Posts Tagged ‘a’mâlin taksimi’

BAMTELİ: DİRİLİŞ, YÜKSELİŞ VE ÂSÂYİŞİN ESASLARI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Üstad Bediüzzaman hazretleri, terakkî ve âsâyişin vesilesi olarak birkaç hususa dikkat çekiyor: Önce, “mesâîlerin tanzimi” diyor. İnsan, hayatını bir nizam içinde geçirmeli; yatma zamanı, ailesi ile meşgul olma zamanı, çocukları ile meşgul olma zamanı… Hayatı için medâr-ı maişet temini adına çalışacağı zaman olarak da ona göre bir şey ayarlamalı. Bir muallim ise şayet, zamanının bir kısmını o mevzudaki vazifesine ayırmalı, bir kısmını kitap okumaya ayırmalı; boş zamanlarını başbaşa vererek, kafa kafaya vererek bir kısım ulvî mesâili müzakere etmeye ayırmalı… Ne yapacağını bilerek yürümeli bu yolda; çünkü karambole yola çıkan insanlar, yolda bir engele takılır kalırlar! Ne yapacağını bilerek hayatını sürdürmeli; âdetâ bir anayasa nizamnâmesi gibi yazmalı; “Tamam ben, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım, şunu da yapacağım!” demeli; hayatını ona göre tanzim etmeli. Üzerinde başlı başına durulacak derince bir mevzu, mesâînin tanzimi.

İkinci olarak, “a’mâlin taksîmi” diyor. Kim ne yapacak?!. Kim hangi mevzuda daha başarılı olacaksa, o mevzuda, ona göre hareket etmek lazım. Burada “îsâr” duygusunun da -esasen- nazar-ı itibara alınması iktiza ediyor. Hani öyle bir meseleyi düşünürken, şu da hatırda tutulmalı: Enbiyâ-i ızâm “Benim yerime sen gel!” filan diyemez; çünkü onlar, o ağır vazife ile muvazzaftırlar; ondan kaçmaları da olmaz, mümkün değil. O, hem bir vazifedir, hem yüksek bir pâyedir, hem de kaçılması imkânsız olan bir sorumluluktur. Hafizanallah, ondan kaçmak, Allah’tan uzaklaşmaktır. Dolayısıyla -mesela- Allah Rasûlü “Benim yerime sen gel, bu vazifeyi sen yap yâ Ebâ Bekir, yâ Ömer, yâ Osman!” diyemez. Kendisi ne kadar mütevazı olursa olsun, misyonu icabı o vazife O’na aittir. Ama O’nun dışındaki insanlar, en önemli vazifelerde, başkalarını kendi nefislerine tercih edecek kadar îsâr ruhu ile hareket etmelidirler. “Bu, imamlık yapabilir. Bu, müezzinlik yapabilir. Bu, belediye başkanlığı yapabilir!” demeli ve o insanları kendilerine tercih etmelidirler.

Tabii halkın da bu mevzuda basîretine ihtiyaç vardır. Arz etmiştim daha evvel: İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi halka hitap ederken şöyle der: “Ey cemaat, siz, ‘müntehib’ (seçensiniz); ben ise, ‘müntehab’ım (seçilenim). Gideceğimiz yer ise; ‘müntehabün ileyh’tir (meclistir). Sizin yaptığınız işe de ‘intihap’ (seçim) denir. İntihap ise ‘nuhbe’den gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin aslında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Evet, toplum, o ölçüde basîretli ise, o işi taksim etme mevzuunda da kim, nereye konacaksa şayet, onu oraya koyar, rahatlıkla. Bilemedikleri zaman, öyle bir tanesini seçerler ki önlerine, o kendinden başka bir şey düşünmez; dünyasını -bir yönüyle- Kârûn gibi yapmaktan başka bir şey düşünmez. Sizin değerlerinizi ve kalben değer atfettiğiniz şeyleri de o mevzuda kullanarak, suiistimal ederek, sizin hissiyatınız ile oynar, sizin saygı duygularınız ile oynar, onları kendi hesabına, dünyası hesabına kullanır. Bu açıdan o mevzuda “intihap” da çok önemli bir şeydir.

   Birlik ve beraberlik Allah’ın başarılı kılmasının en önemli vesilelerindendir; hem kavlî hem fiilî duada kalblerin aynı mülahaza ve gayretlerle atması da birlik ve beraberliğin hem semeresi hem de göstergesidir.

Üçüncüsü “teâvün düsturunun teshîli” diyor. “Tefâ’ül” kipinden gelmesi itibarıyla, birbirinize her hususta yardımcı olmanızı vurguluyor. El ele olursanız, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin en büyük vesilesidir!” Eller, hep birlikte Cenâb-ı Hakk’a doğru kalkarsa şayet, Allah, o elleri boş çevirmez. Ellerinizi kaldırdığınız zaman, hep aynı duygu, aynı heyecan ile aynı şeyleri istemelisiniz. Ezcümle, şöyle demelisiniz: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ؛ وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِّينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمَحْبُوبِينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, ‘Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ hakikatini, İslam dinini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîb’inin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz Rabbimiz!..” Şimdi bu, Cenâb-ı Hakk’a karşı vazifelerimiz mevzuunda yapmamız gerekenlerden.

Bir diğer taraftan da bazılarımız bazı şeyleri çok iyi biliriz; ya yetiştiğimiz kültür ortamı itibarıyla veya kabiliyet ve donanımlarımız itibarıyla ya da nöronlarımızı çalıştırmamız itibarıyla daha engin düşünceye sahibizdir. Biz o düşüncelerimizi başkalarının da o ufka ulaşmaları istikametinde kullanmalıyız, onlara yardımcı olmalıyız.

Bakın, bir taraftan, dua birliği; zira vifâk ve ittifak, tevfîk-i İlâhî’nin vesilesi. Bir diğer taraftan da insanların fikren ve ruhen inkişaf etmeleri adına, varsa inkişaf etmiş bir dimağınız şayet, o inkişaf yollarını onlara göstermek suretiyle, onların da o ufka ulaşmalarını, hatta gelip sizi geçmelerini arzu etme… Sizi geçmelerini de arzu etme; çünkü “îsâr ruhu”, onu gösteriyor. Mü’minde îsâr ruhu… Her hususta, başkalarını kendine tercih etme; îsâr ruhu.

Bir diğer yanı bu meselenin: Mesela mektepte okuyorsunuz; arkadaşlarla sınıf geçmek için çalışıyorsunuz. Bazılarınızın o mevzuda kabiliyetleri iyidir, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, aile yapısı itibarıyla, bazı temel bilgileri vardır. Bu temel bilgileri itibarıyla orada gördüğü dersleri daha iyi kavrar, daha güzel sentezler yapar, daha güzel analizlere muvaffak olur. Bence o kabiliyet ve donanımını, hemen arkadaşları ile paylaşmalı, onların da o seviyeye gelmesi için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bakın, talebelik seviyesinde… Bu da yine bir îsâr ruhu aksettiriyor; başkalarını da aynı zamanda kendi seviyesine getirme, tercih etme meselesi.

Bir adım daha ileriye atalım bu mevzuda. Kariyer yapıyoruz; master yapıyoruz, doktora yapıyoruz, profesör olmak için çalışıyoruz. Bazı arkadaşlarımızın kompoze kabiliyetleri çok fevkaladedir. Bazı arkadaşlarımız kütüphaneleri çok iyi bilirler; Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “kütüphane faresi” gibidir onlar. O fihristleri öyle ezbere bilirler ki; hangi mevzu, hangi konu, nerede, nasıl işlenmiş, onu bilirler. Birisi bir vazifeyi almıştır üzerine ama kaynakları o ölçüde bilmiyordur. O kompoze kabiliyeti olan arkadaş, “Bu mesele şöyle ifade edilir!” demeli, ona destek olmalı. On seneyi, üç seneye indirmeli; doktora yapıyorsa iki seneye indirmeli, buna kanun ve mevzuat müsaade ediyorsa şayet. Bazıları da işte böyle mahzen-i kütüphane faresi gibidir, bütün kitapları bilir; “Arkadaş, senin araştırdığın bu mevzu, falan kütüphanede, filan yerde, şu fihrist içinde. Buna baktığın zaman, ona ulaşacaksın!” demeli. Bazıları da ona o meselenin nasıl sunulacağını öğretmeli. Hocaların durumuna göre, hocalara karşı tavrı açısından, ufkunu açmalı, gözünü açmalı, o mevzuda yine o teâvün düsturunu işletmeli, ona yardımcı olmalıdır.

