Posts Tagged ‘Ashab-ı Kiram’

Kırık Testi: ROL MODEL OLARAK SAHABE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir?

   Cevap: Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır. Onlar, mükemmel bir dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru kaynaktan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih yaşamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir. Çünkü onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.

Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi çok önemlidir. Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir. Onlara ittiba etmek ve adım adım yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir. Zira onların yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.

Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar. Zamanla sahabe sevgisi onların içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır. Hiç şüphesiz bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez.

Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır. Kalbinde Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur. Gerçek insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer. Çünkü O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.

   Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti

Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da tam olarak kavranamaz. Zira sahabe-i kiram Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü gibidir. Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına birer köprü oldukları da söylenebilir. Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur. 

Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla biz, ele aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve onları nazara vermeliyiz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına yer vermiştir. Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık çok farkı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır. Zira bu kıssalardan alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.

Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz. Zira onlar, İslâmî hakikatleri tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den öğrendikleri her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması gereken bir hayat bırakmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir’in hayatına baktığımızda şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir. Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır. Fakat buna rağmen o, vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır. Öyle ki kendisine takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır. Kendisine orta dereceli bir insanın hayatını ölçü alan Hz. Ebu Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası, tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.

Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.” demiştir. Ne var ki onun yaşayışı da Hz. Ebu Bekir’den farklı olmamıştır. O da oldukça sade, mütevazı ve müstağni bir hayat sürmüştür. Mesela kıtlık olduğu bir dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle karnını doyurmuştur. Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri göndermiştir.

Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması gereken örnek bir yaşayış görürüz. Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan ve oldukça rahat bir hayatı olan Hz. Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da şahadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar ortaya koymuştur. Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper olmuştur. Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç etmiştir.

Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz. Zira onlar canları pahasına İslâm davasına sahip çıkmışlar, i’la-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir. Bu fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Sadece Allah rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla geçirmişlerdir. Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.

Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri içerisinde tanıtılmaları gerekir. Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı da alâkasız kalır. Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince tanımadıklarındandır. Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir. Aynen bunun gibi eğer insanlarda bir Ebu Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır.

O halde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması ve sevdirilmesidir. Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin arkasından gideceklerini de bilemiyorlar.

Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok önemlidir. Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar olarak anlatılmamalıdır. Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip olmayacaklardır. Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.

Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Farklı bir tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate alınması çok önemlidir. İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır. Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi üzerinde yeterince durulmamıştır. Hz. Pir’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla işaret etmesi gibi, Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına, istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.

   Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri

Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe. Yanında sahabeden bahsedilince gözleri dolar, âdeta başı dönerdi. Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak büyüdüm. Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden etkiliyordu. Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum. Yaşım ilerledikçe bir taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu. Sürekli kendi kendime, “Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.

Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum. Hz. Pir, talebesi olan Muzaffer Arslan’ı irşat için buraya göndermişti. Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı, tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi. Kendi kendime, “Demek ki sahabe sadece kitap sayfaları arasında kalmamış. Bu asırda da onların temsilcileri varmış.” dedim. Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan insanıydı. Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini hiç kaçırmadım.

Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir. Ta ki kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de bulunduğunu görsünler. Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.

İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar. Onlar, başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup kuvve-i imbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmalıdırlar. Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa hizmete vakfetmelidirler. Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin yetişmesi de mümkün olacaktır.

Bamteli: En Büyük Tehlike ve Boykot

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:

Bir Duygu Birliği Oluşturup Asgari Müştereklerde Buluşmalı!..

*“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır, anlaşabilir.” (Hazreti Mevlana) Dolayısıyla duygu birliği oluşturmak, en azından asgari müştereklerde buluşmak lazım: İnsanız hepimiz! Hepimiz Allah’ın sanatıyız; Kendini bizimle ifade ediyor; bizi varlığına, birliğine, esmâ-i İlâhiyesine, sıfât-ı Sübhâniyesine şeffaf birer ayna haline getiriyor; kalblerimizi tecelligâh-ı ilâhî yapıyor. Bunlar yetmez mi?!.

*Sinek kanadı kadar ayrıştırıcı hususlar var ve gördüğünüz gibi bunlar, fil kadar müştereklerin yerini alarak hükümlerini icra ediyorlar. Çok önemsiz şeylerden dolayı insanlar birbirleriyle adeta yaka-paça oluyorlar.

*Yaka-paça olma tabiat-ı insaniyede var. İnsan iman, İslam, ihsan şuuru, ihlas telakkisi, rıza yörüngesi ve Allah’a karşı aşk u iştiyak duygusu ile o olumsuz hisleri baskı altına alabilir; kurutabilir onları. Dolayısıyla da kurumuş bu çekirdekler, şeytandan gelen sinyalleri almaz artık. Fakat o duygular canlı ise, şeytandan gelen o türlü esintileri, sinyalleri duyarlar; onları deşifre edip çözerler ve sizin çok ulvi duygularınız üzerinde tesir icra etmeye başlarlar hafizanallah.

*Muktezâ-yı beşeriyeti inkâr etmeye kalkmamak lazım, tabiatımızda var! Fakat Allah Teâlâ o tabiatı tadil etmeye matuf Enbiyâ-ı İzâm’ı göndermiş; onlara kitaplar vermiş; sonra onları uygulatmış, bize yol yöntem öğretmiş. Hallerinde görmüşüz onları, Cenâb-ı Hak gerçekten görmeye muvaffak eylesin, temsillerinde şahit olmuşuz. Bu açıdan da, o olumsuz hisleri baskı altına almak için lazım gelen dinamiklerin hepsi mevcut.

En Azılı Düşman!..

*Bir dönemde dinsizle ve imansızla yaka-paça olursunuz. Doğrudan doğruya inancınıza ve Allah ile münasebetinize karşı cephe oluşturmuşlardır; Hazreti Rasûl-u Zîşân’a ve O’nunla münasebetlerinize karşı cephe oluşturmuşlardır. Bunlar -bir yönüyle- belki sizde bir kısım olumsuz gerilimler hâsıl eder. Onlar da size karşı olumsuz tecavüzlerinde sürekli metafizik gerilim içindedirler. Siz hiçbir şey yapmasanız, el kaldırmasanız, bir sözle mukabele etmeseniz bile, sözleriyle, tavırlarıyla, davranışlarıyla sürekli sizi presler geçerler üzerinizden. Bir dönemde öyledir! Ama bunlar görünen düşmanlar olduğu için, bilirsiniz bunları; onlardan ne geleceğini de bilirsiniz. Akrebin ısırdığını bilirsiniz. Dolayısıyla yanınızda dolaşsa bile, kuyruğunu size sokmamasına dikkat edersiniz; problemi kuyruğundadır onun. Bazılarının problem olan yanları da ağızlarındadır, dişlerinin dibindedir; ısırırlar ve zehirlerini dökerler. Fakat bunların ikisi de mübarek mahlûktur, çünkü ne oldukları bellidir. Gördüğünüz zaman bunlara karşı hemen müdafaa vaziyetine geçersiniz.

*Fakat bir de zehir saçan sinekler vardır; keneler vardır; çok küçük şeyler vardır. Her sene bir virüs, bir mikrop çıkıyor ortaya; mikroskopla ancak görebilirsiniz. Nereden geleceği, sizi nasıl vuracağı belli değil. Bunlar içinizde dolaşırlar böyle ve siz hiç fark edemezsiniz bunları. Çarparlar sizi, felç ederler, kolunuzu kanadınızı kırarlar. Bu açıdan da düşmanın açıktan açığa cephe teşkil edip üzerinize gelmesi kötü bir şeydir ama bir yönüyle savulacak bir tehlike olması itibarıyla çok da kötü değildir. Savabilirsiniz onu; bir cephe, bir mevzi, bir tabye oluşturursunuz; ona göre bir strateji geliştirirsiniz ve def edersiniz. Fakat kendi içinizde bir mikrop ya da virüs olursa -hafizanallah- bilemeyebilirsiniz. Zaaflarımız kuyruk diken akrep gibi aramızda dolaşırsa, yılan gibi diş gösterip dilini sarkıtarak üzerimize gelirse; içimizde olan, evimizde barındırdığımız hubb-u cah hissi, korku hissi, tenperverlik hissi, bohemlik hissi, makam mansıp hissi, servet hissi, rahatlık hissi, yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatma hissi gibi duygular benliğimizi sararsa, işte asıl böyle bir musibet çok tehlikelidir.

