırdıklarını anlamaya başlamış ve âdeta panik içindeydiler. Acaba ne yapmalıydılar? İşte onları bir araya getiren gündemin ana maddesi buydu. Sonunda “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. O’nun üzerine hep beraber saldırsınlar ve O’nu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar.” teklifinde anlaşmışlardı.

*İnanın günümüzde de aynı şeyler yaşanıyor. Burada ısrarla “Amanın o ahşap binada durmayın, problem var!” falan dediler. Bu kadarını açayım, bilin. Oysaki biz kim oluyoruz?!. Vifak ve ittifak içinde yürekleri çarpan, bu davaya gönül vermiş milyonlarca insan var. Bir buçuk seneye yakın bir zamandır, sürekli baskılar altında preslendikleri halde, hizmetlerinde bir duraklamaya girmeyen babayiğitler var. Bizim bin tanemiz ölse bile Allah’ın izni ve inayetiyle o kervanı durduramayacaklar.

*Bir kimse Allah için olur ve O’nun teveccühünü, yakınlığını, dostluğunu, muhabbetini, maiyyetini, korumasını ve yardımını gönülden dilerse, Allah onu katiyen hasımlarına teslim etmez, himaye ve sıyanet buyurur. Himaye ve sıyanet buyuruyor! Himaye ve sıyanet buyuracaktır, endişe duymayın. Şayet ille de endişe duyacaksanız, belli bir dönemde mabette sizinle beraber namaz kıldıkları halde yanlış bir yola girmiş, yanlışlığın dili ve tercümanı olmuş ve birileri de dilini yutmuş, sessiz şeytanlığı tercih etmiş kimselerin su-i akıbetleri adına endişe duyun. Öylelerinin bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, bir su-i akıbete maruz kalacaklarında hiç şüpheniz olmasın! Dünyadaki bütün eşrar, füccar, mekkar, küyyad ve a’danın da aynı şeye maruz kalacaklarında hiç tereddüdünüz olmasın!

*Allah (celle celaluhu) inâyetini, riâyetini, kilâetini bizimle beraber eylesin. İnsafsız zalimlere insaf ihsan eylesin. Yanlış yolda yürüyerek doğru bir yere varacaklarını zanneden o insanları Cenâb-ı Hak yanlışlarından döndürsün, sırat-ı müstakime hidayet eylesin. Vesselam…

Bamteli: Mukaddes Çile ve İnfak Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Allah’a kul olmak ne güzel!.. Sadece O’nun karşısında eğilmek ne hoş!..

*Allah ile münasebetimize bakınca, bu karınca halimizle diyoruz ki: “Ne kadar bahtiyar insanlarız! Bu küçük halimizle O’nunla bir çeşit münasebet içindeyiz. Bunun lezzetine, halavetine, zevkine doyulmaz!” Kim bilir o meseleyi zirvede duyanlar daha neler duyuyordur neler! Çobanlar meseleyi böyle duyuyorsa, kim bilir sürü sahibi meseleyi nasıl duyuyordur! Tabii İnsanlığın İftihar Tablosu bu mevzuda her sözden vârestedir. O, duyuşu, hissedişi, ihsası ve ihtisaslarıyla adeta semâvîdir. O, belki bazı hususları melâike-i kirâmın bile duyamayacağı seviyede duyuyordu. Evet, O müstesna!..

*Bir de zılliyet planında Hakk’ın mükerrem ibâdı var. Onlar da bize göre müstesna insanlar. Ne var ki, hemen her seviyede insan, O’nun ile münasebeti açısından çok şey duyar, çok şey hisseder; böyle âvâre, sergerdân kimselerin durumunu nazar-ı itibara alınca, kendi bahtiyarlığına tebessümler yağdırır. “Oh be!.. Müslümanlık ne güzelmiş! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında Allah deyip kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta durmak ne latifmiş! İki büklüm olup tevazuun birinci faslını eda etmek, Allah karşısında eğilmek ne zevkli bir şeymiş! Yüzünü yerlere sürmek ne derin haz kaynağıymış!..” der. Cenâb-ı Hak o zevki derinlemesine duymaya muvaffak eylesin!

“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?”

*İnsanın, küçük çapta, zıllıyet/gölge planında, çok küçük nispetler perspektifinde bile olsa, böyle bir mazhariyet ve zevk hemhemesi, demdemesi -iradelerinize ait yönüyle hemheme, öbür taraftan, O’nun vâridâtına mazhariyeti itibarıyla demdeme- içinde bulunması çok önemlidir. Bu açıdan da bu arada başımıza ne gelirse gelsin, onun yanında hafif kalır.

*Madem O’nu bulduk, bir yönüyle artık bulacağımız bir şey yok ve kurtulduk!.. “Seni buldum ve kurtuldum!” diyebilirsiniz.“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!. Evet, O’nu bulan ne kaybetmiştir?!. O’nu kaybeden, yani kendi düşünce dünyasında kendini uzaklara atan, kendini O’nun yokluğuna, daha doğrusu O’nsuzluğa, “ene”sini “Hüve”sizliğe salan kimse ne bulmuştur ki?!.

*Binaenaleyh, böyle cevheri bulmuş bir insan huzur, mutluluk, şâd ve hürrem olma gibi şeylere hiç gönül kaptırmaz. Bunlar, bakırcılar çarşısında bile elde edilebilecek şeylerdir; cevherlerin alış-verişinin yapıldığı, sarrafların bulunduğu yerde olan şeyler değildir. Bu itibarla da bazı şeylere katlanmalı!.. Ve katlananlar bu mülahaza ile katlanmışlardır. O katlanma işi de tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hiç eksik olmamıştır.

Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım!

*Bütün tehlike dolapları herkesten önce İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek başında dönüp durmuştur. Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar hakkında kurulan komploları âdetâ Efendimiz’e tahsis etmiş ve şöyle demiştir:

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُاللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) Görüldüğü üzere, elini kolunu bağlayıp zindana atma, öldürme ya da belde dışına sürme gibi mekrin değişik dalga boyundaki zuhurları olan bütün komplolarda gayr-i sarih mef’ul Efendimiz’dir; bütün planlar O’nun üzerine yapılmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an, yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardı.

*Şayet en mübarek insanlar hırpalanmışlarsa, preslerden geçmişlerse, dibeklerde adeta dövülmüşlerse ve siz bundan âzâde, vâreste tutuluyorsanız, bence kendi durumunuzdan şüphe duymanız lazım.

“Allahım, medrese-i Yusufiye misafirlerini salıver ve onları en çabuk zamanda sevdiklerine kavuştur!..”

*Bazılarınız çeker, bazılarınız da onların çektiğini paylaşır, onların ızdıraplarını ruhunda duyar; yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir küheylan gibi şahlanır, bir üveyk gibi kanatlanır Allah’ın izni inâyetiyle; işte o zaman paylaşıyor demektir.

*Evet, birileri içeride medrese-i Yusufiye yaşarlar; berikiler de dışarıda oturur kalkar onlara dua ederler: “Onları en çabuk zamanda, çok rahatlıkla salıver Allahım! Salıver ve onlarla beraber bir sürü aileyi, kırk bin tane aileyi, elli bin tane aileyi, yüz bin tane aileyi; belki on milyon aileyi sevindir Allahım!” Bu on milyon ailenin sevinmesi, mele-i âlânın sakinlerinin de sevinmesi demektir. Bu arada bir şirzime-i kalîl “Niye böyle oldu?” diye üzülecekler. İnşaallah, iman ediyorlarsa Allah’a, o üzülme de onların günahlarına kefaret olur. Biz onu da düşünürüz: Allah onların da günahlarına kefaret olabilecek şeylere onları hidayet eylesin. Genel ahlakımız bu!..

*Bazı densizler bir mülâaneyi, bir mübâheleyi, bir muhâveleyi beddua kabul edip böyle bir meseleden dolayı, incir çekirdeği nevinden meseleleri dava mevzuu yaparak, “Acaba bununla bunlara bir örgüt diyebilir miyiz?” düşüncesine daldılar. Bu yaptıkları mesâvîden dolayı bize düşen şey “Allahım bunlara da hidayet eyle!” demektir. Bir de sabredemediğimiz takdirde “Allah Allah, cinnetin bu seviyesi de varmış!.” demektir. Ama ben bu mülahazaya girmenizi de istemem.

Mukaddes Çile Nöbeti Sizlerdeyse…

*Dünden bugüne sizin çizginizde hareket eden insanlar hep çekmişlerdir. Yüce mefkûrelerini, gaye-i hayallerini, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalandırmaya odaklanmış insanlar hep musibetlere maruz kalmışlardır. Başka mülahazaları olmayan, dünya adına bir kazanım peşinde koşmayan, ölürken “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı.” (Ahmedî) diyerek Allah’a yürümeyi planlayan, farklılığını fark etmeyen; el-âlem hizmetini alkışlarken “Allah Allah bunlar neyi alkışlıyor?” diyen, kendini tamamen bu işe adamış, başkalarının başka şeyleri sıfırlamalarına mukabil o kendini sıfırlamış; el-âlem göklere çıkarsa bile kendisini yeryüzünde debelenen bir “dâbbe” ve Cenâb-ı Hakk’ın küçük, hakîr, zavallı, kıtmir bir varlığı olarak gören insanlar… Cenâb-ı Hak kendimizi öyle görmeye muvaffak eylesin; bu Allah’ın büyük bir hidayetidir. Başka türlü görme, Allah’ın, insanın firavunlaşmasına fırsat vermesi demektir.

*Evet, insanın, kendini diğer insanlardan büyük görmesi ve “ben şuyum, buyum” demesi bir mekr-i ilahidir; Allah’ın o insanın firavunlaşmasına müsaade etmesi demektir. Verdiği imkânların onda istidraç şeklinde tesir göstermesi demektir. İstidraç, nimet şeklinde gelen, insanı Allah’tan uzaklaştıran nıkmettir.

*Madem Hak yolun en kıymetli yolcuları enbiya, mukarrebin, asfiya ve evliya hep musibetlere maruz kalmış ve çileler çekmişler, bizim de başımıza gelenleri tabii kabul etmemiz, öfkelenmememiz ve hale rıza göstermemiz lazım.

“Biz Uhud’u Severiz Uhud da Bizi Sever”

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ashabıma sebbetmeyiniz. Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse, ashabımdan birinin verdiği yarım müdd sadakaya ulaşamaz.” buyuruyor. Asr-ı Saadet’te infakı bu kadar değerli kılan hususlar nelerdir? Sonraki dönemlerde de dinî gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi?

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifte ashabı için öyle buyuruyor. Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez. Onlar O’nun kâmetini biliyorlardı; O da ashabının kadr u kıymetini ve kıvamını biliyordu. Allah’ın izniyle, insanlığın idbârını ikbâle çevirebilecek bir kadro olduğunu çok iyi biliyordu; Allah’ın bildirmesiyle biliyordu; o yüksek firasetiyle, fetanetiyle ve okumasıyla biliyordu. Yüzlerinden ve kalbî heyecanlarından onları okuyordu. Bu açıdan da mezkûr ifade -haşa- onlara bir iltifatta bulunma adına değildi, bir realiteyi ifade ediyordu. Çünkü O’nun lal ü güher beyanları içinde katiyen riyanın, süm’anın, şunu bunu hoşnut etmenin zerresi yoktu. Ne konuşuyorsa, milimi milimine doğruydu; söylediği sözler neye dairse şayet, onun numarasına ve drobuna fevkalade uygun ve vakıa mutabıktı.

*“Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse…” O gün Medine-i Münevvere’de en yüksek gibi görünen dağın Uhud Dağı olmasının yanı başında bir de Uhud Dağı’nın kıymeti var. Bu kıymet değişik vesilelerle vurgulanıyor. Uhud Harbi’nde o mübarek dağın eteklerinde Müslümanlar kutsal, muvakkat bir hezimet yaşıyorlar. Uhud’da böyle bir hadise yaşandığından dolayı ihtimal bazılarının kafalarına “Bu dağ uğursuz galiba!” şeklinde bir düşünce gelebilirdi. Bundan dolayı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yerde şöyle buyuruyor: “Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz o da bizi sever.” Bu açıdan da Uhud, Ağrı ve Everest gibi büyük değilse de kıymet-i maneviyesi itibariyle çok büyük. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in vurgulamak istediği hususlardan biri budur: Uhud Allah Rasûlü’nü seven ve Allah Rasûlü’nün sevdiği bir dağdır.

*Başlangıçta Ashab-ı kiram efendilerimiz de vermeyi, infak etmeyi çok bilmiyorlardı. Hâşâ onlara bilmiyorlardı demek, bilmeme sözünü onlara nispet etmek saygısızlık olur fakat onlar bildikleri her şeyi dinle öğrendiler, o Muallim-i azamla, o Mürşid-i azamla öğrendiler.

İlk Himmet ve Ashab-ı Kiram’ın Cömertliği

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının gönüllerindeki verme kapılarını aralamada kim bilir ne zorluklar çekmişti. Meselâ, bir gün Arab’ın aslı olan Mudar kabilesinin Müslümanları gelmişlerdi. Giyecek başka bir şey bulamadıklarından dolayı üzerlerinde yün elbiseler olduğu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanları görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuştu. Onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen infakla alâkalı ayetleri okumuş; ashabına, insanlara yardım etmenin faziletlerini anlatmıştı. (Benzer hadise Tebük Seferi’ne çıkılırken de ordunun teçhiz edilmesi esnasında yaşanmıştı.) Fakat Sahabe Efendilerimiz henüz başkalarına yardım etmeye alışmamışlardı; dolayısıyla, hiç kimse bir coşkunluk ve bir heyecan ortaya koymamıştı. Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve işin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fırlayıp evine gitmiş, parmaklarının arasından dökülecek kadar ellerini doldurmuş ve getirdiklerini Rasûlullah’ın huzuruna dökmüştü. Onu görünce diğerleri de ne yapılması lazım geldiğini anlamış ve herkes infak için koşmuştu. Nitekim Peygamber Efendimiz’in önünde bir oğlak büyüklüğünde yardım malzemesi birikmişti. İşte o zaman, yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.” Evet, Ashab efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.

*Öyle bir katılığın yaşandığı dönemde, işin başlangıcında henüz rehabilite görmemiş bu insanların birdenbire balmumu gibi yumuşamaları ve ihsanda bulunmaları çok önemlidir. Sonra o iş bir nevi sünnet olmuş, bir güzergâh oluşmuş; arkadan gelenler de zekat, sadaka, ikram, ihsan ve himmet adı altında din ve iman hizmetine destek vermişlerdir.

*Meselenin bir de manevi yanı vardır. Neden onların bir müdd sadakası başkalarının dağına tekabül ediyor? Sahabe idraki, sahabe imanı, sahabe anlayışı, sahabe ihlası, sahabe rıza düşkünlüğü, sahabe iştiyakı başkalarıyla mukayese edilmeyecek bir seviyededir. Onu verirken öyle bir mülahazaya bağlanıyorlardı ki, “Allah’ın izni ve inayetiyle bu öbür tarafta dağlar cesametinde olacak!” diyor ve buna yürekten inanıyorlardı. Bir de katiyen bunu bir minnet vesilesi yapmıyorlardı. İşin daha mebdeinde bu mülahazayla vermeleri öyle bir enginlik ve derinlikti ki Hazreti Pir-i Muğan’ın “Bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.” dediği hakikat zuhur ediyordu. Halisane verme dolayısıyla bir ölçek infak Uhud Dağı kadar kabul ediliyordu.

Bugün de gayret, himmet ve infakla şahlanan nice babayiğitler var!..

*Günümüze gelinirken yeniden bir fetret dönemi oldu. Bir dönemde öyleydi, insanlar adeta dilencilik yaparak o Kur’an kurslarını açmak için koşuyorlardı. Allah ebeden razı olsun, Süleyman Efendi Hazretleri ve talebeleri, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ve taraftarları, Çarşamba Cemaati ve taraftarları… Hepsinden Allah razı olsun. Çok zor elde ediyorlardı ve o zoru Allah’ın izniyle işler hale getiriyorlardı.

*Sonra Allah Teâla günümüzde Hizmet ve Hareket şeklinde ifade edilen, öyle algılanan, öyle kabul edilen ve artık bir dünya meselesi haline gelen Camia’yı da istihdam buyurdu. Batılı bütün devletlerin iki-üç yüz senede gerçekleştiremedikleri işleri, ekonomik durumu orta ölçekte olan Türkiye, Allah’ın izniyle realize etmesini bildi; Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla Anadolu insanı bunu başardı.

*Sizin o koskoca devletiniz, milleti idare eden insanlar, sizin mefkûre dünyanız, gaye-i hayaliniz, ruh ve mana kökleriniz adına kazandırdığınız şeylerin yüzde birini kazandırmamışlardır. Boş iddialara bakmayın. Kuruntularının arkasından koşuyorlar. Allah bunları yapmaya sizi muvaffak kılmıştır ve bundan sonra da çok daha büyük şeyler yapmaya inşaallah muvaffak kılacaktır. Onun için sinek ısırması nev’inden maruz kaldığınız şeyleri nazar-ı itibara almayarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, dökülün, saçılın!.. Bir dönemde arkadaşların yaptıkları ve hâlâ yapıyor oldukları gibi himmetle şahlanın!.. Şimdiki bin üç yüzü, iki bin altı yüz yapmaya bakın!.. Durmadığını gösterin bu işin!..

*Sonraki dönemlerde de dini gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi? Günümüz de işte öyle bir zaman dilimidir. Fakat o kapı da aralandı, insanlar alıştılar ona. Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum: İzmir Bozyaka’da insanların yardımına başvurulmuştu. Orada meselenin ehemmiyetiyle ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim. Utanıyordum da.. kendime istemiyordum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Ben odaya girerken birisi merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi. Astsubaylıktan emekli olmuş o zatı tanıyordum. Elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını getirdim!” dedi. Emeklilik parasıyla satın almış olduğu evinin anahtarlarını elime attı. Bu göz yaşartıcı tablo karşısında ben ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim. Daha sonra da “Git, çoluk çocuğunla evinde otur. Rabbim sana verdikçe, sen de infakta bulunursun.” dedim. Ben bugün de bu coşkun duygu ve heyecanın yaşandığı ve bundan sonra da yaşanacağı kanaatini taşıyorum.

Bamteli: O’NUNLA BİR ÖMÜR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

İntizâr Ağırdır Ama Mükafatı Ondan da Ağırdır

*Asıl önemli olan mesele her şeyin sonudur ama o sonu seyretmek çok kolay değil. İntizar ister. Kuluçkanın yumurtalar üzerinde adeta bir sancıyla sağdan sola dönmesi, yumurtaları çevirmesi, “Metâ.. metâ?!.” (Ne zaman.. ne zaman?!.) demesi!.. Hani Kur’an’ın ifadesiyle, Nebi bile “Metâ nasrullah – Allah’ın yardımı ne zaman?!.” diyor. O intizar dönemi oldukça ağırdır fakat mükâfâtı ondan daha ağırdır. Belki insanın sevap kefesindeki ağırlığa ağırlık katacak husus, o mevzuda onun mukavemeti, itiraz etmemesi, kahr u lütfu bir bilmesi, en acı şeyleri gönül inşirahı içinde karşılaması, canı yandığı yerde bile “Elhamdülillahi alâ külli hâl!” demesi.

*Elhamdülillah! Bilerek, kasten, hele ısrarla ve inatla kötülüklere dalmaktan, mühlikâta inhimâk etmekten Cenâb-ı Hak korudu. Nisyan ve hatalarımız ise O’nun rahmetinin vüs’atine emanet.

*Elhamdülillah! Cenâb-ı Hak hakiki imana, o imanın gereklerini yerine getirmeye ve bir yerinden dahi olsa İslamiyeti yaşamaya muvaffak kılmış. İhsan talebi arkasından koşturmuş; mülahazalarımızı ihlasa yönlendirmiş, rızayı vird-i zeban ettirmiş, halis aşk u iştiyakı gönlümüzün şekeri şerbeti haline getirmiş, hep onu terennüm ettirmiş. Bu güzel şeylerin yanında dünya kadar kusurlarımız ve hatalarımız da olabilir; fakat rahmetinin vüs’ati onları setreder.

Elhamdülillah.. Elhamdülillah Diyebilmemize de Elhamdülillah!..

*Bir; bu türlü nimetlere elhamdülillah.. bin defa elhamdülillah! Bir de onun şuuruna vararak elhamdülillah demeye elhamdülillah!.. O şükre şükretmeye de elhamdülillah!

*Ayrıca mâsiyete düşmediğimize elhamdülillah!.. Çalıp çırpmadığımıza elhamdülillah!.. Hırsızlık yapmadığımıza elhamdülillah!.. Haramîliğe girmediğimize elhamdülillah!.. Kalbî ve ruhî hayatımızı makam hırsıyla feda etmediğimize binlerce elhamdülillah! O korkunç şeytanî sukûtlara maruz bırakmadığından dolayı Allah’a binlerce hamd ü sena olsun.

*Burada dikili bir taşımız olmayabilir. Ölüp gittiğimiz zaman arkada bir şey bırakmamış olabiliriz. Hatta yâd-ı cemîl olma gibi, en büyük insanların bile bazen talebinde bulundukları şeyler konusunda da bir talebimiz olmayabilir. Aslında en büyüğü talep edenin, onun berisindeki herhangi bir talebe gönül bağlaması, aşağı inmesi demektir. “Allah’ım Sen ve rızan!” denmişse, “iştiyak likâullah!” denmişse şayet, onun berisinde cennete bile talip olmak, birkaç adım geriye atmak demektir. Bu O’na karşı saygısızlıktır. Onlar, O’nun lütfunun tezâhürleridir, tecellîleridir. Onlar O’nun lütfuna, ihsanına, teveccüh-ü Sübhânîsine, vüs’at-i rahmetine ve fazlına kalmış şeylerdir; büyükler de meseleyi bunlara bağlayarak istemişlerdir.

Şüpheli Şeylerden Sakınan İnsan Dinini, Irzını ve Haysiyetini Korumuş Olur

*Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” Evet, aman şuna el uzatmayayım! Aman buna el uzatmayayım! Aman şuna göz kırpmayayım! Aman buna dudak ve dil hareket ettirmeyeyim!.. Bu mülahazalar içinde hareket ediliyorsa, Allah’ın izni ve inâyetiyle, hep kazanma kuşağında gidiliyor demektir.

*Üzerinize gelindikçe, din iman adına biraz daha pekişeceksiniz. İmmun sisteminiz sağdan soldan gelip size sap olan bir kısım virüslerle, fakat vücudunuza zarar vermeyen virüslerle, adeta aşılanıyormuşçasına güç kazandığı gibi, siz de bu türlü şeylerle daha bir güçlü ve iradeli hale geleceksiniz inşaallah.

Geciktirdiğiniz Hizmetlerinizi Kaza Edeceğiniz Günler de Gelecek

*Havalar sükûnet kesbettiğinde, zalimler ve facirler çekip gittiğinde hizmetinizi katlayarak götüreceksiniz. Bugün hafif bir tevakkuf oldu diyorsanız şayet, o zaman diyeceksiniz ki, “O dönemde gerekli olan açılımı tamamen yapamadık! Vaktine erişip de yapamadığımız o açılımları şimdi kaza ediyoruz Allahım! Şimdiye kadar sekiz saatlik mesai yaptıysak, artık onu on sekiz saate çıkaracağız.” Ne uğrunda? Ruh ve mana değerlerimizi bütün âfâk-ı âlemde bir bayrak gibi dalgalandırma adına! Ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen usareleri bütün dünyaya duyurma adına! Milli ruhumuzu bütün dünyaya duyurma ve dünyadan da alacağımız şeyleri alma adına!..

*Şimdiye kadar sekiz saat küheylan gibi koşuyor idiyseniz, sekiz saati on sekiz saate çıkaracaksınız! Aile ve çoluk çocuk hukukunu hiçe saymamak için onların da haklarını vererek, adalet-i tâmmeyi hem şahsî hem ailevî hayatınız hem de dininiz, diyanetiniz, mefkûreniz, milli ruhunuz, gelenekleriniz adına ihyâ etmek için mesainizi ikiye katlayacaksınız! Şayet bir saat fevt ettiyseniz, istiğfar edeceksiniz! “Estağfirullah! Ben bir saat kaçırdım!” diyeceksiniz.

Çalmadığımıza, Haramîlik Yapmadığımıza, Zulmü Alkışlamadığımıza ve Zalime Boyun Eğmediğimize Elhamdülillah!..

*Evet, “Küfür ve dalaletten başka her şeye elhamdülillah!” Küfür ve dalalete düşmediğimize elhamdülillah! Çalmadığımıza elhamdülillah! Haramîlik yapmadığımıza elhamdülillah! Yapılan haramîlikler karşısında susmadık elhamdülillah! Zulmü alkışlamadık elhamdülillah! Zalime yahşi çekmedik elhamdülillah! Eğilmedik elhamdülillah! Eğilecek yerimizi bildik elhamdülillah! Asâ gibi Allah karşısında eğildik elhamdülillah!.. “Yetmedi” dedik, secdeye kapandık; “Baş ayak aynı yerde, alnı öper seccade / İşte insanlığı kurbete taşıyan cadde!..” dedik, hep yüzümüzü yerlere sürdük.

*El-âlem neler diyor neler?!. Ben de başımı yere koyunca, Tahiyyat’ta “Es-selâmu aleyke eyyühe’n-Nebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtühu” derken, bana inanın, kuyruğunu sallayan bir köpek gibi O’nun ayaklarının dibinde paçalarını öpüyor gibi görüyorum kendimi.. ve Cenâb-ı Hak, ruhumun ufkuna gideceğim -Gayyaya yuvarlamasın Allah- güne kadar da bu mülahazalarla -Siz de arzu ederseniz, sizin için de söyleyeyim bizi bu mülahazalarla- taçlandırsın. Bu mülahazalarla aziz kılsın. O’nun kıtmîri olmayı dünya sultanlığına değiştirmem. Bütün hayalim: Bir gün acaba ayaklarının ucunu, tırnaklarını öpme şerefini Cenâb-ı Hak nasip eder mi öbür tarafta?

Herkes O’nu Okuyor

Soru: Muhterem efendim! Birkaç senedir “Herkes O’nu Okuyor!” kampanyası gibi faaliyetler vesilesiyle milyonlarca insan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatını okudu. Rasûl-ü Ekrem Efendimizi yazılan kitaplarla mı, âyât ve hadislerin beyanıyla mı, salat ü selamlarda zikredilen isim ve sıfatlarıyla mı, hangi yolla daha doğru tanıyıp daha güzel anlayabiliriz?

*Dünden bugüne -Allah sa’yleriyle onları serfiraz kılsın, Firdevsiyle taçlandırsın- bir hayli insan Kitap ve Sünnet ile onların izahı, şerhi, haşiyesi adına Siyer ve Megazi kitapları yazmışlar. Herkes kendi ufku açısından önemli gördüğü hususları nazara vermiş. Tabii bu mevzuda yönlendiren hususlardan bir tanesi de zaman ve konjonktürdür. Zaman önemli bir müfessirdir; şartların belirlemesine göre insan bazı şeyleri daha aydın görür. Belli şartlar içinde kendisini alakadar eden meseleleri daha iyi tanır, daha iyi değerlendirir, daha iyi analiz eder ve daha iyi tahlillerde bulunur. Bu açıdan herkes kendine göre bir şey yapmış; bugüne kadar pek çok devasa kâmet gelmiş ve O’nu anlatmışlar. Hazreti Pir-i Mugân da çağın dili ve tercümanı olması itibarıyla O’nu anlatmıştır; mucizeleriyle anlatmıştır, inkılaplarıyla anlatmıştır.

*Ayet ve hadisler, yazılan kitaplar ve salat ü selamlardaki tavsiflerin her biri bırakılan bir uçtur; o uçlardan hareketle daha neler söylenebilir neler!.. Bu uçlar sayesinde -“Seleften Allah razı olsun, halefe ne kadar çok yapacak iş bırakmışlar” mülahazasıyla- sizin de o istikamette bir şeyler deyip şeref kazanmanız adına size de fırsatlar bahşedilmiştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu her devrin idrâkine göre yeniden yazılıp anlatılmalıdır!..

*Efendimiz’i herkes okuyor. İşte bu sene diyelim, bir çeşit bir siyer mütalaa edildi. Ülfet ve ünsiyet olmasın diye gelecek sene başka bir zaviyeden bakan başka bir siyer ile mesele ele alınmalı. Yoksa öyle bir eser, kafa kafaya verilmeli, kolektif şuura emanet bir gayret gösterilmeli; böylece daha mükemmel, daha câmi ve aynı zamanda o Büyük Zât’ın kamet-i balasını aksettirici siyerler yazılmalı; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hayat-ı seniyyesi ifade edilerek daha mükemmel şeyler ortaya konmalı.

*Ve bunun sonu da gelmeyecektir. Zaman şimdilerde çok hızlı cereyan ettiğinden ve değişimler de çok hızlı olduğundan dolayı on sene sonra bugünkü şeyleri bayatlamış gibi görebilirsiniz. Yirmi sene sonra, on sene sonraki şeylerin bayatladığını görebilirsiniz. Dolayısıyla her dönemde ister Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin, ister Siyer ve Meğazi’ye dair eserlerin, isterse de değişik zamanlardaki sahib-i zaman olan insanların yazdıklarının bıraktıkları uçlardan hareketle İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun icraatları o devrin ruhuna göre yeniden anlatılmalıdır.

*O, kendi hususiyetleriyle, kendi nübüvvet çerçevesiyle ve kendi mesajının esaslarına göre anlatılmadığı zaman -hafizanallah- O’nun yolunda yürüyoruz diye bir sürü sapık mezhep, sapık cereyan, sapık ideoloji ortaya çıkabilir ve bu da İslam’ın dırahşan çehresini karartır, insanları ürkütür. Bir dönemde İslam düşmanlığı yapan kimselerin ve bazı oryantalistlerin dedikleri şeylere hak verdirircesine bazı gruplar çıkar. İslam adına bazı şeyler yaptırtıyor gibi, şeytan bir kısım çirkin işler yaptırtır ve bunlara dıştan bakan insanlar Müslümanlığı seçme mevzuunda yerlerinde kalmayı tercih ederler.

*İslam dünyası güzel bir görüntü sergileyemediğinden ve büyük büyük İslami iddialarla ortaya çıkanlar haramîliklere girdiklerinden, fuhşiyata daldıklarından ve bohemce hayat yaşadıklarından dolayı bugün çokları “Müslümanlık buysa şayet, ne diye seçelim ki?!.” diyecek haldedir. M. Akif tâ kendi döneminde, “Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile / Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile! / Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir / Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.” demiştir. Müslümanlık göklere çıktıysa, birkaç Müslüman da makberde mezar taşlarıyla kendilerini ifade ediyorlarsa, millet niye mezaristanı tercih etsin ki?!. Neden ulaşamayacağı göklerdeki Müslümanlığa talip olsun ki?!.

Allah Rasûlü sadece kitaplarla anlatılmamalı; her mü’min O’nu gösteren bir ayna olmalı!..

*İki üç asır var ki İslam dünyası tahribe maruz kalmıştır; imrendirici, insanların iştihasını kabartıcı bütün hususiyetlerini, rengini, desenini kaybetmiştir. Bu açıdan da bir yandan İnsanlığın İftihar Tablosu kitaplarla engince anlatılırken beri taraftan da her mü’min -bir manada- Muhammedî olmalıdır. Hangi tarafından alıp değerlendirirseniz değerlendirin, bir ayna gibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam onda görülmelidir. “Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim!” (A. M. Hüdayi hazretleri) denilmiştir. Nasıl ki Allah Rasûlü, Hakk’a aynadır; size bakanlar da sizde O’nu görmelidirler. “Oturuşları O, kalkışları O, geceyi ihya etmeleri O, teheccüdleri O, evvabinleri O, duhaları O, sık sık oruç tutmaları O, dillerini ve gözlerini yerinde kullanmaları O, İslam için koşmaları O, yüce mefkûreyi ikâme etmek için koşmaları O!..” demelidirler.

*İster dinin çehresini karartan o şer şebekelerini, ister onlar karşısında sessiz kalanları, isterse de Müslümanlık adına ortaya çıkıp Müslümanlık yolunda yürürken haramîler gibi davrananları gören insanlar, “İslamiyet buysa, biz ondan fersah fersah uzağız!” derler. Bugün kendi ülkeniz de dâhil şu İslam dünyasında, o geniş imkânlarla, o iddialı güçlerle, o şakır şakır başlarından aşağı akan servetle on tane insanın Müslümanlığı seçmesine vesile olamadıklarını yeminle söylesem, yalan söylemiş olmam. Evet, onlarla olmuyor o!.. Ebu Bekir olmakla, Ömer olmakla, Osman olmakla, Ali olmakla oluyor o.

*Bu açıdan, her biri bir dolunay olan o insanlar, esas mahiyetlerine uygun olarak anlatıldığı ve bununla beraber anlatan insanlar da onlara birer ayna olduğu zaman başkalarında bir imrenme, bir arzulama meydana gelecektir ve maksut da o vakit hâsıl olacaktır. Yoksa gerisi kuru gürültü ve kendi kendini aldatmadan ibarettir.

İrâdî Hicretten Sonra Şimdi de Cebr-i Lutfî Hicret Fırsatı

*Bu arada şayan-ı şükran bir husus var. Bir taraftan ihtiyarî olarak dünyanın dört bir yanına -tohumun toprağın bağrına saçılıp filize yürüdüğü gibi- saçılan hasbiler, fedakârlar var. Her türlü mehâliki göğüslemek üzere dünyanın dört bir yanına giden bu arkadaşların say ve gayretleri ihtiyari ve onlarınki tam hicret. Onlar belli ölçüde, zılliyet planında hicret sevabı kazanırlar. Diğer taraftan da bir cebr-i lutfî hicret söz konusu. O sevabı bugün gören sizin ağabeyleriniz, dünden bu işe sahip çıkan ve elli senedir bu işin içinde olan insanlar, geçende bana bu cebrî hicretle alakalı bir proje getirip sundular: Bu meseleyi nasıl realize ederiz? Yetmiş seksen yaşında biz de gidelim, hicret edelim. Asliyet planında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sahabe bunu yaptı, kendi yüce mefkûrelerini dünyaya duyurmak, kendilerini ifade etmek, ortaya konması gereken şeyleri hal ve temsille ortaya koymak için gittiler. Biz de zılliyet planında, nisbi olarak aynı hicreti realize edelim. Evet birileri öyle ihtiyarî gitmişlerdi; şimdi de birileri bazı arkadaşların ikametgahlarına çomak soktular. Bu defa o çomaklar onları cebr-i lutfî hicrete zorladı. Onlar dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Oralarda olup biten şeyleri gördüler. Bu, evvela kendilerinde bir sinerjiye sebebiyet verdi, enerjilerine enerji kattı, daha bir güçlendiler. Bir diğer taraftan da bugüne kadar kendi ülkelerinde düşe kalka tecrübeleriyle edindikleri bilgileri, oradaki bu ilk ihtiyarî muhacirlere taşımak suretiyle onlara destek oldular, kuvve-i maneviyelerini takviye ettiler ve kendi masuniyetlerini, masumiyetlerini anlattılar. Zalimlerin iftiralarına, tezvirlerine, hıkdlerine, hasetlerine, şenaetlerine, denaetlerine, fezazetlerine, gıybetlerine ve iftiralarına rağmen, öyle olmadıklarını anlattılar, dünyaya duyurdular.

*Hâsılı, asıl Siyer dediğimiz mesele, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in anlatılması, hal ve temsil diliyle anlatılmasıdır. Bu arada, bugüne kadar duyup ettiğiniz şeyleri kitaplara dökerek genç nesillere okutmak suretiyle onlarda da o arzu ve duyguyu uyarmak lazımdır. Bu da yine size düşen vazifelerdendir. Allah’ın izni ve inayetiyle, tasavvurlarımızı aşkın o şeyler size ve sizden sonraki nesillere müyesser olacaktır. Hazreti Pîr’in ifadesine bağlayarak diyeyim; Cenâb-ı Hak, asırlardan beri rahnedâr olan o kaleyi tamir etmeye sizi muvaffak kılacaktır.

BAMTELİ: YİTİK CENNET VE ÇOKLUĞA ALDANANLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

“Beni bana meftun etmek suretiyle, beni Sensizliğe mahkûm etme Allahım!”

*Keşke şeker ve sakarinler gibi, biz de içinde bulunduğumuz havuzda eriyiversek ve kendimiz olmaktan kurtulsak; “ene”den sıyrılarak muvakkaten “nahnu” limanında ârâm etsek; sonra “nahnu”ya da bir tekme vurarak “Hû” ufkuna yükselebilsek.. bütün bütün yok olsak. İşte o zaman her şey bize dost nazarıyla bakar; biz de her şeyi bir dost, bir yâr-ı vefâdar, bir enîs-i celîs gibi görürüz.

*Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Biz de “Senin Sen olarak tecellin, benim ben olarak yokluğuma vâbestedir. Beni bana mahkûm etmek suretiyle, beni Sensizliğe mahkûm etme Allahım!” demeliyiz.

*Belki günümüzdeki mü’minlerin en büyük derdi; ağızlarıyla söyledikleri ve taklitten gelen bir sâik ile tekrar edip durdukları halde, bir türlü tabiatlarına mâl edemedikleri, sindiremedikleri, -yeni ifadesiyle- içselleştiremedikleri Allah münasebeti, din münasebeti ve Peygamber münasebetinin eksikliğidir!.. Bir annenin hasretle yolunu gözlediği parçasını aklına getirdiğinde bütün duygularının harekete geçmesi gibi, Allah ve Peygamber anılınca tepeden tırnağa harekete geçecek şekilde bir ruh haletine sahip olamamaktır.

*O’ndan gayrı her şeye kıymet-i harbiyesine göre değer vermek gerekir. “Şu kadarı bir ihtiyaçtır; şu kadarı bir zarurettir; şu kadarı muktezâ-yı beşeriyet açısından olmazsa olmaz.” Fakat O’nun için katiyen “şu kadarı, bu kadarı” diyemeyiz. O mevzuda mülahazalarımız hep zirvede olmalı.

*Mebdede olmayabilir bu fakat insan talip olacaksa ona talip olmalı. Talepte dağınıklığa düşen insanlar, tevhid-i kıble yapamadıklarından dolayı, ona katiyen ulaşamazlar.

“Ben veliyim, ben gavsım, ben kutubum, ben evtâddanım, ben mehdiyim!..” Safsataları

*Bu konuda önemli bir husus da büyük pâyeler iddiasına girmemek. “Ben veliyim, ben gavsım, ben kutubum, ben evtâddanım, ben mehdiyim!..” safsatasına düşmemek. İnsanlar arasında insanlardan bir insan olma mülahazasına sımsıkı bağlı kalmak. Tevazu, mahviyet ve hacâletle hayatını iki büklüm geçirmek. Fakat kendine böyle bakmanın yanı başında, “Allahım ne olur, Zât-ı Ulûhiyetine, Esmâ-i Sübhâniyene, Sıfât-ı Kudsiyene, Zât-ı Bahtına müteallik neler varsa, şe’n-i rububiyetin ve i’tibarâtınla alakalı neler varsa, o mübarek kulların enbiyâ-i izâma duyurduğun gibi, bana da duyur. -Hazreti Muhyiddin ibn Arabî’nin ifadesiyle- Onu bana duyururken de aynı zamanda hiçliğimi, sıfır olduğumu da bana duyur!” mülahazasıyla dolu bulunmak.

*A’lâlardan a’lâya talip olmak; a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta talip olmak; fakat aynı zamanda, zeminde, ayakları yerde, basit; inâyet-i ilâhî olmazsa, kıymet-i harbiyesi olmayan bir mahlûk nazarıyla kendine bakmak! Bu kompleks değil!.. İnsanlara karşı böyle bir duyguya kapılırsanız; Tiranlar, Yezidler, Haccaclar, Stalinler, Fullerler karşısında böyle bir ruh haletine girerseniz, kompleks olan odur! Ama Allah karşısında mahviyet, tevazu ve hacâlet sizi yükselttikçe yükseltir; bir noktaya gelirsiniz ki.. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin dediği gibi, “Hakk’ın mükerrem ibâdı melekler yerde göklerde; avâmından avâm-ı nâsı efdal eylemiş Allah.” Bunun bir yönüyle mukabili şudur: Haydi haydi havâssından da havâssını efdal eylemiştir Allah (celle celâluhu). İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrail’in de, Mikâil’in de, İsrâfil’in de önündedir.

Yitik Cennetimiz

*Belki de büyük çoğunluğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur ve geriye dönüp bulmaya çalışmamız gerekli olan da bu yitik cennettir. Müslümanlık iddiasıyla ortada kesen, biçen, kendine göre bazı kararlar veren insanlara aldanma, şeytana aldanma gibidir. Ve maalesef yığınlar, büyük çoğunluğu itibarıyla, o türlü lafa aldanabiliyorlar; kalblerin Allah ile irtibatını göremiyorlar. Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) ile irtibatını göremiyorlar ve aldanıyorlar.

*Evet, bizim bulmamız gerekli olan yitik cennet de budur: Her şey olma ama kendini hiçbir şey görme! Maalesef, biz kendimizi yitirdik; kendimiz değiliz. Ayna nedir burada? Ayna Ebubekir’dir, Ömer’dir, Osman’dır, Ali’dir, Aşere-i Mübeşşere’dir (radıyallahu anhüm ecmaîn). Endam aynası gibi onları karşımıza koyalım, siyer malzemesiyle kendimize bakalım! Kendimiz miyiz, değil miyiz?!. Ona göre hüküm verelim ve bu duyguyu düşünceyi çevremize duyurmaya çalışalım. Buna ister diriliş deyin, isterseniz de milletçe yeniden ba’s-u ba’de’l-mevt.

*Biz şu anda yarı canlı gibiyiz. A. Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi” romanında ifade ettiği gibi, “sâir fi’l-menâm – uyur gezer”ler gibiyiz. Çevremizde olup biten şeylerden haberdar değiliz. Karambole yürüyoruz ve karambole yürüyenlerin de esasen farkında değiliz. Pusulasız yürüyen bir sürü insan var.

“Pusulasız Geminin Rotası Denizin Dibidir!..”

*Pusulasız geminin rotası neresidir? Denizin dibi! Bir sürü pusulasız yürüyen var. Bir sürü kopuk (Allah’tan kopmuş manasına) pusulasız yürüyor. Helal-haram bilgileri yok. Çalıyor, çırpıyor ama kendini camideki insan gibi zannediyor. “İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor, anlamak çok zor. İrtikâpta bulunuyor, ihtilasta bulunuyor, irtişâda bulunuyor ve bir sürü insanı da bu mevzuda sükût etme günahına sevk ediyor. Ve bir sürü kendini beğendirme gayreti içinde bulunan teologdan da bu mevzuda fetva alıyor; onların da ahiretlerini karartıyor; onları da Allah’tan koparıyor ve kopuklar haline getiriyor. Pusulasız yürüyenin arkasında yürüyenler!.. Pusulalı yürüyor denebilir mi onlara? Pusulasız kıble tayin edenler var. Pusulasız kıble tayin eden imamların arkasında namaz kılanların kıbleyi buldukları söylenebilir mi?!.

*Gözümüz açılacağı âna kadar da -zannediyorum- çok defa yalancı mumlara yahşi çekecek, belki o türlü insanları alkışlayacağız. Allah erken vakitte gözlerimizi açsın, bize hakikat-i imaniye, İslamiye ve Kur’aniyeyi göstersin. (Âmin…)

“Nesep, mal, taraftar ve imkânla böbürlenip yarışma sizleri oyaladıkça oyaladı!..”

Soru: Bir sûreye isim olan ve insanı oyaladığı anlatılan “Tekâsür” mefhumuna neler dâhildir? Şu kesret âleminde hep vahdete müteveccih kalabilmenin yolu nedir? Sûrenin sonunda hesabının sorulacağı haber verilen “naîm” hangi türlü nimetlerdir?

*Tekâsür Sûresi, daha çok dünyalığa sahip olma ve bunlarla övünme yarışına karşı insanları ikaz etmektedir. Zannediyorum burada “tekâsür”den evvelen ve bizzat maksud olan şey; mal, evlad u ıyâl ve kabile bakımından çoklukla tefahür etmektir. Hususiyle İslamiyet’in zuhuru döneminde kabileler arasındaki rekabetlere işaret edilmektedir. Onlarda böyle bir tekâsür duygusu vardı; “Biz güçlüyüz, biz kuvvetliyiz!” duygusu. Öyle ki bunlar dedelerini dahi sayıyorlar ve onları mezar taşlarıyla ispat etmeye çalışıyorlardı.

*Bir de mal ve imkân açısından dediklerini yaptırıyorlar; ona para veriyor, bir yönüyle vesayet altına alıyor; öbürünün bir kısım ihtiyaçlarını görüyor, vesayet altına alıyorlardı. Cahiliye döneminin cahillerinin, insanları peyleme, vesayet altına alma, dediğini yaptırtma, aynı zamanda kendi hizbine oy kazandırma vasıtasıydı mal ve imkân çokluğu. Çoklukla övünme bazen o kadar ileriye gidiyordu ki, hatta hayvanları kesme mevzuunda dahi “Ben senden daha fazla hayvan boğazladım, avladım; çölde ben senden daha fazla şunu yaptım, bunu yaptım.” diyerek üstünlük iddia ediyorlardı. Bir tefâhür yarışı başını almış gidiyordu.

Tekâsür Sûresi’nden Bir Kısım Mesajlar

*Cenâb-ı Hak, bu sûre-i celilede şöyle buyurmaktadır:

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ * حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ * كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ * ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ * كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ * لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ * ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ * ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ*

“Nesep ve malla böbürlenip yarışma sizleri oyaladıkça oyaladı; o kadar ki, kabirlere kadar uzanıp, onları da hesaba katar oldunuz. Hayır, asla doğru değil bu yaptığınız! (Ölüm gelecek ve) bileceksiniz (bunun ne demek olduğunu)! Hayır, hayır! (Öldükten sonra diriltilip kabirlerinizden çıkarılacak ve bir de o zaman) bileceksiniz (ne demekmiş bu yaptığınız). Hayır, bırakın bunu! Eğer ilme dayalı bir kesinlikle bilmiş olsaydınız (bunun ne demek olduğunu, o zaman yapmazdınız). (Ama eğer böyle yapmaya devam ederseniz,) elbette göreceksiniz o Kızgın Alevli Ateş’i. Nihayet gözlerinizle görecek (görmeye dayalı kesinlikle bilecek)siniz onu! O gün elbette sorguya çekileceksiniz (size bahşedilen) bütün nimetlerden.” (Tekâsür, 102/1-8)

*İnsanın mal çokluğu, kabilesinin gücü, taraftarının kesreti “tekasür” kavramına dâhildir. Bütün bunlar insanı aldatabilir ve zehirleyebilir. Servet sahibi olmak, dediğim dedik duygusu, ayrıca kitle psikolojisiyle hareket eden, belli sevk ve insiyakların güdümünde taraftar kesilen kimseler insana muvazenesini kaybettirebilir.

“Herkes evine dünyalıkla dönerken, siz Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?”

*Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa bazı gençleri (münafıkların tahrikiyle) biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunu söyleyenler sadece birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Onlara şöyle buyurdu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’ne!..” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı.

*Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirdiğinde ashab-ı kirâmdan bazıları, ondan pay almak için beklerken, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.” Evet, çok mal elde etme arzusu, bu konuda kıskançlık duygusu ve rekabet hissi de insanın manevi hayatını tehdit eden bir zehirdir. İnsanı öyle bir zehirler ki, artık o kimse himmetini bütünüyle ona sarf eder; tabii onun dışındaki bütün değerlere de sırtını döner. Müslümanlara karşı sırtını dönme.. dine, imana hizmet edenlere karşı sırtını dönme.. milletin ikbal bayrağını sağda solda dalgalandırmaya karşı sırtını dönme..  hatta sırtını dönme şöyle dursun, kinle nefretle üzerlerine yürüme, o insanın hali olur ki bütün bunlar öyle bir zehirlenmenin sonucudur.

“İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun?!.”

*Şu kesret âleminde hep vahdete müteveccih kalabilmenin yolu, Allah’a ve ahirete sağlam inanmaktır.

*Günümüzün insanlarının yitirdiği şeylerden bir tanesi de ahirete yakîn halinde imandır. Çoklarının, şeklen inanmış oldukları halde, haşr u neşre sinelerine sindirme şeklinde imanları yoktur. Olsa, kılı kırk yararcasına yaşarlar; Ebu Bekirce yaşar, Ömerce yaşar, Osmanca yaşar, Alice yaşar ve öbür tarafa gittikleri zaman dünyalıkları olmadan giderler. Onun için de ehl-i dünya gibi yaşayanlar ne derlerse desinler, o yalanlara ehl-i vicdan inanmayacaktır. Bugün kitle psikolojisiyle hareket eden bir kısım safderun yığınlar bunları görmese bile tarih görecektir; haklarında yazılacak risaleler, kitaplar görecektir bunları. Günümüzün tarih felsefesi dillendirildiği zaman bu görülecektir ve bunlar lanet ile yâd edilecektir. Çünkü yapılanlar ne Allah’a sağlam imanla telif edilebilir, ne Kitab’a imanla telif edilebilir, ne Hazreti Ruh-u Seyyid’il-Enam’ın yol ve yöntemine imanla telif edilebilir, ne de haşr u neşr mevzuunda yakîn-i tâmma mazhariyetle telif edilebilir.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!” Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” (Tirmizî, Zühd 44) Hepimiz biliyoruz ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) isteseydi, ashab evinde barkında ne varsa getirir ve O’nun altına sererlerdi. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini, bir yerden bir yere giderken muvakkaten bir ağacın altında ârâm eden ve sonra da çekip giden bir yolcuya benzetip dünyayla olan münasebetinin bundan ibaret olduğunu ifade ediyor ve ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar da hep bu ölçüye göre hayatını sürdürüyor.

Bir Bardak Su ve Dünyanın Kendini Kabul Ettirme Gayreti

*Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh), kendisine takdim edilen bir bardak soğuk su karşısındaki tavrı bu hakikatin en güzel şahitlerinden biridir: Evet, halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verilir. Sıddık-ı Ekber, birkaç yudum içip iftar eder ve ardından gözlerinden damla damla yaş dökmeye başlar. Akabinde öyle hıçkırarak ağlar ki, etrafındakileri de ağlatır. Bir müddet sonra, dostları “Seni bu derece ağlatan nedir?” diye sorarlar. Der ki: Bir gün Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) önündeki bir şeyi eliyle iter gibi yapıyor ve “Benden uzak dur, benden uzak dur!” diyordu. Sordum, “Ya Rasûlallah! Birini uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz ama ben kimseyi göremiyorum?!.” Buyurdular ki: “Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti ve bana kendisini kabul ettirmek istedi; ben de ona ‘Benden uzak dur!’ dedim. Bunun üzerine o, çekip giderken, ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler elimden kurtulamayacaklar. Kendimi sana kabul ettiremedim ama sonrakiler peşimden koşacaklar’ dedi.” İşte, bu bir bardak soğuk su ile dünya bana kendini kabul ettirmiş olur mu diye endişe ettim ve onun için ağladım.

*Rica ederim, Müslümanlık Allah Rasûlü’nün yaşadığı değilse, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin, Hasan’ın, Hüseyin’in yaşadığı değilse (Allah onların hepsinden razı olsun), lanet olsun öyle dünyaya ve öyle dünyaperestlere!.. Evet dünyaperestlik bütün muvazeneleri altüst ediyor; bir tarafta açlıktan ağzı kokan insanlar, diğer tarafta da bir eli balda bir eli kaymakta insanlar.

“Kıyamette hiç kimse, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz!”

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nimetlerin kadrini bilme konusunda ümmetini uyarır: “Kıyamette hiç kimse, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi? İlmi ile nasıl amel etti? Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı? Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?”

*Nimet; iyilik, ihsan, lütuf ve rızık gibi manalara gelir. Bütün güzelliklerin kaynağı olan İslâm en büyük bir nimet olduğu gibi sıhhat, âfiyet ve dünyevî imkânlar da birer nimettir.

*Bir gün Fazilet Güneşi (aleyhissalatü vesselam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti. Allah Rasûlü “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurunca, ev sahibi, “Ya Rasûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim.” demişti. Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti. Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurmuştu. Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü.

*Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su…” demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ “Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir.”

Allah’ın En Büyük Lütfu ve Nimetlerin Hesabını Verebilmenin Yolu

*Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan Ashâb-ı Kirâm’a öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı. Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu: “Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda “Bismillah” deyin; doyduğunuz zaman da, “Sonsuz şükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi.” diyerek o nimete şükredin.”

*Biz İnsanlığın İftihar Tablosu’na ümmet olma enginliğini esasen duyamadık vicdanlarımızda. Bir yönüyle o öyle bir cennettir ki, zannediyorum, cennete girdiğimiz zaman “Efendimiz’in arkasında bulunmanın yanında bu cennet sönük kalır!..” diyeceksiniz. Çünkü onu da, rüyetullahı da, Rıdvan’ı da bize kazandıran O’dur. O’na ittibaın ne demek olduğunu göreceksiniz.

*Hata ve günahlar karşısında sürekli istiğfar ve tevbeye yapışmak; Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği nimetlere mukabil de her zaman hamd, şükür ve sena duygularıyla iki büklüm bulunmak şiarımız olmalıdır.

BAMTELİ: HÜSNÜZAN SURLARINI YIKTILAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Hâl ile Hallolmayacak Mesele Neredeyse Yoktur; Yeter ki İstikâmet Üzere Olunsun!..

*Hal ile hallolmayacak mesele yoktur. Evet, temsil ile hallolmayacak mesele -çok azı müstesna- yoktur. Günümüzün insanının her şeyden daha ziyade -zannediyorum- ekmek kadar, su kadar, hava kadar hal görüntüsüne, hal resmine ihtiyacı var.

*Parlak laflar, edebî sözler, beliğâne beyanlar havada uçuşuyor. Fakat hepsi uçup gidiyor. Tesir edecek, gönüllerde mâkes bulacak bir şey varsa, o da istikamet, hal, temsil ve bunlarda devamdır. Zikzak çizmeme! Ortalama ömür elli sene, altmış sene, yetmiş sene, seksen sene.. ne derseniz deyin, bin sene olsa; bin sene nabzınızı tutsalar, bin sene kalbinize kulak verseler, inhiraf yaşamadan hep aynı şeyleri soluklama.. önemli olan budur!..

*Zikzaklar, gözleri sizin üzerinizde olan insanları şaşkınlığa sevk eder. “Acaba bunların hangi halleri doğru? Sözleri mi doğru, tavırları mı?” derler. “Bunların, ‘Müslümanız, milliyiz, geçmişten tevârüs ettiğimiz şeylere saygılıyız’ dedikleri halde, haramîlerden farkları yok. Bohemce yaşıyorlar. Dünyayı her şey görüyorlar. Bu tavırlardan, bu sözlerden hangisine inanacaksınız?” diye düşünürler.

*Devam ve temâdî; güven, itmi’nan ve kararlı durmaya vesile olur. İmam ne ölçüde namaz kılıyorsa, cemaat de o ölçüde ona uyar. Fatiha’yı okudu mu, okumadı mı? Rükûda bir kere “Subhâne Rabbiye’l-Azîm” dedi mi, demedi mi? Secdede bir kere “Subhâne Rabbiye’l-A’lâ” dedi mi demedi mi? Yıldırım hızıyla namaz kıldıran insanların arkasında olan kimseler de öyle namaz kılarlar. Ona kılma denir, ikâme etme denmez. Ona şekil denir, ibadet adına folklor denir; kültür ortamında elde edilen namaz şeklinde bir kısım beden eğitimi denir ona. Bunlar önemle üzerinde durulması gerekli olan şeylerdir: İstikamet, doğruluk, iffet, ismet, güvenilirlik…

En Can Alıcı Hasımlar Dahi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Emniyet ve Güven İnsanı Olduğunu İtiraf Ediyorlardı

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, o sıkıntılı dönemden sonra çevresinde daha ziyade müessir olan faktör, O’nun emniyet ve güven telkiniydi. Hiç kimse, “Siz bizi şu hususta aldattınız. Şu hususta dediğiniz gibi davranmadınız.” demedi. En can alıcı hasımları, O’nun kanını içmeye âmâde, teşne bulunan mütemerridler bile, O’nun bu mevzudaki fazileti, güven vaad ediciliği karşısında el pençe divan duruyorlardı.

*Alabildiğine mütemerrid, alabildiğine vahşi, alabildiğine “keyfe mâ yeşâ’” hareket eden o toplum birdenbire nasıl oluyor da, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, fevc fevc İslamiyet’e dehalet ediyor? Gelip O’nun imamlığı karşısında Allah’a karşı kemerbeste-i ubûdiyet içinde kulluk vazifelerini îfâ ediyorlar; bu nasıl oluyor? Hâlbuki o insanlar adetlerinde fevkalade mutaassıp idiler; geçmişten tevârüs ettikleri şeyler tabiatlarının birer derinliği haline gelmişti. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi zorlamıyor. Telkin ediyor; fakat daha ziyade temsiliyle, haliyle, iç derinlik ve enginliğiyle o insanların gönüllerine otağını kuruyor. “Bu adam doğru söylüyor!” diyorlar. Ebu Cehil bile Muğîre ibn Şu’be’ye, “Adam doğru söylüyor. Ben de biliyorum ki bu dedikleri doğru!” diyor.

*Mü’min öyle olmalı, dün başka, bugün başka değil! Her gün farklı renkte bir yalan, bir iftira ve bir tezvirle insanların karşısına çıkan kimseler, avazları yettiğince, “Ben Kâbe’ye bin cân ile kurbanım; ben Rasûlullah’a (aleyhissalâtü vesselam) bin cân ile kurbanım!” deseler bile -yemin edeyim- vallahi, billahi, tallahi bir kısım müdâhinlerden, kitle psikolojisiyle hareket edenlerden başkası onlara inanmayacak ve onları takip etmeyecek! Onlar tarihin sayfalarına da kirli birer leke halinde aksedeceklerdir. Lanet ile anılan cebâbirenin en küstahına rahmet okuttuklarını tescîl edeceklerdir; “Hakları.. müstehak bunlara!..” dedirteceklerdir.

Zift Bataklığını Zifte Bulaşmadan Aşan Kahramanlar

*Bundan daha önemli bir şey vardır: Bütün bütün güvenin sarsıldığı, yalanın râyiç, hıyanetin mültezem olduğu; her yerde hakkın meçhul gittiği, kurban edildiği; bohemliğin çok rahatça, serbestçe icrâ edildiği; dejenerasyonları dejenerasyonların takip ettiği bir dönemde istikameti koruma, emniyeti koruma, iffeti koruma, ismeti koruma ve zılliyet planında fetâneti koruma.. Peygamber yolunda olmayı koruma!..

*Şimdi dünyaya baktığınız zaman, Âkif’in ifadesiyle: “Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş / Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!” Esas, fesadın fesadı takip ettiği, fesadın fesat doğurduğu, fesatlar fasit dairesinin toplumu sarmalı içine aldığı bir dönemde istikamet çok önemlidir! Bir yönüyle, zift kanallarından geçerken bile, üzerine bir şey bulaştırmadan geçmek. El-âlem yalan söylüyormuş, iftirada bulunuyormuş, sadece dünyayı düşünüyormuş, yaptığı her şeyi dünyası adına yapıyormuş; aynı zamanda dini de dünyayı kazanma adına, onun temel dinamiklerini yine dünya hesabına kullanıyormuş ve böylece zift içinde bir hayat sürüyormuş. İşte böyle bir toplum içinde istikameti korumak ve dünyaya ait bütün cazibedar güzellikleri elinin tersiyle itmesini bilmek.. Allah’a müteveccih olmak ve her zaman, “Allah’ım ihlas, rıza ve Sana kavuşmaya iştiyak ile kalblerimizi doldur!” demek.. bu mülahazaya bağlı dünyâ ve mâfîhâya ait her şeyi elinin tersiyle itmek… Zaten bunu itmediğiniz takdirde, insanî değerlere ait bir kısım şeyleri farkına varmadan ayağınızın ucuyla itmiş olursunuz.

*Böyle etrafa hep ziftin saçıldığı bir dönemde; medyayla saçıldığı, televizyonla saçıldığı, zift kanallarıyla saçıldığı bir dönemde, kafayı karıştırmadan, kalbi ve ruhu kirletmeden, hep “O” deyip hep “Hüve” ile soluklanıp hep O’na doğru yürüme oldukça zor bir meseledir. Fakat asıl başarı da, bu zorlukları aşarak başarıya ulaşma başarısıdır. (…) Önemli olan, böyle her tarafından zift fışkıran; ağızlardan zift taşan, bakışlardan zift dökülen, beyanlarda zift kaynayan bir dünyada, üzerine zift sıçratmadan, soyuna yakışır bir hayat tarzı.. onu koruyabilme.. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan tevârüs ettiğin o hayat tarzını ve sistemini kirletmeden koruyabilme.. asıl yiğitlik odur!..

*Kararlı durmak lazım. Ayak ucuyla itilecek şeyi itmek ve dört elle sarılacak şeylere de sarılmak lazım.

Hüsnüzan Kalesinin Surları Yıkıldı

Soru: Hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Bu konudaki mülahazalarınızı ve tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzeli başkaları hakkında hüsnüzan etmektir.” buyuruyor.

*Hüsnüzan konusundaki ölçü o meselenin ruhunu, arka planını kavrayan büyükler ve bilhassa çağın Mürşid-i Azam’ı tarafından şöyle ortaya konuyor: “Hüsnüzan ve adem-i itimat” Denemediğiniz kimselere; yeme, içme, şöhret, korku, tenperverlik, dünyayı her şey sayarak ahireti unutma, hep dünya yörüngeli yürüme gibi beşerî zaaflar itibariyle test etmediğiniz insanlara sırtınızı dönerseniz hançerleyebilirler.

Nasıl Aldanmazsın; Nereden Bileceksin Bunca Yüzün Hangisi Gerçek?