Bu karşılıklı yardımlaşma, kelimenin yapısında da vardır. “Teâvün”; te-‘â-ve-ne / ye-te-‘â-ve-nü / te-‘â-vü-nen (تَعَاوَنَ – يَتَعَاوَنُ – تَعَاوُنًا) kökünden, “müşâreketun beyne’l-isneyni fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ الْإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “en az iki veya daha çok kişinin bir işi beraber, karşılıklı yapmaları, çoğunluğun müşterek bir iş etrafında bir araya gelerek düşüncelerini paylaşmaları” demektir. Bu şekilde düşünce paylaşmak suretiyle, o yardımlaşma düşüncesini paylaşmak suretiyle, bir yönüyle, bir iken, binler gücüne, binler kuvvetine ulaşmak mümkündür Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Hazreti Üstad dördüncü olarak “mabeynlerindeki emniyetin tesisi” diyor. Birbirimize fevkalade güven duyma… O, “Falan, benden daha güvenli bir insandır, hakikaten!” Bu da gördüğünüz gibi îsâr ruhu barındırıyor; bunların bazısında bir damlacık, bazısında bir bardak, bazılarında bir fincan, bazılarında bir kâse îsâr meselesi var. Birbirimize güvenirsek şayet, işte o zaman o kuvvetler bir araya gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Vifâk ve ittifak da olur, suizanna düşmeyiz birileri hakkında ve günaha girmeyiz. Aynı zamanda diğer insanların kuvvetlerini de yanımıza alırız; kuvvetimize kuvvetlerini inzimam ettiririz, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir insanın yapacağı şeyi, bin insanın yapacağı şey hale getiririz, mâbeynimizdeki o münasebeti sağlam bir zemine oturtursak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi bu da çok önemli bir mesele: Birbirimize güven duyma ve suizanna kapılmama.

Belki çok defa suizanna kapılabiliriz. Tavırları ve düşünceleri ile suizan ifade eden bazı kimselerden kuşku duyuyorsak şayet, test etme imkânı vardır. Küçük bir dairede, evvela onu bir test ederiz; bakarız ki, sınıfı geçti orada, daha bir üst dairede, kalbimizin daha bir derin yerinde, “Şurada da oturabilirsin!” deriz. Bakarız ki hakikaten oranın da hakkını verdi, “Tamam, kalbimizin göbeğine de otağını kurabilirsin!” falan deriz. Baktık ki oranın da hakkını veriyor, “Yahu sen, benim -âdetâ- gönlümde de oturabilirsin!” deriz. Misal olarak arz ediyorum bunu. Hizmet’te de öyle: Şurada istihdam ettiniz, baktınız ki başarılı oldu, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede, bu defa bir üst seviyede… Onu belli bir yere getirir koyarsınız böylece. Bir taraftan “hüsnüzan” bir taraftan da “adem-i itimad”a binaen, az kuşkulanıyorsanız, şüpheleniyorsanız şayet, suizanna düşmeden, aynı zamanda test ede ede bir insanı bir noktaya ulaştırırsınız. Ve dolayısıyla bir yüksek kabiliyetin kabiliyetlerinden sizin de, toplumun da istifade etmesine zemin hazırlamış olursunuz.

   Allah Rasûlü’nün Attığı Temel, Hazreti Ebu Bekir’in Üstün Başarısı, Bediüzzaman Hazretleri’nin Firâseti ve Kürt Meselesi

Esasen şimdiki bu “kıpkızıl musibet dönemi” çok şiddetli ama biz o musibetin turuncusunu da gördük, morunu da gördük, pembesini de gördük, mavisini de gördük; o musibetlerin hemen her rengini gördük. Belki millet olarak da üç asırdan beri görüyoruz. Hazreti Pîr, “üç asırdan beri” diyor. “Üç asırdan beri rahnedâr olmuş”; yani, surları yıkılmış bir yönüyle, en mamur yerleri harabeler haline gelmiş; saltanat mahalleri, kemmiyetsiz keyfiyetsiz insanların elinde kalmış. Üçüncü Mustafa’nın ifadesiyle diyeyim; kendi ifadem ile değil, alınır bazıları:

“Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Evet, asırlardan beri rahnedâr olan bir kalenin tamiri belki Şâh-ı Geylânî gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi gibi, Mustafa Bekrî Sıddîkî gibi, Maruf-i Kerhî gibi, Ebu’l-Hasan el-Harakânî gibi, Cüneyd-i Bağdâdî gibi, Bayezid-i Bistâmî gibi aldatmayan rehnümâlar ile olur, öyle büyük şahıslar ile olabilir. Esas, etrafındaki kümelenmeler ile, şahs-ı manevî ile, heyet-i ictimâiye-i İslamiye ile olacaktır. O, bir heyetin yapacağı şeydir, şahsın yapacağı şey değildir. Enbiyâ-ı ızâm bile esasen yapacakları şeyleri onun ile yapmışlardır. Hâşâ, “Efendimiz bir şey yapmadı!” demek değildir; fakat O, Allah’ın izni ve inâyetiyle, her şeyin zeminini hazırlamış, bir yönüyle statiğini ortaya koymuş, sonra blokajını yapmış; sonra “Benim yeryüzünde iki tane vezirim var, yardımcım, sağım-solum: Bû-Bekir, Ömer!” demiş, çok iyi belirlediği o büyükleri işaret buyurmuştur. Ve bu işareti anlayanlar, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna “yelken açtığı” mı, yoksa “üveyik gibi kanat çırptığı” zaman, kimi seçeceğini çok iyi intihap etmiş. Dolayısıyla hepsi kalkmış, koşmuş, Ebu Bekir (radıyallahu anh) hazretlerinin mübarek elini -O ele canım kurban olsun!- sıkmış ve o ele biat etmişler.

Nasıl bir adam Hazreti Ebu Bekir? Mertebe itibarıyla, enbiya-ı ızâmdan sonra; fakat yaptığı fonksiyonlar itibarıyla, çok peygambere müyesser olmamış şeyleri yapmış. On bir büyük fitneyi halletmiş; üçü, Efendimiz döneminde hortlamıştı; sekiz tanesi de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürümesini fırsat bilerek meydana gelmişti. Düşünün, işte Hazreti Ebu Bekir dönemi, Efendimiz’den sonra. Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, sahabî sayısının yüz bin olduğunu söylüyor Tabakât kitapları. En geniş Tabakât kitaplarından İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe’sinde, on bin sahabîden bahsediyor. Demek ki “yüz bin” diyenler, kadını ile, erkeği ile, hastası ile, çocuğu ile, çoluğu ile, şöyle-böyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in insibağ meclisinde münsebiğ olan ne kadar insan var ise, hepsini kastediyorlardı. Şimdi Hazreti Ebu Bekir’e emanet edilen bu idi. O (radıyallâhu anh), Allah’ın izni ile, bu kadarcık -estağfirullah, “Bu kadarcık!” ne demek!- o mübarek toplum ile o on bir tane belanın hakkından geldi.

Bakın, bugün de “terör hadisesi” filan diyoruz. Senelerden beri bir PKK filan ile uğraşıyoruz. Tankımız var, topumuz var, uçağımız var; kara kuvvetlerimiz, hava kuvvetlerimiz, hükümetimiz, meclisimiz var. Daha nelerimiz var, var, var, var, var, var; hepsi, yokluğa dayanan bir sürü “var, var” var. Fakat bir tane tehlikenin hakkından gelemedik. Pozitif olarak gelmenin yolu, bunları yumuşatma idi. Evet, “küçük bir reçete”de -reçeteyi yazanın idrakinin darlığına verin onu- esasen o insanları -bir yönüyle- yumuşatmanın yolu vardı. O toplum ile bütünleşme… Oraya gidecek hekimler, oraya gidecek emniyet teşkilatı, oraya tayin edilecek valiler, kaymakamlar, oraya gidecek sağlıkçılar, aile hekimliği gibi ev ev dolaşacaklardı. Jandarma/asker, kapı kapı dolaşacaktı. O toplumun ayrı bir toplum olmadığını ortaya koyacaklardı. Reçetenin mahiyeti bu idi. Ve onların dillerine de saygı gösterilecekti, en azından cevaz verilecekti.

