Posts Tagged ‘Allah Rasûlü’

Bamteli: KARANLIKLARIN SUİKAST PLANLARI VE HİZMET’E KUMPAS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Mümin, her zaman çevresine güven veren bir emniyet insanıdır; fâcir/münafık ise hayatını ayak oyunlarıyla sürdüren bir hilekârdır.

Mü’min, “yeryüzünde güvenin temsilcisi insan” demektir. Mü’min, o adını, o unvanını, Cenâb-ı Hakk’ın -sizin her zaman tekrar ededurduğunuz- 99 esmâ-i hüsnâsının içindeki el-Mü’min (celle celâluhu) isminden almıştır. O’na (celle celâluhu) ait yanıyla, “Mü’min”, emniyet ve güveni yaratan, yeryüzünde emniyet ve güven ortamı oluşturan, aynı zamanda insanları emin hale getiren demektir. İnsanlara verilen isim olarak ise, “mü’min”, inanılması gerekli olan hususlara inanan, gönlünü O’na ve O’nunla irtibatlandırması lüzumlu şeylere bağlayan ve aynı zamanda yeryüzünde hep emniyet ve güven soluklayıp duran, herkesin itimat ettiği insan manalarına gelmektedir.

Mü’min, ayak oyunu bilmez. Mü’min, hud’a bilmez. Mü’min, hile bilmez. Selâhaddin’in bir Fâtımîli hanıma sırtını dönüp “Vur bıçağı sırtıma!” dediği gibi, mü’min hep güven soluklar. Mü’min, öyle olmalıdır.

Mü’min, (hile yapmak, tuzak kurmak, pusu ile kaydırmak manalarına gelen) “mekr” ve “keyd” gibi kötülüklerden uzaktır. Bu kelimeler, Kur’an’da -adedini şu anda diyemeyeceğim, bilemeyeceğim- ama değişik yerlerde geçmektedir. Mesela; وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا “(O’nu reddedenler,) planlar yapıp tuzaklar kurmakla meşguller ama elbette Ben onların tuzaklarına mukabele eder, hilelerini başlarına dolarım.” (Târık, 86/15-16) Onlar, mekr peşine, komplo peşine, entrika peşine, ayak oyunu peşine takılıp giderler. Fakat Allah, onların o komplolarını kendi başlarına dolar, ona mukabelede bulunur. “Mekr” ve “keyd” sıfatlarını Zât-ı Ulûhiyete nispet etmeme mülahazasıyla, dilin hususiyeti olarak “mukâbele” ve “müşâkele” mevzuu… Fakat biz orada, denmesi gerekli olan şeyi daha hassas üslupla ifade ediyor, “Mekirlerini kendi başlarına, keydlerini kendi başlarına, hud’alarını kendi başlarına dolar!” diyoruz. Zât-ı Ulûhiyete saygının ifadesi…

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve o silsileden olanlara “zeberced silsile” diyoruz. Hani Nakşî’lerde “silsile-i zeheb” var, altın silsile. Zeberced silsile de bütün enbiyâ-i izâm, asfiyâ-i kiram, mukarrabîn-i fihâm efendilerimiz. Onlar, kendilerine yapılan bir keyd, bir hile, bir hud’â karşısında kat’iyen “mukabele-i bi’l-misl”e gitmemişler; kendileri gibi davranmışlar, kendileri gibi kalmışlar, karakterlerine hep sâdık olmuşlar.

Evet, mü’min, oyuna başvurmaz. Mü’min, güven arayan insanların sığınacağı bir sığınaktır. “Nereye sığınmalıyım ben?” diye düşünenler, “Mü’min’e sığınırsam şayet, kendimi emniyet ve güven içinde hissederim!..” diyebilmelidirler.

  “Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.”

Kur’an-ı Kerim’de, إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cenneti vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) buyuruluyor. “İştirâ” kelimesi, değişik yerlerde, farklı şekilde kullanılıyor. Kimileri “dalalet”i, sapıklığı, hileyi peyliyor; bir yönüyle, onun müşterisi oluyorlar. Kimilerine de Allah (celle celâluhu) karşılık olarak Cenneti verip onlardan canlarını ve mallarını satın alıyor. Bu ayet-i kerimedeki “Bâ” harfi, “bâ-i mukabele” oluyor. İsterseniz -uzak bir ihtimal- şart-ı âdî planında “bâ-i sebebiye” de diyebilirsiniz; o takdirde “bu sebeple” manasına gelir. بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Fakat “sebebiye”den ziyade “mukabele” manası daha uygun görünüyor.

Evet, “Allah (celle celâluhu), mü’minlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır.” deniyor. Allah’ın onları satın alması demek, insanın, malını, canını, mamelekini, elinde olan her şeyi Allah yolunda harcaması demektir. Adeta, Allah (celle celâluhu) “Siz, şunu Bana verin, Ben de size şunu vereyim!” diyor.

Bakara sûre-i celilesinin de hemen başında, İsrailoğulları’na يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın. Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.” (Bakara, 2/40) Burada da bir “mukabele” söz konusu. “Siz, verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de size öyle mukabelede bulunayım; Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim!

Siz, bir adım atarsanız, kendi çerçeveniz, kendi darlığınız, kendi iradeniz, kendi gücünüz, kendi kuvvetinize göre bir adım atmış olursunuz. Fakat kime doğru bir adım atıyorsunuz? Kimin yaklaşmasını dileyip O’na çağrıda/davette bulunuyorsunuz? (Bazı şeyleri ifade etmede zorlanıyorum, “saygısızlık olur” diye, teemmül etmeden diyemiyorum.) Neyi peylemek istiyorsunuz?!. Allah’ın rızasını, Rıdvân’ını, Cenneti, ebediyeti peyleme gibi bir şey. Siz, Allah’ın önceden size verdiği şeyleri, yine O’nun yolunda kullanırsanız, Allah (celle celaluhu) da Zâtına muvafık şekilde mukabelede bulunacaktır. Siz kendi darlığınız içinde, imkânlarınız içinde, adımlarınızın vüs’ati içinde bir adım atmış olacaksınız, bir el uzatmış olacaksınız, bir bakışta bulunmuş olacaksınız, bir kulak kabartmış olacaksınız. Fakat Semî’, Basîr, Kadîr, Muktedîr, Alîm, Mürîd olan Hazreti Allah, kendi azametine uygun bir kurbet ortaya koyacaktır, öyle bir yakınlık ortaya koyacak, öyle bir mukabelede bulunacaktır.

  “Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe / Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe!..”

Burada kesip meseleyi bir küçük menkıbe ile tavzih edeyim: Menkıbelerin aslını sorgulayabilirsiniz fakat menkıbeler ifade ettikleri manalar bakımından bazı şeylere projektör gibi ışık tutar ve onları aydınlatır: Adamın birisi, Abbâsîler döneminde Bağdat’a hükümdarı ziyarete gidiyor. Giderken de kendi bölgesinde bulunan çok kıymetli bir sudan bir testi götürmeye karar veriyor. Herhalde o su çok soğuk ve aynı zamanda koli basilinden de uzak, tertemiz. “Belki orada yoktur!” diye, Bağdat’a bir testi su ile gidiyor. Onun vereceği şey, o kadar, o kadar küçük bir şey. Hatta nehrin/Dicle’nin üzerinden geçerken “Yahu Dicle, adamların kendi yakınlarında akıyor; onların suya falan ihtiyaçları yoktur!” da demiyor; “Olsun!” diyor. O testi ile hükümdarın huzuruna varıyor. Hüsn-i kabul ile karşılanıyor, testinin suyu alınıyor. Sonra, o geriye dönmek istediğinde, hükümdar, kendine göre bir şey yapıyor, “O testiyi altın ile doldurup verin!” diyor.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) da Kendi azametine, ulûhiyetine, rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine göre mukabelede bulunuyor. Siz, bir şey veriyorsunuz, “Ben, bunu peylemek istiyorum!” diyorsunuz; “Allah’ın rızasını, Rıdvan’ını peylemek istiyorum! Attığım adımı Cennet için atıyorum!” diyorsunuz. Allah (celle celâluhu) da “dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı onun bir saatine mukabil gelmeyen cennet hayatı”nı ve “Cennetin de bin senesinin, bir saatine mukabil gelmediği rü’yet-i Cemâl”ini lütfediyor, ihsanda bulunuyor.

O küçük menkıbede anlatılan bir testi suyun karşısında, bir testi altın; iki testi de olabilir, iki yük de olabilir, iki harâl da olabilir, iki çuval da olabilir. Kaldı ki onların imkânları da yine sınırlı; Bağdat’ta hükümdar olsa bile, imkânları sınırlıdır. Bir Melik (celle celâluhu), bir Mâlik (celle celâluhu) düşünün ki, O’nun imkânları sınırsız, nâ-mütenâhi. Dağlara “Altın olun!” dediği zaman dağlar altın olur. Öyle bir Melik’e (celle celâluhu) siz, elinizdeki küçük şeyleri veriyorsunuz… Can nedir ki, o uğurda verilmesin?!. Fuzuli’nin ifadesiyle;

“Cânı Cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim!..”

Baştan O (celle celâluhu) vermiş onu. Şimdi onu istiyorsa, karşılığında sana öyle şeyler verecektir ki, esasen, sen utanacaksın, hicap duyacaksın; “Verdiğime bakın, bir de aldığıma bakın!” diyeceksin. Evet, siz verilene bakın!..

Elverir ki, insanlar hep o “Veren”den (celle celâluhu) verme beklesinler ve o mevzuda atılması gerekli olan adımları atmaya çalışsınlar.

“Verirler, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Üstad Necip Fazıl’a ait. Bana kalsa, “Verirler” kelimesini “Verilir” diye değiştirirdim:

“Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Veren’in şânı büyük, sen iste istedikçe!” diyor Hazret..

Bu açıdan, Allah yolunda, ne verilirse verilsin, insan, onun milyonlarca katıyla mukabele görür; Allah, öyle mukabelede bulunur.

  Asıl kendileri “sızmış” olan karanlık ruhlar, kara bir kadroyla, kapkara bir kısım planları sahneye koydular!..

Söz buraya kaymışken, bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Bir kısım kapkara ruhlar.. millet böyle kara günlerini yaşadığı zamanda.. kapkara ruhlu bir kadro ile.. kapkara bir kısım senaryolar hazırladılar.

Önce, dershanelerin kapatılması için, en masum hizmetlere “sızma” dediler. Bir vatan evladının kendi memleketinde, değişik hayatî birimlere girmesine “sızma” denmez. Osmanlıların içine sokulmuş insanların yaptığına “sızma” denir. Kendi vatanında, “yeniden millî mücadele” diyen insanlara “sızma” denmez. Vatan evladı, öyle bir organizasyon içine girebilir. Ama ülkenin mevcut anayasası var, kanunları var; o kanunlara göre hareket ederler bunlar. Devleti aşmaya çalışmazlar; devletin ortaya koyduğu kanun ve nizama göre hareket ederler ama öyle olur. “Milli Görüş Teşkilatı”; sızma mıdır bu?!. Saygısızlık olur!.. Merhum Hoca döneminde, “Akıncılar” diye bir grup oluşmuştu, ikisi arasında hafif bir vuruşma/sürtüşme de vardı. Bunlara “sızma” denmez. Hayatın her birimine girme, onların hakkıdır.

Birileri sızmış… “Âlemi nasıl bilirsin?” “Kendin gibi!..” Birileri, belli menfur ve münker düşüncelerini realize etmek için sızmış olabilirler; Devlet-i Aliyye içine sızmış olabilirler. Bunlar, kendileri gibi düşünmeyenlere de hep “sızmış” nazarıyla bakabilirler. Dolayısıyla da o dershanelere, o okullara, o üniversitelere tâ baştan karşı çıkmalarının arkasında bu saik vardı. Hatta gittikleri yerlerde o müesseselere adım atmama, âdeta onları o ülkenin insanları/idarecileri nazarında ademe mahkum etme gibi tavır ve davranışlarda bulundular. Bir yıkma cehdi, o zaman sinsiceydi, içten içe idi.

Fakat o yetmedi. Belli bir dönemde, bir kısım hırsızlıkları, bir kısım rüşvetleri ortaya saçıldı; hâlâ dünya medyasında, sosyal medyada, Twitter’da bunlar geziyor, canlılıklarını koruyor. Kendilerini derin, koyu Müslüman görüyorlardı. Bu türlü şeyler yüzlerine çarpılınca, -bir yönüyle- yalan söyledikleri ortaya çıktığı mülahazasıyla, “Bu bir darbedir!” falan dediler. İlk senaryo öyle oldu. Onunla, mübarek bir hareketi, dünya çapında bir hareketi, Devlet-i Aliyye döneminde bile reâlize edilemeyen bir hareketi karalamaya kalktılar. İçlerindeki o gaseyânı döktüler.

Fakat “17-25 Aralık” olarak bilinen o hadise de yetmedi. “15 Temmuz”da farklı bir senaryo oluşturdular; birilerini iğfal ettiler. Belki bazı gafil Müslümanlar da o işin içine girdi. Gâfil Müslümanlar!.. Doğrudan doğruya, yapılan o işin mantığına kat’iyen uygun olmayan bir senaryo idi. Dünya gülüyor buna.. ve hiç kimse böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyor. Bu defa onu değerlendirdiler, darbeyi şiddetlendirdiler. Binlerce insana ve dolayısıyla da milyonlarca ferde -aynı zamanda- acı çektirdiler. Zira bir insanın içeriye atılması, bir aile demektir; belki akraba ve taallukatı da nazar-ı itibara alınınca, “aileler” demektir. Binlerce insan… Elli bin insan, yüz bin insan için bu mezâlim, bu haince planlar uygulanıyorsa şayet, milyonlarca insana zulmediliyor demektir. Bunca insandan “Hakkınızı helal edin!” deyip helallik almayınca, câmiye de gitseler, oruç da tutsalar, Cehenneme gitmeleri mukadderdir onların. -Cehennemlik, kâfir sıfatıyla muttasıf; “kâfir” demiyorum.- Çünkü bu yapılan şeyler, kâfir sıfatı, mü’minde bulunmaz böyle bir şey.

O da ayrı bir şey oldu ama o da sonra fiyasko ile neticelendi; dünya inanmıyor, ona da inanmıyor. Sonra tuttu bir “elçi senaryosu” ortaya koydular. Bir adam çıktı, bağırdı fakat onu da yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek istediler. Adam, açıktan açığa, nispetini/aidiyetini söyledi/dillendirdi. Aidiyetini söylediği kesimin başındakiler de “O, bizdendir!” dediler. Böyle söylemelerine rağmen, o bir kısım zift cerâidi o meseleyi de yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek suretiyle, bir de öyle bir darbe vurmak istediler. Halk nazarında, muhalif sesler de bütünüyle kesildiğinden ve doğruyu seslendirecek kimse kalmadığından dolayı, bir kısım ârâftakiler (Merhum Cemil Meriç’e ait ifadeyle “ârâftakiler”) de işin ucu kendilerine dayanacağı âna kadar onların arkasında sürüklendiler; “Aman, başımıza bir dert açarız!” falan dediler. Fakat yavaş yavaş daire genişledi, başkalarına da uzandı bu mesele.

  Öyle bir suikast ki, zahiren bazı siyasîleri ve itirafçı kılıklı müfterîleri hedefe koyacaklar fakat aslında Hizmet gönüllülerini vurmaya çalışacaklar.

O da tutmadı. Dünya, şimdi ona da gülüyor. Hatta o elçi hangi ülkeye mensup ise şayet, onlar bile inanmadılar. Onların da çok yüksek tirajlı gazetelerinde ve televizyonlarında bu mesele çok farklı şekilde değerlendirildi. Ve o münasebetle mesele Kıtmîr’e sorulduğu zaman, bir mülahazamı arz ettim; şimdi tekrar etme lüzumunu duyuyorum:

Baskı karşısında dayanamayan, immün sistemi o mevzuda zayıf olan bazı kimseler var. Hizmet’te bulunmuşlar ama işin içinden sıyrılmak için itirafçı (daha doğrusu, iftiracı) olmuşlar. Nitekim geçenlerde medyaya düştü; yukarılardan bir tanesi, bilmem şu kadar insana “Eğer siz birilerini söylerseniz, onları ele verirseniz, sizi salarım!” dediğini fakat sonra da salmadığını söyledi. Fakat onlar isimler verdiler, bir sürü isimler. Masum insanların isimlerini verdiler. Onlar da dinlenmeye alındı ve böylece yara aldılar o insanlar da; ticarî hayatlarında, iş hayatlarında, memuriyet hayatlarında yara aldılar. Böyle şeytanî mülahazalara başvuruldu.

Şimdi endişem; bu itirafçılardan, daha doğrusu iftiracılardan, bir baskı karşısında dayanamayıp, mü’min kardeşlerine itiraf adı altında böyle iftirada bulunanlardan.. bir de müfteri kalemler var, o müfteri kalemlerden bazılarına bir şey yapabilirler. Dolayısıyla da derler ki, “Bunu da Hizmet yaptı. Çünkü daha evvel içlerindeydi, ihanet ettiğinden dolayı cezalandırdılar!” Endişemi izhar ettim burada ve bu endişemi koruyorum.

Çünkü kapkara yerden gelen, kara bünyanlarda yaşayan, kapkaranlık ruhlarla meselelerini görüşen kapkara dimağların, zirveye kadar kapkara dimağların, aydın düşünmeleri, aydın şeyler ortaya koymaları mümkün değildir. Bunu da yapabilirler. Herkes bilmeli!.. Bir masumu, bir mâsuma böyle… Birini kâtil, birini maktul haline getirebilirler. Bir fâil-i meçhul ile, bir kere daha mübarek Hizmet hareketini karalamaya çalışabilirler.

Şimdi ise ayağa düşmüş bir şey var: MHP’den mi, CHP’den mi, bir insanı öldürtmek suretiyle bir de onlarda Hizmet Hareketi’ne karşı antipati uyarma… Doğrudan doğruya, karar alınmış; sadece maktulü belirleme kalmış. “Kimi yaparsak, isabetli davranmış oluruz?!. Kimi yaparsak turnayı gözünden vurmuş oluruz?!.” Maktulü belirleme mevzuu kalmış sadece. Bu da ayağa düşmüş, dillere düşmüş.

Rezaleti o kerteye getirdiler ki, artık yapılan bu rezaletleri bütün dünya tiksinti duyarak temâşâ ediyor. Bunu da yaparlar. Ve tabii orada muhalif bir ses olmadığından dolayı, o da yine etrafa zift püskürten cerâid tarafından onların arzu ve isteklerine göre değerlendirileceği için, bir de o töhmet altında bırakılacaksınız. Oysaki siz, hayatınızda, –kendimden daha emin olarak hakkınızda konuşuyorum– karıncaya bilerek basmamışsınızdır.

  Yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına saltanat kuranlara aldırmayın; siz Allah’a teveccüh edip Cenneti peyleyeceğiniz yolda yürümeye bakın!..

Başka söylentiler de oldu: Hapishanelere koydukları, tıka-basa doldukları o insanlar içinde, bir başkaldırma tablosu göstermek suretiyle, ateş etme, öldürme ve böylece “İşte bakın, bunlar terörist!” falan, dedirtme meseleleri, yine o kapkara iklimlerde ısrarla üzerinde durulan, konuşulan şeylerdir. Ruhlar, duygular, düşünceler kapkara olunca, haramîlik o işin kaçınılmaz yanını teşkil eder.

Bunları deme lüzumunu duydum. Beş-altı senaryo değerlendirdiler. Hepsi yalana bina edilmişti ve hepsi çökmeye mahkûmdu. أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَمْ مَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma (takva) ve Onun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına kurarak onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Allah, bu zalim kavmi, iflah etmeyecektir.

İnanmayın; hiçbir şeylerine inanmayın onların. Çünkü yalan ile oturuyor, yalan ile kalkıyor; iftira ile oturuyor, iftira ile kalkıyor; senaryo ile oturuyor, senaryo ile kalkıyor; komplo ile oturuyor, komplo ile kalkıyor; hile ile, hud’â ile oturuyor, hile ile, hud’â ile kalkıyorlar. Akla-hayale gelmedik daha ne kötülükler irtikâp edebilirler.. irtikâp edebilir ve bunu masum bir cemaate fatura ederler.

Dünyanın değişik yerlerinde okulları kapattırmak için bütün güç ve kuvvetlerini kullanıyorlar. Elçilerini, konsoloslarını, ekstradan gönderdikleri o siyasîlerini kullanıyorlar Hizmet’i oralarda durdurmak için. Ve bir-iki yerde de kafaları karıştırdılar. Belki tehdit ettiler veya bir şey vadettiler. Vadettikleri şeyin hiçbirini de yerine getirmediler Çünkü yalana “meşrû” diyorlar.. çünkü aldatmaya “meşrû” diyorlar.. iğfâle “meşrû” diyorlar. Dolayısıyla bir sürü gayr-ı meşrû şey, meşruiyet adı/unvanı altında irtikâp ediliyor. Milletin alın teriyle kazandığı malına el koyma irtikabını, ihtilâsını, tagallübünü, tahakkümünü, tasallutunu, temellükünü yapan hayâsız insanlar, çok rahatlıkla bunları da irtikâp ederler.

Evet, böyle bilin. Âhirette bu böyle bilinecek. Allah’ın huzuruna öyle çıkacaklar; asâ gibi iki büklüm çıkacaklar. O gorilleşen insanlar, goriller olarak, kırede (maymunlar) olarak, henâzir (hınzırlar) olarak öbür tarafta haşr ü neşr edilecekler. O ayıp, onlara yeter!.. O ceza, onlara yeter!..

