Posts Tagged ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’

Bamteli: ALLAH’IN YARDIMI VE SİHİRBAZ CELLAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.”

Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

“Siz, sizden evvelkilerin başlarına gelenler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?!.” Hazreti Nuh’un, Hazreti Hud’un, Hazreti Sâlih’in, Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın, Hazreti Zekeriya’nın, Hazreti Yahya’nın… Aynı zamanda mutlak manada insan-ı kâmil, belki vesile-i hilkat olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın çektiği şeyler… Onlar hiç hak etmemişti çektiklerini; fakat Cennet yolunun yolcularının başına gelmesi mukadder olan şeylerdi onlar.

“Sizden evvelkilerin başlarına gelenler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz?!.” مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا Değişik sıkıntılar, baskılar, tazyikler, tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar, saldırmalar, hazımsızlıklar, yapılan şeyleri yıkmalar, tahripler, karşı çıkmalar, güzergâh emniyetini tehlikeye atmalar, pozitif bütün şeylere karşı ilân-ı harp etmeler… Bunlarla yüzleşmeden, karşı karşıya gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz?!. وَزُلْزِلُوا “Sarsıldılar!” diyor; adeta fay kırılmalarına maruz kaldılar; kırılmaları kırılmalar takip etti. Fiil kipinin esprisi, muttasıl kırılmalara dikkati çekiyor. وَزُلْزِلُوا Sürekli… Meçhul fiil olduğundan dolayı da “Allah, sarstı, zelzele verdi, fayı kırdı!” demiyor, “Sarsıldılar!” diyor; fiil, nâib-i fâile nisbet ediliyor.

Öyle bir sarsıldılar ki; حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ Bırakın başkalarını, Peygamber ve hemen arkasındakiler, yani Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali, Talha vu Zübeyr u Sa’d u Saîd… Bunlar bile مَتَى نَصْرُ اللهِ dediler: “Yâ Rab! Nusretin ne zaman?!.” Oysaki onlar, öylesine “Tevekkül”, “Teslim”, “Tefviz” ve “Sika”ya kilitlenmişlerdi ki, her şeyi Allah’tan biliyor, Allah’a güveniyor ve Allah’a dayanıyorlardı. Bir gün Cenâb-ı Hakk’ın onlara yardım edeceğine inançları tamdı. Ama can gırtlağa gelmişti ve öyle sıkışmışlardı ki, onlar bile o Akrabü’l-mukarrabîn ile مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?!.” dediler.

Sebepler bilkülliye sukût etmişti; kullanacak hiçbir sebep kalmamıştı. Şerirler, şirret kılıçlarını kullanıyor, salya atan dilleri ile onların üzerine gidiyor, her yerde onların aleyhinde havayı bozuyor ve zihinleri bulandırıyorlardı. Nöron kirletmesine kendilerini adamış/vakfetmişlerdi. Şimdilerde, devletin imkânları ile bugün bir yerde, ertesi gün başka bir yerde, daha ertesi gün daha başka bir yerde bir yalan ile, “Size bir hava meydanı!”, “Size bir liman!”, “Size bir yol!”, “Size bir saray!”, “Size bir restorasyon!” yalanları ile, iftiraları ile, kandırmaları ile yapıldığı gibi, bütün yolları kesiyorlardı. Hayır adına koşturan o insanları engellemek, tökezlemelerini sağlamak için -veya “tökezlemelerine sebebiyet vermek için” demek, kelimenin nüansı açısından daha doğru- ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı, maalesef. Dolayısıyla, bunlara maruz kalanlar مَتَى نَصْرُ اللهِ dediler.

İşte esbâb bil-külliye sukût edip nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur edince… Vâhidiyyet de diyebilirsiniz; kimisi öyle diyor, Hazreti Pîr böyle diyor: Nur-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Onlar tam Allah’ı birlediklerinden, “Allah’ım! Sen, Sen!..” dediklerinden dolayı… Hatta kuyu dibindeki Hazreti Yusuf gibi, balığın karnındaki Hazreti Yunus İbn Mettâ gibi… Sebep, yok; bütün sebepler “elvedâ” edip ayrılmışlar, ebedî yokluğa gömülmüşler âdetâ… İşte o zaman insan, bütün vicdanı ile, bütün vicdanî sistemleri ile, yani latife-i Rabbâniyesi ile, hissi ile, şuuru ile, mantığı ve muhakemesi ile, مَتَى نَصْرُ اللهِ diyor.

“Allah’ım! Yardımın ne zaman? Artık bittik!..” demekti bu, “Bittik!..” İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” Başa gelenler öylesine zirve yaptığı zaman.. doruğa ulaştığı zaman.. iş gidip “gayretullah” çeperine dokunduğu zaman… İşte o zaman, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Allah’ın nusreti yakındır!” Allah, yakın zamanda onlara nusret ediyor; size de nusret etsin inşâallahu teâlâ!

   Çektiler, ta ki bir gün Allah’ın nusreti yetişti imdatlarına; çekiyorsunuz, inşaallah, o inayet koşacak sizin de yardımınıza; bugün değilse yarın, burada olmazsa ötede muhakkak kavuşacaksınız fevz ü necâta, rıza ve Rıdvân’a!..

Cenâb-ı Hak nusretini, çoğunuza başka yerlerde yüce mefkûrenizi anlatma fırsatı vererek lütfediyor. Esâsât-ı diniyenin temel disiplinlerini, geleneklerinizi ve an’anelerinizi dünya pazarlarında peyleme.. bunların sergisini yapma.. bir yönüyle, dünyadan alacağınız şeyleri almak için onları bir emtia gibi kullanma.. verme-alma muamelesine girme.. dolayısıyla böyle bir alış-veriş ile onlarla diyalog tesis etme.. çaylarını içme, çay içirme.. yemeklerini yeme, yemek yedirme.. güzelliklerinizi teşhir etme.. insan olarak onların da güzellikleri vardır, o güzelliklerden de istifade etme…

İşin hakikatini, mâverâsını (arka planını) göreceğimiz âna kadar bir kısım sıkıntılar olacak… Ashâb-ı Kirâm, Mekke-i Mükerreme’den, beldelerin en kerîminden beldelerin en münevverine, Medine-i Münevvere’ye hicret etmişlerdi. Orası Yesrib iken, nurlanıyor, medeniyet merkezi haline geliyordu onlar sayesinde. Onlar da oraya gittiklerinde, belli bir dönemde tanınmadılar, sindirilemediler. Hatta hayatlarının sonuna kadar onları sindiremeyen münafıklar oldu; onları geldikleri yere döndürmek için hep ayak oyunları ile, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar. Müreysî Vakası, senelerce sonra olan bir vakadır; o zaman bile “Eğer Medine’ye dönersek, azizler zelilleri oradan çıkaracak!” diyordu şom ağızlı birisi; günümüzün şom ağızlılarının dediği gibi: “Size burada yaşama hakkı yok!” Başlarında, İnsanlığın İftihar Tablosu, Şeref-i Nev’-i İnsan, Ferîd-i Kevn ü Zaman’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunduğu Müslümanlara, O’na en yakın olanlara, Ebu Bekir’lere Ömer’lere, Osman’lara, Ali’lere, “Size Medine’de, münevver medeniyet merkezinde yer yok! Mekke-i Mükerreme’ye, yeniden!..” diyorlardı. Senelerce sonra, hâlâ o duyguyu paylaşıyorlardı; o duygu ile onlara karşı koyuyorlardı. Ve Müslümanlar yine çekiyorlardı, yine çekiyorlardı.

Çekme, böyle zirvede, Hicret-i Seniyye’nin beşinci senesine kadar, yani Hendek Vakası’na kadar devam etti. Bu, ne demek?!. Mekke-i Mükerreme’de, Peygamberlik on üç sene… O on üç senede çektiğini de kimse çekmemişti O’nun. Alvar İmamı’nın ifadesiyle diyeyim; o, başka bir mülahaza ile söylerdi: “O çekilen şeyler, Everest Tepesi’nin başına konsaydı, o dağ, tuz-buz olurdu!” Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, zerre kadar eğilmedi. O’nun asâ gibi eğildiğine kimse şahit olmadı. Ne boynunu sıktıkları zaman, ne sırtına bindikleri zaman, ne ölüm için şeytanın verdiği kararlara uyup evinin önünü kestikleri zaman ve ne de evine baskınlar yaptıkları zaman… Hiçbir zaman eğilmedi. Hep gözleri Allah’ın açacağı kapıda idi, bekliyordu. Recâ hissi, her gün biraz daha artıyordu. Ümitle her gün biraz daha ciddî metafizik gerilim içine giriyordu.

Çektiler… Cumbasında, Kur’an-ı Kerim okuyan Hazreti Ebu Bekir’e müdahale ediliyor. Bilal-i Habeşî, kuma yatırılıyor, üzerine taşlar konuluyor. O sıcakta beyin kaynar ve bir yönüyle bozulur. Böyle bir sıcakta kuma yatırıyorlar, üzerine de taşlar koyuyorlar. O yine orada hiç yılmadan, “Ehad! Ehad! Ehad!..” diyor. Ve esbâb bil-külliye sukût ettiğinden, nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor; o da “Ehad! Ehad! Ehad!..” diyor, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor.

Ve gün geliyor, Allah (celle celâluhu) onlara bir ferec ve mahreç ihsan ediyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ Evet, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ım, yardımın ne zaman?!.” diyorlar. Allah buyuruyor ki: أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

Şu kadar var ki, bu, böyle olmasa bile, esasen siz hedeflediğiniz şeyi elde etmiş olacaksınız; إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller başka değil ancak niyetlere göredir.” fehvasınca, elde edeceğiniz şeyi, Allah’ın izni ile şimdiden elde etmişsiniz. لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ – لَكَانَ رَسُولُ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا “Şayet dünyada birinin ebedîliği söz konusu olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedî kalırdı!” Evet, eğer dünyanın ebedî olması söz konusu olsaydı, yüzü suyu hürmetine yaratılan Hazreti Muhammed Mustafa, ebedî olarak kalırdı!.. Fakat…

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,

Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.

Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;

Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.” (Anonim)

***

“Acib bir kârubân-hane bu dünya,

Gelen gider konan göçer bu elden,

Vefası yok sefası yok fani hülya,

Gelen gider konan göçer bu elden.” (Alvarlı Efe Hazretleri)

Siz de, biz de, onlar da, hepimiz gideceğiz öbür tarafa. Ama kaybetmiş insanlar olarak değil, kazanmış insanlar olarak gitme cehd u gayreti içinde olmalıyız. İnşaallah öylesiniz. İnşaallah metafizik geriliminiz hep devam eder; yapmanız gerekli olan şeyi, bugüne kadar yaptığınız gibi, bundan sonra da yaparsınız!..

   Bediüzzaman Hazretleri, hizmet insanı için en büyük tehlikelerden birinin de “meylürrahat” olduğunu belirtiyor; umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olarak vasıflandırdığı rahata düşkünlüğe “cellâd-ı sehhâr” diyor.

“Meylürrahat” tehlikelidir. (Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz “meylürrahat”, aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hâsıl olması demektir.) Bir yönüyle daha hayattayken, kendini ölümün kucağına atma ve manen ölme demektir meylürrahat. Hele insan, onu tabiatının bir yanı haline getirmiş ise, hafizanallah, sıyrılması da çok zordur.

Yirmi Üçüncü Söz’de, farklı şekilde meseleye yaklaşılırken, yiyip, içip, yan gelip kulağı üzerine yatma, hayvanlara mahsus bir fiil olarak anlatılıyor. Vakıa hayvanlar, her zaman yan gelip kulakları üzerine yatmazlar. Hususi ile insanların terbiye ve te’nîsine tâbi tutulmuş, uysal, evcil hayvanlar… Bunlar, bir yönüyle kendilerine yüklenen vazifeyi yaparlar. Samanlıkta yerler-içerler fakat boyunlarına boyunduruğun konulacağı veya memelerinden sütün sağılacağı ya da yavrularına süt verecekleri meselesi, her zaman onların ihsasları içinde söz konusu olan şeylerdendir. Onun için, onları bu mülahaza ile nazar-ı itibara alan Kur’an-ı Mu’cizü’l-beyan, insan olma vazifesini yerine getirmeyen insanlara, كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar, hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan da daha aşağıdırlar!” (A’râf, 7/179) diyor. Yani, hayvan, şöyle-böyle ihsaslarıyla ne yapacağının farkındadır. Dar ihsas dairesi içinde, insan gibi öyle kafasında her şeyi çözebilecek nöronları yoktur; öyle bir mantığa ve muhakemeye sahip değildir. Ama hayatını ve hayatına başkalarının hayatları da bağlıysa şayet onların hayatını devam ettirme adına yapması gerekli olan şeyler mevzuunda, bir hassasiyet-i fevkaladesi vardır. Dolayısıyla bunda da tam bir “meylürrahat” olduğu söylenemez.