Bundan bir asır evvel, Çağın Sözcüsü, Van’da bir üniversiteden bahsediyor. Bir asır… Çok sonra bir üniversite yapılıyor fakat onun gâye-i hayal olarak öne sürdüğü o gayenin çok gerisinde bir üniversite kuruluyor. Diyor ki, “Arapça farz!” orada. Neden? Çünkü dinin temel rüknü olan Kitap ve Sünnet, Arapça. “Türkçe vacip!” diyor. Karamanî Mehmet Bey, “Türkçe câiz!” deyip devlet dili olarak Türkçe’yi benimsemiş. Devlet o güne kadar, Karamanî Mehmet Bey’e kadar Farsça konuşuyor. Görüyorsunuz, o Mevlânâ gibi devâsâ insanlar bile yazdıkları kitapları Farsça yazıyorlar, Selçuklu döneminde. Fakat Hazret, bir asır evvel, “Türkçe, vaciptir!” diyor. “Kürtçe de câiz!” diyor; yani, seçmeli dil olarak, isteyen onu da öğrensin.

Biz, o ufku ihraz edemedik. O reçetenin muhtevasında o da vardı: “Mekteplerde o kapıyı da ardına kadar aralayın, o millet rahatlıkla kendi dilini orada öğrensin!” Dil, kullanıla kullanıla inkişaf eder, bir ilim dili haline gelir. O ilim dili, o toplumun yükselmesi adına, çok önemli bir faktördür. İnkişaf etmemiş bir dil ile ilim yapmak, teknoloji yapmak mümkün değildir. Şuradan bir dil dilenciliği, buradan bir dil dilenciliği yapmak suretiyle başa çıkamazsınız, dilencilikten de kurtulamazsınız. Ali Şeriatî -Makamı Cennet olsun!- kendi dönemi itibarıyla -Gıyaben tanıdım onu, eserlerini okuyarak tanıdım.- derdi ki, merhum, makamı Cennet olsun: “Bugünkü Arapça ile, Farsça ile -Çünkü kendisi İranlıydı- ilim yapılamaz!” Ben de kendi içimden derdim ki, “Hazret, bir de sen Türkçe’yi öğrensen; ilim yapılır mı, yapılmaz mı, o zaman ne ile ilim yapılamadığını anlayacaksın!”. Canına okuduk dilin, steno gibi bir şey haline getirdik; işaretler, mors alfabesi, “Di-dâ-dıt / Dâ-dâ-dıt.”

   Şayet gerçekten inanıyorsanız, sıkıntılar karşısında asla sarsıntıya düşmemelisiniz; “Şimdi bu şartlar altında ne yapmalıyım?” diyerek iradenizi hep canlı tutmalı ve herkese ümit kaynağı olmalısınız!..

Evet, üç asırdan beri harap olan, rahnedâr bir kalenin tamiri size düşüyor. Hemen her şey yıkılmış, her şey harap olmuş. Fakat farklı renklerde, farklı desenlerde yıkılmalar olmuş. Biraz evvel arz ettiğim gibi, hemen yıkımın her renginde olanını gördük; Kıtmîr, sadece 27 Mayıs’tan bu yana dört-beş tanesini gördü; açık-kapalısı ile -zannediyorum- yedi tanesini. İnşaallah sonuncusu olur bu!.. Allah, onları bitirmekle, sizin de çilenizi sona erdirir; daha doğrusu, o mübarek Anadolu insanının çilesini sona erdirir. Bir dönemde devletler muvazenesinde ona önemli vazifeler yaptırtan Allah (celle celâluhu), bir gün yine devletler muvazenesinde ona önemli bir misyon edâ ettirmek üzere onun dirilmesini, başka milletlerden evvel te’min buyurur. Dirilirsiniz; dünyanın her yanında insanların imdadına koşarsınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Yıkıntılar karşısında, sarsıntıya düşmemek lazım. Esasen, sarsıntı ile enerjimizi kaybedeceğimize… Çünkü o da bir yönüyle bir efordur; sarsılırsanız, heyecan duyarsanız, o da bir efordur. Yıpranırsınız; nöronlarınız yorulur, doğru uyuyamazsınız; yatakta sağdan sola, soldan sağa dönersiniz. Çocuklarınıza, doğru bakamazsınız; eşinizle, doğru meşgul olamazsınız. Yapacağınız işleri, sağlam bir mantık blokajına bina edemezsiniz. Dolayısıyla âdetâ kendi aleyhinizde oturur kalkarsınız. Ama öyle değil de esas bir gâye-i hayale bağlanırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sarsılmadan “Pekâlâ, şu zor şartlar altında şimdi ne yapılabilir?!.” dersiniz.

Yapılacak şeylerin başında, şöyle-böyle sarsıntı yaşayan insanları moralize etmek geliyor; onları rehabiliteye tâbi tutmak gerekiyor. Oturduğumuz her yerde, “Yahu şimdiye kadar şu maruz kalınan şeylerin hemen her renkte olanı -Allah’ın bir takdiri olarak- meydana geldi. Ve sonra Allah’ın bir lütfu olarak da geldiği gibi gitti. Geldiği gibi gitti!.. Allah’ın kudreti, her şeyin hakkından gelmeye yeter!” diyecek ve insanları moralize edeceksiniz. Bize düşen şey, vazifedir. Yüksek bir hedefe kilitlenmişsek şayet, baştan kazanmışız demektir. “Allah!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, “Cennet, Rü’yet ve Rıdvân!” demiş, gönlümüzü O’na vermişsek, kazanmışız demektir. Ölsek bile o uğurda, kaybetmiş sayılmayız; çünkü çok yüksek bir hedefe kilitlenmiş sayılırız. Öyle ise ne diye endişe duyacağız, ne diye paniğe kapılacağız?!.

Hatta, meselenin daha yükseğini realize etme istikametinde oturup kalkmalı: “Acaba, arkadaşlarımızı bu mevzuda çok ciddî metafizik gerilime nasıl ulaştırırız?!. Bugüne kadar sarf ettikleri cehdi, ortaya koydukları gayreti, ikiye nasıl katlarlar? Vitesi, dörtten sekize nasıl takarlar? Sekizden on altıya nasıl takarlar? Nasıl o hız ile yürürler Allah’ın izni ve inayetiyle?!.” Bir de o hız ile yürümenin “temkîn” ve “teyakkuz”a ihtiyacı vardır. Beynimizi o istikamette yorduğumuz zaman -zannediyorum- Allah’ın izni ve inayetiyle, patikalara sapmadan, Allah’ın vaz’ ettiği şehrâhta dümdüz yürür ve kısa zamanda hedefe ulaşırız.

Hedef nedir? Topyekûn insanlığın inanması.. lâakal (en azından) O’na saygı duyması, lâakal “O’na inanan insanlar ile beraber yaşanır!” duygusunun başka vicdanlarda uyarılması… Farklı… Bir baskı ile, bir tahakküm ile, bir tagallüp ile, bir tasallut ile “Herkes benim gibi düşünsün!” değil, “Benim gibi düşünmeyenlerin canı Cehenneme!” değil. Fakat herkesi kendi kategorisinde mütalaa ederek, bir emniyet ve güven telkin etmek, dünyanın dört bir yanında… “Bu insanlar, gerçekten, insanî değerlere saygılı!”; Frenkçe ifadesiyle “Çok hümanist insanlar, bunlar! Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereğini yerine getiriyor ve Allah’ın sanatı olarak insana saygı duyuyorlar!..” dedirtmek…

Yahu Allah’ın (celle celâluhu) fırçasından çıkmış, O’nun İlmi ile, İradesi ile, Kudreti ile, Meşîeti ile halk edilmiş, eşi-menendi olmayan, meleklerin mihrabı/pusulası bir varlık olarak yaratılmış insana saygı duymak, o insanı Yaratan Zat’a karşı saygı duymanın ifadesidir. İnsanlarda bu duyguyu uyarma, bütün insanlıkta bu duyguyu uyarma… Ee görüyorsunuz, çok kısa, küçük, bir yönüyle dar çerçevedeki, dar açıdaki hamleler ile, zaten çokları oluyor. O mevzuda “Şurada şu oluyor; burada bu oluyor!” falan demek istemiyorum; el-âlem, meseleyi yanlış anlamak suretiyle, “Misyonerlik yapılıyor!” zannına/zehabına kapılabilir.