Siz, peylediğiniz şeyi peyleyin!.. Ne yaparlarsa yapsınlar, siz geri durmayın!.. Siz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ  “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deyin. Siz,اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَالصَّدَاقَةَ الْكَامِلَةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ الْكَامِلَةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ * آمين “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı talep ediyoruz. Allahım, bizi kâmil imana, İslam’ı mükemmel yaşamaya, her açıdan tam ve kusursuz ihlas, ihsan, sadâkat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikaya muvaffak kıl. Âmin.” deyin!.. Deyin ve doğru bildiğiniz yolda yürüyün!.. Zira Allah (celle celâluhu) malınızı ve canınızı peyliyor; “Bana verin, vereceğimi vereyim!” diyor.

Bamteli: TÜRKİYE PERSPEKTİFİNDEN İÇTİMÂÎ RUH

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! Cuma hutbesinde, “içtimâî ruh” tabiri geçti. Bir makalenizde ona “vicdan genişliği veya inkişâfı” da denebileceğini ifade buyuruyorsunuz. “İçtimâî ruh” nasıl anlaşılmalıdır? Onun önündeki engeller nelerdir ve inkişâfı hangi hususlara bağlıdır?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Bir toplumda genişlik ve kuşatıcılık fertten başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı ise, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir.

Bildiğiniz gibi, “ictimâ” Arapça bir kelime. Türkçe’de “toplanma” sözcüğüyle karşılıyoruz onu. Tam ifade eder mi, etmez mi? Çünkü o kelime Arapça’da esasen “bir ve beraber olma”yı ifade ediyor; Ebu Davud’un, Sünen’inin mebdeinde namazı anlatırken dediği gibi, “topuk topuğa, diz dize, omuz omuza, birbirini zorlarcasına, kubbedeki taşlar gibi kenetlenmiş bir yapı”yı işaretliyor. Sonra kelimenin geldiği kip/bab itibariyle meseleyi ele aldığınız zaman da o “bir araya gelme”yi ve “bir toplum olma”yı tabiatlarının bir derinliği haline getirmiş kimselere imada bulunuyor. Efendim, “ce-me-a” (جمع) değil, “icmâ” (إجماع) değil, “ictimâ” (اجتماع) deniyor: Bu, “toplu yaşama”yı, -bir yönüyle- “birbirine dayanma”yı ve aynı zamanda “birbiri için olma”yı tabiatlarının bir derinliği haline getirmişler demektir. Böyle bir ruh hâleti vurgulanıyor.

Böyle bir ruh hâletini kazanma, -bir yönüyle- hayvaniyetten çıkmaya, cismâniyeti bırakmaya, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmeye bağlıdır; orada ifade edildiği gibi, “vicdan enginliği”ne bağlıdır. Bu da herkese açık olma demektir. Ama “alâ merâtibihim”; herkese kendi konumuna göre bir alaka göstermektir. Mesela, sizinle beraber usulü/ümmühâtı paylaşan insanlarla münasebetiniz, kenetlenmeniz ve alakanızda, birbiriyle imtizaç etme ve yan yana geldiği zaman âdeta mıknatıs gibi birbirini çekme şekli söz konusudur. Bir de kendinizi zorlayarak birileriyle bir araya gelme vardır. Onlarla, bütün değerleri paylaşmıyor olabilirsiniz ama paylaşabileceğiniz ortak bir kısım değerler de vardır; bu defa onların etrafında bir araya gelirsiniz.

Ama önceki çok farklıdır; orada Uhuvvet Risalesi’nde bahsedildiği gibi, “Allah bir, Peygamber bir, din bir, diyanet bir, mefkûre bir, gaye-i hayal bir, bine kadar bir, bir…” Onu çoğaltabilirsiniz. O, “bin” tane fasl-ı müşterek etrafında bir araya gelme, kenetlenme, bir çeşit kenetlenmedir. Bir de diğer bir şey diyor: İşte millî mefkûre bir, vatan bir; aynı zamanda belki bir düşman birliği var; ülkenize gözlerini dikmişler ve siz onlara karşı bir ve beraber olma mecburiyetindesiniz. Bu türden şeyleri de “yüze kadar bir, bir…” diyebilirsiniz. Bir fasla gelir ki, “ona kadar bir, bir…” diyebilirsiniz. Bir fasla gelir ki, “onda iki” filan fasl-ı müşterek vardır. Şimdi bunların hepsi çok farklı bir daire içinde, başkalarıyla beraber olma, bir şeyleri paylaşma demektir. Şimdilerdeki sade ifadesiyle “ortak paydalar” sözcüğüyle ifade edebilirsiniz onu. “İctimâî ruh” dediğimiz zaman da, Frenkçe ifadesiyle, “sosyal ruh” falan diyebilirsiniz. Dolayısıyla psiko-sosyolojiye giren bir konu olur bu.

Belki çok üzerinde durulmamış bunun ama Uhuvvet Risalesi açısından bu meseleye bakabilirsiniz. Bir de kendi duygularınızdan sıyrılarak, daha ziyade Cenâb-ı Hakk’ın muradını hedeflemek suretiyle İhlas Risalesi açısından meselenin üzerinde durabilirsiniz. Yani, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için görüşür, Allah için konuşur ve Allah için düşünürseniz şayet, böyle bir kenetlenme olur.

  İçtimâî ruha, insanın yuva, sokak, mâbed ve mektep kurnalarından geçerek her türlü bencilce tavırdan sıyrılıp isminin özündeki ünsiyete yönelmesi de denebilir.

Bu mülahazaları seslendirirken, levhalara intikal eden sözlerden biri hatırıma geldi: “Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir sandalye olmalı!..” İnsanlar, kalbinize girdikleri zaman, ayakta kalma endişesine kapılmamalılar!.. Evet, duygu ve düşünce itibariyle kalbinizde herkes için bir sandalye bulunmalı. Çok rahat “Senin de yerin var burada!” demelisiniz. Ama bahsettiğim gibi saflar halinde (alaka seviyesine göre) esasen.

Bu ruhun inkişafı, biraz belki terbiyeye bağlı; ailede terbiyeye bağlı, sokağın o terbiyeyi delmemesine bağlı, mektebin o terbiyeyi ilmîleştirmesine bağlı, mâbedin o terbiyeyi ruhânîleştirmesine bağlı. Şayet “yuva” fakir ise, “sokak” kirli ise, “mâbed” formalitelerin tesiri altında ise, “mektep”te de kalbî ve ruhî hayatın yeri hiç yoksa, her şey materyalizm, natüralizm, pozitivizm etrafında dönüp duruyorsa, (öyle oluyor diye tenkit etmiyorum, sorgulamıyorum; şayet öyle ise…) o içtimâî ruhun gelişip boy atması zordur. Öbür türlü ise, bunlar birbirlerini te’yid ederler; birinin yaptığı şeyi diğeri bozmaz. Sağlam yuvada, anne ve babadan, aile çevresinden aldığı şey, sokakta kumara atılan bir zar gibi zayii olmaz. Mâbed, onu ruhânîleştirmek suretiyle derinleştirir. Mektep, bir yönüyle tekvinî emirlerin, eşya ve hadiselerin hallaç edilmesiyle, talebeyi her zaman kâinatı didik didik eden insan haline getirir. Bir derinleşme olur. Ve böylece birbirini yıkmaz; sokak, yuvaya rağmen olmaz; mâbed, yuvaya rağmen olmaz; mektep, yuvaya rağmen olmaz. Hepsi aynı istikamette, aynı hedefte hareket ettikleri takdirde, insan, hayvaniyetten çıkar, cismâniyeti bırakır, -belli ölçüde- kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselir. O zaman da kendinde bir genişlik hisseder, herkese kucak açmasını bilir, bir yönüyle herkesle belli münasebet yolları tesis edebilir: Kendimizi nasıl anlatırız, insanları nasıl doğru anlarız?!. Kendimizi doğru anlatmayınca, başkalarını da doğru anlamayınca, doğru okumayınca, -zannediyorum- öyle kalbî ve ruhî bir birlik tesis etme meselesi de mümkün olmayabilir.

Vicdanın inkişaf ettirilmesi, bir yönüyle bahsettiğim bu “dört ekol” -filan diyelim- bütün bunlardan geçtikten sonra gerçekleşir. Adeta bunların birisi ilk mektep, birisi orta dereceli okul, birisi üniversite ve birisi de akademisyenlik seviyesi oluyor. Noktayı mektep mi koyar, yoksa mâbed mi koyar?!. Benim şu andaki kanaatim: Mektep, mektep olduğu zaman mâbedin önünde o fonksiyonu eda edecektir. Fakat o, sadece önüne konan bu günkü müfredat programına göre, yaptığı şeyleri yapmaya durunca.. mâbed, ruhundan uzak kalınca, geçmişten gelecekten -bir yönüyle- tevarüs ettiğimiz değerlere karşı yabancılaşınca.. sokak, kirlerden arınmayınca… Sizin evde verdiğiniz şeylerin karşısına her köşe başında bir gulyabani dikilir ve sizin ruhunuz inkişaf etmez. O ruh inkişaf etmeyince, vicdan inkişaf etmeyince, his dünyanız inkişaf etmeyince, bu defa o kucaklama da tabii olmaz artık; zorlamalı, sun’î olur, riyakârca olur. Vakıa onu da çok kınamam; sun’î de olsa birilerine karşı, belki -o taklidî imanın bir gün tahkikîye inkılap etmesi gibi- bir gün hakiki olur. Ama meselenin böyle hakikatle başlayıp hakikatle noktalanması, hakikat adına bestelenmesi veya bir güfte halinde ortaya konması ve yine hakikat adına ona bir kafiye konması, hem de âdeta o manzumun bütün muhtevasını ifade edecek mahiyette kafiye konması, bütün bunların bir araya gelmesine vabestedir. Ancak bunlar bir araya geldiği zaman, o “ictimâî ruh” hâsıl olur.

  Kötü ahlak, insanda darlık hâsıl eder; cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle vicdan daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür.

İctimâî ruhun önünü kesen gulyabanîler, İmam Gazzalî hazretlerinin ifadesiyle, bütün mühlikât ve mûbikâttır; insanı helakete sürükleyen ne kadar meâsî ve mesavî varsa, onlar o ictimâî ruhu öldüren, felç eden şeylerdir. Onları, Hazret, İhyâ-ı Ulûmiddîn’de sıralar, derste konu oraya geldiği zaman göreceksiniz. Diyelim ki, enâniyetten başlar; egoizm, egosantrizm, narsisizm… Hafizanallah, insan bunların pençesine düşmüşse şayet, zannediyorum o değerli şeylere karşı bütün bütün kapanmış olur. Öfke, mesela, o mühlikâttan bir tanesidir. Mesela, hazımsızlık, o mühlikâttan bir tanesidir. Gazap, mühlikâttan bir tanesidir. Biri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in karşısında (bir nasihat isteğiyle) beklentiye girince, Efendimiz ona üç defa لاَ تَغْضَبْ، لاَ تَغْضَبْ، لاَ تَغْضَبْ buyuruyor: “Öfkelenme!.. Öfkelenme!.. Öfkelenme!..” O mühlikâttan, mûbikâttan bir tanesi de budur.

Bunların karşısında da münciyât vardır, sağlam bir iman gibi; ekmel iman, ekmel İslam, en mükemmel İslam. الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلاَمَ دِينًا “İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) dediğine göre Allah (celle celâluhu), eksiği yok, gediği yok: Nazarî planda Ben meseleyi size tastamam olarak verdim; ondan sonra tastamam olarak yaşamak, size kalıyor. وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِيBununla size nimetimi de tamamladım. وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلاَمَ دِينًاDin olarak da İslam’dan hoşnut oldum!..” Onu yaşarsanız.. “iman”, O’nun dediği gibi olursa.. “İslam”, O’nun dediği gibi olursa.. bunların Allah tarafından görülüyor veya Allah’ı görüyor gibi yerine getirilmesi demek olan “ihsan” O’nun dediği gibi olursa.. bunlar yapılırken emre itaatteki inceliği kavramışlık içinde “ihlas” denirse.. ihlas denirken, “ihlas gez-göz-arpacığı” ile “rızâ-i ilahi” hedeflenirse.. “rızâ-i ilahi” mülahazasıyla sürekli Cenâb-ı Hakk’a mülaki olma aşk u iştiyakı hedeflenirse.. “Sana ne zaman kavuşacağım!” mülahazası yaşanırsa, işte o zaman insan arı-duru yaşar. Ve arı-duru yaşayınca -zannediyorum- herkes de onunla münasebete geçebilir. Aksine, o kirli şeylere karşı, kirli akıntılara karşı, durağanlaşmış sulara karşı, temiz olduğu şüpheli olan şeylere karşı insanlar da biraz kuşku ile bakarlar.

Bu açıdan da o vicdan genişliği ve onun inkişaf etmesi, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, “münciyât”a (kurtarıcı şeylere) bağlıdır. Ve batırıcı şeyler, yıkıcı şeyler de gulyabanîler gibi onun önündeki engellerdir. Onlara da bir yerde “mühlikât” deniyor; zaten ahlak kitaplarının hepsinde, belki rekâikte de “mûbikât” da deniyor ki, aynı zamanda insanı helak eden, batıran, dize getiren, felç eden, fonksiyonlarını edâ edemez hale getiren şeyler demek oluyor.

  “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.”

Belki de bir toplumu sevk ve idare edenlere düşen vazife/misyon, “Bana benze!” mülahazasından daha ziyade, şu bahsettiğim dört hususu, bir hakikatin ayrı dört buudu haline getirecek şekilde, hayata geçirmektir: Yuvanın tam istikamete kavuşması.. sokağın kirlerden arınması.. mâbedin sokaktaki o kirleri arındıran bir kurna haline gelmesi.. ve mektebin zihinlerde meydana gelebilecek yanlış mülahazaları gidermesi; materyalizme dair, pozitivizme dair, natüralizme dair, deizme dair, ateizme dair mülahazalardan insanı arındırıcı, tekvinî emirleri doğru okumasını öğretici, ilmin bütün dallarının -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın farklı beyanları olduğunu gösterici olması… “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” (R. M. Ekrem) Arapçada dendiği gibi, تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ، فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ “Kâinat satırlarını derinden derine teemmül et. Çünkü onlar Mele-i Âlâ’dan sana indirilmiş Allah’ın mektupları/mesajlarıdır.” (İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 3/356) Hazreti Pir hem bunu söylüyor, hem de Türkçesini söylüyor: تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ Kâinatın satırlarını, satır satır, paragraf paragraf, kelime kelime arka planlarıyla beraber nazar-ı itibara al. فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ اْلأَعْلَى إِلَيْكَ رَسَائِلُ Onlar, mele-i a’ladan sana gönderilmiş nağmelerdir, risalelerdir. Onları doğru okuduğun zaman, çok farklı mülahazalara ulaşacaksın. İşte, mektep de bunu veriyorsa, böylece birbirinden ayrılmış kalb ile kafanın yeniden izdivacı sağlanmış olacak veya vicdan ile mantık/muhakeme izdivacı sağlanmış olacak.

Efendim, sekiz asırdan beri kısmen, beş asırdan beri büyük ölçüde, son iki asırdan beri de belki tamamen denebilecek şekilde kalb ile kafa ayrılığı yaşanıyor. Kafa mı boşadı kalbi, kalb mi kafayı boşadı?!. Çok değişik kapıları dövdüler/vurdular, elli defa zevc-i âher yaptılar, Kıtmîr, artık biraz da espriye bağlı ironi olarak diyor ki: “Bunca zevc-i âher yaptıktan sonra, Allah aşkına, ey kalb ve ey kafa, artık gelin, bir daha bir araya gelin, evlenin!.. Siz bir hakikatin iki yüzünden ibaretsiniz!..” Ne diyor Hazreti Pîr bu mevzuda, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüt eder.” Bir üveyik gibi himmetin kanat açması, sonsuza doğru açılması, enginleşmesi, herkesi kucaklayıcı hale gelmesi, talebenin himmetinin pervâz etmesi, aklın ziyasına ve kalbin/vicdanın nuruna bağlıdır. Bunları bir araya getirdiğiniz zaman, bir vâhidin iki yüzünden ibaret olan bu şeyler, bir sâlih dairenin oluşmasına sebebiyet verir. Doğurgan döngü… Bu tabiri tabipler kullanmıyorlar, sadece onun negatifini kullanıyorlar, “kısır döngü” diyorlar; “fasit daire” denirdi eskiden, şimdi “kısır döngü” deniyor. Fakat onun tam karşılığı “sâlih dâire”, “doğurgan döngü”. Hayır, hayır doğurur.. hayır, hayır doğurur.. hayır, hayır doğurur…

Evet, himmetin pervaz etmesi, vicdanın genişlemesi ve inkişafı… Aklıma gelen hususlarla…

  Soru: Bir makalenizde cehalet, kibir, gurur ve hased gibi marazlar sebebiyle, vicdanın daralıp büzüşerek bir bencillik dehlizine dönüştüğü anlatılıyor. Türkiye’nin mevcut manzarasına bakıldığında, din, dil, milliyet ve vatandaşlık bağlarının dahi kopmakta olduğu, toplumun değişik kesimleri arasında kavgaların ve hatta grupların kendi içinde bile korkunç ayrılıkların meydana geldiği müşahede ediliyor. Bu açıdan değerlendirince, ülkemizde “ictimâî ruh”un bir kere daha canlanmasını mümkün görüyor musunuz?

  Cevap: Estağfirullah… Belki burada meseleleri doğru dillendirdiğimiz zaman, bazıları rahatsız olabilir. Dediğiniz husus, şu anda Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin genel problemi. Suriye’de de Türkiye gibi yaşanıyor. Eskiden ellerimizi açıp yalvarırken, gözlerimiz yaşarırken, “Allah’ım! Onlara saadet, selamet, birlik, beraberlik, kardeşlik ruhu ihsan eyle!” diyorduk. Şimdi, Türkiye de Suriyeleşti bir yönüyle. Belli bir derecede beraber mi sayılır, yoksa biraz daha iyi mi görülür, yanı başındaki Arap âlemi de öyle; Afrika’ya girdiğiniz zaman, orada da bazı devletler hâlâ kabile devleti gibi davranıyorlar. Fakat biz daha çok Türkiye’yi gördüğümüzden.. ve şu anda da Türkiye yıkım yarışını çok önde götürdüğünden dolayı.. ayrıştırma yarışını önde götürdüğünden dolayı.. aile fertlerini bile birbirine düşman yapma yarışını önde götürdüğünden dolayı.. suçsuz insanları derdest edip içeriye atarak toplumu parçalamada işi önde götürdüğünden dolayı… (Türkiye) dikkati çeken bir mahiyet, bir görüntü arz ediyor; insan ürperiyor.

  Mübarek bir coğrafya problemler sarmalı içinde kıvrım kıvrım ama devrin Akıllı Mehmet’leri “No Problem!” deyip duruyorlar!..

Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi; bir kilise haziresinde, bir havra haziresinde veya bir inkâr-ı uluhiyet atmosferinde neş’et eden bir insana Müslümanlığı telkin etseniz, Türkiye gez-göz-arpacığı ile meseleye baktığı zaman, “Vallahi seçesim gelmiyor!” der, “Böyle bir Müslümanlığı seçesim gelmiyor!..” Müslümanlıktan daha çok garazın, kinin, nefretin, hazımsızlığın, düşmanlığın, öfkenin, parçalamanın, yıkmanın, dağıtmanın, gulyabânîler gibi insanları birbirinin üzerine salmanın ülkesi gibi bakar ve “Bunun tercih edilecek bir yanı yoktur!” falan der. Siz, kendinizi öyle bir yerde, öyle bir hazirede farz edin; sonra o hazirenin kültürüyle yetişmiş olarak -muhal farz- size desinler ki “Müslümanlığı tercih edin!” Siz, Müslümanlığa Türkiye gibi, Suriye gibi yerler açısından baktığınız zaman, “Böylesi, yerin dibine batsın!” dersiniz herhalde, “Olacaksa, yerin dibine batsın!” dersiniz.

Genel manzara bu, Türkiye’de. Anadolu.. mübarek Anadolu… Analarla dolu bir ülkedir o. Ve uzun zaman çok mübarek bir milletin “küçük Asya”sı halinde devletler muvazenesinde denge unsuru olma misyonunu edâ etmiştir. Sadece kendi içinde değil, uluslararası muvazenede önemli bir fonksiyon edâ etmiştir. Hep dilimin ucuna o geldiği için onu söylüyorum; mesela, Fransuva’lar kaçacak bir yer düşünürken, Devlet-i Aliyye’nin bünyesini düşünmüşlerdir. Anadolu, öyle bir yerdir. İstanbul, öyle bir milletin payitahtıydı. Dünyada bir yeri seçme meselesi söz konusu olunca, orayı seçiyorlardı. Atın-katırın üstünde -bağışlayın- bilmem iki yüz elli bin kilometrelik bir alan, bir saha (rakam aklımda yanlış kalmış olabilir); o kadar insan, milyonlarca insan; Sudan da onun içindeydi, Mısır da onun içindeydi, Mağrip ülkeleri de onun içindeydi, Yemen de onun içindeydi. Ve defaatle orada güney-kuzey problemleri oldu. Hatta “hasta devlet” dendiği anda bile güney-kuzey problemleri oldu, yine o Devlet-i Aliyye, Abdülhamid döneminde o problemi -Allah’ın izniyle- çözdü.

Şimdi çevre, problemler yumağı halinde; bir yönüyle, bizde işte öyle bir o problemler sarmalı içindeyiz; kendi ülkemiz öyle bir problemler sarmalı içinde. Böyle mübarek bir millet… “Hak etmemişti!” sözüyle ifade ederiz çok defa. Bu ölçüde, böyle bir dejenerasyona, bir deformasyona maruz kalmayı hak etmemişti. Maalesef öyle bir şeye maruz kaldı.

Heyhat ki, hâlâ “Bir problem yok!” diyorlar. Şimdi bir taraftan;

“Hârab eller, yıkılmış hânümanlar, kimsesiz çöller,

Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…

Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum.

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum!..”