Onun içindir ki, “meylürrahat”a “cellâd-ı sehhâr” denebilir; esas, insanı büyüleyen, hipnoz yapan, sonra da -bir yönüyle- kellesini alan, onu boğazlayan bir şey demektir, hafizanallah.

Meylürrahat’ın temelinde olan şeylerden biri, insanın bir gâye-i hayalinin olmamasıdır. Bu, mefkûreden mahrum yaşaması ve moda ifadesiyle bir ideale sahip olmaması demektir. Bu da yine Hazreti Pîr’in beyanına bağlanacak olursa, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân, enelere dönüp etrafında gezerler.” Nisyan veya tenâsî edilse: Ya doğrudan doğruya unutulsa veya unutma tavrı içine girilse. “Tefâ’ül” (تَفَاعَلَ) kipi إِظْهَارُ مَا لَيْسَ فِي الْبَاطِنِ İçte ve işin aslında olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme manasını da muhtevidir. Esasen çok da unutulacak gibi değil, ama… Hani tabipler, eskiden “temâruz” (تَمَارُض) derlerdi; bu, “hasta olmadığı halde hasta görüntüsü sergileme” demekti. “Tenâsî” de o esasen. Gâye-i hayal, unutulacak gibi değil; fakat kimi insan o mevzuda öyle bir gaflet içinde bulunuyor veya öyle hipnoz yapılıyor ki ona, unutuyor veya unutmuş gibi davranıyor.

Şeytan mı yapıyor, nefis mi yapıyor, hevâ mı yapıyor; yoksa şeytanın misyon ve vazifesini yüklenmiş insî şeytanlar mı yapıyorlar onu?!. Yapabilirler; çünkü Kur’an-ı Kerim buyuruyor, En’âm sûre-i celîlesinde: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözleri vahiy gibi telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Demek ki, insanlar, şeytanlara; şeytanlar da insanlara lafların en süslü-püslüsünü vahyediyorlar. Kur’ân, bunu “vahiy” sözü ile ifade ediyor. Burada da “vahiy” kelimesi ile ifade edilmesi, bir şey hatırlatıyor insana: Meselenin en tehlikeli telkini, esasen dini kipler içinde, dinî argümanlar içinde sunulmasıdır. Ayette, “fısıldıyor” değil, “vesveseye bağlı sunuyor” değil, “yüvesvisu” değil; “yûhî” deniyor. Bu ifadeyle, insî ve cinnî şeytanların sanki doğru bir şey söylüyormuş gibi, sanki onu ayağa kaldıracak, onu insanî kıvama ulaştıracak, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereklerini yerine getirecek kıvam yolunda bazı şeyler söylüyormuş gibi davrandıklarına işaret ediliyor.

Kur’an-ı Kerim’in bir kısım şeyleri ifade etmede seçtiği kelimeler, çok önemlidir. Buradaki, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا beyanında, “yûhî” fiiline de bu açıdan bakılmalıdır. “İlk defa Âdem aldandı, evlatları da aldandı!” diyor Efendimiz; “Âdem, nisyan etti/unuttu; evlatları da unuttu!” buyuruyor; meseleyi âdetâ genetiğe bağlar gibi bir şey söylüyor. Şeytan O’nu (aleyhisselam) aldatırken nasıl davranıyor, ne diyor?!. “Cenâb-ı Hak, bunu yasak etti; esasen siz burada böyle ebediyetten mahrum kalasınız diye!” Sûret-i haktan görünme… Şimdi Cennet’te kalma, Cenâb-ı Hakk’a sürekli muhatap olma, dolayısıyla ân-ı seyyâlesi cihanlara bedel olan bir hayatı yaşama söz konusu… Orada öyle bir şey ile vuruyor ki!.. “Bak; sen bu memnu meyveye yaklaşırsan şayet, burada ebedî kalacaksın!” diyor. İşte bu “sağdan vurma” demektir. Ve nitekim orada yine ifade ediyor: قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Sağdan gelirim, soldan gelirim!..” Sağdan gelmesi, sûret-i haktan görünmesi, bir kısım kutsal argümanları kullanmak suretiyle aldatması demektir.

Şimdi, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا beyanı, bunlara da işaret etmektedir. Şayet şeytanlar bu şekilde hipnoz yapıyorlarsa, bir yönüyle, aldanan insan yer, içer, yan gelir kulağı üzerinde yatar; hayvanın yapmadığı şeyi yapar. Dolayısıyla Kur’an da ona, كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ der.

   Rahata düşkünlük kanserine karşı en müessir iksir, bir gâye-i hayale bağlı yaşamaktır; zira ancak Cânân dileyen, can dağdağasından ve ten mahbesinden kurtulur.

İnsanı ayakta dimdik tutacak şey, bir yüce gâyeyi realize etmeye matuf yaşamasıdır. Her yerde nâm-ı celîl-i İlâhî’nin bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlama… Nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlama… Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu istemiş veya öyle olacağını size vaad etmiş: “Adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Yani, her yerde “Muhammedun Rasûlullah” denecektir. Şimdi insan böyle bir yüce gâye-i hayale dilbeste olmuş ise, herhalde rahattan rehavetten sıyrılır. O, rahatı onda görür; çünkü artık canını o uğurda fedâ edeceği Cânân’ı bulmuştur.

Seyyid Nigârî diyor ki: “Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi?” “Cânân” diyor. “Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi? / Cân isteyen, endişe-i cânâna düşer mi?” Canına takılıp kalmış isen sen, kendini rahata salmış isen sen, Cânân’ı düşünmeye yer kalmamıştır. Jalûzilerini kapamışsın, kapıyı kapamışsın sen onlara karşı. Ama sürekli “Cânân!” deyip, oturup kalkıyorsan… Hani sizin aranızda cây-i istimal (bir kullanma biçimi/şekli/yeri, çok kullanılan bir husus) var: “Sohbet-i Cânân”. Evet, oturup kalktığınız her yerde O’ndan bahsetme, sözü evirip çevirip hep O’na getirme, “Allah!” deme, “Peygamber!” deme… İşte orada (mescidin duvarındaki tablolarda) لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Bir tarafta Allah, diğer tarafta Muhammed. Diğeri, اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ Öbürü, إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ Bakın, Lafz-ı Celâle’nin olmadığı (bir tablo) yok. Şurada da أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ var.

Neden sizin dilinizde de hep O olmasın?!. Neden kalbiniz, hep O’nunla çarpmasın?!. Neden heyecanlarınızla hep O’nu ifade etmeyesiniz?!. Bence, o uğurda çok rahatlıkla insan, ruhunu fedâ etmeye teşne bulunmalı!.. Belki rahat işte orada olur. “Ben rahat edeceğim!” diye kendini rehavete salmada değil, yan gelip kulağı üzerine yatmada değil, kalbî huzuru/itmi’nanı orada olur. Ee Kur’an-ı Kerim buyuruyor: أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Dikkat edin ki, -Eskiler şöyle derlerdi: Âgâh u mütenebbih olun ki- kalbler, Allah’ı anmakla oturaklaşır, itmi’nâna ulaşır.” İtmi’nân da kalbin hevâ tesirinden sıyrılması, nefs-i emmâre olmaktan sıyrılması, nefs-i mutmainneye ulaşmasıdır. Nefsin “Râdıye” ve “Mardıyye” olması, “Safiye” ve “Zâkiye” ufuklarına kanat açması yolunda atılan bir adımdır esasen kalbin itmi’nâna ulaşması. Allah, kalblerimizi itmi’nan ile taçlandırsın, inşâallahu teâlâ.

Fakat gönlün O’na verilmesi lazım, âdetâ ölesiye O’na verilmesi lazım. “Cânân” dedim Nigârî’den: “Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi? / Can isteyen, endişe-i cânâna düşer mi?” Son iki mısraı, biraz daha öldürücü: “Girdik reh-i sevdâya…” Reh-i sevdâ, aşk yolu demektir. “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz…” O yolun delisiyiz! “…Bize namus lazım değil, ey dil ki, bu iş, şâna düşer mi?” Anlamayanlar öyle derler: “Yahu deli mi bu adamlar?!” Ee işin esası da odur: Bir insan, dinî değerlerine hizmetten ötürü olan gayretleriyle anlaşılamıyorsa… O başkalarının anlayamayacağı şekilde, elinin tersiyle dünyayı itercesine, “Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı / Cümlesinden el yudum, pes dû cihânım kalmadı.” dediği için yadırganıyorsa… Başkaları onun bu haline bakınca, “Deli!” diyeceklerdir. Ne var ki, insan “Dininden dolayı kendisine ‘Deli!’ denmedikten sonra imanda kemâle ermiş olmaz!” Nitekim büyük tabiîn Hasan Basri hasretleri diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli’ derdiniz. Onlar da sizi görseydi, ‘Bunlar inanmamış!’ derlerdi.” Böyle…

Dolayısıyla, şayet Cânân istiyorsa canını… “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz, bize namus lazım değil!..” O zaman, haysiyet, şeref, her şey ayakaltına… “Allah!” diyorsan, “Peygamber!” diyorsan, o ölçüde bir fedakârlığı sergilemen lazım. “Şuarâ leşkerine mîr-i livâdır sühanım!” Yani, “Şairler ordusuna, benim sözüm/beyanım, emir bayrağıdır” diyen Fuzûlî de der ki: “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim; o, ne senindir ne benim!” Evet, “Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil / Ne niza’ eyleyeyim; o, ne senindir ne benim!” “Cânımı Cânân isterse, minnet cânıma / Can, nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma?!.”

“Can, nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma?!.” Şimdi insanın gönlü, bu duygu ile, bu düşünceler ile, bu heyecan ile çarpıyorsa, zannediyorum bunların bahis-mevzuu edilmediği yerleri, davul-zurnanın hâkim olduğu yerler gibi görür ve öyle bir yere girdiği zaman içi bulanır, bir an evvel oradan çıkmak ister. Onun için mü’min, gâye-i hayal adına hep O’nu hedefe koymalı ve “Ben, ne yapmalıyım ki -Bu tabir de O’nun hakkında kullanılır mı?!- O’nun gözüne gireyim?” demelidir. “Ne yapmalıyım ki O’nun gözüne gireyim?!” sözünü müteşâbih ifadelerden kabul edebilirsiniz; evet, yorumlayabilirsiniz: Yani, ben tamamen gözlerimi O’nu görmeye teksif edersem, hep O’nu görmeye müteveccih yaşarsam, görülüyor olma mülahazasını bir rasathane yaparak görüyor olma mülahazasına müteveccih yürürsem, O da bana o görme mukabelesinde bulunur; görme mukabelesinde bulunur, boş bırakmaz.

   “Rahata düşkünlük kâtili ruhunuzu kabzetmeden evvel ‘İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.’ (mealindeki) mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra karşı gönderiniz.”

Hazreti Bediüzzaman “Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى olan mücahid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.” diyor. Zira Necm Sûresi’nde şöyle buyuruluyor: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.” (Necm, 53/39-41) “İnsana, sa’yinden başka ne vardır ki?!. Ve o, sa’yinin karşılığını görecektir.” M. Âkif, Yeis-Ümit şiirinde ifade eder bunu:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

***

Sonra der ki bir başka şiirinde;

“Cihan kânun-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â vardı!..”