Hayır! Sizin “dil”inizin önünde “hal”iniz ve “temsil”iniz vardır. Esasen, yaşanması gerekli olan şeyi doğru yaşadığınız takdirde, insanlar, size bakacaklar ve “Bunlar ile upuzun yollar alınabilir!” diyecekler, Allah’ın izniyle. Güven vadedeceksiniz. Zaten, “Mü’min, yeryüzünde güven ve emniyetin temincisi insan demektir!” Bir manası onun “Allah’a inanan” demektir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın “el-Mü’min” isminden alınmıştır. Diğer manası itibarıyla da, “yeryüzünde güvenin temsilcisi” demektir. Onun atmosferine giren herkes, aynı zamanda bir güven atmosferine girmiş demektir. Bütün dünyaya bunu duyuracaksınız.

   Sonu zaferle noktalanan Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı; zira o sayede mü’min münafıktan, vefalı vefasızdan, yiğit korkaktan, hakka gerçekten bağlı olan yüreğinde zaaf bulunandan ayrılmıştı.

Bir “şirzime-i kalîl” (azgın bir azınlık) her zaman olmuştur, her zaman olacaktır!.. Şimdi böyle bir dönemde -esasen- büyük bir gayeye dilbeste olmuş insanları, o gayenin yüksek gaye-i hayalli insanları haline getirmek için onları moralize etmemiz, rehabiliteden geçirmemiz ve hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam etmemiz lazım.

Buna en güzel örnek, çok iyi bildiğiniz, Uhud Savaşı. Uhud şehitlerinden bahsederken, altmış küsur, altmışaltı kadar insandan bahsediliyor; fakat genelde Siyer kitaplarında “Yetmiş insan şehit oldu!” deniyor. Yüz yetmiş insan, iki yüz insan da yaralı; bazıları kolu kopacak hale gelmiş, bazıları bağrından yaralanmış. Fakat bu “muvakkat hezimet” gibi bir şey oluyor ama Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetâneti ile onu zafere çeviriyor. -Fetânet, dehânın üstünde bir şeydir. Mahmud Akkad, vakıa, “el-Abkariyât” kitabında, Efendimiz’i de dâhiler arasında zikrediyor; o, hatadır. Fetânet-i Nebeviye, dehânın çok üstündedir. Dâhiyi anlatırken, “Her şeyi şipşak, düşünmeden, yerli yerine yerleştiren insan demektir.” derler. Fetânet, onun çok çok üstündedir.- O hali ile müşrikleri takibe koyuluyor. Yaralı-bereli… Birileri, birini sırtlamış götürüyor; birileri, birinin koltuğuna girmiş, götürüyorlar. Ebu Süfyân, ordusu ile Mekke’ye doğru giderken, bakıyor ki arkadan geliyorlar. -Nereye kadar takip ediyor onları!..- “Aman, başımıza iş açarız; en iyisi mi bir an evvel Mekke’ye kaçalım!” diyor. Muvakkat hezimet gibi görülen bir şey, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o yüksek fetânetiyle zafere dönüşüyor, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O günün müşrikleri paniğe kapılıyorlar. Bir daha Medine’yi kuşatmak için plan yaptıkları zaman, “Bütün kabileleri yanımıza alalım; öyle yirmi bin, otuz bin insan ile gidelim, Medine’yi kuşatalım! Başka türlü oraya girmek, mümkün değil!” mülahazaları oluşuyor. Orada da yine mesele, fiyasko ile neticeleniyor; geldikleri gibi, bir taraftan soğuğa, bir taraftan da o dehânın çarpıcı fırtınalarına maruz kalarak, panik içinde geriye dönüyorlar. İnanın, günümüzde size mezâlimde bulunan, zulmeden kimseler de aynen o Medine’yi kuşatmaya gelen insanlar gibi, panik içinde geriye dönüp kaçacaklar!..

Cenâb-ı Hak, mabeynimizdeki emniyetin tesisine bizi muvaffak eylesin!.. Çok yüksek bir moral ile, hiçbir şey olmamış gibi, Hizmet’imizi devam ettirmeye muvaffak eylesin! Allah, öyle bir başarıya ulaştırsın inşaallah teâlâ!..

Bamteli: İÇTİMAÎ HUZUR VE YÜKSELİŞİN VESİLELERİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Müminler, terakkî ve asayişin temini için mesâîlerinin tanzimine, aralarındaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshiline muhtaçtırlar.”

Dert, çok büyük!.. Âkif, kendi dönemi itibariyle, o derdi iki mısrada şöyle seslendirmiş; kendisi gibi vefalı olduğuna inandığı bir insan, yanından geçerken, “Gitme, ey yolcu, oturup beraber ağlaşalım.” demiş. Burada ben, bir kelimenin yerini değiştiriyorum, ama aruz bozulmuyor:

“Gitme ey yolcu, oturup beraber ağlaşalım,

Elemim, bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!..”

Gayet net… Sıkıntılı dönemlerde bir araya gelip elemi paylaşmak, kardeşlerimizin arkasında olduğumuzu ifade etmek, onlara destek olmak, çok ciddî olarak “teâvün” (karşılıklı yardımlaşma) esaslarını hayata geçirmek, pratik hayata geçirmek, önemli.

Hazreti Pîr, -bir- “mesâîlerin tanzimi” diyor. İşler, çok ciddî olarak dizayn edilmeli, mâkul bir çerçevede, makul bir blokaj üzerine bina edilmeli. Yani çok ciddî bir statiğe tâbi tutulmalı, riyazî mülahazaya dayandırılmalı, mantığın hesap buuduna dayandırılmalı, matematik buuduna dayandırılmalı… Mesâî öyle tanzim edilmeli, öyle tanzim edilmeli ki, gelecekte o mesâîye terettüp eden iyi veya kötü şeyler karşısında pişmanlık yaşamayalım; iyi neticeler karşısında “elhamdülillah” deyip dahasına talebimizi ortaya koyalım; olumsuz sonuçlar karşısında da “keşke” deme durumunda kalmayalım.

Mesâîyi iyi tanzim etmek lazım. Bu, çok tekerrür eden bir ifadeyle, “mahrûtî bir nazar”a bağlı; yeni ifadesiyle “bütüncül bir bakış”a bağlı. Çok ciddî sebep-sonuç mülahazalarını nazar-ı itibara almak lazım. O yönüyle “kozalite”ye ircâ edebilirsiniz, meseleyi: Bu sebep, bir sebep; fakat ihtimal şunu da doğurabilir, şunu da doğurabilir, şunu da… Sonra üçüncü nesil olarak, “torun”; onlardan da şu doğabilir, şu doğabilir, şu doğabilir. Dördüncü nesil; onlardan da şu doğabilir, şu doğabilir, şu doğabilir… Daha ilk sebepten başlayarak, onuncu müsebbebe kadar, onuncu esere kadar, onuncu ürüne kadar hepsini “bütüncül bir nazar”la müşahedeye almak, elden geldiğince planları ona göre yapmak ve mesâîyi ona göre tanzim etmek lazım.