*Bu açıdan, öteden beri insanların başına hep belalar musallat olagelmiştir. Ondan ne enbiyâ kurtulmuştur, ne evliyâ kurtulmuştur, ne asfiyâ ne müctehidîn ne de müceddidîn kurtulmuştur. Çileye maruz kalmayan bir tane bile peygamber yoktur. Çekmeyenler akıbetlerinden endişe etsinler; çekmeleri öbür âleme ertelenmiş demektir. Doğru yolda iseniz çekersiniz; o işten kaçış yoktur. Şu kadar var ki, bazısı doğrudan doğruya preslenir; bazıları da o preslenmeyi görür, vicdan azabı çeker, içten içe ağlar, “Nasıl yapayım? Ben buna yardım etmeliyim ama yardım edemedim. Nasıl vefasız bir insanım?” der, o da öyle çeker. Herkes seviyesine, donanımına, insanî alakalarına ve derinliğine göre çeker.

En Zavallı Kimseler Mü’minken Zalimleşenlerdir!..

*Fakat kanaat-i acizânemce, bu çekmelere belki insan katlanabilir. Şu anda birilerinin sizi preslemeleri, alıp sağa sola savurmaları, insanî haklardan mahrum etmeleri, adalet gözetmeden hakkınızı yemeleri ve hukukunuza tecavüz etmeleri… Bunlar, zalimin, gaddarın, hainin yaptığı çok hafif şeylerdir. Ayrıca, zulüm zirve yaptığı zaman, Allah (celle celâluhu) cezalandırır. Dünyada en acınacak insanlar, hele bir de mü’min iseler, başkalarının hukukuna tecavüz eden zalimlerdir. Çünkü size zulmetmişlerse, çok yakın bir gelecekte, Allah (celle celâluhu) onları tepetaklak edecek ve cezalandıracaktır. Bu defa o mazlumlar (!) karşısında sizin içiniz cız edecek, acı duyacaksınız; çünkü insansınız! Zalim insanlığını yitirmiş; siz insanlığınızı yitirmediğinizden dolayı, insanlara karşı alaka duyacak ve acıyacaksınız.

*“Allah insanlara zulmetmez. İnsanlar kendi kendilerine zulmediyorlar.” (Yunus, 10/44) Zulmetmek suretiyle zulüm muamelesine çağrıda bulunuyorlar. Birilerinin hakkını yemek suretiyle, bir gün bütün haklarının ellerinden alınmasına kendilerini mahkûm ediyorlar. Olmazsa burada, çok yakın bir gelecekte.. can hulkuma geldiği halden başlayarak kabirde Münker ve Nekir’e cevap vermeye, ondan berzah hayatındaki ve mahşerdeki azaba kadar, çok yakın bir gelecekte.. öyle azaplara duçar olacaklar ki, orada, o ezilmişlik içinde şefkat dilenircesine, gözlerini sizin gözlerinizin içine dikecek, “Ne olur hakkınızı bize helal edin!” diyecekler.. ama geçmiş olacak artık o mesele!..

En Ağır İmtihan: Dava Arkadaşlarının Birbirleriyle Yaka Paça Olmaları

*İşte bütün bunlardan daha kötü bir tehlike var: Bir gün bütün dünyanın size açılması.. hizmet eden bazı arkadaşların, kendi ettikleri hizmetin altında kalmaları.. hizmetlerine bakarak “ben” demeleri.. “Bana da şu denmeli! Ben de şöyle gösterilmeliyim! Ben de bir yerden geçerken, millet bana kıyam etmeli, tazimde bulunmalı!..” mülahazaları.. Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında herkesin kendine bir pay çıkarması.. kendine nispet ettiği şeylerden dolayı bir beklentiye girmesi.. ve aynı dava, aynı daire içinde bulunan insanların birbiriyle yaka-paça olmaları… Bu öyle ağır bir musibettir ki; Bedir’deki savaştan daha ağırdır; Uhud’daki savaştan daha ağırdır; Huneyn’deki savaştan daha ağırdır.

*Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye adına en çok korkulacak husus şudur: Bir gün -hafizanallah- bazılarının -bugün bir kısım kimselerin yaptığı gibi- bazı kazanımlarını kendi refahları, huzurları, mutlulukları, saadetleri adına kullanırken rakip saydıkları insanları ezmeyi de haklarıymış gibi görmeleridir. Öyle olmasın inşaallah!.. İçimizde o duygu varsa, kuyruğunu dikip bizi zehirlemeden evvel, Cenâb-ı Hak emanetini alsın, öbür dünyaya götürsün!..

*Meşru dairede, ticaretle, yatırımla kazandığımız şeyleri kazanmış olabiliriz. Fakat Kur’an’a, imana gönül vermiş insanlar olarak, giderken arkada bir dikili taş bırakmadan gitmeye Cenâb-ı Hak hepimizi muvaffak eylesin!.. Varsa imkânlarınız -şurada burada sakladığınız bir kefen parası hariç- vasiyetnamenize yazın, onu da mutlaka bir hayır müessesesine vakfedin, hibe edin, bağışlayın. Tâ öbür tarafa öyle saray maray, kapıkulları, halayık, şöhret, debdebe, ihtişam, değişik giysiler… gibi hesabının altından kalkılamayacak şeylerle gitmemeye bakın!..

*İç çekişmeler bitmeyen çekişmelerdir, sonu gelmeyen çekişmelerdir; ona düşmemek için bizim rehabiliteye, kalbî ve rûhî hayata yönlendirilmeye çok ihtiyacımız var. “Dünya bir pislik yığınıdır. Onun arkasından koşanlar da kelblerden başkası değildir!” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ticaretiyle, yatırımıyla, içte ve dışta yaptığı işlerle meşru dairedeki kazanımlar müstesnadır bu mevzuda.

Tek Arpanın Hesabıyla Öbür Tarafa Giderseniz…

*Fakat kendini hizmete adamış, “Ben milletime hizmet ediyorum!” diyen ve bu kategoride olan insanlar, öbür tarafa giderken -Allah’ın izni ve inayetiyle- öyle kalbî ve ruhî bir hayat seviyesinde bir ufukla gitmelidirler ki üzerlerinde tek bir arpanın hesabı bile olmasın. Düşünün, tek bir arpa!.. Gayr-ı meşru dairede ağzınıza tek bir arpa koydunuz mu? Koydu iseniz, kime aitse, ta Fizan’da bir insan da olsa, gidin elini öpün onun, o arpadan dolayı “Hakkını helal et!” deyin.

*Bu daire içinde bulunanlar, Hazreti Rasûl-ü Zişan’a iktida edenler, Hazreti Pir-i Mugan’ın arkasından gidenler, tek bir arpanın hesabıyla öbür tarafa giderlerse, benim olmasa bile birinin iki eli onların yakasında olacaktır. Tek bir arpa!.. Hizmete adanmış ruhların zerre kadar dünyayla irtibatları olmamalıdır!..

*“Hikmet-i dünya ve mâ fîhâ bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya ve mâ fîhâ nedir.” (Fuzuli) Öbür tarafa öyle gitmeli ki, Münker Nekir kabirde baktıkları zaman “Ne soracağız buna, adamın hiçbir şeyi yok ki?” desinler. Bu bizim yolumuz. Bu duygu inşaallah sizi bir araya getirecek ve bu duygu etrafında kümelenen sizleri dünyaya ait hiçbir cazibedar güzellik koparamayacaktır. Varsın başkaları gırtlağına kadar dünyaya gömülsün, hayatlarını debdebe içinde sürdürsün, Karun gibi yaşasın; dünya onların olsun, Allah bize yeter, Rasûlullah bize yeter. Rasûlullah’ın yolunda olanlar bize yeter!..

Dünyada Sıfırlamak Yetmez, Öbür Aleme Giderken Hesapları Sıfırlamış Olmalı!..

*Varsın başkaları sizi saraylarda yatıyor ediyor zannetsinler. El-âlem biliyor, kendimize göre kirasını veriyor, burada öyle duruyoruz. Onu da kitaplardan gelen telifle ödüyoruz. Fakat hırsızlar herkesi kendileri gibi hırsız zannederler; çalanlar herkesi kendileri gibi çalıyor zannederler. İki huyları vardır onların: Eğer onlara “hırsız” derseniz, hemen sizi hırsız gibi yakın takibe alırlar. Bir de âlemi nasıl bilirsin, kendin gibi; herkesi de kendileri gibi çalıyor çırpıyor bilirler; bir elleri balda bir elleri kaymakta, işte ona göre yiyip içip hayvan gibi kulakları üzerine yatıyor zannederler.