İnsana, sa’yinden başka ne vardır ki? وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى İnsan, sa’yinin karşılığını, o mevzudaki cehdinin karşılığını mutlaka görür. Yani, “Ben kim, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak kim? Nâm-ı Celîli, dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalandırmak kim?” Sen, O’na dayanıyorsan, رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4-5) diyorsan, öyle güçlü bir kaynağa, öyle bir kuvvete dayanmışsın ki!..

Yine Akif’in sözünü hatırlatıyor bu: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol -varsa- budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” Allah’a dayanmışsan, o istikamette de say’ u gayret içindeysen, Allah’ın izni ve inayetiyle yapamayacağın hiçbir şey yoktur. Dünyanın rengini değiştirirsin, şu kapkaranlık dünyaya bir atlas urba giydirirsin, Allah’ın izni-inayetiyle. İslam’ın kanayan yaralarını tedavi edersin. İslam dünyası canavarların boy attığı, salya döktüğü, diş gösterdiği, çirkin canavar dünyası haline gelmiştir. Ama sen, bu dünyanın rengini/desenini değiştirmeye azmetmiş isen, Allah’ın izniyle, o istikamette de sa’ye sarılmış isen, yan gelip kulağının üzerine yatmıyorsun demektir. Çünkü çok yüksek bir mefkureyi adeta oksijen gibi yudumluyorsun, yudumladıkça da “Hel min mezîd!” diyorsun, “Daha yok mu?!.”

Evet, Gedâî’nin sözü: “Bak şu Gedâ’nın haline / Bend olmuş zülfün teline.” Bend olmuş… Mecaz bunlar. Hak dostu, yetmiş yaşında, diyor ki: “Bak şu Gedâ’nın haline / Bend olmuş zülfün teline.” Allah’a bağlılığı kastediyor veya Peygamberin zülfünün teline bend olmuş. “Bend olmuş zülfün teline / Parmağı, aşkın balına / Bandıkça, bandım bir su ver!..” “Hel min mezîd!” Bandıkça, “Bir su daha ver, bir su daha ver, bir su daha ver!” diyecek; bir türlü doyma bilmeyecek; derinleştikçe derinleşecek, derinleştikçe derinleşecek. Bunu, isterseniz, “Fenâfillah”, “Bekâbillah Ma’allah” mülahazaları ile -Tasavvufî ifadelerle- değerlendirebilirsiniz. O konumda ele alabilirsiniz bu meseleyi; çünkü “Nâmütenâhî istikametinde seyir, nâmütenâhîdir.” Allah, nâmütenâhidir; tam vuslata mazhar olduğunuz zaman ve Cemâl-i bâ-kemâlini gördüğünüz zaman bile, nâmütenâhî olduğundan dolayı, “Allah’ım! Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) temâşâ ettiği ölçüde, acaba bizim için de mukadder mi? Ben, ona da talibim! Ben, ona da talibim!..” Hafizanallah, O’nu geçmek mümkün değildir ama söz konusu temaşaya talip olmalı!.. Ona talip olursan, yolun neresine kadar gidersen git, yolun sonundaki iltifâtât-ı İlâhiyeye mazhar olursun; Allah’ın izni-inayetiyle, o iltifata mazhar olursun.

Evet, sözün başına geldik: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sohbetimiz cümle hemân, kıssa-i Cânân olsa!..” Kâfiye… Oldu mu?!.

Bamteli: VAY HALİNE O ZÂLİMLERİN!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

(Sohbet başlarken elektronik tabloda çıkan dua) اَللَّهُمَّ إِسْلاَمًا تَامًّا تُغْنِينَا بِهِ عَنْ كُلِّ الزَّيْغِ وَالزَّلَلِ “Allah’ım! Bize öyle bir İslamiyet lütfet ki, sonra, kaymadan, sürçmeden hep mâsum ve masûn kalalım!” Hiçbir şey bizi kaydırmasın, hiçbir şey sürçtürmesin; takılıp yollarda kalmayalım!..

O’na (celle celâluhu) yürünen yol, mutlaka sonuna kadar yürünmesi gerekli olan, yürünmesi kıymetli olan bir yoldur. Yarısına kadar yürürsünüz hakkını vererek; fakat bir yerde sürçtüğünüz zaman, her şeyi kaybetmiş olursunuz. Onun için beyan Sultanı, إِنَّ الْقُلُوبَ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ “Kalbler, beyne isba’ayni min esâbi’ı’r-Rahmân’dır, onu istediği gibi evirir çevirir.” buyuruyor. Kalb, Cenâb-ı Hakk’ın elinde, evrilip çevrilen bir unsurdur. Latife-i Rabbâniye… Onun için, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sâbit kıl!” diye dua ediyor devamlı. Yolun her faslında, hayatın her mevsiminde, “Allah’ım! Kalbimizi, sâbit olması gerekli olan hususta, sâbit kıl!” demeli!..

   Tarihî tekerrürler devr-i daiminde ayniyet şeklinde olmasa bile misliyet çizgisinde bir kısım musibetler kaçınılmazdır; mü’min, dağdağalı bu dünyayı ahiretin mezraası olarak değerlendirmeye bakmalıdır.

Hususî bela ve musibetlerin birer çağlayan haline geldiği, insanların tahammül gücünü aştığı dönemlerde, insanlar, bir kısım sarsıntılar yaşayabilirler. Ama hep şimdiye kadar bu iş böyle cereyan edegelmiştir. Çok tekerrür eden bir ifadeyi, sizi rahatsız ettiğini bilerek bir kere daha tekrar edeceğim: “Tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hadiseler -ayniyete yakın misliyet ölçüsünde- hep aynen cereyan edegelmiştir, hiç değişmemiştir.” Değişmemiştir: İnlemeyen peygamber yok ve aynı zamanda helak edilmedik zâlim de yok!.. Ne var ki, o peygamberin -bir yönüyle- demesi gerekli olan şeyi deme mevsimine ulaşması, daha uygun bir ifadeyle deme kertesine ulaşması ve zulmün de varıp Gayretullaha dokunması… İşte o, öyle bir fasıl ki, orada O, hükmünü verdiği zaman, acılar, birden bire lezzete inkılap eder.

Hazreti Gazzalî’den selefin dünyaya bakışını okuduk. Hazret’in dünyaya, dünya cihetiyle bakışı açısından mütalaaları sabah dersinin mevzuu olmuştu; o derse iştirak edenler, gördüler. O, daha ziyade dünyanın şu yönünü mevzu yapmış: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ، وَطَوَالِبُهَا كِلاَبٌ “Dünya, bir pislik yığınıdır; onun arkasından koşturanlar da kelplerden başkası değildir!” “Sarayım, saltanatım, iktidarım, hâkimiyetim!..” diye o çöplüğe koşan insanlar, dünyaya tapan insanlardır. Ama bir güzel yanı da var dünyanın; onu da Hazreti Üstad’dan başkasının söylediğini görmedim. Fakat farklı mülahazalarla mutlaka temas edilmiştir; çünkü o selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında, her meseleyi yeniden bize ter ü taze gösteren bir müceddiddir. O, “âhiretin mezraası olması” yönüyle de dünyayı anlatır. İnsan, burada, amel ve emek tohumları saçar; orada da onun ürünlerini biçer! Evet, burada, amel ve emek tohumları saçar; öbür tarafta da ürünlerini biçer!..

Burada emeğin ve amelin -aynı zamanda- bir meşakkati vardır. Nereden nereye kadar? İşte hacca gitmekten, günde beş vakit namaz kılmaya kadar; ondan, alın teri ile kazandığın malın bir kısmını Allah yolunda harcamaya, sarf etmeye kadar; ondan, çok zor şartlar altında abdest almaya kadar -ki hadiste إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak” sözüyle ifade buyuruluyor. Mesela, abdestin, abdest almanın nahoş geldiği, suyun olmadığı veya olduğu zaman sopsoğuk olduğu kış mevsiminde “Ama her şeye rağmen tastamam olması lazım abdestin!” falan deyip tastamam alma. Bütün bunlar, birer meşakkattir; ameldir ve emektir aynı zamanda; fakat öbür tarafta, semere verecek şeylerdir. Evet, bunun gibi diğer bütün hususları da kıyas edebilirsiniz. Burası, bir mezraa; öbür taraf da burada ektiğiniz şeyleri biçme mevsimi…

Bazen dünyada da onun semeresini biçebilirsiniz. Birileri bir şey yapar, başlatır, tohum saçar; arkadan gelen birileri ona su verir; birileri, hava ile temasını temin eder onun. Birileri de gelir, tırpan ile yamacına geçer, biçer ve alır onları, götürür ambarlarda stok yapar. Bazen dünyada da, bazıları yapar, başka birileri bir ürün halinde onu derer ve toplar. Fakat asıl ürünün derilmesi/toplanması, öbür âlemdedir. Onun için, اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ اْلآخِرَةِ “Bu dünya, âhiretin bir mezrasıdır.” deniyor. Bir diğer yönüyle de dünyada ne kadar güzellikler var ise, hatta sizin gözünüzde aşırı derecede güzel görünen neler var ise şayet, hepsi Cenâb-ı Hakk’a ait güzelliklerin aksettiği birer ayna olması itibarıyladır. Bu yönüyle de dünya güzeldir.

   Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin; “Semeresini ille ben dereceğim!..” demeden, hiçbir beklentiye girmeden vazifeni sırf Allah rızası için yap ve O’nun ilmine havale et!..

Evet, bazen insan, burada yaptığı şeylerin, emeğin ve amelin karşılığını göremeyebilir. Bir söz var: “Sen tohum at, git; kim hasat ederse etsin!” Senin defter-i hasenatına kaydedilir onlar. Sen, ne onun filizini görürsün, ne başağını görürsün, ne harmanına şahit olursun, ne de ambarlarda stok edilmesine muttali olursun. Fakat öbür tarafa gittiğinde, sana derler ki: “Bu tohumları sen saçmış idin; biçen kadar senin de defter-i hasenâtına… Ambara koyan kadar senin de defter-i hasenâtına… Emeğin kadar senin de defter-i hasenâtına…” Tamamiyetiyle senin de defter-i hasenâtına konur.

Bu açıdan burada görülen acılara, sonucu itibarıyla baktığınız zaman, hepsi -bir yönüyle- çok tatlı birer menkıbe haline gelecek şekle dönüşür. Ve yine Hazret’in ifadesine meseleyi ircâ ederek ifade edecek olursak, bu acılar, bu zehir zemberek şeyler, orada insanların değişik koltuklarda zevkle anlatacağı hadiselere dönüşür. Bu üzerinde oturduğum koltuk gibi değil, güzel koltuklarda, yerinde -böyle- oynayan, kıpırdayan, “Şöyle olsun, böyle olsun!” aklından geçtiğinde, şöyle olan, böyle olan koltuklarda, karşılıklı, arzu ettiğiniz bütün dostlarınızla yâd edersiniz. “Evvelki günkü dostum, dünkü dostum, bugünkü dostum; onlarla karşılaşmak istiyoruz!” dediğinizde, karşınızda hemen anında bulursunuz. Ve sonra dünyada geçen o acı şeylerin, o zehir zemberek şeylerin, ballar/kaymaklar haline döndüğünü, tatlı birer menkıbe haline dönüştüğünü görürsünüz; birbirinize nakledersiniz onları. Âdeta burada olup biten o şeylerin hepsi unutulmuş gitmiş olur. Biri, “Yahu böyle bir şey var mıydı, yok muydu?!” filan der; diğeri de “Yahu boş ver!..”

Hani Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu gibi; قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي اْلأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ * قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Sonra Allah, der: ‘Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?’ Onlar ‘Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız.’ diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/112-113) “Yahu, bir gün mü kaldık, bir günden daha az mı kaldık?!. Vallahi çok bilebilecek gibi değiliz ama bir bilene sorsanız bu meseleyi, daha iyi olur!” Ebediyete nispeten… Dünyada binlerce sene kalsanız, Hazreti Nûh kadar yaşasanız, Hazreti Âdem kadar yaşasanız, öbür âlemin ebediyetine nispeten, burada yaşama zerre gibi bir şey olur, deryada damla gibi bir şey olur. Gülersiniz ona; “Allah Allah! Neyin arkasından koşmuşuz!” dersiniz. Başa gelen şeylere böyle, bu mülahaza ile bakmalı!..