Meseleyi basite ircâ etmemek lazım; gayet veciz olarak “mesâîlerin tanzimi” diyor. Hayat-ı ictimâiye-i İslamiyede, hayat-ı ictimâiye-i aileviyede, hayat-ı ictimâiye-i idâriyede ve hayat-ı ictimâiye-i siyasîyede, mesâînin tanzimi çok önemlidir. Karşımıza çıkan hadiselerde, meseleyi sadece bugüne bağlı, o hadiseye bağlı ele aldığımız zaman, başkaları tarafından yanıltılmış oluruz, hiç farkına varmayız. Öyle komplikasyon fasit daireleri içine gireriz ki, bu defa, yine yanlış yaparız, yine yanlış yaparız… Ve zaten bin yanlıştan bir tane doğrunun doğduğu hiç görülmemiştir. Yanlış, yanlış doğurur; yanlış, yanlış doğurur; bir kısır döngü içinde hep sürer gideriz. Bu itibarla da, her şeyi derinden derine hesap etmek lazım. Bu, mesâî tanziminde, umumî manada, mutlak manada, mücerret meselenin ifadesi…

   Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi maşerî vicdana mâl ediyordu.

Buna destek olabilecek bir faktör daha vardır ki, o da, “meşveret”tir, “ortak akıl”dır. Esas, “kolektif şuura müracaat etmek”; büyük-küçük demeden, herkesin düşüncesini almak ve herkesin düşüncesini saygıyla karşılamak… Diyeceğimiz-edeceğimiz şeyler mevzuunda, herkesin düşüncesini bir unsur olarak kabul etmek, hesap içinde mütalaaya almak ve “Şöyle bir mülahaza, şöyle bir düşünce de vardı!” demek, çok önemlidir. Meşveret…

Meşveretteki bu inceliği, İnsanlığın İftihar Tablosu (elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyhi) ortaya koymuştur. Kendisi vahiy ile müeyyed olduğu halde, sizin-bizim göremeyeceğimiz meseleleri gayba muttali o gözüyle (eski ifadesiyle “gayb-bîn” gözüyle) görüyor olmasına rağmen hemen her meseleyi istişare etmiştir. Oturuyor; irşad ettiği, yetiştirdiği, hâlesine aldığı insanlara meseleleri soruyor. “Çıraklarına” diyebilirsiniz, “talebelerine” diyebilirsiniz, umumî manada “ümmet-i hâzıraya” diyebilirsiniz veya “ashâbına” diyebilirsiniz. Tabi onun (ashâbın) ayrı bir manası var; “arkadaşları” demek; beraber oturup kalkan.. O’nun o nâfiz sohbeti ile beslenen.. bir yönüyle, hep bir “ba’s-ü ba’de’l-mevt” yolunda olan.. bir “diriliş” yolunda bulunan insanlar. Kendi yetiştirdiği, kendi irşad ettiği, belli bir ufka yükselttiği o insanların düşüncelerini almayı ihmal etmiyor. Bedir’de öyle yapıyor, Uhud’da öyle yapıyor, Hendek’te öyle yapıyor.

Hendek’te nasıl yapıyor? Selmân-ı Fârisî’nin teklifini değerlendiriyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisi düşünmüştür onu mutlaka: Müdafaa harbi yapmak lazım; kefere vü fecerenin Medine’nin içine girmesine meydan vermemek lazım; ona göre bir kısım tabiyeler oluşturmak lazım; bu güne kadar kullandığımız harp stratejilerini kullanmamak lazım, çünkü bu defa ona göre tedbirlerini almışlardır; şaşırtmak lazım, şaşırtmak. Bunlar, bizim zaferimiz adına, karşı tarafın da çok zarar görmemesi adına çok önemlidir. Nitekim Hendek’te öyle oluyor.

“Allah Rasûlü, kendisi düşünmüştür.” diyorum ben; O’nun o yüksek fetânetine ve firâsetine binaen diyorum bunu. Yemin de edebilirim; haşa ve kella, “Öbür tarafta hesabını vermeye hazırım!” demeyi, nezaketsizlik/küstahlık sayıyorum. Fakat O’na o kadar saygım, o kadar itimadım, o kadar güvenim var. O kadar olmasa zaten, O’na inanmış sayılmazsın.

Bununla beraber, Selmân-ı Fârisî’ye soruyor, orada istişare ederken; o da diyor ki: “Yâ Rasûlallah! Biz muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk.” Anadolu’dan gitmiş birisi. Fars deniyor ama Arap olmadığından dolayı böyle diyorlar; onlar Arap olmayanlara “Acem” diyorlar (veya insanları geldikleri bölgeye izafe ediyorlar.) Onun için “Fârîsî” denmiş ona, yoksa İranlı/Pers değil, Anadolu’dan gitmiş. Diyor ki, “Yâ Rasûlallah! Bizde böyle bir şey olduğunda, biz hendek kazardık!” Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mülahazasıyla, o mevzudaki o iç ihtisaslarıyla örtüşüyor bu. Sahabe-i kiram da mâkul buluyor bunu. Ve herkes kazmayı, küreği, manivelayı eline alıyor, Medine’ye girme noktasında derin bir hendek kazıyorlar; öyle ki, her halde 10 metre genişliğinde. Nitekim ancak bir veya iki insan atıyla atlayabiliyor orayı, yarış atlarıyla atlayabiliyorlar; o hendeği geçebilenlerden biri, Amr İbn Abdilvüdd oluyor.

   Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olmak, peygamberlerin ahlakı ve sâlihlerin de şiarıdır.

Allah Rasûlü, Selmân-ı Fârisî ile meseleyi istişare ediyor ve Ashâb nazarında, onun dediğine göre, orada hendek kazma işine girişiyor. Efendim, bir Mürşid-i A’zâm, bir Mübelliğ-i A’zâm, bir Üstad-ı A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem); yetiştirdiği çırağının düşüncesine saygılı davranmak suretiyle, bize ders veriyor. Küçükten de gelse, evladınızdan da gelse, çocuktan da gelse, sizin ehemmiyet vermediğiniz, sıradan gibi gördüğünüz bir insandan da gelse, onun düşüncesine de kulak verin, dinleyin, mülahazaya alın!.. Bilemezsiniz, onun içinde de ciddî bir cevher vardır; alır, değerlendirirsiniz. Bize ders veriyor, Mürşid-i A’zam, Müderris-i A’zam, Mübelliğ-i A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize ders veriyor.

Evet, mesâî tanzim edilirken, esasen, onun belli bir “makuliyet” üzerine bina edilmesi fakat orada kolektif şuura müracaatın da ihmal edilmemesi çok önemlidir. Meşveret… Onun için Ashâb-ı kirâm’ın -bildiğiniz gibi- senâ edildiği bir yerde, Şûrâ sure-i celîlesinin 38. âyet-i kerimesinde, وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ deniyor; “Onlar, öyle güzide, öyle nâdide, öyle kâmet-i bâlâ insanlardı ki, meselelerini meşverete bağlı götürürlerdi! İşleri, meşveret çerçevesinde/yörüngesinde cereyan ederdi!” Böyle denmek suretiyle, sayılan faziletlerin yanında, ayet onunla noktalanıyor: وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلاَةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Yine onlar, Rabbi’lerinin davetine kulak verip, (emir ve yasaklarında O’na itaat ederler); namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve işleri aralarında istişareye dayalı olarak yürütülür. Onlar, kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan geçimlik olarak muhtaçlara) verirler.” (Şûrâ, 42/38)

Evet, o mahrutî nazarın, o bütüncül bakışın isabetli olabilmesi için esasen başkalarının düşüncelerinin de alınması lazımdır. Nitekim Araplar der ki, عَقْلاَنِ خَيْرٌ مِنْ عَقْلِ وَاحِدٍ “İki akıl, bir akıldan hayırlıdır.” ثَلاَثُ عُقُولٍ “Üç akıl” evleviyetle خَيْرٌ مِنْ عَقْلٍ وَاحِدٍ “bir akıldan daha hayırlıdır.” Ee dört olursa, elbette; beş olursa, elbette; altı olursa, elbette. Hayatın her biriminden insanın düşüncesine müracaat edilirse, bir yönüyle bütün hayat birden bire nazar-ı itibara alınarak öyle bir mantığa, öyle bir muhakemeye müracaat edilmiş olur. Bu açıdan, “mesâîlerin tanzimi” derken, meseleyi basite ircâ etmemek, bu hususları da gözetmek gerekmektedir.

   Yapılacak işlerin taksimi ve herkesin başarılı olabileceği yerlerde istihdamı çok önemlidir; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, vazifeye göre insan seçiminde de eşi benzeri yoktur.