*Oysaki biz:

“Râyete meylederiz kâmet-i dilcû yerine / Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine

Heves-i tîr-u keman çıkmadı dilden, asla / Nâvek-i gamze-i dil-dûz ile ebrû yerine

Severiz esb-i hüner-mend-i sabâ reftârı / Bir perî-şekl sanem bir gözü âhû yerine”

Yani; gönül alıcı (sevgilinin) boyuna değil biz sancağa meylederiz. Hoş kokulu kâkül yerine tuğa gönül bağlamışız. Sevgilinin kalbe saplanan gamze oku ile kaşlarına bedel ok ve yay hevesi bizim gönlümüzden asla çıkmadı. Gözleri ceylana benzeyen peri suretli bir sanem yerine, rüzgâr gibi giden hünerli atı severiz. (Gazi Giray)

*Cennetin hurileri gelse -vallahi, billahi, tallahi- ayağımın ucuyla iterim ben onları. Mesleğim, davam, ruh-u revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması, dünyada bana bin tane Cennet’ten daha leziz geliyor. Ve şimdiye kadar hayatımın büyük kısmı garibane medreselerde geçti; yirmi yaşlarında cami penceresinde üç senem; sonra iki metrelik tahta kulübede altı senem geçti. Bazen üç dört gün ekmek bulamadığım da olmuştur. Ben bunlarda hiç olumsuzluk görmedim. Olumsuzluğu şunda gördüm: Bir gün o talebeler için açılan çeşmelerden abdest almışsam, ben ondan dolayı korkarım. Bir lokma yemeklerini ağzıma koymadım ve orada yedi-sekiz saat mesai yapıyorum diye bir kuruş para da almadım.

*Elden geldiğince öbür âleme hesapları sıfırlayarak gitmek lazım. Meseleleri dünyada sıfırlamak yetmiyor; çünkü onu Allah görüyor, maşeri vicdan ona şahit oluyor, günümüzde kaydeden şeyler onları kaydediyor. Siz bugün onları baskı altına alsanız da yarın tarihin sayfalarına simsiyah dökülecek ve her satırıyla bir kere lanet okunacak onlara; “Lanet olsun bu insanlara!..” denecek. Bunu dedirtmemek lazım; birer yâd-ı cemîl olarak, arkada çok hayırlı şeyler bırakarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yüz ak alın açık Allah’ın huzuruna çıkmaya bakmak lazım.

İşkenceler ve Boykot

Soru: Muhterem efendim! İlk Müslümanların türlü işkencelere maruz bırakıldıkları, açlık ve susuzluğa mahkûm edildikleri boykot yılları, günümüze bakan yönleriyle nasıl okunmalıdır? Ashâb-ı Kirâm efendilerimizi o zor şartlara rağmen dimdik ayakta tutan ve ümitlerine fer veren vesileler neler olmuştur?

*Bunların hepsi Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e peygamberlik vazifesinin verilmesinden birkaç sene sonra oldu ki bi’setin sekizinci senesinde de boykot bitiverdi. Fakat mesele sadece o boykottan ibaret değildi; o Müslümanlara karşı işkencenin sadece bir türüydü. Bazıları güneşin altında adeta çarmıha geriliyordu; bazıları taşa tutuluyordu; bazıları yetmiş-seksen derece hararetin olduğu o sıcak kumda -ki öyle yerde beyin kaynar, öyle bir beyin kaynamasında insanlar delirirler, felç olurlar- vücutlarından daha ağır kayalar üzerlerine konuyordu ve bu her gün tekerrür ediyordu. “Dininizden dönün ve ‘La ilahe illallah Muhammedun rasûlullah’ demeyin!” emir ve tehditlerine karşı o babayiğit insanlardan geriye dönen olmuyordu. Bazıları Hazreti Ammar, babası Yasir ve onun hanımı Sümeyye (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi fakir fukara insanlardı. Belki günümüzde olduğu üzere bir kısım kimselerin parayla satın alınması o dönemde de söz konusuydu. Bir taraftan cazibedar şeylerin kendilerine teklif edilmesi, beri taraftan da işkenceden işkenceye hayatın cehennem-nümun hale getirilmesi onları inançlarından vazgeçiremedi.

*Ashâb-ı Kirâm’ın işkenceler karşısında boyun eğmediğini ve sayılarının her gün artmakta olduğunu gören müşrikler, “Bunlar birbirleriyle ve başka insanlarla Mekke’de temas ediyorlar; vifak ve ittifakları yeni iltihaklara vesile oluyor.” diye o boykot hadisesini sonradan şeytanca bir mülahazayla düşündüler. Rasûl-ü Ekrem ve O’na inananlara karşı korkunç bir boykot ilan edildi. Haşim oğullarından kız alınıp verilmeyecek; çarşıda, pazarda onlarla ticaret yapılmayacak; onlara panayırlardan istifade ettirilmeyecek; hatta sokakta gezinmelerine dahi müsaade edilmeyecekti… Bu hususları muhtevi bir metin, bir avuç müslümanın üzerine hücum edip köklerini kazımanın ilanı olarak kudsileştirilip Kâbe’nin duvarına asılmıştı. Bunu yazan kimse kolu kuruyup mefluç hale gelmişti ama hadise çok ağırdı, müslümanlar fevkalade sıkıntı çekiyorlardı.

İlk Müslümanlara da Denmişti: Size Su Bile Yok!..

*Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı.

*O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş demeden herkese çektiriliyordu. Mesela, Ebu Talip ve hanımı da orada çekiyorlardı. Benî Haşim’den kim varsa ve inanan ne kadar insan bulunuyorsa, çölde aç-susuz, kendilerinin tedarik ettiği çadırlar ve çardaklar içinde yaşamaya mecbur bırakılıyordu. Nereden su bulacaklar, nerede ihtiyaçlarını görecekler, nereden nasıl gıda tedarik ederek geçimlerini sağlayacaklar? Bunlar hiç düşünülmüyordu. Günümüzde nasıl binlerce insan dışarıya atılıyor, memuriyetten dışlanıyor, “Bak başının çaresine!” denilerek bir sindirme, bir algı operasyonu yapılıyor; aynı zulüm o dönemde müşrikler tarafından yapılıyordu.

*Sahabe efendilerimizde öyle bir mukavemet sistemi vardı ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, onların her biri tam insibağa mazhardı. Her biri adeta bir Mehmetçikti.

*Bazıları Mekke’yi de terk ediyorlardı. Mesela; Cafer bin Ebî Talip bazı arkadaşlarıyla Habeşistan’a hicret ediyordu. Bir dönemde Kâbe’yi tahrip etmeye gelen insanların memleketine hicret ediliyordu. İçlerinde bazı zayıflar, kadınlar, çoluk-çocuk olduğundan dolayı, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kapıyı açıyor; Hazreti Cafer bin Ebî Talip gibi babayiğit bir insanın vesayetinde onları oraya gönderiyordu.

*Tecrit (boykot) döneminde Kâbe’nin duvarına astıkları fermanla, üç sene aç-susuz bırakılıyorlar ve orada çokları hastalanıyor, maddeten zayıf düşüyordu. Nitekim Hatice Validemiz oradan sıyrıldıktan sonra ruhunun ufkuna yürüyordu. Efendimiz’e kol kanat geren Ebu Talip de hem yaşlılık hem de oradaki işkence, bakımsızlık, görümsüzlük yüzünden vefat ediyordu; onun da mukavemet sistemi yeterli olmadı, o da ruhunun ufkuna yürüdü. İnşaallah bizim bildiğimiz anlayışın çok üstünde bir gidişle öbür tarafa gitmiştir, her zamanki niyetim -Hazreti Ebu Bekir’inki gibi- budur. Efendim’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kere ayakkabısını çevirene canım kurban olsun. O bir kere değil, ta çocukluğundan itibaren O’nu bağrına basmış, büyütmüş, nübüvvette kollarını germiş, O’na gelen tehlikelere karşı “burası çıkmaz sokak” demiş. Onu da öyle bilmeli.

*Sonunda boykot ilan edenlerin içlerinden üç tane insaflı insan kılıçlarını sıyırdılar, Kâbe’ye yürüdüler. İlk defa anayasa gibi Kâbe’nin duvarına asılı o kirli fermanı aldılar, kendilerine mani olmak isteyenlere karşı da dik durdular ve böylece o boykota son verildi.

Cesur Münevverler Çıkmadı, Bari Bugün de Bir Emile Zola Olsaydı!..