   “Allah’ım vaad ettiğin yardım ne zaman yetişecek?!.” ve “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” Çığlıkları

Vakıa insanız nihayet; canımızı yakan şeyler vardır, bir insan olarak; fakat onun neticesini, encamını, vereceği semereyi nazar-ı itibara alarak, onu tatlılaştırma yolu da vardır. Enbiyâ-ı ızâma bakın: Bir yerde mutlak manada deniyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvelkilerin başlarına gelen o belalar ve musibetler başınıza gelmeden, Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başlarına öyle sağanak sağanak belalar yağdı, onlar öyle belalara maruz kaldılar ki, peygamber… -“Peygamber” diyor; “encâmı bilen insan” demek, belanın sonucunun ne olduğunu bilen insan.- Demek ki mesele öyle tahammül-fersâ bir hal aldı, bir keyfiyet aldı ki, peygamber/rasûl ve arkasındakiler, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ım! Nusretin ne zaman?” dediler. Bu, umumî manada, umum peygamberlerin sergüzeştisi içinde görülen bir şeydir.

Hazreti Âdem ile alakalı öyle bir şey bilmiyorum; fakat başta evladından olmak üzere o da çekmiş; Faust-Mefisto hikâyesi tâ o zaman başlamıştı. Hazreti Nuh (aleyhisselam) ise, öyle musibetlere maruz kalmıştı ki, nihayet رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” demişti. Kullanabileceği bütün argümanları kullanmıştı; özellikle Nuh sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, “Açık dedim, kapalı dedim.. topladım dedim, teker teker dedim.. kapı kapı dolaştım, dedim; tokmaklarına dokundum, dedim.. topluluklarıyla karşılaştım, söyledim; evlerine gittim, dedim.. ve her defasında değişik şeylere maruz kaldım.” Bunları dillendirerek Rabbine arz-ı halinde bulunmuştu. Şimdi bir peygamber… O (aleyhisselam) رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ diyor: Allah’ım! Artık yenik düştüm!.. Sen, nusretini öyle bir ortaya koy ki, o nusret -bir yönüyle- benim tabiatım ile tam uyuşma içinde olsun. -Çünkü mutavaat var orada, kullanılan fiil kipinde.- Öyle bir nusret olsun ki, ben ona “tam nusret” diyeyim; “İşte buna nusret denir, yardım denir!” diyeyim.

Mesele o kerteye gelince… فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/11-12) Sonra yerlerin ve göklerin kapılarını bela ve musibet adına açtık; gökten yağmurlar indirdik; yerden sular fışkırttık, her taraf sulara gark oldu; inanmayan insanlar, boğuldu gitti. O (aleyhisselam) da sefinesine bindi, sâhil-i selâmete doğru yürüdü. وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Nuh dedi ki: Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) ayetinde بسم الله مجريها beyanındaki imâleye bakacak olursanız, gayet yumuşakça, yürüyeceği yere yürüdü, hiç incinmeden, hiç sıkılmadan, o korkunç dalgalar sanki hiç yokmuş gibi Cenâb-ı Hak, onu ve beraberindekileri sâhil-i selâmete çıkardı. Cûdî’de, o dalgalar, emvâc-ı karardâde oldu. O (aleyhisselam) da gitti, orada otağını kurdu.

   Allah’ım, Hazreti İbrahim’in ateşine dediğin gibi bizim etrafımızı saran musibet alevlerine de “Dokunma, serin ve selâmet ol onlara!” buyur!..

Bir başka Ulû’l-azim peygamber, Hazreti İbrahim (aleyhisselam). Şu kısım, Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmiyor: Cebrâil (aleyhisselam), “Cenâb-ı Hakk’ın selamı var, ateşe atacaklar seni! Ben, ne yapayım!” deyince, Hazreti İbrahim, “O (celle celâluhu), benim halimden haberdar ise, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ Allah, bana yeter; o ne güzel vekildir!” diyor. Bunun üzerine, قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ “Biz ateşe şöyle ferman ettik: Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selâmet ol ona!” (Enbiyâ, 21/69) buyuruyor Cenâb-ı Hak. Yıllar sonra, mevsimler sonra, fasıllar sonra, seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir bundan mülhem şöyle niyaz ediyor: قُلْ لِنَارِي اُبْرُدِي يَا رَبِّ فِي حَقِّي كَمَا * قُلْتَ قُلْنَا يَا نَارُ اُبْرُدِي فِي حَقِّ الْخَلِيلْ “Yâ Rabbî! Benim hakkımda da ateşe ‘Serin ve selâmet ol!’ de, Hazreti Halîl hakkında ‘Ey ateş, serin ve selâmet ol!’ buyurduğun gibi.” Ey Allah’ım! Hazreti İbrahim’in ateşine اُبْرُدِي فِي حَقِّ الْخَلِيلِ  dediğin gibi, Ebu Bekir’i yakacak ateşe deاُبْرُدِي فِي حَقِّ أَبِي بَكْرٍ de.

Evet, ateş, berd ü selâm oldu. İşte bu da yine مَتَى نَصْرُ اللهِ demek gibi.. رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ demek gibi bir şey. Bir kerteye geliyor; o, sâhil-i selâmete çıkıyor, Nemrut da müstahak olduğu belayı buluyor, çok küçük bir şey ile. “Sinek” diyorlar; sinek de olabilir, bir başka çağın nemrudunda olduğu gibi bir virüs de olabilir, bir AIDS virüsü de olabilir; musallat olur, yere serileceğini aklının köşesinden bile geçirmeyen o Nemrut, bir de bakarsınız, birden bire yere serilivermiş. Tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde değişmiyor bu.

Bir zaman geliyor, فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ “İki topluluk birbirlerini görecek mesafeye gelince, Musa’nın beraberindekiler, ‘Eyvah, yetiştiler, yakalandık!’ dediler.” (Şuarâ, 26/61) Esbâb, bilkülliye sukût etmiş, nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Çok farklı bir versiyonuyla رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ deniyor yine orada. Şimdi öyle ki, Hazreti Musa, yanına aldığı İsrailoğullarından bilmem şu kadar insanı kaçırmaya çalışıyor. Önlerine derya çıkıyor, öyle bir derya ki… Tarık İbn Ziyâd’ın Endülüs’e geçtiği zaman, söylediği aynı şeyi hatırlayın: “Önünüzde derya gibi bir ordu var; arkanızda da ordu gibi bir derya var. Ya geriye dönüp kaçacak/boğulacaksınız veya o deryaya çarpıp işte orada öleceksiniz, a’lâ-ı illiyyîn-i kemâlâta yükseleceksiniz!” İsrailoğulları tereddüt yaşarken, Hazreti Musa, قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Dedi ki: Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” (Şuarâ, 26/61)

Burada antrparantez bir şey ifade edilebilir; unutmazsam, arz ederim. إِنَّ مَعِيَ رَبِّي Rabbim, benim ile beraberdir. سَيَهْدِينِ Mutlaka bir yol gösterecektir! Nerede diyor? Karşıda derya, girince boğulacak; arkada derya gibi bir ordu, geriye döndükleri zaman, Firavun, onları derdest edecek ve hepsinin hakkından gelecek. Böyle bir yerde, tereddüt etmeden, bir Peygamber tevekkülü, teslimi, tefvîzi, sikası içinde.. veya “nefs-i mutmainne”, “nefs-i zâkiye”, “nefs-i sâfiye” ruhu içinde.. إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!” diyor. Hem de “Sin-i istikbal” ile diyor: Şu anda öyle görünmüyor ama O (celle celâluhu), bize “Çıkın, gidin buradan!” dediğine göre, her halde, şimdi olmasa bile yakın bir zamanda… Sin harfi, yakın istikbale delalet ediyor; uzak istikbal olsa “sevfe” veya “sümme” der, “sonra, daha sonra” der. Ama “Çok yakın bir anda Rabbim bir yol gösterecektir!” diyor. O zaman Cenâb-ı Hak nusret ve necat lütfediyor.

Yine esbâb, bil-külliye sukût etmiş, bakın!.. Hazreti Nuh’tan alın, Hazreti İbrahim’e meseleyi getirin; حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ berd ü selâma vesile oluyor. Orada da “Vur asânı deryaya!” deniyor; derya iki şâk oluyor: فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ “Biz de Musa’ya, ‘Asânla denize vur!’ diye vahyettik. Musa vurur vurmaz deniz yarıldı ve sular, (koridor benzeri açılan yolun iki yanına) birer büyük dağ gibi yığıldı.” (Şuarâ, 26/63) Sonra, o dalgalar, âdetâ dağlar cesâmetinde oluyor; Hazreti Musa ve beraberindekiler aradan geçiyor, Firavun boğuluyor. Hazreti Nuh’a eziyet edenler boğuluyor; Hazreti İbrahim’e eziyet eden insan bir yönüyle bir virüs ile yere seriliyor; bütün Firavunların yere serildiği, Nemrutların yere serildiği gibi…

   Devrin Nemrutları, Şeddâdları, Firavunları da bir bir devrilecekler; siz de geçilmez gibi görünen deryaları geçecek ve nice Yesrib’leri medeniyet merkezi birer “Medîne” haline getireceksiniz!..

Antrparantez bir şey arz edeceğimi söylemiştim: Efendimiz’in Sevr sultanlığında, yine esbâb bilkülliye sukût ediyor; nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Hazreti Ebu Bekir, endişesini izhar ederken, “Eğilip baksalar, mağara içinde bizi göreceklerdi!” diyor. Oraya kadar takip etmişler; o işin arkasını da artık bırakmazlar. Fakat Efendimiz’in oradaki sözü, çok farklı; daha farklı bir şey diyor Efendimiz: لاَ تَحْزَنْ “Tasalanma dostum!” إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Allah bizimle beraberdir!” Se (Sin-i istikbal) yok; “Gelecekte, Allah bizimle beraber olacak, necat verecektir!” değil. إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “(O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve inkâr edenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40)

Hiç görülmedik bir ordu ile teyîd buyuruyor, Allah (celle celâluhu). Kim; ordu kim? İki tane güvercin, bir tane örümcek!.. Evet, burada bir espri ile meseleyi ifade edelim: Onlar, bütün hışım ve bütün cesametleriyle gelip şuraya kadar dikilmişler; Allah, bir örümcekle, iki tane güvercinle onları bertaraf ediyor, savuruyor; Kendi Kudret-i nâmütenâhiyesini gösteriyor. Ve orada da bir kere daha siz, şunu görüyorsunuz: رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ Değişen bir şey yok arada. Aynı şeyi seyyidinâ Hazreti İsa’da da görürsünüz. Hazreti Musa’da gördüğünüz gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nda da görürsünüz aynı şeyleri.

Bu açıdan da ne zaman olursa olsun, esbâb bilkülliye sukût ettiğinde, Firavunlar gemi azıya aldıklarında nûr-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Dünün Firavunları: Bir yerdeki Şeddâd’ı, Şâbur’u, Nemrud’u -Nümrûz” diyorlar, Nemrud’u- Amnofis’i… Veyahut da Efendimiz’e musallat olan Ebu Cehil’i, Utbe’si, Şeybe’si, İbn Ebî Muayt’ı… Kim ise o dönemin Nemrutları?!. Daha sonraki dönemlerin Hitler’i olabilir bu, Saddam’ı olabilir, Kazzâfî’si olabilir, başka ülkelerde başka firavunlar olabilir. Ve bunlar, birer güve gibi Müslümanlara musallat olurlar. Anneyi, evladından ayırırlar; evladı, annesinden ayırırlar; karıyı, kocasından ayırırlar; kocayı, karısından ayırırlar; insanlara, çeşitli mahrumiyetler yaşatırlar.