Hazreti Üstad, “a’mâlin taksimi” kaidesini de nazara veriyor. Evet, hizmet edilirken, herkes ne yapabilecekse ve neye kabiliyeti yetiyorsa, onun çok iyi bilinmesi ve aynı zamanda amelin, aksiyonun ona göre taksim edilmesi lazımdır. “Bu, bir talebe olabilir; bu, bir muallim olabilir; bu, gönüllere giren iyi bir mürşit olabilir; bu, iyi bir idareci olabilir; bu, çok engin bakışlı, tâ uzakları görüyor, bence, her zaman fikrine müracaat edilecek birisi olabilir…” Bunların her birerlerini bir yere bir nöbetçi gibi dikmek suretiyle, esasen, onları rantabl olarak değerlendirmek lazımdır.

Bilmediği bir alanda, bir insanı istihdam ettiğiniz zaman, beklediğiniz ürünü ondan alamazsınız, neticeyi alamazsınız. O insanın rantabl olabilmesi… Hani Kıtmîr’e çok defa soruyorlar: “Nerede okusun?!.” Bakılmalı: Hobisi ne istikamette? “Yani, liseyi bitirmiş; tıp mı okusun bu, sosyal bilimlere mi girsin, fen bilimlerine mi girsin, falana mı girsin, filana mı girsin, resme mi girsin, sinemaya mı girsin?” Neye daha ziyade meyli var, ne ile uğraşıyor?!. Amatörce ne ile meşgul oluyor?!. Demek ki, o mevzuda, ister “zaaf” deyin buna, ister “hobi” deyin, bir meyli var. O istikamette değerlendirdiğiniz zaman, adımlarını daha geniş atar, o mevzuda daha hızlı ilerler. Bunun gibi, şahısları çok iyi bilerek, tahmil edeceğiniz vazife/misyon açısından iyi okuyarak, onlara yön belirlemelisiniz.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) değişik insanları, değişik yerlerde istihdam mevzuunda da eşsizdi. “En-Nûru’l-Halid”de (Sonsuz Nur’da) ifade edildiği gibi… Mesela, bir yerde Hazreti Hâlid gibi birisi, “Ben de gidebilirim!” diyor. Biliyorsunuz, iki tane süper gücün başına bir balyoz gibi inmesini bilen bir adam o. Hazreti Ebu Bekir’e “Analar, Hâlid gibisini doğurmamıştır!” dedirten bir adam. Velid’in oğlu ama Allah öyle bir kabiliyet vermiş… Belli bir süre, o sütreyi, o perdeyi aşamamış; babasının, önüne koyduğu, kabilesinin, önüne koyduğu o perdeyi, o sütreyi aşamamış. Kendi yürüdüğü yolun zikzaklarını görüyor, bir “patika” olduğunu görüyor. Uzaktan uzağa, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürüdüğü yolun da bir “şehrâh” olduğunu sezer gibi oluyor. Ama geliyor, geliyor; babaya takılıyor, kabileye takılıyor; حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Biz, atalarımızı neye inanıp neyi uygular halde bulmuşsak, o bize yeter!” (Mâide, 5/104); بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” (Bakara, 2/170) sütresine takılıyor. Fakat içinde hep varmış; hep varmış ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu takdir ediyor. O (Hazreti Hâlid) müstesnâ dâhî. Mahmud Akkad, dört halifeyi dâhîler içinde (Hazreti Osman’da biraz şüphe ortaya koyar) zikretmenin yanı başında, Hâlid’i de dâhîler arasında zikreder. O da askerî ve idarî bir dâhîdir. Esas, içinde var. Onun için, kendi gönlüyle geliyor; öyle bir babayiğit, -öyle yakışıyor ki ona, öyle babayiğit- kendi gönlüyle geliyor İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzuruna. Allah Rasûlü buyuruyor ki; “Ben de diyordum ki, nasıl oluyor da Hâlid, hâlâ o cephede duruyor? Nasıl oluyor da, babasına takılıyor?!.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), çoktan onu keşfetmiş. Fakat her şeyin bir miadı var, vakt-i mev’ûdu var; o zaman gelince öyle olacak. Fakat “adam” öyle bir adam ki, üç sene içinde Müslümanlığı adına öyle amudî yükseliyor (dikey yükseliyor) ki, diğer sahabe ile beraber, omuz omuza geliyor. Hazreti Hâlid… Onun öyle derin yanları var.

Hazreti Ali’nin de başka hususiyetleri var. Şayet gerçekten Hazreti Ali’den ise onlar -ben ondan olduğuna inanıyorum- o virdlerine bakınca, tam bir söz sultanı. Efendisinden beslenmiş ki O bir yönüyle amcazâdesi, bir yönüyle kayınpederi, fakat bütün bunların ötesinde, Peygamberi; aynı zamanda, can u gönülden dilbeste olduğu, yoluna baş koyduğu, ayağını bastığı toprağı yüzüne sürme diye çektiği bir İnsan (sallallâhu aleyhi ve sellem); O’nunla irtibatı var. Söz sultanı… O virdlerine bakıldığı zaman, o Nehcu’l-Belâğa’ya bakıldığı zaman -müzakere etmiştik- bazen benim inanasım gelmiyor Hazreti Ali’nin öyle söylediğine. Çünkü mesele, o kültürün, o anlayışın gelişmesine vâbeste; gelişmiş, gelişmiş, öyle zirve yapmış ki!.. Düşüncede, ifade zenginliğinde, edebî üslupta, Zat-ı Ulûhiyet mülahazalarını doğru ifade etmede, Peygamber bağlılığını doğru ifade etmede, Allah karşısında kendi yerini doğru belirleme mevzuunda öyle bir zirve ki, ben şaşıyorum; diyorum, “Acaba, sonradan yirmi tane akıl bir araya geldi ve bunları söyledi de Hazreti Ali’ye mi isnat ediyorlar!” Dolayısıyla böyle “nâfizü’l-kelim” bir insan.

Şimdi, Allah Rasûlü kırmıyor, önce Hazreti Hâlid’i gönderiyor Yemen’e; o gidiyor oraya. Beraberinde giden zat, sahabî diyor ki; “Bir akşam oturdu, iki akşam oturdu, üç akşam oturdu Hâlid; (dev adam) konuşuyor ama üç tane insan gelmiyordu!” O da anlıyordur bunu. Gönül rahatlığıyla geriye dönmeye teşne. Sonra Hazreti Ali’yi gönderiyor Efendimiz. Kimi, nerede istihdam etmek gerektiği mevzuunda, yok eşi-menendi O’nun; hiçbir şeyde olmadığı gibi eşi-menendi. Hazreti Ali’yi gönderiyor. Hazreti Hâlid de Hazreti Ali’yi kıskanmaz; “Ben yapamadım, o yaptı!” demez, kıskanmaz; konumuna saygılı olur. O da ayrı bir firaset, ayrı bir fetanet işi. Peygamberlerin önemli vasıflarından bir tanesi de odur; her şeyi, mahrutî bakışla, bütüncül kavrama.

Hazreti Ali, gidiyor. Sahabî diyor ki, “Geldi; bir akşam, iki akşam geçmeden, halkalar oluştu birden bire; Hazreti Ali’nin etrafında halkalar oluştu.” Çünkü o koca sultan, “söz sultanı” aynı zamanda. Ruhlara öyle tesir ediyor ki!.. Üç dört yaşından itibaren İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yanında neş’et etmiş tâ o güne kadar; bütün ömrü, o vahyin sağanağı altında neş’et etmiş. Kuvve-i inbatiye de sağlam. Oksijenini doğru almış. Dolayısıyla çok mükemmel, boy atmış bir çınar gibi gelişmiş, manevî yapısı itibariyle. Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebî, Fâtih-i Hayber, Dilber-i Gülberg. Evet, bir anda âdeta bütün halk, etrafında toplanıyor, cami cemaatinden kalabalık bir şey. Oradan ne kadar İslamiyet’e iltihak eden insanlar oluyor!.. Ve ne kadarı onların -Becile’den- Kadisiye savaşında şehit oluyor?!.. Cerîr İbn Abdullah el-Becelî, o babayiğitlerin önde gelenlerinden.