*Hüsnüzanna binaen bizim aldandığımız da çok olmuştur. Çok aldanırız. Namaz kılıyorsa bir insan, nasıl aldanmayacaksınız ki?!. Bir yerde yalanını görünce “aldandık” dersiniz. Hani tespit edilmiş bunlar; bazılarının bir sene içinde konuştukları şeyler, sergiledikleri tavırlar ve uyguladıkları stratejiler itibariyle yüz tane resim karşınıza çıkıyor. Birbirinden farklı yüz tane resim. Çok iyi bir ressama -mesela tecrit resminde Picasso’dan bahsedilir, ona- deseniz ki, “Sen bir insana ait çok farklı, birbirine hiç benzemeyen yüz tane resim yap; fakat o tecritte, o soyut resimde biz o yüz farklı şeyi görelim. Yemin ederim, başaramaz bunu. Fakat insan şeytanın güdümüne girince, zimamı ona kaptırınca, aklın alamayacağı şekilde çok tuhaflıklar sergiler. Şimdi bunları görünce de Ziya Paşa gibi “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” dersiniz.

*Hakikaten bir kere daha aldandık. Bir kere daha o oyunda -tiyatro da diyebilirsiniz- çok oyunlara kandık. Bizi eğlendiren oyunlarla, hissiyatımıza hoş gelen oyunlarla karşımıza çıktılar; fakat niyetleri başkaymış onların! Niyetleri kendi dünyevî mutlulukları imiş.. kendi evlad u ıyallerinin mutluluklarıymış.. ama açık ama kapalı, müteselsilen kendi ailelerine bir silsile-i saadet kazandırma mülahazası imiş. İslam’ın içinden sergiledikleri bazı küçük şeylerle bizi aldatmışlar, biz de hüsnüzan etmişiz onlara. Şimdi de sergiledikleri yalanlar, tezvirler ve iftiralardan dolayı belki ah u vah ediyoruz.

*İstidradî (antrparantez) bir şey arz edeyim: Zannediyorum bundan sonra da başkaları bize hak dese, hakikat dese, adalet dese, evrensel insan hakları dese, dünya ile entegrasyon dese, kavgasız bir dünya dese, hele bir de vallahi billahi dese, biz yine inanırız. Onlar da öyle referanduma bir şey sundukları zaman ben yine “Mezardaki ölüler bile kalkıp gidip buna oy vermeli!” falan derim.

‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor!..

*Evet, hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. Burada bir noktalı virgül koyup şöyle demek lazım: Bazı kimselerdeki bu hal ve davranışlar, hakikaten hiç suizan etme niyetinde olmayan insanlarda dahi suizan sistemini tetikledi. Şimdiye kadar hiç suizan etmeyen insanlarda suizan mekanizması oluştu. “Allah Allah! Böyle bakıyorsun, şöyle çıkıyor. ‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor. ‘Hazreti Musa’nın ümmeti’ diyorsun, ‘Sâmirî’ çıkıyor, bu defa sizi puta tapmaya çağırıyor. ‘Allah’ diyorlar, karşına öyle çıkıyorlar; bir de bakıyorsun Allah değil de ‘altın, gümüş, zebercet, yakut’ diyorlarmış onlar.” düşüncesi yaygınlaştı. Dolayısıyla toplumda hüsnüzan sistemi yıkıldı büsbütün.

*Bakmayın sürüklenip giden kimselerin kendilerini sorgulamamalarına ve “Yanılmışız, aldanmışız!” dememelerine!.. Bir gün diyecekler bunu; bir gün dize gelecekler, ah u vah edecekler. Diğerleri de bu mevzuda itizar edecekler, “Aldattık başkalarını!” diyecekler ama iş işten geçmiş olacak; ahirette fayda vermediği gibi, dünyada da “keşke”ler fayda vermeyecek.

*Kur’an-ı Kerim ötede faydasız “keşke”lerle inleyecek olan bazı kimseleri şöyle anlatır: “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/28-29) evet, öyle diyecekler: “Keşke falanı dost edinmeseydik, arkasından gitmeseydik. ‘Allah’ dedi aldandık fakat gördük ki dünyaya tapmış bir dünyaperestmiş o; dolayısıyla da o haliyle mü’minden daha ziyade ehl-i şirke yakın.”

Yıkılan Hüsnüzan Surlarının Tamiri Çeyrek Asır İster

*Ehl-i imanda hüsnüzan sistemi yıkıldı, daha doğrusu hüsnüzannın surları yıkıldı. Şimdi kime hüsnüzan edeceksin? Kimin hakkında mülahaza dairesini açık bırakacaksın ki, “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık!” demeyesin? Belki bu işin en kötü yanı da o oldu. İnanan insanlar hakkında bile -halk ifadesiyle- “Bu da bir madik peşinde mi? Bu da topluma kendi çıkarları adına bir çelme atma fırsatı mı kolluyor? Bu da bir oyuncu mu?” İnsanlarda böyle bir duygu oluştu. İnsanlar her ne kadar şimdi onu örtbas etmeye çalışsalar bile kortekse öyle bir yerleşti ki hiç kimse korteksteki o dosyaları çıkarıp yakamaz. Zahiren bazı dosyalar yok edilebilir, yakılabilir fakat zihinlerdeki o kirli şeyleri yok edemezler. Yüz sene de geçse aradan, hep o kirli dosyalarla yâd edilecektir onlar. Bu açıdan en kötü şey, mü’minlerdeki hüsnüzan kalesinin surlarının yıkılması oldu. Bundan sonra insanlar çok defa hata ederek hep suizanda bulunacaklar.

*Bizde de o duyguyu yıktıklarından dolayı bu tahribatın tamiri belki çeyrek asır alacaktır. Öyle bir hıyanet yaşadı ki toplumumuz, bu tahribat çeyrek asırda tamir edilemez. Bir kısım vandalların bu mevzuda hala o hatalarda ısrarına bakmayın!..

Sızma Nedir; Gerçekte Sızanlar Kimlerdir?

*İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Biz bu tahribata ve her şeye rağmen, belki insanları yakından tanıyarak, evlerine giderek, evimize davet ederek, dinleye dinleye gerçek karakterlerini, düşüncelerini, yapılarını ve Allah’la münasebetlerinin, Efendimiz’le irtibatlarının ne ölçüde sağlam olduğunu doğru okuduktan sonra, diyecekleri edecekleri şeylere güven duymalı ve onlar hakkında güvenimizi ifade etmeliyiz. En önemli şey oy verme değil, güven oyu vermektir, güven. Böyle yapmak suretiyle hem tedbirli davranmış hem de başkaları hakkında mütemadi suizan hastalığından kurtulmuş oluruz.

*Suizanna hastalık da demişler; ondan uzak durmak lazım. Ne var ki, sırtınızda taşıdığınız yük bir emanettir. Bu türlü şeylere takılmak -hafizanallah- o emanete hıyanete müncer olabilir. Sırtınızdaki emanetin hatırına bu türlü şeylere takılmayacaksınız. Kanaat-i âcizanemce yine temkinli hareket etmek lazım. Birilerinin yıktıkları o hüsnüzan surlarını temkinle tamir etmeye bakmalıyız. “Yirmi beş sene gerekir!” dediğimiz tamiri, on senede yapmaya gücünüz yetiyorsa, o sürede tamir edersiniz.

*Bu tamiri yaparken de dünya adına bir talebiniz yok; parlamenter olma gibi, vali olma gibi, kaymakam olma gibi bir beklentiniz yok. El-âlem ne derse desin!. Siz kendi ülkenizde, kendi vatanınızda hizmet ediyorsunuz. “Falan yere sızdı, filan yere sızdı!” diyen kimseler, ahmaklıklarını ortaya koyuyorlar. Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine “sızma” denmez. Sızma; güneydekinin, kuzeydekinin Devlet-i Aliyye’nin içine sızmak suretiyle onun umumî havasını bulandıranların yaptığına denir. Onlar, Devlet-i Aliyye’nin kılcallarına sızmak suretiyle devletler muvazenesinde çok önemli bir devletin parçalanmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla o vatanın, Anadolu’nun has evlatlarının hayatın değişik birimlerine girmelerine hiçbir zaman sızma denemez. Yabancının senin kılcallarına sızmasına sızma denir. Ve onu birileri şimdi hem güneyden, hem de kuzeyden yapıyor, devletin kılcallarına kadar sızıyor ve kendi düşünce tarzlarını, üsluplarını empoze ediyorlar; birileri de uyuyor hâb-ı gaflette.

Bamteli: “Ebu Cehil, Kıtalar Dolaşıyor!..”

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli arkadaşlar,

Ebu Cehil, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i namaz kılarken görürse muhakkak boynunu çiğneyip yüzünü yere sürteceğine dair Lat ve Uzza’ya yemin etmişti. Bir gün, dediğini yapmak için namaz kılmakta olan Allah Rasûlü’nün yanına varmış; fakat tam yaklaşıp hamle yapacakken birdenbire arkasına dönmüş, elleriyle yüzünü koruyarak geri çekilmişti. “Sana ne oldu?” denildiğinde de “O’nunla benim aramda ateşten bir hendek, bir korku ve bir takım kanatlar var!” cevabını vermişti. İnsanlığın İftihar Tablosu ise, “Bana yaklaşsaydı, melekler onu parça parça ederlerdi.” buyurmuştu.

Bu hadise üzerine, “Hayır, gerçek şu ki; Rabbinin bunca nimetlerine rağmen insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder. Oysa dönüş elbette Rabbinedir! Namaz kılan bir kulu, ondan alıkoyanı gördün mü?“ (Alak, 96/6-11) mealindeki ayetler indirilmiş; Cenâb-ı Hak, bu ilahi beyanlarla devam eden Alak Suresi’ni tamama erdirmişti.

Sebeb-i Nüzul Bir Mercektir Ama…

Geçtiğimiz günlerde tefsir dersinde bu sure-i celileyi işledik. Mealini verdiğimiz ayetler müzakere edilirken sebeb-i nüzul olarak Ebu Cehil’in Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazdan alıkoymak üzere yemin ettiği anlatılıp, tefsir sadece bunun üzerinden götürülünce, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tatlı bir ikazda bulundu:

“Esbab-ı nüzul sadedinde rivayet edilen hadiselerin her biri çok önemli bir mercektir; meseleleri daha iyi anlayabilmemiz için ışık tutucudur. Fakat ilahi beyanları sadece indirilişlerine vesile olarak gösterilen hadiseler zaviyesinden ele alırsanız, Kur’an-ı Kerim’i yalnızca bir tarih kitabı gibi okumuş olursunuz. Hâlbuki Kur’an sırf bir tarih kitabı değildir; o mazi, hal ve istikbale beraber bakmakta; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e inerken aynı zamanda her devrin insanına ve tabii her birimize hitap etmektedir. Onun için ayetleri daha kapsayıcı olarak düşünmeli! Mesela, burada hangi devirde ve kim olursa olsun, bir insanı ibadetten alıkoymanın Ebu Cehil davranışı olduğu vurgulanmalı.”

Bu yaklaşımını şerhettirmek ve konuyu daha iyi anlayabilmek için meseleyi Bamteli sohbetine taşıdık; muhterem Hocamıza şu suali yönelttik:

“Kur’an ayetlerini günümüze ve şahsımıza da doğrudan hitap ediyor saymayıp sadece esbâb-ı nüzule bağlayarak okumanın onu tarihî bir kitap gibi görme hatasına bâdi olacağı ifade ediliyor. Bu zaviyeden, bir misal olarak

كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى عَبْدًا إِذَا صَلَّى

ayetlerini hangi mülahazalarla okumalıyız?”

Aziz Hocamız, bu sorumuzu cevaplandırırken şu konulara vurguda bulundu:

Kur’an Her Ayetiyle Bize de Hitap Ediyor

*Kur’an, Fatiha’dan Nas suresine kadar, baştan sona her birimize hitap ediyor. Bazı ayetleri, doğrudan doğruya üzerimize alırız; tavırlarımız, davranışlarımız, uymamız gerekli olan şeylere uymamız, uymamamız gerekli olan şeylere uymamamız açısından onlara öyle bakarız. Mesela iman ve İslam’a müteallik meseleleri anlatırken, Allah bize hitap ediyor gibi meseleyi alırız. Cenâb-ı Hak, “Namaz kılın, oruç tutun, imandan sonra salih amelde kusur etmeyin!.” buyuruyorsa, “Tam bana dedi” deriz. Bazen de duygularımız ve düşüncelerimiz itibarıyla belli ölçüde inhiraflar yaşarız. Oysa falan düşünce, bir küfür düşüncesidir, filan sıfat bir kâfir sıfatıdır! Bu açıdan da onlarla ilgili ayetlerin dahi bir yönüyle bizimle alakalı olduğunu düşünürüz.

*Kur’an-ı Kerim, ister mü’min, ister kâfir, ister münafık, ister hukukullaha riayet etmeyen insanlarla alakalı meseleleri anlatırken, ya yaptığımız veya yapmadığımız ya da düşündüğümüz şeyler itibarıyla, detaya ait bir kısım tavır ve davranışlarımız açısından şöyle böyle bize de hitap etmektedir. Zira Hazreti Pîr’in de dediği gibi: “Her mü’minin her sıfatı mü’min değildir; her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir.” Bazı mü’minlerde kâfir sıfatı bulunur; bazı kâfirlerde de mü’min sıfatı bulunur. Mesela, insaf bir mü’min sıfatıdır; bu kâfirde de olabilir. Mesela, ne olursa olsun insanı saygıyla karşılama; dini, mezhebi, mizacı, mezakı.. ne olursa olsun onun muhabbetiyle yaşama, fakat başkalarına da adavet etmeme; “İnsan Allah’ın antika bir sanatıdır. İnsan olması itibarıyla her insana karşı saygı duymak lazım.” deme, mü’min sıfatıdır. Diğer taraftan küfran-ı nimet, tembellik, atalet, hakikati görmezlik, ahlaksızlık; başkalarının hukukuna tecavüz, adaletsizlik ve toplum içinde herc ü merce sebebiyet verme gibi vasıflar da kâfir sıfatlarıdır. Bunu çoğaltabilirsiniz. O kâfir sıfatlarına “mühlikât” dersiniz; mü’min sıfatlarına da “münciyât” dersiniz (İmam-ı Gazzâlî’nin terminolojisine göre). Onlar insanı tepetaklak “hâviye”ye götüren faktörlerdir. Berikilere gelince, onlar da insanı -bir yönüyle- cismaniyetten, hayvaniyetten kurtarıp a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta yükselten, cismaniyetine rağmen insanı melekleştiren, mülk olan bir varlığı bir yönüyle melekûte yönlendiren ve melekler arasında seyr ü seyahata muktedir kılan sıfatlardır.

*Bazen o mü’min sıfatlarını takdir edip nazara veren, bazen de kâfir sıfatlarını anlatıp yeren Kur’an’ın her harfinin, her kelimesinin, her ayetinin, her paragrafının, her makta’ının bize hitap ediyor gibi algılanması çok önemlidir. Yoksa belli bir dönemde Muhammed (Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem) isminde bir zâta nâzil olmuş, o da etrafındakilere telkin etmiş; sonra biz de kalkmış mü’minler ortamında neş’et etmişiz; onlar ne demişlerse biz de onları kabullenmişiz; hatta Ramazan’da almış o Kur’an’ı okumuşuz.. şeklinde meseleye yaklaşırsak büyük hata etmiş oluruz. Evet, onu hafife almıyorum; “mukabele” de kendine göre kıymetlidir, çok sevabı vardır. Allah’ın kelamı; siz o kelimeleri telaffuz ettiğiniz zaman, mele-i a’lânın sakinleri hayranlıkla size bakarlar, çünkü melekleşme yoluna girdiniz. Fakat bir yönüyle Kur’anlaşma mevzuu esastır! Kur’an’ı sana hitap ediyor gibi algılama mevzuu. Her harfinin, her kelimesinin senin için bir şey ifade ettiğini anlama, “Allah Allah” deme mevzuu. Bazı vesilelerle ifade edildiği gibi; -insan her zaman öyle duyamasa da- bazen önünde Kur’an-ı Kerim, namaz kılıyorken, şaşkınlıkla elini külahına atıp da onu yukarıya atasın gelir. “Yahu nasıl böyle kalbimden beni vurdu bu?” dersin. Fakat bu Kur’anlaşmaya bağlı! Konsantre olmaya bağlı! İm’ân-ı nazar etmeye bağlı! “Allah benimle konuşuyor” demeye bağlı! Hadis-i şerif de öyle ifade ediyor: “Kur’an okuyan birisi ‘Allah ile konuşuyorum’ diye yemin etse, yemininde hânis olmaz.” İşte o ufku yakalamak lazım.

Özgüven ve Menfî İstiğnânın Azdırdığı Kimseler

*Sorduğunuz ayetlere gelince; “Hayır, gerçek şu ki; Rabbinin bunca nimetlerine rağmen insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder.“ Kur’an-ı Kerîm, bu ayetlerdeki mesajıyla; küfür ve dalalet içinde gözü kapalı, kulağı sağır, kalbi hareketsiz ve aynı zamanda mantığı işlemeyen bir prototipten bahsediyor. Hafizanallah, herkesin o duruma düşme ihtimali vardır.

*Cenâb-ı Hak bazen nimetle, bazen de nıkmetle imtihan eder. Bazen güç verir, imtihan eder. Servet verir, imtihan eder. İnsanların takdirine mazhar eder, imtihan eder. Parmakla işaret edilen bir insan haline getirir, imtihan eder. Bazı şeylerde başarılı kılar, imtihan eder. Bütün bu imtihanlarda -hafizanallah- insan şirazeden çıkar, Allah’ın koyduğu kanunları tanımazsa, işte o bir tuğyana sapmış demektir. Nereden tuğyana sapıyor? Kendini müstağnî görüyor; “Ben bana yeterim!” diyor. Özgüven! Allah’a güven değil.

*Allah’ın iradesi mi büyük, sizin iradeniz mi? Allah’ın ilmi mi büyük, sizin ilminiz mi? Allah’ın kudreti mi muhît, sizin kudretiniz mi muhît? O zaman kendi irade, kendi ilim ve kendi kuvvetinizden bahsetmeniz Allah’a karşı saygısızlık olur. Sizinkiler bir şart-ı âdîdir sadece! Sizi istihdam etmek için, bir yönüyle o misyonu eda etmeniz adına size verdiği, müsâvi-i tarafeynden ibaret, iki husus arasında bir meyelan ve meyelandaki tasarruftur. Bir eğilim gösterme sadece, iradeniz odur!

Dönüş Allah’adır!..

*Kendini müstağni, ihtiyaçsız gibi gördüğünden başkaldırıyor. “Ben ben” diyor. “Benden büyük ilah mı var?” diyor, aynen Firavun gibi. Şimdi bu da bir kâfir sıfatıdır. Firavun kâfir olduğundan dolayı, kâfir sıfatı; numarası, drobu ona uyuyor olabilir. Fakat mü’min olduğu halde gücü, kuvveti, imkânı, serveti ve halkın takdirini yanına alınca, bu türlü mülahazalara girmesi; alkış beklemesi, kendisini kast sistemine göre zirvede görmesi, başkalarına tepeden bakması ve herkesi birer ahmak gibi mütalaaya alması, bunlar da birer kâfir sıfatıdır! Kimde varsa… Onun -bir yönüyle- iman iklimine veya kalbî ve ruhî hayatına güve düşmüş demektir. Hiç farkına varmadan, öleceği âna kadar, yünü didik didik ettiği gibi o güve, onun kalbî hayatını da didik didik eder. Sonra da bir muhalif rüzgâr eser, “savrulan tüyler” veya riyâha maruz birer tibn-i bîkarâr haline getirir.

*“Oysa dönüş elbette Rabbinedir!” Ey zavallı insan senin er geç muhakkak, şüphen olmasın, dönüşün Allah’adır. Şu halde, neden başarıları kendinden biliyor, nimetlerle şımarıyor ve hayatının hesabını vereceğini göz ardı ediyorsun?!. Hadiseleri sana nispet ettikleri zaman, “Allah Allah! Bunlar Allah’ın yaptığı şeyler. Benim öyle şirke açık bir yanım mı var ki bunları bana nispet ediyorlar?” demelisin. El-âlem senin hakkında böyle düşünebilir; bunu da içtihat hatası kabul etmelisin. “Bu vifak ve ittifaka Cenâb-ı Hakk’ın tevfiki.” demelisin. İnsanlar kendilerini bir yolda bulduklarından esasen onun avantajlarını değerlendirmiş, konjonktürel olarak bazı muvaffakiyetler elde etmiş olabilirler. İnsanlara nüfuz etme.. ama o yolu sen açmamışsın ki.. orada sen ilk değilsin ki.. izlerinden belli, önünde yürüyen insanlar var. O işin çilesini çeken insanlar var. Nefyedilen insanlar var. Tehcirle tehditle ezilen, preslenen insanlar var. Her şeyden evvel Peygamberler var ve Peygamberlerin Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) var. Şimdi bütün bunlar varken, böyle az buçuk bir muvaffakiyetinden dolayı kendini bir şey görme, konuşurken sözleri ağzında geveleme, mimikler ve el-ayak hareketleriyle kendini ifade etme, ses tonu ve musikisiyle bunu ifadeye çalışma bir egoizmanın, bir egosantrizmanın, bir narsizmin ifadesidir. (“–izma” yı Üstad Necip Fazıl kullanırdı.) Bunlar bir yönüyle kendini müstağni görme şaşkınlığının ifadesidir. Ve bir diğer yönüyle de âkıbetinden haberdar olmamanın ifadesidir. “Oysa dönüş elbette Rabbinedir!”

Ebu Cehil Bir Prototiptir, Benzerleri Her Yerde Görülebilir

*“Namaz kılan bir kulu, ondan alıkoyanı gördün mü?” İşte o tuğyana sapan, kendini müstağni gören; küfürde, dalalette, kalbindeki inanma istidadını perdelemede tipik biri olan o insan, namaz kılan bir kulu namaz kılmadan menetmeye çalışıyor. Kim olursa olsun. Her devirde olabilir bu. Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, Ebu Leheb, İbn Ebi Muayt; bunlar İnsanlığın İftihar Tablosu Kâbe’nin karşısında el pençe divan durduğu zaman, O’nu namazdan menediyorlardı. Oradaki o prototip ister Ebu Cehil olsun, ister Utbe olsun, ister Şeybe olsun, isterse de başkası olsun farketmez. Meseleyi sadece sebeb-i nüzule bağlı ele alacak olursanız, o bir yönüyle işi birine fatura etme ve o işten sıyrılmadır. Esasen meseleyi bizimle ve zamanımızla da irtibatlandırarak ayetleri öyle okumak lazımdır. Kur’anlaşma ve vahy-i semavi içinde erime dediğimiz şey de budur.

*Maalesef çoğumuz itibarıyla Kur’anlaşma ve vahy-i semavi içinde erime ufkunu yakalayamadığımızdan dolayı bugün camilerde cansız cenazeler vardır. Namaz kılarken, yetiştikleri kültür ortamının verdiği “kültür Müslümanlığı”nı temsil edenler vardır. Bayılıp düşen yoktur o camide. Kürsüde bayılıp düşen insan yoktur. Minberde kendinden geçip deliren insan yoktur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, minberde ihtizaz meydana gelecek şekilde sarsıldığından bahsedilir. Başını secdeye koyduğu zaman veya namazın içinde “Tasa ve dağınıklığımı Sana şikâyet ediyorum Allahım!” mealindeki ayetin kelimeleri dudaklarından dökülürken tâ arka saflarda Hazreti Ömer’in hıçkırıkları duyulur. Ebu Bekir de öyledir, Osman da öyledir, Ali de öyledir (radiyallahü anhüm ecmain). Çünkü onlar namaz kılmazlar, onlar namazı ikâme ederler. Ca’lî değildir onların ibadetleri, hakikidir. İç ve dış yapısı itibariyle ona da “namazlaşma” diyoruz. Dualaşma, rükûlaşma, secdeleşme, namazın içinde eriyip tamamen namaz olma, kendini unutma, etrafındakilerini görmeme.

Niyetlerin Kirliliği Aynı, Tahribatın Şekli Farklı

*İlahi beyanın kuşatıcılığı açısından, bu ayetler camilere kilit vurulmasına ve imanlı nesiller yetiştiren eğitim kurumlarının kapatılmasına da bakar. Bu, bazı dönemlerde çok şiddetli olmuş. Bir dönem Orta Asya’da, Doğu Türkistan’da çok şiddetli olmuş, bütün camiler seddedilmiş. İspanya’da olduğu gibi, Müslümanlar tehcir edilmiş, teb’id edilmiş, oradaki mabedler müze haline getirilmiş, belki bazıları kiliseye çevrilmiş. Doğuya bir kısım seferler halinde geldiklerinde de değişik şeyleri tahrip etmiş, yakmışlar. Bunun gibi çok ciddi şeyler yaşanmış; orada ezanlar yasak edilmiş, namaz yasak edilmiş, Kur’an yasak edilmiş, hatta o milletin kendi dili adına kullandığı alfabe de yasak edilmiş, değiştirilmiş. Bu ağızdaki, aksandaki değişiklik bizi birbirimizden uzaklaştırmış. Dolayısıyla da çok korkunç bir tahribat meydana getirmişler. Belli bir dönemde Kapadokya’da da böyle olmuş; ezana dokunulmuş, kâmete dokunulmuş, namaza da dokunulmuş.

*Günümüzde ise eskilerinden biraz daha farklı. İnsanlar yapamadıkları, yapmaya muktedir olmadıkları, sürekli değişik alternatifler çıkardıkları halde hem de devletin imkânlarına rağmen bir türlü dikiş tutturamadıkları için, 170 küsur ülkeye yayılma meselesini hazmedemediler. Onun için o mevzuda yıkma adına hem kazma, hem balta, hem manivela kullandılar. Hem yabancı misyon şeflerini topladılar, onlara dediler: “Amanın.. falan…” Kime nasıl dediler? Şöyle böyle İslami hassasiyeti olanlara karşı dediler ki “Bunlar Sam amcanın çocukları ile anlaşma içindedirler, Siyonistlerle anlaşma içindedirler.” Onlarda öyle bir nefret duygusu uyarmaya çalıştılar. Bir diğer yerde, dinin sistematik halde toplum hayatında olmasından endişe duyanlara da dediler ki, “Amanın, bunlara karşı dikkatli olun. Bunlar esasen şer-i şerifi ikâme etme niyetindeler!” Onları da öyle ürkütmeye çalıştılar. Yani kimin, hangi hususa karşı alerjisi varsa, hangi husus onda bahar poleni şeklinde alerji yapıyorsa, alerji yapacak o polenleri kullanmak suretiyle onlarda alerji meydana getirmeye çalıştılar.

*Bugün kullanılan argümanlar bunlardır, o dönemde de kullanılan onlardı. Esas bu konuda önemli olan, niyetin kirliliğidir, hased duygusudur; “bana benze, beni kabullen” düşüncesidir; dize getirme, pes ettirme kâfirce mülahazasıdır. Bunları yapan herkes kâfir olmaz ama bu tavırlar kâfircedir.

“Paralel, paranoyanın nesebi gayr-i sahih veledidir; ya paralâl?!.”

*Himmetiyle, gayretiyle, vifak ve ittifakıyla, tevfik-i ilahiyle kanatlanarak milletimizin yaptığı işleri bazı önde görünen insanlara mâl etmek suretiyle, onları karalayıp tesirsiz hale getirerek, itibarlarını yıkarak bu meseleyi de yıkma adına ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Bir senedir o düşüncelerini ve o dimağlarını Türkiye’yi kalkındırma adına teksif etselerdi, ona konsantre olsalardı, zannediyorum Türkiye böylesine yalnızlaşmamış olurdu, ekonomik problemlerle karşı karşıya kalmamış bulunurdu; bütün çevremizdeki devletler bize koşma adına yarışa girerlerdi. Bu ifsat etme dehası, ıslah için kullanılsaydı, öyle olurdu. Fakat etrafta çeşit çeşit yangınlar varken, onları görmezden gelerek, hatta onlara bir kısım avantajlar tanıyarak; dün şekavetle karaladıkları, idam edilmediklerinden dolayı başkalarını suçladıkları kimselerle şimdi el ele, omuz omuza, diz dize, topuk topuğa kardeş gibi olarak bütün himmetlerini ve gayretlerini vatan evladıyla uğraşmaya teksif ettiler. Kafalarını takmışlar paranoyaya bağlı paralele. Paranoyanın nesebi gayr-i sahih evladıdır paralel. Bazen de “paralâl” diyorum; parayı alınca seslerini kesen dilsiz şeytanlar. Evet bir paralel var, bir de paralâl. Bütün himmetlerini bu noktaya teksif etmek suretiyle bir neo-Stalinizm, bir neo-Leninizm, bir neo-Hitlerizm… Sadece aradaki fark neo (yeni) olması.

*Krallar gibi yaşama imkânlarına sahip olunca ve rahatı elde edince zehirlenmiş dimağların bundan başka yapacakları bir şey de yoktur. Çünkü öyle yaşama Amnofislerin, Ramseslerin, İbnüşşemslerin, Sezarların, Antonilerin hayat tarzıdır.

*Allah taksiratımızı affetsin; bizim de, kötülüğe kilitlenmiş başkalarının da kalblerini ıslah eylesin.

Bamteli: “Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

Rüya, Yakaza ve Tefeül Objektif Birer Delil Değildir Ama…

*Elektronik tabloda salât-ı tefriciye çıktı. Böyle tevâfukî şeylere hüküm bina etmek objektif değildir. Fakat her şey Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufu ile olduğundan, böyle küçük bir mana yüklemede de mahzur yoktur. Biz inanıyoruz: “Sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.” (Saffat 37/96) Siz bütün bütün işin dışındasınız demek değil! İradenizin çapı ile işin içindesiniz. Kevn u mekanları yaratan, var eden, sevk ve idarede bulunan Kudret-i Kâhire yanında sizin kudretiniz ne ölçüde ise; O’nun iradesine nispeten sizin iradeniz ne ölçüde ise; kevn u mekanları ihata eden, Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Mahlûklar ise O’nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.“ (Bakara, 2/255) hakikatiyle kendini anlatan Zât-ı Ulûhiyetine nispeten, ilim ve idrakiniz ne ölçüde ise, sizin davranışlarınıza terettüp eden fiillerin de içinde işte o kadarsınız. Daha ileriye giderek, daha ilerideki iddialarla -hafizanallah- kendinizi O’na eş ortak gibi görmeyin. Farkına varılmadık şirk, şirk-i hafî denir ona.

*Olup biten her şey O’nun iradesiyle ve O’nun meşîetiyle gerçekleştiğinden, o tevafukların da hiçbiri abes değildir. Ne mana âlemindeki te’vil-i ehâdîs ne de yakaza âlemindeki te’vil-i ehâdîs, hiçbiri boş değildir. Fakat objektif olarak bunlara hüküm bina edilmez. Objektif olarak hükmün bina edileceği esaslar Allah’ın vaz’ ettiği disiplinlerdir. Kitap, Sünnet ve hususiyle üzerinde icma vaki olan hususlar; o sağlam kaynaklardan sağlam istinbatlar. Diğerleri tâlidir. Diğerleri de onlar kadar bağlayıcı olsaydı zaten, onlarda da mutlak bir mutabakat olurdu.

Allah hiçbir toplumu rehbersiz bırakmamıştır!

*Allah (celle celaluhu) hiçbir dönemi peygambersiz bırakmamış; hiçbir zaman dilimini Peygamberân-i Izâm efendilerimizin envârından mahrum etmemiştir. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle ifade buyurmaktadır:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Şüphesiz biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir elçi olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fâtır, 35/24) Demek, hiçbir ümmet yoktur ki, onların arasında eğri yolun encâmından, dalalete giden yoldan, cehenneme giden yoldan sakındıran bir nezîr bulunmasın.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile peygamberlik şiirinin kâfiyesi konunca artık peygamber gelmemiştir. Fakat, o mübarek manzûme tamamlanıp nübüvvet şiirinin kâfiyesi konduktan sonra da Allah (celle celaluhu) ümmet-i Muhammedi sahipsiz bırakmamıştır. Sonraki her dönemde de Peygamberin vârisleri gelmiştir. O vârislerin başında ise, Hulefa-i Râşidin efendilerimiz vardır. O Dört Halife’nin hilafetlerinde şüphe yoktur. Hatta onların bir tanesinin hilafetini görmezlikten gelmek ve istihkar etmek, dalalettir; yani küfür ile hemhudut kocaman bir günahtır. Kâfir dememeyi sadece temkin ifadesi olarak ele alırız; yoksa onunla aynı sınırdadır hafizanallah.

Güneşin Ziyasını, Suyun Lezzetini İnkâr Eden Hastalar

*Dört Halife’den sonra ise, Allah, müçtehidler ve müceddidler sayesinde o ilâhî nurunu temsil ettirmiş; insanların ebediyyen karanlıkta kalmalarına meydan vermemiştir. O yüce kâmetler arasında ihtilaflı olanlar vardır, ittifaklı olanlar vardır, büyük çoğunluğun “evet” dediği vardır ya da azınlığın “evet” dediği insanlar vardır. Fakat gözünü yumanlar kendilerine gece yapmışlar ve onların nurlarından istifade edememişlerdir. Zira, gözü kapalı olanlar, günün göbeğinde, güneşin bütün şualarını gönderdiği öğle vaktinde bile onu göremezler.

*Aynen bunun gibi bazı körler o devasa insanları göremeyebilirler. Hazreti Üstad’ın da Kaside-i Bürde’den iktibas edip değerlendirdiği şu söz bu hakikati çok güzel ifade eder:

قَدْ يُنْكِرُ الْعَيْنُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ

وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَۤاءِ مِنْ سَقَمٍ

“Bazen, gözü iltihaplanıp rahatsız olan kimse, göremediği için güneşin ziyasını inkâr eder; vücudu hasta olup ağzının tadı bozulan kimse de suyun lezzetini alamaz.” Bundan dolayıdır ki, İmam Gazzalî, Mevlânâ Halid-i Bağdadî ve Hazreti Bediüzzaman gibi yüce kâmetler bile kendi devirlerinde tenkit, tahkir ve işkencelere maruz bırakılmışlardır.

*Rahmetinin vüs’ati açısından Cenâb-ı Hak hiçbir dönemi ziyasız, ışıksız ve nursuz bırakmamıştır; fakat insanlar kendilerini nursuzluğa, ziyasızlığa ve ışıksızlığa salmışlardır. Bir kere o ziyasızlık çağlayanına yelken açtıktan sonra da o karanlık bir daha oradan sıyrılmalarına fırsat vermemiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) beşerin efendisi olduğu gibi, O’nun sözleri de insan sözlerinin efendisidir. “Söz Sultanı’nın beyanı sözlerin sultanıdır.” şeklinde de diyebilirsiniz.

Peygamber Vârisleri

*Söz Sultanı (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurur:

اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلأَنْبِيَاءِ

“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” Evet, ilim enbiyânın mirası, âlimler de bu peygamber terikesinin vârisleridir ve Hazreti Allah, her dönemde bu mübarek mirasçılar vesilesiyle insanların yollarını aydınlatmıştır.

*Miraç’ta karşılaştıkları zaman, Hazreti Musa (aleyhisselam), Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, “‘Ümmetimin âlimleri, İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir.’ buyuruyorsunuz. Onlardan birini bize gösterir misiniz?” der. Peygamber Efendimiz, “İşte şu!” diyerek manen İmam Gazzali’yi çağırır. Hazreti Musa, “Senin adın ne?” deyince, Hazreti İmam, “Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Mustafa bin Adem…” der. Musa Aleyhisselam, “Ben bir şey sordum, sen on şeyle cevap verdin; oysa cevabın soruya mutabık olması gerekir.” buyurur. İmam Gazzali, “Efendim, Allah size ‘Elindeki nedir?’ diye sorduğunda, bunun cevabı sadece ‘Bu asamdır’ şeklinde olması gerekirken, ‘O benim asamdır. Ona dayanır ve onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Ayrıca onunla daha pek çok ihtiyacımı gideririm.’ (Tâhâ, 20/18) demiştiniz. Maksadınız Allah Teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi? Ben de sizin gibi ululazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de isimlerini söyledim.” der. Bu cevap üzerine, Hazreti Musa, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselam) “Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibiymiş.” buyurur. (bk. Busrevî, Ruhu’l-Beyan, Bakara, 2/143. ayetin tefsiri/ 1/249)

*Bu, bir Hak dostunun müşahedesine dayanan bir menkıbedir; fakat menkıbelerde asla değil fasla bakılır. İmam Gazzali öyle birisidir. İmam Rabbani ondan geri değildir. Hazreti Pir-i Muğan geri değildir, belki de ileridir. Çünkü o misyonu eda eden insanların kıymetleri biraz da zamanın dehşetine ve eda edilen vazifenin keyfiyetine göre olur.

Allahım ne korkunç yalandır bu, ne müthiş riyadır bu!..

*Allah onlarla cihanları aydınlatmış. Allah görenlerden eylesin; o ziya iklimine koşanlardan eylesin. Onu istismar edip, onunla dünyevi bazı şeyler kazanma gibi densizliğe, komplekse, aşağılığa düşmekten Allah bizi muhafaza buyursun. Kitabını elinde tutacaksın, istismar edeceksin fakat o kitaplardan bir iki tanesini bile okumamış olacaksın!.. Allahım ne korkunç yalandır bu, ne müthiş riyadır bu!.. Şeytanı bile utandırır bu; iblis “Ben hayatımda hiçbir zaman böyle bir sahtekârlık yapmadım. Beğenmediğim, takdir etmediğim, sevmediğim ve kabul etmediğim şeyi kabul ediyormuş gibi görünmedim hiçbir zaman!” der.

*“Bazen melekler bizim nezaket ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler.” diyen; “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağının tozuyum. Biri benden bundan başkasını naklederse; ondan da bîzarım, o sözden de bîzarım (şikâyetçiyim).” diye inleyen;  “Kul oldum, kul oldum, kul oldum… Her köle, hürriyete erince mesut ve bahtiyar olur. Ben Sana kulluğumla saadet ve sevinci buldum!” nağmelerini terennüm eden Hazreti Mevlana da o ışık saçanlardan bir tanesidir. Fitne ve fesadın gemi azıya alıp kol gezdiği bir dönemde, kalbleri yumuşatmak, insanları birbirleriyle barıştırmak ve dünyada eşi emsali görülmedik peygamberane bir örnek sergilemek adına nûrefşân zatlardan bir tanesidir. O da kendi çağının argümanlarını kullanarak, o dönemde insanlara o peygamber mesajını sunmaya çalışmış bir kâmet-i bâlâdır.

Sözde Değil Özde, Gerçek Müslümanlık.. Aksine Asla İnanmam!..

*Kurban olduğum o Müslümanlık, o Muhammedî ruh sözde değil, özdedir. O’nun gibi yaşamak, O’nun gibi hayatı değerlendirmek ve O’nun gibi ruhunun ufkuna yürümek!.. Gerisine inanmam ben, ne derseniz deyiniz! Benim için mikyas şudur: Hazreti Ebu Bekir gibi, giderken insanın çoluk çocuğuna beş kuruşluk miras bırakmadan gitmesine bakarım. İki süper gücü yerle bir eden Hazreti Ömer gibi, torununu tanımayacak kadar kendi dünyasına yabancı ama gözü ümmet-i Muhammed’in i’tilasında (yücelmesinde) olmasına, ondan başka bir şey düşünmemesine bakarım. Türkiye kadar yirmi devletin başında olmasına rağmen şahsı adına yazlık ve kışlık elbiseyi bulamayan Hazreti Ali gibi olmada görürüm müslümanlığı. Öbür türlüsü sadece sözden ibarettir. Onlara benzeme gayreti göstermeden “Ben şu kadar Müslümanın, bu kadar Müslümanım.” diyene ben de derim ki: Vallah da yalan, billah da yalan, tallah da yalan.

*Ümmet-i Muhammed’in başında olanlar Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi (radiyallahu anhüm ecmaîn) yaşadıkları zaman, öyle bir hayat tarzı sergiledikleri zaman…  Hazreti Ömer devrinde Pers’in ganimeti taksim edilirken, oradaki insanlar “Oğlunuz Abdullah’a da verelim!” dediklerinde, Hazreti Ömer efendimiz “Ne diyorsun sen Allah’ını seversen?!. Ben falan kimseyi Allah Rasûlü’nün önünde cansiperane savaşırken gördüm; onu bırakıp da Abdullah’a vermek de ne demek?!.” diyor. Gerçek Müslümanlık, babayiğitlik budur. Kimler Allah yolunda, i’lâ-yı kelimetullah yolunda, Din-i Mübin-i İslam’ı afaktan afaka götürme yolunda ise, elinden tutulması gerekenler de onlardır. Yoksa yakının kayırılması, karunlaştırılması ve onların şuna buna malik kılınması mülahazası, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan da, O’nun Raşit Halifelerinden de fersah fersah uzaktır, uzaktır, uzaktır. Onlardan uzak olan da şeytana yakındır, yakındır, yakındır. Efendimiz’in, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin Allah’a yakın olduğunda şüpheniz var mı? Eğer Onlar Allah’a yakınsa, Onlardan uzak olan Allah’tan uzak demektir. Hafizanallah, Allah’tan uzak olan da, ne derse desin, ne ederse etsin, ne türlü ideolojilerden bahsederse etsin, ne türlü sistemlerden bahsederse etsin, Allah’tan uzak ve şeytana yakındır.

Peygambere Kusur İsnad Eden Küstahlar ve Dilsiz Şeytanlar

*Ve inanmam, o yalanlara hiç inanmam; ayı, güneşi, dünyayı yan yana getirseler elleriyle, yine inanmam. Çünkü ölçü O’dur. Bir kısım densizler kalkıp haşa ve kella Onlar’ı da hafife alabilirler. Hatta bazı terbiyesizler, küstahlar İnsanlığın İftihar Tablosu’na günah nispetinde bulunabilirler.. bazı terbiyesiz, mü’min göründüğü halde o sözle, o düşünceyle kafir olan münafıklar.. “Falan filan dönemde olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yaptığı o hata yapılmazdı!” diyecek kadar küstahlık sergileyen insanlar.. ve bütün bu kafirâne sözler karşısında sessiz kalan dilsiz şeytanlar!..

*Kur’an çeşit çeşit mücevheratla dolu derin bir denizdir ama gavvas olanlar, dalgıçlık bilenler bu mücevherlere ulaşabilirler. Evet,

“Gavvas olana Kur’ân / Mücevher dolu umman / Nasipsizdir Kur’an’dan / Her müstağni davranan.”

 

 

Bamteli: BAHARA YOLCULUK (Selam-2)

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu sorumuza cevap sadedinde aşağıda özetlediğimiz konuları anlattı:

Soru:

Dünyalarını bir bavula sığdıran mefkûre muhâcirlerine vefa borcunu eda etme sadedindeki çalışmalara “Bahara Yolculuk” (Selam-2) filmi de dahil oldu. Zât-ı âlînizin düşünce dünyasında “bahar” nedir? “Bahara Yolculuk” nasıl bir seyahattir?

İman dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri…

*İnsanlar, Allah’a yürekten iman edince, dünyayı bir misafirhane görünce; asıl yurdun öbür tarafta bulunduğuna, burada yapılan işlerin hepsini Allah’ın gördüğüne ve gerçek mükafatın O’nun tarafından ötede verileceğine gönülden inanınca, dünyayı da, dünyaya ait her şeyi de hakîr görür, istihkâr ederler. Dolayısıyla, gönüllerindeki memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak dört bir yana açılan mefkûre muhacirleri ve onların hayırlı faaliyetleri, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu!.. Falanın filanın marifeti değil. Belki büyüklerin ve günümüze kadar uzanan ani’l-merkez açılımın tesiri. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bugüne kadar gelmiş yüzlerce müçtehid ve müceddidin tesirini öper başımıza koyarız. Onlar -Allah’ın izni ve inayetiyle- malumatları, içten yaklaşmaları, vicdanlara seslenmeleri, kalb ve ruha seslerini duyurmaları sayesinde o insanlarda öyle bir tesir icra etmişlerdir ki, onlar da bütün varlıklarını bir çantanın içine koymuş gitmişlerdir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Benim adım, namım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” buyuruyor. Bütün hayatı, hayata ait her şeyi, dünya ve mâfîhâyı istihkar edecek fedakar insanlar sayesinde namının bir gün güneşin doğup battığı her yere ulaşacağına işaret ediyor ve gayb-bîn gözüyle bunun olacağına dair bilgi veriyor. Aynı zamanda kendisine inanan insanlara hedef gösteriyor; “Ben bunu diyorum, siz de bunu gerçekleştirmeyi gâye-i hayal yapın, mefkûre/ideal edinin; bunu gerçekleştirmeye bakın!” diyor.

*Cenâb-ı Hak bazı kimselerin kalbine bunu atmış. Boğaziçi’ndeki yalıların hepsini bunlara verseniz, “Allah Allah, ne kusur yaptık ki bu adamlar bize böyle hakarette bulunuyorlar, saygısızlık yapıyorlar?” diyecekler. Dünyevî teklifleri hakaret kabul eden insanlar, bir külahın içinden çekilen kuralarla gidecekleri yerlere gittiler. Coğrafyada bilmedikleri halde, gitti birine sordular: “Yahu bu Moğolistan nerede ki acaba? Türkmenistan neredeydi? Kırgızistan, Moldova neredeydi acaba?..” Bilmiyorlardı! Çoğu ifritten dünyalara açıldı, ciddi imtihanlar verdiler; diken tarlalarını gül bahçelerine çevirmek için orada amelelikler yaptılar.

Selam-2: Bahara Yolculuk

*“Selam” birincisiydi, bu da ikincisi: “Bahara Yolculuk”. İnşaallah üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, altıncısı gelir. Tarihe not düşme adına esasen. Hani bildiğiniz gibi Siyer’de hep bir boşluktan bahsediyorum: İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde yaşanan şeyler detaylarıyla, sebep-sonuç münasebeti içinde neden kaydedilmedi? Neden bize bu meseleler o ölçüde gelmedi? Neden o siyere, o megaziye biz üç asır, dört asır, beş asır sonra ancak ulaşabildik? Öyle değil! Hadiseler cereyan ettiği dönemde, tarihe not düşmek lazım. Bunlar gelecek insanlara, yapmaları gerekli olan şeyler adına çok önemli, canlı birer mesajdır.

*Kahraman abidelerin yazdığı bir destandı o; sadece bir insanın sergilediği kahramanlık değildi. Bazen on öğretmen bir odayı perde ile böldüler; tâife-i nisa bir tarafta, tâife-i rical de bir tarafta ikamet etmek, yatıp kalkmak suretiyle hayatlarını devam ettirdiler. Ama oradakileri misyonlarını eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler. Değişik yabancı misyon şefleri o kadar kafaları karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen kanaatlerini değiştirmediler.

Karasevdalılar Tarihe Altın Harflerle Yazılmalı

*Evet, bazı kimseler şikayet dosyaları gönderdiler, ifsat telefonları ettiler; fakat başarılı olamadılar; olamazlardı da!.. Çünkü gidenler Allah için gitmişlerdi! İman etmişlerdi ve sâlih amel yapıyorlardı! O Rahmân u Rahîm Allah da gittikleri yerlerde onlar hakkında kalblere sevgi vaz’ etmişti. Zamanla o anlaşmazlıklar, o endişeler, o telaşlar silinip gitti. Şimdi ne diyorlar? “Bakmayın sizinkilerin dediklerine. İşinize bakın siz. Biz sizi tanıyoruz. 20 senedir sizi tanımamışsak şayet, biz -bir yönüyle belki- akılsızca davranmışız demektir. Bu bize hakarettir.” diyorlar.

*Hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden hicrete koşan karasevdalılar -bir yönüyle- Sahabe gölgesinde mükemmeli yakalamaya, dünya çapında bir mükemmeli ortaya koymaya çalıştılar. Bu açıdan da bu mevzuda günümüzün fertlerine, değişik birimlerdeki insanlara düşen bir vazife vardır; bu da, herkesin, kendi alanı itibarıyla, bu kahramanlığı altın kalemlerle tarihin altın sayfalarına yazmasıdır!

“Biz hiç bahar görmedik!.. Kardı, kıştı; yollar yokuştu; güzellikler sadece düştü!..”

*Belki üç asır evvel hazan rüzgarları esmeye başladı. Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyor. Asırlardan beri yıkılmış, harab olmuş bir kale!.. Tamir ve restore ettiğiniz şey birkaç asırdan beri hain eller tarafından yıkılmış; her gelen birkaç taşını sökmüş, birkaç sütununu koparmış, birkaç kubbesini yerle bir etmiş!.. Siz yeniden bunları, aslına uygun şekilde, yerli yerine yerleştirecek, sağlam bir restorasyon ortaya koyacaksınız.

*Biz, bir yönüyle o hazan esintilerinin tesirinde neşet etmiş insanlarız. Tam bahar görmedik. Kardı, kıştı; yollar yokuştu; güzel şeyler bizlerde sadece bir düştü!.. O düşlerle yaşadık ve bir gün o baharın geleceğine inandık. İnancımızı hiç yitirmedik. “Biz ölüp gidelim; yeter ki millet baharı görsün!” dedik. Şu andaki düşüncem de o: “Allah’ım! Başkalarına lütfettiğin o baharı milletimize de lütfet! Bir gün öncesinde benim canımı da al! ‘Ben de bu işin içinde vardım’ diye kafama bir şey gelmesin. Ben o baharı görmeyeyim, arkadan gelen nesiller görsün.” Hep o baharın rüyasıyla, hülyasıyla yaşadık.

*Yer yer meltemlerin esintisine şahit olduk, ümitlendik çok defa. Bazen ümitlerimizde yanılmadık. Yanıltmayan Allah’a binlerce hamd ü sena olsun ve bizi yanıltmayanlar da Firdevs’le serfiraz olsunlar, Hazreti Rasûl-ü Zîşân’a komşu olsunlar. Ümitlerimize medar oldular. Bazen de bir kısım kimseler hakkında çok ciddi beklentilere kapıldık. Dedikleri ettikleri şeylere baktık, çok ciddi kalbî alakalara girdik. “İnşaallah iyi bir şey olur. Yıkılmış hak ve adalet düşüncesi yeniden ikâme edilir. Tarihten süzülüp gelen ruh ve mana değerlerimiz yeniden kendi değerlerini bulur. İnsanlık yeniden bir gül devri yaşar. En azından -bir yönüyle- karların eridiği, buzların çözüldüğü dönemi görür ve bunu önemli bir referans sayar. Olanı olma mevzuunda en önemli bir referans sayar.” dedik.. dedik ve aldandık.

Muvakkat Fırtınalar Daimî Meltemleri Unutturmamalı

*Fakat aldanmalar yıldırmamalı. Ahiret deyip yola çıkanların dünyevileşmeleri bizim kuvve-i maneviyemizi kırmamalı. Şimdiye kadar bir sürü insan doğru yolda yürürken dökülüp yollarda kalmıştır. Düşünün ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) diz dize gelmiş, oturmuş, fakat bir dönemde irtidat fırtınaları esmeye başlayınca Müseyleme’nin ordusuna katılıp onun yanında can vermiş, Secah’ın ordusunda can vermiş, başka mürtedlerin ordusunda can vermiş. Bu hep olagelmiş; biz kim oluyoruz?!. Biz gölgenin gölgesinin gölgesinin gölgesi… Bunu lütfedecekse Allah (celle celaluhu) O’na binlerce hamd ü sena olsun. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağı bir hamlede bir nefhada şeytan ruhlu insanları melekleştirecek kadar güçlüydü. Öyle bir insibağ vardı; fakat düşünün ki, onlar arsında bile kaymalar oldu. Daha sonraki dönemlerde bir sürü kaymalar oldu. Bu açıdan da bu yıkılmalara, çözülmelere, kırılmalara ve fay kırılmalarına takılarak, “Acaba yeniden bir hazan mı esiyor?” deyip ye’se düşmemeli. Esasen önemli olan, o hazanların estiği dönemde bile meltemler yudumlayabilmektir. Bir yönüyle, şöyle-böyle vifak ve ittifakın Cenâb-ı Hakk’ın tevfikine vesile olması meltemleriyle o hazanları meltemlere çevirmeye bakmak lazımdır.

*Her zaman daha güzele ve daha mükemmele talip olmalı. Şahsî hayatımız itibarıyla böyle olduğu gibi belki milli ve içtimaî hayatımız itibarıyla da ütopyalarda resmedilen ve bizim de Akif ifadesiyle “gül devri” dediğimiz o dönemlerin hülyasıyla oturup kalkmalı, hep onların hayalini yaşamalı. Fakat unutmamalı ki toplumun kalbî hayatını ihya etmek ve ruh abidesini ikame eylemek adına esasen mükemmele talip olmak önemli olduğu kadar şahsi arzu ve beklentilerden sıyrılıp hep onu araştırmak ve sadece o gaye-i hayal için yaşamak da hayati ehemmiyet arz etmektedir. Bu cümleden olarak, Raşit Halifeler’in beşincisi sayılan Ömer bin Abdülaziz devletin başında bir emanetçi memur gibi durmuş; hazinenin dolup taştığı bir dönemde kendisi zeytinyağına ekmek bandırarak iftar ve sahur yapmıştır. Halası “Yeğen, hani abim zamanında bana bir şey veriliyordu?!.” deyince, “Halacığım, benim şahsi malım yok ki sana vereyim; ben ekmeğimi zeytinyağına banıp yiyorum!” cevabını vermiştir.

Dikili Taşı Olmayanlara Milyarlar İsnat Eden Hainler

*O mübarek insanın villası yoktu!.. Nâmübareklerin kör gözlerine sokulsun! O mübarek insanın yalısı yoktu! Yalı peşinde koşan sağırların, sağır kulaklarına sokulsun!.. Ömer b. Abdülaziz.. ve gül devri… Öyle bir devre inanç içinde bulunmak lazım. “Ne olur Allahım! Öyle bir devrin ırgatları, ameleleri, işçileri haline getir bizi!.. Falan paye ile, filan paye ile değil; ruhumuzun abidesini ruh-u Muhammedî (aleyhissalatü vesselam)’a uygunluk içinde yeniden ikâme edecek ırgatlar, ameleler haline getir bizi!..” Bu mülahazayla yaşıyoruz ve dünyadan göçüp giderken de şahsımız hesabına geride dikili bir taşımız yok. “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” Dikili taşı olmayanlara “Milyarlarla uğraşıyor!.. diyen sağır ve kör, hatta hain, -eğer terbiyem müsaade etseydi, diyecektim- alçakların kör gözlerine sokulsun!..

*Gül devri… Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdulaziz’lerin (radiyallahu anhüm ecmaîn), sonraki devirlerde Topkapı’da dünyaya söz geçiren insanların dönemi… Bir hükümdar gibi cihanı idare ediyorlar ama bir ırgat gibi yaşıyorlar; ancak o kadar yiyor, içiyor ve meşru dairede dünya zevklerinden ancak o kadarcık zevk almaya çalışıyorlar. Öyle bir dünyayı ihya etme meselesi peşinde olmalı. Siz öyle bir hayır yolunda muvaffak olamasanız, onu ikame edemeseniz bile o mevzuda her soluğunuz tesbih sayılır; her adımınız bir yönüyle Allah’a yaklaşma sayılır; her derinlemesine bakışınız, hadiseleri değerlendirişiniz, her analiz ve senteziniz, Allah’a karşı mükemmel bir ubudiyet sayılır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatsı namazını kılıp sabah namazına veya teheccüde kalkma niyetiyle yatan bir insanın uyanacağı âna kadarki bütün soluklarının tesbih sayılacağını müjdelemiştir.

*Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Amel güzel bir şeydir, Allah amelsiz yapmasın. Ama amelin hatarlı yanları da vardır; mesela yaparken görüntüye, bencilliğe girebilirsiniz. Fakat halis bir niyet, tamamen enfüsidir; buna mülahaza-yı nefsiyye diyebilirsiniz. İçinizden diyorsunuz: “Ne olur Allahım, ruhumuzun abidesini Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radiyallahu anhüm ecmaîn) dönemlerinde olduğu gibi ikâme etmeye bizi muvaffak kıl; o mevzuda bizi istihdam buyur.” Bu öyle içten bir yakarış ki, buna, falanın görmesi, demesi ve etmesi bulaşmaz; işin içinde riya, süm’a, ucb, fahr ve kibir şeklinde kendisini göstermez. Bu zaviyeden mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır. Denebilir ki bazı niyetler vardır, bazı amellerden hayırlıdır.

Patikada önünüzü keserlerse, tepelere tırmanmasını bileceksiniz!..

*Sağdan soldan esen fırtınaların tesirinde kalmamak lazım. Şayet yaptığınız işin hakkaniyetine ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazasına inanıyorsanız, şayet milli mefkurenizin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasına kendinizi adamışsanız, sağda solda söylenen güft u gûya kulak asmadan, o türlü şeylerle dağılmadan, kendi konunuza konsantre olarak, o mevzuda daha sistematik, daha alternatifli şekilde devam etmelisiniz. Elli türlü şeytan engellemeye kalksa, elli türlü yerlere şeytanca telefonlar edilse ve elli türlü yerlerdeki yabancı misyon şefleri iğfal edilmeye çalışılsa da siz yine bir yolunu, yöntemini bulup devam etmelisiniz.

*Şehrahlarda önünüzü kestiler, patikada yürümesini bileceksiniz. Patikada önünüzü kestiler, tepelere tırmanmasını bileceksiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rızasını tahsilden ve milli ruh abidesini ikameden başka bir düşünceniz yok. Evet, Allah’ın rızasını tahsilden ve milli ruh abidesini ikameden başka bir mülahazanız yok. Bunun dışındaki bütün mülahazalara “tuh” diyeceksiniz!..

*Allah yolunda olmazsanız, şeytanın yolunda olmanız mukadderdir. İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder.”

*Tabloda diyordu ki: “İlim öğren yiğidim cehalet ardır / Ona razı olan sadece hımardır!” Ahh kitap okumayanlar.. ahh kitaba saygısızlar.. kuru lafla insanları meşgul edenler.. demagojilerle şuursuz kitleleri aldatanlar.. yalancı vaadlerle onları bir taraftan bir tarafa sevk edenler.. fuhşiyatı, münkeratı o mevzuda birer argüman olarak kullananlar.. şantajlarla insanları avuçlarının içine alan hainler.. yalanı, iftirayı meşru sayanlar!.. M. Âkif’in ifadesiyle: “Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lafz-ı bî medlûl / Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.”

Bamteli: Dirilişin Esasları ve Sevgi İksiri

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu sorumuza cevap sadedinde aşağıda özetlediğimiz konuları anlattı:

Soru:

Hakiki dirilişin, hemen her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelerek, inançta yakîn, amelde ihlas ve duyguda düşüncede ihsan ufkuna ulaşmakla gerçekleşebileceği ifade ediliyor. Bu mücmel hususların izahını lütfeder misiniz?

Ebedî Dirilik Dünyadaki Diriliş Vesilesiyle Elde Edilir

*Diriliş, hakiki manada öldükten sonra dirilmeye denir. Fakat orada dosdoğru, ayaklarının üzerine dirilme, burada din adına dirilmeye bağlıdır. Şayet insan burada dinî düşünce adına ba’sü ba’de’l-mevte mazhar değilse, öyle bir diriliş yaşamıyorsa, öbür taraftaki dirilişine diriliş denmez. Ona sadece yaptığı mesâvinin cezasını görmek üzere boynuna zincir vurulmuş, idama mahkûm edilmiş bir varlık denir. Onun için diriliş bir yönüyle burada başlıyor. Burada dirilenler, gerçek manada diriliş diyebileceğimiz şeyi orada da hakikatiyle yaşayacaklar. Allah burada öyle diriltsin, öyle bir ba’sü ba’de’l-mevte mazhar kılsın. Öbür tarafta da bizi “Hakikaten bu bir dirilişmiş!” dedirtecek şekilde, neşve ile ebedî hayata uyarsın.

*Diriliş, her meselede kalıptan sıyrılıp ruha yönelmekle başlar. Hazreti Pîr-i Mugan da, “Madem hakikat budur; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel” diyor. Demek insan cismaniyete takıldığı; yeme, içme, uyuma ve hayvanî duygularla oturup kalkmaya bağlı şekilde dünyada adeta ölümsüzmüş gibi yaşadığı sürece kalb ve ruh ufkuna yükselemez.

“Vallahi, billahi, tallahi mızrap yemiş bir tel gibi onu her an tın tın vicdanımda duyuyorum!”

*Evet, hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel. O zaman insanca hayatın ne demek olduğunu duyacaksın. O zaman Allah ile arandaki muâhedeyi de duyacaksın. “Elest bezmi”ni, yani, Cenâb-ı Hakk’ın, ruhlara; أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların, بَلٰى “Evet, Rabbimizsin.” (A’râf, 7/172) diye cevap verdiği anı duyacaksın. “Kalû belâ” (Evet, Rabbimizsin dediler) beyanındaki sırrı vicdanında tın tın duyacaksın. Belki başkaları diyecek: “Benim böyle bir ahd-u misaktan haberim yok!” Fakat sen, “Vallahi, billahi, tallahi ben her an tın tın, mızrap yemiş bir tel gibi onu hep vicdanımda duyuyorum!” diyeceksin. Mahiyetin itibarıyla duyacaksın! Öyle bir “latîfe-i rabbâniye ufku” hedef olarak gösteriliyor.

*Kalb ufkunun üstünde -sofiler de öyle görmüşler- ruh ufku var. Nefha-yı ilâhî. Bir yönüyle doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına teveccüh ediyor. Neden? Allah (celle celâluhu) Hazreti Adem’e (ala seyyidina ve aleyhisselam) Kendi ruhunu nefhettiğini bildiriyor. O zaman bütün insanlardaki ruh da nefh-i ilâhîdir. Embriyolojik süreç içinde belli bir fasla geldikten sonra, hayvânî ruhun, canlılığın yanı başında, ilâhî nefha olarak insanî ruh üfleniyor. Bu defa sen, dünyaya geldiğin andan itibaren, insan olarak kendini duyuyorsun. Çok farklı, daha mürekkep düşünüyorsun, daha engin bakıyorsun, hadiseleri daha mahrûtî (bütüncül) şekilde ele alıyorsun; sebep sonuç arasında, bir yönüyle tığını oynatmak suretiyle çok farklı gergefler örgülüyorsun. Bu da belki bir yönüyle “ruh ufku” oluyor.