*Keşke günümüzde de entelektüellerden Dreyfus Davası’ndaki Emile Zola’nın yiğitliği gibi -ki aslında bizim tarihimizde öyle binlercesi vardır ama bu konu açılınca ilk planda batıya bakmanın neticesi olarak o akla gelir- bir yiğitliği gösterenler olsaydı. İnsan ne kadar arzu ederdi, alnını yere koyan, secde eden insanlardan bir kaç tanesi, en azından Mekke’deki müşrikler gibi, binlerce ailenin yüreğini sızlatan, binlerce insanı vazifelerini yaptığından dolayı gadre uğratan zalimler güruhuna karşı “yeter artık” falan deyip entelektüelce bir tavır sergileseydi, samimi bir ses yükseltseydi, herkes dilsiz şeytanlık durumuna düşmeseydi, keşke!.. İnsan ne kadar arzu ederdi!.. Ahiretlerini kurtaracaklardı. Maalesef aynı cürmün cezasını paylaşacaklar; birileri cürüm işleyerek, diğerleri de cürüm karşısında sessiz kalarak o cürme iştirak ettiklerinden dolayı, o cürmün cezasını müşterek olarak çekecekler öbür tarafta. Ve yine bizim canımız yanacak, onları öyle gördükçe, yüreğimiz sızlayacak; ciğerimize zıpkın saplanmış gibi bir acı duyacağız. Cenâb-ı Hak tez zamanda aklını yitirmiş kimselerin tutulmuş akıllarının zincirlerini, bağlarını çözsün, doğruyu göstersin, hakiki imana ulaştırsın, zulümden vazgeçirsin.

*O üç insanla boykota son verildi ama işkence ve çileler bi’set-i seniyyenin on üçüncü senesine kadar öyle devam etti. “Acaba algı operasyonlarıyla bu insanları inandıkları şeyden vazgeçirebilir miyiz? Haydi bir fasıl daha, haydi bir fasıl daha!..” Kullanmadıkları argüman kalmadı: İnsan öldürmeden alın da, mahrum etmeye, zincir vurmaya, bir kaç günde sadece bir su sunmaya… kadar işkencenin en utandırıcılarını yaptılar. Fakat hiçbir Müslümanı sindiremediler .

*Ashab-ı Kiram eziyet ve işkencelere boyun eğmedi zira onların insibağı çok güçlüydü. Sanki Allah (celle celaluhu) İnsanlığın İftihar Tablosu’nu hususi bir donanımla gönderdiği gibi, O’na hakiki ümmet olabilecek o babayiğitleri de hususi O’nun için hazırlamış. Bu açıdan da sahabeyle kimse boy ölçüşemez. Cenâb-ı Hak bizi onların arkasından yürüyenlerden eylesin.

Bin Tanemizi Öldürseler de Bu Kervan Yine Yürüyecek!..

*Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretlerine tekaddüm eden günlerde, “Dâru’n-Nedvedenilen kulüpte toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında şeytanın bulunduğu da rivayet edilir. Müşrikler İslam’ın boy atıp intişar edişini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, Allah Rasûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabını imha için bir plan yapmak üzere bir araya gelmişlerdi. Evet, Necidli bir ihtiyar kılığında Şeytan da onların aralarına katılmıştı. İhtimal müşrikler, işin idaresini ellerinden kaçırdıklarını anlamaya başlamış ve âdeta panik içindeydiler. Acaba ne yapmalıydılar? İşte onları bir araya getiren gündemin ana maddesi buydu. Sonunda “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. O’nun üzerine hep beraber saldırsınlar ve O’nu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar.” teklifinde anlaşmışlardı.

*İnanın günümüzde de aynı şeyler yaşanıyor. Burada ısrarla “Amanın o ahşap binada durmayın, problem var!” falan dediler. Bu kadarını açayım, bilin. Oysaki biz kim oluyoruz?!. Vifak ve ittifak içinde yürekleri çarpan, bu davaya gönül vermiş milyonlarca insan var. Bir buçuk seneye yakın bir zamandır, sürekli baskılar altında preslendikleri halde, hizmetlerinde bir duraklamaya girmeyen babayiğitler var. Bizim bin tanemiz ölse bile Allah’ın izni ve inayetiyle o kervanı durduramayacaklar.

*Bir kimse Allah için olur ve O’nun teveccühünü, yakınlığını, dostluğunu, muhabbetini, maiyyetini, korumasını ve yardımını gönülden dilerse, Allah onu katiyen hasımlarına teslim etmez, himaye ve sıyanet buyurur. Himaye ve sıyanet buyuruyor! Himaye ve sıyanet buyuracaktır, endişe duymayın. Şayet ille de endişe duyacaksanız, belli bir dönemde mabette sizinle beraber namaz kıldıkları halde yanlış bir yola girmiş, yanlışlığın dili ve tercümanı olmuş ve birileri de dilini yutmuş, sessiz şeytanlığı tercih etmiş kimselerin su-i akıbetleri adına endişe duyun. Öylelerinin bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, bir su-i akıbete maruz kalacaklarında hiç şüpheniz olmasın! Dünyadaki bütün eşrar, füccar, mekkar, küyyad ve a’danın da aynı şeye maruz kalacaklarında hiç tereddüdünüz olmasın!

*Allah (celle celaluhu) inâyetini, riâyetini, kilâetini bizimle beraber eylesin. İnsafsız zalimlere insaf ihsan eylesin. Yanlış yolda yürüyerek doğru bir yere varacaklarını zanneden o insanları Cenâb-ı Hak yanlışlarından döndürsün, sırat-ı müstakime hidayet eylesin. Vesselam…

Bamteli: Tehditler Karşısında İman ve Teslimiyet Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

*Herkes için söz konusu olmasa bile, çoğumuz itibarıyla dünya düşüncemiz bedene, cismânî arzulara ve nefsânî isteklere bağlı. Bir numarayı onlar teşkil ediyor! Maalesef, her defasında bu mevzudaki hamlelerimizle, ruhun kolunu kanadını kırıyoruz.. kalbe ihanet ediyoruz.. latîfe-i rabbâniyenin yüzüne tükürüyoruz.. ve bizi Allah ile irtibata geçirecek sistemi darmadağın ediyoruz. Çoğumuz itibarıyla!..

Nefsanî Arzu ve Kaprislerden Sıyrılamayan, Maiyyete Eremez!..

*Kendi arzu, istek ve kaprislerinden sıyrılamayan, Allah ile münâsebete geçemez, maiyyete eremez! Cennete girebilir; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” diyen, yürekten inanan herkes cennete girebilir. Fakat Allah’la irtibatı kavî olmayanın, O’nun nezdinde kıymet-i harbiyesi yoktur. Allah nezdinde kıymet-i harbiye, kendi üzerine bir çarpı çekmeye ve kendini Sonsuz karşısında bir “sıfır” telakki etmeye bağlıdır. İnsan kendisini her zaman o konumda görmüyorsa, o bir müddeidir, Allah’a karşı iddiada bulunmaktadır hafizanallah.

*Bu açıdan, kendimize gelmemiz ve cesedin dar alanından sıyrılarak ruhun enginliklerinde üveyk gibi kanat açmamız lazım. Böyle olunca Allah’a ulaşır ve başımıza gelen musibetlerden sıyrılmış oluruz. Yoksa musibet, zulüm ve haksızlığın biri gider öbürü gelir, biri gider öbürü gelir.

Kendi Egosunun Hakkından Gelmeyenler İçin Haccac’lar Tükenmez!..

*İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri henüz çocuk yaşlarındayken, devrinin zâlimi Haccac’ın yaptıklarını işitir ve yaş itibarıyla daha çok küçük olmasına rağmen gayret-i diniyesinin sevkiyle zâlimin hakkından gelmeye karar verir. Bıçağını bilerken babası Sâbit hazretleri görür ve sorar: “Oğlum, ne yapmak istiyorsun?” O cevap verir: “Bununla Haccac’ı bıçaklayacağım!..” Bu söz, onun gayret-i diniyesine ve zulme başkaldırmasına bakan önemli bir hususu ortaya koyuyor; onu takdirle yad ederiz. Fakat üslup açısından problemi o çözmez. İşte üslup adına ona denmesi lazım geleni babası Sâbit hazretleri söylüyor: “Oğlum o ne ifade eder; sen bir tane Haccac’ı bertaraf edeceksin, arkadan bir başka Haccac çıkacak; ona bir şey yapacaksın, arkadan bir başka Haccac çıkacak!..” Şunu da ben ilave edeyim: En iyisi mi, nefsimizdeki Haccâc’ın bağrına hançer saplamamız lazım; kendi benliğimizin, egomuzun hakkından gelmemiz lazım. Egoizmamızın, egosantrizmamızın, narsizmimizin bağrına bir hançer saplayarak, onun hakkından gelmemiz lazım. O zaman Allah Haccacların hakkından gelecek ve dünyayı Haccaclardan temizleyecektir.