Fakat “Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.” Taş atmıştır firavunlar, altın kâseye; ne taşın kıymeti artmıştır, ne de kıymetten düşmüştür kâse. Kıyamete kadar hep o kâseye taş atacaklardır. Hiç olmayana, karıncaya basmayan insana “terörist” diyeceklerdir. Karalamaya çalışacaklardır. Kendileri ezdikleri gibi, aynı zamanda dünyada da, dünya insanlığınca da onların ezilmesini arzu edeceklerdir. Etek etek paralar dökeceklerdir. Etekler dolusu vaatlerde bulunacaklardır: “Yol yapalım!” diyeceklerdir; “Hava meydanları yapalım!” diyeceklerdir; “Size limanlar yapalım!” diyeceklerdir. Diyecekler ve “Yeter ki, bunları bize teslim edinin!” falan, diye direteceklerdir. Değişmeden, aynı karakter, hep devam edecek; tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde…

Fakat bütün bunlara katlanan -sizin gibi- insanlar, sebeplerin bilkülliye sukût ettiği anda, birden bire bakacaksınız ki, çok şiddetli bir fırtına karşısında o ölçüde mukavemeti olmayan ağaçlar gibi, bir bir Nemrutlar, Şeddâdlar, Saddamlar, Hitlerler devrilecekler ve siz de geçilmez gibi görünen geçitleri/deryaları geçeceksiniz. Ve aynı zamanda yakan ateşleri aşacaksınız; etrafı su bastığı zaman بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ “Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).” (Hûd, 11/41) fehvasınca, “Bismillah!” diyecek, Allah’ın izni ve inayetiyle yürüyeceksiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, sâhil-i selâmete çıkacaksınız; “Yesrib”i medeniyet merkezi bir “Medîne” haline getireceksiniz ve sizden çok kısa bir zaman sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle, nâm-ı Nebevî, dünyanın dört bir yanında şehbal açacak.

Çünkü niyetiniz sizin, o idi; o Güzeller Güzeli’ni bütün insanlığa kendi güzelliği ile gösterme idi. Derdiniz, davanız, o idi: Dünyada bir dikili taşınız olmasın! Sarayı, rüyalarınızda bile görmeyin! Filoyu, rüyanızda bile görmeyin! Saltanatı, rüyanızda bile görmeyin! Ama bir gün, nâm-ı celîl-i Muhammedî, en yüksek yerlerde, bir bayrağın dalgalandığı gibi dalgalansın! Bütün derdiniz-davanız, bu idi. Varsın, arkadan birileri mırıldanıp dursunlar; “Bunlar, terörist!” desinler, “Bunlar, eşkıya!” desinler, “Güçlendikleri zaman, başınıza dert açacaklar bunlar!” desinler… Bu mırıltıların, bu hırıltıların hepsi, olduğu yerde kalacak; Allah, sizin niyetlerinizi gerçekleştirecek, nâm-ı celîl-i Muhammedî, güneşin üzerine doğup-battığı her şeye ulaşacak, her yere ulaşacak. Sizin muradınız da odur; Allah, onu gerçekleştirmiş olacaktır. اَللَّهُمَّ إِحْسَانًا أَتَمَّ تُغْنِينَا بِهِ عَنِ التَّوَجُّهِ إِلَى مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Bizlere ekstra lütuflarda bulun ve bizleri ‘ihsan’ pâyesine erdir; erdir ki, hak ölçülerine göre iyi düşünebilelim, iyi şeyler planlayabilelim, iyi işlere mukayyet kalabilelim ve kullukla alâkalı bütün davranışlarımızı, Sen’in teftişine arz etme şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde olabilelim. Bu lütfun öyle bir keyfiyette olsun ki, Sen’den gayrısına teveccüh etmekten bizleri müstağnî kılsın!..” Bu duanıza icabet edip, Cenâb-ı Hak, ihsan-ı etemme mazhar kılacak sizi; başkalarının o mevzudaki teveccühünden, desteğinden de müstağnî olacaksınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.

   “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..

Şimdiye kadar bu mesele, böyle cereyan edegeldiği gibi, bundan sonra da böyle cereyan edecektir. Siz, hâlinize şükredin ki, peygamberlerin yolunda yürüyorsunuz. Ama “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” “Yâr, yüreğim yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var.” (Yunus Emre) “Sizler birer aptalsınız! Dünyayı bırakmış, çok ötelerde, ötelerin de ötesinde bazı şeylere dilbeste olmuş, onların arkasından koşuyorsunuz!” deyip gülenler var! “Yâr yüreğim, yâr / Gör ki neler var / Bu halk içinde / Bize gülen var!” Allah’ım, ne halimiz varsa, hepsi Sana ayan; dileğimiz, duamız, perişan dillerden sadece birer beyan! Ama o beyanları Allah (celle celâluhu) kabule karîn eyleyecek; beklentilerin üstünde bir lütuf ile Cenâb-ı Hak, sizi şereflendirecek!..

“Tarihî tekerrürler devr-i dâimi” dedik. Hadiseler, “ayniyet” çizgisinde değil de “misliyet” çizgisinde cereyan eder. Çünkü zamanın, şartların, konjonktürün girdileri olur, katkıları olur orada. Dolayısıyla, her zaman hayat adına aynı dantela örülüyor gibi olur; fakat bir de bakarsınız, onun içine zaman kendi rengini de sokuyor. Onun için Hazreti Nuh döneminde, farklı olur; Hazreti İbrahim döneminde biraz farklı olur. Farklılık olur; fakat öyle bir farklılıktır ki, “ayniyet ölçüsünde bir misliyet” ile cereyan eder. Bakarsınız, kâfirlik yapanlar, münafıklık yapanlar, aynı şeyleri yapıyorlardır; zulüm yapıyorlar, gadirde bulunuyorlar, insanları mahrum ediyorlar, azlediyorlar, ihraç ediyorlar, konumlarına dokunuyorlar, en yararlı insanlardan yararlanılacağı zamanda onları -bir yönüyle- kaldırıp bir kenara atıyorlar… Hep aynı şey cereyan ediyor. Günümüzde de aynı şeyler cereyan ettiğinden dolayı, meseleyi o tarihî tekerrürler devr-i dâimine bağlayarak, Kur’an’ın hadiselere, dünyaya, insanlara bakışı zaviyesinden arz etmeye çalıştım.

Unutmayın; sizler, Allah’ı bilen insanlar iseniz -ki öylesiniz- “Ârifin gönlün Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbulünü mevlâsı âzâd eylemez!” Ârif iseniz, O’nu biliyorsanız, Hudâ sizin gönlünüzü şâd eylemez; çektirir kısmen, yüzünüzü O’na dönesiniz diye. “Bende-i makbulünü mevlâsı âzâd eylemez!” Bir kölesini, efendisi şayet seviyorsa, onu âzâd eylemez, hep yanında tutar, yanında tutar, yanında tutar!.. Yusuf’u kuyuya atar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu Sevr sultanlığına sokar, Hazreti İbrahim’i ateşin içine atar, Hazreti Nuh’u dalgalar ile karşı karşıya getirir, Hazreti Musa’yı bir derya ile karşı karşıya getirir, (sallallâhu alâ seyyidinâ ve aleyhim ecmaîn). Âdet-i İlahîdir, hiç değişmeden devam eder durur.

Şimdi, başınıza gelenlere ve arkadaşlarınızın başlarına gelenlere, aynı zaviyeden bakacaksınız. Bir gün, bunu onlara yapan insanlar, Haccâc gibi delirerek ölecekler, Yezîd gibi âh u vâh ederek yok olup gidecekler ve sonra lânet ile yâd edilecekler. Biri için söylenmiş bir sözdür: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur.” Birilerinin mezar taşına yazılacak sözler bunlar: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr!” Demişler, diyecekler. Evet, hiç tereddüdünüz olmasın! O âdet-i İlahî, değişmemiştir, değişmeyecektir de; zâlim, cezasını görecek; mazlum da mükâfatla serfirâz olacaktır.

“Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var!” ve “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” demişler ki tarihte -arz edildiği gibi- yüzlerce misaliyle hep bu mesele sahnelendirilmiş, gösterilmiş; birileri için inkisara sebep olmuş, başkalarında da ümide vesile olmuş.

(Tam sözün burasında elektronik levhada çıkan tablo da aynı konuyu ifade ediyordu; Hocaefendi onu okuyarak sohbeti bitiyor.) Allah Allah!.. “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır. Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..

Bamteli: MEDET YA RABBENÂ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok tekrar ettiği dualardan biri şöyleydi: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.”

   “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!”

Bu istiâze, Sahih-i Müslim’de olduğu gibi, çok hadis kitabında da rivayet edilmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği zaman, vird-i zeban ettiği (dile doladığı) hususlardandır. Onu çokça dillendirmiş, durmuştur.

Bu duanın/istiâzenin ilk maddesi: “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!” Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, amele dönüşmeyen ve ameli besleyen bir oksijen, âdetâ bir kuvve-i inbatiye olmayan ilim, kurumaya mahkûmdur; كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) fehvasınca, sahibinin sırtında, onun belini çatırdatan bir yükten başka bir şey değildir.

Dahası, daha tehlikeli bir yanı vardır onun; kimisi onunla çalımlara girer, gururlara girer, ucublara girer, insanlara tepeden bakmaya çalışır -hafizanallah- ve böylece şeytanî bir yola kendisini salmış olur. Daha doğrusu şeytanî düşüncenin çağlayanına kendisini salmış olur; bir daha da sahil-i selâmete çıkamaz.

Efendimiz, başta böyle tehlikeli bir şeyden Allah’a sığınıyor: اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” Hem de “inne-i te’kid” (te’kid ifade eden “inne”) ile, “Mutlaka/şüphesiz, ben…” diyor. أَعُوذُ بِكَ Muzârî kipi, mütekellim-i vahde; “Sana sığınırım her zaman; şimdi, sonra, daha sonra, daha sonra, sürekli Sana sığınırım, Sana dehalet ederim, Senin himayen altına girmek, Senin inâyet seralarının içinde bulunmak isterim!” Öyle anlamak lazım.

Aynı cümlede مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ beyanındaki fiil de yine muzârî kipinde gelmiştir. Böyle olması itibarıyla, “Bugün, yarın, öbür gün.. kimseye faydası olmayan.. bir insana Allah’ı anlatmayan.. Peygamber’i sevdirmeyen.. gerçekten “dindar” haline getirmeyen.. bir yönüyle onu hayvaniyetten çıkıp cismâniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye sevk etmeyen faydasız ilim, fayda vermeyen ilim. İşte ondan Sana sığınırım!” manasındadır. Demek ki öyle bir ilimdense, cehalet daha iyi!.. Teologların, tekrar ededurdukları, dile doladıkları ve onunla kendilerini peyledikleri “ilim”. Allah, öyle ilimden, bizleri muhafaza buyursun!..

   “Allah’ım, haşyet duymayan, huzurunda bulunuyor olma şuuru içinde saygıyla ürpermeyen bir kalbden Sana sığınırım!”

İkinci olarak; وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Aynı zamanda huşûu olmayan kalbden Sana sığınırım!” قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) Bir iç saygı, Allah’a karşı; bir iç derinlikle O’na karşı edepli, saygılı olma; belki bir kalb titreyişi içinde bulunma.

Hadîs-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Kalbde haşyet olsa, o, tavır ve davranışlara da akseder!” Esasen, bunlardan birisi, dışa vurmuş bir şeydir “haşyet”; diğerine gelince, magmalar gibi kalbde fokurdayıp duran bir şeydir, “huşû”. İnsanı rükû şekliyle iki büklüm, asâ gibi iki büklüm hale getiren, “Yetmedi!” deyip başını yerden yere sürdürüp secde ile O’na en yakın ânı yakalamaya sevk eden duygu…

Kaldırır başını, “Olmadı!” der; bir kere daha!.. Hata ediyorsa şayet, bir kere daha!.. Sonra “Oldu!” kabulü ile oturur, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur. el-Hüccetü’z-Zehrâ’da anlatıldığı üzere, Cenâb-ı Hakk’a tahiyyâtta bulunur ve sonra Allah’ın tahiyyâtını almış gibi, Efendimiz’e olan o tahiyyâtı almış gibi, kendisi de onu tekrar ederken, kendini muvâcehe önünde görüyormuşçasına Efendimiz’e اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Nebî, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Sana olsun!” der.