*Bunlar güzergâhın gerekli esasları.. yolun erkân ve  âdâbı.. hatta âdâb ötesi ferâizidir. İnsan bunları vicdanında derinlemesine duymadan dünyada gerçek dirilişi söz konusu değildir. Hazreti Pîr böylelerine, “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz, tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..” diyor. Demek ki hâlihazırdaki müteharrik cesetler, esasen o dirilişi temsil edecek mahiyette değiller.

Mevlâ razı ise, bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur!..

*Yakîn; şekten, şüpheden kurtulmak; doğru, sağlam ve kesinlerden kesin bir bilgiye, hem de herhangi bir tereddüt ve kuşkuya düşmeyecek şekilde ulaşmak ve o bilgiyi ruha mâl etmek manalarına gelir. Hakikat ehlince yakîn; iman esaslarını ve bilhassa, imanın kutb-u âzamını, aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilmek, kabullenmek, duyup hissetmek ve onun insan benliğiyle bütünleştiği irfan ufkuna ulaşmak demektir. Bir insanın, ilmî istidlâl yoluyla herhangi bir mevzuda elde ettiği kesin bilgiye ilme’l-yakîn, gözüyle, kulağıyla ve diğer salim duygularıyla ulaştığı mârifete ayne’l-yakîn, istidlâl ve müşâhede üstü ve doğrudan doğruya onun vicdanına gelen, vicdanından fışkıran ve bütün zâhir-bâtın duygularının ufkunu saran irfana da hakka’l-yakîn denir.

*Bütün bu hususlara ulaşma adına çok önemli bir kanat da “ihlas”tır. Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. buyuran Hazreti Bediüzzaman ihlasın ehemmiyetine dikkat çekiyor: Medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlas öyle bir iksirdir. Onun için amel ederken sadece rıza hedefli olmak ve ihlaslı davranmak lazım. Bu açıdan, günde bin defa “Allahümme el-ihlâse ve rıdâke – Allahım ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi lütfet!” deseniz, yine de bu mevzudaki talebin hakkını vermiş sayılmazsınız. Talebin kıymeti, tâlibin kıymetini aksettirir. Evet, hayatınızın her saniyesini nurani, pırıl pırıl birer yıldız haline getirmeyi düşünüyorsanız “el-ihlase ve rıdâke” deyin, günde belki bin defa O’ndan ihlas ve rıza dileyin.

*Duygu ve düşüncede ihsan. Allah’ı görüyor gibi ya da en azından Allah tarafından görülüyor olma şuuruyla kulluk yapmak.. hareketini hep ona göre tanzim etmek. Rica ederim, Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına kendinizi bağlamamış veya Allah’ı görüyor gibi değişik işlere koyulmamış iseniz, eğrilik büğrülükten sıyrılamazsınız.. villadan, yalıdan kurtulamazsınız.. yattan, gemiden kurtulamazsınız.. makamdan, koltuktan kurtulamazsınız.. parmakla işaret edilme arzusundan sıyrılamazsınız.. Allah belası bu gâileler sarmalı içinde hayatınızı sürdürür, toprağa öyle girer ve oraya sadece çürümüş kemikler bırakırsınız!

Dinin ruhunu öldürdüler!..

*Diriliş yolunun “elif-bâ”sı iman-ı billah.. bir üst faslı marifetullah.. daha bir üst faslı muhabbetullah.. sonra da onun tarafından esip gelen bir bâd-ı saba gibi aşk ve “iştiyak ilâ likâillah”. Zirveye talip olmalı; fakat yol adabını ve geçilmesi gerekli olan köprüleri de göz ardı etmemeli.

*Belki üstûredir ancak Mecnun’un Leyla’ya alakasından bahsedilir. Ferhat’ın Şirin’e delice sevgisi anlatılır; Şirin için hayatını vermiş; dağı delecek, su götürecek; mahbubuna, matlubuna ulaşacak, onu elde edecek. Kalbde ve ruhta diriliş yolunda da en azından öyle bir aşk delisi olmak hedeflenmeli. “Allahım oraya ulaşmam için daha ne yapmalıyım?” heyecanız. Halbuki hedeflenmesi gereken zirve O’na karşı delice aşk u alaka…

*Aslında böyle bir aşk u alakaya talip olursanız, Allah’ın izniyle sonunda ona ulaşırsınız. Bir insan bir şeyin arkasına ciddi, yürekten düşerse, o mevzuda ciddiyet sergilerse, işi şakaya boğmazsa, mutlaka talip olduğu şeyi elde eder. O’nu yürekten sevebilmek için böyle bir azim, böyle bir cehd lazım ki bizim en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Bizi bizden uzaklaştıranlar bizi bu duygulardan ve dinin ruhundan ettiler. Bizi dinin şekliyle teselliye ittiler ve dinin ruhundan ettiler. Dinin ruhunu öldürdüler.

Ya Rabb, bu ne tatlı pazarlık!..

*Hakiki mü’min, kendisine teveccüh edenlerin sinelerinde iman, mârifet ve muhabbet duygularını coşturur; semtine uğrayan herkese sevdiğini sevdirir..

حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ

“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” İşte bu yüce ufka talip olmak lazım.

*Siz Mevla’yı severseniz, Allah da (celle celâluhu) sizi bırakmaz; fakat ısrar etmek lazım. “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” Sen seveceksin. Sen sevmezsen başkalarına nasıl sevdireceksin ki?!. Sen sevmeyince, o muhabbeti içinde duymayınca, O’nun başkaları tarafından da delice sevilmesi arzusu olmaz ki içinde. Evvela sen delice seveceksin O’nu.

*“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” Buna isterseniz bir mukavele diyebilirsiniz. Cenab-ı Hakk -bir yönüyle- rahmet ve tenezzül tecelli dalga boyunda size diyor ki: “Bakın kullarım! Siz Beni kullarıma sevdirirseniz -anlaşalım sizinle- Ben de sizi severim.”

*Hadis-i şerifteki fiil-i muzari kipinden de anlaşılacağı üzere, Allah’ın sevmesi bir kereye mahsus kalmaz. O hayatı sizin için bir cennet hayatı haline getirir. Dünya mü’minin nazarında bir cennet koridorudur; Esma-i ilahiyenin mecâlisi ve Sıfat-ı sübhaniyenin mezâhiridir. Sen cennete doğru yürüyor gibi bir neşve içinde yürürsün; dünya bile bir cennet haline gelir. “İman bir manevi Tuba-i Cennet çekirdeği taşıyor.” diyor Hazreti Pir-i Mugan Şem-i Tâbân. Kalbinde o iman varsa, senin içinde sürekli bir cennet var demektir.

Aşk gözyaşları cehennem ateşini dahi söndürür!..

*Evet, Allah’ın sevmesi, her fasılda bir başka güzellikte tecelli eder. Mesela, berzah hayatına girersiniz, sanki tatlı rüya iklimlerine açılıyor gibi bir hayat sürersiniz. Sevgisini bu defa önünüze öyle serer. Mizana gittiğiniz zaman herkesin korktuğu bir dönemde bişaretlerle sizi öyle bir sevindirir ki böylece sevgisini yine ortaya koyar. Sırattan geçerken herkes korkuyla titrer. Kimileri takılır çengellerde kalır. Kimileri aşağı yuvarlanır. Fakat siz oradan geçerken cehennemin alttan bağırdığını duyarsınız; hadisin ifadesiyle “Çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!..”

*Muhabbet, cehennem ateşini söndüren bir iksirdir. Sevmiş ve O’nun için gözyaşı dökmüşseniz… Yine bir hadis-i şerifte ifade buyuruluyor: Cibril’in (aleyhisselam) elinde kâse gibi bir şey, içinde bir mâî (sıvı). Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) soruyor, “Bu nedir?” diye. O da, “Bu mü’minlerin gözyaşlarıdır!..” diyor. Herhalde aşk ile dökülen gözyaşından daha kutsal bir gözyaşı yoktur. Cehennemin dağlar veya aysbergler cesametindeki o kıvılcımlarını söndürecek iksir de budur.

İmanın Tadını Duymanın Üç Şartı

*Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde,

ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ اْلإِيمَانِ: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُما، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

“Üç haslet vardır, bunlar kimde bulunursa, o, imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır.

*Allah ve Rasûlü’nun dünyada her şeyden daha sevimli hale gelmesi… Onları öyle seveceksin ki, onların söz konusu olduğu her yerde, her şey, karşında bir anda siluete dönüşecek. Tabiî karşındakinin hakkına da tecavüz etmeyeceksin. Erkek kadının hakkına, kadın erkeğin hakkına, baba evladının, evlat babanın hukukuna tecavüz etmeyecek. Çünkü onlar senin Allah ile münasebetini pekiştirmende birer unsurdurlar. O hukuka da riayet edeceksin. Kendini zorlayacaksın. “Allah bir de eşimin, evladımın hesabını bana sormasın!..” diye tir tir titreyeceksin. Bu hukuka riayetin yanı başında, Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık seveceksin.

Nerede Hazreti Ömer’in Peygamber sevgisi ve nerede bizim alakamız?

*Diğer peygamberler de nur neşreden birer yıldızdılar ama güneşi görünce, ışıklarını toparlayıp sinelerinde sakladılar. Çünkü gelen güneşler güneşi ve varlığın ilk mâyesi olan gerçek nurun sahibiydi. Bûsîrî ne güzel der:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا             يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ

“O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır / Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” İşte, hakikat güneşinin zuhur etmesiyle nasıl ki yıldızlar görünmez olurlar, onlar yok değildir, vardır ama görünme hakları güneş zuhur edinceye kadardır; aynen öyle de Allah ve Rasûlü’nün sevgisi söz konusu olduğunda diğer bütün alaka ve muhabbetler görünmez olur. Bu açıdan, neyi nereye koyacaksınız, bunu iyi bilmelisiniz!..

*Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir gün, “Yâ Rasûlallah! Seni nefsimden başka her şeyden daha çok seviyorum!..” der. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ömer’in elini tutar ve “Beni nefsinden/canından çok sevmedikçe kâmil iman etmiş olamazsın ey Ömer!” buyurur. O da hemen, “Seni canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallah!” der. Bunun üzerine Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şimdi oldu.” buyurur. Nerede bu hakikat ve biz nerede duruyoruz?!.

Bu öz değerlerimizi yitirdiğimizdendir ki şeklî insanlığa takılıp kaldık!..

*Biz bunları yitirdik. İçinizde bunları derinlemesine yaşayan insanlar vardır. Fakat yeryüzündeki İslam toplumlarına ve zavallı Türk toplumuna baktığınız zaman bu duyguların yitik olduğunu göreceksiniz. Bir zamanlar önemli bir misyon eda eden o mübarek Devlet-i Aliyye’nin âlî fertleri o uğurda nasıl hırz u can ediyorlardı?!. Birileri bizdeki o aşkı, o heyecanı, o ruhu çaldılar. Onu mevcut sistemlerin, siyasi idarelerin vesayeti altına verdiler; meseleyi onların güdümünde götürdüler ve işin doğrusu dini üç-beş kuruşluk dünyaya sattılar.

*“Kişiyi, herhangi bir insanı, Allah’tan dolayı sevmedikçe, imanın tadını tatmış olamazsınız!..” Herkese seviyesine göre, Allah’tan ötürü bir kalbî alaka duyma. Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.” Saniyeyi sene yapmak istiyorsanız, bu her şeyi Allah sevgisine ve Rasûlullah muhabbetine bağlamaktan geçer.

*“Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” İnsan, Allah onu imana hidayet buyurduktan sonra, küfürden, dalaletten sıyrıldıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi, cehenneme atılıyor gibi kerih görmedikçe, imanın tadını tatmış olmaz. Küfürden, dalaletten, nifaktan, yalandan, şikaktan, iftiradan, gıybetten, bühtandan, dünyaperestlikten, ikbal sevdasından, hakimiyet sevdasından vazgeçmedikten sonra imanın tadını tatmış sayılmazsın. Başka tat seylaplarına, akıntılarına kendini salmışsan ve geriye dönmeye de fırsat bulamıyorsan, senin Allah’ı sevdiğinden, Peygamberi sevdiğinden de söz edilemez.

*Gerçek insanlık bu duyguları hayata hayat kılmaktan geçer. Yoksa insan, şeklî insanlıktan -Müslümanlık demiyorum, zaten ondan fersah fersah uzaktır- kurtulamaz.

Bamteli: GÜL VE BÜLBÜL TÖRESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 20 Şubat 2015 Cuma günü yaptığı haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

Allahım Kazanma Kuşağında Kaybettirme!..

*“Allahım! Bizi Senden uzaklaştıracak ve Sensizliğin mahkûmu haline getirecek her türlü nefsânîlikten Sana sığınırız.” Biz böyle deriz. Böyle demekle Cenâb-ı Hakk’ın arındırması arasındaki münasebeti tam kavrayamayabiliriz. Fakat O’nun eltâf-ı sübhâniyesi ile bizim mukabelede bulunmamız arasında ne zaman bir münasebet var ki? Ne vermişiz ki insan olmayı O’ndan almışız? Ne vermişiz ki karşılığında düşünme kabiliyetini O’ndan almışız? İnsan-ı mü’min olmanın karşılığında ne vermiş de onu almışız? Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ümmet olma şeref ve pâyesini O’na ne vermiş de almışız? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, “Kardeşlerime selam!..” dediği bahtlılar arasında, boyunduruğun yere konduğu bir dönemde dünyaya gelme ve o boyunduruğu kaldırma şuuruna erme; ne verdik ki onu elde ettik?

*Bu, kazanma ile kaybetme kuşağı arasında bir nokta. İfade ederken “kader-denk” noktası diyoruz. İnsan ya bütünüyle kazanır ya da bütünüyle kaybeder. Ahir zamanda, boyunduruğun yere konduğu ve işin başa düştüğü bir dönemde, öyle büyük bir kazanma ile ürperten bir kaybetme at başı adeta. Orada meseleyi iyi değerlendirerek, kazanma kuşağında kaybetmemeye bakmak lazım.

Kıvam Abidesi Olma İle Esfel-i Sâfilîne Yuvarlanma Arasında İnsan

*A’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkma varken, onun ışıkları bize göz kırparken, esfel-i sâfilîne yuvarlanma.. böyle kötü bir akıbetten Allah’a sığınmak lazım. Onun için, Cenâb-ı Hak reçete olarak neler sunmuşsa, tek kelimesini heder etmeden, tek kelimesine göz kapamadan, o reçeteyi aynıyla kullanmaya bakmak lazım.

*Tîn Sûresi’nde,

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ

Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye çevirip düşürdük. (Tîn, 95/4-5) ayetleriyle işaret edildiği üzere; insanoğlu, iç ve dış donanımı, –kaynağı Hak inayeti– güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir. Fakat o kendisine emanet edilen mahiyet-i insaniyeyi insana yakışır şekilde koruyamaz, zâhir-bâtın hâsselerini yaratılış gayesi istikametinde kullanmaz/kullanamaz, din ve dünya işlerinde Hak rızasına kilitlenip elinden geldiğince mefsedetlerden uzak duramaz ve başta insanlar olmak üzere herkese, her şeye karşı bir emanetçi gibi titiz davranmazsa, potansiyel olarak yeri “a’lâ-yı illiyyîn” iken, bir şakî olarak aşağıların aşağısı mânâsına “esfel-i safilîn”e yuvarlanıverir.

*Cenab-ı Hak,

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

“Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen bir mükâfat vardır.” (Tîn, 95/6) buyuruyor. Evet, yürekten Allah’a iman eden, imanını iz’anla, onu yakîn ile taçlandıran.. bir de imanını tabiatının bir yanı haline getirmek için amel/aksiyon yönünde hiç kusur etmeyen, işledikçe işleyen, işledikçe işleyen, işledikçe işleyen insanlar müstesnadır. Onlar için bitip tükenmez bir mükafat vardır.

Zorluklar, Arzular ve Selametli Yol

*İbadet ü taati iç dürtülerle yapacak hale gelmek hedeflenmelidir. O ufuk yakalandığı zaman iş belli ölçüde kolaylaşmış olur.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ

“Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” Evet, Cennet mekârihle, insana ters, ağır ve zor gelen bir kısım hadiselerle kuşatılmıştır. Onlara takılmadan ve o dikenli tarlalardan geçilmeden oraya ulaşılamaz. Cehenneme gelince, o da cismânî, bedenî, beşerî ve garizî hislerle, şehvetlerle, arzularla, bohemlikle, yemekle, içmekle, yan gelip yatmakla ve dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmakla kuşatılmıştır.

*Cenâb-ı Hak, ulemâyı tebcil etmiş ve buyurmuştur ki;

إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

“Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) Allah’tan hakkıyla haşyet duyacak ve iç ürpertiyle her zaman O’nu yâd edecek insanlar ulemâdan bazı kimselerdir. Bütün teologlar, bütün ilahiyatçılar, bütün ilim adamları değil; düşüncelerini, vahy-i semâvî ile test edip doğrulayan, bilip tanıma neticesinde ulûhiyet dairesine karşı hürmet hissiyle dopdolu olan âlimler. Allah’ı gerçekten bilen, selâmetli yolu tehlikeli yoldan tefrik edecek olan da işte böyle âlimlerdir.

Bülbüllerin En Güzeli, Dikenler Üzerinde Dahi Gülistan Nağmeleri Döktürendir

*“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar hâristan olur.” (Havâî) Bağ mutlaka tımar edilmeli; insanlar tımar gayreti içinde bulunmalı; herk etmeli, hernik yapmalı. Ancak o zaman, hiç işe yaramayan ve kuvve-i inbâtiyesini yitirmiş gibi görünen o kupkuru topraklar bile bir de bakarsınız -İnsanlığın İftihar Tablosu’nun eliyle o cahiliye çölleri gülistana döndüğü gibi- gülistana döner.

*Bülbülün en güzeli, dikenlerin üzerinde dahi gül arzusuyla sürekli içini döken, içini döküp ağlayan bülbüldür. Gülün dalına konup, gülün yapraklarına bakarak ağlamak, her bülbülün yapacağı iştir. Önemli olan dikenlerin üzerinde âh u efgânda bulunmak, gözyaşı dökmek ve “Burayı ne zaman bir gülistan yapacaksın?” mülahazasıyla inlemektir.

*Dünyada Asr-ı Saadet’ten daha zevkli, daha neşeli, daha iç açıcı, daha inşirah verici başka bir tarihî kesim yaşanmamıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu sayesinde!.. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dünyayı şereflendirmesinden evvel oradaki çirkinlik ölçüsünde bir çirkinlik de hiçbir yerde görülmemiştir. Vahşet diz boyu değil, göbekte de değil, gırtlakta. Denâet gırtlakta. Asilik gırtlakta. Mantıksızlık gırtlakta. Muhakemesizlik gırtlakta. İnsanî hiçbir yanları kalmamış o insanlar tam bir diken tarlası. O (aleyhissalâtü vesselam) diken tarlasında dikenlerin hakkından gelerek, belki yaptığı aşıyla, o dikenleri bir yönüyle gül ağaçları haline getirmiştir. O’nun elinde, O’nun insibağıyla, O’nun fırçasıyla boyaması sayesinde bir zamanlar insanda ürperti hâsıl eden, hatta şeytanlarda tiksinti hâsıl eden o toplum meleklerin imrenebileceği bir toplum haline gelmiştir.

*Hazreti Mevlana der ki: “Bazen melekler bizim halimize, nezaket ve nezahetimize imrenirler; bazen de şeytanlar bizim tavır ve davranışlarımız karşısında tiksinti duyarlar.”

Bu Hâristan da Bâğistan’a Dönüşebilir

*Katiyen ümitsizliğe düşmemeli. Bazı kimselerin tavır ve davranışlardan şeytanların bile tiksinti duyduğu bir diken döneminde dahi hâristan olan yer birden bire bâğistana dönebilir. Allah’ın izniyle, hazan mevsiminde bir de bakarsınız ki bir nevbahar bütün esintileriyle ve adeta inşirah olup insanların içine akıyor ve herkes tepeden tırnağa bütün nöronlarında onu duyuyor. İnsanlığın İftihar Tablosu o vahşet dönemini öyle bir bâğistana/bostana ve o dikenlerin hepsini gül ağaçlarına çevirmişse, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu oluyor demektir. Bir yerde bir şey olmuşsa, evvela onun imkanı vurgulanmış sayılır. Şu kadar var ki, o dönemde asliyet planında; çünkü o Zat hususi donanımı olan, özel gönderilmiş birisi; temel dinamikleri size de ışık tutacak şekilde, projektörler mahiyetinde sunmuş bir vazifeli. Size de projektörler sunmuş ve adeta demiş ki: Yoksa projektörleriniz, siz de mumlarla, lambalarla, fenerlerle, lükslerle yürüyün bu yolda. Allah’ın izniyle her zaman o hâristanlar bostan ve bâğistan olabilir. Elverir ki bağbanını, bahçıvanı bulsun.

*Kafaların bozulduğu, ağızların zevzekleştiği, insanların sürekli bir günah fabrikası haline geldiği bir dönemde ille de saksağanların sesine biz de saksağan sesiyle katılalım deyince o saksağan korosu olur. En iyisi mi bir yerde saksağanlar ötüyorsa ve bir ses katılacaksa, bülbül sesleriyle saksağanların sesinin arasına girmeli, onların tesirini kırmalı ve onları bastırmaya bakmalıdır.

Siz doğru yolda olduğunuz müddetçe kötüler size zarar veremeyecektir!..

*Dedikleri ettikleri şeylere mukabil aynı şenaat ve denaeti işleyerek, aynı seviyesizliğe düşerek aynı şeyleri söylemek değil. Hem zaten sizin sözlüklerinizde, dimağ sözlüklerinizde, kortekslerinizde o kadar yalan, o kadar iftira, o kadar densizlik, o kadar şenaat ve o kadar denaetle alakalı kelime yoktur. Zaten, denaet ve şenaette başkalarıyla yarışa kalkışırsanız, kendinize karşı saygısızlık yapmış olursunuz.

*Kur’an-ı Kerim’de,

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) buyurulmaktadır. Kendinize bakınız! Siz hidayette iseniz, hidayeti tabiatınızın bir derinliği haline getirmiş iseniz; bir yönüyle her zaman onu duyuyor ve hareketlerinizi hep onun güdümünde götürüyorsanız; kimse size zarar veremez.

Hiç İyilikle Kötülük Bir Olur mu?!.

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şu ayet hatırlanabilir:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) Hasene; güzelliklerin hepsi, imandan İslam’a, İslam’dan ihsana, ihsandan ihlasa, ihlastan yakîne kadar, insanın özündeki, tabiatındaki, donanımındaki güzellikleri inkişaf ettirecek her şeydir. Seyyie’ye gelince, o da tam onun tersi; insanın özündeki bütün güzellikleri dumura uğratacak, yani gülistanı, baharistanı hâristana çevirecek kötülükler mecmuasıdır. Kur’an-ı Kerim diyor ki; hasene, seyyie bir değildir, aklınızı kullanın. Haseneler, insanın her yönüyle insanlığını haykırıyor ve insanın mahiyetindeki gerçek insanlığa, insan-ı kamil olmaya götürüyor. Diğeri de ahsen-i takvime mahsus bütün yıldızları söndürüyor, güneşi batırıyor, ayı bitiriyor, aydınlığı karanlığa boğuyor. Buna rağmen biri seyyieyle karşınıza çıkıyorsa, siz onu iyilikle savın.

Gel kardeşim, bağrım sana da açık!..

*Şefkat mesleği, herkese karşı merhamet kollarını sonuna kadar açmayı gerektirir. Ezcümle, soluklarını bile insanlık için kullananlardan Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretleri döneminde bazıları ağızlarına ne gelirse söylemekte ve Hazreti Mevlânâ’ya hakaret etmektedirler. Bir gün bir tanesi, “Sen inançsızlara bile kucak açıyorsun, onlarla bir araya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun… Böyle yapmakla İslam’ın onurunu iki paralık ediyor, dinin izzetine dokunuyorsun.” cümlelerinden oluşan ve daha bir düzine hakaretle dolu sözler sarfeder. Hazret, ona tek cümle ile cevap verir; “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” der.

*Hâsılı, mesleğimizin gereği: Şerrinden endişe duyduğun kimseye dahi iyilikte bulun. Çağır evine, bal-kaymak ziyafeti çek; tadın ne demek olduğunu bilmeyen o insana, bir şey tattır; anlasın acıyı tatlıyı!..

Bamteli: Tehditler Karşısında İman ve Teslimiyet Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

*Herkes için söz konusu olmasa bile, çoğumuz itibarıyla dünya düşüncemiz bedene, cismânî arzulara ve nefsânî isteklere bağlı. Bir numarayı onlar teşkil ediyor! Maalesef, her defasında bu mevzudaki hamlelerimizle, ruhun kolunu kanadını kırıyoruz.. kalbe ihanet ediyoruz.. latîfe-i rabbâniyenin yüzüne tükürüyoruz.. ve bizi Allah ile irtibata geçirecek sistemi darmadağın ediyoruz. Çoğumuz itibarıyla!..

Nefsanî Arzu ve Kaprislerden Sıyrılamayan, Maiyyete Eremez!..

*Kendi arzu, istek ve kaprislerinden sıyrılamayan, Allah ile münâsebete geçemez, maiyyete eremez! Cennete girebilir; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” diyen, yürekten inanan herkes cennete girebilir. Fakat Allah’la irtibatı kavî olmayanın, O’nun nezdinde kıymet-i harbiyesi yoktur. Allah nezdinde kıymet-i harbiye, kendi üzerine bir çarpı çekmeye ve kendini Sonsuz karşısında bir “sıfır” telakki etmeye bağlıdır. İnsan kendisini her zaman o konumda görmüyorsa, o bir müddeidir, Allah’a karşı iddiada bulunmaktadır hafizanallah.

*Bu açıdan, kendimize gelmemiz ve cesedin dar alanından sıyrılarak ruhun enginliklerinde üveyk gibi kanat açmamız lazım. Böyle olunca Allah’a ulaşır ve başımıza gelen musibetlerden sıyrılmış oluruz. Yoksa musibet, zulüm ve haksızlığın biri gider öbürü gelir, biri gider öbürü gelir.

Kendi Egosunun Hakkından Gelmeyenler İçin Haccac’lar Tükenmez!..

*İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri henüz çocuk yaşlarındayken, devrinin zâlimi Haccac’ın yaptıklarını işitir ve yaş itibarıyla daha çok küçük olmasına rağmen gayret-i diniyesinin sevkiyle zâlimin hakkından gelmeye karar verir. Bıçağını bilerken babası Sâbit hazretleri görür ve sorar: “Oğlum, ne yapmak istiyorsun?” O cevap verir: “Bununla Haccac’ı bıçaklayacağım!..” Bu söz, onun gayret-i diniyesine ve zulme başkaldırmasına bakan önemli bir hususu ortaya koyuyor; onu takdirle yad ederiz. Fakat üslup açısından problemi o çözmez. İşte üslup adına ona denmesi lazım geleni babası Sâbit hazretleri söylüyor: “Oğlum o ne ifade eder; sen bir tane Haccac’ı bertaraf edeceksin, arkadan bir başka Haccac çıkacak; ona bir şey yapacaksın, arkadan bir başka Haccac çıkacak!..” Şunu da ben ilave edeyim: En iyisi mi, nefsimizdeki Haccâc’ın bağrına hançer saplamamız lazım; kendi benliğimizin, egomuzun hakkından gelmemiz lazım. Egoizmamızın, egosantrizmamızın, narsizmimizin bağrına bir hançer saplayarak, onun hakkından gelmemiz lazım. O zaman Allah Haccacların hakkından gelecek ve dünyayı Haccaclardan temizleyecektir.

*Çağımızdaki tiranlar, zalimler, gaddarlar lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturmuşlardır. Ramsesleri, Amnofisleri, Nemrudları, İbn-u Şemsleri düşünebilirsiniz… Dünyada bugün irtikâp edilen mesâvîye bakıp o mesâviyi doğru gördüğünüz zaman, onların Haccâc vahşetlerine, Yezid vahşetlerine hakikaten rahmet okuttuğunu göreceksiniz. O vahşetleri katiyen mâzur görmüyorum; onları da tel’in ediyorum. Fakat bir de bu çağda işlenen vahşetlere bakacak olursanız, o vahşete kurban gidenlerin hadd ü hesabı yok! Perişan olan insanların hadd ü hesabı yok. Yalan söyleyenlerin hadd ü hesabı yok. İftirada bulunanların hadd ü hesabı yok. Din adına zulüm yapanların hadd ü hesabı yok. O yüzden lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturuyor günümüzün tiranları.

Soru:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

âyeti gibi ilâhî beyanlarla, insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi, Ashâb-ı Kirâm’ın imanlarının arttığı ifade ediliyor. Kur’an ve Râsûl-ü Ekrem Efendimiz onları nasıl hazırlamıştı ki, Ashâb, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi?

*Hendek Vakası münasebetiyle indiği rivayet edilen bu ayet-i kerimenin meâli şöyledir: “Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

Kısa Sürede Yıldızlaşan Ashab-ı Kirâm

*Allah Rasûlü’ne arkadaş olma bahtiyarlığına eren, O’nunla aynı duyguyu paylaşan ve aynı ortak paydada bir araya gelen insanlar sanki o devir için özel seçilmiş kimselerdir. Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanları kurtarmak üzere bir insan-ı kâmil olarak gönderirken, O’na kucak açacak, destek olacak ve yüce mefkûreyi O’nunla beraber realize edecek o donanımlı toplumu da hazırlamıştır. Gerçi onlar cahiliye bataklığında neşet etmişlerdir fakat Hazreti Pîr’in de ifade ettiği gibi, bir hamlede, bir nefhada evc-i kemâl-i insaniyete çıkmışlardır.

*Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, onların ellerinden tuttuğundan, onları boyasıyla boyadığından, kendi rengine benzettiğinden ve her birine kendi desenini işlediğinden dolayı, Ashâb-ı Kirâm çok kısa sürede insanlık semasına yükselmişlerdir. Hele bazıları bir-iki sene içinde, birden bire öyle zirveye ulaşmışlar ki, zannedersiniz kırk sene seyr u sülûk-i rûhânî yapmışlar. Hazreti Hâlid’leri, Hazreti Amr ibn As’ları, Hazreti İkrime’leri bu kategoride mütalaa edebilirsiniz.

*Halid ibn Velid, koca bir kumandan. Belli bir dönemde Perslerin başına balyoz gibi binmiş; sonra yine bir balyoz misillü Romalıların tepesine inmiş. Nihayet, çadır ya da kulübe gibi bir yerde vefat ederken “Ey Yermük, ey Mute, ey Halid’in günleri geçin gözümün önünden birer birer!..” demiş; bir fırtına gibi arkasından koşup durduğu ölümü yatakta karşılıyor olmaktan dolayı büyük bir inkisarla kıvranmış. Hıçkıra hıçkıra ağlayışını gören Hazreti Said ibn Zeyd’in “Neden ağlıyorsun?” demesi üzerine Hazreti Halid, “Vücudumda bir para kadar yara almadık yer kalmadı. Senelerce i’la-yı kelimetullah yollarında ölüm kovaladım. Fakat işe bakın ki, şimdi burada, yatakta ölüyorum.” cevabını vermiş ve rahat döşeğinde ölmeyi kendi adına bir mahcubiyet sebebi saymış. O, ruhunun ufkuna yürüdükten sonra (aşere-i mübeşşereden olan) yanındaki sahabînin dudaklarından -tarihin kulağına küpe olacak mahiyette- şu sözler dökülmüş: “Herkesin övgüsüne mazhar bir babayiğit, kâmil bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da öbür âleme gitti.. gitti ve geride sadece atını, kalkanını ve kılıcını bıraktı.” Evi yoktu, villası yoktu; iki devleti yerle bir etmişti ama dünyada mamelek adına hiçbir şeye sahip değildi. “Bana bir kılıcım, bir mızrağım, bir atım, bir de kalkanım yeter!” demişti ki bu, sahabe ruhunu aksettirmesi açısından çok önemlidir.

“Sözümde Durabildim mi ya Rasûlallah?!.”

*Hazreti İkrime, Ebu Cehil’in oğludur. Müslüman olduğunda “Yâ Rasûlallah! Sana ve İslâm’a düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, bundan böyle İslâm için bunun iki mislini harcayacağıma söz veriyorum…” demişti. Yermük’te sözünde durmuştu.. ancak orada verdikleri arasında, canı da vardı. Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır. O bu muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler. Hanımı başucunda ağlarken İkrime, “Ağlama!” der, “Ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir keramettir. Biraz sonra çadıra amcası Hâris b. Hişâm girer: “Müjde, der, Allah bize zafer verdi!” İşte o zaman İkrime, “Beni ayağa kaldırın. Çünkü içeriye Allah Rasûlü girdi.” der ve Allah Rasûlü’nün ruhaniyetine hitaben şunları söyler: “Yâ Rasûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim mi?”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in her zamanki mülayemet, hilm ve civanmertliğini Hudeybiye Sulhü ve Mekke Fethi esnasında da ortaya koyması neticesinde öyle insanlar Müslüman olmuşlardı ki, onlar katiyen harplerde dize getirilebilecek kimseler değillerdi. Mesela, Hazreti Hamza’nın şehit edilmesine sebebiyet veren Hind bile çok kısa zamanda büyük mesafe katetmiş ve mücahede meydanlarında hizmet eden bir kahramana dönüşmüştü. Yine, siyerde nakledildiğine göre, onun eşi Ebu Süfyan hazretleri, isabet eden bir okla gözü eline düşünce, “Şu kadar sene Sahibini, Peygamberini tanımadın, ne işe yararsın ki sen!” diyebilmişti.

*Sahabede dine adanmışlık ve ahiret hedefli yaşama ruh hali vardı. Kur’an nurları ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in insibağı onları en kötü şartlara dahi hazır hale getirmişti. Defalarca imtihandan geçeceklerine, zaman zaman düşmanla yaka paça olacaklarına, maldan ve candan fedakârlık gerektiren hadiselerle karşı karşıya kalacaklarına ve bütün tehlikelere/tehditlere mukabil dimdik durarak sonraki nesillere de hüsn-ü misal teşkil etmekle vazifeli bulunduklarına gönülden inanmışlardı. Evet, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberler iliklerine ve nöronlarına öyle işlemişti ki, onlara kendi varlıklarına inanmanın ötesinde inanıyorlardı.

Hendek’te Verilen Müjdeler

*Nitekim, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hazreti Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

*Rehber-i Ekmel Efendimiz, yanındaki 3000 insanla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı. Böylece şehre girişi mümkün kılan çok uzun bir alan hendeklerle çevrilecekti.

*Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

İşte iman.. işte cesaret.. ve işte teslimiyet!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu. İşte soruda zikredilen ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

*Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” der ve yürürler.

Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları

*İnsanlık her zaman bu türlü gailelerle karşı karşıya kalmıştır. Bazen ikballer idbâra dönmüş, bazen de o gerisin geriye gitmeleri pırıl pırıl ikballer/istikballer takip etmiştir. Hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram, diğerlerine hezimet ise, yarın da onlara öbürlerine hezimet olacaktır. Kur’ân-ı Kerim, bu “tarihî tekerrürler devr-i dâimi”ni şöyle ifade etmektedir: “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân, 3/140) Öyleyse, önemli olan “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip ilahi takdiri rıza ile karşılamak, ciddi bir metafizik gerilimle iradenin hakkını vermek, kavlî ve fiilî duada ısrar etmek ve aktif sabrın gereğini sergilemektir.

*İnşaallah günümüzün insan-ı kâmil olma yolunda azimli kahramanları da olup biten fitneler ve kuvve-i maneviyelerini kırmaya yönelik algı operasyonları karşısında hiç sarsılmadan ve enerjilerini sağa sola dağıtmadan doğru bildikleri yolda yürümeye devam edeceklerdir.

*Doğru bilerek girmişsek bu yola, onda döneklik yapmak, nezd-i uluhiyette hıyanet sayılır. Doğru olmadığını bildiğimiz halde girmişsek, bir günah işliyoruz demektir, dönüp tevbe etmemiz lazım. Fakat bu iş, dünyevî herhangi bir çıkar, bir menfaat gözetilmeden, ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılıyorsa, doğru demektir.. insanların gönlünde muhabbet duygusunu tetiklemeye matuf yapılıyorsa, doğru demektir.. evrensel insanî değerler etrafında bir dantela örülüyorsa, doğru demektir… bu doğrudan dönmek ise döneklik demektir. Onun için,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) deyip o yolda -Allah’ın izniyle- sâbit kadem olarak yürümek lazım.

Rehber-i Ekmel Hep En Öndeydi ve Hali Sözünün Deliliydi!..

*Ashâb-ı Kirâm, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi; çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu herkesten önce o kıvamı sergilemiş ve ashabına örnek olmuştu. O, her zaman korkusuzdu ve en önde bulunuyordu. Mekke’de, Bedir’de, Uhud’da… hep en öndeydi. O önde bulunmasaydı, başkaları da gerekli olan iktihamı göstermezlerdi.

*Rehber nasılsa ve tehlikeleri nasıl göğüslüyorsa, arkadan gidenler de öyle olur. Osmanlı Sultanları’nın büyük çoğunluğunun cihad meydanlarında askerin önünde yer almaları onlarda çok büyük bir metafizik gerilimin ve kuvve-i maneviyenin husulüne vesile olmuştur. Bu ders, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alınmıştır. Çünkü, o her işte Ashabının yanında ve önünde yer almıştır. Mesela, Hendek kazılırken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de -yaşına rağmen- ashabıyla beraber çalışıyor; hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için

اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ  *  فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ

“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor:

اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا  *  وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا  *  وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا

“Allahım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.

*Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zâhiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Rasûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesareti ve müthiş fetanetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti. Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki bir anlık panik esnasında ileriye atıldı. Öyle ki, Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Allah Rasûlü’nün atının gemini zor zaptediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle:

أَنَا اَلنَّبيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبْ

“Ben nebiyim, bunda yalan yok. Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum…” diyordu. Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti. Daha sonra Hazreti Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah Rasûlü’nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.

Müfterî Ne Derse Desin, Aranızda Bana da Yer Vermenizi Vesile-i Necat ve Şeref Bilirim!..

*Efendimiz’e ait o yüksek ruh, o kıvam, o fevkalade hal sahabe-i kiramda ve onların yolunda giden Osmanlı Sultanları gibi seleflerimizde de kendisini gösteriyordu ki Hazreti Pir buna “insibağ” diyor. O’nun boyasıyla boyanmış ve fırçasıyla şekillenmiş o müminlerdi ki, düşman birliklerini gördükleri zaman telaşlanıp panikleme yerine “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” diyerek iman ve teslimiyet bakımından ziyadeleşiyorlardı.

*Diyeceksiniz ki, “Sen öyle misin bu mevzuda?!.” Estağfirullah.. Fakat kendimi sizin içinizde bulunma bahtiyarlığıyla serfiraz görüyorum. Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki kendilerini mefkure âbidelerini ikame etmeye adamış, beklentisiz insanlar içinde bana da bir yer vermiş. Öbür tarafta, Cenâb-ı Hak “Bunu nasıl bilirsiniz?” buyurduğunda “Ya Rabb, bu da bizim içimizde görünüyordu!” derlerse, onların gölgesi altında belki bana da cennetin kapıları açılır.

*İnanın bana, kendime hep böyle baktım. Bağışlayın, diyenler dediklerini desinler… “Kendisine falan diyecek, filan diyecek…” Bunlar, densizlerin sözleri!.. Öyle yalanlar, öyle iftiralar.. öyle utanmazca, hayasızca atmalar oluyor ki!.. Yakın çevre her zaman bilir; bazı şeyleri ifade etme adına da ben lüzum hissediyorum: Kendi imzam, “kıtmîr”dir. Kendime her zaman öyle baktım. Din-i Mübin-i İslam’ın emirlerine elimden geldiğince muhalefet etmemeye, sizden geri kalmamaya çalıştım ama kendime de böyle baktım. El-âlemin “Şunu iddia eder, bunu iddia eder!.” türünden lafları, arkası boş bir kısım isnat ve iftiralardır. Hazreti Ali efendimizin “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturu her zaman rehberimiz oldu. “Allah karşısında istikamet eri ol, keramet eri değil. Fevkaladeliklerin delisi olma, Allah nezdinde istikamet eri olmaya bak.” Hepimizin duygu ve düşüncesi budur; Allah bu duygu ve düşüncede sabitkadem eylesin.

BAMTELİ: Kökü Mâzîde Bir Âtî ve Hakta Sebât

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

“Kimin için Allah var, onun için her şey var!”

*“Muğnî” ism-i şerifi Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından: Varlık bahşeden, ekstra lütuflarda bulunan, gönülleri zengin kılan; Kendisine inananları başkalarına karşı müstağni hale getiren; “Sen olduktan sonra, başka şeylerin yokluğu hiçbir şey ifade etmez; Sen bizimle olunca, her şey bizimle beraber sayılır!” dedirten. Maddî-manevî zenginliği Allah’tan görüp bilen insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın bu mübarek isminin mazhar ve meclâsıdırlar.

*Hazreti Pîr diyor ki: “Kimin için Allah var, onun için her şey var!” Şu halde mü’min: “Allah’ım! Beni Sensiz etme!..” demeli ve bunu vird-i zebân etmeli. (…) Bunun dışındaki meseleler tâlî şeylerdir; değerleri ne kadarsa, o kadar önem verilir.

*Allah “Ganiy-yi ale’l-ıtlak, Muğnî-i mutlaktır.” Onun inayet gölgesine giren insanlar -zılliyet planında- O’ndan başka her şeye karşı müstağni davranırlar. Dünya -bir yönüyle- bütün süsü cazibesiyle, baş döndürücü güzellikleriyle, debdebe ve ihtişamıyla karşılarına çıksa da onlar göz ucuyla ona bir nigâh-ı âşinâ kılar ve “Acaba Senin bunda rızan var mı? İtelim mi? Dürtelim mi? Atalım mı bunu?” mülahazasına girerler. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet söz konusu olduğu yerde her şey tâlîdir. İkinci derecede de değil. Tâlînin tâlînin tâlîsidir.

“Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim!..”

*Maalesef, bu mülâhazalar bizim yitirdiğimiz mülâhazalardır. Biz, Râşid Halifeler, Sahabe-i Kirâm ve selef-i salihîn efendilerimizden sonra, Allah ile münâsebet adına derinlikleri yitirdik! Bu yitirdiğimiz şeyleri bulma mevzuunda ise bir cehd, bir gayret sergileyemedik. O kadar çok şey yitirdik ki, bunları toplamaya kalksak çeyrek asır sürer.

*Bir de sağdan, soldan, önden, arkadan gelen şeytanın avenesi var! Nazarlarımızı hep buraya teksif ediyorlar ve dahası bizi kökümüzden koparıyorlar.

*Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harabîsin, harabatîsin” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harabîyim ne harabatîyim / Kökü mazide olan âtîyim” diye cevap vermiştir. Evet, bugünü değerlendirmek için dünü bilmek iktiza etmektedir. Güçlü bir gelecek bekliyorsanız sağlam bir kökünüzün olması lazımdır.

*Geçmişi inkâr ederek bir gelecek kurmamız mümkün değildir. Çünkü bizim değerler mecmuamız ve onun nüveleri hep geçmişteydi. Başta Enbiyâ-ı İzâm ve onların Sultanı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).. O’ndan sonra Râşid Halifeler, Sahâbe-i Kirâm, Tabiîn-i Fihâm, Tebe-i Tabiîn-i İzâm, Müctehidîn-i İzâm, Müceddidîn-i Kirâm, günümüze kadar… O kökten geliyoruz! Onu görmezlikten gelmek ve onu kabul etmemek -bağışlayın- köksüzlüktür! Râşid Halifeler’den ve onların hayat tarzından kopmuşluktur. Cihanlara hükmettikleri halde fakirâne yaşayan Râşid Halifelerden kopmuşluk ise -bağışlayın- bir kopukluktur!

*Geçmişinden kopan insanın, geleceğimiz adına vaat ettiği/edeceği hiçbir şey yoktur! O bir köksüzdür; köksüz ağaçlar da bugün olmazsa yarın devrilmeye mahkûmdur!..

*Mü’min iman, marifet ve muhabbet adına derinliklere doğru kök salmalı. Bir Hak dostu diyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın kahrından/azabından korkuyorsan, O’nun emirlerine sımsıkı sarıl, dinde sâbit-kadem ol; zira ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” Ağaçlar şiddetli rüzgarlar karşısında devrilmemek için arzın derinliklerine doğru hep kök salarlar.

“Değerler Yetimi” Bir Milletin İhyâsı

*Biz bir yönüyle beşinci asırda inhiraf yaşamaya başladık. Saltanat ve debdebe başımızı döndürdüğü andan itibaren de o inhirafı katladık. Bir iki asır önceden başlamak suretiyle, günümüze kadar artan bir şekilde, bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla “değerler yetimi” ve “din öksüzü” haline geldik.

*Sağlam bir silkinme olursa -Allah’ın izni ve inâyetiyle- Allah Teâlâ bugüne kadar öldürdüğümüz şeyleri ihyâ eder. Uğradığımız her yerde adeta mazinin “tın tın” sesini duyuyor gibi oluruz. Gürül gürül bir ezan edâsıyla, Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması edâsıyla çok farklı şeyler duyar, çok farklı hislerle kendimizden geçeriz. Silkinirsek -Allah’ın izni ve inâyetiyle- bunlar mukadderdir, tereddüdünüz olmasın.

*Muvakkat zâlimlerin, muvakkat tasallutları ve zulümleri karşısında paniğe kapılmaya gerek yok. Ne zaman, hangi devirde zalimler uzun boylu pâyidâr olmuşlar ki bugün size musallat olanlar da pâyidâr olsunlar?!.

*Eğer O’na dayanıyorsanız, O’na güveniyorsanız, “رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُEy Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve dönüş Sanadır, sonunda Senin huzuruna varacağız.” deyip o ahd-ü peymânınızı her an yeniliyorsanız, asla yenilmezsiniz; gelmez sırtınız yere ve gelmezsiniz kündeye Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Kendi işimize bakmamız lazım. Fikir kabiliyetimizi falanın filanın demesine etmesine harcarsak alternatif yollar oluşturamayız ve yol alamayız. Bu itibarla da mâlâyanî şeylerden sıyrılıp şu anda bile cehd, gayret ve aktivitelerimizi ikiye, üçe katlayarak işimize bakmalıyız.

Kimdir “Gariplere müjdeler olsun!..” Tebşirinin Muhatapları?

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Gariplere müjdeler olsun!..” buyuruyor. Gariplerin kim olduğu sorulunca da onları elin âlemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün bozulmaları ıslah etmek suretiyle ıslah hareketi içinde bulunanlar olarak tarif ediyor.

*Bütün bu yapılanlar karşısında duraklarsak, bir frene basarsak, “Hızımızı keselim, bir bakalım bu adamlar ne diyorlar?” falan dersek, dünya kadar zaman israfına gitmiş oluruz. Oysaki zamanın bir saniyesini bile israf etmeye hakkımız yok. Yediğiniz içtiğiniz şeylerde israf, gezmede israf, debdebede israf, ihtişamlı yaşamada israf… Bunlar nasıl haramdır; zamanın israfı da -o yeme içmeden daha büyük- haramdır.

*İnsan zimmetleme, ufuklarını açma, gönüllere ruhumuzun ilhamlarını boşaltma, kalblerin önündeki engelleri bertaraf ederek onların Allah’la buluşmalarını sağlama.. dünyada bundan daha büyük bir şey yoktur. “Bir insanın senin elinle hidayete kavuşması, gözünün hak ve hakikate açılması, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır!” buyuruyor Söz Sultanı, Cevâmiu’l-kelim Sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Taassup İlleti

Soru: Muhterem efendim, daha önce farklı bir açıdan ele alınan bir konu hakkında sormak istiyoruz. Taassup ile salâbet-i diniye ya da hamiyet-i İslamiye dediğimiz ahlak arasındaki belli başlı farklar nelerdir?

*Arapça bir kelime olan taassup, işin önünü arkasını hesap etmeden sadece kendi anlayış ve kendi beğenisine göre meseleleri değerlendirme, akla uymayan ve dinin ruhuna ters düşen hususlarda bile inat ve temerrüt içinde bulunma ve Türkçemizde “dediğim dedik” sözüyle ifade edebileceğimiz tavır ve davranışlar sergileme demektir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazı hadis-i şeriflerde bu tutumu, lügat itibarıyla “sinirlilik” mânâsına gelen “asabiyye” sözcüğüyle ifade etmiştir. Çünkü taassup, tamamen sinir ve hisler üzerine kurulan bir davranış şeklidir; dem ve damara dayanan, cismaniyet ve hayvaniyetten beslenen bir his ve duyuşun dışarıya vurmasıdır.

*İnsandaki taassup hissi, hayırda kullanılırsa, pozitif bir kısım şeylere de vesile olabilir. Bu diğer duygularda da böyledir. İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir.

İnadı Hakta Sebat, Hasedi Hayırda Yarış İçin Kullanmalı!..

*İnsandaki kötü duygulardan biri “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz ve böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, iradesinin hakkını veren bu insanda hakta sebat ve hakikate teslimiyet şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Yine bu cümleden olarak; “haset”, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Bu, insanı batıran, mahveden bir duygudur. Hasan Basri hazretleri, “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim!” der. Hazreti Pir de şöyle söyler: “Hased, evvela hâsidi yakar bitirir, mahsûd hakkında zararı varsa da çok azdır.” İşte, böyle Allah belası bir maraz olan haset duygusu bile tadil edilerek, yumuşatılarak “tenâfüs” hissine dönüştürülüp hak hakikat adına bir yarış vesilesi şeklinde kullanılabilir.

Günümüzde Taassup Ehlinin Mülahazası: “Benim gibi düşünmüyorsan hainsin!..”

*Evet, taassup için Arapça’da asabiyet de kullanılır; bir yönüyle damara, kana bağlılık içinde tavır ve davranışlar sergileme, körü körüne kabalık yapma, cahilce davranma ve asabiyetin değişik şekilleriyle başkalarına karşı kötü muamelelerde bulunma manasına gelir. İnsanların, kendi arzu ve isteklerini esas almaları, yetiştikleri kültür ortamına ve şuuraltı müktesebata göre hareket etmeleri; dolayısıyla kendilerine ters saydıkları şeylere karşı sertçe karşı koymaları demektir.

*Bugün de siz o taassubun muzaaf, hatta mük’ap şeklini görüyorsunuz. “Benim gibi düşünmüyorsan, sen hainsin. Beni kabul etmiyorsan, sen alçağın tekisin!” dendiğine şahit oluyorsunuz. Bazıları kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi olmayan herkesi vatan haini, millet haini, darbeci falan ilan ediyorlar. Şeytandaki taassup gibi bir şeydir bu. Böyle şeytanî bir mülahazadan dolayı, bu tarafta o kadar hayır, fezâil ve mezâyâ olmasına rağmen, hiçbirini görmüyorlar. Kendi elleriyle olmadığından ve kendileri yapamadıklarından, biraz da yetersizliklerinden ve işe yaramadıklarından dolayı işe yarayan insanları ve onların hayırlı faaliyetlerini hor hakir görüyor; mutaassıbâne bir tavır içinde karalamaya ve onların yüzüne zift saçmaya çalışıyorlar.

Mü’minin Şe’ni: Taassup Değil, Salâbet-i Diniye

*Mü’minde asla taassup olmamalıdır. Çünkü mü’min hakperesttir. Onun vazifesi hakkı tutup kaldırmaktır. Bu açıdan hakka gönül vermiş bir insanın hakka karşı çıkması, hakkın karşısında ayak diretmesi, onu görmezlikten gelmesi düşünülemez. Aksi takdirde o, hakka karşı saygısızlık yapmış olur. Bu yüzden mü’minde taassup değil, salâbet-i diniye olmalıdır.

*Salâbet, bir mevzuda dayanıklı ve sağlam olma, ayağını yere sağlam basma ve böylece kavlî, fiilî ve hâlî olarak kaymama kararlılığı içinde bulunma demektir. Sertlik, katılık ve müsamahasızlık ise salâbet-i diniye demek değildir. Salâbet-i diniye; şartlar ve hâdiseler ne kadar değişirse değişsin, bir insanın İslâm’ın vaz’ ettiği bütün hükümleri yaşama mevzuunda tam bir kararlılık ve samimiyet ortaya koyması demektir.

*Milletimiz başta olmak üzere bütün insanlığın faydasına bir kısım işler yapıyorsak, bunların milletimizin menfaatine ve diğer milletlerin yararına olduğuna inanıyorsak, ayrıca, geçmişle irtibatımız, Ruh-u Seyyidi’l Enam’ı hoşnut etmemiz ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ermemiz adına muvafık ve önemli vesileler olarak görüyorsak, sâbit kadem olmamız lazımdır. Şayet tereddüdümüz varsa, yürüdüğümüz yolu bir kere daha gözden geçirmemiz, kafa kafaya vererek ortak akılla o meseleyi test etmemiz ve varsa yanlışlarımız görüp düzeltmemiz gerekir. Fakat bu muhasebe, murakabe ve testi defalarca yapmış ve doğru yolda olduğumuza kanaat getirmişsek, artık onda sebat göstermemiz icap eder.

“Bugün bu hizmetle uğraşanlar, yarın nedametle ellerini dizlerine vuracaklar!..”

*Neresi yanlış bu işin? Her rengi ve her deseniyle siz Anadolu insanı yirmi senede Allah’ın izniyle dünyanın 163 ülkesine girmişsiniz; Batılılar iki asır çalışmalarına rağmen bu ölçüde muvaffak olamamışlar. Dünyanın değişik yerlerinde değişik nispetlerde seçmeli ders olarak Türkçe okutuluyor. Bir gün dünyanın neresine giderseniz gidin, orada sizinle Türkçe konuşan insanlarla karşılaşacaksınız.

*Bir senedir gittikleri her yerde “Amanın bu okulları kapatın, bunlar sizin başınızı ağrıtır, size dert olur!” diyorlar. Böyle demelerinde acaba bir haklılık payı var mı? Sizin kültürünüz, öz değerleriniz dünyanın dört bir yanında temsil edilip bayraklaştırılıyor; sizin bu değerler mecmuanıza insanlar alaka duyuyorlar. Allah aşkına, Peygamber hatırına, bunun yanlışı neresinde?!.

*Siz kafa kafaya verdiniz, “Vallahi de, billahi de on defa test ettik, bu konunun zerre kadar yanlışı yok!” dediniz. O zaman da size, hiç durmadan hizmetinize koyulmak ve ayrıca o aldanmış insanların zihinlerindeki isi, pası silmeye çalışmak düşer.

*Endişe etmeyin!.. Bugün bu hizmetle uğraşanlar, yarın ellerini dizlerine vurup “Keşke toprak olsaydık!” diyecekler, “toprak olsaydık da bunları yapmasaydık!..”

Bamteli: Nifak Marazı ve Şeytanî Atmosfer

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

Kibir Kaynaklı Ölümcül Hastalıklar

*Gerçek Müslümanlık adına tevâzu ve mahviyet çok önemli bir esastır. Kibir, şeytanı şirâzeden çıkardığı gibi günümüzde de şeytanın avenesini ve çıraklarını yoldan çıkarmaya devam ediyor. Diğer bir ifadeyle, şeytan kendisini yoldan çıkaran kibir dinamiğini bugünkü çıraklarına karşı da kullanıyor. Onlar da kendilerini olduklarından büyük görüyorlar, büyük kabul edilmek istiyorlar, herkesten alkış bekliyorlar, “sen, sen” denmesini duymak arzuluyorlar. Evet, bu bir iç maraz, bir hastalıktır. Bir insan böyle bir hastalığa tutulmuş, bünyesine böyle bir virüs girmişse -muhakkikîne göre- dinde buna büyüklenme, kibir deniyor.

*Kibirli bir insanın iman dairesine girmesi, bir şekilde girmişse uzun süre o daire içinde kalması çok zordur. O, yerinde başını alır nifak vadilerinde dolaşır; hafizanallah, bir gün gelir tepetaklak küfür gayyâsına yuvarlanır.

*Nifak, bir yönüyle küfür ile iman arasında bir orta menzildir. Zâhiren, şeklen müslüman gibi görünürler; müslümanların yaptıklarını yaparlar; namaz kılarlar, oruç tutarlar. Fakat Allah ile münasebetleri yoktur; mağrurdurlar, kibirlidirler!

*Gurur, aldanmışlık demektir; mahiyetini görememe, bilememe, kendini tanıyamama ve menşeiyle kendini okuyamama demektir. Bunun insanın içine aksedişine “ucub” denir, “iç beğeni” diyebilirsiniz; dışa vuruşuna da “fahr” denir; böbürlenme. Bunlar İmam Gazzâlî hazretlerinin “Mühlikât” tabir ettiği “insanı helâkete götüren faktörler”dendir.

*İnsan bu türlü virüslere yenik düşmüşse, camiye gelmesi, namaz kılması da onu kurtaramayabilir. Çünkü bu marazlar başka marazlara birer çağrı, birer davetiyedir. Bunlara yakalananlar marazdan maraza sıçrayarak/geçerek bir marazlar fâsid dairesi içinde dolaşır dururlar. Sıyrılamazlar bir türlü!..

Tevazu, Mahviyet ve Hacâlet

*İster “hareket” deyin, ister “câmia” deyin, ister “cemaat” deyin; hususiyle bu meslekte yürüyenler için tevâzu ve mahviyet çok önemli bir faktördür. Hazreti Pîr üç kelime ile ifade ediyor: “Tevâzu, mahviyet ve hacâlet.” Yüzü yerde olma; kendini sıfırlama, hiç görme; aynı zamanda bir yönüyle hep bir mahcubiyet içinde bulunma, “Benden de müslüman olur mu?” mülahazasını taşıma…

*Kendini yerden yere vurmayan bir insan, dışta suçlu arar ve onları yerden yere vurmaya çalışır. Kendi konumunu belirleyemeyen ve enaniyet girdâbı içinde çırpınıp duran kimseler kusurlarını, kabahatlerini, fezâetlerini ve fecâetlerini setretmek için sun’î gündemler oluşturarak dışta suçlular ararlar. Hiç olmayacak insanları suçlar, efkârı onlarla meşgul etmeye çalışırlar. Hakikatte, yaptıkları mesâvîden sıyrılmaları mümkün değildir fakat halkın dikkatini başka noktaya çekmek suretiyle, bir yönüyle ca’lî bir sıyrılma ameliyesine kendilerini salarlar. “Böyle yapar ve sun’î mücrimler oluşturursak, milletin dikkatini onlar üzerinde yoğunlaştırmış oluruz ve bizi mesâvîmizle, densizliğimizle göremezler.” mülahazaları hâkimdir onlarda. Bütün mücrimlerde, günahkârlarda fasl-ı müşterek, ortak düşünce, ortak payda bu evsaftır.

İslam dünyasının kaderine münafıklar hâkim!..

*Belki dine, diyanete, dinin ruhuna, Allah ile münâsebete, Peygamber ile irtibata, Kur’an ile alâkaya karşı daha ziyade düşmanlık yapan en tehlikeli kimseler de camiye geldikleri halde o işi yapanlardır. Çünkü insanlar öyle bir şeyde aldanabilirler, onlara inanabilirler. Aynı safta gördüğünüz bir insan hakkında sû-i zan edemezsiniz. Onun için: “Biz ki Müslümanız, aldanırız, aldatmayız!” diyor Hazreti Pîr. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de “Mü’min, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.)” buyuruyor.

*Hakiki mü’minler gözlerini açacakları ve bu meseleyi doğru okuyacakları âna kadar, bu nifak şebekesi nifakını sürdürecek ve saf müslümanları arkalarında sürükleyip dediklerini yaptırmaya devam edecektir.

*Onun için bize, kendini yerden yere vuran insan gerek! Her gün tevâzu ve mahviyetle birkaç defa eğilen, Allah karşısında iki büklüm olan insan gerek. Övülmeyi sövülme gibi kabul eden insanlara ihtiyaç var. Hakiki mü’min, övülmeyi sövülme gibi kabul eden insandır. (…) Kalben inanmış insanın tavrı budur! Elde ettiğiniz başarıları yüzünüze söyledikleri zaman, eğileceksiniz, utanacaksınız. Mü’mince düşünce budur! Fakat günümüzde münafık çok; münafıklara aldananların sayısı onlardan daha çok. Bunlar karşısında böyle hayırlı bir hizmete muvaffak olmak da epey zor. Cenâb-ı Hak inâyetini üzerimizden eksik etmesin.

*İnsanlığın doğruyu duymaya; doğruyu hissetmeye, her şeyi doğru görmeye ve doğru okumaya ihtiyacı var. Bütün insanlığın ihtiyacı var ama bu mevzuda en çok ihtiyaç içinde olan da İslam dünyası. Çünkü İslam dünyasının kaderine münafıklar hakim!..

“Kötülüğü iyilikle ve en iyi tarzda sav!..

Soru: “Kur’an-ı Kerim’de

اِدْفَعْ بِالَّتىِ هِىَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

âyetinden sonra

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

buyuruluyor.

Kötülüğü iyilikle savma mevzuundan sonra istiâze emrinin gelmesindeki hikmetleri ve bu âyetlerden anlaşılması gerekenleri lütfeder misiniz?

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

*Halk arasında yaygın olan bir söz vardır: “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın!” Ben bu sözü biraz bencilce buluyor, değiştiriyor ve “Şerrinden korktuğun kimseye bile iyilikte bulun.” diyorum. Bir lokma ekmeğe bal kaymak koy, muhatabının dudaklarına tutuştur onu. Bir kısım şeyler geveleyeceklerse, onu yemekle meşgul olsun ve diğerini gevelemesinler.

*Soruda zikredilen ilahî beyana gelince, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

“Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav. Biz onların, senin hakkındaki asılsız iddialarını, çirkin vasıflandırmalarını pek iyi biliriz.” (Mü’minûn, 23/96) Burada bizlere yüce bir İslam ahlakı olarak kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunma dersi veriliyor. Hani bir Türk atasözü vardır: “İyiliğe iyilik her kişinin kârı; kötülüğe iyilik er kişinin kârı!”