*Çağımızdaki tiranlar, zalimler, gaddarlar lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturmuşlardır. Ramsesleri, Amnofisleri, Nemrudları, İbn-u Şemsleri düşünebilirsiniz… Dünyada bugün irtikâp edilen mesâvîye bakıp o mesâviyi doğru gördüğünüz zaman, onların Haccâc vahşetlerine, Yezid vahşetlerine hakikaten rahmet okuttuğunu göreceksiniz. O vahşetleri katiyen mâzur görmüyorum; onları da tel’in ediyorum. Fakat bir de bu çağda işlenen vahşetlere bakacak olursanız, o vahşete kurban gidenlerin hadd ü hesabı yok! Perişan olan insanların hadd ü hesabı yok. Yalan söyleyenlerin hadd ü hesabı yok. İftirada bulunanların hadd ü hesabı yok. Din adına zulüm yapanların hadd ü hesabı yok. O yüzden lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturuyor günümüzün tiranları.

Soru:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

âyeti gibi ilâhî beyanlarla, insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi, Ashâb-ı Kirâm’ın imanlarının arttığı ifade ediliyor. Kur’an ve Râsûl-ü Ekrem Efendimiz onları nasıl hazırlamıştı ki, Ashâb, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi?

*Hendek Vakası münasebetiyle indiği rivayet edilen bu ayet-i kerimenin meâli şöyledir: “Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

Kısa Sürede Yıldızlaşan Ashab-ı Kirâm

*Allah Rasûlü’ne arkadaş olma bahtiyarlığına eren, O’nunla aynı duyguyu paylaşan ve aynı ortak paydada bir araya gelen insanlar sanki o devir için özel seçilmiş kimselerdir. Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanları kurtarmak üzere bir insan-ı kâmil olarak gönderirken, O’na kucak açacak, destek olacak ve yüce mefkûreyi O’nunla beraber realize edecek o donanımlı toplumu da hazırlamıştır. Gerçi onlar cahiliye bataklığında neşet etmişlerdir fakat Hazreti Pîr’in de ifade ettiği gibi, bir hamlede, bir nefhada evc-i kemâl-i insaniyete çıkmışlardır.

*Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, onların ellerinden tuttuğundan, onları boyasıyla boyadığından, kendi rengine benzettiğinden ve her birine kendi desenini işlediğinden dolayı, Ashâb-ı Kirâm çok kısa sürede insanlık semasına yükselmişlerdir. Hele bazıları bir-iki sene içinde, birden bire öyle zirveye ulaşmışlar ki, zannedersiniz kırk sene seyr u sülûk-i rûhânî yapmışlar. Hazreti Hâlid’leri, Hazreti Amr ibn As’ları, Hazreti İkrime’leri bu kategoride mütalaa edebilirsiniz.

*Halid ibn Velid, koca bir kumandan. Belli bir dönemde Perslerin başına balyoz gibi binmiş; sonra yine bir balyoz misillü Romalıların tepesine inmiş. Nihayet, çadır ya da kulübe gibi bir yerde vefat ederken “Ey Yermük, ey Mute, ey Halid’in günleri geçin gözümün önünden birer birer!..” demiş; bir fırtına gibi arkasından koşup durduğu ölümü yatakta karşılıyor olmaktan dolayı büyük bir inkisarla kıvranmış. Hıçkıra hıçkıra ağlayışını gören Hazreti Said ibn Zeyd’in “Neden ağlıyorsun?” demesi üzerine Hazreti Halid, “Vücudumda bir para kadar yara almadık yer kalmadı. Senelerce i’la-yı kelimetullah yollarında ölüm kovaladım. Fakat işe bakın ki, şimdi burada, yatakta ölüyorum.” cevabını vermiş ve rahat döşeğinde ölmeyi kendi adına bir mahcubiyet sebebi saymış. O, ruhunun ufkuna yürüdükten sonra (aşere-i mübeşşereden olan) yanındaki sahabînin dudaklarından -tarihin kulağına küpe olacak mahiyette- şu sözler dökülmüş: “Herkesin övgüsüne mazhar bir babayiğit, kâmil bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da öbür âleme gitti.. gitti ve geride sadece atını, kalkanını ve kılıcını bıraktı.” Evi yoktu, villası yoktu; iki devleti yerle bir etmişti ama dünyada mamelek adına hiçbir şeye sahip değildi. “Bana bir kılıcım, bir mızrağım, bir atım, bir de kalkanım yeter!” demişti ki bu, sahabe ruhunu aksettirmesi açısından çok önemlidir.

“Sözümde Durabildim mi ya Rasûlallah?!.”

*Hazreti İkrime, Ebu Cehil’in oğludur. Müslüman olduğunda “Yâ Rasûlallah! Sana ve İslâm’a düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, bundan böyle İslâm için bunun iki mislini harcayacağıma söz veriyorum…” demişti. Yermük’te sözünde durmuştu.. ancak orada verdikleri arasında, canı da vardı. Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır. O bu muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler. Hanımı başucunda ağlarken İkrime, “Ağlama!” der, “Ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir keramettir. Biraz sonra çadıra amcası Hâris b. Hişâm girer: “Müjde, der, Allah bize zafer verdi!” İşte o zaman İkrime, “Beni ayağa kaldırın. Çünkü içeriye Allah Rasûlü girdi.” der ve Allah Rasûlü’nün ruhaniyetine hitaben şunları söyler: “Yâ Rasûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim mi?”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in her zamanki mülayemet, hilm ve civanmertliğini Hudeybiye Sulhü ve Mekke Fethi esnasında da ortaya koyması neticesinde öyle insanlar Müslüman olmuşlardı ki, onlar katiyen harplerde dize getirilebilecek kimseler değillerdi. Mesela, Hazreti Hamza’nın şehit edilmesine sebebiyet veren Hind bile çok kısa zamanda büyük mesafe katetmiş ve mücahede meydanlarında hizmet eden bir kahramana dönüşmüştü. Yine, siyerde nakledildiğine göre, onun eşi Ebu Süfyan hazretleri, isabet eden bir okla gözü eline düşünce, “Şu kadar sene Sahibini, Peygamberini tanımadın, ne işe yararsın ki sen!” diyebilmişti.

*Sahabede dine adanmışlık ve ahiret hedefli yaşama ruh hali vardı. Kur’an nurları ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in insibağı onları en kötü şartlara dahi hazır hale getirmişti. Defalarca imtihandan geçeceklerine, zaman zaman düşmanla yaka paça olacaklarına, maldan ve candan fedakârlık gerektiren hadiselerle karşı karşıya kalacaklarına ve bütün tehlikelere/tehditlere mukabil dimdik durarak sonraki nesillere de hüsn-ü misal teşkil etmekle vazifeli bulunduklarına gönülden inanmışlardı. Evet, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberler iliklerine ve nöronlarına öyle işlemişti ki, onlara kendi varlıklarına inanmanın ötesinde inanıyorlardı.

Hendek’te Verilen Müjdeler

*Nitekim, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hazreti Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

*Rehber-i Ekmel Efendimiz, yanındaki 3000 insanla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı. Böylece şehre girişi mümkün kılan çok uzun bir alan hendeklerle çevrilecekti.

*Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

İşte iman.. işte cesaret.. ve işte teslimiyet!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu. İşte soruda zikredilen ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

*Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” der ve yürürler.

Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları

*İnsanlık her zaman bu türlü gailelerle karşı karşıya kalmıştır. Bazen ikballer idbâra dönmüş, bazen de o gerisin geriye gitmeleri pırıl pırıl ikballer/istikballer takip etmiştir. Hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram, diğerlerine hezimet ise, yarın da onlara öbürlerine hezimet olacaktır. Kur’ân-ı Kerim, bu “tarihî tekerrürler devr-i dâimi”ni şöyle ifade etmektedir: “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân, 3/140) Öyleyse, önemli olan “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip ilahi takdiri rıza ile karşılamak, ciddi bir metafizik gerilimle iradenin hakkını vermek, kavlî ve fiilî duada ısrar etmek ve aktif sabrın gereğini sergilemektir.

*İnşaallah günümüzün insan-ı kâmil olma yolunda azimli kahramanları da olup biten fitneler ve kuvve-i maneviyelerini kırmaya yönelik algı operasyonları karşısında hiç sarsılmadan ve enerjilerini sağa sola dağıtmadan doğru bildikleri yolda yürümeye devam edeceklerdir.

*Doğru bilerek girmişsek bu yola, onda döneklik yapmak, nezd-i uluhiyette hıyanet sayılır. Doğru olmadığını bildiğimiz halde girmişsek, bir günah işliyoruz demektir, dönüp tevbe etmemiz lazım. Fakat bu iş, dünyevî herhangi bir çıkar, bir menfaat gözetilmeden, ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılıyorsa, doğru demektir.. insanların gönlünde muhabbet duygusunu tetiklemeye matuf yapılıyorsa, doğru demektir.. evrensel insanî değerler etrafında bir dantela örülüyorsa, doğru demektir… bu doğrudan dönmek ise döneklik demektir. Onun için,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) deyip o yolda -Allah’ın izniyle- sâbit kadem olarak yürümek lazım.