Genel manzaraya bakınca, Âkif’in bu inlemeleri, insanın kulaklarında tın tın çınlıyor. Bir taraftan da soruyorsunuz mes’ûlîne; o müdrik mes’ûlîne, aklı her şeye eriyor gibi görünen mes’ûlîne soruyorsunuz; “Yok!” diyorlar, “bir problem yok!.. No problem!.. Şu anda, demokrasinin, hakkın, hukukun, adaletin en rahatlıkla yaşandığı bir ülke varsa, o da analarla dolu olan bu ülkedir!” Çend defa başkalarından duydunuz bunu; mübalağa yapmıyorum ben.

Evet, manzara, bu; işin mahiyeti, bu. Keşke bunu bilseler ama Akıllı Mehmet’ler bunu zor anlarlar: Otuz dokuz tane ölmüş insanın yanında kendi kolu-kanadı da kırılmış, “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık!” diyen kimselere, bunu anlatmak çok zordur. Ama geride bıraktıkları bir enkaz var; korkunç bir deformasyon var. Haçlılar, işgal ettikleri zamanda, bir yönüyle çizgiler belli idi. Siz diyordunuz ki, “İşte birisi, Frederic Barbaros.. birisi, Philip.. birisi Aslan Yürekli Richard!.. Bunların hepsi bir Piyer Martin’in iğfaliyle yollara çıkmış serseriler. Hele biraz dişimizi sıkıp sabredelim!..” Böyle diyordunuz; inanan insanlar arasında o bir ve beraber olma meselesi bozulmamıştı. Onlar tâ Mısır’a kadar gitmişlerdi ama orada da Selahaddin’e toslamışlardı; belki ondan evvel Zengiler hükümdarı Nureddin’e toslamışlardı; Selahaddin’in babası Nizameddin’i yetiştiren, amcası Şîrgûh’u yetiştiren ve bir manada Selahaddin’i de yetiştiren oydu. Edebiyat tarihinde de Sâdi-i Şirazî’leri yetiştiren ülke, Zengi Türkleri. Onlara toslamış ve hep püskürtülmüşlerdi; Allah’ın izni ve inayetiyle püskürtülmüşlerdi.

  Her şeyden önce, sebepler üstü bir taleple Cenâb-ı Hakk’a yakarmalı: “Allahım, birliğimizi sağla, aramızı te’lif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl!..”

Fakat şimdi öyle bir ayrıştırma oldu ki!.. Baba-anne, oğluna diyor ki, “Soyadını değiştir, benim ailem içinde olduğunu görmeyeyim!” Kime karşı diyor bunu?!. Namazında, niyazında, orucunda olan insana karşı diyor. Bir yerde okul yapmış, “Hain, vatan haini; sen nasıl bir yerde okul yaparsın!” “Vatan haini, sen nasıl gider bir yerde üniversite yaparsın! Vatan haini, sen Türkiye’de nasıl evler açıp talebeye burs verirsin! Hepiniz hainsiniz!.. Ben ailemden seni siliyorum, soyadını değiştir, benim soyadımı taşımanı istemiyorum!” Mübalağa yapmıyorum; burada, tanıdığınız arkadaşlar var. Bu türlü arkadaşlar var ve bunun ızdırabını içinde sürekli sinesine mızrak yemiş gibi acı acı duyan insanlar var, binlerce… Öyle kırılmalar olmuştur ki, korkunç fay kırılmalarıyla öyle bir sarsıntı yaşanmıştır ki, âdetâ hiçbir şey, hiçbir temiz duygu ayakta kalmamıştır.

Zahirî esbap açısından bu deformasyonu yeniden formasyona tabi tutmak, bu dejenerasyonu yeniden nizam-intizama getirmek için epey ceht ve zaman gerekir. Buradaki psiko-sosyologlar ve sosyal tarihçiler de böyle düşünüyorlar. Geçende arkadaşlar anlatıyorlardı; “Böyle aklı başında insanlar gelse ülkenizin başına, yirmi beş senede, yeniden insanların birbiriyle kenetleneceğine ihtimal veriyor musunuz?” diyorlar. Ben de bunu çok doğru buluyorum.

Ama Allah’ın ekstradan inayetleri vardır; göz görmemiş, kulak işitmemiş, hiç kimsenin aklına gelmeyecek şekilde ilahî sürprizlerle, تَوَجُّهًا مِنْ لَدُنِ اللهِ، فَضْلاً مِنْ لَدُنِ اللهِ، عِنَايَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ، رِعَايَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ، كِلاَءَةً مِنْ لَدُنِ اللهِ “Allah indinden hususi bir teveccüh, Allah’tan özel bir lütuf, Allah tarafından hususi bir inâyet, Allah’tan hususî bir riâyet, Allah indinden özel bir kilâet” ile birden bire Allah (celle celâluhu) kalbleri te’lif buyurabilir.

Nitekim Kur’an’da bu husus vurgulanmaktadır: وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Allah, o mü’minlerin kalblerini birbirine ısındırıp birleştirdi. Eğer yeryüzünde her ne varsa hepsini bu maksatla sarf etmiş olsaydın, yine de onların kalblerini birleştiremezdin fakat Allah onları birleştirdi. Hiç şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Enfâl, 8/63) Dağ-taş altın olsaydı, hepsini sarf etseydin, Sen bu kalbleri böyle bir araya getiremez, kenetlendiremezdin!.. Allahtır ki kalbleri kenetlendirdi, te’lif buyurdu!..

Murad buyurduğu zaman bizden öncekilere yaptığı gibi, inâyet-i İlahiye ile, riâyet-i İlahiye ile, kilâet-i İlahiye ile, azamet-i Sübhâniyesi hürmetine, kibriyası hürmetine, uluhiyeti hürmetine, Rububiyeti hürmetine, sıfât-ı sübhâniyesi hürmetine, esmâ-i hüsnâsı hürmetine, İsm-i A’zam’ı hürmetine, Hazreti Rasûl-i Zîşân hürmetine, Cenâb-ı Hak o günleri göstersin.. toplum yeniden birbiriyle kenetlensin.. birbirine karşı saygılı hale gelsin.. birbirini kucaklasın.. herkes birbirine “Senin, benim vicdanıma otağını kurman adına vicdanım o kadar geniştir!..” diyecek hale gelsin!.. İnşaallah.. O’nun elindedir. Evet, onu Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinden intizar ediyoruz; inşaallah olur bir gün, Allah (celle celâluhu) onu da lütfeder.

Bu meselenin bir yanı: Sebepler üstü, böyle bir dilek, böyle bir recâ, bu mevzuda tazarru ve niyaz. “Canlarımız gırtlakta veya dudakta!.. Ne olur, bizim birliğimizi temin buyur Allah’ım!..” falan der, yalvarırsınız Cenâb-ı Hakk’a. Bu türlü yalvarışlar, yakarışlar, tazarrular, niyazlar, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır, diyebilirsiniz.

  Şehrin altını üstüne getiren esirmiş filler karşısında da yine insanlığınızı muhafaza etmeli ve kendi karakterinize uygun bir tavır sergilemelisiniz.

Diğer taraftan da bu mevzuda size çok önemli bir vazife düşüyor: El-âlem sizi tartaklasa, size insanca muamelede bulunmasa, sizi kast sistemine göre yok olmaya mahkûm görse, on basamak aşağıda görse, size böyle baksa, bence bütün bunları görmezlikten gelerek, en vahşi tabiatlara karşı, en hırçın tabiatlara karşı, en hasûd tabiatlara karşı, en çekemez tabiatlara karşı, cinnet getirmiş insanlara karşı, paranoya yaşayan insanlara karşı, dünyaya tapan insanlara karşı, “Saray, saray!” deyip bundan başka bir şey düşünmeyen insanlara karşı, “Filo, filo!” deyip filleşen insanlara karşı (ki delirmiş filler, şehrin içine girdiği zaman, önüne gelen herkesi ayaklarının altına alır, çiğnerler; bunlara karşı) filleşmeye gitmeden insanca tavrınızı, davranışınızı muhafaza etme mecburiyetindesiniz. Yunus ifadesiyle, “Dövene elsiz, sövene dilsiz.. ve gönülsüz!” davranmak suretiyle, bu yırtığı ancak öyle yamayabilirsiniz.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Efendim, “Bir cezaya çarptırıldığınız zaman, misliyle mukabele...” “Mukabele-i bi’l-misil…” Ama onların yaptıkları, zâlimâne şey; aynı şeyi yaparsanız, siz de zâlim olursunuz. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ Gerçek insana, daha yüksek bir insanî ufuk gösteriyor: “Dişinizi sıkar, aktif sabrederseniz…” Durağan sabır değil, çağlayan sabır!.. Efendim, sızıntı halinde akan sabır… Önü kesildiği zaman çağlayan sabır, Niagara gibi veya Amazon gibi… -Niye başka yerlerde geziyorsun?!.- Nil gibi, Fırat gibi, Dicle gibi, (bir dönemde bizimdi) Tuna gibi. Evet, hiçbir şeyin, o çağlamanın önünü alamayacağı şekilde hep çağlayıp durmalı. Onu hedeflemeli ve o yırtığı yamamaya çalışmalı; o harap olmuş gönülleri tamir etmeye çalışmalı, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet hâlâ insanlıklarından bir parça içlerinde varsa, zannediyorum, kötülüklere karşı iyilikle mukabelede bulunma, bir yönüyle onların şeytan ve nefislerini de dize getirecek, pes ettirecek, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle,

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya..

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..”

Milletin ruhuna sesleniyor, Hazret. Makamı cennet olsun. Âmin.

Bamteli: CEBR-İ LÜTFÎ VE HASANÎ RUH

Herkul | | BAMTELI

  SORU: Muhterem Efendim! Bir eserinizde “cebr-i lütfî”nin bir buudu olarak “Hasanî ruh ve düşünce”nin temsîlini nazara veriyorsunuz. Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, “Hasanî ruh ve anlayış”ı temsil eden müstağnîlerin pek çok fitneyi önleyebileceklerini ifade buyuruyorsunuz. Bu hususun şerhini ve o günlerin geçip geçmediğini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  “Cebr-i lütfî” tabiri, insanın irade ve ihtiyarı olmadan Cenâb-ı Hakk’ın ona ihsan buyurduğu ve çoğu zaman zahirî yüzü itibariyle sevimsiz görülen lütufları ifade eder.

Evet.. Cebr-i lütfî’nin bir buudu olarak… Bazen Cenâb-ı Hak, insanlara lütfederken cebren eder, onun irade ile çok alakası yoktur. Hani o muhâceret konusunda bile bir “ihtiyarî hicret” diyoruz, bir de “cebrî hicret” diyoruz.

Çok defa bu cebrî şeylerin arka planında Cenâb-ı Hakk’ın nasıl bir lütufta bulunduğunu sezemeyebiliriz. Büyüklerin çoğu bile bunları sezememiş olabilir. İsim tasrih etmeden diyebilirim: Başına gelen onca devâhî, mûbikât ve mühlikâta (Gazzalî ifadesiyle, insanın altını üstüne getiren, insanı kahreden bela ve musibetlere) maruz kalıyor. Hadiselerin süzgecinden mi, eleğinden mi geçiyor, paletleri altında mı eziliyor? Hadiseye yaklaşırken, bir yönüyle şok tesiriyle, acılar duyduğunu da ifade ediyor. Evet, “Çok çektirdiniz!” diyor. Fakat sonra dönüp o çekilen acılara terettüp eden eltâf-ı İlâhiyeyi tetkik etmeye başlıyor; hadiseleri yeni baştan, bir kere daha gözden geçiriyor.

Hani her zaman Kıtmîr der: Bir müessesede bulunmama tahammülü olmayanlar, iki defa oradan ayrılmam için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Bugün mü’minlere çektirenler gibi onlar da aslında dindar görünümünde, hatta dindarlıkta derinlemesine bir görünüm arz eden bir gruptu. Böyle derken, siz bununla ne anlıyorsanız, onu anlayın! Ama benim gönlüm de orada idi; orası benim için gözağrısı gibi bir şeydi. İmam Hatip ve İlahiyat talebeleriyle meşgul olmak, bana zevkli geliyordu; mütevazıâne bir hayat içinde, geleceğin önemli insanlarını yetiştirme mevzuunda, min gayr-i haddin, Cenâb-ı Hakk’ın dedirttiklerini demek suretiyle… Fakat o kadarını bile çekemediler, hazmedemediler.

Hazımsızlığın ne zehir-zemberek bir şey olduğunu size söylemeye gerek yok; bazen küfrün yaptırtmadığını insana yaptırtır hazmedememe, çekememezlik ve hased. Günümüzde bunu detaylarıyla yaşıyorsunuz.

Ama oradan ayrıldıktan sonra, dar bir alanlı hizmet olarak gördüm ben onu. Şimdi gönlünüz orada olsa ve ilk gözağrınız veya ikinci gözağrınız olması itibariyle yüreğinizde bir sızı şeklinde hep hissetseniz bile, oradan ayrılmaya terettüp eden eltâf-ı Sübhâniyeyi gözden geçirince, وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ  “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur.” (Bakara, 2/216) hakikatinin tecelli ettiğini görürsünüz. Evet, sizin bazen nâhoş gördüğünüz şeylerde, hayırların muza’afı vardır, mük’abı vardır, mük’ab der mük’abı vardır, katlanmış hayırlar vardır, farkına varmadan!.. Ve öyle olduğuna şahit olundu.

  Bugün maruz kaldığımız bela ve musibetlerin de pek çok cebr-i lütfî yanı olduğu muhakkaktır; bütün cihanın Hizmet’i duyup tanıması bu lütuflardan biri olsa gerektir.

Şu anda da -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın belki bir imtihanı mahiyetinde benzer hadiselere şahit oluyoruz. Burada antrparantez arz edeyim: Bazen Cenâb-ı Hakk’ın daha önce bize lütfettiği ihsanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı hafif şefkat tokadı yiyoruz; kulak çekme de diyebilirsiniz buna. Veya paçaları sıvayıp küçük bir ırmağı geçiyor gibi.. az dikkat ederek bir tepeyi aşıyor gibi.. endişeli bir köprünün bir tarafından öbür tarafına geçmeye çalışıyor gibi… Belki de daha hayırlı bir şeye geçme adına, Allah (celle celâluhu) muvakkat bir sıkıntıya maruz bırakıyor. Bir süre geçti mi, bir süre sonra dönüp geriye bakacak, diyeceksiniz ki, “Yahu bunda da bir hayır varmış hakikaten. Açılmaya vesile imiş. Koskocaman bir cihanın -net olmasa bile- duymasına, tanımasına, en azından ‘Böyle bir şey varmış!’ demesine vesile imiş.” Böyle bir cebr-i lütfî. Allah (celle celâluhu) lütfediyor.

Cebr-i lütfî… Bir cebir var, farkına varmadan zorlanıyorsunuz; kendi irade ve ihtiyarınızla yapmıyorsunuz onu, yapma mecburiyetinde oluyorsunuz. Fakat sonra dönüp hadiseleri analiz ettiğinizde, diyorsunuz ki, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Meğer onda da hayır varmış, onda da hayır varmış, onda da hayır varmış!..” “Bana bunca ezâ ve cefayı çektirenlere hakkımı helal ediyorum!” diyorsunuz. Bir de kendini sorgulama gibi bir şey; “…Hizmet-i imaniye ve Kur’anîyeyi maddî-manevî terakkime âlet etmekliğimmiş!” diyor.

Biz de kendimize ve hadiselere bakarken, bu mülahazayı esas almalıyız. Acaba imana, Kur’an’a, millî mefkûremize, geleneklerimize ve an’anelerimize hizmet ettirmek için mi sizi dünyanın dört bir yanına saçıyor?!. Evet, daha şümullü bir ifade ile, “edille-i şer’iyye-yi asliye” ve “edille-i şer’iyye-i tâliye”yi insanlığa duyurma, milletimizde olan güzellikleri, güzelce yaşadığı dönemlerden tevârüs ettiğimiz şeyleri cihana duyurma, onlar için müşteri arama maksadıyla, Allah (celle celâluhu) cebrî olarak dünyanın dört bir yanına sizi saçıyor. “Niye saçıldınız?” diye sorulunca, siz de bu defa cebrî olarak neden saçıldığınızı anlatıyorsunuz. Mazlumiyetinizi, mağduriyetinizi ortaya koyuyorsunuz; “Böyle bir şey olmuş da bundan dolayı böyle bir şey oldu!..” Hiç farkına varmadan, kendi ülkenizde bulamadığınız bir re’feti, bir şefkati, bir mülâyemeti, bir insanca duyguyu buluyorsunuz, onunla karşılaşıyorsunuz.

Parantez içinde arz edeyim: Şu Amerika’da, bir tane de değil birkaç tane, dün ve evvelki gün, arkadaşlar anlattılar. Yabancı birisi gelip diyor ki, seviyeli birisi, “Siz, buraya cebren gelmiş görünüyorsunuz. İmkânlarınız da yoktur, oturacak eviniz de yoktur. Benim falan yerde bir evim var, o evde bedava oturabilirsiniz! Malî bir sıkıntınız olduğu zaman, imkânlarım da var, o mevzuda da size yardımcı olurum!..” diyor. Mazlumiyet ve mağduriyet, böyle bir mukabeleye vesile oluyor. Bir yerde bir vahşetle, gayr-ı insanî mülahazalarla, âdetâ tardedilir gibi kendi ülkenizden, hem de ciğeriniz dâussıla ile yanıyor olmasına rağmen, uzaklaştırılıyorsunuz. Fakat başka bir yerde birileri size sinelerini açıyor, “Benim gönlümde senin de oturabileceğin bir sandalye vardır!” diyorlar. Ve bunların sayısı hiç az değil. Bir yerde ilticayı kabul ediyor, ev veriyor ve aynı zamanda geçinecek kadar da imkân veriyorlar; yanı başınızda bir yerde, bir ülkede. Başka bir yerde “Yedi cihan gelse, sizi istese, zorlasalar, bizden sizi koparamazlar, Allah’ın izniyle!” diyorlar.

  Cebr-i lütfî hicretler size hâl ve temsîl sergileri açma ve oralarda insanlara hakikatlere doğru iradî adımlar attırma imkânları sunuyor.

Böyle bir duyma ve böyle bir kabul var, o “cebr-i lütfî”nin altında. Şimdi bunun küçük emarelerini görüyorsunuz; bunlara bakarak, gelecekte daha büyük emareleriyle karşılaşacağınızı tahmin edebilirsiniz. Hâl ve temsilin sergilendiği meşherlerde, sizi ruh dünyanız itibariyle temâşâ eden insanlar, size doğru adımlar atacaklar. Mesela, düşmanlık duygularını atmaları, bir adımdır. Mesela, sizi dost kabul etmeleri, ayrı bir adımdır. Mesela, “İslam da bir dinmiş!” deyip saygı duymaları, bu da bir adımdır. “En azından bunu da diğer dinler seviyesinde görmeli!..” demeleri, bir adımdır. Bazıları da, “Yahu, bu, diğerlerine göre biraz daha câmî; makam-ı cem’in sahibi bir insanın beyanına, planına, projesine benziyor!” diyeceklerdir ki, bu, daha başka bir adımdır. Dedi mi, demedi mi adam?!. Sadece, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına yazılan kitabı okuduğundan dolayı, gözleri dolu dolu, sizin yanınıza gelip “Bunu siz sevdirdiniz bana!” deyip size kristale işlenmiş (Muhammed) adını gösterdi mi göstermedi mi?!. Sıradan bir insan değil, popülaritesi yüksek, Arapça’yı da bilen, zaten Amerikalı, şöyle-böyle belki Türkçe’yi telaffuz eden, aynı zamanda yüksek bir akademisyen; kredisi ve itibarı, bulunduğu yerde çok yüksek. Bir de böyle bir kabul var; böyle bir adım atma var.

Zaten dinin tarifi de -esasen- bunu ifade ediyor: اَلدِّينُ: وَضْعٌ إِلَهِيٌّ، سَائِقٌ لِذَوِي الْعُقُولِ بِاخْتِيَارِهِمُ الْمَحْمُودِ إِلَى الْخَيْرِ بِالذَّاتِ “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlı olana sevk eden bir İlahî kanunlar mecmuasıdır.” Evet, din, öyle bir İlahî sistemler mecmuasıdır ki, insanlar, hür iradeleriyle onu seçerler. Ve o seçme mevzuunda, Sahabe ve Tâbiin döneminde en önemli faktör de nedir?!. Bunu siz çok daha iyi biliyorsunuz; meselenin, hâl ve temsil meşherlerinde teşhir edilmesidir.

Nitekim sizin içinizde yaşayan insanlar, “Yahu tercih edilmeyecek gibi de değil!” dediler. Düşünün, hicret-i seniyyenin sekseninci senesinde, Horasan’da teslim olmayan millet kalmadı. Ve din-i mübin-i İslam, Ceziretü’l-Arap’ta neş’et etti; fakat özünde ve ruhunda olan felsefe, mantık, sistemlilik -bir yönüyle- Horasan taraflarında meydana çıktı. Bir kere Ebu Hanife’leri, İmam Ebu Yusuf’ları, İmam Muhammed bin Hasan Şeybânî’leri, İmam Züfer’leri düşünün!.. Bir kere Buharî’leri, Müslim’leri, Nesâî’leri, İbn Mâce’leri, Ebu Dâvud es-Sicistânî’leri düşünün!.. Devâsa kâmetler, oralarda yetiştiler. Ve o meselenin, özünde meknî (saklı) bulunan temel esprisiyle, bir yönüyle “niçin”e, “neden”e cevap verecek mahiyette şerhi ve hâşiyesi orada yapıldı. Hadis kitapları, fıkıh kitapları, usûlüddîn kitapları, usûl-i fıkıh kitapları, büyük ölçüde, orada telif edildi. Koca, devâsa -eşini beşer yetiştirememiştir- Taftazânî’ler, Seyyid Şerif Cürcânî’ler orada yetiştiler, sadece Ebu Hanife’ler değil. Hâl ve temsîl meşherlerinde mesele ortaya konunca, milletin başı döndü; “Vallahi, alınmayacak gibi değil!” dediler. Dolayısıyla “cebr-i lütfî” öyle lütuflara vesile oldu ki Allah’ın izni ve inayetiyle, siz Firdevsî destanlarla ve elli türlü üslupla anlatsaydınız, o kadar müessir olamazdınız. Evet, “cebr-i lütfî”, böyle bir şey.

  Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, “Hasanî ruh ve anlayış”ı temsil eden müstağnîler pek çok fitneyi önleyebileceklerdir.

Cebr-i lütfî’nin bir boyutu olarak “Hasanî ruh” diyoruz. Esasen buna bir “ruh güzelliği” diyebilirsiniz. Bunu aynı zamanda Seyyidina Hazreti Hasan’la da irtibatlandırabilirsiniz. Hâşâ Seyyidinâ Hüseyin efendimizi veya oğlu Muhammed İbn-i Hanefiyye’yi, onun torunları Zeynü’l-âbidîn ve İmam Câferü’s-Sâdık’ı veya diğer eimmeyi görmezlikten gelmemeli. Ruhlarımız bin defa onlara kurban olsun; Ehl-i beyt-i Rasûlillah… Fakat aynı zamanda bir Hasanî ruh vardır orada.

Hazreti Ali’nin oğlu, aklı her şeye eren, dünyayı çok iyi bilen bir insandır Hasan efendimiz (radıyallahu anh). Bununla beraber, o, halk tarafından kendisinin intihabının/hilafete seçilmesinin ve Emevîler bir yanda bir şeyler yaparken onun kendisini ifade etmesinin bazı problemlere sebebiyet verebileceği mülahazasıyla istiğnada bulunuyor. Öyle bir îsâr ruhu sergiliyor ki!.. Hilafet ayağının ucuna kadar gelmiş. Nasıl bir ülkede? Türkiye’nin yirmi katı kadar olan bir ülkede ayağının ucuna kadar gelmiş bir şey; “Varsın Muaviye olsun!” diyor. Evet, böyle bir îsâr ruhu… Bu itibarla da “hasenî ruh” diyerek meseleyi sadece kelimenin lügat manasının ifade ettiği “ruh güzelliği”ne, kalbî hayattan sonra insanın ikinci kez sıçrayıp üveyik gibi kanatlanıp ulaşması gerekli olan beşerî bir semâya hasretmemek lazım. Hasanî ruh…

Yakın gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında…” Her zaman olmuş; tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde, birileri kazanmış, birileri de o kazanılan şeyleri paylaşmanın kavgasını vermiş. Nitekim Bahreyn’den gelen ganimet, Mescid-i Nebevî’de göz doldurucu ve gönüllerde itminan hâsıl edici mahiyette çok hacimli olduğundan, herkes “Hisseme düşecek epey bir ganimet var burada!” diye sevinirken, İnsanlığın İftihar Tablosu, parmağına kurban olayım, mübarek parmağıyla işaret ederek, “Ben, başka bir konuda değil, şunun üzerinde birbirinize düşeceğinizden korkuyorum!” buyurdu. Biri kazandı, biri elde etti; başkaları, o kazanılmış şeyin kavgasını verdi. “Bana daha fazlası; bana, bana, bana, bana, bana, bana!..” Ramazan davulcusunun davul sesi gibi hep bir “Ben!..” sesi yükselmeye başladı. Allah Rasûlü, tâ o dönemde, yüksek fetânetiyle ve gayb-bîn gözüyle gördüğü bu hali böyle ifade etti.

Yakın bir gelecekte, bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden müstağnilerin pek çok fitneyi önleyebileceklerini ifade ediyorsunuz!” Evet, bu ruhu temsil edenler belki o gün istiğna ile bir kısım fitneleri önlediler/önleyecekler. Seyyidina Hazreti Hasan gibi.. veya hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş, ruhların en güzelini taşıyan.. “istiğnâ duygusu”yla sürekli köpürüp duran.. “Îsâr” duygusunu “haslet-i lâzıme-i gayr-ı müfârıka”sı yapmış.. başkalarını kendisine tercih etmeyi tabiatının ayrılmaz bir parçası haline getirmiş; “Îsâr, benim tabiatımın bir derinliği!” demiş.. yememiş, yedirmiş.. giymemiş, giydirmiş.. kendisini görmemiş, başkalarını görmüş… “Niye böyle yapıyorsun?” diye soranlara “Yahu bundan daha tabiî bir şey mi olur?” cevabını vermiş… Ama her meselede…

  Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer efendilerimizin halife tayininde birbirini tercih etme tavrı îsâr ve istiğnanın güzel bir misalidir.

Özür dilerim; bir imamete geçme mevzuunda bile, “Falan kardeşim varken, bu hak ona daha fazla düşüyor!” demek lazımdır. Oysaki o da o hakkı ona vermiş; “O, benden daha elyak!” demiş. Sen de diyorsun ki “O benden daha elyak!..” Muhtarlıkta “O, benden daha elyak!”; müdürlükte “O, benden daha elyak!”; kaymakamlıkta “O, benden daha lâyık/elyak!” Tafdil sigasıyla diyorum, “çok daha layık” manasına “elyak”. Efendim, valilikte “O, benden daha elyak!”; milletvekilliğinde “O, benden daha elyak!”; devlet başkanlığında, “Yahu bana Çankaya’nın yolu göründü veya bir sarayın yolu göründü; fakat falan olsaydı, daha iyi olurdu. O, benden daha elyak!” Mülahazayı çevirip şöyle de diyebiliriz: “Benim intihabıma bedel, falan seçilseydi, o benim yerimde olsaydı, ülkemin çehresi çok farklı olacaktı! Benim ülkem böyle problemler sarmalı içinde bulunmayacaktı. Demek ki ben, meseleyi yüzüme-gözüme bulaştırdım! Bazı şeyleri yemeye-içmeye durdum, önlüğümü kirlettim.. çocuklar gibi, önlüğümü kirlettim.. ve gelecek nesiller tarafından önlüğü kirli bir insan olarak yâd edileceğim! Keşke îsâr ruhuyla hareket edip de “Falan olsaydı!” deseydim, “Falan!..” Kim yani?!. Kulübesini değiştirmeyen bir insan.. yeme-içmesini değiştirmeyen bir insan.. halkın orta sınıfının -en fazla, orta sınıfının- hayat standartları içinde geçimini temine çalışan bir insan… “Öyle birini yerime intihap etseydim!.. Îsâr ruhuyla, Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer arasındaki müdaveleye benzer bir müdavelede bulunsaydım!”

Orada ilk defa eli sıkılan kim? Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer’in elini sıkıyor; “Bu babayiğide ben biat ediyorum!” Açık.. Ashab-ı re’yin huzurunda.. Sâbikûn-u evvelûn, o ilk Muhacirler, o ilk Ensar, gökteki meleklere denk insanlar… Onlar, bu iki insanın gözünün içine bakıyorlar. “O, Hazreti Ömer’e biat ettiyse, demek Ömer’e biat etmek lazım!” Neden? “Çünkü Hazreti Ebu Bekir öyle bir insan ki, biz onun Efendimiz’in hayatındayken bile yanıldığına şahit olmadık!” Hazreti Ebu Bekir, onun elini sıkınca, birden gözler Hazreti Ömer’in üzerine dönüyor. O, ondan evvel davranıyor: “Allah Rasûlü’ne en önce inanan, Sevr sultanlığında O’na refakat eden, falan yerde filan yerde O’nunla beraber bulunan Ebu Bekir’in olduğu yerde Ömer’e biat edilmez, ben Ebu Bekir’e biat ediyorum!” İnsanca davranış, bu!.. Gerçek îsâr ruhuyla hareket etmek, bu!..

Ve böyle olduğu zaman, nizâ’ olmuyor.. böyle olduğu zaman, münakaşa olmuyor.. böyle olduğu zaman, küfür sıfatı “hazımsızlık” hortlamıyor, “hased” hortlamıyor, ülke sarmallar içinde olmuyor, bela ve musibet sağanağına maruz kalmıyor, bir ülke bitirilmiyor, parçalanma sath-ı mâiline düşmüyor! Aksine öyle bir biat sonucunda, Güneydoğu’daki hadise gibi on bir hadise kısa sürede ve en az zayiatla hallediliyor.

Hep arz ediyorum bunu, zihinlere iyi yerleşsin diye. Güneydoğu’daki hadise. Kırk senedir, topla, tüfekle, NATO ordusu içinde sayılan ordulardan birisi olan ordunuz ile, siyasî siyasetinizle, çözmeye çalıştığınız bir hadise var, Güneydoğu hadisesi. O dönemde de onun gibi tam on bir tane hadise var. Kendisine isabetle biat edilen insan, iki sene üç ay on küsur günde, bu on bir tane hadisenin hakkından geliyor. Sâsânîlere giden köprüler kuruyor; oraya giden yolları açıyor. Dünyanın süper gücü Roma İmparatorluğu ile karşı karşıya gelme adına köprüler kuruyor, yollar açıyor. Bunca şeyi ne/kim açıyor? O îsâr ruhuyla intihap edilen insan!.. İstemiyor o fakat zorla (hilafet) kendisine kabul ettiriliyor. Ama hayat-ı seniyyesi hiç değişmiyor. İşin başında Sunh’da falan efendinin, filan efendinin sürülerini, koyunlarını sağarak geçimini sağlıyor. Sonra küçük bir maaş takdir ediyorlar; “Maaşım, halkın orta sınıfının aşağısında olsun!” diyor, Türkiye’nin yirmi katı kadar olan bir devletin başındaki insan!..

Yalan söylemesinler!.. Allah’tan utansınlar.. Peygamber’den utansınlar… Bir zırhlı araç karşısında namuslarını, haysiyetlerini, şereflerini fedâ ederek, ehl-i imana “Fırak-ı dâlle” demesinler!..

Yüksekler böyle idi, yüksek uçuyorlardı. Melekler, gerilerinde kalıyordu onların. Orayı ihrâz etmeyi düşünüyorsanız, nezd-i Ulûhiyette o işin hakkı, o. Allah’ın takrir ettiği hakka meseleyi bağlarsanız, öyle otuz iki tane hadisenin bile, Allah’ın izniyle hakkından gelebilirsiniz. Diğeri yalan, hepsi yalan!.. Firavun gibi yaşama ama Müslüman görünme, yalan!.. O Müslümanlık, yalan!.. Müslüman görünüp Hitler gibi yaşama; yalan, o Müslümanlık!.. Mü’mine “Fırak-ı dâlle!” deme ama Müslümanca yaşama; yalan, o Müslümanlık!..

  “Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim fakat bir Yâr-ı Bâki isterim!..”

İşte böyle bir dönemde, dünyanın şatafatı, debdebesi, ihtişamı, göz kamaştırıcılığı karşısında başı dönmeyen, bakışı bulanmayan Hizmet erlerinde.. dünyanın yüz yetmiş küsur, yüz seksen ülkesinde bin dört yüz tane -yirmi küsur senede- okul açmak suretiyle, kültür lokalleri açmak suretiyle, İslam’ı ve bizim geleneklerimizi teşhir etme adına meşherler açmak suretiyle, milletimizin güzel yanlarını anlatan o insanlarda… Ne kadarı vardı o îsâr ruhunun? Ne kadarı vardı o başkasını kendine tercih ahlakının; o Hasanî ruhun, ne kadarı vardı?!. Aidiyet mülahazası ile iddialara girmeyelim fakat bu meseleye “Yalan!” demek de -bence- yalan ile doğruyu bilmemenin ifadesi olur. Yalan olsaydı, yirmi küsur senede o insanlar anlarlardı ve kapı dışarı ederlerdi. Hele bir kısım münafıkların “Bunları kapı dışarı edin!” demelerine rağmen, o insanlar hâlâ direniyorlarsa, demek ki tartmışlar, biçmişler, ölçmüşler, “Hayır, vallahi bunlarda yalan yok!” demişler. Meşherlerde sergiledikleri o temsîl ve hâl, o hâl meşheri hakikaten onların ruhlarına öyle işlemiş ve tabiatlarının öyle bir derinliği haline gelmiş ki, -Allah’ın izni ve inayetiyle- kendilerini tanıyanlara “Bunlar, çağın problemlerini bile halledebilirler.” dedirtmişler.

İnşaallah bir gün, kendi ülkelerini dahi problem sarmalı olmaktan çıkarırlar.. ama gözleri asla yukarılarda olmaz. Değil şöyle-böyle bir şey olmak, bir köye muhtar olmayı bile düşünmezler. Onları bir köye muhtar veya bir nahiyeye müdür yapmak için, dünyanın en akıllı, en iknâ edici insanlarının bütününü üzerlerine salsanız, yine de kandıramazsınız. Çünkü onları öyle bir şey kındırmış ki!.. Eskiler “kındırma” derlerdi “hâs” kelimesine; “el-hâs” sözcüğüne bu manayı verirler, “teşvik eden, kındıran” derlerdi; doğru istikamete ve kazandıran yola teşvik eden manasına “el-hâss ala sebîli’s-sevab” gibi tabirleri kullanırlardı. “Kandırma” da oradan geliyor. İşte onlar, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق demişler, bayılmışlar buna. “Allah’ım, iman.. İslam.. ve bunların ihlas eksenli olması.. ihlasın rıza hedefli olması.. rızanın, Sana aşk u iştiyak hedefli olması!..” Öyle bir şeyi peylemeye kalkmışlar ki, boylarını aşkın… Dönüp de böyle, muhtarlıkmış, müdürlükmüş, milletvekilliğiymiş, valilikmiş, kaymakamlıkmış… Onlara bakabilecek halleri yok. Ha o makamları tutanları da hafife aldığım zannedilmesin; yerinde, namuslu, iffetli, misyonunu kılı kırk yararcasına hakikate riayet ederek yerine getiren insanları, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali’ler gibi alkışlar, başımıza taç yaparız.

Evet, onlar öyle bir şeye dilbeste olmuşlar ki, onun dışında başka bir şey ile onları kandıramazsınız. Hatta Cennet’i köşkleriyle, hurileriyle gösterseniz, onlar yine önce o işte Allah’ın izin ve rızasının olup olmadığına bakarlar. Hani, “(Cennet hurilerinden) birisi güzelliğinden nikabı açsa, yeryüzü güneşle aydınlanmış gibi aydınlanır!” buyuruyor Sâhib-i Şeriat, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem). İşte Cennet’i, saraylarıyla, köşkleriyle, villalarıyla, ırmaklarıyla teklif etseniz, o اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق diyen.. kendini böyle bir harekete bağlamış.. Hizmet’e dilbeste olmuş.. başka mülahazalara bütün kapılarını kapayıp arkasına da sürgüler sürmüş.. “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir ey milletvekilliği, ey bakanlık, ey cumhurbaşkanlığı; içeriye giremezsin; ben öyle bir şeye açık duruyorum ki, sana karşı bütün kapılarımı kapadım!” demiş insanlara, öyle bir şeyi kabul ettiremezsiniz, (onları Allah’ın rıza ve Rıdvan’ından başka bir şeyle tatmin edemezsiniz), Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bu anlayıştaki insanlara, gelecekteki düzenin ve âhengin ihtiyacı var. Bu, mikroplanda da olsa, bugün temsil edildi/ediliyor Allah’ın izni ve inayetiyle. İnşaallah, bir gün normoplanda, insan çerçevesinde, Hümanizm çerçevesinde, bir gün de makroplanda bütün cihanı alakadar edecek şekilde, inşaallah o güzellikleri sergilerler.. sergilerler ve bugün denen şeyler, gerçek şerhini/hâşiyesini o zaman bulmuş olur.

Allah sizden razı olsun. Öbür tarafta -eğer- çok sıkışmış olursam, Kıtmîr’in elinden tutmayı da ihmal etmeyin!..

Bamteli: GÜZEL ÂKIBET MÜTTAKÎLERİNDİR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Kasas suresinde Kârûn ile alakalı şöyle buyuruluyor: إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ “(Sapkınlardan biri olan) Kârûn Hazreti Musa’nın kavmindendi; fakat (Firavun’la işbirliği yapıp) onlara karşı saldırgan bir hâl aldı. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı. Halkı kendisine, ‘Servetinle gururlanıp şımarma. Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez!’ diye ikazda bulunurdu.” (Kasas, 28/76)

Kârûn, İsrailoğulları’ndandı; Hazreti Musa’nın yanında idi. Fakat servet ve imkan yolları açılınca ona, o servet ile, imkan ile, kuvvet ile, şöhret ile zehirlendi.

  Kuvvet, ikbal arzusu, dünyevî imkânlar ve hased gibi duygular çoklarını zehirlemiştir; Kârûn da bunlarla zehirlenmiş bir talihsizdir.

İnsanı zehirleyen bu türlü şeyler vardır: Bazen kuvvet insanı zehirler; insan farkına varamaz; başı döner, bakışı bulanır, ne yapacağını bilemez hale gelir. Belki de çok defa bu mesele biraz daha onu ileriye götürünce, o sağa-sola saldıran saldırgan bir mahlûk haline gelir, önüne gelen herkesi ısırır. Hatta böyleleri ısıracak kimse bulamayınca kendilerine zarar verirler; hani bazılarının gidip duvarlara tekme attıkları gibi, önlerindeki yemek masalarına tekme atıp onları devirdikleri gibi, yemek tabaklarını elleriyle alıp sağa-sola savurdukları gibi, duvarlara tekme savurdukları gibi, tekme atacak birini bulamayınca, kendi kendilerine tekme atar, kendi kendilerini yumruklarlar, hafizanallah.

Bu, zehirlenmenin neticesidir. Dünyevî imkânlar, insanı zehirler. Kuvvet, insanı zehirler. İkbal duygusu, insanı zehirler.

Evet, dünyevî imkânlar da insanı zehirler; o insan da sarhoşa döner, ne yapacağını bilemez hale gelir. Zavallı Kârûn, servetiyle, böyle sersemleşmişti. Evvelâ Allah’tan kopmuştu, sonra Hazreti Musa’dan kopmuştu.

Kur’an’da zikredildiği yerde, bazen “Firavun, Hâmân, Kârûn” şeklinde sıralanıyor. Fakat siyak-sibak itibariyle servetin insanı çıldırttığı yerde, “Kârûn, Firavun, Hâmân” deniyor ki, orada Kârûn, Firavun’un bile önüne geçiyor.

Bazen zehirlenmeler, insanı o hale getirir ki, insanlığından çıkarır. Mesela hased zehirlenmesi, mesela çekememezlik zehirlenmesi, mesela yapamadığı şeyleri başkalarının yapması zehirlenmesi, insanı o hale getirir ki!.. Dünyanın dört bir yanında elli türlü dinî telakkiye sahip insanlar bağırlarını açtıkları halde, hased, yanı başınızda, belki çok defa sizinle beraber secdeye kapanan ve el-pençe divan duran o insanları öylesine zehirler ki, hafizanallah, gâvurdan daha fazla kötülük yapmaya salar onları. Şairin ifadesiyle, öyle bir isyan deryasına yelken açarlar ki, bir kere daha geriye çıkmaya fırsat bulamazlar; o derya, alır sürükler götürür onları, tâ mezar çukuruna kadar götürür; mezar çukuruna kadar, hafizanallah.

Kârûn, servetle, halayığıyla (kapıkullarıyla), mele’siyle (işbirlikçileriyle) baştan çıkmış bahtsızlardan sadece bir tanesi. Diyor ki Kur’an-ı Kerim: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Demek öyle bir cimri adam ki, siyaktan sibaktan anlaşıldığına göre, hazinelerini de bir yerde saklamıyor: “Ne olur ne olmaz, hepsini bir yerde saklarsam, bir hırsız gelir dalarsa, hepsini alır götürür. En iyisi ben onu on yerde, yirmi yerde yapayım.” On yerde, yirmi yerde… Bir de her yer için birkaç tane anahtar olunca, Kur’an-ı Kerim diyor ki; “Güçlü bir cemaat, hazinelerinin anahtarlarını ancak taşıyabiliyordu!” Kur’an öyle buyuruyor. Bir de öyle halayığı var, anahtar taşıyanları var. Belki o imkânlarıyla Firavun’a da tesir ediyor, Hâmân’a da tesir ediyor, onlara dediğini yaptırtıyor ve İsrailoğulları’ndan bazılarını da servetle satın alıyor.

  Ne acıdır ki, satılmayacak insan çok az, sadece fiyatlar farklı; Allah, bizi o “az”lardan eylesin!..

Çünkü dünyada satın alınabilecek, peylenebilecek çok insan vardır; günümüzde emsal-i kesîresine şahit olduğunuz gibi. Fakat fiyatlar farklıdır; bazıları bin dolara satın alınabilir, bazıları “Ben on bin dolar istiyorum!” der, bazıları da “Bir villa istiyorum!” der. Fedakâr, çok ciddî müstağni bir arkadaş, “Bana on tane villa verdiler ama ben o cephede yer almaktan içtinap ettim!” diyor açıkça. On tane villa. Bazıları da on tane villaya bile satılmaz, bazıları birkaç tane filoya bile satılmaz. Fakat satılmayan insan çok azdır. Ne var ki, fiyatlar farklıdır. Bazen bir yerdeki bir muhtarlığa satılır adam, muhtarlık pâyesine. Bazen belediye başkanlığına satılır. Bazen bir milletvekilliğine satılır. Bazen bir bakanlığa satılır. Bazen bir müsteşarlığa satılır. Peylenmeyen, karakterli, müstağni insan, çok azdır.

Allah, sizi o “az”lardan eylesin!.. Allah, bizi o “az”lardan eylesin!.. Cennet’i bile verseler, “Allah’ın rızası var mı, yok mu?” sormadan, biz ona bile peylenmeyiz. “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu… Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!” duygusuyla Allah serfiraz kılsın! Kârunlaşmaktan uzak kılsın!..