Rabbimiz, şeytanların dürtülerinden ve atmosferimizi kirletmelerinden Sana Sığınırız!..

*Şeytan, bir kısım kimselerin etrafında kötü bir atmosfer oluşturur; orada laubalîlik estirir, bâtılı tasvir ettirir, nefret hislerini alevlendirir ve insanın mahiyetindeki şehevî, gazabî duyguları harekete geçirir; böylece ağına düşürdüğü o şahısların bakışlarını bulandırır, başlarını döndürür. Evet, o vesveselerini sürekli üfler durur; onun insî borazanları da o üflemeleri yaldızlı sözlerle ve diyalektiklerle sese dönüştürürler. Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. Bu açıdan da insî-cinnî şeytanlardan gelebilecek hücumlara karşı latifelerimizi güçlendirmemiz, onlardaki nefsanî/şeytânî tuzaklara tepki gücünü artırmamız ve bu konuda Kur’an-ı Kerim’in talim buyurduğu üzere Allah’a sığınmamız gerekmektedir:

وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Sen de ki: Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından (atmosferimi kirletmelerinden) Sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97-98) De: Allahım şeytanın dürtülerinden, bana bazı olumsuz sinyaller göndermelerinden Sana sığınırım. Aynı zamanda o şeytanların gelip başıma tebelleş olmalarından, onlar tarafından kuşatılıp bir sarmal içine alınmadan da Sana sığınırım.

Şeytanı Rahatsız Edip Kaçıran Ameller

*Bir günah şahsî ve zararı yalnız ferde yönelik ise, o mümkün olduğu kadar setredilir ve mücrim, ıslaha çalışılır. Fakat bir cürüm heyet-i umumiyeye zarar veriyor, toplumu temelden sarsıyor ve bütün bir milleti alakadar ediyorsa, o konuda susmak doğru olmaz. Topluma zarar veren meselelerde mutlaka ya elinle tutup engelleyeceksin veya dilinle irşat edeceksin ya da en azından kalbinle tavır belirleyeceksin. Mesela, sana selam vermek istediği zaman, yüzünü çevireceksin. Bütün bunlar, onu o zift bataklığından çıkarma adına yapılması gerekli olan farklı farklı argümanlardır.

*Şeytan, sizin mü’mince atmosferinizden rahatsızlık duyar. Ebu Hureyre hazretlerinin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Ezan okunmaya başlayınca şeytan kaçmaya durur ve kaçarken de ezanın sesini duymamak için yellenmeye benzer bir ses çıkarır. Ezan bitince tekrar döner. Kâmet okunurken tekrar kaçar; kâmetten sonra gelir ve namazda kişiyle nefsi arasına girer; ‘Şunu da hatırla, şunu da hatırla!’ diyerek ona hatırlayamadığı şeyleri hatırlatır; hatta insan o hale gelir ki namazda kaç rekât kıldığını hatırlayamaz olur.” Evet, ezan okunurken, kemerbeste-i ubudiyet içinde ‘elhamdulillah’ dediğinizde, Cenâb-ı Hak karşısında asâ gibi büküldüğünüzde, başınızı secdeye koyduğunuzda şeytan oradan kaçar.

Şeytanı Zevkten Bayıltan Hareketler!..

*Nefis, insan bünyesinde şeytanın santralidir. Şeytan sinyaller gönderir, nefis de bunları çözer. Sonra bunları insana telkin eder. Şahıs, o olumsuz şeyleri kendisinin söylediğini zanneder; oysaki onlar ilhâmât-ı şeytandır. Üstad Hazretleri buyuruyor ki: “İblisin en mühim bir desisesi, kendini, kendine tabi olanlara inkâr ettirmektir.” Bu ikinci bir gaflettir: Birincisi, şeytanın dürtüleriyle mırıldanma, bu muzaaf bir cehalet; ikincisi de “Bunu ben yaptım, şeytan yok, nefis yok!” deme, bu da muk’ap bir cehalet.

*Kur’an-ı Kerim’in şeytanın dürtüleri konusunda vahiy kelimesini kullanmasının hikmetlerinden biri de o işe muhatap olan insanların, içlerine üflenen ve kafalarına pompalanan şeyleri ihtar ve ilham edilmiş gibi düşünmelerindendir: “Nasıl da aklıma geldi? Mesela ‘karmatî’ dedim, ‘haşhaşî’ dedim, ‘kan emici sülük’ dedim; turnayı gözünden vurdum.” Gâfil, bilemiyor ki esas birisi onu gözünden vuruyor; farkında değil. Şeytan arkasında sürekli, “Oh ne güzel tekrar ediyor bu; her dediğimi mırıldandıkça sürurdan bayılıyorum!” diyor.

Allah’a Neden Tevekkül Etmeyelim ki?!.

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu konuları anlattı:

*Fırtınalar ne kadar muhalif eserse essin, hakiki mü’minler, tam bir tevekkül içinde, hızlarını biraz daha artırmaya bakarlar; sistemlerini daha bir ciddi nazar-ı itibara alır, gözden geçirirler; şartların, genel durumun ve atmosferin müsaadesi nispetinde hızlı hareket etmeye çalışırlar.

Yaşadıklarımız, Allah’ın Cebrî Lütuflarıdır!..

*Sıkıştırılan insanlar -zannediyorum- o sıkışma içinde biraz durur, düşünür ve alternatif yollar oluştururlar. Belki şartların el verdiği, başkalarının destek olduğu, dayanağın/payandanın mebzulce bulunduğu geniş zamanda insan bir kısım hususları düşünemeyebilir. Ama şartların el vermediği yerlerde, o güne kadar hiç akla gelmeyen enteresan, sürpriz şeyler insanın aklına gelebilir. İhtimal, muztarrın duasının kabul edilmesi de bununla alakalıdır. Öyle bir ıztırar hali söz konusu olmayınca, sıkışmış bir kalble, çaresizlik ruh haleti içinde ve yürekten Cenâb-ı Hakk’a teveccüh olmayabilir. Nasıl olsa her şey -halk ifadesiyle diyeceğim- “tıkırında gidiyor” ise, insan -bir yönüyle- duyması gerekli olan endişe verici şeyleri duyamayabilir. “Çaresiz, dua ettiği zaman o duaya icabet eden kim?” İşte o ruh haleti ve böyle bir sıkışmışlık, dua, tazarru ve niyaz adına öyle şeyler ilham eder ki; sâir rehavet ve rahatlık zamanlarında, herkesin el verdiği, destek olduğu dönemlerde, insan, Rabbimize karşı o ölçüde bir münasebeti düşünemeyebilir. Bu açıdan da sıkıştırılmada bile bir vech-i rahmet söz konusudur. Hazreti Pîr “cebr-i lutfî” tabirini kullanır; evet, yaşanılanlar bir yönüyle cebrî bir lütuftur.

*Allah Teâlâ cebren size bir lütufta bulunuyor. Bir yönüyle sizi daha duyarlı, daha hassas, daha alıcı bir hale getiriyor. O hale gelince, ciddi bir metafizik gerilim olur. Sonra da Allah’ın izni ve inâyetiyle itilirsiniz, yan yana gelirsiniz, kafa kafaya verirsiniz; enerjiniz birden bire o sinerji ile artar, köpürür. Allah’ın izniyle, o güne kadar yaptığınız şeylerin on katını yapabilirsiniz.

Elmas İle Kömür Ayrılıyor

*Bu arada, sizinle aynı duygu ve düşünceyi paylaşmayan ve aynı recâda müttefik olmayan insanlar da şöyle böyle elenir giderler. Çok tekerrür ettiği gibi, altın-kömür birbirinden ayrılır. Elmas ruhlar, kömür ruhlu insanlardan ayrılırlar.

*Yine de öylelerine sırt dönmemek, onları terkliğe terk etmemek ve kendilerini terk edilmişlik içinde hissetmelerine meydan vermemek lazım. Ama bununla beraber çok defa sizinle yürüdükleri yolda size ayak bağı olduklarını da unutmamak lazım. Böyle bir dönemde o korku, o telaş, o endişe, o ye’se kapılmışlık, o recâsızlık gibi estirdikleri hava ile -zannediyorum- sizin kuvve-i mâneviyenizi de kırarlar. Bu açıdan, bazı kimselerin “Kalbimiz sizinle beraber ama şimdilik bizimle meşgul olmasanız…” deyip bir kenara çekilmeleri iyi olmuştur. Biz de onu öyle olduğu gibi kabul edelim; onların o dediklerini tebessümle karşılayalım. Bir vech-i rahmet vardır. İnşaallah, iyi zamanda yine yanınıza gelirler, siz de meseleyi hiç görmemiş gibi davranırsınız; tam öfkelenilecek yerde öfkenizi yutarsınız.

*Kur’an-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayet-i kerimede öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri nazara vermektedir. Öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti olsa dahi intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimseleri takdirle anmaktadır.

Öz Kimliğimize Sâdık Kalmalıyız

*Bazı ahvâl oluyor ki, bazı şeyler insanlık piyasasında, pazarında, çarşısında revaç buluyor. Bir dönemde bakıyorsunuz ki yalan, râiç. Bir bakıyorsunuz, bir yerde tezvîrât başını almış gidiyor. Bazı dönemlere bu türlü mesâvî hâkim oluyor. Birileri, birilerini sürekli çekiştiriyor, iftirada bulunuyor, intikam hissiyle hareket ediyor. İntikamını alamayınca oturup düşünüyor; “Ne desem? Ne etsem? Nasıl karalasam?” diyor. Dolayısıyla atmosfer bu mülahazalarla ve bu mülahazaların seslendirilmesiyle kirleniyor. İşte böyle bir dönemde insanın kendisi olması; kendi öz kimliğini koruması çok önemlidir.

*Allah ile münasebetimiz açısından kendi kimliğimizi sık sık birbirimize hatırlatmamız lazım. Biz mü’miniz! Mü’min, yeryüzünde emniyetin ve güvenin teminatçısıdır. Herkes en mahremini -eşini, kızını- götürüp onlara teslim edebilir ve gözü arkada kalmaz. Hiç olmayacak emanetler onlara tevdî edilir; sahiplerinden daha ciddî bir hassasiyetle o korunmuş olur. Mü’min budur! Mü’min gezip dolaştığı her yerde bir güven atmosferi oluşturur. Bu, hakiki mü’min olanların gerçek kimliğidir. Bu gerçek kimliğin de arka planı esasen Allah ile münasebettir. Allah ile münasebet meselesini ifade eden şeyler de ubûdiyet-i tâmmedir, ihlas-ı tâmmdır, ihsan-ı tâmmdır, rıza-yı tâmmdır, tevekkül-ü tâmmdır, teslimiyet-i tâmmedir, sika-yı tâmmedir. Bunlarla insan Allah ile münasebetini takviye etmiş, kopmaz hale getirmiş olur.

Ahirzaman Nezlesi ve Zükâm’a Tutulanlar

*Hazreti Sâdık u Masduk (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in “Âhir zamanda bir duman zuhûr edecek; kâfirleri öldürecek ve mü’minleri de zükâm yapacaktır.” buyurur. Âhir zamanda öyle şeyler ortaya atılacaktır ki, inançsızlar hemen kendilerini salıverecek, gördükleri karşısında adeta baygınlaşacak, sonra şuursuzca onların içine atlayacak ve helâk olup gideceklerdir. İnananlar ise, neticesinin nereye varacağını bilemedikleri o sonradan doğma şeylere belki hemen kendilerini kaptırmayacaklardır ama onlar da bir baş dönmesi, bir bakış bulanıklığı ve kısa süreli de olsa bir şaşkınlık yaşayacaklardır. Arap dilinde bu husus “umumî havadan etkilenme neticesinde gözlerin yaşarmasını, burnun akmasını ve beynin karıncalanmasını” hatırlatan bir deyim olarak “zükâm” ile ifade edilmektedir ki; biz bunu, kendi lisan zevkimiz zaviyesinden “Bazı fanteziler öyle câzip hale gelir ki, insanların başları döner, bakışları bulanır, ağızlarının suyu akar ve kendilerini onların içine bırakıverirler.” şeklinde anlayabiliriz.

*Bu açıdan “kendi kimliğimiz” derken, üzerinde hassasiyetle durduğumuz şey, düşüncelerimiz, tavırlarımız ve davranışlarımız itibarıyla bir farklılık ortaya koymak; asla şirretliklere, bağırıp çağırmalara girmemek; ayrıca yalana-dolana, iftiraya, tezvîre, tenkîle, tehcîre, tehdîde, insanları korkutmaya ve sindirmeye matuf şeylere kulak asmamaktır.

Aldananlardan Olmamak İçin Siz Kendinize Bakınız

*Hazreti Pir, bizim hesabımıza şöyle diyor: “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.” Evet, bu kısa ömür, bu kısa dünya hayatı çok çabuk bitecektir; insana düşen aldanmamaya çalışmaktır.

*Ebediyet âlemine adımınızı attığınız zaman geriye dönüp bakacaksınız: “Allah Allah, dakikaymış bu ya!” diyeceksiniz. Hele o cennetin göz kamaştıran, şûle-feşân, dilnişîn bağ ve bahçeleri, yalıları, villaları ve bunların üstünde bunları gölgede bırakacak şekilde Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâkemâlini müşahede etme, “Ben sizden razıyım!..” hitabıyla orada kendini salma öyle şeylerdir ki dakikası dünyanın binlerce senesine muâdil gelir. Öbür tarafa gittiğiniz zaman göreceksiniz bunu. Bu açıdan aldanmamak, bu kısa dünya hayatında güft-ü gûya, dedikoduya, başkalarının yaptığı çirkinliklere iştirak etmemek lazım.

*Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105)

Tevekkülümüz Allah’adır!..

Soru: Hazreti Nuh, Hazreti Hud ve Hazreti Salih (alâ Seyyidinâ ve aleyhimüssalâtü vesselam) efendilerimizin tehdit ve hakaretler karşısında

وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

dedikleri anlatılıyor. “Bizi yollarına hidayet eden, o yolda hıfz u inâyetini de yâr edecektir!” manasını da barındıran bu ayet, “Cenâb-ı Hakk’ın verdikleri, vereceklerinin referansıdır” mülahazasıyla değerlendirilebilir mi?

*Bütün Enbiya-ı İzam bir kısım farklı kelimelerle hep bu büyük hakikati vurgulamışlardır: Allah’a tevekkül ve teslimiyet! Sanki rahat hareket edebilmemiz ve yollarda şaşkınlığa düşmememiz adına ayetin her bir kelimesi bizim için de bir parmak işareti veya bir parola gibi “Arkadaş, bu yolda yürü, yol budur; rehberler bu yolda yürümüştür!..” demektedir.

*Zikredilen ayet-i kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Biz neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki yürüdüğümüz/yürüyeceğimiz yollarımızı bize O gösterdi. Bize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya kesinlikle sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a dayanıp güvenmelidirler.“ (İbrâhîm, 14/12)

*Ne diye Allah’a tevekkül etmeyeceğiz, ne var ki tevekkül etmeyelim? Bizi bizim yollarımıza, İslam yoluna hidayet etmiştir. Eğer dayandığımız Allah ise ve hepimiz ümmühât itibarıyla sırât-ı müstakimdeysek, bundan sonra sizin bize yapacağınız şeylere, and olsun, dişimizi sıkıp sabredeceğiz, istediğiniz kadar eziyet edin. Niye tevekkül ile sabretmeyeceğiz ki? Esasen tevekkül edecekler de, edeceklerse, Allah’a tevekkül ederler.

*Hazreti Pir, “Mahlûkatın solukları sayısınca Allah’a giden yollar var!” diyor. Usulde değişiklik yok, temel disiplinler zaviyesinden hep aynı; fakat mizaçlar, meşrepler, mezâklar, mezhepler, tarz-ı telakkiler, değişik zamanlar, şartlar ve konjonktür açısından detaya ait meselelerde farklılık olduğundan dolayı ayette “yolumuz” yerine “yollarımız” deniyor.

Nimet İçre Nimetler

*Bizi yollarına hidayet eden, o yolda hıfz u inayetini de yâr edecektir. Bundan daha büyük paye olamaz. Bir gün acımızdan ölsek, döşeğimiz kum, yorganımız da atmosfer olsa, yine de “Bizi yoluna hidayet eden, o yolda hıfz u inayetini de yâr edecektir” deyip, yol değişikliğine gitmememiz lazım. Çünkü kazanmışız Allah’ın izni ve inayetiyle. İnsan, dünyayı kaybetmekle bir şey kaybetmiş sayılmaz; esas ahiretini, Allah’la münasebetini, Efendimiz’le irtibatını, Kur’an’la alakasını kaybediyorsa, o zavallı sadece kaybetmekle kalmıyor, kendi de bu dünyada bir yitik gibi yaşıyor demektir.. düşünce dünyasının yitiği, toplumun yitiği!..

*Cenâb-ı Hak pek çok nimetler vermiştir. Şimdiye kadar verdikleri de bundan sonra vereceklerinin referansıdır. Mesela, Hazreti Pir’in, “Ey nefis! Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız.” mülahazasıyla söyleyecek olursak, yoklukta kalmamış vücuda gelmişiz, camid gibi kalmamış canlı olmuşuz, canlılıkta kalmamış insan olmuş, insan-ı mümin olmuşuz, Efendimiz’e ümmet olmuşuz… Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın fazl u ihsanıdır; biz çizgimizi korursak, Mevla, bize has lütf u keremini devam ettirecektir. Allah Teâlâ’nın verdiği şeyler, vereceklerinin referansıdır. Umumi manada meseleye böyle bakmak lazımdır.

*Normo planda da şöyle bakılabilir: Allah Teâlâ sizi ümmet-i Muhammed’den yapmış fakat bir faik yanınız daha var, elhamdülillah: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerime selam olsun!..” diyor. Bu iltifat-âmiz ifadenin içinde aynı zamanda sizi şahlandırmaya yetebilecek bir teveccüh var. Kim o “kardeşlerim” hitabının muhatapları? Âhirzamanda boyunduruk yere konduğu zaman, onu kaldıran insanlar, gurebâ. İnsanların başlarını alıp bozgunculuk yaptıkları bir dönemde, canlarını dişlerine takarak ıslah hareketi arkasında koşanlar. “Acaba ne yapsak da insana asıl mahiyetini bir kere daha duyursak?” diyenler.

Allah, Adanmış Ruhları Zâyi Etmeyecektir!..

*Bu, bizim gibi insanlarla, hatta böyle bir cemaatle olacak şey değildir. Ama düşünün, en büyük devletlere, en büyük milletlere, en güçlü oldukları dönemlerde lütfetmediği şeyi Cenâb-ı Hakk size lütfetmiş. Dünyanın 170 küsur ülkesine gidilmiş. Geriye ne kalmış ki? Koca koca devletlere müyesser olmayan şeyi, Allah Teâlâ ekonomik durumu bazen sürüklemede, bazen yüzükoyun giden böyle bir milletin evlatlarına yaptırıyor. Bunu yaptırmışsa şayet, hiç tereddüdünüz olmasın, bu verdiği şeyler, bir gün sizin dünyada bir ses ve soluk haline gelmeniz, dünya çapında umumi kardeşliği tesis etmeniz adına en inandırıcı bir referanstır. İnanın! Bunları vermişse, bir gün onu da verecektir. Ne diye sizi dünyanın değişik yerlerinde gezdirsin?!. “Her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah.”

*Mevlâ, sizi sevketmiş; siz de cihana açılmış, kendinizi bir yerde bulmuşsunuz; aynı zamanda da hüsnü kabul görmüşsünüz. Tahribatçılar gitmiş, kafa karıştırmaya çalışmışlar. Oradakiler onlara demişler ki: “Gidin Allah’ınızı severseniz. Biz yirmi senedir bu insanları tanıyoruz, sizin güft u gûnuza (dedikodunuza) mı kanacağız?!.” Bütün bunlar öyle ikrâm-ı ilahîdir ki, Allah (celle celaluhu) bunları yapmışsa, bir gün sizi, insanların el ele gelmesine, sarmaş dolaş olmasına, kardeşleşmesine ve problemlerin bir yönüyle daralıp lokalleşmesine de vesile kılacaktır.

*Evet, Allah Teâlâ’nın şimdiye kadar verdiği nimetler, bundan sonra vereceklerinin en inandırıcı referansıdır. Buna da herkesten evvel bu işe kendini adamış fedakâr ruhlar inanmalıdır.

Diriliş Süvarileri ve İhlası Kırmanın Büyük Vebali

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Dirilişin Erkânı

*Ruhî ve kalbî hayatımız adına yitirdiğimiz şeyler nelerse -ihyâ hareketi, ihyâ hamlesi adına belki en önemli mesele odur- yeniden yitirdiğimiz o şeyi bulmak; onu bütün canlılığıyla tabiatımızın bir yanı haline getirmek; başkalarına gösterme niyetiyle değil fakat başkalarına rehberlik yapma adına onu çok parlak olarak sergilemek… İnsanlığın şeklî müslümanlıktan, sûrî müslümanlıktan kurtulması buna bağlıdır.

*Namaz kılan insan değil; namaz delisi olan insanlar!.. Hadis-i şerif ifade ediyor: Mescitten çıktıktan sonra kalbini mescitte bırakan.. “muallak” tabiriyle.. kalbi takılmış, mescidin bir yanında kalmış: “Ya biz öğleyi kıldık, bu müezzinler niye ikindi ezanını okumuyorlar ki? Koşa koşa gidelim, bir defa daha Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde el pençe divan duralım. Eğilelim, azametini ifade edelim; küçüklüğümüzü ifade edelim; başımızı yerlere sürelim: ‘Allah’ım, büyüklüğün adına bunları yapıyor ve bunlarla kendi küçüklüğümüzü haykırıyoruz.’ diyelim!..” İnsanlığın İftihar Tablosu, fazilet sıralaması içinde zikrettiği şeyler arasında, “Mescitten ayrıldıktan sonra kalbi mescide takılı kalan insan” diyor. Bu da namaz delisi olmaya bağlı; oruç delisi olmaya bağlı; teheccüd delisi olmaya bağlı; her şeyi şuurluca yerine getirme delisi olmaya bağlı. En azından buna talip olmaya bağlı!..

*Kalbinizi Cenâb-ı Hakk’a tevcîh ettiğinizde, kirlenmemiş kalblerinizle O’na yöneldiğinizde, bugün olmasa yarın, yarın olmasa öbür gün, öbür gün olmasa daha sonraki gün siz onu duymaya namzet bulunuyorsunuz. Aslında bu duyduğunuz şeyleri başkalarına da duyurma, gerçek bir ihyâ hareketi mimarlarına düşen vazifedir: İnsanları şeklîlikten kurtarma; sûrîlikten kurtarma; hakîki müslümanlığa, yani kalbî ve rûhî hayata yönlendirme; onların günlük siyasetin dedikodusundan sıyrılmalarını sağlama; Allah ile münâsebet mevzuunda kavî hale getirme…

*Bu açıdan öyle bir heyet oluşturmaya ihtiyaç var: Zannediyorum sadece kendi ülkeniz değil veya daha geniş dairede kendi dünyanız değil; İslam dünyası diye, şeklen belli bir coğrafya ile belirlenmiş İslam dünyası değil; belki belli ölçüde, dostlara dost seviyesinde, taraftara taraftar seviyesinde, kardeşe kardeş seviyesinde, beyne beyneye beyne beyne seviyesinde… “Yahu meğer insanlık buymuş! Bizim ütopyalarda aradığımız şeyi meğer bu insanlar yaşıyormuş!” derler. Bir yerde böyle maya mahiyetinde oluşturacağınız bu keyfiyet, bu engin hal, dalga dalga bütün dünyaya yayılacak, bütün dünyadan beklediğiniz şeyleri o zaman Allah’ın izni inâyetiyle bulacaksınız. İnsanlığın böyle bir dirilişe ihtiyacı var.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Her Zaman Diriliş Erenlerinin Arasındadır

*İnsanlığın, dini, sahabi gibi duymaya ihtiyacı var.. dini, Ebu Bekir gibi, Ömer gibi, Osman gibi, Ali gibi (radiyallahu anhüm ecmain) duymaya ihtiyaç var.

*O Zât aramızdan silinip gitmemiştir; şahs-ı manevi olarak aramızdadır. Namaza durduğumuz her zaman imamın önünde de O’nu mülahaza etmek suretiyle “Evet, Sen varsın Allah’ın izniyle ve her zaman içimizdesin!.. Aslında bir referans olarak rüyalarımıza girip durmakla da bizim içimizde dolaştığını Sen ifade ediyorsun ey Allah’ın şanı yüce nebisi (sallallâhu aleyhi ve sellem)” der gibiyiz. Kalbi temiz insanların rüya ufkunda tecelli ediyor, “Beraberim, ben sizin içinizdeyim!” diyor. O’nun içimizde olması bizi şereflendiriyor. Biz de bir yönüyle O’na liyakat peşinde koşmak suretiyle liyakatimizi korumalıyız. Yoksa O’na karşı saygısızlık yapmış oluruz.

*Bunun dışındaki şeyler hep tali şeylerdir. Şöyle Müslümanlık, böyle Müslümanlık.. onu aksatarak, bunu aksatarak, elli türlü yalanla-dolanla kendini farklı göstermeye çalışma, öyle bir gayret içinde bulunma.. bu bizim gibi saf-derun insanları aldatsa bile mele-i alanın sakinlerinin karnı toktur buna ve ilm-i ilahide hiçbir ifadesi olmaz.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da sadece ona karşı yüzünü ekşitir.

Soru: Eserlerde “(…) bazı hissiyât-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakâik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.” deniliyor. İhlassızlığı şahsî bir kusur olmaktan çıkaran bu üç hususun şerhini lütfeder misiniz?

“Allahım, ihlasa ermeyi ve rızana mazhar olmayı diliyoruz!..”

*İhlas, insanın, yaptığı her şeyi Allah emrettiğinden dolayı, O’nun rızasını hedefleyerek, başka mülahazalara takılmadan işlemesi demektir. Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz.Bu mülahazaya bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’a karşı arz-ı ubudiyette bulunma, ihlastır.

*Ellerinizi kaldırdığınızda günde bir milyon defa “Allahümme el-ihlasa ve rıdâke – Allahım ihlasa ermeyi ve rızana mazhar olmayı diliyorum!” deseniz, meselenin büyüklüğü açısından yine kadrine uygun bir teveccühte bulunmuş sayılmazsınız.

*İbadette saf olma, dupduru olma, sadece onu hedefleme ve onu hedeflerken de başka beklentiye girmeme.. hatta cennet varmış, huri varmış, gılman varmış; o mevzuda bir talebimiz olursa, onu da Efendimiz’in şefaatiyle ve ehl-i beytinin delalet etmeleriyle Allah’ın fazlı, bize ekstradan bir armağanı olarak isteme. Kullukta asıl gaye ihlasla yapmak ve neticede sadece meseleyi Allah’ın rızasına bağlamaktır.

İhlas’ın Güveleri

*İhlası yiyen, delik deşik eden, bir güve gibi kemiren şeyler vardır. “Hissiyât-ı süfliye” diyor Bayağı bir kısım hisler; garîze-i beşeriye ve hayvaniye gibi şeyler. Rahatlık duygusu, şöhret arzusu, korku ve bohemlik gibi hisler. Ve “menâfi-i cüz’iye” diyor. Bütün bir dünya da olsa eğer uhrevîlik ve melekûtîlik adına size bazı şeyleri kaybettiriyorsa, onların hepsi cüz’î şeylerdir, menâfi-i dünyeviyedir; size büyük şeyleri kaybettiriyor.. ihlas kırılıyor bunlarla.

*Hissiyât-ı süfliyye ve menâfi-i cüz’iyeyle ihlas kırılırsa -hafizanallah- insanlar “Allah yolu” derler, “hizmet yolu” derler çıkarlar da sonra halkın teveccühü olur, imrenir bir yere girerler.. ondan sonra dün fakirdiler, gecekondularda oturuyorlardı; bugün “Hazır böyle bir fırsat doğmuşken -insanlar da şakır şakır imkanlarını bizim önümüze döküyorsa şayet- bu bizim hakkımız. Söz de bizde bitiyor. Biz niye böyle gemisiz, villasız, yalısız yaşayalım ki, bizim de olsun.” derler. Bunlar irtişâ bile olsa… Zaten diyenler de var: “Hediyedir aslında bunlar. Hediye veriyorlar, dolayısıyla siz de onlara mukabelede bulunuyorsunuz; Efendimiz’in hadisine uyarak: Size birisi hediye verdiği zaman, siz de ona bir hediyeyle mukabelede bulunun!” Böyle ancak Dümbüllü İsmail’i güldürecek şeylerle onlara payanda olursanız, destek olursanız, onlar da -maşallahı var zaten- o mübarek başlarını alır balıklamasına girerler o işe. Allah öyle bir sukuttan sizi, sizin neslinizi, sizin gibi düşünenleri muhafaza buyursun. Sukuttur, kazanma yolunda kaybetme demektir; şehrahta, otobanda trafik kazası yapmak demektir.

*Bazı kimseler böyle şirazeden çıkarlarsa, endazesiz yaşarlarsa, ölçüleri görmezlikten gelirlerse, izan bilmezlerse ne olur? Hizmetteki kardeşlerimizin hukukuna tecavüz olur. Bir tek fert bile yapsa, “bunlar da böyle” derler. Hani şimdi demiyorlar mı? Bazılarımızın bazı yanlışları, bazı hatalarıyla herkesi karalıyor, bir yönüyle Hizmet hakkında olumsuz bir algı oluşturuyorlar. Bir diğer taraftan da kendileri gırtlaklarına kadar günaha giriyorlar. Yahu bir insan yapmıştı onu, iki insan yapmıştı onu, yapmıştıysa şayet. Fakat koskocaman bir camiayı karalıyorlar. Hukukun temel disiplinleriyle de beraat-i zimmet esastır. Sonra suç şahsidir; kusuru varsa bir insanın, kusur şahsidir; onunla bir cemaatin, bir hareketin umum efradını kusurlu görmek meselesi öyle bir vebaldir, günahtır ve su-i zandır ki küfre denk sayılır o, hafizanallah.

Dünya Karşısında Rükûa Varan Bir Gün Ona Secde de Eder!..

*Bir insan, iki insan bu mevzuda nizamı, ahengi koruyamaz, inhiraf ederlerse, hissiyât-ı nefsaniyelerine yenik düşerlerse, menâfi-i cüz’iyye karşısında rükûa varırlarsa.. rükûa varan insanın secdeye kapanması mukadder demektir; rüku, secdenin en inandırıcı referansıdır. Dünya karşısında rükûa varan insanlar, er geç bir gün dünya karşısında secdeye de varırlar. Marifet kahramanının “Hel min mezid” ufku, Allah adına marifetini artırma istikametindedir. Ehl-i dünyanın o mevzudaki ufku da “daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da işarette bulunuyor: “İki dağ cesametinde altını olsa, üçüncüsünü ister!” diyor. İnsandaki bitip tükenme bilmeyen tûl-i emele dikkati çekiyor. Hazreti Pir de tûl-i emelin temeline vurguda bulunuyor, “tevehhüm-ü ebediyet” diyor: Sanki dünyada ebedi kalacakmış gibi yaşama!.

*Halbuki, yarın öbür gün vefat edip gittiğin zaman “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur!’’ dedirtmek var!.. Bir de “Bizim yıkılmış gitmiş ruhlarımızı ikâme etti, bize doğruyu gösterdi, bizim için endaze oldu, o sayede mizanlı hayata ulaştık; Allah ebeden ondan razı olsun!..” dedirtme var. Temkinli yaşamak lazım.

*Birileri dünya çapında, sizin hakkınızda, “Bunlar da böyleymiş!” dedirtme peşinde koşuyor. “Bunlar da böyleymiş; bunlar da insanın gafletinden istifade etmek istiyorlarmış, bunlar da fırsat bulup insana çelme takmak istiyorlarmış, bunlar da insanı kündeye almak istiyorlarmış!..” gibi hiç olmadık şeylerle karalıyorlarsa şayet -hafizanallah bir de düşünün- olmuş şeylerle diyecekleri şeyler öyle bir sıvanır ki hiçbir deterjanla o lekeyi silemezsiniz, gideremezsiniz. Hüviyet-i asliyenize kendi halinizi irca edemezsiniz. “Kur’an talebesi ama bakmayın, adları öyle; onlar da aynı haltları karıştırıyorlar, onlar da yalı peşinde, villa peşinde, para peşinde, milleti sağma peşinde…” Bunu dedirtmeyelim.

*İhlasın bir derinliği de yapmadıklarını Allah’tan dolayı yapmamak, O’nun rızasına uygun olmayan işlerden sakınmaktır.

Endişe, Ümit ve Tevekkül

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, 6-7 saat önce sona eren sohbetinden bazı cümle ve paragraflar şöyle:

*İncitseler de incinme! Sövseler de, sövmeyi tahayyül bile etme! Nöronlarına hâkim isen, rüyalarına bile girmesine meydan verme! Muktezâ-yı beşeriyet olarak, hayaline gelip çarpabilir o türlü olumsuz esintiler. Hemen sıyrılmaya bak onlardan!

Savrulanlarla Savrulmamalı!..

*Başkalarının insanlık dışı tavırları ve davranışları bizi önüne katıp, aynı düşünce ve aynı anlayışa sevk ediyorsa, irademiz zayıf ve ayağımızı sağlam yere basamıyoruz demektir. Elin âlemin savulması veya savrulması bizde savrulma meydana getiriyorsa, sabitkadem değiliz demektir.

*Varsın herkes kendi karakterinin gereğini yapsın, söylesin, yazsın, çizsin; elli türlü iftiraya başvursun; yalanın katmerlisini söylesin. “Yalan bir lafz-ı kâfirdir” diyor çağın müceddidi; yalan, münafıkların da en birinci sıfatı. Kimileri yüz defa yalan söylese de bu sizi tek bir yalan söylemeye sevk etmesin! Başkalarının öyle bir kâfir sıfatını irtikâp etmesi, onu sizin irtikâp etmenizi mubah kılmaz. Haram her zaman haramdır.

*“Herkes karakterinin, maddî manevî donanımının gereğini sergiler. Yol bakımından kim dosdoğru hidayet üzerinde, onu Allah bilir!” (İsrâ, 17/84) Kendimizi Allah’ın bilmesine göre ayarlamak mecburiyetindeyiz. Madem Allah biliyor her şeyi, onları da biliyor, sizi de biliyor! Herkese yaptığına göre muamele edecek. Bazılarının fiilleri zulüm seviyesinde olmuşsa, dünyada cezalarını çekecekler. Küfürse, mahkeme-i kübrâya bırakılacağını yine Hazreti Pîr-i Muğân, Şem-i Tâbân ifade buyuruyor. Bize mü’mince nezaketimizi korumak düşer.

*Öyle görülüyor ki, imana ve Kur’an’a gönül vermiş, bir yönüyle millî dinî mefkûrelerini bayraklaştırmaktan, Hazreti Pîr’in ifadesiyle o yüksek gâye-i hayallerini realize etmekten başka bir mülahazası olmayan insanlara bundan sonra da gelen çelme takacak, giden çelme takacak. Bazıları kündeye alacak; bazıları el ense yapacak. Fakat siz bütün bu oyunlara gelmemeye bakarak, Allah’ın izni ve inâyetiyle, sürekli, hiç yılmadan işinizi devam ettirmeye bakmalısınız.

*İnsanlara karşı edep çerçevesinde hareket etmeyenlerin, Allah’a karşı edepli olmaları da beklenemez. Size karşı edepsizce davranan ve hakkınızda yalanın her türlüsünü tecvîz eden kimselerin Allah’a karşı saygılı oldukları da düşünülemez.

*Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a ait bir beyan: “Aza teşekkür etmeyen, çoğa da teşekkür etmez.” Bir başka nebevî söz: “Şükrü insanlara karşı ahlak haline getirmemiş birisi, Allah’a da teşekkür etmez.” Yani o kaba saba, küstah, nankör birisidir.

*Demek ki insan teşekkürü tabiatına mâl etmiş, içselleştirmiş, bir derinliği haline getirmişse, insanların yaptığı iyiliklere karşı güzel mukâbelede bulunur ve böyle biri Allah’a karşı teşekkür, hamd ve senâda da katiyen kusur etmez. Bu, Peygamber yolunda yürüyenlerin -Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun-, müctehidîn-i fihâm yolunda yürüyenlerin, müceddidîn-i kirâm yolunda yürüyenlerin, Hazreti Müceddid-i A’zam yolunda yürüyenlerin şiarı olmalı!

Efendimiz’in Endişeleri

Soru: Şüphesiz sika ufkunun kahramanı olan Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kara bulutların toplanması ve rüzgârın sert esmesi karşısında dahi mübarek çehresine yansıyacak ölçüde endişelenir ve duaya dururdu. Bugün mü’minler olarak lakayt denecek kadar rahat yaşadığımız, hatta tevekkül ile vurdumduymazlığı birbirine karıştırdığımız söylenebilir mi? Hadiseleri derinden duyma ile imanın kuvveti arasında bir münasebet söz konusu mudur?

*Evet, dediğiniz o husus öyleydi; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) havada bir bulut belirdiği zaman endişe duyar ve duaya dururdu.  Çünkü bazı kavimlerin başına bela gelirken ilk defa bir emare olarak öyle bir şey zuhur etmişti. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulmaktaydı:

فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu, dediler, bize yağmur getiren bir bulut!’ (Hazreti Hûd şöyle dedi) Hayır bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı azap taşıyan bir rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden bir kasırgadır.”(Ahkâf, 46/24)

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) şiddetli bir rüzgar estiği zaman yine “Acaba bu Ad kavmininin altını üstüne getiren o rüzgar gibi mi? Kayaların içine giren o insanları yerlerinden söküp saman çöpü gibi ve ağaçların başından aşağıya dökülen, riha maruz o tibn-i bikararlar gibi sağa sola savurur mu?” diye endişe duyar, rengi benzi kaçar, bent-beniz kalmazdı. Allah’a ne kadar iman ediyorsa ve O’na karşı ne ölçüde reca duygusu varsa, adeta o ölçüde de korkuyor, Allah’ın büyüklüğü karşısında mehafet ve mehabet hisleriyle dolu bulunuyordu. Çünkü O, ihsan abidesiydi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cîlî’nin ifadesiyle mutlak manada insan-ı kâmildi. Her şeyi belki bütün insanlığın duyduğu derinlikte duyuyordu.    

Yakarışla Geçen Gecelerin Finali

*Efendimiz’in (aleyhi efdalüssalati vetteslimat) bu korkusunu bizim endişe duyduğumuz basit, sıradan korkulara irca etmemek lazım. Bir canavardan korkmak, bir zelzele olduğunda korkmak gibi değil O’nunki. O, ümmeti adına endişe duyardı. “Acaba kusurumuz mu oldu?” diye düşünürdü. Zira mukarrebîn kusura kendi zaviyesinden bakar. Onun için, rüzgârın sertçe esmesi, semada bir bulutun belirmesi, bir şimşeğin çakması, bir gök gürültüsü gibi hadiseler karşısında “Acaba Cenâb-ı Hak bununla tedip mi ediyor, tazip mi ediyor?!.” der; ümmetinin başına bir şey geleceğinden endişe duyardı.

*Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o âna kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi.

Efendimiz “Ümmetim arasına ihtilaf ve iftirak düşmesin!..” Dedi, Fakat…

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), başta sahabe-i kiram efendilerimiz olmak üzere, kıyamete kadar gelecek bütün ümmeti hakkında o endişeyi duyuyordu. Mesela, İnsanlığın İftihar Tablosu “Ümmetim arasına ihtilaf ve iftirak düşmesin!..” diye içi yanarcasına inleyip duruyordu.

*Vifak ve ittifak tevfik-i ilahinin en mühim vesilesiyse, Muhyiddin İbni Arabi hazretlerinin mukabileyn mülahazasına bağlayarak diyebiliriz ki, ihtilaf ve iftirak da bir yönüyle hezimetin en büyük sebebidir.

*Fahr-i Kâinat Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), yine bir gün ümmet-i Muhammed’in dertleriyle iki büklümken, Hazreti Rahman u Rahîm’den üç talepte bulunmuştur; ümmetinin geçmiş kavimler gibi toplu helâke uğramaması, bir düşmanın tasallutunda ebediyen kalmaması ve tefrikaya düşmemesi için niyaz etmiştir. Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem’inin ilk iki duasını kabul eylemiş, fakat üçüncüsünü belli hikmetlere binâen geri çevirmiştir. Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri, mealen şöyle buyurmuştur: “Habibim, Ben bir hüküm verirsem, artık o öylece gerçekleşir. Sana ahdim olsun ki, ümmetini umumî kıtlıkla cezalandırmayacağım, toplu şekilde helâke uğratmayacağım ve köklerine kibrit suyu akıtıp mevcudiyetlerine tamamen son verecek bir düşmanı onlara musallat etmeyeceğim. Fakat, onlar kendi aralarında kavgaya tutuşup birbirlerine kıyacaklar!..” Evet, başka kavimler isyana daldıkça semavî ve arzî afetler onları bütünüyle kırıp geçirmiştir; ama ümmet-i Muhammed böyle bir akıbetten sıyanet edilmiştir. Ne var ki, inananların da cürüm işledikçe birbirlerine düşmeleri, birlik ve beraberliklerini kaybetmeleri, ihtilaf ve iftiraklarla hırpalanmaları mukadderdir. İşte, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz, böyle bir felaketin ümmetinden uzak olması için de dua dua yalvarmış; ancak, bazılarını tahmin ettiğimiz ama ekseriyetini bilemeyeceğimiz pek çok hikmete binâen Cenâb-ı Hak, Habîb-i Edîb’inin bu niyazına “kabul” mührü vurmamıştır.

*Kanaatimce, bu hikmetlerden birisi, insan iradesine dikkat çekmek ve ittifakın iradeye vâbeste bir mesele olduğunu bildirmektir. Vifak ve ittifakın temini için insanlardan iradelerinin hakkını vermeleri istenmektedir. Şüphesiz, “hissî kardeşlik” de önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok aklî, mantıkî ve irâdîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gereklidir. Mü’minlerin anlaşıp birleşmelerinde ve birbirlerini sevmelerinde esas olan, hissîlikten öte, duygu, düşünce, inanç ve itikat birliğinin, içtimaî mutabakatı iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayıdır ki, Nur Müellifi, meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini nazara vermiştir. Mesela; “Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir… Bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… Bir, bir, yüze kadar bir, bir!..” demiştir. Öyleyse, insan, bütün bu ortak noktaları nazar-ı itibara almalı, ittifak ve uhuvvetin lüzumunu kavramalı ve sonra da onun tesisi için iradesini ortaya koymalıdır.

*“İlle de ben, benim dediğim, benim düşüncem, benim mülahazam, benim tayfam, benim takımım…” dediğiniz zaman, hiç farkına varmadan bugün belli bir zümreyi karşınıza almış olursunuz. Siz bu huylarınızla hareket ettiğiniz takdirde, yarın karşınıza almayacağınız kimse kalmaz. Bugün birilerine diş gösteriyor, bir yönüyle o huyunuzla ortaya çıkıyorsanız ve o sizin tabiatınız ise, yarın başkaları çok korksun, onlara da diş gösterecek, onları da ısıracaksınız demektir, hafizanallah. Onun için mülayemet, mülayemet, mülayemet.

Nurunuz Sönmez, Söndürülemez Ama…

*Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadece dua yönüyle bakacak olursanız, zannedersiniz ki bütün işi-gücü dua. O’nu dua yönüyle müceddidler, büyük veliler ve çağımızda Hazreti Pir tam temsil etmiş.

*Bugün müminler olarak çok rahat yaşadığımız, hatta tevekkül ile vurdumduymazlığı birbirine karıştırdığımız söylenebilir mi? Bazılarımız itibarıyla “evet” diyebiliriz. O meseleyi derince duyan insanlar vardır. Dudaklarından her an dualar dökülen insanlar vardır. Namazını bitirip yemeğe gelirken, o arayı bile boş geçirmeyip sürekli dua eden insanlar vardır.

*Şimdi sağanak sağanak belalar geliyor başımıza. (Fuzulî’nin sözünü az değiştireyim) “Dertliyim dersen belayı dertten âh eyleme / Âh edip âhından ağyarı âgah eyleme.” Bu âh eylememe, size katlanmış bir sevaba vesile olur. Fakat belaların böyle sağanak sağanak geldiği dönemde bir de tazarru ve niyazda bulunma, sürekli sızlanıp denecek şeyleri deme çok önemlidir. Böyle belaların yağdığı bir dönemde bir dakikamızı dahi boş geçirmemeli ve başka işlerimizi yaparken bile mülahazalarımızla olsun Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ve niyazda bulunmalıyız.

*Kaldı ki bir yönüyle, devahi (bela ve musibetler) çok büyük. Adamlar tamamen tenkile (kökten kazımaya) karar vermişler. Fakat emin olun, bu iş Cenâb-ı Hakk’ın size lütfuysa şayet, katiyen hiç kimse onu kökten kazıyamayacaktır Allah’ın izni ve inayetiyle. “Takdîr-i Hudâ kuvve-i bâzu ile dönmez / Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.” (Ziya Paşa) Sönmeyeceğine, söndürülemeyeceğine içten iman u izanla vazifeye devam Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Bir insan, imanının gücü nispetinde, endişe duyulacak şeylerden derin endişe duyar, sevinecek şeylerden de o ölçüde sevinç duyar. İmanının derinliğiyle mepsuten mütenasiptir (doğru orantılı) bu duyma meselesi. İnancınız ne kadar güçlüyse o kadar akıbet-endiş olursunuz. Zaten, akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir.

Ahlâkî Çöküntü ve Yenilenme Cehdi

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 7-8 saat önce sona eren sohbetinde şu konuları anlattı:

“Yalan râyic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhul!”

*Hazreti Pir’in de dediği gibi enâniyet asrı bu asır. Herkesin enâniyeti, benliği bir buz parçası adeta. Onu eritebilmek için de imanın, iz’anın, ihsanın, belki ihlasın derin enginliklerine ihtiyaç var. Yoksa o aysberg gibi şeyleri başka basit göller, hatta denizler bile eritemez. Sımsıcak bir iman atmosferine, İslam atmosferine, ihsan atmosferine, ihlas atmosferine, iştiyak atmosferine ihtiyaç var ki o aysberg gibi şeyler erisin.

*Bir de manevî hastalıkların görenekle bir kesimden başka bir kesime sirayet etmesi gibi ayrı bir tehlike var. Birileri o kadar rahat yalan söylüyor, iftirada bulunuyor; komplolar, hileler, ayak oyunları arkasından koşuyor ki, bunlar işlene işlene toplumda bir ahlak haline geliyor.

*O bakımdan dinin temel disiplinleri adına çok sıkı durmak icap ediyor. Zerre kadarının bulaşmasına meydan vermemek lazım. Enâniyetin başını alıp gittiği, onu besleyecek şöhret, müşarün bilbenan olmak ve o istikamette kullanılan argümanlar gibi; mübalağalar, yalanlar, iftiralar, başkalarını karamalar, kendini masum, masun göstermeler ve hatta nübüvvet payesi sayılan sıfatlarla serfiraz görünmeler gibi faktörlerin çoğalıp yaygınlaştığı zamanımızda -gördüğünüz gibi- başkaları da o korkunç hataları hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan telaffuz edebiliyorlar.

*Toplumun perişan halini merhum Mehmet Akif’in şu sözleri ne güzel tarif ediyor:

“Hayâ sıyrılmış, inmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde…

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bi-medlûl;

Yalan râyic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan manâ ibâdullâhı istihkar.

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş;

Ne din kalmış, ne îman, din harâp, îman türab olmuş!

Mefahir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl…

Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!”

Kurtuluşumuzun Anahtarı Yenilenme Cehdi

Soru: “Şayet maruz kaldığımız musibetlerin sebebi bizim partallaşmamız ise, kurtuluşumuzun anahtarı yenilenme cehdidir.” mülahazası zaviyesinden, yenilenme denince neler anlamalıyız? Bu yenilenme hangi esaslarla mümkün olabilir?

*İmanımızı bir kere daha gözden geçirme en önemli faktör, çünkü çağımızda bu mesele çok önemli. Hazreti Bediüzzaman diyor ki: “Bu çağın derdi imansızlıktır.” Öyleyse bu çağın derdine çare de reçete de imandır. İman esasları üzerinde durmak lazım.

*“Ee.. biz inanıyoruz!” denebilir. Ekseriyet itibarıyla, kültür müslümanlığı bu. Neşet ettiğimiz kültür ortamı itibarıyla inandığımız şeyler var. İlmihali de hafife almıyorum ama Mızraklı İlmihali müslümanlığı müslümanlığımız. Camideki vaizlerin, imamların, hatiplerin müslümanlık adına ortaya attıkları dinamikler nelerse -onlara da can kurban, hafife almıyorum- o müslümanlıkla çağımızın dertlerine derman olunamaz. Onlar çağımızın dertlerinin reçetesi sayılamaz.

*Bir kere daha şu kitabullah-ı azam Kur’an-ı Kerim’i ve kitab-ı kebir-i kainatı mütalaa edip tefekkür, tezekkür ve tedebbür ikliminde iman, marifet ve muhabbet adına sürekli beslenmeli. Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere inanmak gibi imanın bütün şubelerine yakîn hasıl etmeye çalışmalı.

Kur’an’a Dönüş Yılları

*Dr. İkbal bir edip, bir şair, bir düşünür olmakla beraber, aynı zamanda bir zahid bir âbiddir. Londra’da 15-18 sene kadar kalmış, bir gece teheccüdünü kaçırmamış. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’e karşı da ciddi bir alakası var. Diyor ki: “Ben hep Kur’an okuyordum da babam bana diyordu ki, ‘Oğlum Kur’an oku!’ Bir gün babama cevap mahiyetinde ‘Baba, dedim, ben her zaman Kur’an okuyorum.’ ‘Oğlum, Hazreti Muhammed (aleyhissalatu vesselam)’a inmiş Kur’an’ı, O’na inmiş gibi değil, şu anda Allah sana indiriyor gibi oku!’ dedi.” Zannediyorum tecdide bir de bu mülahaza ile bakmak lazım.

*Hazreti Pir-i Muğan hiç olmazsa iki rekat teheccüd kılınması gerektiğini söylüyor, berzah hayatını aydınlatacak projektör gibi gösteriyor onu. Kabir sonrası hayatınızın aydınlanması o teheccüd namazına vabeste, diyor. Gecenin son üçte birinde kalkıp Cenab-ı Allah’a taabbüdde bulunmak, kemerbeste-i ubudiyette bulunmak kabir hayatını, berzah hayatını aydınlatabilecek bir projektör.

*Kur’an’ı Kerim’i sana iniyor gibi ve her ayetin, başta seninle bir münasebeti olduğu mülahazası ile okuyacaksın. Hatta kafirlerle, münafıklarla alakalı şeyleri okurken bile “Galiba bende de bir kafir sıfatı var!..” düşüncesinden uzak kalınmamalı. Bir kafir sıfatı bulunmakla insan kafir olmaz, fakat her mü’minde kafir sıfatı da bulunabilir. Mesela gafil yaşamak, lâhî ve lâğî yaşamak, ömrünü, zamanını israf etmek kafir sıfatlarıdır. Yalan söylemek, iftira etmek, bunları görüp sessiz kalmak, onların yanında oturmak kafir sıfatıdır. Yani Kur’an-ı Kerim’in her ayetinin bize bir şey dediğine inanmakla ancak gönül dünyamızı ihya edebiliriz. Çünkü hatalar görülmeyince, kabul edilmeyince -zannediyorum- onların giderilmesine de gayret edilmez. Onlardan vazgeçmek, tevbe-yi istiğfarda bulunmak, her defasında 10-20-30 yıl sonra, yaptığımız o mesavî aklımıza geldiği zaman bir kere daha onun üzerine tevbe doluları yağdırmak, balyozları indirmekle giderilmesine çalışılmış olur.

*Kültür müslümanlığı olarak, yetiştiğimiz kültür ortamından aldığımız şeyleri yeterli gördüğümüz için, bugün sadece Türkiye değil, bütün âlem-i İslam böyle yarım yamalak, nazarî müslümanlığın derbederliği içinde bocalayıp duruyor -hafizanallah-.

Yenilenme ve Canlı Kalma Hususunda Birbirimize Destek Olmalıyız

*Buraya kadar söylenenler, bir bakıma, yenilenmenin nazarî yanıydı. Fakat zannediyorum, insanlar, Hazreti Pir’in ifadesiyle “kubbedeki taşlar gibi birbiriyle baş başa vermezlerse dökülürler.” Öyle baş başa vermeye ihtiyacımız var.

*Birbirimizin devrilmesine meydan vermememiz için oturduğumuz, kalktığımız, gezdiğimiz, tozduğumuz yerleri mutlaka sohbet-i Canan hesabına değerlendirmeliyiz. Fuzuli konuşmak yerine açıp bir kitap okuyarak, müzakeresini yaparak, bunu yapamıyorsak açıp Cevşen’i, Evrad-ı Kudsiye’yi, Sekine’yi okuyarak zamanı israf etmekten kurtulmalıyız. Deme damara dokundurmadan, eksik ve yanlışlarımızın muhasebesini yapmalı ve olgunlaşmaya bakmalıyız. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun değişik kimselerin hataları karşısındaki tavrını örnek almalıyız. Peygamber Efendimiz, bazı şahısların hususi kusurlarını, umum heyet içinde, o şahsın ders alabileceği ama utanmayacağı, kendisini psikolojik suçluluk içinde hissetmeyeceği ve komplekslere girmeyeceği şekilde ifade buyururdu.

*Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) birisini zekât âmili olarak bir bölgeye göndermişti. O şahıs da gittiği yerde halkın vermesi gereken vergileri toplayıp getirmişti. Ancak âmiller o dönemde âdeta bir vali ve hâkim gibi çok salahiyetli kimseler olduğundan kimi yerlerde halk vergilerinin yanında bu vazifelilere bazı hediyeler de veriyorlardı. İşte bu zat halktan topladığı değişik vergileri maliyeye teslim ederken, “Bunlar size aittir, bu da bana hediye edildi.” diyerek, kendisine verilen hediyeleri ayırmıştı. Bunun üzerine minbere çıkan Allah Rasûlü (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra, o şahsı doğrudan muhatap alıp mahcup duruma düşürmeden, herkese hitap ediyor gibi genel bir üslûpla, “Ben sizden birini Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim. Sonra o kişi gelir, ‘Şu devlete aittir, bu da bana hediye edilendir.’ der. Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya?”  buyurmuştu.

“Herkes evine dünyalıkla dönerken, siz Rasûlullah’la kalmaya razı değil misiniz?”

*Huneyn vakasından sonra yaşananlar da bu güzel ahlaka bir misal olarak verilebilir. Bilindiği üzere, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz Müslüman olmuş ancak müellefe-i kulûb olarak gördüğü bazı Mekkelilere ganimetten pay vermesi ensar-ı kiramdan bazı gençleri rahatsız etmişti. Onlardan birkaçı şöyle demişti: “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.” Durumdan haberdar olan Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), Ensar’ın tamamını toplayarak, bu sözü söyleyenlerin yüzlerine vurmadan umuma bir konuşma yapmıştı. Evvela Cenâb-ı Hakk’ın kendisini onlara bir nimet olarak gönderdiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara her seslenişinde, Ensar da, “Evet, minnet ve şükran Allah’a ve Rasûlü’nedir.” diyordu. O Rehber-i Küll Muktedâ-i Ekmel Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ) her zamanki gibi yine taşı gediğine koymuş ve konuşmasını şöyle tamamlamıştı: “Ey Ensar topluluğu! Herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmeye razı değil misiniz?” Bunun üzerine Ensar-ı kiram efendilerimiz gözyaşları içinde, “Razı olduk!” deyip teslimiyet ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.

*Bu hâdiselerde görüldüğü üzere, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kimsenin kusurunu yüzüne vurmadan, yumuşak tavrıyla bir hekim gibi hareket etmiş ve yağdan kıl çeker gibi bu problemleri çözmüştür. Birbirimizin yanlış ve eksiğini söylerken aynı üslubu takip etmeliyiz. Hazreti Nebiyy-i Zişan’ın üslubuna bağlılık içinde o eksiği gediği deme damara dokundurmadan hatırlatmalıyız.

*Hâsılı, hayatımızı tefekkür, tedebbür ve tezekkürle değerlendirmeli; Sohbet-i Canan’la derinleştirmeli; sürekli kitap okuma, zikr u fikirde bulunma cehdi sergilemeli ve Allah’ın inayetiyle bu vesileler sayesinde hep canlı kalmalıyız. Hemen her konuyu evirip çevirip O’na getirmek suretiyle kurbet ufkuna yürümeliyiz. Böylece gönüllerimize asıl meselelerimizin gurbetini, yalnızlığını ve yetimliğini yaşatmamış oluruz.

Beşerî Zaafları Amûdî Velayet Rampası Yapmalı!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 7-8 saat önce sona eren sohbetinde şu konuları anlattı:

*Her gün kalb ve ruha yeni bir bahar yaşatmak lazım ki öteden, nâmütenâhîden gelen esintileri duyabilsin ve canlı kalabilsin.

*Ağaç canlı ise baharı duyar.

*Hulefa-i Râşidîn efendilerimiz çok büyük başarılara imza attıkları halde kendilerini her zaman bir hiç  (sıfır) görmüşlerdir.

*Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in mucizelerinden bir çeşidi de duasıyla zâhir olan harikalardır. Hazreti Üstad, Mucizât-ı Ahmediye Risalesi’nde bu konuda da misaller verir. Bu cümleden olarak, Enes b. Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: Cuma günü Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbe verirken bir adam geldi ve “Yâ Rasûlallah (sallallâhu aleyhi ve sellem), yağmur yağmaz oldu. Allah’a dua et de bize yağmur yağdırsın!” dedi. Rasûlullah hemen dua etti, derken üzerimize yağmur yağmaya başladı. Öyle ki, az daha evlerimize ulaşamayacaktık. Ondan sonraki cumaya kadar üzerimize hep rahmet yağdı durdu. Öbür cuma, bu adam yahut bir başkası ayağa kalktı ve “Yâ Rasûlallah, bu yağmuru, bizden çevirmesi için Allah’a dua et!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allahım! Etrafımıza (yağdır), üzerimize değil.” dedi. Yemin olsun, bulutların sağa-sola parçalandıklarını, etraftakiler üzerine yağmur yağarken Medine ahalisinin yağmur altında olmadıklarını muhakkak görmüşümdür.

*Hazreti Ömer Efendimiz döneminde büyük bir kıtlık oluyor. Öyle ki, insanların açlıktan ölmemeleri için yeme içme mevzuunda bir gıda nizamnamesi vaz’ ediliyor ve herkese belli ölçüde yiyecek içecek veriliyor. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) “Medine’nin en fakir insanı ne yiyip içiyor ve nasıl geçiniyorsa, benim hayat standardım da öyle olmalı!.” diyor; insanların ekseriyetinin zeytinyağına ekmek banarak beslenmeye çalıştığını öğrenince, kendisi de hep öyle yapıyor. Dahası, umumî musibeti de kendinden biliyor ve “Allahım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i açlıkla helâk etme!..” diye dua ediyor. Hazreti Ömer’in yanından hiç ayrılmayan Hazreti Eslem der ki: Eğer kıtlık bir müddet daha uzayacak olsaydı, Mü’minlerin Emiri üzüntüsünden ölecekti!.. Onu çok defa, secdeye kapanmış olarak görürdüm; sürekli gizli-açık, sesli-sessiz münâcâtta bulunur ve ağlardı. Bazen bütün bütün hıçkırığa boğulur; “Allahım! Öyle zannediyorum ki, yağmursuzluk ve kıtlık benim günahlarım sebebiyledir. Ne olur, benim yüzümden Ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyerek âdeta inler ve hüzünle tir tir titrerdi.

*Hadis-i şerif olarak rivayet edilir ki: “Allah Teâlâ Kendisi için yüzü yerde olanı yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, işledikleri günah sonrası pişmanlıkla Mescid-i Nebevî’ye koşan, suçlarını itiraf eden ve Allah’ın huzuruna temiz olarak gitmek için cezalandırılmak isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için şöyle böyle bir mahmil bularak, “Dön, git, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur!” demişti. Onlara tevbe yolunu göstermiş; kendi ısrarlı talepleriyle cezalandırıldıktan sonra da biri hakkında “Öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe şu iki dağ arasındaki insanlara paylaştırılsaydı hepsine yeterdi!” demiş; diğeri hakkında da “O öyle bir tevbe etti ki, eğer haraç alan bir mü’min dahi bu tevbeyi yapsaydı, Allah affederdi!” buyurmuştu.

*Bir zaman yine uzun süre yağmur yağmamıştı, Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyordu. Halifeye müracaat edip “Ya Ömer, ümmet muztardır. Allah muztarrın duasına icabet eder. Gel, o kırık kalbinle Allah’a yalvar; bize yağmur ihsan etsin!” dediler. Hazreti Ömer büyüklüğünün alameti olan muhasebe ve mesuliyet duygusuyla, Allah’a el açmak liyakatini kendinde göremiyordu. Aklına bir şey gelmiş gibi birden yerinden fırladı, kalktı. Peygamberin amcası Hazreti Abbas’ın yanına gitti. “Ya Abbas! Sen Rasûlullah’ın amcasısın. Gel birlikte Ümmet-i Muhammed için yağmur duasında bulunalım!” dedi. Rasûlullah’ın, üzerine çıkıp halkı davet ettiği Ebu Kubeys tepesine vardılar. Hazreti Abbas’ın elinden tutup yukarıya kaldırdı ve şöyle dedi: “Ya Rabb, bu Senin habibinin amcasının elidir. Bunun hürmetine yağmur ver!” Sahabi diyor ki: “Allah bu duaya icabet etti. Daha biz aşağıya inmeden, yağmur, her tarafı kapladı.”

*İnsana düşen; kusur, hata ve günahlarının farkında olmak, ahirete temiz gitmek için -Mâiz ve Gâmidiyeli kadın gibi- hemen tevbe kurnasına koşmak ve henüz vakit varken günah lekelerini yuyup yıkamaktır.