Rehber-i Ekmel Hep En Öndeydi ve Hali Sözünün Deliliydi!..

*Ashâb-ı Kirâm, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi; çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu herkesten önce o kıvamı sergilemiş ve ashabına örnek olmuştu. O, her zaman korkusuzdu ve en önde bulunuyordu. Mekke’de, Bedir’de, Uhud’da… hep en öndeydi. O önde bulunmasaydı, başkaları da gerekli olan iktihamı göstermezlerdi.

*Rehber nasılsa ve tehlikeleri nasıl göğüslüyorsa, arkadan gidenler de öyle olur. Osmanlı Sultanları’nın büyük çoğunluğunun cihad meydanlarında askerin önünde yer almaları onlarda çok büyük bir metafizik gerilimin ve kuvve-i maneviyenin husulüne vesile olmuştur. Bu ders, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alınmıştır. Çünkü, o her işte Ashabının yanında ve önünde yer almıştır. Mesela, Hendek kazılırken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de -yaşına rağmen- ashabıyla beraber çalışıyor; hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için

اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ  *  فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ

“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor:

اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا  *  وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا  *  وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا

“Allahım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.

*Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zâhiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Rasûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesareti ve müthiş fetanetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti. Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki bir anlık panik esnasında ileriye atıldı. Öyle ki, Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Allah Rasûlü’nün atının gemini zor zaptediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle:

أَنَا اَلنَّبيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبْ

“Ben nebiyim, bunda yalan yok. Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum…” diyordu. Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti. Daha sonra Hazreti Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah Rasûlü’nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.

Müfterî Ne Derse Desin, Aranızda Bana da Yer Vermenizi Vesile-i Necat ve Şeref Bilirim!..

*Efendimiz’e ait o yüksek ruh, o kıvam, o fevkalade hal sahabe-i kiramda ve onların yolunda giden Osmanlı Sultanları gibi seleflerimizde de kendisini gösteriyordu ki Hazreti Pir buna “insibağ” diyor. O’nun boyasıyla boyanmış ve fırçasıyla şekillenmiş o müminlerdi ki, düşman birliklerini gördükleri zaman telaşlanıp panikleme yerine “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” diyerek iman ve teslimiyet bakımından ziyadeleşiyorlardı.

*Diyeceksiniz ki, “Sen öyle misin bu mevzuda?!.” Estağfirullah.. Fakat kendimi sizin içinizde bulunma bahtiyarlığıyla serfiraz görüyorum. Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki kendilerini mefkure âbidelerini ikame etmeye adamış, beklentisiz insanlar içinde bana da bir yer vermiş. Öbür tarafta, Cenâb-ı Hak “Bunu nasıl bilirsiniz?” buyurduğunda “Ya Rabb, bu da bizim içimizde görünüyordu!” derlerse, onların gölgesi altında belki bana da cennetin kapıları açılır.

*İnanın bana, kendime hep böyle baktım. Bağışlayın, diyenler dediklerini desinler… “Kendisine falan diyecek, filan diyecek…” Bunlar, densizlerin sözleri!.. Öyle yalanlar, öyle iftiralar.. öyle utanmazca, hayasızca atmalar oluyor ki!.. Yakın çevre her zaman bilir; bazı şeyleri ifade etme adına da ben lüzum hissediyorum: Kendi imzam, “kıtmîr”dir. Kendime her zaman öyle baktım. Din-i Mübin-i İslam’ın emirlerine elimden geldiğince muhalefet etmemeye, sizden geri kalmamaya çalıştım ama kendime de böyle baktım. El-âlemin “Şunu iddia eder, bunu iddia eder!.” türünden lafları, arkası boş bir kısım isnat ve iftiralardır. Hazreti Ali efendimizin “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturu her zaman rehberimiz oldu. “Allah karşısında istikamet eri ol, keramet eri değil. Fevkaladeliklerin delisi olma, Allah nezdinde istikamet eri olmaya bak.” Hepimizin duygu ve düşüncesi budur; Allah bu duygu ve düşüncede sabitkadem eylesin.

Ümit, Sohbet ve Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Ümit Kaynağı Olma Babayiğitliği

*Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Hususiyle ümitlerin darbelendiği bir dönemde, en önemli babayiğitlik, başkalarına ümit kaynağı olmaktır.

*Laf çakacaklar, karalayacaklar, zift atacaklar. Hiç böyle olmadık bir dönem bulunmamış ki! Bu itibarla da takılmamalısınız denip edilenlere! Kâse kâse ümit sunmalısınız çevrenize!.. Yanınıza gelen, semtinize uğrayan ümit yudumlasın sizin menhelü’l-azbi’l-mevrudunuzdan (tatlı su membaınızdan), Cennet kevserleri gibi şerbet, süt, bal tadında ümit ırmağınızdan. Bu kevserlerden ümit yudumlamak için yanınıza gelmiş olanlar giderken katiyen elleri boş dönmemeli. Tavırlarınıza, davranışlarınıza, bakış ufkunuza, dünya görüşünüze ve hadiseleri yorumlayışınıza baktığı zaman ümitsizliği unutmalı! Ye’s urbası giydirilmiş, ruh haleti itibarıyla da numarası drobu gayet uygun düşmüş kimseler yanınıza uğrar uğramaz o ümitsizlik urbalarını sırtlarından çıkarıp atmalı ve hemen ümitle şahlanmalı!..

Bütün Başarılar O’ndan

*Şayet her şeyi kendimizden biliyorsak, şirke giriyoruz demektir. “Biz yaptık, biz becerdik, bizim tedbirimiz, bizim projemiz, bizim realize etmemiz…” diyorsak neuzubillah -sizi tenzih edeyim- şirke girmiş oluruz! Her şeyi yapan, “sizi de, sizin tavır, davranış ve aksiyonunuzu da yaratan Allah’tır (celle celaluhu)” Eğer her şeyi O’ndan biliyorsak, biz niye ye’se düşelim ki? Neden ümitsizlik yaşayalım ki?!.

*Şimdiye kadar ne denmez kimselere neler demişler; neler söylemişler, nasıl karalamalara gitmişler!.. Düne kadar akıllı dedikleri, arkasından gittikleri, dünya ve ukbaya ait her meseleyi sorup ona göre planladıkları insanlara ve onların mesajına karşı, ya küfür tavrından, ya haset tavrından, ya kıskançlık tavrından, ya rekabet tavrından veya “Ben neden yapamıyorum da bunlar yapıyor? Neden o mesaj verme işi bana gelmedi? Esas ben ondan daha layıktım!..” gibi mülahazalardan bir hazımsızlık ve bir çekememezlik öteden beri hep olagelmiştir.

Şeytanın Güdümünde

*Şeytan her gün biraz daha profesyonelleşiyor. Bugüne kadarki tecrübelerini biraz daha derinleştirerek akla hayale gelmedik taktikler sergiliyor. “Çok akıllıyım” diye yola çıkan insanları, yolun yarısında şirazeden çıkarıyor.

*Şeytan boş durmaz! Dolayısıyla sizin çağınızda da boş durmayacaktır! Siz nasıl çok geniş dairede teknolojik imkânları kullanıyor, her yere ulaşmaya çalışıyorsunuz televizyonlarla, radyolarla, internetle, açtığınız okullarla… Unutmayın, Şeytan ve avenesi (mine’l-cinni ve’l-insi!..) de boş durmayacaktır! Sizin üzerinize, girdiğiniz alanlara girecek, karıştıracak! Belki size yerinde bir kısım ümitsizlikler pompalayacak, ümidinizi kıracak. Yeis pompalayacak size, karşı tarafı da tahrik edecek. Onlar “Biz düşünüyoruz” zannedecekler. Dolayısıyla böyle mabed yıkarken, mabed ölçüsünde ilim yuvalarını yıkarken, onları kapamaya çıkarken, o iş için yollara dökülürken, zannedecekler ki zavallılar, “Bunları biz düşünüyor, biz planlıyoruz.” Oysaki onları şeytanın dürtüleriyle yapıyorlar. Tamamen zimamı şeytana vermişler, onun güdümünde hareket ediyorlar.

*Tezkiye-i nefis, tezkiye-i nefis etmemekle başlar. Debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendinizi en olumlu işlerinizde bile yerden yere vurmadığınız takdirde, kendinize ihanet ediyorsunuz ve yaptığınız pozitif şeyleri yıkıyorsunuz demektir.