Huşû, bu; böyle bir huşûun olmamasından, derin iç saygının bulunmamasından, fokur fokur iç kaynamasından mahrumiyetten, Allah’ım, ondan da Sana sığınırım!.. O, yukarıya atıf buyurulduğundan dolayı, yine “E’ûzu” ile, yine “innî” te’kidi ile; yani şöyle demek oluyor: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ Allah’ım, şüphesiz/tereddütsüz sığınma üzerine sığınma, müzâaf sığınma, mük’ab sığınma, mük’ab der mük’ab sığınma, bütün sığınmalar ile Sana sığınıyorum! Huşûu olmayan, fokur fokur kaynamayan, Senin korkun ile tir tir titremeyen bir gönülden Sana sığınırım!..

   “Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınırım!”

Diğer bir husus -ki bunların arasındaki telâzuma daha sonra temas ederiz: وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doyma bilmeyen nefisten…” Bu dünya, “dâru’l-lezzet” değil, “dâru’l-ücret” değil, “dâru’l-hizmet”tir. “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” diyor Hazreti Pîr, bu mevzuda.

Hususiyle günümüzde, insanlar yeme-içme mevzuunda ölçüsüz olduklarından dolayı, onun tabiri ile “tenevvü-i et’imeden gelen sun’î iştah” ile başka mahlûklar gibi yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, bir ahlak-ı sâbite haline gelmiş. Evet, günümüzde öyle yiyip içip yan gelip yatan ekser insanlar, Allah Rasûlü’nün şu hadis-i şerifine tam muhatap: أَخْشَى ما خَشِيْتُ عَلى أُمَّتِى: كِبَرُ الْبَطْنِ، وَمُدَاوَمَةُ النَّوْمِ، والْكَسَلُ وَضَعْفُ الْيَقِينِ “Siz ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ En çok, en çok korktuğum, haşyet duyduğum şey, karınları hesabına yiyip içip yan gelip yatan insanlar. Sonra, yakîn azlığı… Demek ki onu tevlîd ediyor, orada telâzüm var; o, gaflet verdiğinden dolayı, öyle bir dimağda, öyle bir latife-i Rabbâniyede haşyet olması katiyen söz konusu olamaz. Doyma bilmeyen o nefis, yedikçe yer, yedikçe yer, yedikçe ver.

Hâlbuki lezâiz çağırdıkça, insan “Sanki yedim!” demeli; “Sanki yedim!” demeyi âdet edinen, bir mescidi, bir camiyi yemedi. “Sanki Yedim Camii,” öyle yapılmış derler. Hazreti Pîr de bunu devrik cümleler ile ifade ediyor. “Sanki yedim!” diyerek, kocaman bir camiyi yememiş oluyor.

Evet, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” Nefse yedirdikçe, “Daha bir! Daha bir!” der, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der, “Hem min mezîd!” der, “Daha yok mu?” der. Tenevvü-ü et’imeden  gelen, değişik yeme türlerinden gelen bir sun’î iştah ile, doyma bilmeyen bir nefis ile yeme üzerine bir eğilir ki, Allah gözünü doyursun!.. Bu, yukarıdaki o kalb haşyetine mani, o da aynı zamanda nâfi olacak “ilim”e mâni.

   Allah Rasûlü, her sahada insan-ı kâmil olduğu gibi, Allah’a teveccüh ve niyaz açısından da O’nun hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş mükemmel bir danteladır.

Ve en tehlikelilerden bir tanesi de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا Bu ifadede “hâ” eki, müennes zamiridir, “davet” kelimesi müennes olduğundan. “Ve aynı zamanda icabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok dua ederdi. O tabiri başkalarının kullandığını bilmiyorum, kullanmam hata ise, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Kıtmîr’i bağışlasın; O’na bir yönüyle, “Dua Peygamberi” diyebilirsiniz.

Sağ adımını atarken, nasıl dua eder; sol adımını atarken nasıl dua eder; urbalarını giyerken nasıl dua eder? En olumsuz yere, ıtrahatın yapılacağı yere girerken, nasıl dua eder; oradan çıkarken nasıl dua eder? Mescide girerken nasıl dua eder, çıkarken nasıl dua eder? Namaza dururken nasıl dua eder, rükûa gittiği zaman nasıl içini döker? Yüzünü yere sürdüğü zaman, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” denilen o mükemmel, kabule karîn tabloyu nasıl değerlendirir? Bütün bunlara baktığınız zaman, dersiniz ki, “Bu mübarek Zat’ın, bu mutlak İnsan-ı Kâmil’in hayatı âdetâ dua ile örgülenmiş bir dantela!”

Aslında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayatının hangi yanına baksanız, o yanının galebe çaldığını görürsünüz. Dua yanına bakarsanız, öyle… İbadet ü tâat yanına bakarsanız, ayakları şişmeden yatmıyor. Kulluk hukukuna riayete bakınca, bir karıncayı incitmeyecek kadar ince, rakîk, dakîk, şefik bir ruha sahip. Ve evinde bir sürü muallimeyi birbiriyle vuruşturmadan, hepsinin gönlünü alarak, aynı zamanda onları bir arada tutacak kadar yüksek fetânet sahibi. Cephelerde, daima önde; atının zimamından tutup “Az geriye dur!” demeseler, atını mahmuzlayıp, herkesten evvel düşmanın üzerine yürüyecek kadar…

Hangi yanıyla alırsanız alınız, mutlaka O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mevzuda sebkat etmiş olarak görürsünüz. فِي كُلِّ شَيْءٍ سَابِقٌ Her şeyde ipi göğüsleyen bir müsabaka kahramanı. Vasıf olarak “kahraman” denebilir; enbiya-i ızâma başka şekilde “kahraman” denmez. Ama bir “yarış kahramanı”, bir “fetânet kahramanı”, bir “harp stratejisi kahramanı” diyebilirsiniz. el-Abkariyât yazarı da, “el-Abkariyât” sözü ile O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâhiler kategorisi içinde mütalaa eder; ona ait bir yaklaşım;, siz kabul edersiniz-etmezsiniz, ayrı bir mesele.

   “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”

“Allah’ım! İcabet buyurulmayan duadan da Sana sığınırım!” Dua yaparsın, yaparsın, kabul edilmez!.. Duanın kabulü için Hazreti Pîr’in de gösterdiği hedef ekseriyet tarafından ihlasla yapılmasıdır. O, güzel vecizelerinden bir tanesinde diyor ki:  “Nasıl ki sadaka belayı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder!”, “celb eder” de diyebilirsiniz.

Allah rızası için verilen sadaka… مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) Şayet yoksa verecek bir şey, قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى “Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/263) Tatlı bir söz, yumuşak/güler bir yüz, muhatabınızda inşirah hâsıl edebilecek bir tavır, onun başına kakacağınız iyilikten çok daha hayırlıdır. Bir şey vermediniz/veremediniz, bari güler bir yüzü, tatlı bir tebessümü esirgemeyin!..

Allah (celle celâluhu), sizin hâlis duanız ile ferec-i umumîyi ihsan edebilir. Bakın “hâlisâne” diyor, “ekseriyetin hâlisâne duası ile…” Yani: Allah’ım, bizler, Senin kapının boynu tasmalı köleleriyiz, ayağı prangalı köleleriyiz!.. Sana kulluğumuz, bizim için en büyük şeref; çünkü Sana kulluk sayesinde elli türlü şeye kul olma esaretinden kurtulduk. Servete kul olmadık, alkışa kul olmadık, makama kul olmadık, pâyeye kul olmadık, villaya kul olmadık, filoya kul olmadık, başkalarına baskı yapmaya kul olmadık, takdire kul olmadık, kendimizi dinletmeye kul olmadık; elli türlü şeytanın ayak oyunlarına kul olmadık. Ne suretle kul olmadık? Ey Rabbimiz, Sana kul olduk, elli türlü kulluktan kurtulduk!

Allah’a kul olmak; ihlas, budur. Allah’a kulluğunu sadece O’nun için eda etmek; emredildiği için, Allah’a ibadet ü taat yapmak; “Sadece Senin için!” demek. Sesini yükseltirken, O’nun için yükseltmek, kısarken O’nun için kısmak, konuşurken O’nun için konuşmak: Allah için işlemek, Allah için başlamak, Allah için görüşmek, Allah için konuşmak… Çoğaltabilirsiniz: Allah için oturmak, Allah için kalkmak, Allah için yatmak, Allah için uyumak, Allah için kıyam etmek/kemerbeste-i ubudiyet içinde, teheccüd ile, karşısında el-pençe divan durmak; lillâh, livechillâh, lieclillâh, rızası dairesinde hareket etmek.

İhlas, bu; bunun zerresi, batmanlarla hâlis olmayana tereccüh ediyor, üstün geliyor. “Bir zerre ihlaslı amel”, damlayı derya yapıyor. Bir damlacık ihlaslı amel, zerreyi güneş yapıyor, kamer-i münîr haline getiriyor. Bu açıdan da dua ettiğiniz zaman -esas- ihlas ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek lazımdır: “Allah’ım! İsteyen, bizler gibi âcizler, zeliller; veren de, Senin gibi Aziz, Latîf, Fazıl Sahibi, Kerem Sahibi!.. أَكْرَمُ اْلأَكْرَمِينَ، أَشْفَعُ الشَّافِعِينَ، أَشْفَقُ الْمُشْفِقِينَ، أَعْدَلُ الْعَادِلِينَ، أَصْدَقُ الصَّادِقِينَ؛ فَارِجَ الْهَمِّ، كَاشِفَ الْغَمِّ، مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ Sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yegâne şefaat sahibi, şefkatlilerin en şefkatlisi, herkese hakkını eksiksiz veren âdillerden âdil, vaadinde asla hulf etmeyen ve doğruluk bakımından da başka sâdıklarla kıyas edilemeyecek olan, ey tasaları gideren, gam ve kederlerden kurtuluş yolları yaratan, ızdırar içinde kıvranan kullarının dualarına her zaman cevap veren Rabbimiz!”

Bu mülahazalarla O’na (celle celâluhu) teveccüh ederek, içini O’na dökme, duanın kabulü için çok önemli hususlardandır. Böyle kültürel olarak içimize yerleşmiş kelimeleri tekrar etmek demek değildir mesele. Hangi problemler ile karşı karşıya bulunuyorsak, hangi şeyler bizi o esnada çok meşgul ediyorsa, onları gönülden talep etmek esastır. Mesela “Allah korkusu” meşgul ediyorsa zihninizi, Hazreti Pîr’in sabah-akşam, belki üç-beş vakit dualarında, أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Bizi cehennem ateşinden koru!..” yedi defa dediği gibi ve Cevşen’de üç şekliyle dendiği gibi, اللَّهُمَّ أَجِرْنَا، خَلِّصْنَا، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ، مِنَ النَّارِ diyeceksiniz. Ateşten korkuyorsunuz hakikaten.. birden bire magmalar gözünüzün önünde tebellür ediyor.. ve siz, cismâniyetiniz itibarıyla içine atıldığınız zaman, eriyip gidecek varlıklarsınız… “Allah’ım! Bizi öyle bir ateşle imtihan etme!” diyorsunuz.

Duygu ve düşünce dünyanızı kuşatan, bir sarmal halini alan böyle bir hadise karşısında yapacağınız duayı ona göre belirleyecek; أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ؛ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِفَضْلِكَ، وَبِكَرَمِكَ، وَبِمَنِّكَ، وَبِلُطْفِكَ، وَبِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَبِشَفَاعَةِ آلِ بَيْتِهِ اْلأَطْهَارِ “Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru! Bizi cehennem ateşinden koru!.. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, fazl, cömertlik, kerem, nimet ve ihsanların neticesinde, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle ve O’nun tertemiz aile fertleri hürmetine.” diyeceksiniz. O esnada hangi duygunun tesirine girmiş iseniz, nasıl bir atmosfer içinde bulunuyorsanız, doğrudan doğruya, kalbiniz mızrap yemiş gibi, o duyguları seslendireceksiniz. Kalbinizin sesi olarak -esasen- dilinizden dökülen kelimeler o hususta olacak. İcabet edilecek duanın şartları, onlar.

   “Allah’ın yardımı ne zaman?!.”