*Yapılan iyilikler ilm-i ilâhîde ve meleklerin defterlerinde kaydedildiğine göre, insan iyiliklerinin kâtibi olmamalı; onları hafızasında tutup yer yer ima ve işaretlerde bulunmaya çalışmamalıdır. İnsan faziletlerini, meziyetlerini ve elde ettiği başarılarını unutuyorsa, bu çok makbul ve şâyân-ı takdir bir nisyandır. Bir insan, günde iki yüz rekat namaz kılsa, savm-ı Davud tutsa, malının kırkta birini değil yarısını Hak yoluna verse, dünyayı ihya etse, can olup her tarafa hayat üflese ve insanlığı ayağa kaldırsa bile, kendi sa’yine terettüp eden bu meseleleri bir daha aklına hiç getirmeyecek şekilde unutmalıdır.

*Hataları, yanlışları ve günahları unutmak ise, büyük bir beladır. Hatayı söylemek doğru değildir; dinimiz hata ve günahların sayılıp dökülmesini yasaklamıştır. Fakat, bir insana -farzımuhal- “Hatalarını anlat” dense, o, çocukluğundan itibaren ne kadar sürçmesi ve tökezlemesi varsa hepsi önünde yazılıymış gibi bir bir sayabiliyorsa; bütün yanlış adımlarının ve zikzaklarının pişmanlığını her an yepyeni gibi duyabiliyorsa; hatta işlediği yeni ve küçük bir hata ile bütün eski hatalarını da hatırlıyor ve bir kere daha kendini levmediyor, hemen istiğfara yöneliyorsa, bu da çok önemli bir mazhariyettir. Hataları, yanlışları, zikzakları, riyakârlıkları, sum’aları, bencillikleri ve inhirafları asla unutmamak; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulamak.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatırlamak.. dolayısıyla, her fırsatta nefsi sîgaya çekmek… Yetmiş yaşında ve ölüm döşeğindeyken, altmış sene evvel ve daha mükellef olmadığı dönemde yaptığı bir hatayı bile unutmayıp onun hicabını da duymak.. işte burada da unutmama çok önemlidir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) mâsum ve masûn olduğu halde bazen bir mecliste yetmiş ya da yüz kere istiğfar ederdi; kendi ufku itibarıyla, seyyidü’l-mukarrebin olması açısından ve imamlığı zaviyesinden, dualarında adeta nefsini yerden yere vururdu. Mesela; “Allahım! Hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi kalbimi de günahlardan temizle. Allahım, doğu ile batının arasını birbirinden uzak tuttuğun gibi, benimle hatalarımın arasını da uzak tut.” diye dua ederdi.

Soru: Pek çok kimseyi insî cinnî şeytanların ağlarına düşüren insanın mahiyetindeki makam tutkusu, bohemlik, korku ve tama gibi boşluk ve zaaflar mutlak şer midir? Bunların götürüleri olduğu gibi getirilerinden de bahsedilebilir mi?

*İnsî cinnî şeytanların ağlarına düşme, gereken tedbirleri almamak ve onların tuzaklarına karşı açık hale gelmekten kaynaklanır. Racîm olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak kale kapılarını kapalı tutmak gibidir. Felak ve Nas Sureleri gibi sureler ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in talim buyurduğu istiâze duaları gibi niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak şeytanî ağlara takılmamanın ilk şartıdır.

*Maddî virüsler için sürekli bir değişim söz konusu olduğu gibi, manevî hastalıklara sebep olan virüsler de zamana ve şahsa göre değişiklik arz edebilir. Nur Müellifi, “Hücumât-ı Sitte” adıyla meşhur risalesinde şeytanların en tehlikeli altı tuzağını nazara vermiş; “hubb-u cah, korku, tama’, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik” olarak sıraladığı bir kısım şeytanî hücumlara karşı müdafaa yollarını göstermiştir. Bu türlü virüs, zaaf ve boşlukların biri ya da birkaç tanesi her insanda bulunabilir. İnsan, Allah’ın rızasına ve ahiret saadetine yürüdüğü yol güzergâhını emniyete alabilmek için bu boşluklarının farkında olmalı ve her adımını dikkatle atmalıdır.

*Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayül ne kadar güçlüyse, bu durum karşısında o, Rabbine sığınıp iradesinin hakkını verirse, Allah (celle celâluhu) o insana, o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder. Hemen herkeste şu veya bu seviyede bir kısım kötülükleri yapma hissi vardır. Meselâ, makam tutkusu, açgözlülük, başkasının malına göz dikme, görünme hissi, bencillik duygusu, şöhret ve mal düşkünlüğü nüve hâlinde şöyle veya böyle her insanda bulunabilir. Ama bu hislerin bazıları bazı kimselerde daha güçlü olur. Meselâ öyle insan vardır ki, onu alıp altınların içine koysanız tek bir altına dahi elini sürmez. Çünkü onun bu mevzuda bir zaafı bulunmamaktadır. Ancak aynı kişinin hubb-u cah mevzuunda bu ölçüde sağlam bir duruş sergileyip sergilemeyeceğinden emin olamazsınız. Zira bu mevzuda bir zaafı, bir boşluğu söz konusu olabilir. Hatta bazılarında Üstad’ın Hücumat-ı Sitte’de ifade ettiği virüslerin hepsi birden bulunabilir. Şimdi bu virüslerin hükmünü icra etmek istediği bir insan, iradesinin hakkını vererek, “Ben hayvaniyet ve cismaniyet zebunu bir varlık değilim. Benim bunların yanında aynı zamanda bir kalbim ve ruhum da var. O yörüngede seyahat yapmam lâzım.” diyebiliyor; iradesinin hakkını vererek bütün o duygulara karşı kahramanca mücadelede bulunuyor ve onlara karşı koyuyorsa, ona dönen sevap çok farklı olacaktır. İşte böyle bir insanın derecesi, o ölçüde arzu ve temayülü olmayan sıradan bir insana nispeten çok daha âlî olur ve o insanı alır rampadaki füzeye binmiş gibi, amudî (dikey) bir yükselişle velilik ufkuna ulaştırır.

*Kaynaklarda, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan bir delikanlıdan bahsedilir. O genç ismet ufkunun temsilcilerindendir. Bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayetin diline dolandığını farketmiş; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.”

Ne Kadar Halîmsin Rabbimiz!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, altı yedi saat önce sona eren sohbetinde -özetle- şunları söyledi:

Yüreğin Sızlasa da Yüzünde Şefkat Tebessümü Olmalı!..

*“Gülsem de içimden ağlarım ben / Sızlar yüreğim yüzüm gülerken!” (Tokadizâde Şekip) Öyle olmak, millete tebessüm sadakasından geri durmamak lazım.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sine-yi mübarekelerinde değirmen taşları dönüyordu; fakat O, ızdırapla kıvrım kıvrım olduğu zaman bile tebessüm bekleyenlerden tebessümünü hiç eksik etmiyordu. Birinin yüzüne bakarken, içindeki o ızdırapları aksettirmemek için iradesinin hakkını vererek onları bastırıyordu.

*Ne için ızdırap duyuyordu? İnsanlığın başını alıp cehenneme doğru önü alınmayan bir sele yelken açmasından dolayı içinde ızdırap duyuyordu. İnsanlığın cennete giden yolları tıkadığından dolayı içinde ızdırap doluydu. Nasıl o kadar güzelliklere karşı insanlar kapalı kalırlar? Nasıl olur da bu kadar fezâi ve fecâyi’e (korkunç bela ve musibetlere) karşı açık dururlar? “Akıllarını başlarına alsalar!..” der ve bununla ölür ölür dirilirdi. Öyleydi fakat buna rağmen sürekli başkalarının gönüllerine bişaret aksettirecek şekilde tebessüm yağdırırdı.

Mahzun Bir Kalbin Ağlaması Rahmet Vesilesidir

*On beş yaşında müçtehid olan âbide şahsiyet, Süfyân b. Uyeyne, “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.” der. Belki de günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey odur: Yıkıntıları, devrilmeleri, toplum çapında üst üste, iç içe kırılmaları görme ve bunların ızdıraplarını ruhunun derinliklerinde duyma.. uykusunu kaçıracak şekilde duyma.. gece kalkıp bazen deli gibi koridorlarda dolaşma.. “Ne olacak bu milletin hali? Bu hezeyan ne zaman sona erecek?” deme.. sonra da “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhisselâm) hoşnut olduk.” diyerek meseleyi taçlandırma!…

*Bu ızdırap ve yakarışların kabul noktasına ulaşmasında, murad-ı ilahi bir esastır. Allah icraat-ı sübhaniye ve adât-ı ilahiyesini bizim keyfimize göre icra buyurmaz. Murad-ı sübhani neyse ona göre yapar. Fakat şart-ı adi planında sizin sızlanmanız, kıvranmanız, ızdırap çekmeniz çok önemli bir faktördür.

*Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ أَئِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

“(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!” (Neml Sûresi 27/62) Niye ızdırapla Cenab-ı Allah’a dua etmek varken o mevzuda ahesterevlik ediyorsunuz. Bütün himmetinizi ve gayretinizi, ümmet-i Muhammed’in o engin ızdırabını içinizde duyarak “Allahım çare Sensin. Bizi Sensizliğe mahkum etme” deyip inlemeye teksif etmiyorsunuz?!..

“Ne kadar Halîmsin Allahım!..”

*O dert ve ızdırabı çeken ilk siz değilsiniz. Şimdiye kadar bütün enbiya-ı izâm ve rusül-ü fihâm efendilerimiz, sonra sahabe-yi kiram efendilerimiz ve hemen bütün salih seleflerimiz hep çekmişler.

*Saadet Asrı’na baktığımızda, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun yanında yer alanların, Mekke-i Mükerreme’de on üç sene boyunca bir insanın tahammül etmesi mümkün olmayan nice hâdiseye katlandığını görüyoruz. Öyle ki sahabe-i kiram efendilerimiz çoğu zaman gözleri dolu dolu bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i namütenahisine, diğer yandan da O’nun insanlığı kurtarmak için gönderdiği Habib-i Edib’ine ve O’na inanan insanlara yapılanlara bakmış sonra da hikmetini tam olarak idrak edemedikleri bu tablo karşısında hayret ve dehşetlerini ifade etme adına “مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا – Ne kadar halimsin ey Rabbimiz!” demişlerdir.

*Bu söz öncelikle Hazreti Ebu Bekir efendimiz tarafından söylenmiştir. O gün o bela ve musibetleri görüyor iç içe. Kötülükler gırla gidiyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’na en adi varlıklara yapmadıkları kötülükleri yapıyorlar. Hazreti Ebu Bekir, o kadar onurlu, izzetli, başlara taç bir insana karşı.. meleklerin bir adım geriye çekilip karşısında el-pençe divan durdukları bir insana karşı.. gönlünün hüzünle çarptığı bir dönemde, Allah’ın “Seni huzuruma alıyorum” deyip miraçla şereflendirdiği bir insana karşı yapılanlara bakıyor ve “مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا – Ne kadar halîmsin ey Rabbimiz!” diyor ve ancak bununla soluklanıyordu.

Lenin Ezip Öldürdüğü İnsanlara O Kadar Küfür Lafı Etmemiştir!..

*Siz de onların çektiklerine benzer ya da ondan küçük şeylere maruz kaldığınız zaman herhalde “Allahım demedik şey bırakmadılar; ne kadar halîmsin Allahım!..” sözüyle soluklanacaksınız.

*Dün, arkadaşlar sadece en galizlerini seçmişlerdi, kocaman bir dosya, bir seneden beri tam 400 tane küfür lafı var. İnanın Lenin, Allah’ı inkar ettiği halde, Marksizm çizgisinde, o ezip öldürdüğü insanlara o kadar küfür lafı etmemiştir. Her şeyi Nazizm’e bağlamak isteyen ve ona muhalif gelen herkesi yok etmek suretiyle bir yönüyle dünyada farklı bir şey tesis etmeye çalışan Hitler, o kadar merhametsiz, o kadar gaddar olmasına rağmen 400 tane küfür kullanmamıştır. Bunlara dense dense küfür müctehidi denir. Oturup kalkıp sürekli kafalarını o istikamette kullanmak suretiyle kafalarında küfür üretiyorlar ve lisanları da ona tercüman oluyor.

*İnsan bir söz söylediğinde; bir, o söz onu ne derece dinin dışına iter, dalalete sürükler bakması lazım; bir de konumuna bakması lazım. Cemaat içinde sıradan bir insan bir ite -afedersiniz- it dese, insanlar biraz bunu mazur görürler. Fakat milletin önündeki imam kalkar dilini bununla kirletirse şayet, belki onu tutup camiden dışarı atmak icap eder. Bu da konuma yakışıksız düştüğünden dolayıdır. Enbiya-i izam hazretleri, onca olumsuz şeye maruz kalmalarına rağmen, onun milyonda biri, onların lisan-ı nezihlerinden sadır olmamıştır.

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onca kötülüklerine rağmen kime kötü söz söylemiştir. Ölçü O ise şayet, bence O’nun ortaya koyduğu ölçülere uymayan şeyler ölçüsüzlüktür. Bu ölçüsüzlükleri irtikap eden insanlar da ölçüsüz, muvazenesiz, dengesiz ve densiz bir kısım mahluklardır.

Korkunç Bir Dalalet ve Fiil-i İlahînin Başladığı Yer

*Bütün bunları görünce insanın “مَا اَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا – Ne kadar halîmsin ey Rabbimiz! İmhal ediyorsun.” diyesi geliyor. Onlar komplo üstüne komplo kuruyorlar, tuzaktan tuzağa sıçrıyorlar. “Bununla ön alamadık, bununla alabilir miyiz; bununla parçalayamadık, şununla parçalayabilir miyiz; şimdi olmadı, altı yedi sene sonra bunların hakkından tamamen gelebilir miyiz?” diyorlar. Oturup kalkıp hep bunları hecelemek affedilebilir gibi bir günah değildir. Bu günah küfre denk bir günahtır, korkunç bir dalalettir. Bu size her zaman “Ne kadar halîmsin Allahım!” dedirtecek bir şeydir. Ve bunu taçlandıracak ve sizin civanmertliğinize yakışan bir şey daha vardır. Size, “Allahım bizi de onları da afv u mağfiret buyur. Şu kaymış kalblerimizi yeniden istikamete ilet!” demek düşer.

*Binlerce insan belki şu anda yaşadığı ızdırabı (İmam Şazilî hazretlerinin duası gibi) farklı sözlerle seslendiriyor. İnsanlar günlerdir, haftalardır, aylardır hep bununla sızlanıp durmuşlarsa imtihanı vermişler demektir; bu defa sözün bittiği yerdir orası!.. Sözün bittiği yer, fiil-i ilahînin başladığı yerdir. O varsa, ne gam var!..

*Bir intikam hissi değil.. “Allah kahretsin, cehenneme yuvarlasın” değil. Cenâb-ı Allah ıslah eylesin, mülayemet lütfeylesin, hakikati doğruyu göstersin. Bir yönüyle, ruh-u Muhammedî’den gelen tecellilerle onların ufkunu da açsın. Onların gözlerini de hakikate açsın ve onları da insanca yaşamaya muvaffak kılsın!..

Paralel (Söylemi) Nifakın Takıyyesidir!..

Soru: Bir zamanlar sürekli irticadan bahsedilir, mü’minler terörist gibi gösterilirdi. Şimdilerde irticanın yerini “paralel” paranoyası aldı; umum mü’minlere bedel de hususiyle Camia hedefe kondu. O günlerde “İrtica küfrün takıyyesidir!” buyurmuştunuz. Bugün için de “Paralel, nifakın takıyyesidir!” denebilir mi?

*O günlerde milletimizin hepsi bir irtica paranoyası yaşamıyordu. Bahsediliyordu; bir kesim tarafından mü’minler terörist olarak gösteriliyordu. Bu defaatle yaşandı. İşin hakikatini anladıkları zaman da çok defa hukuk sistemi doğru işledi. Beri tarafta, meseleyi uzaktan seyreden bir sürü vicdanlı insan vardı, onların da yürekleri yanıyor, vicdanları sızlıyordu. O en kötü dönemlerde bile -şöyle böyle- sizi himaye eden, sizin hakkınızda olumlu bahseden insanlara şahit olduk. 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de aynı şeylere şahit olduk. Hatta denebilir ki, bir ölçüde 28 Şubat’ta da…

*Belli bir dönemde gerçekten Allah’a inanmış insanlar, yeniden ruhlarının abidesini ikame etmeye çalışan insanlar, Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) ses ve soluğu dünyanın dört bir yanına duyurmak isteyen insanlar, ruh ve mana köklerinden gelen değerleri bir abide şeklinde bütün dünyanın gözüne sokmak isteyen insanlar, o irtica paranoyasıyla hep eziliyor, elekten geçiriliyordu. En yakın dönem itibarıyla Hazreti Pir’i ve talebelerini düşünebilirsiniz. O irtica paranoyası hiç durmadı ama belli bir kesim tarafından… Diğer yığınlar ve kitleler de o mevzuda o ölçüde duyarlı değillerdi, öyle bir şey olduğunun farkında bile değillerdi. Bir kesim zulüm yapıyor, haksızlıklarda bulunuyordu, beri tarafta bir şeyden anlamayan insanlar da “Galiba bunlar hak etmişler, ondan dolayı” diyorlardı. Şu anda da çokları tarafından söylenen sözler, “Oh oluyor!..” diyenler bile var.

*Birisi delice bir şey attı ortaya, diğerleri de onu dillerine pelesenk ettiler, tekrar edip durdular. “Hukukta böyle bir tarif var mı, bu dediğimiz şeyi yarın bize tarih sorarsa, hukukçular sorarsa, dünya bu meseleyi bize sorarsa diyeceğimiz bir şey var mı? En azından diyecek şey adına aklımızı kullanmalıyız. Bütün bütün akılsız davranmamalıyız.” Bunları düşünmeliydiler ama…

Milletin Yaptığını Yıkmaya Çalışmak Denâetin En Korkunç Şeklidir

*Elli defa yabancı misyon şefleriyle konuşuyorlar, o devlet adamlarına telefon ediyorlar. “Size şu avantajları tanıyacağız -bugüne kadar kimseye müyesser olmayan- o camianın açtığı okulları kapatalım. Dünyanın kurtuluşu bu okulların kapatılmasına bağlı!.”. gibi mantığı olmayan, insanî yanı olmayan, mürüvvetle irtibatı olmayan tahribat.. yapılmamış bir şeyi milletimiz yapmış, onu yıkmaya çalışma şenâetin, denâetin, fezâetin hiçbir kıstasla kabul edilemeyecek en korkunç şeklidir.

*Allah (celle celaluhu) o okulları/hizmetleri lütfediyor, şimdi onu yıkmak için uğraşıyorlar. Neye bağlayarak bunu? Bir dönemde başkaları irticaya bağlıyorlardı, irtica paranoyasıyla hareket ediyorlardı. Vakıa “irtica” deyip o paranoyayla açtıkları mahkemeler de beraatla sonuçlandı, temyiz de tasdik etti o meseleyi.

*“İrtica küfrün takıyyesiydi; bugün de paralel, nifakın takıyyesidir!” denebilir mi? Hiç tereddüt etmeden söyleyebilirsiniz. Çünkü bir-iki asırdan beri İslam dünyasında Müslümanlar, Müslüman görünenler arasında da bir sürü münafık var. Bu da o münafıkların takıyyesidir.

Demek ki Doğru Yoldasınız!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önceki sohbetinden bazı cümle ve paragraflar:

*“Taşı delen suyun gücü değil, damlaların devam ve temâdîsidir.” Onun için, doğru bildiğiniz, hususiyle Kur’an’ın ve Sünnet’in temel disiplinlerine uygun bulduğunuz yolda devam etmelisiniz.

Her Şey O’ndan!..

*Tevhid her zaman mihrabımız olmalı; ancak o mihrapla Allah’a ulaşabileceğimize inanmalıyız. Onun dışında bütün güçleri ve kuvvetleri “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” havz-ı kebîri içinde eritmeliyiz.

*Meseleyi sadece kendimize ve ferdî irademize bağladığımız zaman, işi daraltmış oluruz.. şart-ı âdî planında, bazı fiillere perde nevinden sebep olan iradeyi, Cenâb-ı Hakk’ın engin meşîet ve iradesi yerine koyma gibi -bağışlayın- bir küstahlığa düşmüş oluruz ki bu bir manada şirktir!..

*Yapılması gerekli olan işlerde meşveretten, ortak aklın engin dairesi içinde alınan karardan sonra iradenin hakkı verilmeli ama olup biten şeyler katiyen sadece insan iradesine verilmemeli. O’nsuz edemeyeceğimize kendimizi inandırmamız lazım. İster bilgi ufku ister strateji üretme ve isterse de yaptığımız işler adına her şeyi O’na vermemiz bir şükr-ü manevî sayılır. Cenâb-ı Hak, “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir!..” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadinde, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.

*Âidiyet mülahazasıyla enaniyetinizin kabaracağına ihtimal vermiyorum. Siz şu on beş yirmi senedir, insanlık ve Türk milleti adına, devletlerin yaptığının elli katını yaptınız, Allah size yaptırdı! Öyleyse meselenin arkasındaki güç ve kuvvet, Allah’ın havl ve kuvvetidir. Allah kime lütfediyorsa ona lütfetmiş olur; “Bu Allah’ın bir fazlıdır, dilediğine onu lütfeder” diyor Kur’an.

*Halkın içinden çıkan, orta ölçekte imkânlara sahip olan insanların ve daha bıyığı terlememiş genç delikanlıların eliyle Allah’ın yaptırdığı bu büyük iş, sadece O’na yakışıyor. Onu bize giydirmeye, bize mâl etmeye çalıştığınız zaman -inanın, yemin ederim- ne numarası uyar ne de drobu uyar. Fakat O’nun azamet ve ulûhiyetine öyle yakışıyor ki; O’dur bütün bunları yapan! Bunu O’ndan bilme tevhiddir!.. Hâlis tevhid!

Enaniyet de Âidiyet Mülahazası da Tehlikelidir!

*Böyle görmez de bazılarının dedikleri gibi “Ben yaptım.. ben ettim.. başkaları benim yaptıklarımın rüyasını bile görmemiştir.. benim yaptığım bu işi ayakta alkışlamazsan ben seni de fişlerim!..” mülahazalarına kapılırsanız -Allah muhafaza- nankörlüğe düşmüş olursunuz. Yapılan şeyleri Allah’tan görmüyorsanız, bu bir nankörlüktür ve “…şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurulmaktadır. Bu itibarla da meseleleri ne kendimize ne de aidiyet mülahazasına bağlamalıyız.

*Vakıa bazı kimseler destek oldular. Makamları cennet olsun. Turgut Özal merhum, vefatından evvel Asya’da gezdi; hatta arkadaşlar gitmedikleri zaman bana haber gönderdi: “Ben sizin için gidiyorum. Ne diye gelmiyor bu arkadaşlar?” diye. O Asya’daki devletleri dolaştı ve dedi ki “Ben bunlara kefil oluyorum.” Allah (celle celâluhu) ona öyle güzel bir iş yaptırdı ki, döner dönmez, bir iki gün sonra da ruhunun ufkuna yürüdü. Allah ona onu nasip etti ve binlerce insan gözyaşıyla cenazesine iştirak etti. Allah gönlümüzde ona verdiğimiz yere göre, öbür tarafta da onu serfirâz kılsın. Süleyman Bey belki 20 tane devlet başkanına mektup yazdı. Ben hiçbir devlet başkanının böyle yapacağına ihtimal vermedim, vermiyorum, bundan sonra da vermeyeceğim… Şimdi bunları görmezden gelmemek lazım; referans oldular. Bundan evvelki Cumhurbaşkanı da değişik yerlere telefon etti; gittiği yerlerde de söyledi. Allah onun da ecr u mesûbatını ziyade eylesin. Ama mesele bunların te’yid ve desteğiyle değildi. Esasen -sebepler planında- o işi götürecek, o boyunduruğa boyun verecek hasbi, fedakâr insanlar vardı.

*Cenâb-ı Hakk’ın lütufları karşısında ne ferdî enaniyete kapılmalı ne de onu besleyen âidiyet mülahazasına düşmeli. Hayır, her başarıyı Allah’tan bilmeli. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamdolsun bize böyle bir hizmet lütfetti. Bu hakikatle beraber şu da unutulmamalıdır ki, bu hizmetten daha küçük çapta hizmetleri bulunan insanlar şimdiye kadar sizin şöyle böyle maruz kaldığınız şeylerin elli katına maruz kaldılar.

Çile ve Izdırap Hak Yolun Kaderidir

*Dahası seyyidina Hazreti Âdem’den İnsanlığın İftihar Tablosu’na kadar bütün peygamberler (sallallâhu ala seyyidinâ ve aleyhim ecmâin) ve aynı şekilde İmam Gazali, Abdülkadir Geylani, Hasan Şâzilî, İmam Rabbani ve Ehl-i beyt imamları (radiyallahu anhüm ecmaîn) gibi büyükler de hep musibetlere ve belalara maruz kalmışlar. En son sizin bildiğiniz Hazreti Pir, çok defa kendi ifadeleriyle tekrar edip durduğumuz gibi, “Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.diyor.

*Şimdi, hep aklımdan geçiyordu: Bu insanlar yirmi senede dünyanın yüz altmış ülkesinde bin üç yüz, bin dört yüz okul açtılar. Acaba bizim hizmetimiz hora geçmiyor mu, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muvafık değil mi?!. Neden böyle hiç fiske bile yemiyoruz; bir iğnenin ucuyla bize dokunmuyorlar?!. Bu yol peygamberler yolu, bu yol evliya yolu… Hayatını hep sefa içinde geçirenler İnşikak Sûresi’nde ifade edildiği gibi ahiretteki zevk ü sefalarını burada kullanmış olurlar. İşte bu hadiseler başladıktan sonra “Elhamdülillah, diyorum, demek ki arkadaşlarımız, yürüdükleri yolda tevhid mihrabına doğru yürüyorlarmış.. hedefleri Allah rızasıymış, i’lâ-yı kelimetullahmış.. evrensel insanî değerler üzerinde, bu ortak paydada insanları bir araya getirme cehdi, gayreti, azmi, misyonuymuş.” Onun için Allah (celle celalühu) adeta “Sizi de bu kadar hırpalayacağım!” diyor. Bazılarınız işin dışında, başkalarının çektiği şeyler karşısında ızdırap duyacaksınız.. birinin ağlaması karşısında ızdırap duyacaksınız. Bazılarınız da medrese-i Yusufiyeye atılacak, tevkif edilecek, istintaka tâbi tutulacak, mahkûm edilecek.

*Evet, bu kadar hizmet karşısında bunlar olmasaydı, bir yönüyle “demek ki hora geçmiyor!” denebilirdi. İnşaallah yapılan şeyler hora geçiyor ki nezd-i Uluhiyette, Allah (celle celaluhu) o mübarek, o mukaddes seleflerinizin yolunda, onların başlarına gelen şeyleri belli ölçüde, gücünüzün yettiği kadar sizin başınıza da getiriyor. “Hizmet yapıyorum” deyip de sağda solda keyif çatan insanlar, başlarına bunlar gelmiyorsa, kendi hallerine ağlamalıdırlar. “Belanın en çetin, en zor ve altından kalkılmaz olanına enbiya maruz kalır. Ondan sonra da seviyesine göre diğer mü’minler!.” deniyor hadis-i şerifte.

*Dolayısıyla çektiğimiz şeyler bizim için bir arınma hadisesidir. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u sena olsun ki, öbür tarafa almak istediği insanları arınmadan, yıkanmadan -teneşirde yıkanma değil esasen, belaların ve musibetlerin havzında yıkanmadan- huzur-u kibriyası ve azametine almıyor.

Amel Defterini Sağdan Alanlar

Soru: Kur’an-ı Kerim’de

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا

ve benzeri ayetlerde anlatılan “kitabı sağdan almak” ne demektir? “Hisab-ı yesîr” nasıl olur ve ona mazhariyetin dünyevî vesileleri nelerdir? Ahirette “ehline sürurla dönme” dünyadaki hangi türlü hallerle irtibatlıdır?

*Kur’an-ı Kerim’de bu üsluptaki ifadeler bir kaç yerde geçiyor. Buna Kur’an ıstılahıyla “tasrif” (ifadede farklı versiyon) deniyor. Aynı hakikatler, bazen tafsil edilerek, bazen siyak ve sibaka göre burada mesele şöyle anlatılır mülahazasına bağlanarak, bazen de bir yerde tafsil edilen bir mesele diğer bir yerde icmalî şekilde ifade edilerek ortaya konuyor ki buna “tasrif” diyoruz.

*Kitabı sağdan verilen, bir yönüyle kendisine yümünle, bereketle, hayırla yaklaşılan demektir. Bu meselenin hakikati, öbür tarafta meleklerin yazdıkları şeylerin ve nezd-i uluhiyette, ilm-i ilahide bulunan şeylerin insana sağ tarafından verilmesi, aynı zamanda yümünlü bir veriliş demektir. Bunlar hep yümünlü hareket etmişler, hep bir yönüyle ahirete kilitli yaşamışlar; biraz evvelki mülahazayla da hep tevhid mihraplı oturmuş kalkmışlar, hep Hakk’ı hecelemişler, oturmuş kalkmış hep Hak’la gecelemişler. Dolayısıyla da onların, hayatlarını hayırlı, bereketli, yümünlü götürmelerine karşılık, kitapları da yümünlü veriliyor. Bu veriliş aynı zamanda o yümünle aynı kökten gelen sağ taraf manasına “yemîn”den veriliyor.

*Kitabı böyle sağdan, yümünlü, bereket vaad eder sekilde veriliyorsa, insan katiyen hisâb-ı yesîrle muhasebe görecektir. Mutlaka onun hesabı kolay olacaktır. İşin içinden hemen, şipşak sıyrılıp çıkacaktır Allah’ın izniyle. Yeşil pasaport, kırmızı pasaport ile geçiyormuş gibi. Belki kitabının içinde küçük günahlar da vardır; muvakkaten düşmüş, sürçmüş, zelle yaşamış, şeytanın vesvesesine gelmiştir. Oraya gelince bakılıyor ona, o büyük günahlar yoksa, “sen geç” diyorlar. Buna isterseniz melaike-i kiramın -Cenâb-ı Hakk’ın izniyle- iltiması diyebilirsiniz. Allah’a nispet ettiğinizde de buna, Hazreti Sultan’ın ulufe-i şahanesi nazarıyla bakabilirsiniz.

Hesabı Hemen ve Kolayca Görülecek Olanlar

*Kolayca, hemencecik hesaba çekilen insan sevinç ve neşe içinde, pürneşe ehline dönüyor. Bir değişim yaşayarak ehlinin yanına gidiyor. O âna kadar abûs, yüzü asık, “başıma ne gelecek” endişesiyle tir tir titriyor ve terliyor fakat orada o hisâb-ı yesîrle geçince, birden bire değişiyor, her tarafından neşe dökülüyor ve bu, tabiatına mal oluyor, tabiatının bir derinliği oluyor.

*Hisâb-ı yesire mazhariyetin dünyevi vesilesi, sıratı dünyada geçmek, yani, sırat-ı müstakimi yaşamaktır. Burada insan, hayatını iradesine bağlı örgülerse, Allah’ın murad-ı sübhanisine uygun şekillendirirse, bir dantela şeklinde ortaya koyarsa; orada sıratı geçme, mizanı aşma ve aynı zamanda hisab-ı yesîrle serfiraz kılınma -Cenâb-ı Hakk’ın lütfu olarak- onun için mukadderdir.

Ahirette Emniyet İçinde Olmanın Vesilesi

*Dünyada bazı şeyleri çekenler, ızdırap ve elemleri burada yaşayanlar, korkulu halleri burada atlatanlar, o taksiti burada ödeyenler ötede emniyet ve sürur içinde olurlar. Kudsî hadisin ifadesiyle, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem.”

*Emniyetini dünyada yaşayan, ferih fahur ömür süren ve bohemce duygularını takip eden insanlar -bir yönüyle emniyet, zevk ve safa haklarını burada kullandıklarından dolayı- orada zevk u sefadan mahrum edilirler. Bu dünyada hep ızdırap çekmiş, ızdırap duymuş, ızdırap yaşamış, ızdırapla kıvrım kıvrım olmuş, ta’n u teşniye maruz kalmış, tenkiller yaşamış, tekdirler yaşamış, değişik kin ve nefretlere maruz kalmış, bir kısım meşru haklarından mahrum edilmiş ve dünya nezdinde karalanmaya çalışılmış insanlar ise, ızdırap hayatlarını burada yaşayıp bitirdiklerinden, bütün taksitleri ödediklerinden dolayı, öbür tarafta ellerini kollarını sallaya sallaya, yasemenlikte reftare geziyor gibi hesabı kolayca geçip ailelerinin yanına yürürler.

Ümit, Sohbet ve Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Ümit Kaynağı Olma Babayiğitliği

*Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Hususiyle ümitlerin darbelendiği bir dönemde, en önemli babayiğitlik, başkalarına ümit kaynağı olmaktır.

*Laf çakacaklar, karalayacaklar, zift atacaklar. Hiç böyle olmadık bir dönem bulunmamış ki! Bu itibarla da takılmamalısınız denip edilenlere! Kâse kâse ümit sunmalısınız çevrenize!.. Yanınıza gelen, semtinize uğrayan ümit yudumlasın sizin menhelü’l-azbi’l-mevrudunuzdan (tatlı su membaınızdan), Cennet kevserleri gibi şerbet, süt, bal tadında ümit ırmağınızdan. Bu kevserlerden ümit yudumlamak için yanınıza gelmiş olanlar giderken katiyen elleri boş dönmemeli. Tavırlarınıza, davranışlarınıza, bakış ufkunuza, dünya görüşünüze ve hadiseleri yorumlayışınıza baktığı zaman ümitsizliği unutmalı! Ye’s urbası giydirilmiş, ruh haleti itibarıyla da numarası drobu gayet uygun düşmüş kimseler yanınıza uğrar uğramaz o ümitsizlik urbalarını sırtlarından çıkarıp atmalı ve hemen ümitle şahlanmalı!..

Bütün Başarılar O’ndan

*Şayet her şeyi kendimizden biliyorsak, şirke giriyoruz demektir. “Biz yaptık, biz becerdik, bizim tedbirimiz, bizim projemiz, bizim realize etmemiz…” diyorsak neuzubillah -sizi tenzih edeyim- şirke girmiş oluruz! Her şeyi yapan, “sizi de, sizin tavır, davranış ve aksiyonunuzu da yaratan Allah’tır (celle celaluhu)” Eğer her şeyi O’ndan biliyorsak, biz niye ye’se düşelim ki? Neden ümitsizlik yaşayalım ki?!.

*Şimdiye kadar ne denmez kimselere neler demişler; neler söylemişler, nasıl karalamalara gitmişler!.. Düne kadar akıllı dedikleri, arkasından gittikleri, dünya ve ukbaya ait her meseleyi sorup ona göre planladıkları insanlara ve onların mesajına karşı, ya küfür tavrından, ya haset tavrından, ya kıskançlık tavrından, ya rekabet tavrından veya “Ben neden yapamıyorum da bunlar yapıyor? Neden o mesaj verme işi bana gelmedi? Esas ben ondan daha layıktım!..” gibi mülahazalardan bir hazımsızlık ve bir çekememezlik öteden beri hep olagelmiştir.

Şeytanın Güdümünde

*Şeytan her gün biraz daha profesyonelleşiyor. Bugüne kadarki tecrübelerini biraz daha derinleştirerek akla hayale gelmedik taktikler sergiliyor. “Çok akıllıyım” diye yola çıkan insanları, yolun yarısında şirazeden çıkarıyor.

*Şeytan boş durmaz! Dolayısıyla sizin çağınızda da boş durmayacaktır! Siz nasıl çok geniş dairede teknolojik imkânları kullanıyor, her yere ulaşmaya çalışıyorsunuz televizyonlarla, radyolarla, internetle, açtığınız okullarla… Unutmayın, Şeytan ve avenesi (mine’l-cinni ve’l-insi!..) de boş durmayacaktır! Sizin üzerinize, girdiğiniz alanlara girecek, karıştıracak! Belki size yerinde bir kısım ümitsizlikler pompalayacak, ümidinizi kıracak. Yeis pompalayacak size, karşı tarafı da tahrik edecek. Onlar “Biz düşünüyoruz” zannedecekler. Dolayısıyla böyle mabed yıkarken, mabed ölçüsünde ilim yuvalarını yıkarken, onları kapamaya çıkarken, o iş için yollara dökülürken, zannedecekler ki zavallılar, “Bunları biz düşünüyor, biz planlıyoruz.” Oysaki onları şeytanın dürtüleriyle yapıyorlar. Tamamen zimamı şeytana vermişler, onun güdümünde hareket ediyorlar.

*Tezkiye-i nefis, tezkiye-i nefis etmemekle başlar. Debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendinizi en olumlu işlerinizde bile yerden yere vurmadığınız takdirde, kendinize ihanet ediyorsunuz ve yaptığınız pozitif şeyleri yıkıyorsunuz demektir.

Şükür, Nimetin Artmasına Vesiledir

*Bize verilen nimetleri kendimizden bilmemiz nankörlük ve hatta şirk olur. Meselenin ikinci yanı da biz hiçbir şeyken Cenâb-ı Hakk her şeyi lütfettiğine göre, verdiği şeyler vereceği şeylerin en inandırıcı referansıdır. Siz bu nimetleri şükürle karşılarsanız, Allah onu katlar. Ona da şükrederseniz, muzaaf eltafta bulunur.

*Allah her yerde bir vüdd, bir sevgi vaz’ etti. Bu, muhabbetin ötesinde bir şey; yani gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul demektir. Öyleyse bu bizden olamaz. Biz o kadar câzibe-i kudsiyeye sahip değiliz. Fakat Allah (celle celaluhu) öyle bir fırsat verdi. Demek ki Allah dileyince oluyor. Öyleyse, mesele Allah’ın dilemesinden kaynaklanıyorsa, yolumuza sarsılmadan devam edelim; Allah biri bin edebilir.

“Sahibiniz Allah ise, elli tane tiran elli yerde üzerinizden tren yürütse, yine hizmetiniz devam eder ve birleriniz bin olur!..”

*İlk dönemde cihanın dört bir yanına koşan mefkûre muhaciri bir avuç insan belli ölçüde kendisini ifade etmiş. Aradan geçmiş 20-30-40 sene. Bu zaman zarfında yerli halklar nabız tutmuşlar, bakmışlar ki kalbler hep aynı atıyor, hiç aritmi yok. Ve inanmışlar, inanıyorlar: Bununla bir yönüyle dünya kardeşliğine gidilebilir. Bununla Allah’ın izni ve inayetiyle boğuşmalara son verilebilir. Terör hareketleri belli ölçüde kontrol altına alınabilir Allah’ın izni inayetiyle. Bu size müyesser olur mu olmaz mı? Bu, O’nun bileceği bir şey; biz bilemeyiz! Bize sadece o yolda yürümek ve biri bin etme arkasında koşmak düşer. Himmet âlî tutulmalı, dûn himmet olmamalı insan. İnsanın gözü hep yukarılarda olmalı mesâî itibarıyla. Nefsine bakan yanı itibarıyla da, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, “Allah’ım! Beni kendi gözümde minnacık kıl!” demeli.

*Allah (celle celaluhu) bu işi te’yîd buyuruyorsa, -Türkçemizde “arkanızdaysa” sözüyle ifade edilir bu!- sizin sırtınız yere gelmez. Elli tane tiran, elli yerde tren yürütse üzerinize; trenler raylar yerine sizin üzerinizden geçse ve sizler paramparça olsanız, parçalarınız yeniden dirilecek, birleriniz bin olacak ve hizmet devam edecektir Allah’ın inâyetiyle.

*Bir de vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesidir. Cennete girmek ve cennetin göbeğine otağını kurmak bile vifak ve ittifaka bağlı ise şayet; dünyayı cennetlere çevirmek haydi haydi ona vabestedir.

Sohbet-i Cânân, İnsanı Hakk’ın Boyasıyla Boyar

Soru: Sofiyece hakikate ulaştıran iki önemli yolun hizmet ve sohbet olduğu vurgulandıktan sonra “sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfirazdı” tespiti yapılıyor. Ashab-ı Kiram’ın hizmet ve sohbet hususiyetlerini lütfeder misiniz?

*Sofiyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikati duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zatın mertebesiyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla Hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara Sûresi, 2/138) hakikatinin aşkın bir remzidir.

*Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızasını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmaktır. Bir kere başta, Zât-ı Ulûhiyetin kendilerine teklif ettiği şeyleri arızasız kusursuz yerine getirmek kutsal bir hizmet oluyor. Sohbet de sofilerde çok önemli faktördür. Bir yerde sohbet aslî olarak insibağ vesilesidir; bir yerde de zıllî olarak bir insibağ vesilesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu zirvede bir insibağa mazhardı. Âleme kendi boyasını çalma, âlemi bir yönüyle şöyle böyle kendine benzetme donanımıyla donanmıştı, öyle gönderilmişti. O’nun yolunda gidenlerde de zılliyet planında bir insibağ kabiliyeti vardır.

*Sohbet, beraber olma, arkadaş olma, aynı zemini ve aynı ortamı paylaşma demektir. Bir de o sohbetin, sohbete konu teşkil edecek şeylerle taçlandırılması vardır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan / Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!” Keşke herkes Allah’ı sevse.. keşke Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkes sevse!.. Her oturup kalktığımız yerde hemen musahabemiz sohbet-i Cânân etrafında olsa.. hep evirsek çevirsek konuyu Zât-ı Ulûhiyete getirsek… Sohbetin bu şekli var ki, bu onu taç üstüne sorguç yapma gibi bir şey oluyor. Mesela, Alvarlı Efe hazretleri, dört güzeller türküsünü duyunca “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’yi hatırlayıp iki göz iki çeşme ağlarmış.

“Malımızdan/canımızdan istediğini al ya Rasûlallah!..”

*Sahabenin, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfiraz olduğunu bilelim. Sahabe efendilerimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği hedef ne ise onu realize etmek için ölesiye bir kıvam sergilemişlerdi Allah’ın izni ve inayetiyle. Kimsenin onları o seviyede yakalaması mümkün değil. Cihanın rengini değiştiriyorlar. Sahabe-i Kiram gibi hak ve hakikate hizmet eden bir başka zümre göstermek mümkün değildir.

*Evet, Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) işaret buyurduğu işlere koşmada ve hizmette de eşsizdi. Öyle ki, bir cihada hazırlık esnasında, Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in “Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?” demesi üzerine Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d İbni Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: “Bana öyle geliyor ki bizi kastettin ya Rasûlallah. Biz, İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz’ (Mâide, 5/24) demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Rasûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz Sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alakanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep Seninle beraber olacağız.” İşte bu hissiyat sahabenin genel çizgisini yansıtmaktaydı.

*Hazreti Üstad’ın şu sözleri de Ashâb-ı Kiram’ın sohbet ve hizmette derinliğini ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağıyla kazandıkları mertebeyi işaretlemektedir: “Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.”

Dünden Bugüne Fitneler ve Değerbilmez Kimseler

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde şu konuları açıklıyor:

*Kur’an-ı Kerim’de Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e şöyle buyurulmaktadır:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

“Şüphesiz Biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir elçi olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fâtır, 35/24)

Değişik Kulluklardan Sıyrılmanın Tek Yolu Allah’a Kul olmaktır!..

*Evet, beşer tarihinin değişik dönemlerinde, “Şimdiki insanlara şöyle seslenilmesi lazım! Onların problemleri ve dertleri üzerinde böyle durulması lazım! Dertlerin analizi şu şekilde yapılması lazım! Dertlere reçete veya derman analizi de böyle yapılması lazım!” denircesine peygamberler ve ilahi emirler gönderilmiştir. Fakat bir Peygamber gelmiş, aradan üç-dört asır geçmiş, insanlar onun izini, sözünü unutmuşlardır. İzini unutmuş, onu takip edememişlerdir; sözünü unutup bir yönüyle onunla kalbî ve ruhî hayata erememişlerdir. Çünkü insan kalbî ve ruhî hayata ancak o ilahî nefhalarla, vahy-i semâvî ile, Peygamber soluklarıyla erebilir. Dolayısıyla da bazıları çok çabuk, hemen putperestliğe sapmış, totemler oluşturmuşlardır… Kendi günlerinde şöyle böyle -şişen kabaran hindiler gibi- tiranlaşan insanlar ilahlaştırılmış; “Dokunan cennetlik olur; koklayan cennetlik olur.” denmiştir. Bakarsınız meseleyi daha ileriye götürenler olur; “sana tapıyorum” diyen kefere ve fecere zuhur eder. Peygambere bile böyle dense, diyen kâfir olur. Cebrail’e böyle dense, onu söyleyen kâfir olur. Tapma dediğimiz kulluk, yani ibadet, ubûdiyet ve ubûdet ancak Allah’a yapılır.

*Seyyid Kutup’un ifade ettiği gibi, “Değişik kulluklardan sıyrılmanın, kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da Allah’a kul olmak!” Kur’ân’ın ifadesiyle, o yoldan sapılınca, çok farklı, abuk sabuk yollara sapılmış olur. İnsan bir daha da hedefine varamaz hafizanallah.

“Yarıp Kalbine mi Baktın?..”

*Merhamet-i ilâhî, inâyet-i ilâhî, fazl-ı ilâhî hiçbir çağı boş bırakmamıştır. Ne var ki, bazıları erken sapmış, bazıları biraz sonra sapmışlardır. Hatta bazıları dinleri adına sapmışlardır günümüzde din adına cinayetler işleyen, canlı bombalar halinde intihara teşebbüs eden, başkalarının ölümüne sebebiyet veren kimseler gibi… Bir insan diliyle bile olsa “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r-Rasûlullah” diyorsa, ona ilişilmez. “Kalbinden dememiş!” Kalbini bilmiyoruz ki biz! “Falan günahın başında gördüm, filan günahın başında gördüm onu!” Bir insan “Lâ ilâhe illallah” diyorsa, “Muhammedu’r-Rasulullah” diyorsa, ona ilişen kendi dinine ilişmiş olur.

*Bir savaşta Üsâme b. Zeyd Hazretleri, düşman saflarında bulunan birisiyle savaşırken, tam onu öldüreceği esnada o kişi, kelime-i şehâdet getirir. Ancak Hazreti Üsâme, adamın içinden gelerek değil de kılıç korkusuyla bunu söylediğini düşünerek onu öldürür. Hazreti Üsâme gibi büyük bir sahabînin hislerine kapılıp gayz ve nefretle bir insanı öldüreceğine ihtimal verilemez. Demek ki, meselenin temel esprisini bilemiyordu. Çünkü o dönemde her şey ter ü taze olarak bildiriliyor ve sahabe tarafından da hemen hayata geçiriliyordu. Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselâm) bildirmeyince onlar nereden bileceklerdi ki! İşte bu durum haber verildiğinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yarıp kalbine mi baktın?” diyerek Hazreti Üsame’ye öyle itap etmişti ki, Allah Rasûlü’nün bu cesur komutanı ve Hazreti Zeyd b. Harise’nin mahdumu olan Hazreti Üsame, “Keşke şu ana kadar Müslüman olmasaydım.” demişti. Bunun mânâsı şuydu: “Keşke bu hâdiseden sonra Müslüman olsaydım da Efendim’in bu itabına maruz kalmasaydım.”

*İslâmî disiplin: “Biz işin zâhirine, dış yüzüne göre hükmederiz.” Bir insan dış yüzüyle kelime-i tevhîdi veya kelime-i şehadeti diyorsa, onun Müslümanlığına hükmedilir ve kılına dokunulmaz onun. Ona dokunmak dine dokunmak demektir. Ona dokunmak, Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki emirlerine dokunmak demektir. Ona dokunmak, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) disiplinlerine dokunmak demektir.

“Dini Biliyor Görünen İnsanların Haramîlikler Karşısındaki Sessizlikleri Günahların Yaygınlaşması İçin Referanstır!..

*Günümüzde hüsn-ü zan meselesi yıkılmış. Falanın filanın hevâ ve hevesine uymayınca, tam bir vesâyete girmeyince, biatler tahakkuk etmeyince, çok rahatlıkla “Bunların gıybeti edilebilir! Bunlara iftira savrulabilir! Bunlara zift atabilirsiniz!” denilircesine en çirkin şeyler mübah görülüyor, öyle yaygınlaştırılıyor! (…) Medenî cesareti olan birinin de “Yahu bu kadarı fazla!..” falan dediğine şahit olmadım! Böyle bir dönemde yaşıyoruz.

*Hem öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, kalkıp böyle bir yalana yalan diyen, böyle bir serikaya sirkat diyen, böyle bir iftiraya iftira diyen çıkmıyor. Dahası camilerde “Sözler şöyle söylenecek! Hutbeler şöyle okunacak! İfadeler şu şekilde olacak!” filan denircesine, bir yönüyle hutbe karakteri belirleme gibi şeylere girişiliyor. Ve bu ne yapıyor? O mesâvîyi, o günahı mübah haline getiriyor, yaygınlaştırıyor! Dini biliyor gibi görünen insanların bu mevzuda sessizliği bir referanstır; o haramların irtikâp edilmesine bir referanstır. O günahları işleyen insanların vebâli onların da sırtına binecektir. Ve o günah, bir camiaya karşı, birkaç camiaya karşı, insanlara karşı işleniyorsa şayet, bütün bunların vebâli aynı zamanda onların sırtına bir yük halinde yüklenecektir. Zira Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, günahlara sebebiyet verenler, bir yönüyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları insanların veballerini de -sebebiyetleri yüzünden- sırtlarına alacaklardır.

*Evet, böylesine her şeyin şirazeden çıktığı, İslamî düşüncenin bir endâzesizliğe mahkûm edildiği bir dönemde, en azından bir camia dilini sağlam tutmalı, kalbine hâkim olmalı, duygu ve düşüncelerini her zaman gözden geçirmeli. Elin âlemin günah işlemesi, bizim günah işlememizi mubah kılmaz! Herkesin günahı kendine; kimse kimsenin günahını yüklenemez! Enbiyâ-ı İzâm gelmiş, akı karayı birbirinden tefrik etmiş; inzârını yapmış, eğri yolun encâmından sakındırmış; tebşirini yapmış, doğru yolun encâmıyla bir yönüyle kalblere inşirah salmış, sevindirmiş, şahlandırmış, metafizik gerilime sevk etmiş. Boş bırakmamış Allah (celle celalühu). İnşaAllah boş bırakılmadığımızın şuurunda olarak, istikamet duygusunu bir daha gözden geçirip, Allah karşısında durulması gerekli olduğu şekilde durmaya çalışmalıyız.

*Günümüzde -geçmişte olduğu gibi- türlü fitneler var. Kimileri ikbal hırsıyla yanıp kavruluyor. Kimisi saltanatını devam ettirmek için bir yönüyle secde etmediği kimse bırakmıyor, herkesin karşısında eğiliyor; “rükû yetmez, eğilme yetmez” diye ta yerlere kadar kapanıyor. “Tapıyorum” diyor. “Elini dokunduran kurtulur, cehennem görmez o” diyor. Böyle iğfaller, idlâller, kandırmalar… Bir de bir yere koydukları, “karşı taraf” dedikleri, “ötekiler” dedikleri insanlara veryansın ediyorlar.. ve o zavallı güruh, şuursuz güruh; onlar da bütün bu mesâvîyi dilsiz şeytan hissiyle sessizce temaşa ediyorlar. Dinliyorlar değil; dinleseler tepki verirler. Toplu iğneyle bile olsa birine dokunulsa tepki verir; fakat öyle bir ölüm sessizliği yaşanıyor ki yok tepki, yok reaksiyon: “His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? / Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin. / Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz? / Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz? (M. Akif Ersoy)

Nedamet ve Özür Dileme Mevsimi de Gelecek!..

*Şimdi böyle bir dönemde Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali (radıyallahü anhüm elfe merrâtin), Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin (radıyallahu anhuma) gibi, fitneler karşısında istikameti korumasını bilen -en azından- bir camia olması lazım.. sövene dilsiz, dövene elsiz, hakaretlere karşı gönülsüz bir camia olması lazım. Mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine gitmeden, problemi büyütmeden; elin-âlemin deşelediği, zaten yara haline getirdiği şeylere bir de sterilize edilmemiş hançerlerle dokunmadan, yarayı onulmaz hale getirmeden; elini, dilini -Hacı Bektaş Veli’nin ifadesiyle, o iffet adına uçkuru da diyor- koruması lazım.

*Azıcık fırtınalar dindiğinde, azıcık bahar meltemleri esmeye başlayınca, hatta geceyse şayet, bir fecr-i kâzip zuhur ettikten sonra -daha şimdiden başlamış bazıları- nedamet ve özür dileme faslı gelecek Allah’ın izni ve inayetiyle. O zaman o örnek hareketin, o örnek camianın duruşu takdir edilecek. Böyle davranmanın güzelliği ve sövüp saymanın milletimize hiçbir şey kazandırmadığı anlaşılacak.

*İçinde bulunduğumuz toplum açısından Orta Asya ile bir irtibatımız var, Orta Doğu’yla bir irtibatımız var; Uzak Doğu’yla bile irtibatımız var, Hindistan’la, Pakistan’la, Bangladeş’le, Endonezya’yla bir irtibatımız var. İslam’a dayalı kardeşlik irtibatı var.. ve belki bütün dünya ile insanî çerçevede bir irtibatımız var. Bu irtibatlar sayesinde zannediyorum ütopya gibi gördükleri böyle bir camia, böyle bir hareket örnek olarak ele alınacak, bu bir nüve gibi olacak. Bir yönüyle, bir dönemde Söğüt’teki o söğüdün dal budak salması, çok geniş bir gölge hâsıl etmesi ve herkesin onun gölgesine koşması gibi örnek alınacaksınız Allah’ın izni ve inayetiyle.

*Fitne ve fesatlar da bu sayede yatışacaktır Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat bunun için kendimizi sık sık gözden geçirmemiz lazım; sefinemizi bu uzun yolda gözden geçirmemiz lazım; yolun çok engebeli olduğunu gözden geçirmemiz lazım; çok ciddi zâd u zahireye ihtiyacımız olduğunu gözden geçirmemiz lazım.. ve bütün bu gözden geçirmelerin ötesinde, en önemli mesele, Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu gözden geçirmemiz lazım.

Soru: Değişik ayet-i kerimelerde Zât-ı Ulûhiyyete, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e ve Kur’an-ı Kerim’e karşı kadirnâşinaslık yapıldığı anlatılıyor. İster meâliye isterse de insanî ve içtimâî münasebetlere bakan yönleriyle, imanın derinliği ile kadirşinaslık arasında nasıl bir münasebet söz konusudur?

*Kur’ân-ı Kerim’de “Zât-ı ulûhiyeti hakkıyla takdir edemediniz.” manasına gelen değişik ayet-i kerimeler vardır. Bir yerde şöyle buyurulmaktadır:

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun kabza-yı tasarrufunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak kudret elindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67) Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbede okuduğu ayetlerin bazılarında çok ciddi heyecan duymuşlardır; onlardan bir tanesi de budur.

“Allahım, Seni hakkıyla takdir edemedik!..”

*“İnsanlar Zat-ı ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır, şayeste şekilde takdir edemediler. Edememeden dolayı da esasen O’nun karşısında bulunmaları gerekli olan tavrı bihakkın alamadılar, düz duramadılar, istikametlerini koruyamadılar” diyor. Mutlaka o istikameti -imkân ölçüsünde- koruyan insan vardır ve bunların başında insanların sertâc-ı ibtihâcı sayılan enbiya-ı izam, enbiya-ı izamın da sertâc-ı ibtihâcı sayılan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelir. Cenâb-ı Hakk’ı O’nun kadar bilen, Zat-ı ulûhiyet karşısında O’nun kadar temkin, teyakkuz sergileyen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir.

*İnsan, Zât-ı Ulûhiyeti azamet ve ulûhiyetine yakışır şekilde takdir etme ve ona göre bir kulluk ortaya koyma mevzuundaki eksik ve kusurlarını kabullenmelidir. “Allah’ım, Seni hakkıyla takdir edemedik! İçinde bulunduğumuz durum, neşet ettiğimiz ortam, çevre, biraz da bizim kabiliyetsizliğimiz ve Sana yürekten teveccüh edemeyişimizden Seni hakkıyla takdir edemedik. Şekilde kaldık, çok defa surette kaldık, kulluktaki mükemmelliği yakalayamadık.” demelidir.

*Vakıa Cenâb-ı Hak böyle diyenleri alıp çok ileriye götürebilir. Hiç farkına varmadan insan kat-ı meratib edebilir. Mesela; Hazreti Üstad diyor ki: Arkadaşlarımızdan -Allah Rahmet etsin- iki genç vardı. Biri İlâmalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve îman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymettar bir hizmette ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşâallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medâr oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibariyle beddua olmuş. İnşâallah o duam, sıhhat-ı uhreviye için kabul olunmuştur. İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefahate atılsaydılar; ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı; o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.”

*İnsan hangi seviyeye varırsa varsın, hep o meselenin dertlisi olmalı, o dertle oturup kalkmalı; hiç farkına varmadan, Allah alıp bir yere götürebilir onu, hiç farkına varmaz. Öbür tarafta gözlerini açtığı zaman bakar ki, oh ne güzel, başı Efendimiz’in ayaklarının altında. Ondan daha büyük paye mi olur? Bakar böyle kendine, üfül üfül Ebu Bekir kokuyor.. Ömer kokusu geliyor.. Osman kokusu geliyor.. Ali kokusu geliyor. Allah Allah. Hiç farkına varamazsın. Yürüdüğün yolda yaptığın güzel şeylerle ve şu temiz, nezih mülahazalarla -kendini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurarak- yaşadığın takdirde, seni alır, öyle bir yere koyar ki!.. Gururlanmayasın diye, iç beğeni diyebileceğimiz o ucba düşmeyesin diye, kendini bencilliğe salmayasın diye, egoizmaya salmayasın diye, Allah (celle celaluhu) ayrı bir rahmet tecelli dalga boyunda seni sıyanet eder, himaye buyurur, bir yere kor. Öbür tarafa gözlerini açtığın zaman, bir de bakarsın, “Allah Allah, sofranın başında Efendimiz oturuyor, ben de yanında aynı çanağa kaşık çalıyorum.” Ya orada çanak mı var, kaşık mı var ama işte benim gibi işi çanakla kaşıkla olanın sözleri böyle olur, kusura bakmayın.

*Bilinme ve kendi makamını bilme gibi harikulade şeylere talip olmamak lazım. Sadece ve sadece Allah’ın rızasına talip olmak lazım. Hazreti Rasûl-ü zîşanın yolunda sâdıkâne yürümeye talip olmak lazım. İşte bu, Hakk’ı hak ile takdir yolunda takdiri takip ederek, takdir ederek takdir arkasında koşmak demektir. Sen koştun da hedefine ulaşabildin mi? O maratonda başarılı oldun mu, olamadın mı? Onu bilme seni çok alakadar etmemeli. Sen sadece kendi içinden bir derinlik namzedi olmalısın, hep derinlikten derinliğe, derinlikten derinliğe… Bütün bunları yaparken de kendini hep sığ görmelisin. Kendini derin gören insanlar, çok sığ insanlardır. Derinliğine rağmen kendini sığ görenler de çok derin insanlardır. Büyük insanlarda tevazu, onların büyüklüğünün emaresi; küçüklerde küçüklük, tekebbürdür onun emaresi.

“Tanımadıklarından mı İnkar Ediyorlar?”

*Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin ve özellikle Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in kadirnâşinaslıkla karşı karşıya kaldığını işaretleyen ayet-i kerimeler vardır. Mesela, şöyle buyurulmaktadır:

أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ

Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? (Mu’minûn, 23/69) Dünyalarını aydınlatmak üzere hak mesaj ile gelmiş o Hak Peygamberi irfan ufkuyla tanıyamadılar mı? Tanıyamadılar da mı bu sebeple O’nu inkâr ediyorlar, inanmazlıktan geliyorlar, nankörlük ediyorlar?!. Allah’ın insanlığa en önemli armağanı Rasûl-ü zîşandır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bu nimeti görmüyorlar, nankörlük ediyorlar.

*Kendisine güven duyulan, katiyen hilaf-ı vaki beyanda bulunmayacağına inandıkları bir insan, bir gün bir vahiyle karşılarına çıktığında, bu defa onu tanımazlıktan geliyorlar. O güne kadar söyledikleri, ettikleri, kabullendikleri şeylerin hepsini ellerinin tersiyle itiyorlar. Bir yönüyle, aynı kaderi yaşıyorsunuz. Yirmi senedir “Bunların yaptıkları, hizmet. Bizim kırk senelik bu idari, siyasi hayatımız bunun bir zerresi kadar, deryada damlası kadar bile olamaz!.” deyip takdir ettikleri, sena ettikleri, “milletimizin bu çağda açılımı” dedikleri mesele birdenbire her nasılsa “yerin dibine batsın” tel’inlerine maruz kalıyor. Elçiye söylüyor, doymuyorlar; konsoloslara söylüyor, doymuyorlar. Cibilli olarak milletimize şöyle böyle bakışı az miyopça olan bir millete belki on defa şikâyette bulunuyorlar, yakın tarihte de yine şikâyette bulunuyorlar. Farkı var mı bunun? Nebi’yi de (O nebiye canımız kurban) tanıyamadılar ve tanımak şöyle dursun kalktı, nankörlük yaptı, o güne kadar dedikleri şeylerin hiçbiri olmamış gibi onu görmezlikten geldiler, nimet nankörlüğü yaptılar.. Allah’ın en büyük nimetiydi o.

“Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı terk ederek ondan uzaklaştılar!”