Şükür, Nimetin Artmasına Vesiledir

*Bize verilen nimetleri kendimizden bilmemiz nankörlük ve hatta şirk olur. Meselenin ikinci yanı da biz hiçbir şeyken Cenâb-ı Hakk her şeyi lütfettiğine göre, verdiği şeyler vereceği şeylerin en inandırıcı referansıdır. Siz bu nimetleri şükürle karşılarsanız, Allah onu katlar. Ona da şükrederseniz, muzaaf eltafta bulunur.

*Allah her yerde bir vüdd, bir sevgi vaz’ etti. Bu, muhabbetin ötesinde bir şey; yani gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul demektir. Öyleyse bu bizden olamaz. Biz o kadar câzibe-i kudsiyeye sahip değiliz. Fakat Allah (celle celaluhu) öyle bir fırsat verdi. Demek ki Allah dileyince oluyor. Öyleyse, mesele Allah’ın dilemesinden kaynaklanıyorsa, yolumuza sarsılmadan devam edelim; Allah biri bin edebilir.

“Sahibiniz Allah ise, elli tane tiran elli yerde üzerinizden tren yürütse, yine hizmetiniz devam eder ve birleriniz bin olur!..”

*İlk dönemde cihanın dört bir yanına koşan mefkûre muhaciri bir avuç insan belli ölçüde kendisini ifade etmiş. Aradan geçmiş 20-30-40 sene. Bu zaman zarfında yerli halklar nabız tutmuşlar, bakmışlar ki kalbler hep aynı atıyor, hiç aritmi yok. Ve inanmışlar, inanıyorlar: Bununla bir yönüyle dünya kardeşliğine gidilebilir. Bununla Allah’ın izni ve inayetiyle boğuşmalara son verilebilir. Terör hareketleri belli ölçüde kontrol altına alınabilir Allah’ın izni inayetiyle. Bu size müyesser olur mu olmaz mı? Bu, O’nun bileceği bir şey; biz bilemeyiz! Bize sadece o yolda yürümek ve biri bin etme arkasında koşmak düşer. Himmet âlî tutulmalı, dûn himmet olmamalı insan. İnsanın gözü hep yukarılarda olmalı mesâî itibarıyla. Nefsine bakan yanı itibarıyla da, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, “Allah’ım! Beni kendi gözümde minnacık kıl!” demeli.

*Allah (celle celaluhu) bu işi te’yîd buyuruyorsa, -Türkçemizde “arkanızdaysa” sözüyle ifade edilir bu!- sizin sırtınız yere gelmez. Elli tane tiran, elli yerde tren yürütse üzerinize; trenler raylar yerine sizin üzerinizden geçse ve sizler paramparça olsanız, parçalarınız yeniden dirilecek, birleriniz bin olacak ve hizmet devam edecektir Allah’ın inâyetiyle.

*Bir de vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesidir. Cennete girmek ve cennetin göbeğine otağını kurmak bile vifak ve ittifaka bağlı ise şayet; dünyayı cennetlere çevirmek haydi haydi ona vabestedir.

Sohbet-i Cânân, İnsanı Hakk’ın Boyasıyla Boyar

Soru: Sofiyece hakikate ulaştıran iki önemli yolun hizmet ve sohbet olduğu vurgulandıktan sonra “sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfirazdı” tespiti yapılıyor. Ashab-ı Kiram’ın hizmet ve sohbet hususiyetlerini lütfeder misiniz?

*Sofiyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikati duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zatın mertebesiyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla Hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara Sûresi, 2/138) hakikatinin aşkın bir remzidir.

*Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızasını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmaktır. Bir kere başta, Zât-ı Ulûhiyetin kendilerine teklif ettiği şeyleri arızasız kusursuz yerine getirmek kutsal bir hizmet oluyor. Sohbet de sofilerde çok önemli faktördür. Bir yerde sohbet aslî olarak insibağ vesilesidir; bir yerde de zıllî olarak bir insibağ vesilesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu zirvede bir insibağa mazhardı. Âleme kendi boyasını çalma, âlemi bir yönüyle şöyle böyle kendine benzetme donanımıyla donanmıştı, öyle gönderilmişti. O’nun yolunda gidenlerde de zılliyet planında bir insibağ kabiliyeti vardır.

*Sohbet, beraber olma, arkadaş olma, aynı zemini ve aynı ortamı paylaşma demektir. Bir de o sohbetin, sohbete konu teşkil edecek şeylerle taçlandırılması vardır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan / Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!” Keşke herkes Allah’ı sevse.. keşke Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkes sevse!.. Her oturup kalktığımız yerde hemen musahabemiz sohbet-i Cânân etrafında olsa.. hep evirsek çevirsek konuyu Zât-ı Ulûhiyete getirsek… Sohbetin bu şekli var ki, bu onu taç üstüne sorguç yapma gibi bir şey oluyor. Mesela, Alvarlı Efe hazretleri, dört güzeller türküsünü duyunca “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’yi hatırlayıp iki göz iki çeşme ağlarmış.

“Malımızdan/canımızdan istediğini al ya Rasûlallah!..”

*Sahabenin, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfiraz olduğunu bilelim. Sahabe efendilerimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği hedef ne ise onu realize etmek için ölesiye bir kıvam sergilemişlerdi Allah’ın izni ve inayetiyle. Kimsenin onları o seviyede yakalaması mümkün değil. Cihanın rengini değiştiriyorlar. Sahabe-i Kiram gibi hak ve hakikate hizmet eden bir başka zümre göstermek mümkün değildir.

*Evet, Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) işaret buyurduğu işlere koşmada ve hizmette de eşsizdi. Öyle ki, bir cihada hazırlık esnasında, Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in “Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?” demesi üzerine Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d İbni Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: “Bana öyle geliyor ki bizi kastettin ya Rasûlallah. Biz, İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz’ (Mâide, 5/24) demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Rasûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz Sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alakanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep Seninle beraber olacağız.” İşte bu hissiyat sahabenin genel çizgisini yansıtmaktaydı.

*Hazreti Üstad’ın şu sözleri de Ashâb-ı Kiram’ın sohbet ve hizmette derinliğini ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağıyla kazandıkları mertebeyi işaretlemektedir: “Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.”

438. Nağme: Algı Operasyonları ve Hevâ Yılanına Karşı Mücadele

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetine Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin tehditler karşısındaki cesaret, tevekkül ve Hakk’a teslimiyetlerinden bahis açarak başladı.

Normal şartlarda insanın ürkeceği, korkacağı ve telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı yer ve hallerde bile Sahabe efendilerimizin

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

deyip metafizik gerilim içinde beklemeye durduklarını anlattı. Kur’an-ı Kerim’de iman kuvveti ve Allah’a teslimiyet sayesinde asla sarsıntı yaşamayan müminlerin sena edildiğini, ezcümle şöyle dendiğini vurguladı:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/173)

Muhterem Hocamız bu konuyu şerh ederken şunları söyledi:

“El-alem senin mumlarını söndürüyorsa, projektör peşinde olmalısın, yakmalısın onların gözlerini kamaştıracak ve yaptıklarına bin pişman edecek şekilde.”

“Durma, düşmenin önüne geçilmez, en korkunç, en insafsız sebebidir. Duranlar dökülürler. Durmamak lazım. Tekvinî emirlerde Allah (celle celaluhu) o koca sistemleri sürekli hareket ettiriyor. Her şey hareket ediyor. “Allah, her an çok farklı icraatta bulunur.” Allah ahlakıyla ahlaklanın. Bütün imkânlar, çareler, sebepler elinizden silinip gitse, yeniden sebepler bularak, icat ederek her an ayrı bir şe’nde bulunmak keyfiyetini sergilemelisiniz. Yoksa zaman, dişleri arasına alır, ‘Siz bana göre değilsiniz’ der, çiğner, atar.”

“Ümitsizlik ve çaresizliğe düşmemeli.. ruha felç yaşatmamalı!.. Günümüzde çokça yapılan algı operasyonları sizde o duyguyu hâsıl etmek için yapıldı. ‘Böyle yaparak bunları dağıtabilir miyiz?’ Yahu neyi dağıtıyorsunuz? İmana, Kur’an’a gönül vermiş ve Muhasibî ifadesiyle “Kur’ânî mantıkîlik” içinde bir araya gelmiş insanlar riyâha maruz tibn-i bîkarar (rüzgârın önünde o yana bu yana savrulan bir kuru yaprak/saman çöpü) değil ki hemen bir esintiyle savrulup sağa-sola gitsin. Kocaman kocaman çınarları deviren rüzgârlar bile -Allah’ın izniyle- onlardan bir yaprak koparamaz.”