İkincisi: Hazreti Pîr’in dediği gibi, dua, duayı kesmediğinden, men etmediğinden dolayı, Cenâb-ı Hak, sürekli duaya teşvik buyuruyor, cebrî duaya sevk ediyor. Şimdi değişik gâile ve belalara maruzsunuz, maruzuz, maruzlar. Herkesin şöyle-böyle bir yakını, tanıdığı birkaç insan, birkaç aile, günümüzde değişik yerlerde mağduriyet yaşamıştır/yaşamaktadır. Himmetini sadece vatan çerçevesinde ele alan insanlar için onlara dua etmek… Umum İslam dünyası açısından mesele ele alındığı zaman, her yerde, aynı zamanda endişe ile ürperen sineler vardır, şakır şakır gözyaşı döken gözler vardır; inleyen insanlar vardır dünyanın değişik yerlerinde. Onları da düşünüp daha geniş dairede himmeti âlî tutarak, فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım! Bütün dünyada, âlemin her tarafında olan mü’min kardeşlerim!..”

Hatta meseleyi daha geniş dairede tutarak, “Allah’ım! Bir fetret dönemi yaşıyoruz. İnsanlar, belki tereddüt içindeler. Bazıları değişik şeylere kayıyorlar, örneğini göremediklerinden dolayı. Bir boşluk dönemi yaşanıyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan evvelki gibi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir boşluk dönemi yaşanıyor. Böyle bir dönemde insanlar, ‘Galiba bir Yaratıcı var!’ falan diyorlarsa şayet, bu bile -Allah bilir- bu bile, onların halâsına vesile olabilir. Çünkü yeryüzünde Müslümanlığı, Kur’an, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukahâ çerçevesi içinde, milimi milimine yaşayan bir İslam Dünyası yok! İslam dünyası yok!.. İslam, gurbet yaşıyor. İslam, Müslüman dünyası elinde bir yetim!.. İslamiyet, İslam dünyası elinde bir öksüz, bir sahipsiz, bir sürüm sürüm!.. Değerler üstü değerlere sahip olduğu halde, değişik, dünyevî, kirli maksatlara basamak, vesile yapılan bir unsur haline getirilmiş. Ona saygımdan dolayı “unsur” dedim yoksa başka bir şey haline getirilmiş. İslamiyet, zuhur ettiği günden bugüne, hiçbir zaman, İslam dünyasından bugün maruz kaldığı o tahkire, o tezyife, o horlanmaya maruz kalmamıştır. Kimin eliyle? Kimin diliyle? “Müslümanım!” diyen ve Müslümanlığı, İslamî hayatı, insanî hayata, idarî hayata hâkim kılma iddiasında bulunan körler, sağırlar, kalbsizler, kahrolası derbederler; onlar vasıtasıyla!..

Şimdi dert bu ise şayet, evvela kendi ülkenizden -bakın- yakınlarınızdan başlayacaksınız. Bir hayli insan mağdur, mazlum; inliyorlar. Rüyalarında veya temessülât-ı Nebeviye karşısında: “Yâ Rasûlallah, ne zaman?!.” diyorlar, مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” der gibi. Ee bunu daha evvelkiler de demişler: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara düçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Bakara sûre-i celîlesinde anlatıldığı üzere, o kadar sıkıştılar, o kadar derbeder oldular, o kadar ezildiler, o kadar sahipsiz kaldılar, o kadar kendilerini gurbet içinde hissettiler ki, değil sıradan insanlar, nebi bile مَتَى نَصْرُ اللهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?” dedi. Ben, peygamberlere saygımın gereği olarak, “Arkasındaki insanların mukavemetlerini, immün sistemlerini nazar-ı itibara alarak dedi.” yorumunda bulunuyorum. Evet, nebi, kendi ufku açısından, “مَتَى نَصْرُ اللهِ Allah’ın yardımı ne zaman? Bunlar, dayanamayacaklar galiba, devrilecekler, sürüm sürüm olacaklar! مَتَى نَصْرُ اللهِ” dedi.

   Ey kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış çaresizler niyaz ettiği zaman, onların duasına icâbet buyuran ve başlarındaki sıkıntıyı/kötülüğü gideren Rabbimiz; işte bizler de muztarız!..

İşte böyle bütün esbâbın sukut etmesini müteakip nûr-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin zuhur etmesi sonucu, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) buyuruldu. اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا “Allah’ım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allah’ım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allah’ım!..” Bunalmış, sıkılmış, canı gırtlağına gelmiş insanlara o engin rahmetin ile merhamet buyurarak, اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ، فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ آمِينَ “Allah’ım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübîn-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allah’ım, engin bir fütuhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…”

Evvela bildiğiniz-ettiğiniz kimseler… Onların ızdırabını vicdanda duymak, mü’min olmanın en önemli unsurlarındandır. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların çektikleri ızdırap ve derdi paylaşmayan, aynı derdi onlarla beraber yaşamayan, onlardan değildir!” Ne manaya geliyor bu? Onlar ile aynı çizgide değildir, aynı güzergâhı takip etmiyor demektir. Demek ki düşe-kalka bir yolda sürünüyor, patikada yürüyor; demek ki şehrâh-ı Muhammedîde değil (sallallâhu aleyhi ve sellem). مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

Halimizi bu zaviyeden bir kere gözden geçirmemiz lazım. Izdırap içinde olan, ızdıraplı insanların ızdırabını ne ölçüde paylaşıyoruz? يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ، هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey muztar olanların duasına icabet buyuran Zât-ı Ecell u A’lâ! Ha işte canlarımız gırtlağımızda. Yer, bize genişliği ile beraber dar gelmeye başladı. Tahammül-fersâ hadiseler altında ezilir hale geldik. Sen, bizim melce’ ve mencâmızsın. Meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî, meded yâ Rabbî!..” Bu ızdırabı içimizde duyma… Ondan sonra da bütün Müslümanların, bilmediğimiz Müslümanların ızdırabını içimizde duyma… Bütün dünyada -aynen- muzdarip Müslümanlar vardır; onların ızdırabını paylaşma. Bu, mü’min için bir vecibedir; mü’min olmanın şiarıdır, gereğidir. Şimdi, bu duygu ve düşünce atmosferine girdiğiniz zaman, isteyeceğiniz, arzu edeceğiniz şey de herhalde biraz evvel dar bir çerçevede ifade etmeye çalıştığım şeyler olacaktır. Öyle diyeceksiniz; اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا وَانْصُرِ اْلإِسْلاَمَ وَالْمُسْلِمِينَ، وَخَلِّصْهُمْ مِنْ كَيْدِ الظَّالِمِينَ، وَمِنْ مَكْرِ الظَّالِمِينَ “Allah’ım, İslâm’a ve Müslümanlara yardım eyle!.. Allah’ım İslâm’a ve Müslümanlara nusret lütfeyle!.. Onları zalimlerin hile, tuzak ve komplolarından halâs eyle!..” Bir de bu mesele…

Evet, “gönül derinliği ile O’na teveccüh etmek, O’na yürekten ve ihlas ile dua etmek” dedik. Aynı zamanda “himmetini geniş tutarak başkalarını işin içine alacak şekilde dua etmek” dedik. Sonra “bütün İslam dünyasının ızdıraplarını içine alacak daire içinde dua etmek” dedik. Meseleyi böyle geniş dairede ele alarak ve himmeti âlî tutarak dua etmek, kabule karîn olabilecek dualardandır.

   “Acele etmemeniz şartıyla, herhangi birinizin hâlis duasına mutlaka icabet buyurulur.”

Fakat bu arada -esas- zikredilmesi gerekli olan ve çoğunuzun bildiği bir mesele daha vardır: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmedikçe, herhangi birinizin duasına icabet buyurulur.” Allah icabet eder, cevap verir. “Ne istiyor kulum?” der; ne istiyorsan, onu is’âf buyurur. İs’âf buyursun Allah dualarınızı/dualarımızı!.. مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse..” diyor. Acele etmeyi şöyle ifade buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Dua ettim ama bana icabet edilmedi.” Çoğaltabilirsiniz; دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ “Dua ettim, dua ettim, dua ettim.. ama bana icabet edilmedi.”

Ee iki seneden beri ben dua ediyorum, her gün belki üç-dört saat. Bunu söylemek ayıp belki ama her gün üç-dört saat dua ediyorum. Şimdi üç-dört saat dua ediyorsun, sen nesin ki yahu kalkıp da “Dua ettim de kabul olmadı!” diyorsun? Sen, O’nun (celle celâluhu)  kapıkulu bir bendesisin, boynu tasmalı bir bendesisin! Senin, senin içinde kaç paralık kıymetin var?!. Seni Yaratan, O (celle celâluhu).. insan haline getiren O.. insan-ı mü’min haline getiren, O.. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmet olma şerefini bahşeden, O.. âhirzamanda gelmek suretiyle “Kardeşim!” şerefiyle şerefyâb kılan, O.. din-i mübîn-i İslam boyunduruğunun yere konduğu anda, onu kaldırma imkânıyla imkânlandıran, O… Sende, senin kaç paralık katkın var? Elbette, iki sene değil, üç sene değil, dört sene değil!.. Hazreti Cüneyd’in “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” dediği gibi davranmalısın.

Evet, “Bir arzum için tam altmış sene dua ettim!” diyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Bak, tekrar edeyim: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي İki senedir, altı yüz bilmem ne, yedi yüz bilmem kaç gün, dua etmişsin şu kadar; “Kabul olmadı!” Hâşâ ve kellâ!.. Gönül koyma gibi küstahça bir hale girmemek lazım. Belki dualarım benim katılığıma takılıyor, gitmiyor oraya. Belki henüz her şey gayretullah ufkuna ulaşmamış? Zâlimlere mehil veriyor, “Döner, gelirler!” diye. Bir gün döner, gelir, O’nun kapısının tokmağına dokunurlar diye. Pişman olur, başlarını O’nun kapısının eşiğine koyarlar diye!.. O, Rabbü’l-âlemîn; herkesin Rabbi… Rabbü’l-âlemîn, Rahman u Rahîm O… Eşfaku’l-müşfikîn, Erhamürrâhimîn O.

Şimdi bütün bu mülahazaları –عُذْرًا مِنْكُمْ Sizden özür dileyerek ifade ediyorum- nazar-ı itibara alarak, “Yahu bunlardan birine takılıyor bu mesele!” Onun için bize düşen şey, hâlisâne, yüreğimizden gelerek, hiç kesmeden, ara vermeden, fasıla vermeden ve aynı zamanda içimize gelecek olumsuz duyguları hemen Allah saygısıyla baskı altına almak suretiyle yine duaya devam etmektir.. ellerimizi kaldırıp gözyaşlarının refakatinde, kalbin titreyişinin refakatinde, iki büklüm olmanın refakatinde, secdenin refakatinde, el-pençe divan durmanın refakatinde her zaman Rabbimize içimizi dökmek, inlemek, içimizdeki o engin düşünceleri O’nun karşısında dillendirmektir. وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcabet edilmeyen duadan da Sana sığınırım!” ifadesi bunları da hatırlatmaktadır.

   Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünyayı size zehir-zemberek haline getirseler de siz âhiret hayatınızı şeker-şerbet kılacak bir yolda yürüyorsunuz!..

Şimdi bir insanda faydalı bir ilim varsa, esasen, ilim, amele döndüğü takdirde, kalbde de o huşû hissi belirecek; insan, fokur fokur kaynamaya duracaktır. Sonra kalbde o fokur fokur kaynama hali, o huşû ve haşyet varsa, o tavır ve davranışlarına da aksedecek; إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ buyurulduğu üzere, “görüldüğü zaman, Allah hatırlanacaktır.” Öyle ince tavırlar içinde bulunacak ki, ona bakanlar, Allah’ı hatırlayacaklar. O hadis râvîleri içinde çok görülüyor; öyle birini görenler, “Allah!” diye seslerini yükseltiyorlardı, “Allah!” diye; kendisi de “Allah!” dediği zaman, tepeden tırnağa titriyordu.