*Kur’an-ı Kerim de kadirnâşinaslığa maruzdur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

“O gün Rasûl dedi ki: Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı (mehcur ittihaz edip) terk ederek ondan uzaklaştılar!” (Furkan, 25/30) Bu ayet-i kerimede, sitemde ve şikayette bulunan Rasûl, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olabileceği gibi, başka peygamberler de olabilir. Bazı müfessirler, ayetin metnindeki “rasûl” ifadesini öncesi ve sonrasıyla değerlendirip, her peygamberin karşısında ilahî mesajı yalanlayıp onunla alay eden bir kısım düşmanların bulunduğunu ve dolayısıyla bütün peygamberlerin kendi kavimlerindeki adâvete kilitli bu kimselerden şikâyetçi olduklarını/olacaklarını söylemişlerdir. Hepsi Allah nezdinden geldiğinden, tamamı öz itibarıyla aynı mesajı getirdiğinden ve bütünü Cenâb-ı Hakk’a kurbete vesile olduğundan dolayı Hazreti Adem’den Seyyidü’l-Mürselîn’e (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam) kadar bütün râsullerin suhuflarının ve kitaplarının “Kur’ân” olarak anılması da mümkündür.

*Evet, Kur’an-ı Kerim’de Zât-ı Ulûhiyyete, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e ve Hak Kelam’a karşı kadirnâşinaslık yapıldığı anlatılıyor. İster meâliye isterse de insanî ve içtimâî münasebetlere bakan yönleriyle değerbilmezliğin çirkinliği vurgulanıyor. Bunların takdir edilmemesi nankörlük ve kadirnâşinaslıksa, o takdiri adım adım takip etmek, doyma bilmeyen bir hisle Allah’ı takdir arkasında koşmak lazım. Ciddi bir irfan hissiyle Nebi’nin arkasına takılıp o Zat’ı bütün enginlikleriyle tanımaya ve o münkirinden olmamaya, kadirnâşinas değil de kadirşinas olmaya bakmak lazım. Hatta kadirşinaslığı takip etmenin yanı sıra onu da yeterli görmeyip “Daha yok mu? Daha yok mu benim Efendim’le duyacağım, diyeceğim şeyler?” demeli ve hep onun arkasında koşturup durmalı.

*Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Allah’ı tanıma adına hep koşturup duruyorsanız, kendinizi orada tanınmışlığın kucağında bulursunuz. Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıma adına koşturup duruyorsanız, kendinizi onun sofrası başında bulursunuz. Onca inkar eden insana rağmen… O inkarın karşılığı, imandır; imanda zirve sayılan irfandır.. o irfanın mükafatıyla Allah (celle celaluhu) sizi rü’yetiyle, rıdvanıyla taçdar eyler, başınıza taç kor, kral eyler sizi. Dünya sultanlığı, öyle bir krallığın yanında deryada damla kalmaz.

*“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bütün kainatı beraber isterim.” İşte yüksek ufuk insanının düşüncesi!.. İşte talip olunacak şey.. arkasından ölesiye koşulacak şey.. yorulmadan, kalb duruncaya kadar maraton yapılacak şey.

Yaşatma İdeali ve Tebliğ Sancısı

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Âlem, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla Allah’ın istediği seviyeye yükselirse, bizim için isteyecek başka bir şey kalmaz.

Hakikatler Karşısında Kalbi Duracak İnsanları Yitirdiğimizden Beri Yetimiz!..

*Hazreti Üstad diyor ki: “Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.” Peygamberlik yüksek pâyesinin gölgesinde, daha sonra da gölgesinin gölgesinde, gölgesinin gölgesinde olan insanlar hiç kendileri için yaşamamışlardır. Bu, bütün büyüklerin lâzım-ı gayr-ı müfâriki, yani öteden beri ayrılmaz hususiyetleridir. Başta Râşid Halifeler; yolun en doğrusunu onlar belirlemiş, onlar yaşamış ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha ziyade onları nazara vermiş. Kendi zaten nazarda; muşârun bi’l-benân. Nebi olduğundan dolayı, herkes O’na uyulması gerektiğine milimi milimine inanıyor.

*Harun Reşid küçümsenmeyecek bir insandır. O dönemin çok büyük velilerinden birisi olan Fudayl bin Iyaz’ın gözünün içine bakar, iki dudağından dökülen kelimeleri lâl ü güher gibi alır değerlendirir. Çok defa yanında hıçkıra hıçkıra ağladığı olmuştur. “Padişahsın, hükümdarsın; haksızlık yapıyor, zulmediyorsun. Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, tepki vermez ona. Belki o denen şeylerin hiçbiri onda yoktur ama ihtimal ki “O büyük veli bir şeyler görüyor, ondan dolayı böyle diyordur!” diye itiraz etmez. Yanındaki Fazl ikna edip susturur onu: “Hükümdarı öldüreceksin, kalbi duracak!”

*Bu türlü hakikatler karşısında kalbi duracak insanları kaybettiğimiz günden bu yana, bizler hakiki insan yetimiyiz. Hakikatler yüzüne çarpıldığı zaman, “Bunlar tam bana göre; numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Hırsız!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Mürteşî!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Hak yiyen insan!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. “Milletini ezen!” Numarası da uyuyor, drobu da uyuyor. Demek ki bu zâtlar benim hakikaten hatalarımı açıktan açığa görüyor ve söylüyorlar. Bana düşen şey, bu mevzuda, onların çağırdığı o istikamete yönelmektir.” diyebilecek muhasebe insanlarına hasretiz.

Hayatlarını Başkalarını Kurtarmaya Adamış Bahtiyar Ruhlar

*Hepsinin etrafında böyle bir nur hâlesi.. ama biri asliyet planında, diğerleri de zılliyet, gölge planında. (…) Bunlar, başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak adına, adeta hayatlarını hep karanlıkta geçiriyor gibi yaşarlar. Ellerindeki mumları hep başkalarına verirler. Ellerindeki bir mumla bütün mumları tutuşturmak için karanlıktan karanlığa koşarlar; sürekli ızdırap yudumlarlar; hep çileden çileye girerler. Fakat bu mevzuda gam da yemezler, şikayet de etmezler. Sızlanmazlar katiyyen ve kâtibeten! (…) İstemedikleri halde bunlar -öyle bir dertleri de yoktur- milletin ve gelecek nesillerin nazarında yâd-ı cemîl olurlar. Yâd-ı cemîl olurlar, hep yâd edilirler, hep parmakla onlara işaret edilir.

*Bazılarının yeryüzünde mezarları bile olmaz. Adlarına hiçbir şey yapılmaz. Adlarına yapılan ne bir okul vardır, ne kültür lokali vardır, ne üniversite vardır; çünkü yaptıkları her şeyi Allah için yapmışlardır ve “Ecrimizi, mükâfatımızı biz Allah’tan bekliyoruz. Başkalarından beklediğimiz bir şey yok.” deyip o peygamberâne tavır içinde silinip gitmişlerdir.

*Üstad Hazretleri, “Benim mezarımı kimsenin bilmemesi lazım, bir iki talebemden başka!” demiş. Malum bir yere gömülmüş, sonra istediği gibi hakikaten meçhulleştirilmiştir. Ama hiç kimse zihinlerden onu silemez, kimse onu unutturamaz! Tesbihatıyla, ortaya koyduğu âsâr-ı güzîdesiyle onu yâd ederler; hep onun ufkunda seyahat eder dururlar. İman-ı billahtan marifetullaha, marifetullahtan muhabbetullaha, onun çizdiği çizgide dolaşır dururlar; onun o seyr-i rûhanîsini geride bıraktığı eserlerde yaşar dururlar. Etrafındaki hâle de ondan geriye kalmamıştır. Tahirî Mutlulardan Hulûsi Efendilere kadar…

*Ne yüksek istidatlardır onlar: Hulûsi Efendi üsteğmen veya yüzbaşı iken bir-iki kere görüşmüş; bir defa arkasında namaz kılmış; fakat ihlasta zirve yapmış bir insan. Hazreti Halid tabiatında bir insan. Amûdi yükselmiş bir insan. Tahirî Mutlu’yu da onun yanında mütalaa edebilirsiniz; şahane bir insan. Zübeyir Gündüzalp’i onlardan geri düşünemezsiniz. Mustafa Sungur’u da, makamı cennet olsun… Bunların hepsi gitmiş, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, şimdi de kendi ruhlarının ufkunda tayeran ediyorlar. Belki bazen tenezzülen bizlerin rüyalarına giriyorlar; rüyalarımızı şenlendiriyor ve renklendiriyorlar.

*Bunlardan en yakında ruhunun ufkuna yürüyen Mustafa Sungur Ağabey oldu. Âbide bir şahsiyetti. Çok erken dönemde tanıdığım insanlardan birisiydi. Muallimken gelmiş, Hazreti Pîr-i Muğân’a teslim olmuş; ona öyle bir yakınlık tavrı sergilemiş ki, o büyük insan ona “Benim vekilim” demiş. Zindanlarda beraber olmuş, dışta beraber olmuş; dünyaya ait her şeyi elinin tersiyle itmiş ve gerçekten bir babayiğitlik sergilemiş. Bizim gibi değil! Sonradan yetişmeler gibi değil! Zindanlarda kalmış; onunla beraber olmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış. Ve vefat edeceği âna kadar da o vefasını korumuş Allah’ın izni ve inâyetiyle. Makamı cennet olsun. Allah onları, o büyük insanları bizim hakkımızda şefaatçi eylesin.

*Bunlar kendi dönemini yaşayan insanlar değil. Bu kirli dönemi, zift dönemini yaşayan insanlar değil. Bunlar sahabenin arkasında bir yer ihraz eden babayiğitlerdir. Nisbî ve izâfî insan-ı kâmil âbideleridir bunlar Allah’ın izni ve inâyetiyle. Cenâb-ı Hakk hüsn-ü zannımızda bizi yanıltmasın. Öyle olduğuna inandık onların; onları öyle kabul ettik ve ölünceye kadar da birer yâd-ı cemîl olarak zikretmeye devam edeceğiz. Çünkü dünyevî hiçbir talepleri olmadı; mâliyeciler üzerlerine gitsin bunların, dikili bir taşları dahi olmadıklarını görecekler.

Tiranlar Devrilir Gider ve Bir Yâd-ı Kabîh Olarak Anılırlar!..

*Zira onlarda Kârun gibi kazanma düşüncesi yoktu. Kârun gibi dünyaya gömülme düşüncesi yoktu. Firavun gibi başkaları üzerinde hakimiyet kurma düşüncesi yoktu. Başkalarını hazmedememe gibi haset hastası değildi onlar. Kıskançlık hastası değildi onlar. Deli değildi onlar. Başkalarının yaptıklarını yıkmak için, gittikleri her yerde menfî propaganda yapan Firavun taslakları değildi onlar. Onlar Allah Rasûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettikleri şeyleri -ciddî bir îsâr düşüncesiyle, başkaları için yaşama ve kendilerini feda etme düşüncesiyle, o mevzudaki her türlü çileye rağmen- ikâme etmeye çalışıyorlardı.

*Aslında Kıtmir’in bir mülahazası var: Yüksek mefkûresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, dövülmemiş, vurulmamış, hakarete maruz kalmamış, sürgün -ki bunların hepsi peygamberlerin yoludur- yaşamamış kimselerin “Millet adına bir şey yapıyorum!” iddialarına katiyen inanmıyorum! Yalancının, sahtekârın tâ kendileridir onlar. Preslenmesi lazım ki inandığı şeyden dolayı; kendi ruhî dünyasını, kalbî dünyasını ikâme etme adına değişik çilelere maruz kalması lazım ki, hakkaniyetini ortaya koymuş olsun. Hangi Peygamber vardır ki çileye maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiş? İnsanlığın İftihar Tablosu, Seyyidina Hazreti Mesih, testereyle biçilen Hazreti Zekeriya, hunharca şehit edilen Hazreti Yahya, yerinden sürgün edilen Hazreti İbrahim, yerinden sürgün edilen Hazreti Musa, yerinden sürgün edilen Hazreti Harun… hepsini sayabilirim burada. Peygamberlerin yolu bu ise, bence yol odur!

*Konjonktürel olarak, şartları değerlendirerek gelip milletin başına musallat olan parazitlerin millete vadettiği hiçbir şey yoktur! Bunlar milleti sömürürler, kendi saltanatlarını tesis ederler.. ama bir yere kadar Allah fırsat verir. Bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler. Birilerinin yâd-ı cemîl olmasına karşılık onlar da yâd-ı kabîh olarak yâd edilirler: Her akla geldikçe, “O münafığa da lanet olsun!” (derler.) “Gittiği her yerde Türk milletinin son açılmasını, son muhteşem açılımını kösteklemek için herkesin kafasını karıştıran, dünyanın değişik yerlerinde dinin intişârını engellemek isteyen tirana lanet olsun!” diyecekler.

Tebliğ Aşk ve Sancısı

Soru: Sürekli tebliğ aşk ve sancısıyla yaşayan Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) ve Ashâb-ı Kirâm’ın insan kazanma konusundaki metotları nasıldı? Bugün otuz kırk dakikalık bir tren yolculuğunda dahi müstaid bir sine arama cehdi o aşk ve sancının bir yansıması sayılır mı? Tek tek fertlerle ilgilenmenin bu konudaki rolü nedir?

*Evvela başkalarına tebliğ ettikleri o mesajın lüzumuna, önemine ve vadettiği şeylere inanma meselesi çok önemlidir. İnanmışlardı. Ne kadar inanmışlardı? Bugünden sonra yarının gelmesine inandıklarından daha fazla inanmışlardı. İkindi sonrası güneş guruba meyletti. Bundan sonra bir gecenin geleceğine inanmanın ötesinde bir inanmayla inanmışlardı. Güneş gurup etmeyebilir, gece de gelmeyebilir; ne kadar ihtimal bu, bin ihtimalden bir ihtimaldir. İhtimal ki, Allah (celle celaluhu), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mucizesi olarak o güneşi bir yerde tuttuğu gibi, gece gelmeyebilir. Veya kıyamet kopar da gece gelmeyebilir. Ama gidecekleri yere öyle inanmışlardı ki, riyazî katiyet içinde.. “İki kere ikinin dört etmesinde şüpheye mahal vardır; fakat bizim gideceğimiz yer ve Cenâb-ı Hakk’ın ve Efendimiz’in bize vadettiği şeyler mevzuunda zerre kadar şüphemiz yoktur!” hakikatine inanmışlardı.

*İkinci mesele; o Zat’ın -Hazreti Pir’in de üzerinde durduğu gibi- insibağı vardı. Allah Rasûlü o düşünce, o duygu ve o mesaj fırçasını kime çaldıysa, bir yönüyle semavîleştiriyordu onu. O’nun tavırlarına, davranışlarına, bakışına, mimiklerine, gözünün irisine bakan insan “Bunda yalan yok!” diyordu. Önyargısı yoksa, şartlanmış değilse, bakan bayılıyordu O’na. “Bu Zat emindir!” diyordu. “Buna inanılır!” diyordu. Öyle bir güç vardı. O bakımdan o güne kadar zift içinde yaşayan o insanlar birdenbire sıyrılıyor oradan, cennet kevserlerinde yıkanmış bir hal alıyorlardı. Adeta meleklerle atbaşı haline geliyorlardı Allah’ın izni inayetiyle.

Yaşatmak İçin Yaşamayan Yaşıyor Sayılmaz!..

*Şimdi bu iki mesele zaviyesinden bakılınca, zannediyorum, o tertemiz gönüllerde insanları Allah’a ve ahirete yönlendirme adına delice bir aşk ve iştiyak bulunduğu görülecektir. Kur’an-ı Kerim’de Efendimiz’in bu husustaki tehaluku anlatılır. Özellikle iki yerde “Neredeyse kendini öldürecektin.” denilir; yani O’nun “herkes hidayet yoluna girsin, a’la-yı illiyyîn-i kemalâta yükselsin. Cennet’le serfiraz olsun. Bunu da Cenâb-ı Allah’ın cemaliyle ve Rıdvan’ıyla taçlandırsın” mülahazası nazara verilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, “O da inansın, o da inansın, o da inansın…” diyor.

*Sahabe efendilerimiz başkalarını yaşatmak için yaşıyorlardı. Başkalarını yaşatma için yaşama yoksa, ona yaşama denmez; ona mezar-ı müteharrik bedbaht denir. Onlar hiçbir zaman böyle bir derekeye sukût etmediler. Hep a’la-yı illiyyîn-i kemalâta müteveccih yaşadılar.

*İnsan kazanma konusunda mülayemet çok önemli bir faktördür. Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Musa (aleyhisselam) ile alakalı olarak iki yerde kavl-i leyyin tavsiye ediliyor. Sizin halinizde ve düşünce dünyanızda öyle bir mülayemet, bir yumuşaklık ve müsamaha varsa, bir yönüyle evrensel insani değerlere karşı bir saygı varsa, karşı taraf da sizi saygısız bırakmayacaktır, o da size saygılı olacaktır.. ve bunlar sizin ifadelerinizde de saygı edalı beyanlara dönüşecektir. Kavl-i leyyin buna diyebilirsiniz.

*Gönlünüzü herkese açarsanız, herkesi kucaklarsanız size hakaret eden insanlara bile açık durursanız âlem de gönlünü size açar. Ne olursa olsun bir Hazreti Mevlana yaklaşımıyla, bir Yunus Emre yaklaşımıyla insanlara kucağını açmak ve “Esasen inandığım değerler beni işte böyle yoğura yoğura, şekillendire şekillendire bu hale getirdi!” diyebilmek.. inandırır mı inandırmaz mı bu mesele?!. Yani “Ben de insanım, benim de öfkem, hiddetim olabilir fakat inandığım değerler beni bir potada yoğura yoğura bu şekle getirdi. Bak siz sövüp sayıyorsunuz, bense size hâlâ kucağımı açıyorum!” mülahazası… Nihayet insan onlar da; insan olmanın kadirşinaslığı içinde bu meseleye karşı cevab-ı sevab verirler.

*Hususiyle günümüzde din farklılığı, mezhep farklılığı, ırk farklılığı sebebiyle arada mesafeler olabilir. Bize düşen: Bir yönüyle bunlara gözümüzü yumarak, bu farklılıkları görmezlikten gelerek, icabında bir sıcak çay içirme.. veya gidip çaylarını içme.. elimize bir hediye alarak “Bugün size ziyarete geldik.” deme… Bizim özel günlerimiz vardır ki bu günleri de çoğaltabiliriz: Vahyin ilk geldiği gün (semâvîleşme yolunun bize açıldığı gün), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun boykottan sıyrıldığı dönem, Efendimiz’in Mirac’a urûcu, Hazreti Hatice validemizin ruhunun ufkuna yürümesi, Hicret… Bu türlü vesileleri değerlendirerek, bunları bahane yaparak insanlara onlardan uzak olmadığımızı ifade etme…

Tiranlar Karşısında Yusuflar Olmazsa Dünya Huzuru Yakalayamaz!..

*Otuz kırk dakikalık bir tren yolculuğunda dahi müstaid bir sine arama da tebliğ aşk ve sancısından kaynaklanmaktadır. Hazreti Pîr-i Muğân’ı düşünebilirsiniz mesela. Zindana girince orayı tam bir medrese gibi değerlendiriyor, “Medrese-i Yusufiye” diyor. İmam Şazilî, Abdulkadir Geylanî, İmam Gazzalî ve İmam Rabbanî hazretleri gibi neredeyse bütün büyüklerin zindanlarda yaşamış olmaları da gösteriyor ki, zindana girme meselesi büyükler için Allah tarafından takdir edilen bir şey; yani bir arınma kurnası veya dereceyi ikiye katlama yeri oluyor orası.

*Şimdi de bir sürü tertemiz insan o Medrese-i Yusufiye’de. Medrese-i Yusufiye’nin insan hatalarını eritici yanı vardır. Bir de hata değil de yaptıkları sevaplar dolayısıyla oraya girmişlerse, sevabı katlama yanı vardır onun. Evet, günümüzdeki Medrese-i Yusufiye misafirleri/muhacirleri.. selef-i salihînle aradaki mesafeyi kapatmak üzere Allah (celle celaluhu) cebr-i lutfî ile onları oraya koymuş.. Yusuflaştırıyor onları, geleceğe hazırlıyor. Gelecekte de bir sürü tiran çıkacak.. o tiranlar karşısında Yusuflar olmazsa, dünyada genel huzur olmaz, kardeşlik teessüs etmez, sevgi atmosferi oluşmaz.

*Aslında böyle bir şeyin kahramanı Hasan el-Benna rahmetullahi aleyh’tir. Mısır’da bir yerden çıkar, trene biner, gideceği yere kadar trenin içindekilere bir şeyler anlatır; orada başka bir vasıtaya biner, bu defa onlara anlatır. Hazret bir öğretmendir, yedi sekiz saat mesaiden sonra bir de esas, gerçek mesai diyebileceğimiz ahirete müteveccih, insanların ufkunun açılmasına müteveccih böyle bir mesai sergiler. Geliş ve gidiş alanlarını katiyen boş geçirmez, hep değerlendirir, tohum atar geçer, tohum atar geçer.

Tohum Atma Mevsimindeyiz; Bizim Vazifemiz Granitleri Bile Tohumlarla Buluşturmak!..

*Bizi alakadar eden şey, Allah’ın bize lütfettiği zamanın bir santimini bile zayi etmemek, zamanda israfa gitmemek ve onu rantabl olarak değerlendirmektir. Değerlendirilmesi gerekli olan en önemli mesele de insanları ebedî zindana gitmekten kurtarıp cennete yönelmelerini sağlamaktır.

*Birinin bir fit sokmayacağı şekilde bir kişiyle, iki kişiyle meşgul olma, birebir meşgul olma, zimmetleme; doğrudan doğruya, evinde, barkında, yurdunda, yuvasında, okulunda, hastanesinde, kliniğinde teker teker ayağına giderek; bir, ayağına gitme centilmenliğini gösterme, bir de teker teker herkese zaman ayırma civanmertliği sergileme çok önemlidir. Hususiyle günümüzde birilerinin hasetten, kıskançlıktan, çekememezlikten, tenâfüs duygusundan dolayı sizin bir şey ifade etmenizden rahatsızlık duymalarına karşılık sizin de bu mevzuda ciddi telattuf duygusuyla, onları rahatsız etmeyecek bir stratejiyle hizmet etmeniz isabetli olacaktır.

*On tane insanı zimmetleyin fakat bir ona gidin, bir ona gidin… Bu mevsim de tam zimmetleme mevsimidir; baharda ektiğiniz şeyler biraz geç başak çıkarırlar, fakat sonbaharda ekilen şeyler daha bahar ufukta görünür görünmez hemen filizlenir, yeşerir, sonra da başağa yürürler. Meselenin öyle olmasını istiyorsanız, bir sonbahar yaşadığımız bu dönemde sürekli tohum atmaya bakmalısınız.. sürekli her tarafa tohum atmak lazım.. granit kayalara bile tohum atmak lazım. Allah’ın kudret elinde bu, o kocaman kayaları bile, o tohumlar, o rüşeymler delerler, sonra gelişirler, neşv u nema bulurlar, başağa yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle.

“Kalk Ey Yiğit Uykudan!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

*Kendi yaptığı işi beğenme bir münafıklık alametidir. “Tam münafık olur!” demek doğru değil, alâmet. “Benim yerimde başkası olsaydı, bu iş daha güzel olurdu; daha çaplı olurdu; daha kalıcı olurdu!” mülahazası esas.

Keramet Tâlibi Değil İstikâmet Eri Olmalı!..

*Bu iş bize düştüğünden dolayı, bir tali’sizliğe maruz kalmış demektir. Keşke, kalbi, kafası, hisleri, duyguları, düşünceleri hep O’na müteveccih olan insanların elinde olsaydı! Otururken, kalkarken, göz kırparken, adım atarken hep O’nu mırıldananların elinde olsaydı! Dünyevîliğe dalmayan insanların elinde olsaydı! Şekil ve surete bağlı kalmayanların elinde olsaydı! Taklide kapılıp kalmayanların elinde olsaydı! Anasının-babasının yolunda, çevresinin yolunda; birkaç tane cahil imamın, müezzinin yolunda müslümanlığı bilen, tanıyan ve ona göre müslüman olan kimselerin değil de, hakikaten her gün bir adım daha ileri atarak, bir adım daha derinleşerek, imanda sürekli derinliği derinlik takip ettirerek yaşayan insanların elinde olsaydı… Kim bilir ne olurdu! Kendimize bakışımız böyle olmalı!

*Gökte uçsak bile, “Rabbim! Bu Sana karşı tam kulluk değildi. Ne olacak, ne kerameti var bunun? Hayvanlar da uçuyor!” diyecek kadar yürekli olmak! Gönül insanı olmak! Denizde batmadan yürüyen insanlar, “Ne olacak, köpek balıkları, balinalar da batmadan yürüyorlar.” O da hayvan işi yani. İnsan işi nedir? Seni ahsen-i takvîme mazhar yaratan Allah’tan hiçbir zaman, günün 24 saatinde kopmadan; otururken, kalkarken hep O’nu düşünmek, hep O’nu mırıldanmak.

*Bu, imanın marifetle bezenmesine bağlıdır. İmanlarını marifetle bezemeyen insanlar, yol yorgunluğundan kurtulamazlar! “İnandım” dedikten sonra, -onu isterseniz vicdanın, kalbin kültürü sözcüğüyle tercüme edebilirsiniz- marifet veya irfan ile bezeyerek arif olmak!

Değerlerin Yerini Şekiller Aldı ve Dinin Ruhuna İhanet Edildi!..

*Bizim yitirdiğimiz şeyler, kaybettiğimiz şeyler… İstirdadına (geri almaya, yeniden kazanmaya) ne zaman, kaç sene sonra muvaffak oluruz, bilemeyeceğim, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama biz bize ait değerleri asırlarca evvel yitirdik! Onun yerini şekiller aldı! Vesayette dini idare edenler aldı! “Börekçi”ler, börekçilerden sonra çörekçiler, çörekçilerden sonra tatar börekçileri, onlardan sonra pilavcılar, pilavcılardan sonra da kadayıfçılar.. ve böyle gitti. Vesayette dinin canına okundu. Din, siyasî ideolojinin güdümüne girdi. Onlar ne diyorlarsa, din adına, ona “doğru” dendi ve dinin ruhuna hıyanet edildi! Asırlardır böyle!

*Bir de meseleyi bu şekilde ele alan haramîler, “Dinin ruhunu başkaları çaldı” demek suretiyle, hırsızlığı kendileri yaptıkları halde, onu başkalarına nispet etmek suretiyle, o töhmetten sıyrılma gayreti, cehdi içine girdiler. Ve dine yazık ettiler! Din bir muhakeme işiydi, tefekkür işiydi; din bir kalb işiydi; din bir vicdan işiydi; din Allah ile sımsıkı bir irtibat işiydi; din bir muamele işiydi, tavır ve davranışlarında milimi milimine doğru olma; bir sadakat işi, bir istikamet işi, bir hak işi, bir adalet işiydi! Kaçı var günümüzün insanında? Din, ehl-i dünya, cakacı, alkıştan hoşlanan, çalım çatan, Kur’ân-ı Kerim’in “temattî” sözüyle ifade buyurduğu üzere kasıla kasıla gezen, kendini bir şey zanneden, bir şey olduğuna inanan insanların elinde kaldı ve olan dine oldu. Avam halk, yığınlar, kitleler de zannettiler ki, din bunların dediği gibi. Onların dediği gibi değildi! Din, Kur’ân’ın dediği gibiydi! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı gibiydi!

*“Sizin üzerinize lazım olan, sımsıkı sarılmanız gerekli olan, Benim yolum, Benim yöntemim” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “ve benden sonra da Râşid Halifelerimin yolu.” Kaç tane insan gösterebilirsiniz hayatını Hazreti Ebu Bekir gibi dizayn etmiş götürüyor? Baştakilerden bahsetmiyorum! Onlar bütün bütün vicdanlarını dünyaya kaptırmışlar. Halktan bahsediyorum! Kaç kişi Hazreti Ebu Bekir’in baktığı gibi dünyaya bakmış ve giderken ellerini çırpmış, “Dünya adına her şeyim gitti, hânumânım kalmadı” demiştir? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, dünyayı Hazreti Ömer gibi yorumlamış, o da ellerini çırpmış, “Dû-cihândan vazgeçtim, hânumânım kalmadı” demiştir? Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, Hazreti Hasan gibi, Hazreti Hüseyin gibi, Aşere-i Mübeşşere gibi kaç insan gösterebilirsiniz?

“Bugün din gariptir; siyasetin vesayetindekine din denmez; o olsa olsa din gibi bir şeydir!..”

*Din, selef-i sâlihîn tarafından arızasız, kusursuz temsil edildiği şekliyle dindir! İnsanların hevâ ve hevesinin, belli idarî sistemlerin vesayetindeki şekline din denmez. Şayet din ona göre idare ediliyorsa, ona “din gibi bir şey” denir. Bunlar da din gibi bir şey yapıyorlar galiba. Namaz kılıyor gibi yapabilirler, oruç tutuyor gibi, hacca gidiyor gibi yapabilirler. Ama namazlar onlar için sadece bir yorgunluk hasıl eder, oruçları da açlığa vesile olur gider, hacları ise turistik şekilde cereyan eder. Ama onun arkasında onlardan kazanan da kazanır. Hac kervanları teşkil ederler, meseleyi ticarî, turistik bir organizasyon haline getirirler ve vurgun vurgun üstüne yaparlar; dinin sırtından da geçinirler böyle.. ve bu, din gibi bir şeydir, din değildir.

*O saf kitleleri, yığınları aldatan da, onların önünde biliyor gibi görünen, o cehl-i mürekkep, cehl-i mük’ap insanlar.. üç-beş tane kitap karıştırmak suretiyle, “ben dini öğrendim” derler. Nazarînin dışına çıkamamışlardır. Bir dönemde isimsiz müsemmâ, ilklerin yaşadıkları gibi.. onlar o zamanki kalbî ve ruhî hayatı hiç duymamış, hiç yaşamamışlardır. Belli bir dönemde de isim müsemmâ birliği içinde.. tekke ve zâviyenin verdiği o ruhu veya onun kalbe bakan yanlarını da hiç duymamış, düşünmemiş, yaşamamışlardır. Ne gibi yaşamışlardır? Müsemmâsız isim!

*Böylece din bir gurbet yaşıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu “Gariplere müjdeler olsun.” buyurur. Dinin gurbet yaşadığı bir dönemde; özüyle ele alınmadığı, tabiata mâl edilmediği, tabiatın bir derinliği haline getirilmediği dönemde din yetimdir, öksüzdür. O dönemde insanlar da öksüzdür. Fakat o dine sahip çıkan insanlar vardır, onu Sahabi ölçüsünde yaşamaya çalışan. O ölçüde yaşanmaz da, yaşamaya çalışan insanlar var. Onlar da kendi dönemlerinde gariplerdir. Anlaşılmaz onların halleri, tavırları. Bir hadis-i şerifte, “Bir insana, dininden, dini yaşayışından, dine bakışından, dini değerlendirişinden dolayı deli demiyorlarsa, o tam dindar değildir” buyuruluyor. Ehl-i dünyanın kıstaslarına, kriterlerine göre farklı olacak. Yani el-alemin böyle villanın, sarayın arkasından koştuğu; paranın arkasından koştuğu bir dönemde, bütün bunları elinin tersiyle itip, aç-susuz hicretleri iktihâm eden; dünyanın değişik yerlerine nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüren, (hem de “Ben de sizin gibi düşünüyorum!” diyen insanların o mevzuda köstek olmalarına rağmen.. iğfâl ettiği insanlarla bu oluşumu engellemeye çalışan içteki münafıklarla beraber; münafıkların iğfâline rağmen..) dünyanın dört bir yanına giden insanlar.. onlar, dinin ruhunu götürmeye çalışıyorlar. Evet, din garip, hakiki dini temsil eden insanlar garip! Onlar paralel sayılıyor, başkaları da asıl sayılıyor.

*Yaşamaya gerçek derinlik kazandıran, onun yüksek bir mefkûreye bağlanmasıdır. Öyle yüksek bir mefkûreye.. yıkılmış bize ait değerlerin ikamesine.. kaybettiğimiz şeyleri bulmaya.. başkaları tarafından elimizden alınan, gasp edilenleri istirdat etmeye matuf yaşanıyorsa, yüksek bir mefkûre uğrunda yaşıyoruz demektir. Ama bunun tabiata mâl edilmesi lazım. Böyle bir mülahazaya kendini tam salan bir insan, Boğaziçi’nde bir yalı değil, buradaki Beyaz Saray’ı da verseler, Fransa’daki bilmem hangi sarayı da verseler, bir tükürükle onlara mukabelede bulunur, “Bana Seni gerek Seni” der Yunus Emre gibi; bir kenara çekilir, elinin tersiyle iter yitilecek şeyleri. Ama ne acıdır ki, bu duyguyu, bu düşünceyi bugün söndürmek isteyen sistematik şeyler var. Bütün sistem adeta o ışığı söndürme gayreti, çabası içinde. Fakat antrparantez diyeyim: O hiçbir zaman söndürülemedi, söndürülemeyecek ve kimsenin söndürmeye de gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!”

Soru: Peygamberliğin başlangıcında

يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

ayetlerinin nazil olmasının hikmetleri neler olabilir. Bu ayetler günümüzün irşad erlerine hangi mesajları vermektedir?

*Evet, bunlar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’tan ilk mesajlarını aldığı döneme ait. İlk mesajın Hira Sultanlığı’nda اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ  olduğunu biliyoruz. Bundan sonra kaç ay geçti aradan, bunlar nâzil oldu. Müzzemmil Suresi’nin önce, Müddessir Suresi’nin daha sonra ya da tam tersi şekilde nazil olduğuna dair muhtelif rivayetler var; kronolojik olarak bu esbab-ı nüzul mevzuunda farklı mütalaalar var, onlara takılmamak lazım.

*Bundan evvelki sûrede “müzzemmil – ey örtüsüne bürünen insan” diyor. Burada da “müddessir” diyor. Disâr’dan geliyor; o da bir insanın üst tarafına aldığı ister bir giysisi, paltosu gibi bir şey olur ister hacıların yaptıkları gibi öyle bir ihram olur. Alttakine de peştamal manasına izar diyoruz. Hakiki manası itibariyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ya vahyin ağırlığı altında veyahut da normal o güne kadar tabiî hayatını sürdürme, yani Hatice validemizle -O’na da ona da canımız kurban olsun- normal bir aile hayatı sürdürme mevzuunda ya yorganına ya disarına bürünen… O, dünyaya geldiği andan itibaren Cenâb-ı Hakk O’nu hep fakir olarak yaşamaya adeta mecbur etti, “Senin yolun bu” dedi. Vakıa izdivaç buyurduğu kadın çok zengindi. Hazreti Hatice validemiz kervanlar çıkaran, ticaret yapan mübarek bir kadındı ama vahiy gelmeye başladığı andan itibaren bütün servetini o yolda kullandı. O da aynen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri gibi gayet fakirâne bir hayat yaşamaya başladı. Bu açıdan da belki de hakikaten üzerlerine aldıkları sadece bir disâr (dış giysi) idi. Bir de bu meselenin farklı manaları olabilir. Biz de kendi aramızda öyle deriz: “Ne diye yan gelmiş kulağının üzerine yatıyorsun!” Türkçemizde böyle deriz: “Ne diye örtüne bürünmüşün de dünyadan habersiz bir haldesin!..”

*Şimdi misyonun büyüklüğü itibariyle, önemli bir misyon, önemli bir vazife seni bekliyor ey müddessir, disarına bürünen adam. Seni önemli bir misyon bekliyor: Vahy-i semaviyi insanlara duyurmak. -Bir sözde ifade edildiği gibi: Arayanlar mutlaka gelir sizi bulurlar; fakat sizi bilmeyenleri, aramayanları gidip bulmak size düşer.- “Ey müddessir! Kalk, sesini bütün dünyaya duyur. O örtüden sıyrıl, mesajını bihakkın yerine getir” diyor Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem).

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu türlü hitaplara muhatap mıydı? O kamet-i balayı kendi büyüklüğüyle nazar-ı itibara aldığımız zaman, “O ne yapacağını bilirdi” falan gibi aklımıza gelebilir. Fakat bazı şeyler var ki, vahyin gerekleri adına, Zât-ı Ulûhiyet adına, Sıfât-ı Sübhâniye adına, Esma-i İlahiye adına… bütün bunların duyurulması Cenâb-ı Hakk’ın talimine vabestedir. Allah (celle celaluhu) bunları talim etmezse, bir insan bilemez bunları. Ve aslında Allah’ın talimiyle o taallüm, onun bilmesi meselesi bile yine harikadır.

*“Kalk, şimdi sen Allah’ın sana sunduğu bu mesajın gereklerini realize etmeye çalış!” demek gibi bir şey oluyor. Bu açıdan da o mecaz oluyor bir yönüyle. Yani: Rahatını terk et; inzivada olma, insanların içine gir, sesini soluğunu onlara duyur. “Kalk, doğrul ve inzar et” peşi peşine iki emir. Kalk tabirini Türkçemizde de kullanırız. “Kalk şu iş seni bekliyor.” “Kalk yiğidim uykudan!..” Kalk, inzar et; eğri yolun encamından sakındır. Burada inzar kelimesi geçiyor; inzar ve tebşir mütekabil şeylerdir. Tebşir, isabetli bir yolun neticesinde insanın içinde beşaşet hasıl edebilecek, bişaret sayılabilecek bir şey söyleme demektir. İnzar da eğri yolun encamında insanın başına gelebilecek kötülüklerden o insanı sakındırma demektir.

*Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk muhatapları putlara tapan insanlar, her türlü mesâvîyi irtikâp eden insanlar, vahşet içinde bocalayıp duran insanlar, çamur içinde çamuru yüzlerine gözlerine süren insanlar.. cahiliye insanı.. dolayısıyla inzar: Eğri yolun encamından sakındırmak. Nasıl, onları topluyor Efendimiz ve “Ben size desem ki: Şu tepenin arkasından -Ebu Kubeys Tepesi- bir düşman geliyor. İnanır mısınız?” diyor. Herkes birden sesini yükseltiyor, adeta korodan bir ses, “inanırız” diyorlar, “Çünkü Sen eminsin.” Diyor: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir peygamberim.” O mevzuda çok farklı üsluplarla, Kur’ân ifadesiyle çok farklı tasriflerle onlara hep inzarda bulunuyor.

*“Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” Allah büyüktür. Tek büyük Allah’tır; diğerleri (büyük denilenler) O’nun büyüklüğünün gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir… Asıl varken gölgeye bir yönüyle değer atfedilmez. Hazreti Pir’in dediği gibi, bizim vücudumuz, varlığımız O’nun vücudunun (varlığının) gölgesinin, gölgesinin, gölgesidir. Dolayısıyla ona hakiki vücut nazarıyla bakılmaz. “Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” yine bir emir burada ve aynı zamanda “Allahu Ekber” diye Allah’ın büyüklüğünü ilan et. “Lat” diyorlar, “Menat” diyorlar, “Uzza” diyorlar, “İsaf” diyorlar, “Nâile” diyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde de başka putlar var. Bunların hiçbiri o ölçüde tazime, tekbire, tebcile, takdire sezâ değil. Bunların hepsine seza olan biri var, o da Allah’tır. Hem de bir iltifat var bu sözde: “Senin rabbin” diyor. Efendimiz’e bir iltifat. Belki bir yönüyle, şu anda onu hakkıyla ancak Sen anlarsın, O’nu Rab olarak Sen anlarsın, diğerlerine anlatmak Sana düşüyor. Senin Rabbin, Senin ufkun itibariyle Rabbin. Başkalarının o mevzuda şu şekilde, bu şekilde yorumuna tabi tutulan rab değil, Senin Rabbin. Ve gelecekte tasarrufat-ı sübhaniyesini ortaya koyacak Senin Rabbin. Camilerin minarelerinde “Allahu Ekber” diye kıyamete kadar ilan edilecek, ezan-ı Muhammedî ile hep o mazmun şehbal açacak, Senin Rabbin. O’nu ulula; yani ululuğunu ilan et.

*Bu iş için bir de “elbiseni temiz tut”. Zahiri manası itibariyle namaz için elbisenin temizliği. Bir de “eteklerine çamur bulaştırma” manasına iffet ve ismet konularında hassasiyet emri.

*Sonra, ister kulluğunda, ister civanmertliğinde, cömertliğinde, isterse isâr ruhunda insanlara karşı el uzatman, ellerinden tutman, onlara iyilikte bulunman, onları iyilikle serfiraz kılman mevzuunda minnet de etme veya yaptığın şeyleri gözünde büyütme, çok görme. Yani, İstanbul’u fethetseniz, “Benim yerimde başkası olsaydı, Belgrad’ı da fethederdi” diyebilmek. Yaptığınız o şeyi büyük görmeyin. Yaptığı işi beğenmek, büyük görmek bir münafıklık alametidir.

*Efendimiz, anlatılanlardan münezzehtir, müberradır fakat O’nun şahsında ümmete ders veriliyor burada. Bununla beraber, Efendimiz meseleleri kendi seviyesi, akrabu’l-mukarrabin olması açısından değerlendirmiştir.

*Kalk inzar et, Rabbini tekbir et, ilan et O’nu, “Allahu Ekber” de, sonra tathir-i siyabda (elbise temizliğinde) bulun, sonra bütün pisliklerden uzak dur, hicret et, onları bırak geride, gerinin gerisinde bırak; hayırlı işler yap, onu gözünde büyütme, çok görme… Bütün bunları dedikten sonra da “Bundan dolayı Rabbin için Sen sabret.” O’nun emirlerini yerini getirmeye matuf şeyleri yapınca değişik gailelere maruz kalacaksın, her zaman işin tabiatı öyle olmuş. Siz bir yönüyle levsiyat içinde olan, pislik içinde bocalayan insanların kurtarılması istikametinde bir şey yaptığınız zaman onları karşınızda bulursunuz, size eziyet ederler. Günümüzde dedikleri şeyler gibi, o gün de başka şeyler derler. Efendimiz’e -hâşâ- kâhin derler, sâhir derler, sihirbaz, şair ve başka başka şeyler derler. Hatta maddi eza ve cefa bile yapabilirler, mevsimi geldiğinde ordular teşkil eder üzerine yürürler. Günümüzde olduğu gibi algı operasyonlarıyla Müslümanları, inanan insanları sindirmeye çalışırlar. Bütün bunları yapınca bu türlü gailelerin sökün edip başına geleceğini hesaba katarak Rabbin hatırına, O’nun için, O’na mahsus olmak üzere sabret, dişini sık, aktif sabır içinde bulun.

*Aktif sabır, durağanlık içinde bir şeye katlanma demek değildir. “Biri önünü kestiği zaman, akan bir çay gibi kendine yeni bir mecra bularak mutlaka yoluna devam et!” demektir aktif sabır. Bir yolu tıkadıkları zaman by-pass yapmasını bilmelisin hemen, yeni bir yol bularak o yolda işine devam etmelisin. Hatta başkalarını hep şaşırtmalısın bu mevzuda, onlar takıldıkları bir hususta senin önünü almaya çalıştıklarında, bir de bakmalılar ki sen ayrı iki tane yolla, üç tane yolla yine hedefine doğru, insanî değerleri ikâme etmeye doğru, insana saygıyı ikâme etmeye doğru, Allah’ı hoşnut etmeye doğru, Rasûlullah’ı hoşnut etmeye doğru hâlâ yürüyorsun. Dolayısıyla bu türlü şeylerden rahatsızlık duyacaklar, üzerine gelecekler sen de sabırlı ol..

Zikredilen Ayetlerin Günümüzün Adanmış Ruhlarına Mesajları

*Bu ayetler günümüzün irşad erlerine de şu mesajları vermektedir: Yiyip içip kulak üzere yan gelip yatmamak icap ediyor. Farz olan hacca bir şey demem fakat günümüzde ruhumuzun abidesini ikâme etme istikametinde yapılması gerekli olan vazife, her türlü hizmetin üstündedir. Villalar, yalılar yapmanın çok üstündedir. Hatta (farz müstesna denilmişti) nafile hacca gitmenin de çok üstündedir. Onlarda şöyle böyle şahsi füyuzât hislerini tatmin gibi bir şey vardır. Fakat sıkıntılara katlanmak, dünyanın değişik yerlerine gitmek; bir müessese tesis edecekseniz amele, ırgat gibi çalışmak; sonra bir bursla durumu orada idare etmek, o insanlarla iyi geçinmeye çalışmak, yüz bulamamak, iltifat görmemek fakat buna rağmen katlanmak orada…

*Bir hizmet varsa, bir insanı iki yapma, ikiyi üç yapma, üçü altı yapma gibi bir hizmet bizi bekliyorsa bir yerde, kendi ülkemde veya başka bir yerde, size kasemle teminat veriyorum, bütün cürmüme rağmen şu anda cennetin kapıları açılsa, “O mu, bu mu?” diye sorulsa, benim tercih edeceğim bu olur. Yemin ederim, cennetin sekiz kapısı açılsa, bugün Hizmet’in eleman beklediği bir dönemde, “O cennetin kapılarını kapatın, girmiyorum ben içeriye, burada kalıyorum” derim.

*İnsanlığın İftihar Tablosu’na denen şey aslında bize deniyor: Ey örtüsüne bürünen, dünyadan habersiz yaşayan, sadece kendi maddi manevi füyuzât hisleriyle oturup kalkan insanlar! Sıyırın üzerinizdeki o disârı (elbiseyi), kalkın ve insanları eğri yolun encâmından sakındırın. Başlarını almış gayyaya doğru yuvarlanıyorlar, isyan deryasına yelken açmışlar -şairin ifadesiyle- kenara çıkmaya fırsat ve imkan bulamıyorlar; dalalet deryasına yelken açmışlar, bir daha hidayete yönelemiyorlar, yeme içme yan gelip kulağı üzere yatma nâdanlığına, densizliğine yelken açmışlar, kenara çıkmaya fırsat bulamıyorlar. Öyleyse kalkın ve bunları o eğri yolun encâmından sakındırın, bir liman gösterin onlara, rıhtım gösterin, gelsin orada ârâm eylesinler. Rabbinizi dünyanın dört bir yanında büyüklüğüyle yâd edin, Ruh u revan-ı Muhammedi, nam-ı celil-i ilahi şehbal açsın her yerde.

*İffetli yaşamak, ismetli yaşamak, üzerimize bir çamur sıçratmamak. Hafizanallah sonra el-alem bunları size şantaj olarak kullanır. Günümüzde çok kullanılıyor bunlar. Müt’ayı kullandıkları insanlar var, pençelerine alıyor, dediklerini yaptırtıyor ve bir Persliğe sebebiyet veriyorlar ki hiç sorma gitsin!.. İçinizi bu türlü şeylerden temiz tutmadıktan sonra değişik angajmanlıklardan sıyrılamazsınız. Hep birileri bunları değerlendirir; bir yerde olumsuz bir şeye girmişsin, mesela Küçük Kıyamet’te gösteriyor, hakim kumarhanede kumar oynuyor ve onu orada tespit ediyorlar, fotoğraflıyorlar, şantaj yapıyorlar ve haksız yere bir mevzuda bir karar verdiriyorlar, bir masum insan hakkında olumsuz karar verdiriyorlar. İnsanlar hafizanallah bu türlü şantajlar karşısında o meseleyi öyle kabul etmedikleri halde belki din adına, diyanet adına, mefkure adına çok taviz verme mecburiyetinde kalırlar.

*Günümüzde sessiz kalan bir kısım kimseler, Allahu a’lem, haksızlık karşısında seslerini yükseltmeyen insanlar, hadisin ifadesiyle dilsiz şeytan olma durumuna düşen insanlar, ihtimal ya paraya ya villaya ya da bu türlü olumsuz şeylere yakayı kaptırdılar; karşı taraf da bunları kullanıyor. İffeti temiz tutmak lazım; etekleri kirletmemek, paçaları kirletmemek lazım; kimse bir şey demeyecek şekilde bir istikamet içinde yaşamak lazım. Yoksa günümüzde olduğu gibi mesâvîleri ortaya çıkınca, yalanla, tezvirle, başkalarını karalamak suretiyle yeni gündemler oluşturmaya kalkar, “Nasıl yapsak ki bunu unuttursak; haramîliği, çalmayı, çırpmayı, rüşveti, irtikabı, ihtilası unuttursak; kadınlarla münasebeti unuttursak!..” filan gibi ayrı bir hata içine girerler bu defa, yalan söylerler, iftirada bulunurlar, Müslümanları karalarlar. Böylece bir günah elli türlü günaha kapı aralar; hafizanallah o hale gelir ki o onları alır küfre götürür, zira “Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır” diyor Hazreti Pîr-i Muğan, Şem-i Taban.

 

Bamteli: Hizmet’in Evrenselliği ve Gönüllülerinin Ortak Paydası

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu tevcih ettik:

“Mefkûre muhâcirleri ile dünyanın dört bir yanında onları istikbal edenler arasındaki irtibatın tamamen evrensel insanî değerlere saygıdan kaynaklandığı ifade ediliyor. Farklı ülke ve kültürden pek çok insanın, Anadolu’nun bağrından çıkan bu hareketle sonradan tanışmış olmalarına rağmen, “Siz bu Hizmet’ten el çekseniz bile artık biz asla ondan vazgeçmeyiz!” dedikleri naklediliyor. Bu açıdan, Hizmet’in evrensel bir ufka ulaştığı söylenebilir mi? Eğer öyleyse, bu, Hizmet gönüllülerine yeni sorumluluklar yükler mi?”

Hocaefendi, sualimize cevap sadedinde şunları söyledi:

*Her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine, keremine ve riâyetine veriyoruz. O’nun yardımı nümâyan, görüp gözettiği açık. Başkalarının zarar dokundurmasına fırsat vermedi, vermiyor! Onca ızrâr etmek isteyen insanlar çıkmasına rağmen, Allah’a hamd olsun, bugüne kadar çok küçük bir iki yerde, belki bize bir ders verme adına, bir tekleme, bir sekme ve hafif bir kırılma olsa bile, yüzde nispetinde dahi değil veya yüzde nispetinde gibi bir şey. Yeryüzü hizmet düşüncesiyle tanıştığı andan itibaren şöyle bir göz gerdirilse en hâlisane, en muhlisâne yapılan hizmetlerin hemen hepsinde bu ölçüde bir firenin olduğu görülebilir.

Yakın Körlüğü ve Haklarında Sevgi Vaz’ Edilenler

*İçlerinde neşet eden insanı görmezlikten gelme, beşerin tabiatında vardır ki buna yakın körlüğü diyoruz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu da, Mekke fethedileceği âna kadar, Mekkeliler tanıyamamışlardı. Tanıyan az insan vardı. Onların sayılarını Bedir’de ve Uhud’da görebilirsiniz, sayıları bellidir. (…) Saff-ı evveli teşkil eden insanlar az olmuş. Neredeyse bütün Mekke halkı, belki binlerce insan, Mekke fethedilene kadar Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep tavır almışlar. Buna da yakın körlüğü denebilir.

*Siz dünyanın 160 küsur ülkesine gittiniz. 160 küsur ülkede -zannediyorum- yüzde bir, belki yüzde iki fire oldu. Bunun dışında da hüsn-ü kabul gördünüz. Adeta Allah tarafından Hazreti Cebrail’e “Ben falanları seviyorum, sen de sev!” buyurulmuş. Hadiste anlatıldığı gibi, Cebrail (aleyhisselam) bütün gök ehline, “Allah falanları seviyor, ben seviyorum, siz de sevin!” diyor ve hadisin ifadesiyle sonra onlara yeryüzünde vüdd, sevgi, gönüllerin inşirahı, herkesin gönlünü onlara açması gibi bir hususiyet vaz’ ediliyor. Allah öyle bir lütufta bulunuyor.

*Bu arkadaşlarımız 160 küsur farklı kültürle, o kültürün atmosferinde yetişmiş insanları muhatap alıyorlar. O insanlara muhatap oluyorlar ve Allah’ın izni ve inayetiyle tepki almıyorlar. Tepki almak şöyle dursun, merkezinden, o arkadaşların gittiği merkezden sürekli oraya fiskos gidiyor, şeytânî vesvese gidiyor, nefsânî vesvese gidiyor: “Aman bunları iflah etmeyin, aman vermeyin!” falan gibi şeyler gidiyor. Fakat buna rağmen sahip çıkan o insanlar, “Bakın işinize, biz sizi tanıyoruz!” diyorlar. Meseleyi bir vüdd vaz’ edilmesine, Allah tarafından bir hüsn-ü kabul vaz’ edilmesine vermezseniz, bu problemi halledemezsiniz.

Ahireti Kazanan İnsan İçin Dünyada Kayıp Söz Konusu Değildir!..

*Nice ifsâdât akıntıları, tsunamileri karşısında -Allah’ın izni ve inâyetiyle- ne o yerin insanları sarsıldı, ne de o arkadaşlar sarsıldı. Allah sizi de sarsmasın, panikletmesin. Önemli değil! Öyle bir şeye Allah’ın izni ve inâyetiyle kimse muvaffak olamayacaktır! Emin olun bundan! Fakat ezkaza diyeyim ben, sizi bütünüyle bitirseler bile burada biteceksiniz, öbür tarafta -bitme yine- boy atıp gelişeceksiniz. Ahireti kazanan insan kaybetmiş sayılmaz. Allah’ın rızasını kazanan bir insan kaybetmiş sayılmaz. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) maiyyetine ermiş bir insan kaybetmiş sayılmaz. Dünyevî bir saltanatınız, bir debdebeniz, bir sarayınız, bir villanız, bir uçağınız, bir taksiniz olmadı sizin. Çoğunuz itibarıyla -işadamları müstesna; ticaret ile iştigal edenler, yatırımları olan insanlar müstesna- kira ile evde oturduğunuzu biliyorum; belki bazıları kira ile ev bile bulamıyorlar; oradan oraya, oradan oraya gidiyorlar. Belki bazıları çadır gibi, çardak gibi yerlerde ömürlerini geçiriyorlar. Umurunda değil kimsenin! Allah bizimle beraber olduktan sonra, bunlar teessür duyulacak şeyler değil.

*Bu bir mefkûre yolculuğu esasen, adanmışların yolculuğu; gönüllü hicret gibi bir şey. Bir dönemde Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz, -Onların hepsinin ayakları başlarımıza taç olsun; onlara kurban olayım, siz de olun! Onlarla boy ölçüşülemez!- tazyik gördüklerinden dolayı, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. Önemliydi o! O sadece bir yerde birilerinden kaçma değildi. Kendi sitelerini kurmaya matuf bir şeydi. “Hele sen biraz bekle, Allah zalimlere mehil üstüne mehil veriyor. Sonra dönüp gelip, arzın göbeği sayılan o Kabe’de dahi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celîlini bir şehbal gibi dalgalandıracağız.” Şimdi bu mülahazaya bağlı olunca, çok yüksek bir gâye-i hayale, bir mefkûreye bağlı göç ettiler. O bakımdan meseleye sadece bir kaçma şeklinde bakmak doğru değil. Bir mefkûreyi realize etmek üzere, o bir basamaktı; orası bir zemindi, oluşuma müsait bir mekândı. Medeniyet Medine’de oturaklaşacaktı Allah’ın izni ve inâyetiyle. Bir dönemde Söğüt’te olduğu gibi, sonra ser çekecek ve tüm dünyayı sa’yesi altına alacak ve gölgelendirecekti.

*Günümüzdeki bir yerden kaçma değil. Durmaları için daha müsait bir yerde, annelerinin babalarının, eşlerinin, ailelerinin ve akrabalarının yanında vazifelerini yapmaları mümkünken, üniversitede vazife almaları mümkünken, her türlü okulda vazife almaları mümkünken, hatta en yakın yerlerde vazife almaları mümkünken, 10 bin kilometre ötede gidip vazife almaları ve hüsn-ü kabul görmeleri çok önemli bir şeydir.

Ortak Payda: Evrensel İnsanî Değerlere Saygı

*Evrensel insanî değerlere saygı, bir ortak paydadır esasen. Gittikleri her yerde insana saygı duyuyorlar. Bu insan müslüman olabilir. Müslümanlık adına yarı yolda da kalmış olabilir. Yani şöyle böyle pek çok dalaleti olabilir. Bakıyorsunuz, onlarla da uzlaşabilecek noktalar buluyorlar. Hristiyan olabilir. İnsanî değerler mevzuunda onlarla da ortak bir kısım paydalar bulabiliyorlar. Yahudi de olabilir, keza Budist, Brahmanist, Şintoist… daha dünyanın değişik yerlerinde, farklı anlayışta olan insanların hepsiyle bir ölçüde anlaşabiliyorsunuz. Belki insanî değerlere saygı, gelecekte bu insanları barıştıracak, uzlaştıracak hususlar arasında da en önemli faktör gibi görünüyor. Ben düşüncesi, aidiyet mülahazası, ırk mülahazası, kafatası mülahazası, dem-damar mülahazası; bunlar parçalayıcı şeylerdir.

*Vakıa, herkes neye, kime, hangi anlayışa, hangi dünya görüşüne, hangi hayat felsefesine bağlıysa, ona karşı fazlasıyla saygı duyması gayet tabiidir. Hatta bazıları bu mevzuda: “Vatan sevgisi imandandır.” demişler. Hadis olmasa bile, tenkit edeceğimiz bir yanı yoktur bunun. Fakat senin vatanını sevmen, milletini sevmen, kendi mefkûre dünyanı sevmen, ideallerini sevmen; başkalarına adâveti, düşmanlığı gerektirmez. Evet, her şeyden evvel, bir kere, insanî değerler ortak paydasında onlarla berabersin, insansın! Ahsen-i takvîme mazhariyet cihetiyle ortaksın! Bir diğer mesele de bu mevzuda; şöyle böyle hangi seviyeye kadar onları çekmek veya hangi seviyeye kadar bir yaklaşım temin etmek mümkünse, belki o insanlarda o duyguyu tetiklemek adına yapılması gerekli olan şey de yakın durmaktır.

Zamanın Çıldırtıcılığına Karşı Sabır

*Dünyanın geleceği ve gelecekteki huzuru biraz buna bağlıdır. Fakat çok büyük bir proje olduğundan dolayı, hem çok uzun bir zamana vâbeste hem de bu mevzuda zamanın çıldırtıcılığına karşı sabretmeye vâbeste. Vakt-i merhûnu intizar mevzuunda ölesiye sabretmeye vâbeste bir husus. Bilemeyiz ne zaman olacağını.

*Mefkûre yolculuğu.. çok yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olma.. bunlar çok önemli şeyler. Niyetlerinin mükâfatını alırlar. İnsan öyle yüce bir gayeye dilbeste olunca, onun mükâfatını alır. Mefkûresi adına ülkesini terk ederse, onun mükâfatını alır. Gönlünden bir muhacirlik yaşarsa.. bir yerden kaçmıyor, kaçmayıp kalması gerekli olan bir yeri terk ediyor, gitmesi çok zor olan bir yere gidiyor! Kendisi için bidayette çok şey vaad etmeyen bir yere gitmesi çok zor bir mesele. Kalkıp oraya gidiyor. Fakat hemen her şey böyle orada hazırmış, ambalajı yapılmış, tutulacak size armağan gibi sunulacak gibi de değildir. Vakt-i merhûnu intizar çok önemlidir. İşte buna “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” diyoruz, sabrın bir cümlesi, bir kategorisi içinde mütâlaa ediyoruz bunu da.

Mefkûre Muhâcirlerinin Îsâr Faslı

*Hatta burada şunu da diyeyim. Biz madem insanlığa hizmet peşindeyiz. Bir yere kadar insanlara hizmet ettik; bir yerden sonra şayet onların içinden o hizmeti alıp daha ileriye götürecek insanlar, o kıvamda insanlar ortaya çıktılarsa, işte orada da bu defa îsâr faslı ortaya çıkıyor.. başkalarını kendimize tercih etme faslı öne çıkıyor. Yoksa gıpta duygularını tahrik edebiliriz. Aidiyet mülahazalarını harekete geçirmiş olabiliriz.

*Kendi ülkenizde size karşı öyle bir kıskançlık, öyle bir haset, öyle bir rekabet, öyle bir tenâfüs duygusu olunca, başka ırk ve başka milletlerde o duygunun oluşması çok tabiidir. (…) Ne kadar îsâr ruhu sergilerseniz, o kadar gönüllerde kurduğunuz o tahtın temellerini, blokajını pekiştirmiş olursunuz. Temel düşünce de bu idi: Bir îsâr ruhuyla kendini hiç düşünmemek; yaşatma duygusuyla, yaşamayı ayaklarının altına almak, çiğnemek.. “Kendimize ait her türlü arzuyu, nefsânîliği, şeytanîliği, garîze-i beşeriye, cismâniye ve hayvâniyeyi ayaklarımızın altına alıyor, başkaları için var olduğumuzu en gür sesle haykırıyoruz. Hazreti İsrafil’in suru ile haykırdığı gibi haykırıyoruz.” demek…

*Şimdi mebde’de böyle davrandığınız gibi, müntehâda da çok ciddi bir îsâr duygusuyla, başkalarını kendine tercih etme duygusuyla geriye çekildiğiniz zaman, biliyor musunuz ne yaparlar? Tutarlar, “Hayır o kadar vefasızlık yapamayız biz. Buyurun, bu güne kadar imamlık yaptınız, yine bundan sonra da o mihrapta imamlık size düşer. Sizin o kadar vefanıza karşı vefasızlık, altından kalkılmayan bir vebaldir!” derler. Tabii, bunu bekleyerek de onu yapmamak lazım! Biz bize düşeni, yine îsâr ruhuyla ortaya koymalıyız; hakikaten yaşatma hissiyle, insanlık çapında bir ba’s u ba’de’l-mevt meselesini tetiklemek suretiyle yapacağımız şeyleri yapmalıyız. Öyle bir şey döner gelirse, döner gelir. Yoksa, mesleğimiz peygamberlik mesleği olduğu için, yani onların kıtmirleri olduğumuz ve onların arkasından koşturduğumuz için, “Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.” (Şuarâ, 26/109) ve “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) ayetleri fehvasına göre hareket etmeli ve katiyen yapılan hizmet karşılığında kimseden bir şey beklememeliyiz!