   Elden geldiğince, her işi ehline vermek ve herkese başarılı olabileceği bir iş tahmil etmek de emanette emin olmanın gereğidir.

Evet, a’mâli taksim mevzuunda, “Kim, nerede, ne yapabilir?” mevzuunu belirlemek çok önemlidir. Belki bunda bile, yine o kolektif şuura, ortak akla müracaat etmek lazım. “Benim hoşuma giden, bana yakın duran, -Özür dilerim; kardeşlerimiz arasında öyle yoktur, siyasî değiller ki, mütebasbıs olsunlar!- tabasbus yapan, dolayısıyla da gözüme girmiş, gözüme değil -hayır- gönlüme girmiş, basarıma değil basiretime otağ kurmuş… Ben onu seçip gönderiyorum bir yere!..” Öyle değil. Biz Peygamber değiliz ki!.. Aklımız, O’nun bildiğinin binde birine ermez. Dolayısıyla ortak akla müracaat etmek lazım. مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَMeseleyi ortak akla ircâ edenler, haybet yaşamazlar; mutlaka kazanımlı çıkarlar.

Dolayısıyla bize düşen şey, odur bu mevzuda; a’mâlin taksimi mevzuunda da ortak akla müracaattır. “Kim, ne iş yapar?!.” mevzuunu iyi belirlemektir. Şayet, mesela “Üneyvir”i getirir, serasker yaparsanız; “Tuleyt”i serkâr/serker yaparsanız; “Cümeyl”i bilmem ne yaparsanız… Anladınız değil mi?!. Devlet-i Aliyye’nin başının yeneceğini beklemeye durun bence!.. Evet, darmaduman olacağını beklemeye durun, başınızın çaresine bakın!.. Bulun birer tane merkûp, bulunduğunuz yerden sağa-sola kaçmaya durun!.. Eğer, Naciye sultan ile evlenmek, bir insanı serkâr yapıyorsa veya serasker yapıyorsa, bence, o insan, adıyla değil de “Üneyvir” diye anılmalı!.. -Öyle bir kelime yok, ben uyduruyorum.-

Evet, mesâîyi tanzim etmek önemli olduğu gibi yapılacak işleri taksim edip her işe en uygun insanı seçmek de mühim. Zira bir insanı yerinde değerlendirmediğiniz zaman, o, karakterinin gereğini sergiler ve kimse de laf anlatamaz öyle birisine. Dolayısıyla, kimi, nerede istihdam edecekseniz, onu bilmeniz lazım. Mesâînin tanzimi gibi amellerin taksimini de gözetmeniz lazım. Bileceksiniz, “Bu adam, imamlık yapabilir; bu, ancak müezzin olabilir.”

Bilal-i Habeşî’nin, imamlık yaptığını bilmiyorum. Sonraki dönemde, bilemiyorum, onca zaman İnsanlığın İftihar Tablosu’na refakat eden bir insanın yapmamış olması da düşünülemez. Fakat sesi güzel, makamı da güzel, ezanı güzel edâ ettiğinden dolayı hep ezanı o okuyor; bir yerde de İbn-i Ümmi Mektum okuyor. Allah Rasûlü, onu da orada istihdam buyuruyor. Evet, o mevzuda da öyle birisinin seçilmesi lazım; imamette birisinin seçilmesi lazım; mahalle muhtarlığında birisinin seçilmesi lazım… On defa test etmeniz lazım!.. Çalar mı, çırpar mı?!. Arpayı ağzına koymaktan “Haram, haram!” diye kaçınır mı?!. “Keşke zehir yutsaydım!” diyecek kadar kalbi var mı?!. On defa test eder, öyle muhtar yaparsınız.. on defa test eder, öyle nahiye müdürü yaparsınız.. on defa test eder, öyle kaymakam yaparsınız.. on defa test eder, öyle vali yaparsınız… İffetli, ismetli, haram yemez, haksızlığa girmez, Hakk’ın hatırını her şeyden üstün tutar ve katiyen batıla meyletmez. Daha yukarılara doğru, siz sonra, kendi kendinize çıkarın. En zirveye kadar çıkarın. Test edilmeden, insanî kriterlerle -esas- test edilmeden, İslamî kriterlerle test edilmeden ve her testte muvaffak olduğu görülmeden, bir yere bir adam koyduğunuz zaman, o, orada size güzel bir şeyler okusun diye beklersiniz ama -özür dilerim- şimdi olduğu gibi, canınıza okur.

İntihap hatası.. “İntihap” hatası, “müntehib”in hatasıdır. “Müntehib”in hatası… Dolayısıyla da “müntehebün ileyh” olan yer, bir yönüyle hatalar mecmaı haline gelir; hatalar mecmaı haline gelir. Biri falsodan falsoya koşar, fiyaskodan fiyaskoya yuvarlanır; diğerleri de elli türlü farklı mütalaanın hepsine “İsabet buyurdunuz, efendimiz! İsabet buyurdunuz, efendimiz! İsabet buyurdunuz, efendimiz!..” demek suretiyle, küstahı daha da küstahlaştırırlar. Hafizanallah…

Mesâî tanzimi ve amalin taksimi… Çok söz söylenebilir burada da. Ben değil, onu sizin içinizde idraki bu işlere yetebilecek kabiliyetli insanlar vardır, gelecekte bir risale halinde yazabilirler.

   Bu millet, nazarlarını Râşid Halifeler ufkuna döndüreceği âna kadar daha çok defa aldanacak ve bir makama, bir zırhlı arabaya peylenmiş kimseleri mürşit diye alkışlayacak!..   

Hazreti Üstad’ın vurguladığı bir diğer kaide, “teâvün düsturunun teshili”; birbirine yardım etme, karşılıklı yardımlaşma. Bunların hepsi, “tefâ’ül” babından olması itibariyle, gördüğünüz gibi, “Müşâreketün beyne’l-isneyn fe-sâ’iden” (iki veya daha fazla kişi arasında karşılıklı, müşterek). Mesele hakikatine ircâ edildiği zaman, öyle olur. Öbür türlü, hekimlik ıstılahında olduğu gibi “temâruz” dedikleri türden olur; hasta değil ama hasta gibi görünüyor. Evet, öyle değilse şayet, teâvün değil de teâvünde bulunuyor gibi bir şey olur. Yardım etme niyeti yok ama yardım ediyor gibi görünüyor. Evet, onu da bilmek lazımdır.

Fakat hakiki mü’minlerin kendi aralarında yardımlaşma işini kolaylaştırmaları lazım; küçükten başlamaları ve alıştırmaları lazım. Alıştırıla alıştırıla Sahabe-i kiram efendilerimiz o hale gelmişlerdir ki; işte biliyorsunuz, söylemeye ne gerek var, Hazreti Ebu Bekir, bütün servetini vermiştir, Tebük’e çıkarken. Hazreti Ömer efendimiz -makamlarına göre- o da servetinin yarısını vermiştir. Hazreti Ali de, dörtte birini vermiştir; dörtte birini açık, dörtte birini kapalı, dörtte birini bilmem nerede, dörtte birini bilmem nerede. Farklı zaviyeden bir “mercûh” fakat farklı şekilde bir “râcih” haline geliyor. Hazreti Osman efendimiz, beş yüz deve veriyor, beş yüz tane…

Günümüzde çok meşhurmuş!.. Neyli araba? “Zırhlı araba”, zırhlı… Çoklarının peylendiği zırhlı araba… Arabayı verdiğiniz zaman, az kuşkuyla bakabilir; “Ne kadar samimi bu!” diye. Bir de zırh vurduğunuz zaman, onun sırtına semer vurmuş gibi olur; artık sırtına bin, “deh”le onu istediğin tarafa!.. Yanına kamçı almayı da ihmal etme!.. Evet.. Arabaya vurulanların sayısı, “lâyü’ad ve layühsâ” -Arapça’da- “ta’dâda gelmez, hesaba gelmez, sayılmaz.”