Şayet böyle faydalı ilmi elde etmişse, haliyle o, kalbde bir haşyet haline gelecek, sonra huşû haline gelecek.. ve sonra tavırlarından, davranışlarından haşyet halinde dışarıya dökülecek. Böyle olan biri -aynı zamanda- bu dünyanın “dâru’l-ücret” ve “dâru’l-lezzet” olmadığını anlayacak. Dolayısıyla her şeyde “Tatmaya izin var, fakat doymaya izin yok!” hakikatini anlamış olacak. Bakın böyle bir telâzum var bunların arasında. Neden? Çünkü Cevâmiü’l-Kelim sahibi olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor bunu.

Evet, kalbi öyle olan, duyguları öyle olan, tavırları ve davranışları öyle olan bir insan aynı zamanda “Tatmaya izin var, doymaya izin yok!” ve “Sanki yedim!” demeli; yenmemesi gerekli olan şeyleri yememeli. Her şeyi burada yememeli, burada yemek suretiyle ahiret azığını tüketmemeli. أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz!” (Ahkâf, 46/20) Kur’an-ı Kerim buyuruyor ehl-i dünya hakkında: Dünya hayatında bütün tayyibâtınızı, ötede alacağınız her şeyi yiyip-bitirdiniz! Aldınız, kullandınız, zevk u sefâ içinde yaşadınız; âhirette alacak bir şeyiniz kalmadı, alacağınızı orada aldınız!

İşte öyle haşyet ile ürperen bir kalbden gelen bir diğer şey de esasen o dünyaya karşı meyl ü muhabbetin azalması, tûl-i emelin azalması, tevehhüm-i ebediyetin tırpanlanması/biçilmesi, “Ben burada muvakkaten duruyorum!” duygusunun sübut bulmasıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ifadesiyle, مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” Tıpkı bir süvari gibi; aldı yürüdü, bir ağacın altında muvakkaten dinlendi, ârâm eyledi, istirahat buyurdu, ondan sonra da çekti gitti. Benin durumum budur!.. Dolayısıyla kaldığım yerde, o kaldığım yerin câzibedâr güzelliklerine, hezâfirine, zehârifine (süs, altın ve mücevher gibi ziynetine) kapılıp kalırsam, gideceğim yere karşı beni unutkanlığa ve oraya karşı alakasızlığa sevk eder, kör-sağır hale getirir, hafizanallah!.. Evet, ondan da o çıkıyor.

Aksine, bir insanda faydalı olmayan bir ilim varsa, ürpermeyen bir kalb varsa ve aynı zamanda dışarıya vuracak -öyle- bir haşyet yoksa ve sürekli yiyip-içip yan gelip kulağı üzere yatıyorsa, böyle bir insanın duasının kabul olması da uzaklardan uzak bir ihtimaldir. Çünkü onun hayatında en çok lezzet aldığı şey, “Allah’a teveccüh” değil, “el kaldırıp yalvarmak” değil!.. Daha ziyade yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmak, birini iki etmek, ikisini dört etmek, dördünü sekiz yapmak, sekizini on altı haline getirmek, on altısını otuz iki haline getirmek. Bu suretle, durmadan tûl-i emel peşinden koşmak, tevehhüm-i ebediyet duygusuyla âhiretini ayaklar altına alıp çiğnemek; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz; âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) tokadını yemek!.. Hayır hayır; siz, dünya hayatını, şu fânî ve zâil hayatı, âhiret hayatına tercih ettiniz, kaybettiniz!..

Ne mutlu size ki, birileri cebrî olarak dünya hayatını size zehir-zemberek haline getirdiler. Onun bu hale gelmesi, inşaallah, âhiret hayatını sizin için şeker-şerbet haline getirecek. Tattıkça onu, yeniden “Hel min mezîd!” diyeceksiniz. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyeceksiniz: Yandıkça yandım, bir su ver! Bildikçe bildim, biraz daha bildir! Tanıdıkça tanıdım, biraz daha tanıttır! Gördükçe gördüm, biraz daha gördür! Yakînimi ilme’l-yakîn’e ulaştır; ilme’l-yakînimi ayne’l-yakîne ulaştır; ayne’l-yakînimi hakka’l-yakîne ulaştır! Râdiye, Mardiyye, Sâfiye, Zâkiye ufkuna ulaştırmak suretiyle münasebet-i tâmme ile Senin ile münasebete ulaştır!.. Tâ her şeyi ayağımın altına alayım, -raks doğru değil, caiz değildir ama- onların üstünde raks edeyim! Ben, onların üstünde raks ederken, şeytan da iki büklüm hale gelecek. Meselenin aksi olunca, -hafizanallah- insan sürüm sürüm olacak; şeytan da zil takıp oynayacak; “Nasıl oynadım, kapı kullarım ile, halayığım ile!” diyecek. Günümüzde bir kısım serkârlar ile oynadığı, zil takıp onlar için oynadığı gibi, oynayacak…

Allah, sizi Kendi yoluna sevk etti, hidayet buyurdu. Bir kısım şeylere maruz bıraktı, çekiyorsunuz. Çektiğinizi/çekeceğinizi burada çekeceksiniz; inşaallah öbür tarafta çekecek bir şey kalmayacak. Allah, inayetini sizinle, bizimle eylesin! Vesselam.

503. Nağme: Yolumuzun Kaderi ve Doğruluğunun İki Delili

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Sabredenlere müjdeler olsun!..

*Kur’ân-ı Kerim’de

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

“Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber) sen sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155) buyurulmak suretiyle, insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş; daha sonra da, bu belâ ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir. Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi, menfî ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve yüksek makamlara çıkarır.

*O hâlde Allah’ın insanları imtihandan imtihana sürüklemesi ve onları farklı imtihan unsurlarıyla test etmesi karşısında mü’mine düşen vazife, maruz kaldığı her imtihanda dişini sıkıp sabretmesi; ayrıca bu durumu kendisiyle yüzleşme, kendini bir kere daha gözden geçirme ve iyi bir kıvam sergileyip sergileyemediğinin muhasebesini yapma adına bir fırsat bilmesidir.

Hakiki mü’min bütün korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; “Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!..” der.

*Hazreti Üstad, Hücumât-ı Sitte’de insanı derdest eden hastalıkları anlatırken havf hissini de zikreder. İnsanın ayağına pranga ve boynuna tasma olan marazların başında korku gelir.

*Bu yolda, insî cinnî şeytanların desise ve tehditlerine maruz kalırsınız: “Malınızı elinizden alırız. Sizi dünyevî yaşayışınız itibarıyla tazyiklere maruz bırakırız. Önünüzü keseriz. Size yürüme fırsatı vermeyiz. Her köşe başında bir gulyabaniyle bir kere daha yakanıza sarılırız. En meşru işlerinizde bile size hesap sorarız.” Bu türlü şeylerle sizi korkutur, yürüdüğünüz doğru yoldan sizi vazgeçirmeye çalışırlar. Mü’min bunları gülerek karşılamalı ve atlatmalı.

*Evet, dünyanızı ve ikbalinizi elinizden almakla korkuturlar.. istikbalinizi karartmakla korkuturlar.. makamdan mahrumiyetle korkuturlar.. kemik atıyor gibi, üç-beş kuruş bir şey önünüze saçar, sonra da “Keseriz bunu!” der korkuturlar.. “İki kilo kömürü keseriz” diye korkuturlar. “Yüz lirayı vermeyiz, keseriz!” diye korkuturlar. Korku, Allah belası öyle bir virüstür ki, insanın içine düştüğü zaman insan onun esiri olur.

*Oysaki korku, mehafet ve mehabet hissi şeklinde Allah’a karşı duyulması gereken bir kuvvedir. İnsan Allah’tan korkuyorsa, O’na karşı saygılıysa ve O’nun mehabetiyle oturup kalkıyorsa, hürriyetini elde etmiş demektir; artık o, başka korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; “Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!..” diyebilir.

“Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” 

*Bütün dünyevî korkulardan sıyrılmış olan Sahabe efendilerimizde dine adanmışlık ve ahiret hedefli yaşama ruh hali vardı. Kur’an nurları ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in insibağı onları en kötü şartlara dahi hazır hale getirmişti. Defalarca imtihandan geçeceklerine, zaman zaman düşmanla yaka paça olacaklarına, maldan ve candan fedakârlık gerektiren hadiselerle karşı karşıya kalacaklarına ve bütün tehlikelere/tehditlere mukabil dimdik durarak sonraki nesillere de hüsn-ü misal teşkil etmekle vazifeli bulunduklarına gönülden inanmışlardı. Evet, Allah’ın ve Rasûlü’nün verdiği haberler iliklerine ve nöronlarına öyle işlemişti ki, onlara kendi varlıklarına inanmanın ötesinde inanıyorlardı.

*Şu ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

*Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği…” der ve yürürler.

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!.”

*Cenâb-ı Hak, sabredip mücahedelerini sonuna kadar götürenlerle yarı yoldan dönenleri ayırt edip yaptıkları amelleri onlara da göstermek için kullarını imtihan etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede O şöyle buyurmaktadır:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142) Allah (celle celâluhu) bu imtihanı, kullarının takınacakları tavrı öğrenmek için yapmamaktadır. Zira O (celle celâluhu), bu mevzuda sabredeceklerle etmeyecekleri ilm-i ezelîsiyle zaten bilmektedir. Ancak, bildiği bir hakikati, ilm-i şuhûdîsi ile kullarına da gösterip bildirmek istemektedir.

*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvel gelenlerin başlarına gelen dâhiyeler, gaileler başınıza gelmeden, o sarsıcı yıldırımlar başınızda dönmeden, hatta iş nebi ve beraberinde bulunanlar “Allahım yardımın ne zaman?” diyeceği kerteye varmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?

Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ı sevdirme adına, koşun dünyanın dört bir bucağına!..

*Yürüdüğünüz bu yolda Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan ve Sünnet-i Seniyye’ye muhalif olarak, Ebu Bekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların, Ali’lerin, Aşere-yi Mübeşşere’nin, Âl-i Beyt-i Rasûlullah’ın (radıyallahu anhüm ecmaîn) yürüdüğü yolun dışında yürüdüğünüz endişesi var mı içinizde? Nam-ı Celil-i İlahi’yi tanıttırmadan başka bir sevdanız var mı? Herkesin Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i tanıyıp bilmesi ve O’nunla belli ölçüde münasebete geçmesi haricinde bir talebiniz, beklentiniz, hedefiniz var mı?!..

*Sizin bu doğru disiplinler ve prensipler istikametinde yürümenizin yanında, isabetli iş yaptığınıza bir de negatif taraftan, hafife alamayacağınız bir delil vardır: Zalimler sizin yaptığınız bu hizmetleri hazmedemiyor ve yaptığınız şeyleri dünyanın değişik yerlerinde yıkmaya çalışıyorlarsa, bu da hakkaniyetinize bir delildir. Haccac’lar, Yezit’ler, Amnofis’ler, Batılıların üç asırda yapamadığı şeyleri Cenâb-ı Allah’ın o mübarek milletimizin fedakâr ve vefakâr evlatlarına yaptırmış olmasını çekemiyorlarsa, bu da negatif yandan sizin doğru yolda olduğunuzu gösterir.

*Kur’an ve Sünnet ile kendinizi test ettikten, dünya adına herhangi bir hedef arkasında koşmadığınızı bir kere daha gözden geçirdikten ve kendinizi ciddi bir nefis muhasebesine tâbi tuttuktan sonra “Elhamdülillah, yürüdüğümüz yol, günde kırk defa tekrar ederek ‘Allahım, bizi sırat-ı müstakîme hidayet buyur’ deyip dilediğimiz, Nebilerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yürüdüğü yol.” diyebiliyorsanız.. bir diğer taraftan da şayet dini ve diyaneti özüyle benimseyememiş, sindirememiş, içselleştirememiş, dini dünyasını mamur kılma adına kullanan Amnofis’ler, Hitler’ler, Jul Sezar’lar sizin aleyhinizdeyse, vallahi, billahi, tallahi yürüdüğünüz yol doğrudur.

*Bu iki delilin pozitif olanını sağ tarafınıza alın, diğerini de sol yanınıza; Allah’ın izni ve inayetiyle, birer asâ gibi dayanın onlara; hiç tereddüt etmeden ve hızınıza hız katarak, Allah’ı sevdirme adına koşun dünyanın dört bir bucağına!..