Nice kimse vardır ki, bir Hârun gibi çıkmıştır yola. Fakat hiç farkına varmadan, dünya, zinetini, debdebesini, ihtişamını, onun yürüdüğü yollara serpiştirince, her yer onun başını döndüren meşher haline gelince, başı dönmüştür zavallının, kendisini kaptırmıştır o rüzgâra veya o akıntıya, bir daha da geriye dönememiştir. Kârûn’u böyle bilin.

Kârûn vesilesiyle Kur’an-ı Kerim diyor ki: تِلْكَ الدَّارُ الآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Şu âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz. Hayırlı âkıbet, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatte kusur etmeyen ve O’nun azabından sakınanlar içindir.” (Kasas, 28/83) “O âhiret yurdu var ya..” “Lâm-ı tarif”, ahd için olursa şayet, “o dâr”, bilemediğiniz şekilde özel bir dâr. Özel dâr olmasını şu hadis-i şerifle anlayabilirsiniz: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Öyle bir yurt ki orası, orada Ben’im size (sâlih kullarıma) ihsan edeceğim şeyleri göz görmemiş, kulak işitmemiş; onlar hiçbir kimsenin aklına da gelmemiş!”

“Ed-Dâru’l-âhire” الدَّارُ الآخِرَةُ diyor. “Âhiret” son demektir. Kur’an-ı Kerim çok defa “ûlâ” (birinci, ilk, evvel) ve “uhrâ” (âhiret, son, diğer) der. Burası “ûlâ” oluyor, bir yönüyle, mukaddime gibi. Bu tabir, tasavvurî mantığa ait bir ifade. Fakat burası öyle bir “ûlâ” ki, işte orayı, âhireti, “uhrâ”yı bağrında besliyor. Bunu ifade eden beyanlar da var: Mesela, اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ اْلآخِرَةِ “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Öyle bir “ûlâ” ki, âhireti besliyor. Ama yüzlerin âhirete müteveccih olması lazım. Bu “ûlâ”, bütün hezâfiriyle, bütün debdebesiyle, bütün ihtişamıyla, bütün servetiyle tamamen âhirete müteveccih olmalı, değerlendirilmeli. Kıymet-i harbiyesi itibariyle, bir taraftan, mecâli-i İlahiye; Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelli ettiği yer, sıfât-ı sübhaniyenin tezâhür ettiği yer. Ve aynı zamanda âhiretin mezraası, öbür âlemin koridoru. O yönüyle kıymet ifade ediyor. Dünyanın kendine bakan yönüyle ise; اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلاَّبُهَا كِلاَبٌ “Dünya bir pislik yığınıdır; onu dileyip peşinden koşanlar da köpeklerdir.” Demek ki, ahiretin mezraası olması, esmâ-i İlâhiye’nin tecelligâhı olması, sıfât-ı Sübhaniye’nin mezâhiri olması itibariyle dünya hakikaten bî-hemtâ (eşsiz, benzersiz); çünkü kazandırıyor, sermaye.

  “Âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde koşmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk da yapmayanlara nasip ederiz.”

O âhiret yurdu ki, نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا “Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz.” (Kasas, 28/83) Ayet-i kerimede, “ca’l” kelimesiyle “Biz onu, kılarız!” deniyor. “Kılma” ifadesi “ceale” جعل kelimesinden geliyor. Babalarının malı gibi değil, “Bizim ca’limiz olur!” manası nazara veriliyor. Cenâb-ı Hak, seyyidina Hazreti Âdem’in halife olmasını ifade ederken de “ceale” kelimesini kullanıyor; “Seni Ben yaratmışım. Dolayısıyla, halife yapacak da Ben’im. Bilmelisin ki, senin halifeliğin âriyet, emaneten sende. İstesem, vermem onu.. ve istediğim zaman da hemen alırım.” Çoklarından aldığı gibi… Evet, “ceale” kelimesinde de bu mana görülmeli: نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا O âhiret yurdu sizin hayatınızla elde edebileceğiniz gibi değil!.. 60-70 yaş ortalamasıyla, bir kısmı çocuklukta geçen, neredeyse yarısı uykuda geçen, çoğu bilmem kimlerle meşguliyette geçen, yeme içme ve yan gelip yatma ile geçen bir ömürle kazanılacak gibi değil!.. Ebedî.. Ebedî… İki kutup arasındaki rakamlara sığmayacak kadar bir zaman, ebedî. “Trilyon” deseniz, “sıfır” kalır onun yanında. “Katrilyon” deseniz, “sıfır” kalır ebediyetin yanında. Ebedî… Ebedî bir hayat… “Onu da Ben size kılacağım! Bakın, o da sizin ca’linizle değil. Benim ca’limle veriyorum, o da Benim ca’lime ait. Ama kim onlar, kime vereceğim onu?!.” لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ  “Yeryüzünde kendini büyük görmeyenlere…”

Hadis-i şerifin ifadesiyle, مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Allah için yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Kim Allah için yüzü yerde, iki büklüm, asâ gibi bükülürse, Allah, onu yükselttikçe yükseltir. Kim tekebbüre/kibre girerse, onu da alçalttıkça alçaltır. Zira Cenâb-ı Hak, bir kudsî hadis-i şerifte, الْعَظَمَةُ إِزَارِي، وَالْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، فَمَنْ نَازَعَنِي فِيهِمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ buyuruyor: “Azamet izârım, kibriya ridâm Benim; bunları Benimle paylaşmaya kalkanı, derdest ettiğim gibi, tepetaklak Cehennem’e atarım!” O’nun sıfatı.. Sıfât-ı sübhaniye.

Yeryüzünde büyüklük taslamayacak; “Ben ne dersem, o olur! Benim dediğim mutlaka yapılmalı! ‘Asın!’ dediğim zaman, asılmalı!.. ‘Kesin!’ dediğim zaman, kesilmeli!.. ‘Üzerine gidin!’ dediğim zaman, hemen gidilmeli üzerine!.. Söz, bende başlamalı, bende bitmeli!.. Her şey bana bağlanmalı!..” Bu, yeryüzünde bir büyüklük taslama kompleksi…

  Müfsitler bir de “fetva eminleri”, daha doğrusu “fetva hainleri” bulurlarsa, ifsatlarını dini kurallara da dayandırarak ve bir kısım senaryoları sahneye koyarak melek gibi insanları terörist göstermeye çalışabilirler.

“…Bozgunculuk peşinde de olmayanlara.” لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا Yeryüzünde kendini büyük görenler “fesad”a da açıktırlar. Onlar, sürekli “ifsat” yaparlar. Hele bir de ifsatlarına, “yalancı müftîler” bulurlarsa, fetvâ eminleri -veya “fetvâ hâinleri” demek daha uygun- bulurlarsa, yaptıkları mesâvîyi bir de dinî kıstaslara/kurallara dayandırırlarsa, artık bunların ifritliklerinin önünü almak mümkün değildir. O, akla-hayale gelmedik fesada, şirazeden çıkmışlığa delalet eder; bir yönüyle, çizgi tanımama, sınır tanımama işi demektir.

Antrparantez; birileri o kadar mesâvî irtikâp ettiler, fısk u fesâda girdiler, çizgi tanımamazlık içinde hareketlerini sürdürdüler. Fakat Allah’a hamdolsun, o kadar rehabilitasyondan geçmemiş ve bu mevzuda -belki- o kadar terbiye dersi almamış olmalarına rağmen, bu Hizmet’e gönül vermiş insanlardan, yükselen bir sese bile şahit olmadık! Evlerinin kapıları vahşice kırıldı.. alın teriyle kazandıkları müesseseler işgal edildi.. temellükleri tagallüpler, tagallüpleri tasallutlar, tasallutları bilmem neler takip etti… Fakat Hizmet gönüllülerinin hiçbiri -halk ifadesiyle, onu da bağışlarsanız- “gık” demedi, bu hadiseler karşısında. Bunlar, karıncaya basmazlar. Bunlar, yılanın da belini kırmazlar. Ama kompleksi olan insan, kendini haklı göstermek için, değişik yalanlarla, dalaverelerle, belki bir yerde o türlü senaryolarla, öyle bir senaryo hazırlamak suretiyle, bu melekler gibi olan insanları karalamaya çalışabilirler.

Mülk âleminden ziyade melekûta açık bulunan.. dâr-ı âhirete müteveccih.. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan edeceği şeylere müteveccih.. “âkıbet” deyip inleyen.. aynı zamanda, “takva” deyip Cenâb-ı Hakk’ın vikayesine sığınan.. haramlardan içtinap eden.. helaller dairesinden asla ayrılmayan.. hatta bazen, bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ ، وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، فَمَنِ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ، أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır.” fehvasınca “sınırda bulunma” endişesiyle bazı mubahları bile terk edecek kadar hassas davranan insanlar… Evet, bu insanları bile vahşî, anarşist, terörist göstermek için sun’î, ca‘lî, uydurma belli senaryolarla bir şeyler yaptırabilirler. Bu suretle, ille de kâğıtlara yazıp bir kısım ahmaklara imzalattıkları “terör örgütü” (!) mülahazasını ve dünyaya yaymaya çalıştıkları şeyleri gerçekmiş gibi gösterme adına, o hıyaneti de yapabilirler. Antrparantez, bunu da arz etmiş olayım.

Çünkü şimdiye kadar yaptıkları fesat, çizgi tanımamaları, kırmızı çizgilerinin olmaması, hudut bilmezlikleri, sınırı aşmaları, haramı-helali birbirine karıştırmaları, din-i mübin-i İslam’ın değerlerini lafta söylemek suretiyle onunla dünyayı peylemeleri, onları Kârûn gibi öyle kör etmiş ki, âkıbetten haberleri yok.

Oysa ki, وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Âkıbet, müttakîlere aittir!” “İttekâ – yettekî” kelimesi “vikâye” kökünden geldiği için, orada “vav”, “yâ”ya kalbolmuş; aslı, “ivtekâ-yevtekî” إِوْتَقَى-يَوْتَقِي şeklindedir. Takva dairesi içine girme demektir. Aynı zamanda, Sarf’taki kipleri itibariyle, “Takva dairesi içine girmeyi tabiatlarının bir derinliği haline getirmişler!” manasını ifade etmektedir. Bir de onun başındaki “li’l-müttakin” لِلْمُتَّقِينَ ifadesinde yine harf-i tarif var. Orada da yine harf-i tarif var; “lam”, “lâm-ı tahsis”; “onlara mahsus” demek. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Âkıbet, onlara mahsustur!”; “onlar için” değil, “ta’lîl” değil; doğrusu, “Onlara mahsustur!”

Bir de “el-müttakîn” deniyor, “harf-i tarif” var orada da; özel işte o, esas takva, hususî. Takvadaki hususiliğe işaret ediliyor. Nasıl bir hususilik? Haramlardan fersah fersah uzaktırlar!.. “Amanın, bir haram içine girerim!” endişesi taşırlar.. ferâizi harfiyen yerine getirirler.. vaciplerde katiyen kusur etmezler.. Kitap ve Sünnet ne demişse, onu yaparlar.. Onlar, Hazreti Ebu Bekir’in bendeleri, Hazreti Ömer’in bendeleri, Hazreti Osman’ın bendeleri, Hazreti Ali’nin bendeleri. O dört şehsuvara ruhlarımız fedâ olsun, Allah da onlardan trilyon trilyon defa razı olsun!.

Evet, öylesine takvayı içtenleştirmişler, tabiatlarının bir derinliği haline getirmişlerdir. Öyle olunca ne olur? Takvâ, insanda o hale gelince, işte o akıbet, onlara mahsus olur. “Ben onlara kıldım ama onun fiyatı o (takva). Onu verdikleri zaman, onu (güzel âkıbeti) peyleyebilecekler; Ben de onu vereceğim onlara!..” Evet, وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz, Bana verdiğiniz sözünüzde durun; Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) “Verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de dediğimi yapayım!” Mukabele bunlar; Belagat ilmindeki mukabele ile yorumlayabilirsiniz. Takvayı böylesine içtenleştiren insanlara, böylesine Allah’ın himayesine sığınan insanlara, hatta “şüphelidir” diye bazı mubahlara karşı bile mesafeli duran insanlara, “İşte âhiret yurdunu Ben onlar için kıldım, verdim onlara!” diyor Allah (celle celaluhu).

  Namaz, sözden ziyade hal ve tavırla tavsiye edilmelidir; arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunu görmediklerinden dolayı, maalesef yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler.

Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Ailene ve ümmetine namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. (Dolayısıyla, bütün kulluk vazifelerin bizzat senin faydana ve senin içindir.) Nihaî başarı ve mutluluk ise, (kulluğun özü olan ve bütün ibadetlerden Allah’a ulaşan) takvadadır.” (Tâhâ, 20/132)

Öncelikle, “Ehline, aile efradına namazı emret!” buyuruluyor. Buradaki o emrin şekli ve keyfiyeti üzerinde derinlemesine durulabilir. Sizin engin idrakinize havale ediyorum. Belki burada emretme mevzuundaki en önemli husus da yine temsil ve hâl ile emirdir.

Kıtmîr’de, (söylemek doğru değildir belki) dört yaşında namaza başlama arzusunu uyaran, dedemin namaza karşı olan delice hayranlığı idi. Bilmiyorum, sabaha kadar mı kılardı, hanın peykesinde.. sabaha kadar.. ne zaman yatardı, bilmem ben!.. Bazen yanında dururdum ben de onun, daha dört-beş yaşındayken, onunla beraber ben de yatıp kalkayım diye. Fakat sonra uyuyakalırmışım, beni alıp yatağa koyarlarmış; o hâlâ orada kemerbeste-i ubudiyet içinde namaz kılarmış, durmadan. O halin tesiri.. halin ve temsilin te’siri…

Babaannem, başını yere koyduğu zaman, bir kere “Allah!” dendiği an, yirmi dört saat ağlardı. Bunu, bütün o köy halkı bilir. Munise Hanım… Bir kere “Allah!” de yanında, bazen ürperti ile, bazen iştiyakla yirmi dört saat ağlar; öyle birisi. Şimdi bunların tesiri öyle güçlüdür ki!.. Hâlin ve temsilin tesiri… Demek ki böyle olacak!.. Demek ki Allah’a müteveccih olma böyle!.. Demek ki benim neş’et ettiğim kültür ortamı, benim de böyle olmamı iktiza ediyor!.. Sonra siz bu çevrede yetişmiş birine “Namaz kıl!” dediğiniz zaman, “Sallî!” dediğiniz zaman, Türkçe’deki “namaz kılmak” ifadesinden hareketle, “Vec’al’is-salâte – Namaz kıl!” dediğiniz zaman, hemen eda eder onu.

Bu arada, bizim namazlarımızı ifade etme adına “kılma” kelimesi de çok şık düşüyor. Aslında, Kur’an أَقِمِ الصَّلاَةَ – أَقَامُوا الصَّلاَةَ gibi beyanlarıyla namazı “ikâme” etmeyi nazara veriyor. “İkâme”nin esas olduğunu gösteriyor. İç-dış mahiyetiyle, şerâiti ve rükünleriyle, hudû ve huşû’u ile, ihsan şuuru ile edâ edilene “ikâme” deniyor. O âbideyi, namaz âbidesini ayağa kaldırma, bir namaz âbidesi dikme, namazlaşma.. evet adeta namazlaşma.. görülüyor olma mülahazasıyla yapma ve görüyor olma mülahazasına kilitlenme… Öyle yapmaya “ikâme” deniyor.

Zamanı gelince, “namaz kıl!” diyeceksiniz ona; zaten hal ve tavır onu diyordu. Esasen o mesele, İslam dünyasında ve bizim ülkemizde, hal ve temsil ile tam ifade edilemediğinden namazı ikâme eden de çok az. Geçende arkadaşlar ifade ettiler: “İmam Hatip’lerde namaz kılma nispeti yüzde kırk idi, yüzde yirmi dörtlere veya yirmilere düştü!” diyorlar. “Türk toplumunda da devamlı namaz kılma nispeti yüzde kırk beşlerde idi, yüzde on dokuzlara düştü!” dediler. Ben, denen şeyi söylüyorum. Neden? Hâliyle, temsiliyle, Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmayı sergileyen insan azlığından dolayı!..

Cenâb-ı Hak, إِنَّ الصَّلاَةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar.” (Ankebût, 29/45) buyuruyor. Namaz, fuhşiyât ve münkerâttan nehyeder!.. Denebilir ki, şayet namazın seni fuhşiyât ve münkerâttan nehyetmiyorsa, sen namaz kılıyor değilsin; sen sadece yatıp kalkıyorsun!.. Demek ki meseleyi ruhuyla, içtenleştirerek yerine getirme mevzuu çok önemli. Arkadan gelen nesiller, önden gidenlerde bunları görmediklerinden dolayı, yol yorgunluğuna düştü ve döküldüler. Bilgi, marifetle taçlandırılmazsa, insanlar yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Bilgi marifetle, marifet muhabbetle taçlandırılmazsa, o yolda yürüyenler yol yorgunluğundan kurtulamazlar!.. Doğru yolda dökülüp yollarda kalırlar. Ondan dolayı namaz kılma nispetleri de düşüyor. Ama hâlâ kendilerini sırat-ı müstakimde zannediyorlar.

  “Ailene/çevrene namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir.”

Evet, evvelâ, namazı öyle emretmek lazım. وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا İnsanları evvela tavır ve davranışlarla, “namaz”a, yani “Allah’tan rahmet”e, “meleklerden istiğfar”a, “mü’minlerden dua”ya çağırmak lazım.

“Salât” kelimesi, aynı zamanda “salv” kökünden geldiğinden dolayı, namaz içindeki hareketleri ifade ediyor. Mesela, rükûa giderken belinin eğilmesi, belini oynatman; secdeye giderken yine belini oynatman “salv” kelimesiyle ifade ediliyor. “Es-Salât” الصلاة Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfar; mü’minler den de dua. Demek ki namaz, aslında bir dua. Namazda, Allah karşısında durunca, daha başta hemen سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، وَتَبَارَكَ اسْمُكَ، وَتَعَالَى جَدُّكَ، وَلا إِلَهَ غَيْرُكَ diyorsunuz. Cenâb-ı Hakk’ı ta’zîmden sonra, Fatiha’yı okuyorsunuz. Ne diyorsunuz orada? O’na karşı arz-ı ubudiyetimizi: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana kulluk yapar, yardımı da sadece Sen’den isteriz!” Öyle ise, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım, sırat-ı müstakime; nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin, sâlihlerin yürüdükleri yola hidayet buyur!” Dua… İnsan o yolda yürür de, farkına varmadan, Kârûn gibi, bazen “mağdûbu aleyhim”den olabilir, “dâllîn”den olabilir. Onun için, صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Evet, وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاَةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا Namazı, emretmekle kalma!.. Aynı zamanda, ister halin ile, ister temsilin ile, isterse doğrudan doğruya, “Kıl!” de!.. Veya “Ekım! Ekım! Ekım!” أَقِمْ، أَقِمْ، أَقِمْ “İkâme et namazı!” de!.. Sonra da “Bunda dişini sık, sabret!..”

“Istabir” kelimesi de yine “ifti’âl” babından gelmesi itibariyle, “Onu içtenleştir; vird-i zebân et; tavır ve davranışlarınla, beyanınla sürekli onu sergile dur!” demek oluyor, Seçilen kelimeler… Kur’an bu, Allah beyanı… وَاصْطَبِرْ diyor, وَاصْبِر değil. “Vastabir”  وَاصْطَبِرْ diyor; “tavır ve davranışlarınla, aynı zamanda beyanda da samimiyetinle emir ve tavsiye edip o konuda da devamlı ve sabırlı ol. İçinin sesi olsun, dediğin her şey; duygu ve düşüncelerin, inancın, kalbine inen bir mızrap gibi ses çıkarsın.. ve senin dilinden-dudağından dökülen ses de, o ses olsun!”  اِصْطَبِرْ kelimesinden onu anlayabilirsiniz. Ayrıca, وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا buyurularak, mananın “Alâ” على harf-i cerri ile ifade edilmesi, zorluğu gösteriyor. “Alâ”, isti’lâ içindir. İşte o salât böyle olunca, hakikaten biraz zor bu mesele.

Şimdi “Biz bunları böyle yaparken, işimiz-gücümüz aksayacak; tarlaya gidemeyeceğiz; bağışlayın, sürülerin arkasından koşturamayacağız; bağışlayın, ineğe bakamayacağız, koyuna bakamayacağız, villa yapamayacağız, filo edinemeyeceğiz!..” gibi düşünceler akla gelebilir; dolayısıyla bunlara takılmalar olabilir. İşimizi-gücümüzü bırakacak, namazı emredeceğiz ve onda da hep böyle dişimizi sıkıp sabredeceğiz! Aktif sabır… Aktif sabır… Durağan sabır değil, aktif sabır: Şartlar ve konjonktür, meselenin şu kadar yapılmasına müsaade ediyor; işte o yapılabilecek şeyi yapma sabrı. Allah (celle celâluhu) vadediyor: Siz bunları yaptığınız zaman, لاَ نَسْأَلُكَ رِزْقًا “Biz sizden rızık istemiyoruz.” نَحْنُ نَرْزُقُكَ “Biziz Biz azimüşşan, esas sizi rızıklandıran Biziz!” diyor. “Mütekellim ma’a’l-gayr” (birinci çoğul şahıs kipi) ile ifade etmek suretiyle, beyan ta’zime delalet ediyor. Bazen böyle “innâ” gibi edatlarla, bazen de burada olduğu gibi “mütekellim ma’a’l-gayr” ifadesiyle tazime (ve sebeplerin de bu işte kullanılmasına) işarette bulunuluyor. “Biz azimüşşan…” eskilerin ifadesiyle, “Sizi rızıklandıran Biziz, Biz. O rızkı veren Biziz!”