Fakat gerçek teâvüne gelince, işte Ebu Bekir teâvünü, Ömer teâvünü, Osman teâvünü, Ali teâvünü ve o sahabe-i kiram efendilerimizin teâvünü (radıyallahu anhüm ecmaîn). Nazarlar, Râşid Halifeler ufkuna döneceği ve gönüller onu hedefleyeceği âna kadar, zannediyorum, bizler düşüp kalkmaya devam edeceğiz; sürçmeye, teklemeye devam edeceğiz. Meşâyih kılık ve kıyafetinde çok şeytanlara alkış tutacağız, hiç farkına varmadan. Giydiği cübbeye aldanacağız.. kılığına-kıyafetine aldanacağız.. bindiği arabaya aldanacağız.. ihraz ettiği makama aldanacağız.. konuma aldanacağız.. akılsız, mantıksız sürülerin alkışlamasına aldanacağız.. Aldanacağız… “Seni, seni, seni!..” demeleri onu zehirlediği gibi, bizleri de zehirleyecek, hiç farkına varmadan. Tutup, şeytanın avenesine yardımcı olacağız, hafizanallah!.. Nazarlar, Hulefâ-i Râşidîn’e döneceği âna kadar…

   “Sünnetime ve hep doğruyu gösteren Râşid Halifeler’in (Hazreti Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) yoluna sımsıkı yapışın!..”

Ben demiyorum ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيBenim yolum, Benim yöntemim, Benim sistemim. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي Bu, fiil manasında bir kelime: عَلَيْكُمْ “İltizam edin, sımsıkı sarılın, tutunun. Hablü’l-metin’e, kopmayan ipe, urvetü’l-vüska’ya sarıldığınız gibi sarılın buna; iltisak edin, zinhar ayrılmayın!..عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِيBenim yolumdan, Benim yöntemimden, Benim tavırlarımdan, Benim davranışlarımdan ayrılmayın!..وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ Bir de “Râşid”, rüşte ermiş…  “Reşâd” var ya!.. اَللَّهُمَّ رَشَادًا تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِضْلاَلِ مَنْ سِوَاكَ “Allahım bizi öyle bir rüşte erdir ki, Senden gayrı kimsenin yol göstermesine ihtiyaç hissetmeyelim ve mâsivânın saptırmasından korunmuş olalım!..” Reşâd… “Râşidîn” onlar; gözü açılmış, basireti açılmış, her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, doğru görüyor, doğru değerlendiriyor ve doğru neticelere ulaşıyorlar.

Aynı zamanda “Mehdiyyîn”, hidayete otağlarını kurmuşlar. “Mehdiyyûn” demek; onlar, hidayeti, tabiatlarının bir yanı haline öyle getirmişler ki; hidayet, iç derinlikleri haline gelmiş. Allah’ın istediği yol-yöntem, tabiatlarının bir derinliği haline gelmiş. عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ Benim halifelerim!.. Er-Râşidîn; onlar râşidler!.. O manada, el-Mehdiyyîn!.. Hakikaten temessük edilmesi, yollarından gidilmesi gerekli olan insanlar.

Nasıl yapmayacaksınız ki?!.

Bir: Hulefâ. Efendimizin halifeleri. Bakın, şart-ı evvel; “Benim halifelerim!” diyor “onlar”. O, seçmiş; sen-ben değil, köyün muhtarı değil, belediyenin idarecisi değil, bir kısım gazetelerle aldanan gâfil sürülerin intihabı değil; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, vahiy ile müeyyed, Fetânet-i A’zam sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın intihabı… “Benim haleflerim, halifelerim Benim onlar. Ben, onları halife tayin etmişim!..” Bir, bu pâyeyi ortaya koyuyor.

İki: Râşidîn. Nasıl uymayacaksınız; “er-Râşidîn” onlar?!. Doğru yolda yürüyorlar. Söyleyebilir misiniz “Ebu Bekir’in şu şeyi vardı!” diye?!. Sunh’ta koyun sağıyor, halifeyken; geçimini onunla sağlıyor. Bir maaş takdir ediyorlar, halkın orta sınıfının maaşından fazla olduğundan dolayı, fazlasını bir testinin içine, kumbaranın içine atıyor; iki buçuk sene sonra, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, kendinden sonra gelen halifeye gönderiyor; “Halkın orta sınıfına göre verilen şey, bana fazla gelmişti; bu, hazineye aittir!” diyor. Hazreti Ömer de öyle yaşıyor. Hazreti Osman, hiçbir şey almadan yaşıyor. Hazreti Ali, yaz gününde kış elbisesi giyiyor, yok çünkü; kış gününde de yaz elbisesi giyiyor. Neyin halifesi, kimin halifesi, hangi coğrafyanın halifesi?!. Türkiye kadar otuz olan bir dünyanın halifesi. Râşidîn…

Üç: Mehdiyyîn. Aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuşlar. Şaşma yok onlarda. Allah, nasıl istemişse, öyle… Yaptıkları her şeye, âdeta Cenâb-ı Hak, “Tam, Ben de öyle istemiştim! Tam, Ben de öyle istemiştim! Tam, Ben de öyle istemiştim!” buyuruyor. Ve mele-i a’lânın sakinleri, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabîn, mühimmîn adeta “Biz de öyle istemiştik!” diyorlar.  Ebu Bekir’in yaşayışı, Ömer’in yaşayışı, Osman’ın yaşayışı, Ali’nin yaşayışı…

Sen, “Müslümanım!” de, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun -esas- ölçü olarak verdiği, kıstas olarak verdiği, iltizam edilmesi gerekli olan insanlar olarak nazara verdiği kimselerin fersah fersah uzağında yaşa!.. Keyfine göre yaşa, bohemlik içinde yaşa!..

Hulefâ, Râşidîn, Mehdiyyîn… Ondan sonra, bakın; bu söz, o meseleye nasıl bir kafiye gibi geliyor: عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِAzı dişleriniz ile sımsıkı tutunun!” Bu bir idyum (deyim, tabir); bir şeye sımsıkı sarılma demek. Bir insan, ağzına koyduğu şeyi, ön dişleriyle tutarsa, çok güçlü tutamaz; biri çektiği zaman, ön dişlerini çıkarabilir. Fakat onu azı dişiyle tutmuşsa (ki dediğim gibi bu bir idyumdur Arapça’da), onu kolay kolay söküp alamazlar. Bu istiarenin arkasındaki mana, esasen, “meseleyi sıkı tutma” demektir. Şimdi evsaflarını söyledi: Halife, râşid, mehdî. Öyleyse, sımsıkı yollarına temessük edilmesi, yollarına tutunulması, sistemlerine tutunulması gerekli insanlar, onlardır. Telâzüm var mı, yok mu? Öyle olunca, tutunulur mu, tutunulmaz mı?!.

Evet, mantığını işleten insan der ki: “Fesübhanallah!.. Kelâmü Seyyidi’l-beşer; seyyidü kelâmi’l-beşer!”.İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı; beyanların sultanı. Hiç boşluk yok. Kelimeler arasında öyle bir telâzüm, birbirini iltizam var ki, hiç sorma!..

يَا مَنْ لَطِيفُ لَمْ يَزَلْ      اُلْطُفْ بِنَا فِيمَا نَزَلْ

أَنْتَ الْقَوِيُّ نَجِّنَا      عَنْ قَهْرِكَ يَوْمَ الْخَلَلْ

يَا خَفِيَّ اْلأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ، بَلْ مِمَّا لاَ نَخَافُ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

(Ey lütf u ihsanları hiçbir zaman kesilmeyen ve kullarının en gizli ihtiyaçlarını bilerek onlara nimetler yağdıran Latîf Rabbimiz. Başımızdan aşağı boşalttığın her nimeti hakkımızda hakiki ihsan kıl ve bize bolca lütufta bulun. Sen ki Kavî’sin; güç, kuvvet ve kudret sahibisin; her şeyin bozulup dağılacağı ve herkesin telafisi bulunmayan bir zararla karşı karşıya kalacağı kıyamet gününde bizi kahrına muhatap olmaktan kurtar. Ey her muhtacın halini bilen ve dilediğine gizli lütuflar gönderen Rabbimiz, bizi korktuğumuz musibetlerden ve hatta bilemediğimiz/tahmin edemediğimiz için korkmadığımız felaketlerden kurtar. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, güzide ailesine ve ashabına salat ü selam ederek, bunları Sen’den diliyoruz, Rabbimiz!…)