“Korkan kendi iradesini felç eder. Hem ölüm bizim için Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’ine girmeye ve cemal-i bâ-kemalini müşahede etmeye vesile ise, zalimlerin eliyle gelmesi bizi sevindirir. Mesele o şekilde bile böyle karşılanıyorsa (nihayet ölüme dahi böyle bakılıyorsa), yedi cihan bilmeli ki, bu meseleye bu şekilde gönül vermiş insanlarla (başa çıkılamaz); Rabb’in inâyeti, kilâeti, vekâleti, hıfzı, hırzı ve hısn-ı hasîni ile kimse onlara bir şey yapamaz.”

Hocaefendi bu konudaki sözlerini tamamlayınca hevâ ile ilgili bir sual sorduk. Zira geçen sabah tefsir dersinde,

وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى

“Ama kim de Rabbinin divanında durmaktan korkarsa ve nefsini hevâ ve hevese uymaktan dizginlerse, onun varacağı yer de olsa olsa cennettir!” (Nâziât, 79/40-41) ayet-i kerimeleri üzerinde durulurken, Fudayl bin Iyaz hazretlerinin şu sözü zikredilmişti:

“Amellerin en faziletlisi hevâya muhalefet etmektir.”

Muhterem Hocamıza “Hevâya muhalefetten maksat nedir ve bu hangi hususları içerir?” sorusunu tevcih ettik.

Özetlediğimiz giriş kısmı ve bu soruya verilen cevap faslını 33 dakikalık sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

428. Nağme: Peygamber Mesajının Özü ve Arkadaşlığın Kardeşliğe Üstünlüğü

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü sohbetine günün muhasebesini yaparak ve nefis sorgulamasına işarette bulunarak başladı.

Daha sonra şu sorumuzu cevapladı:

“Özel donanımlı seçkin kimseler olan enbiya-i izamın icmalen vazifesi esrâr-ı ulûhiyete tercümanlık ve nizam-ı ubudiyeti talimdir” buyuruluyor. Esrâr-ı ulûhiyete tercümanlık ve nizam-ı ubudiyeti talim hususlarının şerhini lütfeder misiniz?

Mezkur kavramları engince anlatan muhterem Hocaefendi, peygamber mesajından gereğince istifade edemeyen insanların düşünce inhiraflarından kurtulamayacaklarını, dolayısıyla da sürekli yanlışlıklara düşeceklerini vurguladı. Sözleri arasında şu cümlelere de yer verdi:

“İnsan ancak enbiya-i izamın mesajları sayesinde aydınlık içinde yürüyebilir. O mesajların nurundan mahrum olan insanlar için her zaman bir karanlık söz konusudur ve onlar ne yapacaklarını bilemezler. Misal mi istiyorsunuz? Şu günümüzde bir parçacık, sekiz adımlık Türkiye’yi idare eden insanların her gün farklı şekilde çark etmelerine bakın! Bilseler, niçin ondan ona, ondan da ona dönsünler! Bir gün diyorlar ki: ‘IŞİD mürşittir!’ Bir gün geliyor, ‘IŞİD çaşıttır!’ diyorlar. Bir gün de geliyor, ‘IŞİD ifrittir!’ diyorlar. Duygu ve düşüncede böyle zikzaklar çizenler idarede de haydi haydi zikzaklar çizecekler.”

Hasbihalinin sonunda Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mesajlarını sonraki nesillere ulaştıran Ashâb-ı Kirâm’a sözü getiren Hocaefendi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun o güzide dostlarından hareketle arkadaş ve kardeş arasındaki farklara temas etti.

Bir insanı tanıyabilmenin ve onunla yakın arkadaş olabilmenin şartları üzerinde de duran Hocamız şöyle dedi:

“(Bazen) kardeş tanımaz, yeğen tanımaz, amca tanımaz, dayı da tanımaz; tanımaz bunlar. Yakınlığın bir bela yanı vardır. Yakınlık öyle bir beladır ki, görülebilecek şeyleri bazen görmeye mani olur. ‘Bizim’ der, hafife alır ve elli türlü mahrumiyet yaşar. Okumaz, düşünmez, mülahaza etmez, işin içine girmez, ‘Ben bana yeterim!’ der ve zavallılığından bir türlü sıyrılamaz. O bakımdan kardeş hiçbir zaman arkadaş gibi olamaz. Bazıları ‘Ben falanı tanıdım!’ diyor. Bağışlayın, sen halt etmişsin. Onunla aynı odada yatıp kalkmadan bilemezsin.. gece iniltilerini duymadan bilemezsin.. Rabbiyle münasebetine şahit olmadan bilemezsin.. onun kalbine kulak vermeden, insanlık için kalbinin nasıl güm güm güm çarptığını duymadan bilemezsin. ‘Biliyorum” diyorsan, katmerli yalan söylüyorsun demektir. Belli ızdırapları onunla paylaşmamışsan, bazı zamanlarda onunla aç kalmamışsan, ızdıraptan dolayı iki ayağını bir kap içinde görmemişsen bilemezsin. Yemin ederim bilemezsin. İddia ediyor, iki defa görüşmüş, ‘Ben onu tanıyorum!’ diyor. Bu yalandır, düpedüz muzaaf, muk’ap bir yalandır. Bu açıdan arkadaş başkadır; hayatın her anını, her safhasını sizinle paylaşan insan başkadır, kardeş başkadır.”

34:28 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

YOUTUBE SAYFAMIZA DAVET

Ayrıca bir hususu daha dikkatlerinize arz etmek istiyoruz:

Allah’a sonsuz şükür, sizlere de binlerce teşekkür ederiz ki, özellikle son dönemde herkul.org sayfamıza yoğun ilgi olduğunu görüyoruz. Hatta bazen sitemizin kilitlendiğine şahit oluyor, dostlarımızdan dosyalara ulaşılamadığına dair şikâyetler alıyoruz.

Bir süredir hem bu problemi halledebilmek hem de muhterem Hocamızın sohbetlerini daha fazla insanla buluşturmak için YouTube paylaşım sitesindeki sayfamızı daha bir itina ile güncellemeye çalışıyoruz.

Videolarımızı YouTube-HerkulNagme sayfasından da izleyebilir, hatta https://www.youtube.com/user/HerkulNagme adresini ziyaret edip abonelik kaydını kolayca ve kısa sürede yaparak eklediğimiz her dosyadan anında haberdar olabilirsiniz.

Hürmetle…

336. Nağme: Tahrip, Tamir ve Garipler

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir sohbetinde “Bahtı yüksek, değer ifade eden nesiller, çok defa günümüzdeki gibi çöküşlerden sonra olmuştur. Bu açıdan, bir yönüyle bir risk nesli gibi görünebilirsiniz; fakat bunu ganimete de çevirebilirsiniz.” demişti. Birkaç gün önceki bir sohbette, kıymetli Hocamızdan bu sözü şerh etmesi istirhamında bulunduk.

Hocaefendi, kalbî, ruhî ve manevî hayat açısından riskli dönemlerde yaşayan insanların, eda ettikleri vazife sayesinde, büyük bahtiyarlıklara erebileceklerini belirterek Ashab-ı Kiram’ı (radiyallahu anhüm ecmaîn) misal olarak anlattı. Sahabe efendilerimizin hem adeta Asr-ı Saadet için hususi seçilmiş insanlar denebilecek kadar istidatlı olduklarını; hem de onların hepsinin birer insibağ kahramanı olarak Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) maddî-manevî boyasıyla boyandıklarını; ayrıca cahiliye karanlıkları arasında, yıkılmış insanlık abidesini yeniden ikâme ettiklerini vurgulayan Hocamız, bu yönleriyle Ashab-ı Kiram’ın daha sonraki hiçbir büyükle kıyaslanamayacak bir fazilete mazhar kılındıklarını vurguladı.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in

بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) buyurduğunu hatırlatan Hocaefendi, hadis-i şerifte müjdelenen gariplerin özelliklerine değindi.

Hazreti Üstad’ın, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” sözüne atıfta bulunan Hocamız asırlardan beri, bin bir saldırı ile rehnedar olmuş bir bünyenin, hemen bir muâlece ile iyi edilemeyeceğini, tamir ve ıslah için daha köklü ve daha çaplı bir hareket gerektiğini dile getirdi. İçinde yaşadığımız çağın manevî hayatımız adına ciddi riskler taşımasına mukabil çok önemli bahtiyarlıklara da vesile olabileceğini bir kere daha ifade eden Hocaefendi, sözlerini Mecelle’ye de girmiş bir kaide ile noktaladı: “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem.” (Elde edilen ganimet, altına girilen risk ölçüsünde artar veya azalır.)

9 dakikalık ses ve görüntü dosyalarından oluşan günün nağmesini dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.