Sabah, Pencereler’de (Risale-i Nur Külliyatı / Mektubat / Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektub’u) okuduğumuz gibi; tohum, topraktaki kuvve-i inbatiye, güneşten gelen şualar, oksijen-karbondioksit dengesi, bildiğimiz-bilemediğimiz daha değişik faktörler, tohumun/dânenin hususiyeti… Sadece bir “dâne” açısından meseleye baktığınız zaman, küre-i arz kadar bir mesele karşınıza çıkar. “Niam-i İlahiyeyi saymaya kalkıştığınız zaman, hesap edemeyeceğiniz kadar şeylerle karşı karşıya kalırsınız. Hazreti Bediüzzaman, Pencereler’de menfezler açıyor, o pencerelerden çok derin şeylere baktırıyor. O pencereden bakın, نَحْنُ نَرْزُقُكَ  “Biz rızıklandırıyoruz!..” beyanına.

Şayet, O (celle celâluhu) tohumu öyle yaratmasaydı.. öyle karbondioksit, oksijen, filan dengesini ortaya koymasaydı.. ağaçlar onu emip sizin ihtiyacınız olan oksijeni dışarıya ifrâz etmeselerdi.. toprakta kuvve-i inbatiye olmasaydı.. tohumda neşv ü nemâ bulma, toprak altına atıldıktan sonra hususiyetini koruma ve yerine göre bereketlenip birkaç başağa yürüme olmasaydı… Sebepler açısından, rızkı nereden bulacaktınız?!. Ağacı, ona göre kıyas edin.. denizi, ona göre kıyas edin.. balı, ona göre kıyas edin.. yağmuru, ona göre kıyas edin.. bulutları, ona göre kıyas edin.. zâid-nâkıs (artı-eksi) bulutların birleşmesini, ona göre kıyas edin.. şimşekleri, yıldırımları ona göre kıyas edin… İşte riyazî düşünce bu. İhtimal hesaplarına göre, trilyon trilyon ihtimalden bir tanesi ile bile bütün bunlar bu şekildeki bir denge ile meydana gelmez. Riyazî düşüncenin gereği. (O husus söz verilmiş ama yazılmamış bir mesele; fakat parça parça, yeri geldikçe, ifade edilen şeyler…) Bütün bu hususlara işaret sadedinde, نَحْنُ نَرْزُقُكَ deniyor.

  Cenâb-ı Hak, vahşice şehid edilen kardeşlerimizi Firdevs’i ile sevindirsin ve ülkemizi fitneden, fesattan, anarşiden muhafaza buyursun!..

Sonra, وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى “Âkıbete gelince, o takvaya dairdir, esasen.” Burada (takva) isim olarak ifade buyuruluyor. “Esas sonuç, âkıbet, hüsn-i âkibet, takvaya dairdir, takva esasına bağlıdır.” Siz, takva dairesi içinde olursanız, bir güzel âkıbeti -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde etmiş olursunuz. Levhalarda da var, bir farklı kelime ilave ediyorlar: “Güzel âkıbet, müttakîler içindir!..”

Cenâb-ı Hak, takva dairesi içinde yaşama, takva dairesi içinde öbür tarafa yürüme, takva dairesi içinde berzah hayatını atlatma, takva dairesinin semerâtıyla Mizan’ı rahatlıkla geçme, takva dairesinin semeratıyla Sırat köprüsünü aşma, takva dairesinin berekât ve semerâtıyla Cennet’in kapılarının tokmağına dokunma, açılmasını sağlama ve orada nebilerle, sıddîklerle, şehitlerle, sâlihlerle beraber olma bahtiyarlığına ulaştırsın!..

Evet, buraya “şehit” kelimesi gelmişken, taziye ilanında yazı ile ifade edildiği gibi, bir de sözlü dile getireyim: Cenâb-ı Hak, yakında şehit olan o kardeşlerimizi, o masum insanları, zâlimce, vahşice şehid edilen o insanları da Firdevs’i ile sevindirsin. Öyle sevindirmek suretiyle muvakkat dünya hayatında kaybettikleri şeylere karşılık, ebedî hayat saadetini onlara lütfeylesin!.. Ve Cenâb-ı Hak, mübarek ülkemizi, uzun asırlar boyu İslam dünyasında ve bütün dünyada muvazene unsuru olabilmiş o mübarek ülkemizi de fitne ve fesattan, anarşiden, kargaşadan, insan öldürme canavarlığından, zulmetme canavarlığından, haksızlık yapma canavarlığından muhafaza buyursun, masûn ve mahfuz buyursun!..

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ 

هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ اْلأَهْوَالِ مُقْتَحَمِ

مَوْلَايَا صَلِّ وَسَلِّمْ دَائِمًا أَبَدًا عَلَى حَبِيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ

Bamteli: ŞERBET

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Kendini küçük gör ve eksiklerini kabul et ki, nezd-i Ulûhiyette kıymet kazanasın ve olgunluğa yürüyesin!..

“Çekinme âkıl isen itiraf-ı noksandan / Emin olan delidir aklının kemalinden!” (Muallim Naci) “İtiraf-ı noksan”, noksanların giderilmesi adına en önemli faktördür. “Eksiğim var, gediğim var, kusurum var. Bunların telafi edilmesi lazım!” mülahazası, mükemmeliyet adına çok önemli bir adımdır. İnsan kendini tamam görüyorsa, hiç farkına varmadan, olduğu yerden her gün biraz daha, bir kadem, iki kadem, üç kadem aşağılara doğru yuvarlanır gider. Kendini eksiğiyle, gediğiyle, kusuruyla doğru görme, tamamiyet ve kemal adına önemli bir faktör, önemli bir dinamiktir.

Günümüzün hastalığıdır kendini eksiksiz, kusursuz görmek. Marazdır; veba gibi, tâûn gibi, AIDS gibi bir marazdır.

Kendini küçük gör ki, kendinde eksiklik gör ki, nezd-i Ulûhiyette bir kıymet-i harbiyeye ulaşasın!.. Kendini büyük gördükçe, nezd-i Ulûhiyette -hiç farkına varmadan- mâruz-u sukût olursun, düşmeye maruz kalırsın.

Cenâb-ı Hak, inayetini, teveccühât-ı sübhâniyesini, riâyet-i sübhâniyesini, kilâet-i sübhâniyesini, hıfz-ı sübhânîsini, nusret-i sübhâniyesini, aşk u iştiyak-ı sübhâniyesini dirilişimizin vesilesi olarak ruhlarımıza ifâza buyursun, bizi onlarla teyîd buyursun!.. Evet, “Tut elimden, tut ki edemem Sen’siz!..” mülahazası bu. “Tut elimden, tut ki edemem Sen’siz!..” mülahazasını içimizde güçlendirsin, bizi taklîd girdabından halâs eylesin!..

  Göreneğe Bağlı Taklîd Hastalığı ve Ülfet Marazı

İnsanlar, hemen birden bire “tahkîk”e adım atamayacaklarından/atamadıklarından dolayı, Usûlüddîn ulemâsı “taklîd”i kabul etmişler. Fakat üzerinde çok münakaşa yapılmış. Görenekten gelen “inanma”, görenekten gelen “Müslümanlık”, görenekten gelen “namaz”, “oruç”, “hac”, “zekât”. Bunlarda taklîde takılıp kalmak, bugünkü İslam dünyasının problemleri!..

Evet, İslam dünyası, göreneğin ötesine geçemeyince ve bir de daha sonra işi, özüyle, ruhuyla, derinliğiyle edâ edemediğinden dolayı göreneğe ülfet ve ünsiyet virüsleri de musallat olunca, bütün bütün her şeyini kaybetmiş. Oysa bir şey olabilmek için -esas- o görenekten ve o gelenekten de öteye yürümek lazım.

Bu, gelenekleri nefiy değil, öyle anlaşılmamalı. Fakat sadece Allah’ın vaz’ ettiği disiplinlerle -bir yönüyle- rafine edilmiş, o süzgeçten geçmiş gelenek, görenek, örf ve âdet, tâli derecede edille-i şer’iyye’den sayılmış. Yani, bunların tali derecede birer delil olmaları dinin temel disiplinlerindeki referanslara bağlanmış.

Onun için en önemli olan husus, taklîd’den sıyrılıp adım adım tahkîk’e yürümek ve onda derinleşmektir. Sadreddîn-i Konevî ifadesiyle “marifet şerbeti”ni içmektir.

  İman, Marifet, Muhabbet, Aşk, İncizab ve Fenâ-fillah Şerbetleri

Ben o Hazret’in sözünün başına bazı şeyler ilave ediyorum: “İmân-ı billah” menba-ı nezihinden, menba-ı pâkinden fışkıran “marifetullah”; sağlam bir iman kaynağından fışkıran marifetullah. Bu, Hazreti Pîr’in mülahazasıyla da örtüşüyor; “İman-ı billah”, sonra “marifetullah” diyor.

İman-ı billah menbaından fışkıran marifetullah şerbetini içmek.. sonra, marifetullah kaynağından fışkıran veya rampasından yükselen ya da limanından açılan “muhabbetullah” şerbetini içmek. Evet, Sadreddîn-i Konevî hazretleri “şerbet içme” sözüyle ifade ediyor; “muhabbet şerbeti” diyor. Muhabbet şerbeti. Sonra, muhabbet menbaından (rampasından, limanından, rıhtımından da diyebilirsiniz) açılan, açıyı biraz daha genişleten, “aşkullah”.

Aşk… Allah aşkı, Peygamber aşkı, aşk aşkı… Aşka âşık olma… Aşka âşık olma, Mecnun gibi; Leyla ile karşılaştığı zaman, onu görmüyor; çünkü gerçekten dilbeste olduğu şey, “aşk”!.. O da muhabbetten fışkırıyor. Artık gözü hiçbir şey görmüyor; o!..

Fakat onun üstünde de şeyler var; “Sadâkat”i oraya koyabilirsiniz. Sadreddin-i Konevî “sadâkat” koymuyor oraya; o, “aşk”tan sonra, “cezb u incizab” diyor. Doğrudan doğruya ile’l-merkez bir câzibe ile, câzibe-i kudsiye-i İlahiye tarafından Allah’a doğru çekilme, kendini o çekime salma. Elinde değil artık o; bir yönüyle öylelerine “meczûb” diyebilirsiniz. Fakat “meczûb” deme, biraz olumsuz anlama da geldiği için, “müncezib” demek daha muvafık olabilir. “İnfial” babından, mutavaata ircâ ederek, müncezib; yani Allah çekti, o da çekilmemezlik etmedi, Allah’ın çekmesine uydu; “Sen çektin, ben de geldim!” dedi. O güçlü “ile’l-merkez câzibe”ye yeni fizik kanununda “merkez-çek” diyorlar. Bir de “merkez-kaç” var; şimdi İslam dünyasında “merkez-kaç” ile insanları İslamiyet’ten kaçırdıkları gibi. O “merkez-kaç”, bu da “merkez-çek”. “İncizâb” diyor Sadreddîn-i Konevî hazretleri. Orada Hazret’le “muhabbet”ten, “aşk”tan sonra “incizâb”da buluşuyoruz, yolun o üçüncü basamağında buluşuyoruz.

O, İlahî cezbe ile müncezib olan, kendisini o câzibeye kaptıran insan, neredeyse artık başka bir şey görmüyor. Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla da buna, “hayvaniyetten çıkma, cismâniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına tam yönelme” denebilir. Ruh hayatı… O ruh hayatı menfezleriyle insan, “sır” hayatını, sıfât-ı sübhâniyenin hakâikini temaşaya koyulur ki, bir rasathaneden temaşa ediyor gibi kendinden geçer.

Sonra diğer bir şerbetten bahsediyor Hazret; o da “fenâ-fillah” şerbeti. Öyle bir câzibe ile müncezib olan bir insan, bu defa “fenâ fillah” (Allah’ta fâni olma) şerbeti içiyor. Artık kendini görmez o; kendi üzerine bir çarpı işareti çizer bütün tavırlarında ve davranışlarında. Hatta öyle ki, ef’âl-i ihtiyariyesinde bile bu mülahazayla hareket eder; “Namaz kıldım ama doğruyu söylemek gerekirse, ben şârt-ı âdî planında irademi ortaya koydum; namazı O (celle celâluhu) kıldırdı! Orucu tutturdu! Hacca götürdü!” der.

  Hal dilinin tesirini ve adanmışlığın değerini bilemeyen müfsitler Hizmet gönüllülerine lütfedilen muvaffakiyetleri maddî imkânlarla elde edebileceklerini sanıyorlar.

Her şeyi O’ndan bilme, O’ndan görme… Gittik, dünyanın 170 küsur ülkesinde “insanlık kardeşliği”ni.. şöyle-böyle “inanma kardeşliği”ni.. (“Şöyle-böyle” derken, arka planındaki mülahazaları siz değerlendirin..) şöyle-böyle “inanma kardeşliği”ni.. Allah’ın (celle celâluhu) öne sürdüğü “fasl-ı müşterekler kardeşliği”ni.. isterseniz Frenkçe ifadesiyle, “evrensel insanî değerler kardeşliği”ni.. diyaloga kapıların açıldığı nokta (“rampa” veya “blokaj” ya da “rıhtım” diyebilirsiniz) olan “evrensel insanî değerler kardeşliği”ni tesis etmek için. Bunları da esasen hal ve temsil ile yapma azmiyle gittik.

Çünkü söz ile niceleri destan kesmiş, destanlar yazmış fakat hiç tesirli olamamışlardır. İnanın, bugün sizin o muktedir gibi gördüğünüz, her şeyi iktidar ile ifade eden insanlar -hallerine, tavırlarına, cehdlerine, gayretlerine baktığınızda- on tane insana Müslümanlığı, Kur’an’ı sevdirememişlerdir. Yemin, selef-i sâlihînden bazılarına göre, mübah olduğu yerde bile mahzurludur; onlar yemin etmeyi mahzurlu gördüklerinden dolayı yemin etmeyeceğim; fakat yemin edilecek bir konu: On tane insana İslamiyet’i sevdirememişlerdir.. Allah’ın Habîbullah’ı olan Hazreti Rasûl-i zîşan’ı sevdirememişlerdir.. Râşid halifeler efendilerimizi sevdirememişlerdir.. özüyle, esasıyla, hedefiyle, dünyaya bakışıyla, ukbâ rasatıyla “İslamiyet”i sevdirememişlerdir.. dünyayı bir koridor olarak gördürememişlerdir; bir mezraa olarak gördürememişlerdir; esmâ-i İlahiyenin bir tecelligâhı olduğunu gördürememişlerdir… On tane insana… Geniş imkânlarını, ellerindeki iktidarı ve o güçlü lafazanlıklarını bu istikamette değerlendirememiş ve anlatamamışlardır.

Ama siz gitmişsiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, hem de muzırların, müfsitlerin bütün ifsat gayretlerine, cehdlerine rağmen. Neredeyse 200 ülkeye yaklaşacak şekilde, dünyanın dört bir yanında sizi sevdiler, saydılar, bağırlarına bastılar. Aleyhinizde ifsat akımları oldu, dalalet akımları oldu, fitne akımları oldu, “Kapatın!” güft ü gûsu oldu, dedikodusu oldu; fakat çok yerde insanlar yerlerinde durdular. Onların belki yüzde bir tesir ettikleri yer oldu; yüzde doksan dokuz ise olduğu yerde durdu. Yüzde doksan dokuz olduğu yerde durdu. Olduysa (onların dediğine göre) yüzde bir ancak oldu; ancak o kadar, bütün güçlerini kullanmalarına rağmen.

Antrparantez: Keşke ifsat adına kullandıkları o güçlerini/imkânlarını seferber ederek “Biz de o kadar yapalım!” deselerdi. 1400-2000 okul da onlar yapsalardı. 30-40 milyon insanın gönüllerine de onlar öyle girselerdi. Diyalog adına yapılması gerekli olan bir o kadar şey de onlar yapsalardı… Bu, geleceğin kardeşliği adına çok önemli bir şey olurdu. Zannediyorum, siz de alkışlardınız onu. Benimle bu recâda müttefik misiniz? Evet, alkışlardınız, “Allah ebeden razı olsun; 1400’ü 2800 yaptınız!” derdiniz. Yıkmaya ne gerek var?! Zemin o kadar geniş ki, her yer -coğrafî durumu itibariyle- müsait. O “ışık evler”ini, o “ışık yuvalarını” gidin dünyanın değişik yerlerinde yapın!.. Birisi iğneleyici bir mektup yazmıştı bana: “Dünyada hiçbir yer koymamış, her yere girmişsiniz; başkalarına açılma imkanı bırakmamışsınız!..” Yahu dünyada bir sürü boş yer var, Allah aşkına; kullanın himmetlerinizi, imkanlarınızı!..

Bu güne kadar sosyolojik açıdan, psiko-sosyolojik açıdan esasen henüz değerlendirilememiş bir husus vardır: “Kapital”in değerlendirildiği muhakkak. “Sa’y”in değerlendirildiği muhakkak. Ama “adanmışlık” değerlendirilemedi henüz.. “Yaşatmak için yaşama”, değerlendirilemedi henüz.. “Bu can bu uğurda!..” değerlendirilemedi henüz.. Bu fedakârlığın neye tekabül ettiği, değerlendirilemedi. O öyle bir şey ki, siz şayet onları elde edememişseniz, elin-âlemin oraya çantasına sadece eşyalarını koyup gittiği gibi gidemez; üç bin-dört bin dolar vererek insan gönderemezsiniz. Yapamazsınız o işi!..

Zaten aslında (yine antrparantez), yapamadıkları şey yapıldığından dolayı, yapılanları yıkmayı marifet sayıyorlar: “Bakın bizim de bir marifetimiz var, nasıl yıkıyoruz!” Tahrip, kolaydır. اَلتَّخْرِيبُ أَسْهَلُTahrib, kolaydır!” Tamir, zordur.

  Allah, Hizmet gönüllülerine öyle muvaffakiyetler lütfetti ki, onları “Gerçek Sahibi”nden (celle celâluhu) bilmediğiniz zaman, farkına varmadan şirke düşmüş olursunuz.

Bunu neye getirdim? Cenâb-ı Hak, size, devletlerin bile yapamadığı, milyonların yapamadığı şeyi yaptırdı. Dünyada büyük ölçüde bunu hemen bütün semâvî dinler sahipleri kabul ettikleri gibi, belli bir ölçüde semavî sayılmayan inanç ehli de kabul etti. (Muhammed Hamîdullah merhum, makamı cennet olsun, öyle bakmıyordu; Budizm’e de, Brahmanizm’e de, Şintoizm’e de öyle bakmıyordu: “Bir aslı-bir faslı vardı bunların, zamanla insanların oynamasıyla taşlar yerinden oynadı, çok ciddi farklılıklara uğradılar.” şeklinde bir mütalaası vardı.) Evet sadece semavî dinler dairesi içinde değil, aynı zamanda işte Uzak Doğu’da -gördüğünüz gibi- biraz evvel isimlerinden, yöntemleri adına -esasen- dinlerinden, diyanetlerinden, mezheplerinden bahsettiğim insanlar bile, sevgi ile, şefkat ile, re’fet ile bağırlarını size açtılar. Şimdi bu öyle büyük bir iş ki, bence bunu “Gerçek Sahibi”ne (celle celâluhu) vermediğiniz zaman, farkına varmadan şirke girmiş olursunuz.

Oysaki biz günde kırk defa, sünnetleri kıldığımız taktirde -Bir de Teheccüd kılıyorsak, bir de Evvâbin kılıyorsak, bir de İşrak kılıyorsak, bir de Kuşluk kılıyorsak, varın sayın!- إِيَّاكَ نَعْبُدُYalnız Sana kullukta bulunuyoruz; hepimiz, mütedâhil daireler/halkalar halinde, Ka’be’nin etrafında, Sen’in mihrap tayin ettiğin yere müteveccihen, kulluğumuzu Sana tahsis ediyoruz! Bizler hepimiz, Sen’in boynu tasmalı kullarınız, ayağı prangalı kullarınız!” diyoruz. Bu öyle ağır bir yük, öyle ağır bir mesuliyet ki, onu yapmak için, bir kere daha “atıf vâvı” ile yardım diliyor, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyoruz. Atıf vâvı “matuf” ile “matufun aleyh”in hükümde farklılığını ifade etmek için konuyor; öyle bir farklılık arada olmasaydı إِيَّاكَ نَعْبُدُ، إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ denirdi. Bir farklılık var: “Bu ağır ibadeti, ubudiyeti, (sofilerin kullandığı tabirle) “ubûdet”i yerine getirme, öyle ağır, öyle çetin bir iş ki, Sen’in i’ânen/yardımın olmazsa yapamayız! Bu büyük işi yapma mevzuunda da yardımı sadece Sen’den bekliyoruz!” diyerek yine “Kâf-ı hitab” ile işi Cenâb-ı Hakk’a tahsis ediyoruz. Bir de yalnızca kendi/şahsî ubudiyetimizi mesned yaparak, işi ona dayandırmıyoruz; “Yâ Rabbi, sadece benim dediğim değil, şu benim içinde bulunduğum, teşekkül etmiş olan halka var ya!.. Kâbe’ye en yakın olanından en uzak olanına kadar, hatta semâlara kadar, hatta Kâbe onun -bir yönüyle- izdüşümü olduğu Sidretü’l-müntehâ’ya kadar iç içe halkalar halinde halkalanmış, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyenlerin demeleri içinde kendi deyişimi de dillendiriyorum! Bütün bunların hepsinin dediğini ben Sana takdim ediyorum. Onların hepsinin deyişiyle Sana hitap ediyorum!”. وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُYardımı da ancak Sen’den istiyoruz!” diyoruz.