*Yaptığı hizmet karşısında şunu elde etmek, bunu elde etmek, -bugün o insanlar demagojilerle, diyalektiklerle başkalarını kandırmaya çalışsalar da- tarihin sayfalarına şenâet, denâet ve rezâlet şeklinde kapkara kalemlerle işlenecektir. Tereddüdünüz olmasın. Fakat bizim tarih sayfalarımızın beyaz mürekkeple kaydedilmesi için lazım gelen şey ne ise.. sergüzeşt-i hayatımızı, bembeyaz mürekkeple tarihin sayfalarına işleyebileceğimiz şekilde, öyle bir fedakarlık yolunda, öyle bir hasbîlik yolunda, öyle bir îsâr duygusu yolunda -ki, îsârlaşma dedik buna.. îsârın ta kendisi olma- götürürsek Allah’ın izniyle, ne dünyada ne de ukbâda hiçbir kaybımız olmaz. Enbiyâ-ı İzâm’ın yoludur bu! O yolda yürümüş oluruz.

Dünya “Boş verin onların dediklerini, siz işinize bakın!” diyor.

*Öyle bir sevgi, öyle bir sempati hâlesi var ki Hizmet etrafında.. “Boş verin onların dediklerini, bakın işinize! Biz 20 senedir sizi tanıdık.” diyorlar, “Kendi içinizde sizi 20, 30, 40 senedir tanımayan kimseler varsa şayet, veyl olsun onlara; sizi tanımamışlar. Sizi bitirmeye, sizi yıkmaya çalışıyorlar.”

*Bitirme kelimesi iki manaya gelir: Bir, tüketme manasına; tenkildir bu, kökten kazıma.. bir de, tohumların neşv ü nema bulması, başağa yürümesi şeklinde bir bitme vardır. Bu açıdan da haksız yere sizi bitirmeye çalışanlar, farkına varmadan, sizde metafizik gerilimi artırarak adeta dibinize su salmış, kuvve-i inbatiyenizi coşturmuş, gübre atmış, güneşlendirmiş ve havalandırmış gibi sizin bir yönüyle boy atıp gelişmenize vesile oluyorlar. Bunlara teşekkür etmek lazım. Sizde o metafizik gerilimi, o pekişmeyi, o kenetlenmeyi, bünyan-ı marsus gibi birbirinizden kopmaz hale gelmeyi sağlıyorlarsa, onlara da “thank you very much!..”

*Tazyikler, baskılar bir yönüyle terakki rampalarıdır Allah’ın izni ve inayetiyle. “Karar kararabildiğin kadar zira kararmanın son noktası fecrin başlangıç noktasıdır.” Gecenin en karanlık noktası fecr-i kâzibe tekâbül eder. Fecr-i kâzibin kendisi yalancı bir fecirdir ama o, fecr-i sâdıkın en doğru şahidi ve en inandırıcı referansıdır.

Ne Kibir, Ne Nankörlük; Esas Olan Mahviyet ve Tahdis-i Nimet

*Bir yönüyle yapılan şeyleri küçük görmemek lazım. Çünkü yapılan şeyleri küçük görmek nankörlüktür. Hazreti Pir-i Mugan’ın ifadesiyle, birisi sana güzel bir cübbe giydirse, sen de o cübbeyle ayna karşısına dikilip kendi edana endamına bakıp kırıtsan ve “Ben çok güzel oldum, var mı benim gibi bir güzel?” desen, bu gurur olur, kibir olur. Fakat “Nerede o güzellik nerede ben, hiçbir şey yok bende!” desen, bu da nankörlük olur. Bu ikisi ifrat ve tefrittir. Bir de bu ikisinin ortası vardır; ona sırat-ı müstakim diyoruz. Orta yolu şudur: “Evet bir güzellik var fakat o güzellik bana o cübbeyle, o atlasla geldi, dolayısıyla da o güzellik o atlası bana giydirene aittir.” Bu da tahdis-i nimet olur.

*Cenâb-ı Hak size ve arkadaşlarınıza çok lütuflarda bulundu. Şimdi bunu görmezlikten gelmemek lazım, önemli bir lütuftur bu. Birileri de onu durdurmak için çok farklı hile ve hud’a versiyonlarıyla uğraşıyorlar. “Acaba nasıl yapsak ki bunu bir yerde durdursak, dağıtsak?” falan. Cenâb-ı Hak o fırsatı vermedi onlara. İş gidiyor Allah’ın izni ve inayetiyle. Bunu görmezlikten gelmeyelim. Bu Cenâb-ı Hakk’ın çok önemli bir lütfudur, ihsanıdır. Fakat Alvar İmamı merhumun buyurduğu gibi, “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demeliyiz.

*Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünün emarelerinden bir tanesi çok küçük unsurlarla büyük şeyler yapmaktır. Şu kocaman fizik âlemine bakın; atomlar, elektronlar, nötronlar, protonlar, partiküller.. onun altında esirden, eterden bahsediliyor ve belki onun altında başka şeyler var. Bu minnacık şeylerden başınızı döndüren şu koskoca fizik âlemini, kehkeşanları yaratıyor. Küçük şeylerden büyük şeyleri yapmak O’nun büyüklüğünün en büyük emaresidir. Bizim gibi küçük insanlarla Allah (celle celaluhu) büyük şeyler yapıyorsa, bu da O’nun büyüklüğüne emaredir.

*Hazreti Pir de “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ” diyor. Başka bir yerde de, “Dine hizmet ettim diye fahirlenme, Allah bazen bu dini fâcirin eliyle bile teyit buyurur, destekler!” diyor. Haşa, o kendi hakkında öyle düşünebilir. Bizim nazarımızda o mualladır, o müzekkadır, nefsini tezkiye etmiş bir insandır Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat rehberliği cihetiyle bize ders verir: Elinizden başarılar, muvaffakiyetler gelebilir; çok önemli başarılar sergileyebilirsiniz; o zaman da böyle demelisiniz.

“Burada da Senin nâm-ı celîlin dalgalansın yâ Rasûlallah!..”

*Meselenin bir diğer yanı da şudur: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterdiği bir ufuk var; “Benim nam-ı celilim güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır.” Bir taraftan, o işi temsil eden babayiğitlere bir hedef gösteriyor; bir taraftan da gayb-bin gözüyle gördüğü bir şeyi söylüyor. El-hakk bugüne kadar çokları bir yere kadar götürmüşler onu. Fakat ne Raşid Halifeler’in elinde, ne Abbasîlerin elinde, ne Emevilerin elinde, ne de Osmanlıların elinde bugünün insanının sahip olduğu imkânlar yoktu. Bugün, o insanların şimdiye kadar iktiham ettikleri (katlandıkları, aştıkları) o mehâlik (tehlikeli yerler ve işler) ölçüsünde gayret gösterilir ve tehlikeler/zorluklar göğüslenirse, zannediyorum güneşin doğup battığı her tarafa gidebilir bu mesele. Onun için o hedeflenmeli. Alaska’ya, Grönland’a kadar nam-ı celîli götürmek âdeta bir sorumluluk, bir vazife olarak bize yükleniyor.

*Doyma bilmeyen hisle, hırsla -belki hırsın caiz olduğu yerlerden bir tanesi budur- kendi mübarek dinimizi, düşüncemizi anlatmalıyız. Bu, insanları nereden nereye getirecek?.. Bazıları tam sizin çizginizde veya sizin üstünüzde Osmanlı çizgisinde, Mehdi, Hadi çizgisinde, Ömer b. Abdülaziz çizgisinde, Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) çizgisinde bir yere gelir. Bazıları dost olur, “ilişmeyelim size” derler, “güzel insanlarsınız” derler ama düşünce dünyaları hayat felsefeleri farklıdır. Irkları, dilleri, anlayışları, felsefeleri farklıdır fakat bir dostluk, bir taraftarlık, bir sempatizanlık beslerler. Bir de Cemil Meriç merhumun ifadesiyle “âraftakiler”, bir o tarafa bakarlar, bir de bu tarafa bakarlar; ahval ve şerait lehte cereyan ettiğinde bu tarafta olurlar, biraz aleyhe dönüyor gibi olunca “Şimdilik ilişmeyin bize, bizi olduğumuz yerde bırakın böyle. Biz âraftakileriz, durumu idare ediyoruz. Siz de ne olur Allah aşkına, bizi idare edin.” derler. Olabilir!.. Herkesin immun (bağışıklık) sistemi aynı ölçüde değildir. Dolayısıyla bazıları çok küçük virüsle hemen yatağa düşebilirler. Fakat bazılarının da umurunda değildir; on türlü grip virüsü bile musallat olsa, yine hiçbir şey olmamış gibi kalkar, gezer, çalım çakarlar.

*Böyle bir mefkûre… Götürüp onu Mars’a da dikme Allah’ın izni ve inâyetiyle; “Burada da Senin nâm-ı celîlin dalgalansın yâ Rasûlallah!..” deme. Himmet bu ölçüde âlî olmalı, dûn-himmet olmamalı. Siz, himmetin böyle âlî olmasının mükâfatını görür, defterinize hasenat yazdırmış olursunuz. Nereye kadar muvaffak olur, nereye kadar bu işleri realize edersiniz? O bizi aşar.

*Bizim derdimiz bu! Ne devlet.. ne sultanlık.. ne ülke fethetme.. ne milletin sahip olduğu imkanları elinden alma… Bu gibi şeyler öteden beri hep bizim menfûrumuz oldu.

Muharrem, Kerbelâ ve Çağın Yezidleri

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu konuları anlatıyor:

*Keşke herkes dese ki: “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ.” Herkes diyebilse ki: “Değildir bu bana layık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Herkes diyebilse ki: “Dine hizmet ettim diye fahirlenme! Allah bazen bu dini bir fâcirin eliyle de teyid eder. Müzekkâ olmadığından, sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin.”

Başkalarını en fazla karalayan insanlar, tepeden tırnağa levsiyâta batmış kimselerdir!..

*Şahsi hayatın itibarıyla, “Acaba ben bir fâsık mıyım? Nifakım var mı?” demelisin. Kendi durumunu bu şekilde belirlemezsen, hatalar hafif gelir, sevap iklimine de yanaşamazsın. Kendini, arınmaya muhtaç kusurlu bir insan görmedikçe, istiğfar bilmezsin, bilemezsin! Tevbe bilmezsin, bilemezsin! İnâbe bilmezsin, bilemezsin! Evbenin rüyasını bile göremezsin! “Üstümü başımı kirlettim, aklî melekelerimi kirlettim, tasavvur sistemimi kirlettim, tahayyül mekanizmamı kirlettim!” mülahazaları olursa, bir arınma kurnası ararsın. Fakat kendini pîr u pak, kusursuz, melekler gibi masun ve masum görürsen, tepeden tırnağa kir akıp durduğu halde, kirlerini görmezsin. Ve kendi kirlerini görmeyen insanlar, ruh haleti itibarıyla, -insan psikolojisinde vardır- dışarıda kirli aramaya durur. En çok başkalarını lekeleyen, onlar hakkında nâsezâ, nâbecâ sözler söyleyen, tepeden tırnağa levsiyâta batmış insanlardır.

*Bilmiyorum, hakikaten yamyamlar insanları yiyorlar mıydı, pişiriyorlar mıydı? Batılı misyonerler “yiyorlardı” diyorlar. Hatta ricâl-i devletten birini bile yediklerinden bahsederler. Zannediyorum onların durumları, günümüzde gıybetle insanların etini yiyen, iftira eden, her gün bir yalan ile onları karalamaya çalışan insanların durumlarından daha hafif idi! Geleneksel olarak onlar insan yemeyi öyle görmüş, öğrenmişlerdi. Fakat İslâmî gelenekte, yalanı adet haline getirmek, iftirayı adet haline getirmek, insanları karalamayı adet haline getirmek, intikam duygusunu adet haline getirmek ve birilerini bitirmeyi huy edinmek yoktur. Bunları, İslam geleneğinde, İslam’ın genel kurallarında, Kur’ân’ın temel disiplinlerinde, Sünnet’in temel esaslarında, Fukahâ-yı Kirâm’ın içtihadlarında, istinbatlarında, ahlak-ı âliye-i İslâmiye’yi telif eden o mübarek insanların kitaplarında görmek mümkün değildir!

Yezid bir tane değildir, her devrin Yezidleri ve Yezid ahlakı ile davrananları vardır!..

*Öteden beri olagelmiştir bu haksızlıklar, bu zulümler fakat bazı devirlerde zirve yapmıştır. Yezid döneminde Yezidler bunu zirveleştirmişlerdir. Yezid bir tane değildir; o Yezid’in ordusundaki insanlar başkaldırabilirlerdi. Ehl-i Beyt aleyhinde tavır almaya karşı başkaldırabilirlerdi. Fakat hem o tarafta, hem beri tarafta, bir kısım, Yezid ahlakı ile davranan insanlar vardı.

*Savaşamayacak insanların üzerine gitmek, insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir şeydir. Azıcık im’ân-ı nazar etseniz, günümüzde de, değişik yerlerde -buna Türkiye de dahil- aynı vahşeti görmeniz mümkündür… Yanı başınızda şeâmete dönüşmüş Şam’a bakınız.. ve bir yönüyle medeniyet merkezi, (Üstad’ın) “İslam’ın zeki bir evladı” dediği Mısır’a bakınız.. Myanmar’a bakınız.. Irak’a bakınız.. Bangladeş’e bakınız.. Dünyanın değişik yerlerinde hayalinizle bir seyahat tertip ediniz ve dolaşınız. İnsanlar vahşet içinde birbirlerini çiğniyorlar.

*Evet, dünya kan ağlıyor.. ve ahvâl-ı âdiyedenmiş gibi her yerde o ona bakıyor, o da ona bakıyor, “Galiba bunlar olağan şeylerdenmiş” diyorlar. Dolayısıyla o vahşet, o denâet, o şenâet, o yalanlar, o iftiralar, o intikam duyguları ve o birilerini karalamalar devam edip gidiyor. Yatarken sürekli bitirme hülyalarıyla yatan, bitirme senaryolarıyla meşgul olanlar; kalkarken de bizzat o senaryoların figüranlığını yapanlar; uykularını senaryo yapmakla, rüyalarını senaryolarla kirleten, kalktıkları zaman da o kirli senaryoları oynamak suretiyle bayağı aktörler olarak, etrafa sürekli levsiyat saçanlar… Herhalde İslam var olduğundan bu güne, çağımızda olduğu gibi/olduğu kadar, bu ölçüde kirlenmemiştir.

Devrin “Akıllı Mehmet”leri “No Problem” deyip duruyorlar!..

*Bununla beraber, İslam’a ait bazı şeyleri ikame iddiasında bulunuyorlar. Konjonktürden haberleri yok! İçtimâî coğrafyadan haberleri yok! Cehaletin bu kadarına pes!.. Kocaman kocaman iddialar ortaya atıldıkça, o mübarek milletimiz, tarihi adına çok önemli şeyler vaad eden milletimiz, problemler sarmalı içinde kendini buluyor. Güm diye sağ yıkılıp gidiyor, güm diye sol yıkılıp gidiyor, güm diye ileri yıkılıp gidiyor, güm diye arka yıkılıp gidiyor.

*Bunlarınki akıllı Mehmet’in hikayesine benziyor: Kırkı bir uçurumdan aşağı inmek için el ele tutunmuşlar, el ele tutunarak oradan inmek istemişler. Sonra hepsi çözülmüş, yere düşmüşler; otuz dokuzu ölmüş, birinin de kolu-kanadı kırılmış. “Akıllı Mehmet ne oldu?” demişler; “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık.” cevabını vermiş.

*Mübarek bir ülke.. istikbal vaad eden bir ülke.. bir Söğüt’te, söğütçükte ser çekmek suretiyle altı asır insanlığın kaderine hakim olan, devletler muvazenesinde muvazene unsuru olan mübarek Anadolu insanı… Fakat siz telekomünikasyonun çok inkişaf ettiği, tekniğin çok inkişaf ettiği ve bir düğmeyle dünyanın en uzak noktasına ulaşabildiğiniz bir dönemde, ülkeyi problemler sarmalı haline getirdiniz! Hâlâ da Akıllı Mehmet gibi “No Problem” diyorsunuz. Evet, tarih bunları, bir, ağlama sayfaları olarak onlara yazacak, bir de gülme sayfaları olarak.

Yezidlere Karşı Sa’d Bin Rebî’ Tavrı

*Evet, her devirde olmuştur böyle. Maalesef günümüzde de, dünyanın dört bir yanında böyle bir Yezidlik var. Yahu birader! Siz Seyyidina Hazreti Hüseyin’i çağırdınız, ehl-i beyti ile beraber, çocuklarıyla beraber. Hepsini kılıçtan geçirdiler. E madem çağırmıştınız, ey Persliler, ne diye onların imdadına koşmadınız? Yezid yerin dibine batsın, Allah’ın cezası bir insan; fakat sizinkine de Yezidlik denmez mi?

*Birileri Yezidlik yaparken, onca insanın, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytanlık yapmasını, Yezidlik yapanlardan daha garip buluyorum. Evet, Yezid, Yezidlik yapıyor; fakat birileri onun Yezidliğine karşı, “Hayır olmaz bu!” demiyor. Madem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir parçası, ona sahip çıkmak gerekirken durup uzaktan o işe bakma.. sonra yalandan, onların orada şehadetleri üzerinde ağıtlar yakma… Bu, insanca bir tavrın işareti değildir! İnsanca tavrın işareti, Sa’d bin Rebî’in Uhud’da yaptığı şeydir! “Rasûllullah (aleyhissalatü vesselam) vefat etti!” diyorlar. Kılıcını çekiyor, ileriye atılıyor: “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyor. Böyle yapmak gerekmez miydi? Mus’ab ibn Umeyr gibi yapmak gerekmez miydi? Abdullah ibn Cahş gibi yapmak gerekmez miydi acaba? “Allahım! Tam fırsatıdır. Beni burada şehit etsinler; kolumu kol, bacağımı bacak, kafamı kafa… koparsınlar. Ben Senin huzuruna kanlar içinde geleyim. Bana Sen diyesin ki: ‘Abdullah sana ne oldu?’ Ben de ‘Rasûlullah’ın yolunda, önünde kalkan olmaya çalıştım, böyle oldum!’ diyeyim!” demek gerekmez miydi?

*Evet, hiçbir zaman Yezidler, Şimirler, İbn Mülcemler, Lü’lüler eksik olmadı. Onun için günümüzde olanlara bakıp da yadırgamayın. Hiss-i mürüvvetle, engin insanî duygularla kendimize dua ederken “Allahım bizi de, şirazeden çıkmış, endaze bilmeyen bu insanları da hidayet buyur. Cennet yoluna girmeyi lütfeyle ve onları da Firdevs’inle sevindir!” demek suretiyle, haklarında iyilik ve güzellik dilek ve temennisinde bulunalım.

*Yezid öyle bir Yezid’dir ki, Yezid ismini kirletmiş. Sadece Ehl-i Beyt muhabbetiyle meşbû insanlarda, Alevilerde değil, Sünnî dünyada da Yezid adı yoktur. Hiç koymamışlar. Oysaki Ashâb-ı Bedir arasında, bir tespite göre dört tane, başka bir tespite göre beş tane Yezid vardır. Yezid, Arapça bir kelime, “artar” veya “arttırır” manasına gelen ve çok kullanılan bir kelime. Fakat adeta Yezid ismi adına, Yezid’in dönemi bir dönüş noktası olmuş. Onunla artık Yezid ismi kullanılmayan, başkalarına verilmeyen mel’ûn bir isim haline gelmiş.

*Bakın, hukuk sistemi nereden alınıyor? Kavî şüpheye binaen. Hazreti Hüseyin’in şehadeti de kavî şüpheye binaen. Kavî şüphe şu: Bir yerde bu adamlar, tam bizim gibi düşünmediklerine göre, kuvvetli bir şüphe var. Dolayısıyla, bunları hemen alıp içeriye, derdest etmek lazım.. ve ona göre savcı uydurmak lazım; ona göre hakim uydurmak lazım; ona göre de polis uydurmak lazım. Kuvvetli bir şüphe var, bunların canına okumak lazım. Yezid düşüncesinden farkı yok!.. Ne diyor Yezid? “Şayet bunlar Kûfe’ye varırlarsa, Iraklıların bize karşı çıkmaları kavî bir şüphe teşkil eder. En iyisi biz bunların kellesini alalım, dolayısıyla o kavî şüpheye meydan vermeyelim!”

Mübarek Ay Muharrem’e Kan Bulaştı!..

Soru: Hazreti Hüseyin efendimizin Kerbelâ’da şehit edilişi hala ciğerleri dağlıyor; özellikle Muharrem ayı gelince yürekler bir kere daha yanıyor. Fakat bugün İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde değişik ölçeklerde Kerbelâlar yaşanmaya devam ediyor. Kerbelâ hadisesini nasıl okumak, anlamak ve anmak lazım ki yeni Kerbelâların önüne geçilebilsin?

*Dört bir yandan bela… bela sarmalı demektir esasen o… Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “Bugün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar / Bugün eyyam-ı matemdir, bugün âb-ı Revan ağlar.” Mehmet Akif farklı bir şekilde meseleye temas eder, onun kapkaranlık bir gün olduğunu ifade sadedinde:

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed

Aylar bize hep Muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

Âlem bugün üç yüz elli milyon

Mazlûma yaman bir âlem oldu:

Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;

Nâmûsa yabancı mahrem oldu!

Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minâre ebkem oldu

Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

Ümmeti bırakma böyle mazlum.

*Muharrem ayı aslında çok mübarek bir aydır. Hazreti Musa (aleyhisselam)’ın Firavun’un şerrinden kurtuluşu gibi güzel hadiseleri bağrında saklayan bu ay, Kerbelâ ile öyle bir kirlenmeye maruz kalmıştır ki, Rasulullah’ın Ehl-i Beyt’i orada şehit olmuşlardır. Onun için mah-ı Muharrem insanların, mü’minlerin, Sünnî Alevî herkesin ağladığı bir ay haline gelmiştir. O güzelim ay.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vahşet ve denaetten sıyrılarak, Sevr sultanlığında muvakkaten ikamet buyurduktan sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği Muharrem ayı.. müslümanların sene başı olarak kabul ettikleri Muharrem ayı.. bir gün geliyor Kerbelâ’da Revan nehri kenarında öyle bir kirleniyor ki artık ondan sonra Muharrem ayı dediğimizde aklımıza o geliyor bizim.

Hazreti Ali’nin hane-i saadeti nasıl bir evdi?

*Hazreti Ali efendimizin İbn Mülcem denilen densiz insan tarafından şehit edildiği hadise anılması lazım. Fakat o hadise anılırken bence Hazreti Ali’nin şah-ı merdan, damad-ı Nebi, fatih-i Hayber, haydar-ı kerrar ve ikinci veya üçüncü Müslüman, Efendimiz’in terbiye-gerdesi olduğunun özellikle vurgulanması lazım.

*Hazreti Ali efendimizin, halife olduğu dönemde hükmettiği cihan bir yönüyle şimdiki Türkiye kadar yirmi idi. Fakat onun iki kat elbisesi yoktu. Merak mı ediyorsunuz? Merhum Seyyid Kutub’un “El-Adaletü’l-İctimaiyye fi’l-İslam” adlı eserine bakın. Diyor ki: “Hazreti Ali kış günlerinde yazlık elbise ile tir tir titriyordu. Yaz günlerinde de bazen kışlık elbiseyle buram buram ter döküyordu. Çünkü iki kat elbisesi yoktu.” Hazreti Pir-i Mugan, onun kerametine veriyor; fakat Kutub, siyer ve megazi beyanlarına dayanarak bu mevzuda fakirane hayatını anlatıyor.

*Ehl-i Beyt kimdir, o hane nasıl bir hanedir? Bunun anlatılması lazım. Hazreti Ali’nin hanesinin iki göz olduğunu zannetmiyorum. Zannediyorum hücre gibi bir yerde kalıyordu halife olduğu dönemde. O mübarek validemiz… Hani siz dersiniz ki: “Yaşadığımız çağda olsaydı, hamal gibi koştururduk, bütün ihtiyaçlarını görürdük, o anamızın hayatı o kadar zorlukla götürmesine izin vermezdik.” Evinde öğütülecek unu kendi el değirmeniyle yapıyor ve canım çıksın elleri nasır bağlıyor. Hazreti Ali kuyulardan su çekerek evinin ihtiyacını karşılıyor. Su kuyudan çekiliyor; göze yok, kaynak yok o yörede.

Hazreti Fatıma’nın Masum Talebi ve Sonraki Devirlerde İstismar Edilen Humus

*Hazreti Fatıma Validemiz, Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğünde otuz yaşında ya var ya yok, Dayanamıyor o hicrana, türbe-i saadetine gidiyor Efendimiz’in, toprağı avuçlayıp alıyor; işiten herkesi hüzne boğan mısraları sıralıyor: Mealen, “Hazreti Ahmed’in türbesindeki kokuyu bir kere hisseden artık yaşadığı sürece güzel kokular koklamasa ne çıkar! (Ey sevgili ve muhterem babacığım! Senin ruhunun ufkuna yürümenden dolayı) üzerime öyle musibetler döküldü ki; şayet bunlar, gündüzlerin üzerine dökülseydi, nurlu günler kapkaranlık gecelere dönerdi.” diyor.

*Hazreti Fatıma bir gün Efendimiz’e geliyor, o nasırlı ellerini gösteriyor. “Ya Rasûlallah, diyor gelen o humustan…” (Ah istismar edilen o humus.. “İşin başındayım, bize düşen de bir humus var!..” Ah kör olası gözler.. sağır kulaklar.. ah şekli Müslümanlıkla müteselli olan, gerçek Müslümanlığı bilmeyen, hakikatinden haberdar olmayan ama “onu ikame edeceğim” diyen nankörler!..) “Ya Rasûlallah! Tahammülfersa oldu, artık götüremiyorum!” diyor. Efendimiz, “Eve gidin, beni orada bekleyin” diyor. Mübarek annemiz diyor ki -en sahih hadis kitaplarında- “Biz yatağa girmiştik Ali’yle. Efendimiz gelince, ayağa kalkmak istedik, ‘Olduğunuz gibi kalın’ dedi. (Detayına kadar anlatıyor annem; diyor ki) Ayağının serinliğini göğsümde hissetim! Buyurdular ki, ‘Ben size istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatağa girmeden önce 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdüllilah, 34 defa da Allahu Ekber deyin, bu sizin için daha hayırlıdır!’ Pekâlâ, ya Rasûlallah!” Pekâlâ, ya Rasûlallah!.. Ali budur, Fatıma budur. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’in neşet ettiği hava buydu. Allah hepsinden razı olsun; Ehl-i Beyt’in gölgesini başımızdan eksik etmesin!

Ehl-i Beyt’in büyükleri nasıl yâd edilmeli?

*Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimizi anlatırken de insanların içinde onlara karşı olan o sevgiyi coşturacak, magmalar halinde fışkırtacak şekilde bir şeyler bulup anlatmak lazım. Bulma için zorluk çekmeyeceksiniz, Siyer’e, Megazi derinliklerine indiğiniz zaman onları göklere çıkarabilecek öyle ifadeler vardır ki!.. Onların gerçek konumlarını belirleyerek Kerbelâ’yı öyle destanlaştırmak, Hazreti Hasan efendimizin şehadetini öyle destanlaştırmak, İmam Cafer-i Sadık’ı, Muhammedü’l-Hanefiyye’yi, İmam Zeyd’i öyle destanlaştırarak anlatmak lazım.

*Falana filana lanet okumanın onların ruhlarına bir faydası yoktur, bize de bir sevap kazandırmaz. Lanetin kendisine lanet, sövmenin kendisine sövme, sebb. Bunların aslında bir sevabı yok. Ne Kur’an’da, ne Sünnet’te, ne selef-i salihînin beyanında, ne Hazreti Ali efendimizin beyanında, ne Hasan efendimizin beyanında, ne de Hüseyin efendimizin beyanında yok böyle bir şey. Olsa olsa Yezid’in beyanında, Haccac’ın beyanında olur. Öyle bir şey yok… Onları hatırladığımızda her zaman gönüllerimizde oturabilecekleri bir sandalyede oturuyor gibi, bize yeniden komut veriyor gibi, kumanda ediyor gibi, onları o büyüklükleriyle gönlümüzde duymamız lazım. Gözyaşlarıyla yâd etmemiz lazım. Yalanla değil, bağırıp çağırmayla değil, böyle yâd etmemiz lazım.

*İmkân olsa da keşke ister camide isterse cem evinde meseleye bu şekilde yaklaşma -Allah’ın izni ve inayetiyle- onların sevgisini gönlümüzde kalıcı kılacaktır.. ve dünya bir gün onların çizgisinde yeniden şekillenecektir.. herkes birbiriyle kucaklaşacaktır.. Yezidler duygusu toprağa gömülecek ve üzerine kayalar konacaktır.. bir daha hortlamasına meydan verilmeyecek şekilde defnedilecektir Yezidî düşünceler, Haccâcî düşünceler, Amnofisî düşünceler, Ramsesî düşünceler, İbnü’ş-şemsî düşünceler, İskenderî düşünceler, Napolyonî düşünceler!

Allah, bizi istikametten ve Ehl-i Beyt yolundan ayırmasın! Amin…

Haset ve Zulüm Karşısında İman, Ümit ve İtminan Solukları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Daima Ümit Soluklamalı, Hep Ümit Kaynağı Olmalı!:.

*Gamı-tasayı bırak iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Öyle otur, öyle kalk, öyle düşün, öyle konuş, öyle davran ki, sana bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaş! En karanlık anlarda bile ümit solukla!

*Başkalarının da başvuracağı, kuyunuza kova salacağı bir “menhelu’l-azbi’l-mevrûd” (tatlı su kaynağı) olun! Herkes size kova salsın! Zaten kova salınmayınca kuyu kurur! Mutlaka bir şeyler vermesi lazım ki, ona bir şeyler verilsin. Hep vermenin yolunda olmak lazım. Verirseniz, verme lazım-ı gayr-ı müfârıkı, sıfat-ı sâbitesi olan Zât, O da size verir! Sürekli verene verilir. Elden tutanın elinden tutar. Başkalarını aydınlatanın yolunu aydınlatır. Siz bir mumla yola çıkarsınız, O hiç farkına varılmadık şekilde sizin önünüzde projektörler yakar; sizinle beraber başkalarının yolu da aydınlanır.

*Sırât-ı müstakîmde yürümek öbür tarafta sırâtı geçmenin referansı olur. Burada, sapmadan, devrilmeden, düşmeden, yola takılmadan o sırât-ı müstakîmde yaşıyorsanız, öbür tarafta da öyle küheylan gibi şahlanır geçersiniz. Hayır! Melekler gibi kanatlanır geçersiniz! Ve ateşteki zebâniler seslenir: “Çabuk geçin! Ateşimizi söndürüyorsunuz.” Burada ateş söndürmüşseniz, orada ateş söndürmeye namzetsiniz demektir. Uğradığınız her yeri güllük gülistanlık haline çevirirsiniz.

Birlik ve Beraberlikteki Güç

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükafatça daha üstündür.” Bir de doğrudan doğruya toplumun içinde kenetlenerek; onlarla beraber bir mefkûreyi, bir gaye-i hayali realize etmeye çalışmak vardır ki, bu çok büyüktür. İştirak-ı a’mâl-i uhreviye cihetiyle, sizinle beraber o mevzuda soluklanan, sizinle beraber koşan bir milyon insan varsa, siz o bir milyon insanın sevabına da mazhar olursunuz. 10 milyonla beraber hemdem, hemhâl iseniz; bir bünyân-ı mersûs gibi, kubbedeki taşlar gibi veya pırlantalar gibi başbaşa vermiş, orada ayakta duruyorsanız, 10 milyonun sevabı sizin defterinize de akar, 10 milyonun makbuliyetine göre Allah size bakar, 10 milyonun makbuliyetine göre mele-i âlânın sakinleri sizinle münasebete geçmek isterler; siz artık bir fert değilsiniz, 10 milyonsunuz!

*Bir ve beraber olma çok önemlidir. “Vifak ve ittifak tevfîk-i İlâhiyenin en büyük vesilesidir!” yine o Sultan’a ait bir söz. Birlik ve beraberlik içindeyseniz, Cenâb-ı Hakk’ın sizi muvaffak kılmasına bir dilekçe vermişsiniz demektir. O da Kendi kapısına giden dilekçelerin hiçbirisini boş çevirmez. Ellerinizi açmışsanız, soluklarınız da birleşmiş, bir koro halinde semalara doğru yükseliyorsa, ona cevap farklı olur! Böyle bir isteğin geriye dönüşü de çok farklı olur! Öyle bir isteğe çok farklı cevap verirler.

Kötülükte Yardımlaşanlar ve Vebal İskeletleri

*Meselenin müsbet/pozitif yanında bu böyle olduğu gibi, şirretlik, anarşi, tiranlık yanında, bir yönüyle narsisizm yanında da öyledir. İnsan, ferden ferdâ bu negatif şeyleri yaşıyorsa, o kadar zararlıdır. Bir tek insandır o; bir tek insanı zehirleyecek kadar negatif potansiyele sahiptir. Bir tek insanı şirazeden çıkaracak kadardır. Bu da o negatif cephede halvetîliktir, tek başına olmaktır.

*Fakat bir de konumu, makamı, müessiriyeti ve çevresi olan biri, kitle psikolojisiyle kendisini takip eden insanları arkasına almış, o da binlere, milyonlara, milyarlara ulaşmışsa şayet, hafizanallah, bir sürü insanı kör kütük arkasından sürüklemiş olur; onun da vebali o kadar olur. İnsanları körleştirme, kütük haline getirme, herhangi bir mefkûresiz arkasından koşturma, yalanına da doğru gibi baktırma! Böyle bir vebali irtikap ettiğinden dolayı onların içindeki o fertler, adeta o vebali temsil ediyor gibi olurlar. Onlar da bir vebal şahsı, âbidesi veya vebal iskeleti haline gelirler.. vebal iskeleti, günah iskeleti, hacâlet iskeleti, rezalet iskeleti haline gelirler. Ne mırıldanılıyorsa onu mırıldanırlar. Ortaya ne atılıyorsa, onun arkasından sürüklenir giderler. Kendilerini geriye dönülmez bir ırmağa salmışlardır ki, hafizanallah, birkaç adım ötede helâket, felaket kendilerini bekliyordur. Bu da o meselenin negatif yanıdır.

*Meselenin pozitif yanında bulunmamız gerekir. Kendimizi onların o -bağışlayın- densizce tavırları, densizce beyanları, densizce mütalaaları içine salmamak, onlarla meşgul olmamak, dağılmaya meydan vermemek lazım. Derlenip toparlanıp esas kendi dünyamızı ihyâ etmeye, kendi ruh âbidemizi ikâme etmeye bakmalıyız Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Yürüdüğünüz Yolda Şüpheniz Yoksa…

*Büyük ölçüde öyle de olmuştur Allah’ın izniyle. Siz burada nasıl kendinizi diğer arkadaşlarınızla beraber hissediyorsunuz, dışarıda esen o bâd-ı hazanın hiç tesirinde kalmamış gibi bir tavır içindesiniz, inanın bana, dünyanın değişik yerlerindeki o adanmışların, okul, üniversite, kültür lokalleri, okuma salonları, imam hatipler açmak üzere, irşad adına dünyanın değişik yerlerine giden arkadaşların hiçbirinde en küçük bir sarsıntı müşahede edilmedi. Belki sizin ülkenizde, o mübarek ülkede fırtınalar şiddetli esebilir. O fırtınaların tesiriyle -alfa, beta, gama tesiriyle- sarsıntı yaşayanlar olabilir. Bazen arzu ettiğiniz tabloyu göremeyebilirsiniz. Beklediğiniz potansiyeli bulamayabilirsiniz. Evinizde, yurdunuzda, üniversiteye hazırlık kursunuzda, üniversitenizde, değişik tehditler karşısında, baskılar karşısında -herkesin immun sistemi o kadar baskıya mukavemet edecek durumda değildir- sarsıntılara şahit olabilirsiniz. Fakat dünyanın hiç umurunda değil o mesele, herkes bildiği gibi yapıyor.

*Girdiğimiz ve yürüdüğümüz yolun doğruluğuna inanıyorsak, bize, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç sarsılmadan o yolda yürümek düşer. Allah’ın nâm-ı celîl-i İlâhîsini ilan etme mevzuunda şüpheniz var mı? Bunun olumlu bir şey olduğu mevzuunda şüpheniz var mı? Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın, Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasının çok önemli bir hadise olduğunda şüpheniz var mı? Herkes, Allah’ın size olan mesajı, şu mübarek Kur’ân-ı Kerîm’i tanısın, duysun, öğrensin; bunun isabetli bir iş olduğunda şüpheniz var mı? Tarihten tevârüs ettiğiniz, ruh ve mana köklerinden size akıp gelen o usarenin insanlık için yararlı bir şey olduğunda şüpheniz var mı? Şayet bu hususlarda şüpheniz yoksa, Allah sizinle beraberdir! Bunlara inanıyorsanız, gevşekliğe düşmeyin, tasalanmayın, Allah sizinle beraberdir! Ve Allah (celle celaluhu) taşıdığınız o şehbâli düşürmeyecektir izn-i sübhânîsiyle, kudret-i kâhiresiyle ve irâde-i bâhiresiyle!

İnanıyor ve Ahiret Yörüngeli Yaşıyorsanız, Tasalanmayın; Allah Sizinle Beraberdir!..

*Bir can yakmasına maruz kaldıysanız, başkaları da kaldı! Bugün size saldıranlar, sizin aleyhinizde olan insanlar, inanın bana, yemin bile edebilirim, sizden daha fazla ızdırap çekiyorlardır. Çünkü sizin, dünyayı kaybetseniz bile ahiretiniz var! Allahınız var! Peygamberiniz var! Yalanınız yok, iftiranız yok, isnadınız yok, intikam duygunuz yok, kininiz yok, nefretiniz yok, fezâzetiniz yok, gayzınız yok, toplumun içine iftirak ve ihtilaf atmanız yok! Dolayısıyla öbür tarafta böyle reftâre yürüyor gibi cennet bahçelerinde yürüyeceksiniz, dünyayı bütün bütün kaybetseniz bile. Ama inanın, yürüdüğünüz yolda halisane yürüyorsanız, Allah dünyada bile sizi yalnız bırakmayacaktır.

*Hicret esnasında Allah Rasûlü’nün yolu Sevr’e uğramıştı. Kendisini takibe koyulan Mekke müşrikleri bir aralık gölgeleri içeriye düşecek ve tehditleri Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yaklaşmışlardı. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu ve Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi. Çünkü o esnada Allah Rasûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve O’nun adına endişe ediyordu. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek, “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” diyor ve ekliyordu: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” Siz artırarak söyleyebilirsiniz: Üç iseniz, dördüncüsü -unutmayın- sizi gözeten Allah’tır, dört iseniz, beşincisi Allah’tır… İnsanlığın İftihar Tablosu, orada kendi yakîn, tevekkül, teslim ve tefvizini ifade etmenin yanı başında, aynı zamanda rehberliği açısından bize düşünmemiz, dememiz, etmemiz gerekli olan hususlar mevzuunda da bir ders veriyor: Böyle deyin:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا

“Tasalanmayın! Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40)

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân, 3/139)

إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. (Âl-i Imrân, 3/140)

*Şayet size bir yönüyle bir yaralama, ajite eden bir şey geldi, dokunduysa, sizden evvel onu size reva görenlere daha acısı gidip musallat oldu. Uykuları kaçıyordur, yastıkları da, yorganları da, döşekleri de yılan, çıyan yuvası haline gelmiştir. Başlarını koydukları zaman uyuyamazlar, “Acaba ne yapsak, daha ne uydursak, ne desek de teselli olsak!” diyorlardır. Bu da sizin daha avantajlı olduğunuzu gösteriyor. Çünkü öyle bir kulvarda yürüyorsunuz ki, o kulvarda yürüyenlere hiçbir zaman kaybetme yok; düştüğünüz yerde bile kendinizi ayakta, dimdik görüyorsunuz Allah’ın izni ve inayetiyle.. bu yol peygamberler yolu, nâm-ı celil-i ilahiyi duyurma yolu, millet ruhunu ikame etme yolu, ruh ve mana köklerimizden akıp gelen usareleri değerlendirme yolu.

Kast Sisteminin “Sen kimsin?” Nakaratlı Zavallıları Hasetle Kıvranıp Duruyorlar!..

*Negatif yanıyla meseleyi karşılaştırdığınızda nerede durduğunuzu daha net göreceksiniz. Elhamdulillah, Allah bizi böyle bir yolda istihdam buyuruyor elimizde olmayarak. Allah’ın sevkidir, insiyakıdır. Biz kendimizi daima belli yerlerde bulmuşuzdur, bulduğumuz yerde de dört yanımıza bakmış, “Burada da şu avantajlı şey var, burada da şu avantajlı şey var.. Allah Allah! Bunlar hazırlanmış birisi tarafından.” Kader Risalesi’nde ifade edildiği gibi, “Şu daha güzel” falan demek kadar bir meyelan… Şimdiye kadar yapılan şeyler bunlardan ibaret. Ve şimdiye kadar bu şekilde, bu çizgide yapılan şeyler, inanın en büyük devletlerin bile yapamadığı şey haline gelmiştir.

*Meselenin başkalarını rahatsız eden yanlarından bir tanesi de budur: “Allah Allah! Bu ne idüğü belirsiz (!) insanlar, yani çoluk çocuk bunlar… Bazılarımızın kariyeri var, bazılarımızın siyasi tecrübeleri var, bazılarımızın arkasında da şuursuzca sürüklenen kitleler var; biz dünyanın değişik yerlerinde otuz tane okul açamadık, bunlar dünyanın yüz altmış küsur ülkesinde bin üç yüz okul açmışlar!” derler. Ne kadar lokal var, onların sayısını bilmiyorum. Ne kadar okuma salonu var, onları da bilmiyorum. Aynı zamanda bu heyetin ne kadar ticari yatırımlar mevzuunda rehberlikleri var, onları da bilmiyorum. Ne kadar geldilere sebebiyet vermişlerdir, ne kadar gittilere sebebiyet vermişlerdir, onları da bilmiyorum.

*Bu, Cenâb-ı Hakk’ın sizi sevk etmesiyle, iç insiyaklarla, bir yönüyle vicdanın güdümünde yaptığınız şeylerdir. Bunu Allah’tan bilmek lazım. Allah’tan bilirseniz, bu bir şükür olur, Allah da size olan bu nimetini artırır. “İyilik yaptığından dolayı insanlara teşekkür etmeyen, -teşekkür ahlakı yok demektir- Allah’a da teşekkür etmez.” “Az şeye şükretmeyen, çok şeye de şükretmez.” Teşekkürü bir huy, bir ahlak, bir tabiat derinliği haline getirmek lazım. Ondan dolayı da Allah’a binlerce hamd u sena olsun, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden a’lâ” “Herkes yahşi ben yaman, herkes buğday ben saman” şeklinde söylendiği gibi dûnhimmet olmamıza rağmen, çok farklı insiyaklarla hiç farkına varılmadık şekilde çok değişik hizmetlerin başında kendimizi bulduk, Allah da bunları lütfetti. Böyle bir mülahaza şükürdür Allah’a karşı. “Biz yaptık, biz ettik, biz evirdik, biz çevirdik” mülahazası Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki tasarrufunu görmezlikten geldiğinden dolayı, ona da nankörlük (nimeti görmeme) denir. Siz nimeti görmüyorsanız, Allah da nimeti, görmeyenlerin elinden alır, görenlerin eline verir. Bu açıdan sürekli metafizik bir gerilimle, şükürle gerilmeli, Allah’a hamd u senâda bulunmalı.

*Sizi ümmi, değersiz, kast sistemine göre onuncu basamakta görüyorlar, size tepeden bakıyorlar. Nitekim birisi “Lan sen kimsin, sen kimsin, sen kimsin!..” diyordu. Şimdi size böyle bakan insanlar, esas, kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar, yani ne ise onu ifade ediyor, zavallı. Size böyle bakan insanlar, sizin elinizle Allah’ın ortaya koyduğu şeyleri sizden gördüklerinden dolayı, küfrün de ötesinde korkunç tahrip yapan hasede sapıyorlar, kıskançlığa sapıyorlar, hafizanallah.

Mazluma En Çok Benzeyen Zalimler

*Haset, çekememezlik… “Niye bunlar da biz değiliz.. neden bunlar da ben değilim.. neden dünyanın yüz altmış ülkesinde bana şöyle bakılmıyor, böyle bakılmıyor, hep bunların yaptıkları işlerden bahsediliyor?” Haset bazen öyle şeylere sebebiyet verir ki küfür ona sebep olmamıştır. Küfrün ötesinde insanlara nankörlükler işlettirir, hafizanallah.

*Şimdi bu kadar şeye Allah’ın izni ve inayetiyle muvaffakiyetiniz karşısında çekememezlikler olabilecektir. Bunlar da Hasan Basri hazretlerinin buyurduğu gibi “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” Kendine ediyor, kendi uykularını kaçırıyor. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

“Haset etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” buyurur. Evet, haset insanın amelini, hatta emellerini, beklentilerini cayır cayır yakar, yok eder; tıpkı ateşin odunu yaktığı gibi. Dolayısıyla da haset o odun gibi insanları cayır cayır yakar. İnsan odun olmuşsa, yakılmaya namzet demektir, hafizanallah.

*Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o derekeye düşürmedi, başkalarına böyle bakmadınız hiçbir zaman, bir kast sistemi mülahazasına girmediniz. “Onlar halayık, kapıkulu, tasmalı insanlar; bizler de onları yetmeye ve gütmeye müvekkel melekler gibiyiz!” Kendinize hiçbir zaman öyle bakmadınız. Böyle bir bakış batırır insanı, hafizanallah.

*Hazreti Pîr, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Hangi mülahazadan dolayı “Dine hizmet ettim diye fahirlenme!” diyor. Dine elhak hizmet etmiş. Çağımızda onun kadar hizmet felsefesini bilen, tutarlı hizmet yapan ikinci bir insan çıkmamıştır. Çok büyük zatlar vardır; veliler vardır, kutuplar vardır; fakat Allah kime dilerse ona hizmet ettirir. Çok büyük insanlar var, etraflarına insanları toplayıp onları irşad eden, o insanların kalblerini Allah’a yönlendiren.. o insanların hepsinin ayağının altına başımı koyarım, o ayrı bir mesele fakat o zata Allah (celle celalühu) o iç içe karanlıklar, zulmetler olan çağda öyle bir hizmet yaptırmıştır ki… Belki günümüzün nesilleri bunu tam anlayamadılar, tanımadılar ama gelecek nesiller ona karşı yabancı kalmayacaklardır, onu tanıyacak ve arkasından gideceklerdir.

*Cenâb-ı Hak inayet-i tâmmesini üzerimizden eksik etmesin.. sizleri bizleri iki cihanda aziz etsin.. taksiratımızı af buyursun.. size haksız yere saldıran, haset eden, çekememezliğe giren insanları da hidayetiyle, ıslahıyla serfiraz kılsın; cennet mahrumu haline, değerler mahrumu haline, değerler yetimi haline getirmesin.

Dinin Afeti Üç Zümre

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali sorduk:

“Ulemâ-i sû” ne demektir ve bu sözle anılanlar nasıl kimselerdir? Ayrıca, hadis olarak rivayet edilen ve pek çok âlim tarafından üzerinde durulan bir sözde

آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ

buyuruluyor. “Fâcir fakîh”in ilk sırada zikredilmesinin hikmetini ve bu üç zümre arasındaki münasebeti lütfeder misiniz?

Kıymetli Hocamızın bu soruya cevap sadedinde anlattığı çok önemli hakikatlerden bazı mühim hususlar şunlar:

Kötülüklerden Sıyrılamamış Âlimler

*“Ulemâ-i sû” kötülüklerden sıyrılamamış, onlarla içli-dışlı âlimler demektir. Meseleleri hep iyilik yolunda değerlendirmesi, iyilikle yoğurması, sürekli meşrûyu takip etmesi ve meşrû dairede dolaşması gerekirken, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf buyurduğu malumâtı sûiistimâl eden veya yerinde kullanmayan ilim ehline “ulemâ-i sû” denir.

*Cenâb-ı Hakk’ın insana lütfettiği zâhir ve bâtın duygular, uzuvlar ve bütün mevhibeler -ulemanın ifadesiyle- “mâ hulika leh”ine, yani yaratılış gayesine uygun şekilde kullanılmalıdır. Bu cümleden olarak, Hazreti Üstad, Küçük Sözler’de göz ve kulak gibi uzuvların konumlarına dikkat çekmekte ve bunların, yaratılış hikmetlerine muvafık şekilde istimal edilmeleri gerektiğini nazara vermektedir. Mü’min, Hâlık’ının her emanetini, O’nun namına ve izni dairesinde istimal etmelidir ki ilim de bu emanetlerden biridir.

*Bu herkes için söz konusu olan bir meseledir; fakat muktedâ bih (kendisine uyulup ardı sıra gidilen) ve kudve (halk tarafından takip edilen) kimselerin, rehber konumundaki insanların sûiistimali çok kötü neticelere sebebiyet verir ki, işte o kötülüklere sebep olanlara “ulemâ-i sû” denir. İnsan bilgisiyle amel ediyorsa, zirve yapar. Onun için “Alimler peygamberlerin varisleridir!” buyurulmuştur. Fakat Sâdî’nin “Gülistan”da dediği gibi, bildiğiyle amel edene âlim denir. Şayet bir kimse çok biliyor, kitapları ezberlemiş bulunuyor ama malumatını fiiliyata taşımıyorsa, onun nasibi sadece dimağ yorgunluğu, kalb yorgunluğu, vicdan yorgunluğudur! Bildiklerini din ve diyanet adına pratiğe döküp onları realize etmeyen ve yaşamayan kimse -Sâdî’nin ifadesiyle- cahildir!

*Âlimler pozitif alanda nasıl değerlerini yükseltiyor ve kıymet üstü kıymete ulaşıyorlarsa, kötülük yaptıkları zaman da öyle esfel-i sâfilîne sukût ediyorlar. Çünkü onlara bakan, onların gözünün içine bakan, onların ağzına bakan, onların tavır ve davranışlarına bakan bir sürü insan vardır. Bir sürü insan vardır ki derslerini onların hallerinden, temsil keyfiyetlerinden, konumlarından, yorumlarından, dine bakışlarından, ciddiyetlerinden veya gayr-ı ciddi olmalarından alırlar. Onların hallerine göre diğerlerinin kalbî ve ruhî hayatlarında bir şekillenme olur. Bir insanın kendi kendine, şahsen, münferiden inhiraf yaşaması, sadece kendisi hesabına bir inhiraftır, kendisi hesabına bir sukûttur, kendisi hesabına bir tökezlemedir. Fakat milletin, gözünün içine baktığı bir cami imamı, bir müezzin, bir müftü, bir diyanet işleri reisi veya bir devlet başkanının vebali bir yönüyle tesir alanları ölçüsündedir. O insan inhirafıyla -hafizanallah- koskocaman bir milleti aldatıyor, bir beldeyi aldatıyor, bir kasabayı aldatıyor, bir köyü aldatıyor, bir cami cemaatini aldatıyor demektir. Şimdi bu, bir tek insanın münferit günahı, vebali, sûiistimali, âlim-i sû olması mesabesinde değildir. Bu çok daha büyüktür!

Dinin Afetleri

*Zikredilen hadis-i şerifte yukarıda anlatılan hakikate göre bir sıralama yapılmıştır: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ

“Dinin afeti üçtür: Fakîh-i fâcir (günahkar fıkıhçı), imam-ı câir (zalim idareci), müctehid-i câhil (kendi reyine göre ibadet ü taatte bulunan cahil kimse).”

1) Din adına bela, handikap, musibet, Allah’ın musallat kıldığı en kötü afet olarak sayılan üç zümrenin başında “fakîh-i fâcir” gelmektedir. Yani, fakîhtir; Kitap’la, Sünnet’le, Fıkıh’la meşgul oluyor ama fâcir; esas çizgisini koruyamıyor, fucûr yapıyor. Bağışlayın; yerinde bohemliğe düşüyor; yerinde rüşvet alıyor; yerinde hırsızlık yapıyor; yerinde millet malını gözetmiyor; helal haram düşünmeden, bir yönüyle “keyfe mâ yeşâ” nasıl isterse öyle yaşıyor. Bu açıdan da böyle bir fakîhin gözüne bakan onun gibi yaşıyor. Mesela; bir teolog “Efendim, bunda bir mahzur yok!” derse, millet o mevzuda boş durur mu? “Bu kadarcık, minnacık bir şey çalmışlar, ne olur bundan?!.” falan diyorsa, millet “İyi, bize de hırsızlık yolu açıldı!” der mi demez mi? “Efendim, buncacık rüşvetten ne çıkar?!.” falan dediği zaman, bütün işler bir yönüyle rüşvet yörüngesi üzerinde cereyan etmeye başlar mı başlamaz mı? Ve bütün bir milleti inhirafa sevk etmiş olur mu olmaz mı? Dolayısıyla ferdî bir inhiraf, sukût, kaybetme gibi değil, bunlarınki çok büyük olur.

*Böyle davrananlar -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın insanlara musallat ettiği şeytandan daha kötü kimselerdir. Çünkü şeytan soldan gelir bir yönüyle, size kötülükleri telkin eder, o yönden sizi baskı altına almaya çalışır. Fakat camide, taylasanlı gördüğünüz adam, bir teolog bunu yapıyorsa ve gevşek davranıyorsa, bir yönüyle halkı öyle bir inhirafa çağırmış, davet etmiş, sevk etmiş ve onları da gevşekliğe çekmiş olur hafizanallah. Onun için fakîh olan bir fâcir, dini biliyor gibi görünen bir insan, insanları ifsat edenlerin başında gelir. Denebilir ki, onların serkârıdır, pîşuvâsıdır, piştârıdır. Cehennem’e giderken de iğfal ve idlal ettiği insanların önünde yürüyecektir.. ve yürüdükleri o yolda yol boyu hep hacalet yaşayacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu da hidayetlerine vesile olduğu, yürüyecekleri yolu gösterdiği nûrefşân toplulukların önünde yürüyecek; Sırât’tan geçerken Cehennem alttan seslenecek: “Çabuk geçin, ışığımı söndürüyorsunuz!” diyecek. Evet, iyi yola sevk edenler de öyle olacak.

2) İkinci sırada cevreden zalim sayılıyor. “Hiç kimseye cevr etme, hiç kimsenin canına kıyma, hiç kimseye eziyet etme; belki herkesi takdir et, herkese iyilik yapmaya bak!” Bunlar öteden beriye sofilerin hep söyleyegeldiği sözlerdendir. Bir hadiste de “Yedi zümre vardır ki, Allah (celle celaluhu) hiçbir gölgenin olmadığı, serinleme imkanlarının bütün bütün yok edildiği yerde, -ağacın değil, Cennet’in değil, Firdevs’in değil- Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir.” denilir. Kimdir birincisi? “İmâmun âdilun” deniyor. Tam bunun zıddı. Burada câir imam; zulmeden, cevreden, ajite eden, insanların canını yakan, haksızlık yapan, iftira eden, başkalarını karalayan devletin başındaki şeklî serkârlar! Arş’ın altında gölgelenecek olanlar ise adaletli idareciler.

*Bir tarafta zirve yapıyor; öyle ki enbiyâ-ı izâmın arkasında yerini alıyor. Bir arpa kadar ağzına haram girmemiş, yarım kelime yalan söylememiş, çeyrek kelime iftirada bulunmamış, çeyrek kelimeyle kimseyi rencide etmemiş, kimsenin haysiyet ve şerefiyle oynamamış; hele koskocaman, 10-15 milyon bir cemaati hedef alarak, onlar için nâsezâ nâbecâ -kafirin bile demediği- şeyleri dememiş. Eğer demişse, imam-ı câir; dememişse, imam-ı âdil.

*Mesela, Hareket için tahminlere göre, bütün dünyada 15-20 milyon kadar sempatizanı var. Bunların bütününe birden paralel dediğiniz zaman, sülük dediğiniz zaman, bu küfre denk bir günahtır. Onca insandan “Hakkını helal et” deyip rûberû haklarını helal ettirmedikçe, o insanın Cennet’e gitmesi mümkün değildir; elli tane İstanbul fethetse dahi mümkün değildir. Zaten Allah o kadar şey onlara lütfetmez de. Şimdi imam-ı âdil gibi zirve yapmış bir insan olmak varken, böylesine hadîde (çukura) yuvarlanmış, esfel-i sâfilîn mahluku imam-ı câir olmak, bir insan için ne kadar acı bir şey!..

3) Üçüncü olarak da “müctehid-i câhil” zikrediliyor. Çağımızda çok olan bir şey. Bakarsınız kimisi der: “Yahu bırakın şu Ebû Hanîfe’yi, İmam Malik’i, Şafi’yi, Hanbeli’yi…” Bazıları bakarsınız hadisi bile inkâr eder, sadece Kur’ân der. Oysaki Müslümanlık, bir yönüyle temel disiplinler açısından Kur’ân’da şekillenmiştir ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şerifleriyle onlara vuzuh kazandırmıştır. Dolayısıyla Kitab’ın yanında Sünnet de esastır. İşte usulüddin ulemasının beyanı: “Sünnet’in Kur’ân’a ihtiyacından daha çok -açması, açıklaması, her şeyi milimi milimine yerine oturtması açısından- Kur’ân’ın Sünnet’e ihtiyacı vardır.” Usulüddin ulemasının bu mevzuda beyanı böyledir. Zira Kur’ân inmiştir ama onun ne ifade ettiğini en doğru anlayan, milimi milimine doğru anlayan İnsanlığın İftihar Tablosu neyle ifade etmiştir onu? Kavlî sünnetiyle!.. Neyle ifade etmiştir? Fiilî sünnetiyle, ef’al-i nebevisiyle, ahval-i nebevisiyle, temsilat-ı nebevisiyle…

*Câhil müctehid Kitab’ı bilmez, Sünnet’i bilmez ama içtihatta bulunur. Günümüzde çok müctehid vardır. Zannediyorum, kütüb-ü ehâdîsiye açısından, o mevzuda uzman herkesin ilk planda okuması gerekli olan Kütüb-ü Sitte’dir. Yemin ederim, hocalık taslayan, müctehidlik taslayanlar bu kitapları -hele bir şerhle- katiyen okumamışlardır. Hatta hadisçiler bile bunları yakın takibe alarak baştan sona kadar okumamışlardır. Kaldı ki bunun dışında Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i var, İmam Malik’in Muvatta’ı var, zevâide dair yazılmış kitaplar var, Darekutniler var, Hakim’in Müstedrek’i gibi eserler var. Bir insanın, bütün bu hadisleri gözden geçirmedikten sonra Kur’ân’a dair incelikleri onlara has keyfiyet içinde, onların haysiyetini koruma keyfiyetinde bilmesi mümkün değildir. Şimdi bu tür insanların içtihattan dem vurmaları cehaletlerini ilandan başka bir şey değildir. İster tefsir uzmanı olsun, ister hadis uzmanı olduğunu iddia etsin, ister fıkıh uzmanı olduğunu iddia etsin, isterse de kelam uzmanı olduğunu iddia etsin; Kitap, Sünnet ve Fıkıh bütün külliyatıyla -bir de müzakere edilerek- gözden geçirilmemişse, Kıtmir onlara cehaletlerini bilmeyen cahiller nazarıyla bakar.

*Cehaletini bilmeyen cahiller bunlar. Unvanlar önemli değil. Kitapların fihristlerine bakar, fişlersiniz; fişleri bir araya getirir, işlersiniz; sonra bir şey olduğunuzu düşlersiniz; sonra da müctehid olduğunuzu düşlersiniz. Öyle fişlemeyle, işlemeyle, düşlemeyle müctehid olunmaz.

*O insanlar sabahtan-akşama kadar o işle meşgul oluyorlardı. Mesela, o koca Ebu Hanife!.. İmam Rabbani hazretleri gibi hüccet bir insan “Allah Rasulü’nün yolunu bir şehrah halinde yaşayan Ebu Hanife’dir.” diyor. Sen ben değil!.. Bize onlar baksalar “Bunlar mük’ab cahil!..” derler. Hazreti Ebu Hanife, talebeleriyle her meseleyi müzakere ediyor; (en az) 500 tane insan Hazret’in derslerini, takrirlerini dinliyor. Biz onlardan sadece 3-4 tanesini biliyoruz; İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam-ı Züfer, İbn Mübarek gibi kimseleri biliyoruz. Onlarla müzakere ediyor; onlar bir şey söylüyorlar, Hazret de bir şey diyor; fakat kafasına takılıyor o şey. “Ya İmam, Kur’ân’da mesele bir yerde böyle deniliyor, bir yerde de böyle deniyor. Sünnet-i Sahiha’da da böyle deniyor. Acaba bu farklı ifadeleri bir araya getirdiğimiz ve müşterek mütalaa ettiğimiz zaman ortaya çıkacak sentez nasıldır?” Talebeleri mütalaalarını ortaya koyuyorlar. Gidiyor, sabaha kadar Kur’ân-ı Kerim’i bir kere daha baştan aşağıya okuyor. Bazen gelip diyor ki, “Talebelerim! Yusuf’um, Muhammed Şeybani’m!.. Mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” Onun için, Ebu Hanife’nin, talebeleriyle müzakere ettikten sonra kendi dediği şeylerden döndüğü, talebelerinin fetvasını kabul ettiği yerler vardır kütüb-ü fıkhiyede.

*Derinliğiyle beraber bu kadar da hakperest olan insanlardır onlar. Derin ve durudurlar. Baktığınız zaman sığ zannedersiniz fakat içine girdiğiniz zaman ummanlar kadar derin olduklarını görürsünüz. Onların sığ görünmeleri, duru olmalarındandır, duru ırmaklar gibi. Fakat o kadar da hakperesttirler, Hakkın hatırını âli tutarlar. Bunlar müctehid-i allâmdırlar. Sığ insanların yapacağı şey değildir bu mesele.