Öyleyse, çok önemli, çok zor yapılır bu hizmet, ancak Cenâb-ı Hakk’ın sevkiyle ve biz de farkına varmadan gerçekleşiyor. O kadar insiyak, hayvanlarda da var. Aynı zamanda iç insiyaklarımızla, kendimizi bir yerde bulduk. Kendinizi bir yerde buldunuz; “Bu konum neyi yapmayı gerektiriyor?” dediniz. “Tesavi-i tarafeyn”den (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan “iki şey ortasında birini tercih etme” durumu itibariyle, bir şeyi tercih ettiniz. Olan oldu, âlem güldü.. ruhlarınızdaki enginlik, bütün gönüllere süzüldü.. ve sizi çekemeyenler de, bu önemli, pozitif şeye karşı içten üzüldü. Yazık, onları üzdük; hata mıdır, bilemiyorum!.. O üzülmenin sonucu, onlar da kendilerini tahribe saldılar, yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Cenâb-ı Hak, onların kalbine de “yapma” anlayışı/idraki ilkâ buyursun, lütfeylesin!..

  İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olamaz.

Evet, “şerbet” demiştik. “Fenâ fillah”, Allah’ta fani olma… Allah’ta fâni olunca, sonra “bekâ billah” olur insan, bekâ’ya mazhar olur; ebediyetini -Allah’ın izni ve inayetiyle, bir yönüyle- garantilemiş olur. İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz. Hazreti Pîr’e ait.. (Evet, “Pîr”den de rahatsız oluyorlar, niye bilemiyorum?!.) Bediüzzaman hazretlerine ait: “İnsan, ebed için yaratılmıştır. (Ebed’den ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz!) Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-i ebediyededir.” “Al, sana bin sene ömür!” dense de…

Nitekim hadis-i şeriflerde nakledildiği üzere, Hazreti Mûsâ ile Zât-ı Ulûhiyet arasında geçen mükâlemede söz konusu oluyor: Azrail aleyhisselam geldiği zaman, Hazreti Mûsâ “Daha!” diyor. Peygamberler, himmetleri âli olduğundan, misyonları adına isterler bunu: “Ya Rabbî, bakıyorum da önümde daha yapılacak çok şey var. Getirdik işte, kubbede taşları çatacaktık! Şimdi siz, bize ‘Dönün!’ diyorsunuz. Evet, zaten size müteveccihtik biz!” Yavuz Cennet-mekan’ın Hasan Can’a dediği gibi, “Sultanım, Allah’a dönüş var!”; “Sen, şimdiye kadar bizi kiminle sanırdın?!” Peygamber, zaten O’nunla (celle celâluhu) idi. (Evet, Peygamberler uzun ömrü sadece vazifeleri açısından isterler. Hadis-i şerifin devamı -mealen- şöyledir: “Melek Rabb’ine döndü ve ‘Ya Rabbî, beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin!’ diye hâlini arz etti. Allah, Azrail’e, ‘Sen yine Mûsâ’ya dön de ona, elini bir öküzün sırtı üzerine koymasını ve elinin örttüğü her bir kıla mukabil bir yıl ömrü olacağını söyle.’ buyurdu. Hazreti Mûsâ bunu duyunca ‘Bundan sonra ne olacak?’ diye sordu. ‘Bundan sonra yine ölüm vardır.’ buyuruldu. Hazreti Mûsâ, ‘Öyle ise ölüm şimdi gelsin!..’ niyazında bulundu.”)

Efendim, “fenâ-fillah” ve sonra “beka-billah ma‘allah”. Esasen bekâya mazhariyet de şerbetlerden bir tanesi oluyor. Evet, ondan sonra, “Seyr anillah”, “seyr ma‘allah” mülahazası geliyor ki, bu son şerbet. O da, Cenâb-ı Hakk’ın bilerek-bilmeyerek size/sizlere yaptırdığı ve inşaallah gelecek nesillere de onu yaptıracağı “yaşatma duygusuyla yaşama!” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta, görülünce başın döndüğü, bakışın bulandığı şeyleri gördükten sonra, “Duyduğum-tattığım şeyleri başkalarına da duyurayım-tattırayım!” deyip insanların arasına döndü. Abdulkuddüs hazretlerinin ifade ettiği gibi, “Öyle zirveleri ihraz buyurdu ki, vallahi, billahi, tallahi ben o zirveyi ihraz etseydim, geriye dönmezdim!” Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü gördüğü şeyleri gördürmek için, o şerbeti içirmek için. O şerbet, zirve şerbeti. O şerbeti içirmek için, daha çoklarının elinden tutmak için, sırat-ı müstakîm üstü sırat-ı müstakîmi göstermek için, hidayet ötesi hidayeti göstermek için…

Biliyorsunuz, Hazreti Üstad, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ beyanındaki “hidayet”e değişik şekilde, farklı derinliklerde manalar veriyor; onu bilenler bilirler: اِهْدِنَا birileri için şu manaya gelir, birileri için şu manaya gelir, birileri için de şu manaya gelir. Hidayet der hidayet.. hidayet der hidayet.. hidayet der hidayet… (Bir fikir vermesi için bakınız: “Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, imanı olmayanı inşâallah imana getirir. İmanı zaîf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlettirir. İmanı geniş olana bütün kemalât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir; daha nurani, daha parlak manzaraları açar.” (Otuzüçüncü Söz / Sözler, s.690)

  “Allahım, Peygamberimizin Kevser havzından kase kase içir ve susuzluğumuzu öyle gider ki, ondan sonra ebediyen susuzluk çekmeyelim!..”

Evet, işte en son, o. Sonra geriye dönüp -bir yönüyle- kendini görmezlikten gelerek, üzerine bir çarpı çekerek, “Ben, yokum! Bende bir ben var, benden içeri!” demek. Bunu Yunus Emre diyor. Nasıl diyor Yunus Emre?!. Evet, onun kendi ifadesiyle diyeyim: “Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende, benden içeru.” Sende bir “Ben” olmalı, senden içeru; esasen, sen, O’nun aynası olmalısın!.. “Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim” (Aziz Mahmud Hüdâî) O’nda, asliyet planında, hakikat planında… O’na bakan, O’nu gören, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ fehvasınca, Cenâb-ı Hakk’ı hatırlıyor, “Allah!” diyordu. İnsafla, önyargısız bakan bir Yahudi âlimi Abdullah ibn-i Selam (Allah, selamı ile serfiraz kılsın!) “Vallahi, bu çehrede yalan yok” demişti. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demesi için, o dırahşan çehreye bakması yetmişti; o mübarek mahiyete bakmak yetmişti onun için. Öyle bir ayna olma… “Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.

İşte, burada o şerbetleri içince, öbür tarafta, Kevser’i içeceksiniz. Abdest alırken de ağzınıza su verirken اَللَّهُمَّ أَسْقِنِي مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ (صلى الله عليه وسلم) كَأْسًا لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَدًا “Allahım, Peygamberinin havzından kase kase içir ve susuzluğumu öyle gider ki, ondan sonra ebediyyen susuzluk çekmeyeyim!..” diyorsunuz. لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَدًاÖyle bir içir ki, ondan sonra susuzluk nedir, onu bilmeyeyim!”.

Evet, içeceksin… Bal ırmağından içeceksin, sekir vermeyen meşrubattan içeceksin, saf su menbaından içeceksin… Kaynağından.. kolibasili falan yok, içine girmemiş; hepsi tertemiz böyle… Dünyadakiler sadece birer örnek… İçtiğin zaman diyeceksin ki, “Yahu, bizim o bal var ya, yüzde bir bu tadı veriyordu! Demek yüzde yüzü buna aitmiş!” O meşrubatı içtiğin zaman, “Yahu, birileri içtiği zaman başları dönüyor, kendilerinden geçiyorlardı, ona benziyor ama…” diyeceksin. Kur’an-ı Kerim işaret buyuruyor, işarî tefsir açısından dururlar üzerinde: وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki, ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse: “Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!” diyecekler. Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara, 2/25)

Hazreti İbn Abbas (Habrü’l-ümme – Ümmetin âlimi) bu ayetin tefsirinde diyor ki: “Ahirette verilecek şeyler, sadece benzerlerdir!” Onları orada tattığınız zaman, diyeceksiniz ki “Yahu, bu şuna benziyor biraz.. bu şuna benziyor.. bu da şuna benziyor.” Bu hayat, şuna benziyor.. bu koltukta böyle gerilip oturma şuna benziyor.. bu hayat arkadaşıyla muhavere şuna benziyor.. şu evlat sevgisi, evlatlarla alaka da şuna benziyor… Şuna benziyor ama onu tam da ifade etmiyor… Hazreti Pîr de hassasiyetle meselenin üzerinde duruyor. Öyle diyeceksin… Burada o şerbetleri içince, orada da Allah’ın izni ve inayetiyle, o şerbetlerle ikrâmât-ı İlahiye’ye, tekrimât-ı Sübhaniye’ye mazhar olacaksın!..

  Mebdede sadakat, vefâ ve azim esastır.. müntehâda ciddiyet, temkin ve edep. Mebdede kusur edenler, takılır yollarda kalırlar.. müntehâdakiler ise itap görür ve hırpalanırlar.

“Cüda düştük güzellerden / Derem, ‘vâ hasretâ!’ şimdi.” (Alvarlı Efe hazretleri) Evet, güzellerden cüdâ düştük, “Va hasretâ!..” diyoruz. Tahkîkin yerini taklîd”in aldığı, “tamir”in yerinde “tahribat” fırtınalarının esip durduğu; bin cehd, bin gayretle yapılan, her türlü değerlendirme ve takdirin üstünde şeylerin tahrip tsunamileri karşısında yıkılmak istendiği bir dönemde, hakikaten nelerden cüdâ düştüğümüzü görüyor ve anlıyoruz!..

“Mebde’de sadakat, vefa ve azim esastır; müntehada ise, ciddiyet, temkin ve edep!..” “Temkin”, zirve bir makamdır. Onun için “üns billah” dediğimiz “Allah’ın enîsi olma” makamı ihraz edildiği zaman dahi tehlikeli hususlardan bir tanesi, insanın orada bile “niyaz”da bulunacağına, farkına varmadan bazen kendini “naz” akıntılarına salıvermesidir. O zaman insan kazanacağı yerde, kazanma kuşağında, kaybeder.

Allah, hep kazandırsın.. ve hiç kaybettirmesin. Bin dört yüzünüzü, bin beş yüzünüzü, üç bin yapsın, inşaallah!.. Bütün tahripçilere rağmen… Tahripçilerin tahribe kilitlenmiş/programlanmış kalblerini de Cenâb-ı Hak, evirsin çevirsin. Çünkü kalbler, O’nun elindedir; Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) إِنَّ الْقُلُوبَ بَيْنَ أُصْبُعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ buyuruyor; “Kalbler, Cenâb-ı Hakk’ın yed-i kudretindedir, onları dilediği gibi evirir çevirir!..” Onların tahribe kilitlenmiş/programlanmış kalblerini de Cenâb-ı Hak, tamire tevcih buyursun!.. Onlara hakiki imanı nasip etmek suretiyle, kalblerindeki o şeytanî duyguları, o nefsânî hisleri, vesveseleri, fısıltıları izale buyursun!.. Vesselam.

Bamteli: KALBE OKLAR SAPLANIRKEN

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! İhyâ-i Ulûm’id-Dîn okunurken, bir cümle dikkatimizi çekmişti. İmam Gazzâli hazretleri, İmam Şâfiî’nin civanmertliğini anlatırken, “Zühdün başı, cömertliktir!” diyor. Zühd ile cömertlik münasebetini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir.

“Zühd” kelimesi, lügat manası itibariyle de, sofilerin ıstılahı içinde de “dünyayı terk etmek” demektir; dünyayı terk edene de “zâhid” denir. Bazıları onu, “dünya ve mâfîhâ’yı bütün bütün kalbinden çıkarıp atmak” şeklinde yorumlamışlardır. Fuzûlî, o duygu ve o düşünceye tercüman olurken, enfes, altın gibi iki mısraında şöyle der: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!”

Zâhid de dünya ve mâfîha’yı bilmeyen, bir yönüyle, ihtiyaç ve zaruret ölçüsünde hayatını sürdüren insandır. “Ben bunu alırsam, esasen, müteveccih bulunmam gerekli olan âlem için şarj olmuş olurum, beni ayakta tutar bu!..” O kadar. Böyle düşünür ve onunla iktifa eder. “Fakat bir şey için benim ayakta durmam lazım. Ayakta durabilmem için azıcık bir şey almam lazım, azıcık istirahat etmem lazım, azıcık beşerî garîzelerin isteklerini yerine getirmem lazım, azıcık bazı cismânî duygularıma cevap vermem lazım!..” İnsan, bunlardan sıyrılmak suretiyle asıl vazifesine yoğunlaşabilir; ancak o zaman konsantrasyon tam olur.

Hazreti Pîr’in bu mevzudaki tarifi, zühd adına ortaya konulan tariflerin en enfesidir: Ona göre zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir. Bir yönüyle, esbaba riayet edersiniz; fakat olmuş-olmamış umurunuzda değildir.

  “Hamd olsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!..”

Hazreti Eyyûb’a (aleyhisselam) bir söz nispet edilir, mev’ize kitaplarında. “Dürretü’l-vâizîn” ve “Dürretü’n-nâsihîn” gibi kitaplarda Hazreti Pîr’in de “Sabır kahramanı” dediği o zâtın (aleyhisselam) genel durumu, sergüzeştisi anlatılırken, bütün musibetler ve dünyevî kayıplar karşısında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı.” sözünü tekrar ettiği belirtilir. Mal gider, dudaklarından dökülen söz odur; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” (Antrparantez; sizin şu anda Türkiye’deki Hizmet’iniz açısından dillendirebileceğiniz bir mülahaza.) Evlâd u ıyâl gider, O yine aynı sözü söyler.

Belki şeytan vesvese vermeye çalışmıştır. Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle yalvarmıştı: Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) Orada da ona îmâda bulunuluyor, işârî tefsir açısından. Belki şeytan geldi, fısıldadı onu.

Nitekim böyle bir fısıldama, enbiyâ-i ızâm da ondan masûn değildir. Mesela, Hazreti Âdem (aleyhisselam) hakkında فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لاَ يَبْلَى “Fakat şeytan Hazreti Âdem’e vesvese verdi ve ‘Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?’ dedi.” (Tâhâ, 20/120) buyurulmaktadır. Eğer şeytan, ona vesvese vermişse, demek ki başkaları için de bu söz konusudur. Şu kadar var ki, onu bizim maruz kaldığımız vesveselere benzetmemek lazımdır. O mukarrabîne göredir, bizim seviyemizde değildir. Artık nasıl süslü-püslü gösterdi, alladı pulladı yaptı ve Cennet’te Allah’a en yakın olmayı ona bağlayarak, “Şu şecereden ye!” dediyse?!. Ne ise o şecere?!.

Aynı şekilde, şeytan, Hazreti Eyyûb Aleyhisselam’a da diyebilir; başkaları da diyebilir, kavmi de diyebilir: “Hani sen Allah’a yakın insandın; çoluk-çocuğun da gitti, eşin de gitti, evladın da gitti, ıyâlin de gitti!..” Fakat o yine, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, verdi ve aldı!” der.

  “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!..”

Bir zaman gelir ki, Hazreti Eyyûb’un tepeden tırnağa vücudu da yara-bere ve hastalıklar içinde kalır. Hazreti Pîr, menkıbeye bağlı keyfiyetiyle ifade ederken, esasen önemli iki unsuru nazara verir: Biri, inanma mahalli olan “kalb”i; ona da o isabet etti. Diğeri de O’nu (celle celâluhu) dillendirme unsuru olan dili-dudağı, ona da isabet etti. Bundan dolayı buyuruluyor ki: وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Şikâyet değil. “Gider!..” demek değil. Arz-ı hâl. Üns makamının gerektirdiği “temkîn”.

Rabbim, bana musibet isabet etti. Sen, Erhamü’r-râhimînsin!” Bakın bu sözde şikâyet yok. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيSen’in benim halimi bilmen; benim Sen’den bir şey istememden beni müstağni kılıyor!” Yine bir Hak dostu şâirin dediği gibi: قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي “Rabbimin benim her şeyimi bilmesi, beni O’dan bir şey istemeden de, bir şey dilemeden de, ihtiyardan da alıkoyuyor!” O bildiğine göre, bana düşen şey, bir dilekçe ile -bir yönüyle, kalbin kompoze ettiği ve dilin de okuduğu bir dilekçe ile- halimi arz etmekten ibaret kalıyor. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي Zannediyorum, bunu başta Hazreti Şâh-ı Geylânî söylüyor, sonra da bir-iki Hak dostu, ondan mülhem tekrar edip duruyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيHalimi bilmen, Sen’den bir şey istememden beni alıkoyuyor!” Biliyorsun, Sana derdimi şerh etmemin manası yok!..

İşte Hazreti Eyyûb aleyhisselam, ihtimal, bu mülahazalarla halini arz ediyor ve her meselede اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” diyor.

  Îsâr kahramanları, kendileri de muhtaç olsalar bile diğer mü’minleri nefislerine tercih ederler; bu tercihin tek istisnası ihlas, rıza, aşk u iştiyak konusunda olabilir.

Evet, siz İmam Şâfiî hazretlerinin civanmertliğinden hareketle, cömertlik ile zühd münasebetini sormuştunuz. Şimdi bir insan, kalben dünyadan alakasını kesmiş ise, aynı zamanda o, çok cömerttir. Bazı yerlerde, bunun karşılığı/zıddı olarak Arapça “buhl” (البُخْل) tabirini kullanırlar; “bahîl insan” (رجلٌ بَخِيل) derler cömert olmayan kimselere.

Zât-ı Ulûhiyete nispet edilen “Cevâd” ism-i şerifi var. Belki bizim bildiğimiz esmâ-i İlahiye içinde olmadığı halde, Ehlullah’tan bazıları mübalağa kipi ile de ifade eder, “Cevvâd” derler. Bu adeta, “Bildiğiniz gibi değil, çok cömert! O’nun vermesinin hadd ü hududu, sınırı yok! O, öyle biri!..” demektir.

Şimdi, bir insanın zühde açılabilmesi için -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği her şeyi, çok rahatlıkla “bezl” etmesi lazımdır. Bundan neler doğar neler?!. Gönülleri ihyâ doğar. İnsanların şahsında “îsâr duygusu” meydana gelir. Ashâb-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak onlardaki îsâr ruhuna işaret edilmiştir: وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) Kendileri, açlık-susuzluk sıkıntısı içinde kıvranıp durdukları halde, başkalarını, kendilerine tercih ederler. Şu kadar var ki, sadece yemede-içmede değildir bu cömertlik. Bu cömertliği, Ehlullah, ehl-i Hak, ehl-i hakikat, aynı zamanda “makâmât-ı uhreviye” diyebileceğimiz şeylerde de nazara vermişlerdir.

Burada antrparantez arz edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileme, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deme mevzuunda îsâr söz konusu değildir. Belki, “Kardeşlerime de lütfet bunu!” mülahazasıyla bu dua yapılabilir; fakat “Kardeşlerime olsun, benim olmasın (olmasa da olur)!” falan demek, Rabbimizle aramızdaki münasebete karşı saygısızlık olur. Bu itibarla, onun dışında, onu istisna tutarak diyorum. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi diliyorum, lütfet! Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyorum.”

  “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

Allah’ım! Sen’den istediğim şey ihlastır; amelimde emre itaatteki inceliği anlayarak, sadece ihlas!” Amelde ihlas çok önemlidir. Evet, Üstad’ın ifadesiyle, “İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” İhlas, “rıza”ya sıçramanın çok önemli bir basamağıdır, merdivenidir, helezonudur, asansörüdür; ona bindiğiniz zaman, “rıza” ufkuna yükselirsiniz. وَرِضَاكَSen, benden hoşnut ol!” Burada O’nu hoşnut ettiğin takdirde, öteye kendisinden hoşnut olunan bir kul olarak gidersin. Nefs-i Râdiye, Mardiyye, daha üstü Sâfiye, Zâkiye. Allah’ın razı olduğu bir insan olmak… Allah razı ise, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok; O, kabul etse, bütün dünya reddetse, tesiri yok!.. İhlas Risalesi’ndeki hâlisane ifadelerden dökülen şey bu: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

Evet, O, kabul ettikten sonra, isterse, muradının gereği oysa şayet, (“gerek” demek de doğru değil) murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli ediyorsa, siz istemediğiniz halde, halklara da, halka da, insanlara da kabul ettirir. Şahit isterseniz, Hizmet’teki muvaffakiyetlere bakabilirsiniz.

O mevzuda bir eğitim görmemiştiniz ne o meselenin pedagojik yönü, ne psikolojik yönü, ne psiko-sosyolojik yönü itibariyle. İnsanlığa açılacaksınız, okullar açacaksınız, yurtlar açacaksınız, üniversiteler açacaksınız; çok farklı kültür ortamlarında yetişmiş ayrı din mensuplarıyla, ayrı mizaç, ayrı mezak, ayrı zevk insanlarıyla karşı karşıya geleceksiniz. Bu mevzuda eğitimin zerresini görmeden dünyanın dört bir yanına açıldınız. Sermaye, şu idi: (O sermayeyi hafife alamam fakat yapılması açısından belki herkesin yapabileceği mahiyette bir şey idi.) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.” (Meryem, 19/96)

Sizin arkadaşlarınız da إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “yürekten Allah’a iman ettiler ve sonra da sâlih amelde kusur etmediler.” Her işlerini ârızasız yaptılar; riya karıştırmadılar, süm’a karıştırmadılar, dünya karıştırmadılar, saltanat karıştırmadılar, makam karıştırmadılar, pâye karıştırmadılar, ‘bir şey olayım’ mülahazasını karıştırmadılar… Kirletmediler. “Sâlih”, o demek. Ârızasız, kusursuz, sağlam ortaya koydular. Dolayısıyla bir “sâlih daire” süreci başladı, “doğurgan döngü”. Onlar, o yolda yürüdüler. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا Ayetteki “Sin” harfinin, istikbale delalet etmesi açısından, “O yolda devam ediyorlarsa, bir süre sonra Allah, yerde ve gökte onlara hüsn-ü kabul vaz’ edecektir.