*Bu açıdan, ümmet-i Muhammedi ifsat eden, kalbleri bozan insanları sırasıyla kategorize ettiğimiz zaman “fakîh-i fâcir” en başta gelir. Sonra “İmam-ı câir”; zalim, cevreden, insanları inciten, haksızlığın haksızlık olduğunu bilmeyen, zulmederken bile bir şey yaptığını zanneden, zulmederken dahi kendisini hep haklı gösteren işin başındaki insanlar.. köyün muhtarından devletin başındaki adama kadar.. bunların hepsine din ıstılahı açısından imam denir. Ve sonra da “câhil müctehid”ler. Milleti mahveden insanlar…

Allahım İlmimi Arttır Ama Senden Uzaklaştıracak İlmi Verme Bana!..

*Cenâb-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrediyor: “Ey Benim şanlı Nebim! Vahiyle serfiraz Nebim! Habib-i Zîşânım! De ki: Rabbim benim ilmimi arttır!” (Tâhâ, 20/114) İlim -bir yönüyle- iman hakikatleri mevzuunda derinleşme, İslam hakikatleri mevzuunda derinleşme, irşad hakikati mevzuunda derinleşme; insanların elinden tutup onları sahil-i selamete çıkarma, râh-ı hidayete götürme vesilesidir. Bütün bunlarda “Arttır Allahım arttır, arttırdığın kadar arttır!” demek gibi. Hazreti Pîr-i Muğân’ın “Hel min mezîd” (Daha yok mu?) mülahazasıyla meseleyi irtibatlandıracak olursanız; doyma bilmeden imanda derinleştikçe derinleşme, derinleştikçe derinleşme, deryalara daldıkça dalma; dolayısıyla tâ o mercan adalarına ulaşma ve insanlara inciler, mercanlar sunma.

*Hadis-i Şerif’te de: “Allah’ım! Faydası olmayan ilimden Sana sığınırım” deniyor. Bu, “İlim verme!” demek değildir. Faydasız ilmi istememedir ki insan onunla ne kendi hayatını nizam ve intizam altına almıştır ne de başkaları için yararlı olmuştur hafizanallah. Faydası olmayan ilim! Yani, kalbî hayatım, ruhî hayatım, imanım, İslamiyetim, ihlasım, ihsanım, yakînim, tevekkülüm, teslimim, tefvîzim, sikâm itibarıyla benim için bir şey ifade etmeyen ilim. “Böyle bir ilimden Sana sığınırım!” Öyle ilim olacaksa, taklîdî Müslümanlık ondan daha iyidir.

*Levhalarda olan sözlerden bir tanesi de şudur: “Allah’ım! Beni Sen’den uzaklaştıracak muvaffakiyetler verme bana!” Yani, istersen hezimet ver ama Sen’den uzaklaştıracak şey verme. Çevirip şöyle de diyebilirsiniz: “Allahım! Bizi Sen’den uzaklaştıracak ilmi bize verme; taklîdî Müslümanlık, cahilâne Müslümanlık ondan daha iyidir.”

“İman hem nurdur hem kuvvettir.”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Belki İslam’ın zuhur ettiği andan itibaren şimdikiler gibi olmasa bile yine bir kısım herc ü merc yaşanıyor. O en güzide, en mümtaz insanlar arasında bile bu türlü şeylerin cereyan etmesi bize gösteriyor ki, bu ölçüde imana, iz’ana, yakîne, tevekküle, teslime sahip olmayan insanlar arasında haydi haydi bu meseleler olacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kitabu’l-fiten ve’l-melâhim başlığı altında nakledilen hadislerinde ahirzamanda cereyan eden hadiseleri anlatmak suretiyle, tabiat-ı beşeriyenin her zaman o türlü şeylere açık olduğuna vurguda bulunuyor ve bize tembih buyuruyor; “Temkinli olun, bunlar olacak” diyor.

Zalim Allah’ın Kılıcıdır!..

*Asya’da herc ü merclerin yaşandığı bir dönemde, Necmeddin-i Kübra Hazretleri Cengiz’in oraları işgal etmesi sırasında savaşarak şehit olmuştur. Cengiz onu bağışlamak istemiştir ama “hayır” demiş, “Ben Efendimiz’den bişaret aldım bu mevzuda, böyle duracağım!” O Hazrete sormuşlar: “Neden Cenâb-ı Hak bu belayı başımıza musallat etti?” Demiş ki: “Biz Asya’da birbirimize düşmüştük, birbirimizle yaka-paça oluyorduk; ‘Zalim Allah’ın keskin bir kılıcıdır, Allah onunla intikam alır, sonra döner ondan da intikam alır.’ Biz birbirimizi yiyorduk, birbirimizle günaha giriyorduk! (İnsan birbirini yiyince birbiriyle günaha girer. O onu yediğinden dolayı haram işlemiş olur, o da onu yediğinden dolayı haram işlemiş olur.) Daha fazla birbirimizi yiyerek büyük günahlara girmememiz için, bizi günaha sokmamak üzere Allah zalimleri musallat ediyor; tepemize balyozlar iniyor, ‘Aklınızı başınıza toplayın!” diyor.” Aslında o mevzuda kullanılan balyoz veya tokmak Cengiz’dir. Fakat unutmamak lazım, o Cenâb-ı Hakk’ın yed-i kudretinde kullanılan bir tokmak, bir balyozdur.

*Önceki dönemlerde hakiki müslümanların belki avantajlı yanları şuydu: O türlü sadmeler, kırılmalar yaşandığı zaman, başlarını kaldırıp baktılarında karşılarında âbide bir şahsiyet Alparslan’ı görüyorlardı, Nureddin-i Zengî’yi görüyorlardı, Şîrkûh’u görüyorlardı -Selahaddin’in amcasıdır-, Selahaddin’i görüyorlardı. Bu insanlar hem güçleriyle hem kuvvetleriyle hem İslamiyet’e bağlılıklarıyla, bir taraftan adeta İslam için bir serhad oluşturuyor, İslam’ın ırzına, namusuna, haysiyetine, şerefine geçilmesine fırsat vermiyorlardı; bir diğer taraftan da temsilleriyle o düşmanlarının gönüllerine giriyor onları fethediyorlardı.

*Evet bunlar hep yaşanmış ama o dönemin insanları, başlarındaki bu serkârları, o âbide şahsiyetleri görünce, bütün bütün ümitsizliğe düşmemişler. Yani şöyle böyle o bela ve musibet aralıklarından, Cenâb-ı Hakk’ın hususi mahiyette eltâf-ı hâssesinin birer tecelli, birer şua şeklinde onların dünyalarına aktığını görmüşler ve mütesellî olmuşlar.

Cennet’e Koridor Oluşturmak da Olsa Popülist Mülahazalar Merduttur!..

*Günümüzde kaybettiğimiz şey esasen odur! Müslümanlığı şeklî bir sahiplenme var. Yani “kendi düşüncemiz, kendi felsefemiz, kendi dünya görüşümüz” çerçevesinde… Bu okul açmakla da olabilir, fakat derdiniz şudur: Onları kendi dünya görüşünüze göre, hayat felsefenize göre, size Emîru’l-Mü’minin demeye göre, birileriyle kavgaya hazırlamaya göre yetiştirirsiniz. Bu mülahazaların hiçbirinde Allah’ın rızası yoktur! Bunların hepsi mel’ûn mülahazalardır. Nâm-ı Celîl’i i’lâya matuf bir hareket yoksa, milli ruh ve milli düşünceyi i’lâya matuf tavır ve davranış söz konusu değilse, bütün bunlar nefis hesabına, popülizm hesabına, kendini ifade etmeye matuf densiz davranışlardır. İsterlerse cennete giden koridorlar oluştursunlar! Mülahazalar böyle kirliyse, bunlar densiz davranışlardır.

*Aslında bir mü’minin hedefinde her gün; bir, Allah ile münasebetleri açısından, bir de topluma karşı sorumlulukları açısından, derinleşmeye doğru bir cehd, bir gayret olmalıdır. “Hel min mezîd” (Daha yok mu?) abidesi gibi imanda derinleşmeye doyma bilmeme.. bu ufka ulaşma gayreti içinde olma. E ne yapacak bu insan? Namazını öyle bir derinlik içinde kılacak! Zira onca kötülük adına derinleşmiş insanlara karşı mevcut sığlığımızla mücadele edemeyiz. Onların dünyevî güç kuvvet itibarıyla, şeytanî stratejiler itibarıyla, münafıkça tavırlar itibarıyla vur-kaç hesabıyla sizin karşınıza çıkmalarına mukabil, siz o oyunları oynayamazsınız; çünkü hepsi gayr-ı meşru.. Makyavelist  mülahazaların ifadesi. Size düşen şey, dinde derinleşme, Allah ile münasebette kavî hale gelme, hakikaten kalbinizle O’nun arasında bütün vasıtaların yok olup gitmesini sağlama. Namaz bunu yapar ama namazın namaz olması, daha doğrusu insanın namazlaşması lazım.

Teheccüdsüz Geçen Gecemizi Ölü Bir Gece Saymalıyız!..

*Biz kabiliyetimizin, istidadımızın, iç donanımımızın nereye kadar müsait olduğunu bilmediğimizden dolayı, himmetimizi âlî tutmalıyız; gözlerimiz hep göklerde olmalı; meleklerin arasında saf tutacağımız mülahazasıyla oturup kalkmalıyız ve ibadetlerimizi de ona göre yapmalıyız. Teheccüdsüz geçen bir gecemizi ölü bir gece saymalıyız. Evvâbînsiz geçen bir akşamı, karanlık bir akşam saymalıyız. Kuşluksuz bir gündüzü, güneşsiz bir gün saymalıyız.

*Her insan gözüne kestirmeli; haliyle, tavrıyla, davranışıyla, temsiliyle, “Acaba her gün bir tane adamın gönlüne girebilir miyim? Bir adamın gönlüne -hak ve hakikat adına- otağımı kurabilir miyim?” Eğer böyle bir şeye muvaffak olursa, bir senede 365 tane adam kazanmış olur. Fiilen kazanmasa bile, defter-i hasenatına kazanmış gibi yazılır. O bunu dilesin, muvaffak olduğu kadar muvaffak olacak. Fakat niyeti o olduğundan dolayı, her gün bir adamın gönlüne otağını kurmuş gibi Allah ona sevap ihsan edecek. Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.

*Benim himmetim o kadarına yetmiyor, ne yapayım? Evet, indireyim, biraz aşağıya çekeyim ben bunu. Her hafta bir tane adam kazanma! Senede 52 tane insan yapar. Allah onun sevabını verir. Bir de muvaffak olursa… Niyet öyle olunca o mevzuda, azim öyle olunca… Bir de “Ben bu insanların gönüllerine taht kurmak istiyorum!” gayreti bir donanım ister, bir ufuk ister, onlara hitap etme seviyesi ister, o seviyede onlara hitap ister. Dolayısıyla o mevzuda donanımda da kusur etmeyeceksin! Bakın, iki yanlı mükemmeliyete doğru, insan-ı kâmil olmaya doğru bir yürüme var. Diyelim olmadı.. yahu her ay bir tane adamın gönlüne otağımızı kuralım. Senede 12 tane olur; 12 tane insan kazanırsınız. Bin tane insansanız ya da bir milyon insansanız, kaça vardığını düşünün onun…

Bari Senede Bir İnsan…

*Daha aşağıya çekelim bunu; yahu Allah aşkına senede bir tane! 20 yaşında bu işe gözünüzü açmışsanız, 70 yaşında da ölecekseniz, önünüzde 50 sene var. 50 sene içinde 50 tane adam kazanırsınız. Fakat her şeye rağmen himmet âlî tutulmalı! Bence birinci derecede meseleye bakmalı, o ilk kademede yapılması gerekli olan şeyler ne kadar bir cehd, ne kadar bir gayret, ne kadar bir performans istiyorsa, bence onu sarf etmeye çalışmalı.

*Demek ki birinci olarak imanda, Rabbimizle münasebetlerimiz açısından derinleşmeli; O’nun gerçekten bir güç kaynağı, bir kuvvet kaynağı olduğunu duymalı, onu o hale getirmeli. O mevzuda zirveleşmeli. Yoksa hafizanallah, niyetinde zirveleşme olmayan bir insan, hayatında zırvalaşmadan kurtulamaz. Bir diğer taraftan da siz bir yönüyle Allah’ı insanlara sevdirirseniz, Allah (celle celaluhu) da sizi sever.

Yalana Doymayanlara Takılmamalı!..

*Bunlar meselenin pozitif yanlarıydı; negatif yanları da şudur: Günümüzde bir sürü güft u gû var, yalan haber neşreden jurnaller var. Şimdi gazete diyoruz, ilk defa jurnal deniyordu ona. Zaten manasından da anlaşılıyor, esasen şunu bunu gammazlama, onun bunun kusuruyla ayıbıyla uğraşma.. Hâlihazırdaki durumları itibarıyla öyle mi değil mi? “Hayır” diyemezsiniz, maalesef öyle. Tam jurnal manasının temsilcisi bunlar. Yalana doymuyorlar bir türlü. Mü’minin iman adına meseleyi artırmaya doymadığı gibi onlar da yalana, iftiraya, isnada, intikam duygusunu tetiklemeye, haset duygusuyla hareket etmeye doymuyor, doymuyor..

*Şimdi, esas vazifeleri bu mu? Fakat bunu vazife edinmiş ve ondan başka bir şey düşünemeyen, başlarını o levsiyattan dışarı çıkaramayan, dünyaları sadece o işin içinde dönüp dolaşan o insanlar, sürekli levsiyat attıkça ister istemez sizi ve bizi bazen meşgul ediyor. Bir de işte böyle levsiyattan sıyrılmasını bilmek lazım. Bir iki arkadaş bizi alakadar edebilecek meseleleri takiple sorumluysa şayet tekzibimiz adına, tavzihimiz adına, tashihimiz adına, tazminatımız adına… Çünkü esasen rencide edilmek istenen bir yönüyle Hareket, Camia ve Hizmet itibarı, onurudur. Bu aynı zamanda heyetin, camianın şerefi ve haysiyetidir. Daha başkalarını da düşünebilirsiniz, hatta Kıtmir’i içinizde bir insan kabul ediyorsanız, ona atılan şeyleri de kendinize atılmış gibi düşünebilirsiniz. Bu açıdan da bizim o hakkımız her zaman mahfuzdur. Onlar bin defa yalan söylemişlerse, biz de bin defa tekzip davası, tashih davası, tazminat davası açarız.. kessinler seslerini.

*Herkes bunlarla meşgul olmamalı. Bütün himmetimizi şu biraz evvelki pozitif meselelerde teksif etmeliyiz. Önümüzü kestiler; bir yolda yürüyorduk, birdenbire heyelan oldu, altından kalkılmaz kayalar yolumuzu kesti. Şimdi o mevzuda alternatifimiz nedir, nasıl aşarız onu? Alternatif yolumuz olmalı. Allah’ın insan fizyolojisinde, anatomisinde sürekli tatbik buyurduğu bir şey var. Kalbi düşünün, ana damarlar var, fakat onlarda ufak bir problem olduğu zaman kollateraller (yardımcılar, taliler, ikinciller, tamamlayıcılar) hemen vazifeyi derpiş ediyor, deruhte ediyorlar. Mutlaka kollaterallerimiz olmalı bizim. Bir tane asfaltımız vardı, şehrahımız vardı yürüyorduk. Yanına bir tane daha yaptık, ihtiyat. Hayır öyle değil; o kalbdeki espri neyse bence ona göre. Katiyen tevakkuf yaşamamalı.

“Ona ‘kıtmîr’ dediğimiz zaman diğerleri hemen dağılır!” sandılar.. ve aldandılar.

*Onlar zannediyorlardı ki, böyle bir yere bir darbe vurduğumuz zaman, Kıtmir’e Kıtmir dediğimiz zaman, -Allah Allah arkasındaki de sanki -bağışlayın- koyun sürüsü- onlar hemen dağılacaklar.. ve aldandılar. Adanmış insan sürü değildir! Kendini bir davaya vakfetmiş insan sürü değildir! O kitle psikolojisiyle hareket etmez! O dünyevî bir kısım varidata bağlı hareket etmez! O, yaptığı hizmetin karşısında hiçbir şey almadan, îsârlaşmada öyle derinleşmiştir ki, -bir yönüyle- îsâr ruhuyla ona bakan insanlar Hazreti Ebu Talha’yı hatırlarlar; çanağa kaşığını boşuna tokuşturup misafirinin yemek yemesini sağlamıştır. O îsâr ruhunu anlamayanlar, öylesine kendini milletine adamışları tanımayanlar, hemen bir el darbesiyle, bir balyozla onları dağıtacaklarını, ürküteceklerini, korkutacaklarını veya algı operasyonlarıyla baskı altına alacaklarını zannettiler, zannederler, zannedecekler.

*Her zaman Selahaddinler, Fatihler, Alparslanlar, Kılıçarslanlar çıkaran o mübarek millet, o Anadolu insanı, bir kısım ne idüğü belirsiz insanların bu mevzudaki iğfâlatıyla, idlâlatıyla yürüdüğü yolda katiyen tevakkuf yaşamayacaktır. Hatta rolantiye bile geçmeyecektir. Hangi vitesle gidiyorsa, belki bir vites aşağıya düşürecek, “Bu yol biraz sarpa sardı, böyle gidersek yol alırız!” diyecek ama katiyen durmayacaktır. Bu sizin için inandırıcı olmanın en kuvvetli argümanıdır.

*İnandırıcı olma hususunda, durulan yerde dimdik durma çok önemli bir faktördür. Dimdik durmada temâdî onun on katı daha fazla önemli bir faktördür. Mıncıkladılar, çuvaldızladılar, bizlediler, mızrakladılar, iğne soktular.. hiçbir şey olmamış gibi -bağışlayın- pire ısırması nevinden…

*Gerçekten bir davaya gönül vermişsek, Allah’ın izni, inayeti, riayetiyle hiçbir şey bizi vazifemizden alıkoymamalı. Böyle ifritten gulyabaniler karşımıza dikilse, goriller önümüzü kesse, arslanlar kaplanlar panterler önümüze çıksa, -Allah’ın izni ve inayetiyle- milletimiz öteden beri hep bunların üzerine yürüdü, yine yürüyecektir ve bu mevzuda diğerlerinin komplolarını hep boşa çıkaracak, çarklarını ve düzenlerini kendi başlarına dolayacaktır.

*Allah mukavemetinizi arttırsın.. sizi imanda zirveleştirsin.. Allah ile münasebette meleklerle hemsaf haline getirsin. Amin…

Kurbet Yolunun Dört Esası

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. İnsan bu hakikati hep hatırda tutmalı; en büyük muvaffakiyetlerinde bile tevazu ve mahviyetten ayrılmamalı; Hazreti Ali’nin ifadesiyle, insanlardan bir insan olarak kalmalıdır.

Terk Mesleği

*Mizaç, meşrep ve zamanın ilcaatına göre –temel esas ve disiplinler mahfuz– insanı Allah’a ulaştıran yollar farklılaşabilir. Meselâ Muhammed Bahâeddin Nakşibendî Hazretlerinin yolu anlatılırken, bildiğiniz üzere şu dört esasa dikkat çekilir:

“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

Yani Nakşibendî tarikatına göre dört şeyi terk etmek gerekir. Terk edilmesi gereken bu esaslardan birisi, terk-i dünyadır. Dünyayı terk etmek, hiç kazanmamak, mal mülk sahibi olmamak demek değildir. Elbette ki mü’min çok iyi çalışır, çabalar, kazanır; ama çalışıp kazanmasını sadece kendi rahatına, kendi yeme içmesine, dünyevî arzu ve hevesine bağlamaz ve hele elde ettiği imkânlardan dolayı asla gurura girmez, şımarıp küstahlaşmaz, servetinin altında ezilip kalmaz. Öyle ki o, yeri geldiğinde, elinde avucunda ne varsa hepsini Rabbisinin rızası istikametinde harcamaktan çekinmez.

*Dünyayı terk mevzuunda Hazreti Pîr’in verdiği ölçü dikkat çekicidir. O, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek gerektiğinden bahseder. Buna göre, mal mülk mevzuunda esas önemli olan, çalışıp kazanan bir insanın, kazandığı şeylerin kalbinde yer etmemesidir. Hazreti Üstad, dünyayı kalbe koymamanın ölçüsünü mealen şu şekilde verir: “Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ne de kaybettiği şeye mahzun olur.” Evet, o, dünyalık bir şey kazandığı zaman, Allah’a hamd eder ve kazandığı o şeyin hakkını nasıl vereceğini, onun şükrünü nasıl eda edebileceğini düşünür. Kaybettiği zaman da yine Allah’a tevekkül eder ve “Rabbime hamd olsun ki, dünyalık bu yükü benden aldı götürdü. Çok şükür ki, bu vesileyle o yükün altından sıyrıldık.” der.

*Terk-i dünyadan sonra terk-i ukbâ geliyor. Terk-i ukbâ ise, insanın yaptığı ibadet u taati uhrevî bir mükâfat ve bedele bağlamaması demektir. Allah’a kullukta bulunan, O’nun yolunda koşturan bir insanın, “Allah’ım ben bu kadar namaz kılıyor, oruç tutuyor ve dine hizmet adına koşturuyorum. Benim bu kadar koşturmama karşılık Sen de Cennet’ini bana ver!” demesi, kendi konumunu bilmemesi, bir gaflet ve küstahlık içine düşmesi demektir. Zira Cennet Allah’ın fazlıyla insana lütfedeceği bir nimettir. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü tahiyyat) bu hakikati ifade etme adına şöyle buyurur: “Hiç kimse ameliyle Cennet’e giremez.” Sahabe-i kiram efendilerimiz: “Siz de mi ya Resûlallah?” diye sorunca da şöyle cevap verir: “Allah rahmet ve fazlıyla sarıp sarmalamazsa ben de giremem.” (Buhari, Merdâ 19) Evet, Cennet Allah’ın fazlının neticesidir. Kulluk ve ubûdiyet Allah’ın hakkı, bizim ise vazifemizdir. Ukbâyı terk meselesi işte bu açıdan ele alınmalıdır. Yoksa ukbâyı terk, insan için, Cennet’i istememek ve Cehennem’den sakınmamak demek değildir.

İnsanın Benliğini de Terk Etmesi

*Nakşîlerin üçüncü düsturu terk-i hestîdir. Bunun mânâsı, insanın kendini nefyetmesi, kendini düşünmemesi demektir. Meselâ namazda, Allah huzurunda kullukta bulunurken, insanın kendinden sıyrılmaya talip olması, kendini bütün bütün silmesi terk-i hestîdir. Öyle ki, o insan, namaza durduğu esnada, âdeta “Acaba ben var mıyım, yok muyum? Şayet yoksam, nasıl oluyor da, dudaklarımdan niyete dair bu lafızlar dökülüyor. Demek ki varım. Hâlbuki O’nun var olduğu yerde ben nasıl var olabilirim ki? Bir yerde sonsuz varsa, onun karşısında sadece sıfır vardır. O hâlde bana düşen sadece sıfır olmaktır.” diyecek kadar, kendisinden sıyrılma gayreti içinde olmalıdır. Evet, terk-i hestî, insanın kendisini bütün bütün yok farz etmesi demektir. Bizim varlığımız O’nun varlığının ancak gölgesinin gölgesinin gölgesinin gölgesinden (…) ibarettir.

*Kendisini/nefsini terk edebilmiş insanları Allah Teâlâ kimseye nasip olmayan işlere muvaffak kılar; sadece kendi varlığını gören kibirlileri de alçalttıkça alçaltır. Bu cümleden olarak, Napolyon, Bilal-i Habeşî hazretlerinin yaptıklarının onda birini yapamamıştır.

*Son olarak terk-i terk geliyor. Bunun mânâsı ise, dünyayı terk eden, mülâhazalarını ukbaya da bağlamayan ve kendisini de terk eden bir insanın, “İşte ben böyle bir târikim” mülâhazasına da kapılarını kapatması, böyle bir mülâhazanın bir kir hâlinde hayaline gelip konmasına dahi meydan vermemesi ve bütün bu terkleri de terk etmesi demektir. Yani terk-i terk, insanın, aklının köşesinden dahi: “Maşaallah, ben dünyayı da, ukbayı da, kendimi de terk ettim!” şeklinde bir düşüncenin geçmesine fırsat vermemesidir. Öyle ki, birisi gelip ona: “Sen şunu terk ettin, bunu terk ettin!” dediğinde, o, “hatırlamıyorum” diyecek kadar, bu terkleri düşünmekten uzak, onları unutmuş ve zihninden silmiş olmalıdır.

Acz, Fakr, Şevk ve Şükür Yolu

*Fakat günümüzde, özgüven mülâhazasıyla benlik, enaniyet ve ego öne çıkarılmış ve bu durum sâri ve öldürücü bir hastalık gibi yayılmıştır. Bu sebeple, Hazreti Pîr, günümüzün bu realitesini göz önünde bulundurup meseleyi mâkul bir mesnede dayandırdıktan sonra çağın insanına şöyle seslenir:

“Der tarik-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çiz.

Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz.”

Evet, enaniyetin çok ileri gittiği, kabarıp köpürerek âdeta damla iken derya hâline geldiği günümüzde, mâkul mesnetlerini ortaya koymadan, bütün bütün enaniyeti terk oldukça zordur. Bundan dolayı Üstad Hazretleri, mesnet ve gerekçelerini ifade ve izah etmek suretiyle günümüz insanını acz u fakr, şevk u şükür yoluna çağırmaktadır.

*Bu yolda, ilk olarak insanın acz u fakrını kabul ve itiraf etmesi gerekir. Çünkü insanın kendisini muktedir gördüğü yeme, içme gibi en basit hareket ve davranışlarda bile, kendi payına düşen iktidar yok denecek kadar azdır. Zira daha başta, mükemmel bir sistem hâlinde işleyen vücudu insana veren Allah’tır. Evet, bu baş döndürücü sistemi başta O kurmuş, O bahşetmiştir. Aynı zamanda, bu mükemmel sistemin işleyişi de, O’nun kudret, irade, tasarruf, inayet ve riayeti altında cereyan etmektedir. Bu kadar aciz ve muhtaç durumda olan insanoğlunun diğer taraftan hayat, sıhhat, ebediyet, Cennet… gibi sınırsız ve sonsuzluğa uzanan arzu ve emelleri vardır. İşte insan, varlığı itibarıyla, bu kadar acizdir. Onun hamuru âdeta aczden yoğrulmuş gibidir.

*Aynı zamanda o, muhtaç olduğu şeylerin yüzde birine sahip olamayacak kadar da fakirdir. İşte Üstad Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” diyerek bize bu hakikati anlatmış ve bu hakikatle ortaya çıkan yolu göstermiştir.

Arkadaşlarımdan Rica Ediyorum!..

*Cenâb-ı Hak, alın teriyle kazanan zengin fedakârların civanmertliği ve hizmet erlerinin de ona mukabil istiğnalarıyla dünyanın 160 ülkesinde size müesseseler açıp hizmet etme imkânı vermiştir. Allah’ın lütfettiği bu güven kredisinin devam etmesi için o müesseselerde vazife gören adanmış ruhların fakir kalmaları elzemdir. Evet, fakir kalalım bizler. Vefat ettiğimiz zaman, Ebu Zerri’l-Gıfâri gibi, “Acaba bir kefen bulabilir miyiz buna?” desinler. Ben arkadaşlarımdan bunu rica ediyorum. İtibarımızın korunması buna bağlıdır. O türlü şeylere gönül kaptırmayalım. Allah adamı Allah varken başka şeye gönlünü kaptırmaz. O işi ikâmeye gönül vermiş insan başka şeylerle meşgul olmaz.

*Diğer taraftan acz u fakr şuuruyla bezeli bir mü’min için, Cenâb-ı Hakk’ın öyle teveccühleri olur ki, bakarsınız Allah (celle celâluhu), hiç olmayacak şeyleri ona yaptırtır. Her şey öyle yerli yerindedir ki, dehrin hâdiseleri karşısında birilerinin onu kurtarmak için müdahale edip by-pass yapmasına ihtiyaç kalmaz. Bu durumu gören fert, olup bitenler karşısında “Ümitsizlik ve yeise düşecek ne var?” diyerek şevkle hareket eder. “Niçin şükür duyguları içinde O’nun yolunda koşturup durmayayım ki!” der, şevkle şahlanır. Daha sonra da sağanak sağanak başından aşağıya yağan nimetler karşısında sürekli tahdis-i nimet mülâhazasıyla gerilime geçer ve bir ömür boyu hız kesmeksizin yoluna devam eder.

*Üstad Hazretlerinin, insanı şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlaka ulaştıran acz u fakr mülâhazası kısaca budur. Yoksa buradaki fakirlik ve acziyetten kasıt, maddî fakirlik, insanın dünya adına hiçbir şeye malik olmaması demek değildir. Evet, Hazreti Pîr’in ortaya koyup anlatmak istediği acziyet ve fakirlik, insanın, insanî realiteler içinde neye malik olduğunu ve ne kadar aciz olduğunu görüp idrak etmesi demektir. İşte bu yapılabildiği takdirde kalbdeki nokta-i istinat ve nokta-i istimdat tam duyulup hissedilecek ve böylece insan, kendini Hakk’a ulaştıran, Allah’la münasebetini derinleştiren kestirme bir yola girmiş bulacaktır.

*Bediüzzaman Hazretleri ortaya koyduğu alternatif yolun dört esasına ilave ve tekmile olarak şefkat ve tefekkür disiplinlerini de saymıştır. Zira diğerlerinin tam anlaşılıp uygulanabilmesi için bu iki dinamik de lazımdır.

Musîbetlerin Perde Arkası ve Son Nefese Kadar Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, birkaç saat önceki sohbetinde şu mevzular üzerinde durdu:

Bela ve Musibetler Birer Kurbet Rampasıdır!..

*Sevap tek bir kanalla gelmez, çok farklı kanallarla gelir. Bu açıdan da gönülden arzu etmediğimiz, istemediğimiz şeylere maruz kaldığımız zaman, “Bu defa ilâhî tecelli olarak böyle bir kanal kullanıldı. Bizim sevap havzımıza bu defa da bu kanalla sevap akıyor, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna bu yolla yaklaşıyoruz, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı bu yolla hoşnut ediyoruz!” mülahazasıyla meseleye bakmalı.

*İnsanın maruz kaldığı şeylere daha baştan, sebebini bilmeden sabretmesi, işte esas sabır odur. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sabır, hadisenin şokunu ilk yediğiniz zamanki sabırdır.” buyurur. Sonra, biraz evvel arz ettiğim mülahazalara bağlı, döner hadiseleri yorumlarsınız: “Bak, bu bana şunu kazandırdı, şöyle gözümü açtı; elmas kömürden şöyle ayrıldı; mü’min münafıktan şöyle tefrik edildi…” Bu mülahazaları gözden geçirip değerlendirdikten sonra, “Yahu başıma gelen bu şey de sabredilecek bir şeymiş!” demek, bu da bir sabırdır; fakat işin esbabını bilmeden, daha hadisenin şokunu yaşadığın zaman sabretmen, çok farklı bir şeydir. En mübarek ibadetlerden daha fazla size sevap kazandırır. Bir hamlede, bir nefhada, bir rampaya binmiş gibi sıçrar, âlâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkarsınız. Kendinizi meleklerle hem-saf bulursunuz. Bela ve musibetler kadar insanı evc-i kemâlâta hızlı çıkaran başka bir şey yoktur.

*Dertlileri sever Rahman. Onların iniltisi nezd-i ulûhiyette, en tatlı dualardan, tazarrulardan, niyazlardan daha nâfiz, daha geçerli ise, bence endişe duymamalı, O’na tazarru ve niyaza yönelmeli. Ferdî hayatınıza gelip musallat olan virüsleri, problemleri, dertleri, hastalıkları… mutlaka Kendisine tazarru ve niyaza, Kendisine yönelmeye sevk etmek için değişik tecellî dalga boyunda size bir iltifatın ifadesi olarak görmelisiniz. Sizin iniltinizi duymak istiyordur, sizi tazarru ve niyaza sevk etmek istiyordur.

Nefse Takılmamanın Yolu Yüce Bir Gayeye Gönül Vermektir!..

*İ’lâ-yı kelimetullahın ve kendi ruhunuzun abidesini ikame etmenin dışında göstereceğiniz her gayret boştur, havanda su dövme demektir. Burada belki size bazı şeyler kazandırabilir; alkış kazandırabilir, takdir kazandırabilir, şuursuz kitle psikolojisiyle hareket eden yığınları sizin arkanızdan koşturabilir. Fakat bunların hiçbirinin uhrevî âlem itibarıyla Allah nezdinde bir arpa kadar kıymeti yoktur! Dağlar cesametinde kıymeti olan bir şey varsa, o da Allah yolunda mücahededir. “Bir kimse Allah yolunda ölesiye cihad ederse, yani kalbler ile Allah arasında engelleri yıkarak kalblerin Allah’la bütünleşmesini, buluşmasını sağlama istikametinde cihad ederse, işte o Allah yolunda bir cihaddır!” Onun dışındaki şeyler size şirin, tatlı görünebilir, fakat nezd-i ulûhiyette kıymet-i harbiyesi yoktur bunların.

*Yolunuz bu ise, -Budur inşaallah; bütün kardeşlerinizin, dostlarınızın, taraftarlarınızın, sempatizanlarınızın ve arkadan gelecek, münevver ve münevvir nesl-i âtînin gaye-i hayali de budur inşaallah.- bu gaye-i hayal ile yaşadığınız sürece Allah’ın izniyle eğriliklere, yamukluklara sapmayacaksınız. İnsan yüksek bir mefkûreye kilitlenmeli, onu realize etmeye çalışmalı ki, kendine takılmasın.

*Böyle bir gaye-i hayaliniz yoksa, insan hiç farkına varmadan kendi enaniyetine, egosuna takılır. Önce bir egoist olur o, her şeyi kendine bakan yanıyla değerlendirir. Çıkarlar… Hangi çıkarlar? “Bana faydası ne bunun?” düşümcesine bağlı menfaatler. İşte ona bağlanır. Millet çapında çıkarlar, toplum çapında çıkarlar, din-diyanet çapında çıkarlar, sizin arkadaşlarınızın açılımının kazandırdıkları çapında çıkarlar.. eğer kendisine bunlardan bir menfaat gelmiyorsa, bir kazancı yoksa, onun için bunların hiçbirinin kıymeti yoktur. “Bunların hepsi yıkılmalı, bu müesseselerin hepsi kapanmalı; çünkü bana dönen bir şey yok bunda!” Böyle bir egoizmaya sapma olur. Sonra daha da derinleşir, her şeyi kendine bağlı görür hafizanallah; o zaman da egosantrist olur. Meseleyi biraz daha ileriye götürünce bir narsist haline gelir. Gözü artık kimseyi görmez. Hatta mevhum bir kısım düşmanlara karşı bile nefretle oturur, nefretle kalkar. Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir!

“Sabır, Kurtuluşa Ermenin Sırlı Anahtarıdır.”

*İnsanlar her zaman bela ve musibetlerden çekmişlerdir. Size düşen de budur. Bir sözde derler ki; (her Musa için bir Firavun) her Firavun için de bir Musa vardır. Hazreti Musa’nın karşısında Firavun olmuştur. Hazreti İbrahim’in karşısında Nemrut olmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu hem Nemrutlarla hem Firavunlarla hem de daha ne türlü belalarla karşılaşmıştır. Raşit Halifeler de o belalarla karşılaşmışlardır. O büyük müceddidler de, Abdulkadir Geylani hazretleri de, İmam Gazzali hazretleri de hep çekmişlerdir. Bu dünyada hiçbir zaman firavunsuz yaşanmamıştır. Her zaman Yezidler, Haccaclar bulunmuştur ve onların karşısında da mazlum sahabi ve tâbiin bulunmuştur. Ama dişlerini sıkıp sabretmişlerdir. Kim sabreder, dişini sıkar, katlanırsa, Allah’ın izni ve inayetiyle zaferyâb olur, umduğu şeylere nail ve mazhar olur. “Sabır, kurtuluşa ermenin sırlı anahtarıdır.”

*“Boş değiliz!” diyen insan boşun ta kendisidir. Bunca iyilik ve güzellikler karşısında -insanız zayıfız, aklımızdan geçebilir- “Galiba biz de bir şey yapıyoruz!” dersek, Allah hemen tokadı suratımıza indirir. Her şeyi O’ndan bilmeli. “Biz de bir işe yarıyormuşuz!” derseniz, hafizanallah egoizmaya bir kanal açmış olursunuz. Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günaha ve küfre doğru bir adım atmış olursunuz farkına varmadan. Kendi durduğunuz yerden bir adım uzaklaşmış, şeytanın durduğu yere bir adım yaklaşmış olursunuz. Her adım başka bir adıma çağrı olduğundan, ikinci adımı atmak biraz daha kolaylaşır hafizanallah. Üçüncüsü daha da kolaylaşır. Ve sonra insan kendisini bu yanlış adım atmalar sarmalı içinde bulur.

Geride Bir Atı, Bir Kılıcı ve Bir de Kalkanı Kalmıştı!..

*Büyük zafer ve muvaffakiyetler Cenâb-ı Hakk’ın inayetinden bilinmez de şahıslara verilirse, o şahıslar hafizanallah güç ve kuvvet zehirlenmesine maruz kalırlar.

*Halid b. Velid cihan çapında bir kumandandı. Allah (celle celâluhu), iki büyük imparatorluğu onun kılıcıyla dize getirmişti. Asker, başında Halid’i görmeyince bir yere hareket etmeyecek derecede ona bağlanmıştı. Bununla beraber, Yermuk muharebesi gibi Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir sırada, Halife Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onu azletmişti. Emri tebliğ vazifesi kendisine verilen Muhammed b. Mesleme, Hazreti Halid’in başındaki sarığı boynuna takıp onu bu hâlde halifenin huzuruna getirivermişti. Hazreti Ömer “Halid! Allah şahit ki seni çok seviyorum. Ama halk bütün zaferleri senin şahsında buluyor. Hâlbuki bize bu zaferleri ihsan eden Allah’tır. İnsanların şirke düşmesine meydan vermek istemiyorum. Ve bunun için de seni kumandanlıktan azlediyorum.” demişti.

*Hazreti Halid b. Velid ruhunun ufkuna yürüdüğünde geriye bir atı, bir kılıcı ve bir de kalkanı kaldı. Yuh olsun başka şekilde düşünenlere!.. Kendisini bir şey zanneden egoistlere, egosantristlere.. imkan elde ettiği zaman kendi için yeni imkan yolları araştıranlara.. villalar, yalılar hazırlayanlara.. yuh olsun…

Öyle Bir Sevgiliye Gönül Bağla ki, Batıp Gitmesin, Gönlünü Dâim Şâd Eylesin!..

*Şu fâni dünyaya aldanmamalı. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri ne hoş söyler: Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez. Alvarlı Efe Hazretleri de şöyle der: “Acep bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.”

*Böyle ölümlü bir dünyada faniyât ü zâilâta dil bağlamamak lazım. “Afitâb-ı hüsn-ü hûbân âkıbet eyler üful / Ben muhibbi Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.” (Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fânî güzelleri değil, batmayan ebedî güzeli severim.) O güneş yüzlü sevgililer elbet bir gün gurub eder giderler, güzel çehreler akıbet eyler üfûl. Ben zâil olmayan birinin tutkunuyum, meftunuyum, muhibbiyim; batıp gidenleri sevmem. Arkasını bana dönüp kaçanları sevmem.

*Alvarlı Efe Hazretleri der ki: “Öyle bir dildâre dil ver eyleye dilşâd seni / Öyle bir dâmeni tut ki ede ber-murâd seni!” Yani, öyle bir sevgiliye gönül bağla ki, gönlünü şâd etsin. Öyle bir eteğe yapış ki, seni muradına erdirsin. Cenâb-ı Hak’tan başka kim size bunları verebilir?!. Onun için varsın sizin arkadaşlarınız fakir olarak yaşasın.. varsın yalısız, villasız, köysüz, dikili bir taşı olmadan yaşasın.. cepheden cepheye koşsun.. elin âlemin binlerce dolarla çalıştığı yerlerde “kût-u lâyemût” (ölmeyecek kadar)’la -hem de amele gibi çalışarak- geçinsin. Varsın olsun; zira bu dünya fanidir bunda kalınmaz. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.”   

*“Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.” Kimleri savurmadı ki?!. Ne Süfyanlar yuvarlanıp o gayyaya gittiler. “Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete / Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler / Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş / Mezarına bir çift taş, diker nişan ederler.” İşte sen osun!..Dünya malı elde iken düşmanların dost olur / Elde bir şey kalmayınca dost bile düşman olur.” Öyle bir yâre gönül vermeli ki, her zaman dostluğu devam etsin ve o dostluk bir işe yarasın. Allah’tan başkası için bu düşünülemez; zılliyet planında da Ruh-u Seyyidi’l Enam’dan başkası için düşünülemez, Kur’an’dan başkası için düşünülemez, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l Enâm’ın yolundan başkası için bu düşünülemez.

Son Nefese Kadar Ubudiyet ve Hizmetten Dûr Olmamalı!..

*Biliyorsunuz, rahatsızdım, “konuşmayayım” diyordum. Fakat arkadaşların da isteği olunca “Acaba Cenâb-ı Hak beni de te’dib eder mi?” diye endişe duydum. Daha evvel, Yaşar Tunagür Hoca’dan bizzat dinlediğim bir hadiseyi size nakletmiştim: Merhum Yaşar Hoca gibi bazı tanıdıklarımın da kendisinden ders aldıkları Hüsrev Hoca, iyice yaşlanmasına rağmen sırt üstü yatarak dahi olsa talebelerine ders vermeye devam eder. Fakat son zamanlarında artık kitabı bile elinde tutamaz hale gelir. Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının ellerinden kitabı almak isterler ama o vazifesine devam edeceğini söyler.

*Yaşar Hoca ve bir grup arkadaşı her gün Hüsrev Hoca’nın evine gidip ders almayı sürdürürler. Yine bir gün dersi tamamlayıp ayrılacakları esnada avluda kaynamakta olan bir kazan ile boş bir tabutun durduğunu görürler. Merak ve endişe ile Hüsrev Hoca’ya ne olduğunu sorarlar. Hoca ahirete çok iyi inanmış biri olarak, gayet rahat bir tavır içinde “Hani bizim üniversitede okuyan bir kız vardı ya, o bugün vefat etti” der.

*Hüsrev Hoca bütün manilere ve rahatsızlıklarına rağmen derslerini aksatmaz. Nihayet bir gün iyice takatten kesilen elindeki kitap kayar ve yere düşer. İşte o zaman Hüsrev Hoca ellerini kaldırıp “Allahım bağışla beni, bırakmak istemiyordum ama artık götüremiyorum!” der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.

*Bütün bu mülahazalarla, ben bu denen şeylerde bir şey olduğu kanaatini taşımayabilirim. Arkadaşları tasdî’ ettiğimi (başlarını ağrıttığımı) düşünebilirim. Fakat onlar bir şey olduğuna inanıyorlarsa, onların hatırına, en azından onların sevap saydıkları bu şey “olsun” dedim. Rabbime hesap verme endişesiyle, bugün de hasta masta -öğleden evvel, öğleden sonra ne çektiğimi Rabbim biliyor- o büyük insan gibi “Öleceksek, böyle bir şey yaparken ölelim.” mülahazasıyla geldim, o mülahaza ile başınızı ağrıttım.

Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetinde özellikle şu hususlara vurguda bulunuyor:

Herkes, Kusurlarını Kendisine Söyleyebilecek Hakperest Bir Arkadaş Edinmeli!..

*Her mü’min, zaaflarını bilen bir insan basireti ve idrakiyle, kendisine yer yer kusurlarını hatırlatacak bir arkadaş edinmelidir.

*İzmir’e ilk gittiğim yıllarda Erzurumlu, hayatını Sünnet-i Seniyye çizgisinde sürdürmeye çalışan kıymetli bir arkadaşım vardı. Gözünün içine baktığınızda, onda size Allah’ı hatırlatabilecek mânâlar görürdünüz. Bu arkadaşıma bir gün şöyle bir teklifte bulundum: “Yanlışlarımı gördüğün zaman sen beni ikaz edeceksin. Senin bir yanlışın olduğu zaman da ben seni uyaracağım.” Böylece çizgimizi bulma, Allah’ın bizi koyduğu yerde yörüngemizi takip etme ve yanlış yolda yürümeme adına birbirimize yardımcı olacaktık. İşte böyle bir mukaveleden sonra, namazın secde ve rükûlarında tesbihleri istenen seviyede söylememem karşısında bir gün yanıma geldi ve bana şöyle bir ikazda bulundu: “Falanlar gibi ne öyle namazı verip veriştiriyorsun. Allah’a en yakın olunan o hâli niye dolu dolu dua ile zenginleştirmiyorsun?” Onunla bu konuda bir kardeşlik mukavelesi yapmış bulunmamıza ve bunu da benim teklif etmiş olmama rağmen kemal-i teessüfle itiraf etmeliyim ki, fren yemiş araba gibi sarsıldım. Ancak, Rabbime hamd olsun ki, hemen kendi içime dönerek, “Gerçek sabır ilk anda gösterilen tahammüldür. Şimdi iradenin hakkını verme zamanı. Bu onun vazifesi olduğu için benim mukabelede bulunmamam gerekir. Zaten ben de bunu hak etmiştim. Namazda böyle bir hususa dikkat etmeliydim.” dedim.

*Eğer kendi kendimizi göremiyorsak, mutlaka bize bazı yanlarımızı hatırlatabilecek, “Bakışlarında, irisinde okuduğuma göre sende az kibir var gibi, tepeden bakıyorsun!” diyebilecek arkadaş edinelim. Böyle dediği zaman da rahatsız olmayalım. Çünkü bu iç dünyamız itibarıyla bizi tamire sevk eder.

Arkadaşlık Hukukunda da Usûl ve Üsluba Riayet Edilmelidir!..

*Hayırhah arkadaşı, bir eğri büğrüyü, bir kırık döküğü haber verdiği zaman insan darılmamalı; fakat o da üslup açısından muhatabını tepkiye sevk etmeyecek bir üslup kullanmalı; usûlü üsluba feda etmemeli. Denmesi gerekli olan şeyi mutlaka söylemek bir esastır; ama onu, rencide etmeyecek ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir tarzda söylemek de üsluptur. Bu açıdan bu tür durumlarda söylenecek şeyleri usûlüne göre söylemeliyiz. Karşımızdaki insanın karakterini iyi okumalı, ne ölçüde tepki verebileceğinin tespitini yapmalı ve işte buna göre alternatif üsluplar bulma yoluna gitmeliyiz. Aksi takdirde kusurları düzeltelim derken, insanları rencide edip incitirsek üslupta yapacağımız böyle bir hatayla her şeyi yıkıp yerle bir eder ve hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız.

*Herkesin bir hayırhah arkadaşa olan ihtiyacını o büyük sultanlar şeyhülislamlarını dinleyerek gidermişlerdir. Kanunî gibi büyük bir sultan adımını atarken bile Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye soruyordu. Fatih, Akşemseddin’in ve Molla Hüsrev’in gözünün içine bakıyordu. Onlar gibi, hakkın hatırını âlî tutan ve “Hünkârım, bu doğru değil!” diyecek kadar hakperest olan insanlardan birer mâbeyn-i hümâyûn oluşturmuşlardı.

Hazreti Fatih’in Adalet Karşısında Boyun Eğişi ve Hızır Çelebi’nin Hakperestliği

*Büyük sultanların hak karşısında boyun eğişlerine misal sadedinde şu hadise anlatılır: Fatih Sultan Mehmed Hazretleri, daha yirmi bir yaşında iken Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) övgüsünemazhar olup en muallâ mevkiye ulaşan bir ulu sultandır. O, İstanbul’u fethettikten sonra, yaptıracağı caminin belli bir sayıda sütuna oturtulmasını ister ve mimar Sinan Atik’e bu mevzuda talimat verir. Ne var ki mimar, bu talimata uymayarak sütun sayısını eksik tutar ve Fatih’e göre önemli bir mimarî hata işler. Bunun üzerine Fatih, onun elinin kesilmesini veya kırılmasını emreder. Cezası uygulanan Sinan Atik, mahkemeye müracaat eder ve mahkemece davasında haklı bulunur. Derken, Fatih mahkemeye celb edilir ve Hızır Çelebi’nin hâkimliğini yaptığı mahkemede Fatih’in de elinin kesilmesine ya da kırılmasına karar verilir. Hükmü öğrenen büyük sultan, gayet mütevekkil bir şekilde cezalandırılmayı kabul eder. Bu manzarayı gören Sinan Atik, hemen meseleye müdahale eder ve bu adaleti gördükten sonra, ailesinin geçinebileceği nafakayı Fatih’in vermesi şartıyla davasından vazgeçer. Böylece Fatih kısastan kurtulmuş olur. Sultan Fatih, mahkemeden sonra Hızır Çelebi’ye döner ve “Eğer Allah’ın hükmüyle hükmetmeseydin, şu kılıçla/topuzla senin kelleni indirecektim!” diye kükrer. Bu kükreyiş karşısında Hızır Çelebi de, “Eğer verdiğim hükmü kabul etmeseydin, ben de sana aynı şeyi yapacaktım!” sözleriyle karşılık verir ve sakladığı hançeri çıkarıp padişaha gösterir.

Hazreti Bediüzzaman, Allâme Hamdi Yazır ve Mehmet Akif de Mâbeyn’in Gazabına Uğramışlardı!..

*Ertuğrul Düzdağ Bey der ki: “Esas Abdülhamid’in (cennet-mekân) başına gelen o gailelerin arkasında mâbeyn-i hümâyûn vardı.” Mâbeyn-i hümâyûn dediğimiz o kalem-i mahsus (özel kalem) müdürleri, danışmanlar, mütebasbıs insanlar çevreyi sarınca, hiçbir hakikat doğrudan doğruya merciine ulaşmıyordu. Düşünün ki, Hazreti Üstad yüz sene önce güneydoğuda, doğuda üniversite yapma meselesini teklif etmişti. Doğunun problemi cehaletti, ilimle giderilecekti; ihtilaftı, ittifakla giderilecekti; fakirlikti, millete kazanma yolları gösterilmekle giderilecekti. Bediüzzaman bu reçeteyle gelmiş, mâbeyn-i hümâyûna müracaat etmişti. Heyhat, sesi yukarıya çok farklı ve çarpık aksettirilmiş; neticede hakkında deli denmiş ve Hazret tımarhaneye gönderilmişti. Bu, mâbeyn-i hümâyûnun, o çevrenin, o danışmanların, o kalem-i mahsus müdürlerinin gazabına uğrama demekti.

*Dolayısıyla o dönemde Abdülhamid’e (Mekânı Cennet olsun, ona karşı hürmetim yürektendir) alerji duymayan, ondan rahatsız olmayan bir elit yok gibiydi; hemen herkes rahatsızdı ondan. Mesela büyük müfessir Allâme Hamdi Yazır küstürülmüştü; Sultan hal’ edilirken fetvanın metnini o yazmıştı. Mehmet Akif gibi bir insan diyor ki, hal edildikten sonra, “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” Siz zannediyorum sıradan bir insan için bile kullanmazsınız bu tabiri. “Yıkıldın gittin ey mülevves devr-i istibdad” şiirinde açıktan açığa “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” diyor. Fakat bunu dedirten nedir? O mâbeyn-i hümâyûn. O her dediğine “Efendimiz, ne buyuruyorsanız, doğrusu odur! Nasıl ferman ediyorsanız, ne dediyseniz mahz-ı hikmettir efendim, mahz-ı maslahattır efendim, mahz-ı istihsandır efendim; siz kat’iyen yanlış söylemezsiniz!..” diyen kimselerdir.

“İstişare etmeyen hüsrandan kurtulamaz; iktisat etmeyen de fakirlik cenderesinden sıyrılamaz.”

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Efendimiz, şöyle buyuruyordu: “İktisat eden fakir olmaz. İstişare eden de hüsrana uğramaz, pişmanlık yaşamaz.” Bunun mefhum-u muhalifi şudur: İstişare etmeyen haybetten, hüsrandan kurtulamaz; iktisat etmeyen de fakirlik cenderesinden sıyrılamaz.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

“Sen Ne Olmuşsun Böyle?!.”

*Fert planında hayırhah arkadaş edinmeden, toplum çapında da işler hakperest mâbeyn-i hümâyûnla götürülmeden hatalar sarmalından kurtulmak mümkün değildir. Kendilerine yahşi çeken, “Sen yahşisin, herkes yaman!” diyen kimselerin dürtülerini fikir kabul eden muhakemesiz insanlar ümmetin başına musallat oldukları sürece de ümmet, başındaki gailelerden, problemler sarmalından katiyen sıyrılamaz. Hem fert hem aile hem de toplum planında yanlışımızı hatırlatıp düzeltebilecek, yanlış yola girmemize meydan vermeyecek ve şehrahta yürümemizi sağlayabilecek hakikatbîn (hakikati gören) yol göstericilere ihtiyaç var.

*Talebelik arkadaşlarımdan biri, bir Ramazan-ı şerifte Edirne’ye uğramıştı. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben bir münasebetle, “Hazreti Muhammed böyle buyuruyor, Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor…” gibi bir-iki söz ettim. Haddizatında, bugün çoğu kimse öyle bir ifadeyi saygı sayıyor, kimi İlahiyatçılar dahi “Peygamber” deyip geçiştiriyor. Fakat son dönemde “Sen kimsin?” diye bağıran birine adeta “Sahi, Sen kimsin?” diyerek ilk cevap verenlerden olan o arkadaşım yüzüme garip garip baktı, gözlerini gözlerime dikti ve “Yahu, sen ne olmuşsun böyle! O senin babanın oğlu mu ki, O’ndan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?” dedi. Böyle bir ikaz karşısında, ilk anda fren yemiş araba gibi biraz zangırdadım. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ne var ki, biraz düşününce, -Rabbim şahit- içimden ona “Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!..” dedim. Evet, söylediğim sözlerde, şimdikilerin hürmet ifadesi için fazla bile buldukları “Hazret” tabiri vardı; ama o, benim nazarımda Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmemeliydi ve medrese arkadaşım haklı olarak beni ikaz etmişti.

*Böyle arkadaş edinin eksiğinizi gediğinizi usulüne göre söylesin; siz de bu sayede kendinizi okuma fırsatını elde etmiş olun.

Yolumuzun Kaderi ve Vazifemiz

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yeni sohbetinde şu konuları anlatıyor:

*İmam-ı Gazalî hazretleri, günahları ve kötü fiilleri “mühlikât” (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) olarak isimlendirirken, sevapları ve salih amelleri de “münciyât” (kurtaran, felaha götüren ameller) başlığı altında ele alır.

Zâlimler kaybetmeye mahkumdur!..

*Günümüzün hadiseleri İmam Gazalî’nin ifadesiyle değerlendirilecek olursa, zalimlerin mezalim, mesavî, hud’a ve intikam şeklindeki değişik kötülükleri, kendileri hakkında mühlikât, mazlumlar için ise münciyât sayılır. İnsan onunla inlerse, onunla oturur kalkarsa, dualarında mağdurları da beraber dillendirir ve ne ölçüde moral verecekse, onlara moral verirse, bir taraftan çekerken, diğer taraftan da kazanmış olur.

*Tarih boyu hep çekenler ve çektirenler vardır. Eğer çektirilenler, hak ve doğru yolda yürüyorlarsa, onlar kazanıyorlar, diğerleri de kaybediyorlardır; bütün tarih boyunca böyle olmuştur. Zâlim hep kaybetmiştir; mazlum ise, şayet inanıyorsa, Allah’la irtibatı varsa, yüksek idealler uğrunda o mücadeleyi veriyorsa, hak hakikat adına dimdik duruyorsa ve bundan dolayı kendisine gelip gelip tosluyorlarsa, o mazlumiyet, o mağduriyet, o mahkûmiyet onun için bir kazanç vesilesi olagelmiştir.

*Tarih boyunca pek çok peygamber gelmiş ve Allah’ın mesajını getirmişlerdir. Ne var ki, hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış ve zulme maruz bırakılmışlardır.

Peygamberlere de “sefih, kâhin, mecnun” demişler, size “haşhaşi” demelerine aldırmayın!..

*Hazreti Nuh (aleyhisselâm) nübüvvetle serfiraz kılınmış; insanları, Allah’a kul olmaya davet etmiş ve gemi mucizesi gibi harikuladeliklerle teyid edilmişti ama kavmi ona, -hâşâ- “sefih” ve “mecnun” diyordu. Size “haşhaşi” demişler, aldırmayın. “Çete” demişler, aldırmayın. “Sülük” demişler, aldırmayın. Peygambere “sefih” demişler; bunak demektir bu.

*Bazı edepsiz kimseler de İnsanlığın İftihar Tablosu’na hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz, cahil gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır; estağfirullah, yüz bin defa estağfirullah.

*Hazreti Âdem’den Hazreti Nuh’a, ondan Rasûl-ü Ekrem Efendimize kadar insanlığın tarihine baktığınız zaman, göreceksiniz ki, adet-i ilahi hiç değişmeden devam edegelmiş. Değişen nedir? Şartlara göre senaryolar değişmiştir; zulüm ve ceza şekillerinde bir kısım farklılıklar olmuştur.

Dağınıklığa düşmemeli!..

*Realiteleri kabul etmek ve dağınıklığa düşmemek lazım. “Şimdi ne olacak?” Bunlarla güç ve kuvvetimizi dağıtırsak, esas mükellef olduğumuz hususları yerine getirme mevzuunda kullanacağımız enerji kalmaz; enerjimizi beyhude kullanmış oluruz. Dağılmamak lazım. İki işi yapmaya çalışırken, üçüncü dördüncü bir meşguliyete kalkışırsak, bütün bütün dağılırız.

*Böyle bir feşel (fiyasko) yaşamamak için en ehemmiyetli konular üzerinde yoğunlaşmak gerekmektedir. O da şudur: Konjonktür bizi şöyle bir duruma itti. Bu durumda biz, gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? Şu anda içinde bulunduğumuz şartlar, neler yapmamıza müsaittir? Bu mevzuda hizmet adına ne türlü alternatifler oluşturabiliriz. İşte buna bakmamız lazım.

*Yoksa “Falan zalim şunu yaptı, filan zalim bunu yaptı. Falan kara yayıncı şunu yaptı, filan ak yayıncı bunu yaptı…” Bunlarla meşgul olduğunuz zaman, kafa dağınıklığına düşersiniz; nöronlar taşımaz bunu; korteks çatlayıverir birden bire. Sonra yapacağınız işlerde üst üste fiyasko yaşarsınız. Öyleyse, dağılmamak lazım.

*“Onlara şöyle mukabele edelim, böyle mukabele edelim!” gibi mülahazalara da girmemek lazım. Elbette ki iftiralar karşısında, tekzip, tavzih, tashih hakkını kullanma her zaman için mahfuzdur; avukatlar ve bilenler o hakkı usulünce kullanırlar. Ama “O bana bir şey dedi, ben de ona diyeyim! O benim için yakışıksız şu lafları atıverdi, ben de kendi kendime veya birkaç arkadaş içinde onun dediği şeye yakın bir şeyler söyleyeyim. O bana tilki dedi, ben de ona -bari- tavşan diyeyim.” Bunlar faydasız şeyler. Bunlarla geriye hiçbir şey dönmez. Aklı başında bir mü’min, yapacağı her hareketle geriye bazı şeylerin dönmesine göre planlar ve projeler oluşturmalı; “Ben ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım ki, hareketim bazı şeyler kazandırsın?” düşüncesiyle hareket etmelidir.

“Geçmiş ümmetlerin başlarına gelenlere mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”

*Cenâb-ı Hak, ilahî âdeti gereğince insanları hayatları boyunca çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutar. Böylece tıpkı elmasın kömürden, altının da taş ve topraktan ayrılması gibi onların hasını hamından, saf olanını olmayanından ayırır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

“Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2)

*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

*Cenâb-ı Hak, sabredip mücahedelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142)Allah (celle celâluhu) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (celle celâluhu), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdîsi ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

“Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”

*Habbab bin Eret (radıyallahu anh) anlatıyor: Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.”

*“Mukabele-i bilmisil”de bulunmaya din cevaz vermiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Mefkûre kahramanları misliyle cezalandırma ruhsatını kullanmamalıdırlar; bu düşünceyle Hazreti Pir, “mukabele-i bilmisil” için “kaide-i zalimâne” tabirini istimal etmiştir. Zarar mevzuuna gelince, hadis-i şerifin ifadesiyle, “Zarar verme yoktur; zarara zararla mukabele de yoktur.”

*Bizim tek derdimiz rûh-i revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasıdır. Yahya Kemal ne hoş söyler:

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Gök nûra gark olur nice yüz bin minâreden,

Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî.

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i,

Akseyleyince Arş’a lisân-ı Muhammedî.”

Olumlu düşünmeli, müspet hareket etmeli ve emanetin hakkını vermeli!..

*Siz yapılması gerekli olan şeyleri yapın; ötesini Allah’ın rahmet ve inayetine bırakın. Üstad Hazretleri, bu mevzuyla alâkalı Celâleddin Harzemşah’ın bir mülâhazasını nakleder: Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.” Şe’n-i rububiyetin gereğine karışmam, ne dilerse onu yapar.

*Biz bugün bütün himmetimizle, şimdiye kadar yapılan şeyleri alıp ileri götürmeye bakmalıyız. Ötesinde, bize şu kötülüğü yapmışlar, bu kötülüğü yapmışlar.. onlar hakkında da “Cenâb-ı Hak günahlarını affetsin!” der, acıma hislerimizi ifade ederiz. Çünkü zulmedenler, imanları varsa ve imanlarına rağmen zulmediyorlarsa, onlara acımak lazım; zira size kazandırdıkları halde onlar kaybediyorlar. Ahirette umumi bir hukuka tecavüzün cezasını çekerler. Âmme hakkı, Allah hakkıdır; Allah hakkına tecavüz etmişliğin cezasını çekerler. Dolayısıyla da acımaya kesb-i istihkak ederler; acınacak durumdadırlar.

*Şu halde bize düşen şey, o durumda olan insanlar hakkında “Allahım bizleri de onları da sırat-ı müstakime hidayet eyle. Bize de onlara da yanlış şeyler yaptırtma. Öbür tarafta bir bela, bir musibet şeklinde gelip başımıza dolanacak şeyleri bize yaptırma!” demektir. Evet, biz hem onlar hem de kendimiz için hep olumlu düşünmek ve müspet davranmakla mükellefiz.