“Vüdd” kelimesi, “muhabbet”in ötesinde bir şeydir; ayette, kalblerin onlara karşı alaka duymasını ifade eder. Cebrail Aleyhisselam’ın, “Ben, onlara karşı alaka duyuyorum!”, Mikail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, İsrafil Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, Azrail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!” demesi gibi. Ve nitekim bir kudsî hadiste, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Cenâb-ı Hak, bir kulunu sevince…” Hangi kul? İman etmiş, sâlih amel yapmış kul. “Cebrâil’e nida eder: ‘Ben, falan kulumu seviyorum, sen de sev!’ Bunun üzerine, Cebrail, ‘Ben de seviyorum!’ der.” Ve sonra, nurânî vücuduyla, vücûd-u necm-i nûrânisiyle, bütün hususiyetleriyle, bütün semâvât ehlinin aynalarında kendine has hususiyetleriyle, tecelli keyfiyetiyle herkese seslenir: “Allah, falanı/falanları seviyor, siz de sevin!..” Onlar zâhidâne davrandı, cömertçe davrandı, her şeyi ellerinin tersiyle ittiler. Hatta çok defa arkada ağlayan anne-baba bıraktılar.. yeni evlenmiş eşler bıraktılar.. gözü yaşlı, minnacık çocuklar bıraktılar… İnşallah, siz de Allah’ın nâm-ı Celîli ve size ait aslî ve fer’î bütün kıymetler, halk nazarında hüsn-i kabul görsün diye, iradî hicrete niyet ettiniz; Allah da yerde ve gökte sizin için hüsn-i kabul vaz’etti; kalbler, size açıldı.

Düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki nefs-i emmârenin kapıkulları, boynu tasmalı, âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri.. âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri, kafa karıştırmak için sürekli sizin sinyal âleminizin içine girerek, hep şerâre üretmeye çalıştılar, şifreleri bozmak istediler. Fakat Allah’ın vaz’ ettiği o “hüsn-i kabul”, o “vüdd” var ya!.. Sineler size açıldı. Elli defa gitti-geldiler, bazen tehditler savurdular, bazen tonlarla paralar döktüler, bazen kafaları karıştırmak için elli türlü yalan söylediler; fakat kalblerde Allah’ın koyduğu o “vüdd”ü söküp atamadılar.

Cebrail nidâ ediyor: “Allah, falan/lar/ı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!” Beyanın sonu şu: “Onlara, yerde ve gökte hüsn-i kabul vaz’ edilir!” Herkes, bağrını/sinesini açar onlara.. Yollar, dar yollar, patikalar, onlar için şehrah haline, otobanlar haline gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğünüz yol, o.

  Dünyada îsâr ruhuyla yaşayanlar, hatta bütün bütün isârlaşmış olanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar.

Şimdi, cömertliğin bir de bu türlüsü vardır. O yüksek îsâr ruhunun bu türlüsünü yerine getirmek bir hedeftir. Mesele sadece Hazreti Ebu Talha’nın, kendi aç olduğu halde birine yemek yedirmesinden ibaret değildir. O hadise münasebetiyle bir ufuk da gösterilmektedir. Bazen Kur’an ve Sünnet-i sahiha, en küçük şeyleri anlatırken, mesela bir ferde karşı îsâr ruhuyla hareket etme, onu kendine tercih etme mevzuunu nazara verirken, aynı zamanda -adeta- “Bir de siz onun büyüğünü hesap edin!” demektedir. Neyi hesap edeceksiniz? Hani ulemâ ile ağniyânın (âlimler ile zenginlerin) Cennet’in kapısında birbirlerine öncelik hakkı verecekleri bir hadis-i şerifte anlatılıyor; işte onu bu cümleden olarak hesap edebilirsiniz:

Ulemâ diyor ki, “Siz, bize evler açtınız, okullar açtınız, yurtlar açtınız, hocalar tayin ettiniz, bizim âlim olmamızı sağladınız. Burada önce sizin Cennet’e girmeniz gerekir!” Îsâr… Bakın, Cennet söz konusu.. arkada bıraktıkları Cehennem var.. dağlar cesâmetinde kıvılcımlar dışarıya fışkırıyor. Bir tarafta öyle bir dehşet; beri tarafta insanların içine inşirah salan Cennet’in o baş döndürücü manzarası. Böyle bir manzara karşısında ve öyle ürperten bir şey karşısında, “Hayır, siz girin!” Bu defa da ağniyâ diyorlar ki; “Biz, cömertliğin ne manaya geldiğini, zühdün ne manaya geldiğini sizden öğrendik. Siz, onları bize öğretmeseydiniz, biz böyle yapmazdık. Hak, sizin hakkınız; sizin önce girmeniz lazım!

Şimdi bir insana yemek yedirme îsârı nerede, böyle bir mesele nerede?!. Zannediyorum böyleleri, “Ya Rabbî! Evvelâ, sevabıyla benim bu kardeşimi mizandan geçir, ben biliyorum ki teraziye konduğu zaman, -kırılıyorsa o terazi- onun sevabı karşısında ‘küt’ diye kırılacaktır. Evvelâ, o!.. O!.. Sırat’ı evvela o geçsin.. Cennet’e evvela o girsin.. Sen’in rızanı evvela o kazansın. Ben de onun arkasından!..” Tâ bu ufka kadar uzanır o îsâr ruhu.. Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminden gelen, birilerinin kullandığı unvan itibariyle “Cevvâd” isminden gelen “çok cömert” olma.. başkalarını nefsine tercih edecek kadar başkaları için yaşama…

  Yaşatma duygusuyla yaşayıp sadece Hakk’a kul olanlar, asla kullara kulluk yapmazlar!..

Sizin, kendi hizmet felsefenizi ifade etme adına, terminolojiye kazandırdığınız bir kelime var: “Yaşatma duygusuyla yaşama”. “Âlem yaşasın diye yaşıyorum ben, âlem yaşasın diye!..” deme. Âlem, Allah ile münasebete geçsin; âlemin kalbi, Allah ile münasebete geçsin; kalb ile Allah arasındaki engeller bertaraf edilsin, latife-i Rabbaniye O’nunla buluşsun… Bana da ne olursa olsun! Zâlim gelsin, bir tekme atsın.. gaddâr gelsin, malıma-mülküme el koysun.. birileri “terörist” ilan etsin.. başka bir densiz kalksın, orada “firak-ı dâlle” desin… Varsın desinler. Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler; ne ise, onu mırıldanır.. ne ise, onu mırıldanır.. ne ise onu mırıldanır!.. Boş ver bunları, onlara bile gözünü yum! وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “O has kullar, boş ve manâsız söz ve davranışlara rastladıklarında vakar içinde geçip giderler.” (Furkan, 25/72) Öyle densizlerin densizce ifadelerini duyduğun zaman, “Selam!” de, geç!.. Furkan sûre-i celîlesinde ifade buyrulduğu gibi. Bunların hepsi, o fevkaladeden cömertliğe ve îsâr ruhuna ircâ edilecek şeylerdir.

İşte koca Şâfiî hazretleri, elli beş yaşında ruhunun ufkuna yürüyor. Hayatının büyük çoğunluğunda bir derde mübtela. Onun o dertle müptela olduğunu söylerken, çok defa aklıma geliyor, o Hazret’e hakaret sayılır diye yüreğim de ağzıma geliyor. Çünkü onları o kadar seviyorum ki!.. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sahabe-i kiram, Aşere-i Mübeşşere.. ve Eimme-i erba’a veya Eimme-i sitte. Onları o kadar seviyorum ki!.. İmam Şafiî hazretlerinin hemoroidi vardı; kan akıyordu sürekli. O gün de yine Müslümanlar, Müslüman görünenler, onun Şam’da nüfuzunun arttığını, çevresinde halkalaşan insanların çoğaldığını görenler, ihtimale binaen, “Potansiyel tehlike olur mu?” diyenler, sonunda “Nemize lazım, en iyisi mi baştan biz ‘Potansiyel tehlikedir; bu, suç işleyebilir!’ diyelim ve cezalandıralım” düşüncesiyle ona zulmetmişler. Yok, suç yok ortada, yok. Hukuk mantığına göre, hukuk felsefesine göre, hukuk-adalet ilişkisine göre ortada bir suç yok. Günün gaddarlarının, zalimlerinin yaptığı gibi, ondan endişe duyanlar da ona gadretmişler. Hicret-i seniyyenin 150. senesinde dünyayı teşrif ediyor. Bağdat’ta Abbasîler hâkim, Müslümanlığı temsil adına. Hazret’i, zincirler içinde Şam’dan tâ oraya kadar götürüyorlar. Neden sonra, orada o Hazret’in inceliğini îsâr ruhunu, kendi için yaşamadığını görünce, tâzim u tekrim ile yerine iade ediyorlar, o haliyle.

Çekmişler, görmüşler ama kendileri için yaşamamışlar. Yaşatmak için hayatta kalmışlar. Eğer O’nu anlatma imkanı varsa,, tâbir-i diğerle, erkân-ı imâniye ve İslamiyeyi anlatma imkanı varsa.. örfünüzü-âdetinizi, o güzel geleneklerinizi dünyaya duyurma imkanı varsa.. insanda insan olarak bulunabilen bir kısım güzel şeyleri başkalarından alma ve öyle bir zenginliğe yürüme imkanı varsa… Yaşanacaksa, bunlar için yaşanır. Bu türlü şeyler yoksa, bence, yaşamaya değmez; insan, abes yaşıyor demektir o zaman.

İşte, Hazreti Gazzâlî, kadirşinas bir insan; kendi de Eş’arî olduğundan, Hazreti Şâfiî’ye fevkalade saygı duyar. Onun için, İhyâ’sında ona ayırdığı fasıl da çok geniş. Ondan sonra İmam Mâlik’e bir fasıl ayırıyor; o, ona göre biraz daha dar. Ebu Hanife’ye, onu da takdir etmenin yanında, daha kısa bir fasıl ayırıyor; o, öbürüne nispeten biraz daha dar. Fakat hiçbirine saygıda kusur etmiyor. Bizim saygıda bulunduğumuz zaman bile saygımız içinde döktürdüğümüz saygısızlıklar, onlar için kat’iyen söz konusu değil. Ta’zim u tekrimde zirvede insanlar. Hepsini anlatıyor fakat Hazreti Şâfiî’nin bu “cevâd”lığını vurguluyor; Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminin zılliyet planında tecelli ettiği bir âbide şahsiyet olarak, kendisi için yaşamayıp başkaları için yaşadığını, zühdünü nazara veriyor.

“İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize,

Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap..

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azap…” (Kırık Mızrap / Azab)

Onun için kimseye yalaklık yapmadık, yalakalık yapmadık! Beklediler onu… Fakat biz, Allah’ın kuluyuz; başkalarına kulluğu, “Allah’a şirk koşma” saydık. Bütün dünyayı verseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, çizgi değiştirme niyetinde değiliz. Çünkü o çizgi, değiştirilecek bir çizgi değil. Varsın binlercesi çizgi değiştirsin; bazıları bir villaya satılsın, bazıları bir filoya satılsın, bazıları yakın bir istikbale satılsın… Bırakın yarınsız, öbür günsüz o insanlar, sadece bugünü yaşasınlar!.. Siz, ebedî hayata müteveccihsiniz. Gelin, iman ile kanatlanın ve süzülün enginlere; sakın ruhunuza dar gelen eb’ada takılmayın!..

  Soru: Mâlumunuz “Zühd; dünya verilse sevinmeme, bütün dünya elden gitse üzülmeme halidir!” şeklinde bir tarif de mevcut. Günümüzde Hizmet gönüllülerinin bütün malları, mülkleri, müesseseleri gasp ediliyor. Umum mazlumlar için mutlaka hüzün duyuyoruz; bununla beraber, şahsî ve ailevî mağduriyetlerimiz sebebiyle de üzülmemek mümkün değil gibi görünüyor. Bu hali zühd açısından değerlendirir misiniz?

  Cevap: Estağfirullah… Şimdi, üzülmenin bir gayr-ı iradî olan yanı var; muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın içinde öyle bir üzüntü olabilir. “Ben usanmam gözümün nûru cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu…” diyor Hak dostu (Keçecizâde İzzet Molla). Belki kararlısınız siz, üzülmemeye kararlısınız fakat muktezâ-i tabiat, bir yönüyle. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Bu tabiat, birilerinde asliyet planında tesirini icrâ ediyor, onları dünyanın kulu-kölesi haline getiriyorsa, onun şöyle-böyle -Alfa tesiri var, Beta tesiri var, Gama tesiri var- radyoaktif tesiri sizde de olabilir. Fakat o mevzuda, iradenin hakkını vererek, hemen bir kısım argümanları kullanıp Allah’ın izni ve inayetiyle o şeyi bastırmak lazım.

  Zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizliktir; fakat o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştirmelisiniz!..

Şimdi çoğumuz derinden üzüntü yaşıyoruz. Belki, Kıtmir’in de aklına geliyor; o müesseselerin çoğunda amele gibi çalıştım ben. Yalan söylüyorlar, o arsaların hiçbirini onlar vermediler. Onları, bu iman ve Kur’an hizmetine, bizim temel kültür değerlerimize saygısı olan insanlar verdiler, katkıda bulundular. Bugün içeriye alınan insanlar, birer ırgat gibi, amele gibi çalıştılar; sa’ylerinin semeresini birer âbide olarak diktiler. Ve sonra bunu dünyaya açtılar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bugün onları ta’n u teşnîde bulunanların arpa kadar o işin içinde katkıları yoktur; “vardır!” diyorlarsa, şimdiye kadar bin tane yalanları tespit edilmiş, o yalancıların yalanlarından bin birincisi olur. Yalan!..

Evet, siz, emek vermiş, ter dökmüşsünüz; alışmış ve bir yönüyle gözünüzün nuru saymışsınız. Senelerce gitmiş, gelmiş, bakmışsınız. Çok güzel şeyler yaptığına şahit olmuşsunuz. O müesseselerden yetişenler, tıpkı Ashâb-ı kirâm gibi, hiç tereddüt etmeden -biraz evvel de geçtiği üzere- ağlayan anayı, ağlayan babayı, ağlayan eşi, ağlayan evladı bırakarak, îsâr ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmışlar. Önemli bir hizmet vermiş o müesseseler. Şimdi onlara gelip tepeden binmekle, tagallüple, tahakkümle, tasallutla, kayyım ile, kıyımcı tayin etmekle, o müesseseleri batırmakla, bir yönüyle kalbinize sürekli iğneler saplıyorlar gibi!.. Kalbinize iğne saplanırken acıyı duyacaksınız. Sizin iyiliğiniz için kan alırken, iğneyi saplıyorlar; acıyı duyuyor, ürperiyorsunuz. Bu, muktezâ-i beşeriyet; fizikî yapınızın gereği. Herhalde, o kadar bir sarsılma, o kadar bir titreme, o kadar bir “Uff-puff!” çekme, tabiatınızın muktezasıdır. Fakat Allah (celle celâluhu) size, iradesinin gölgesi, izafî bir “irade” vermiş; “meyelan” veya “meyelanda tasarruf” sözüyle tarif edilen bir şey vermiş. Onun hakkını kullanarak orada diyeceksiniz ki; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, vermişti, aldı!..

Ben, çoğu arkadaşlardan da bunu dinledim: “Ben esasen işe bir yerde ırgat olarak başladım. Sonra İstanbul’a geldim, bir arsa aldım, Allah’ın izniyle orada kazındığım şeyle. Arsa, arsa doğurdu; arsa, arsa doğurdu; bina, bina doğurdu… Ve ondan bankalar binası yapıldı.. ondan villalar yapıldı.. ondan, dünyanın başka yerinde Selimiye camileri yapıldı. O gün, Allah onları vermişti; bugün de aldı!” Gülerek anlatıyor; “O kadar çok rahatım ki, vermişti, aldı!” diyor. Aynı zamanda meselenin mantığının mesnedini de söylüyor: “Belki içlerinde bir şey vardı bu kazanımların; öbür tarafta hesabını vermemem için, verdiği gibi aldı!..” Bir de böyle babayiğitler var. “Verdi, aldı!” diyorlar.

Ben kendimi onlarla mukayese edemiyorum. Kur’an-ı Kerim’de, bazen tâ Bakara sûre-i celilesinden başlıyorum, o duyguları içimden atabilmek için. Hakikaten, inanın bana, çok defa o sûreden o sûreye, o sûreden o sûreye atlayarak, يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً “Ey örtüsüne bürünmüş olan! Kalk ve azı müstesna, geceyi ibadetle geçir.” (Müzzemmil, 73/1-2) veya يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve insanları inzar et!” (Müddessir, 74/1-2) ayetlerinde buluyorum kendimi. “Kalk, Allah’a teveccüh et! İçini O’na dök! Ne diye elden-âlemden dert yanıyorsun!” Evet, içim yanıyor böyle, o olan şeyler karşısında!.. Aslında, zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizlik demektir, onun içi boş demektir. Ama o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştireceksiniz; kendi kendinize şöyle sesleneceksiniz: “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim: ‘Zâhirde mi âşık?’ Dedi: ‘İhfâda yangın var!” Kalbde yangın var, söndür onu iradenle. Madem sen bir itfaiye memurusun, söndür o yangını!.. Evet, söndür; öbür taraftaki yangını söndürmenin vesilesi, öbür taraftaki ateşi söndürmenin vesilesi, bu!..

  “Gerçek sabır, hâdisenin şoku yaşandığı ânda olandır!..”

Ama ben çoğu arkadaşımızdan onu duydum; “O vermişti, O aldı; Allah’a binlerce hamd u senalar olsun!” falan dediler. Bu açıdan da ilk defa aklımıza geldiğinde, o zaman sabretmek düşüyor. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَىSabır, hâdisenin şoku yaşandığı ândadır!” buyuruyor. İğneyi batırdıkları zaman, dişini sıkacak, “Ufff!” demeyeceksin. Hani Urve b. Zübeyr hazretlerinin menkıbesinde anlatılır ya!..

Urve b. Zübeyr, oğlu Muhammed ile beraber Velid b. Abdilmelik’i ziyaret maksadıyla Şam’a gitmişti. Oğlu Muhammed atların bulunduğu yere girmiş, bir atın tekme vurmasıyla orada vefât etmişti. Az bir zaman sonra İmam’ın ayağında bir yara çıkmış, Velid’in doktorları ayağın kangren olduğunu, bunun ancak kesilmekle tedavi olabileceğini, yoksa bütün vücudu kaybetme ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdi. İmam ayağının kesilmesini kabul edince, doktorlar ameliyat için devrin şartlarına göre narkoz mahiyetinde uyuşturucu vermek istemişlerdi. Fakat İmam, onu kabul etmemiş; şuurunun muvakkaten de olsa izale edilmesini katiyen uygun görmemişti. Doktorlara “Siz böylece vazifenizi yapınız!” diyerek hazır olduğunu bildirmişti. Doktorlar kendisini bağlamak isteyince, “Herhangi bir harekette bulunmayacağım, endişe etmeyiniz.” deyip başlayın işareti yapmıştı. Doktorlar, kemiği testere ile kesmeye başlayınca İmam’ın Allah’ı zikre daldığını görmüşlerdi. Buna taaccüp eden doktorlar, kestikleri ayağı, kızgın yağa daldırıp yaktıkları zaman İmam’a küçük bir baygınlık gelmiş, uyanır uyanmaz yüzünün terini silerek şu mealdeki âyeti okumuştu: “… Gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.” (Kehf, 18/62). Kesilen ayağı kendisine gösterilince de şu sözü söylemişti: “Beni senin üzerinde yürüten Zât’a yemin ederim ki, seninle hiç harama yürümedim.” Urve bin Zübeyr, o seferden sonra hep şöyle hamd edermiş: “Allahım! Sen bana yedi oğul verdin, birisini alsan da altısını bana bıraktın; bana dört âzâ verdin birisini aldın ama üçünü bana bıraktın. Sana hamd ü sena ederim!” Evet, hâdisenin şoku yaşandığı ân, dişini sıkıp sabretmek…

  Hadiselerin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ediyoruz.

Sonra, Hazreti Pîr-i Muğân’ı hatırlayın. Hani “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı; divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim; aylarca ihtilattan men edildim…” diyor. Diyor, diyor, bunları diyor. Fakat sonunda, “Hepsine hakkımı helal ettim!” diye ekliyor. Şu ifadelerle, bir yönüyle sözün kafiyesini koyuyor ve aynı zamanda onların izahını yapıyor: “Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemal-i teessürle söylerim ki: Benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet etmekliğimmiş!”

Demek ki insan, yaptığı hizmet karşılığında “Veli olayım!” mülahazasına dahi girmemeli, onu bile düşünmemeli!.. “Parmakla gösterileyim! Vekil olayım! Başbakan olayım! Cumhurbaşkanı olayım!..” İnsan, bunları işin içine karıştırdığı zaman, karıştırmış olur; altını-gümüşü, fışkıya karıştırmış olur.

Dolayısıyla -bir yönüyle- Pîr-i Muğân hazretleri kendini sorguluyor orada; “… maddî-mânevî füyuzât hislerime âlet etmekliğimmiş!..” diyor. Eşref Edip ile son mülakatında da açıktan açığa “Hakkımı helal ettim!” diyor. Otuz beş sene, çektirmedik şey bırakmamışlar. Ben 19 defa biliyordum, geçenlerde kendisini daha iyi tanıyan birisi, “Tam 21 defa zehir verdiler, tam 21 defa zehirlediler!” dedi. Düşünün… Tecride koydukları zaman, helaya koydular. Kış gününde de pencereyi açık bıraktılar. Şimdiki zalimlerin yaptıkları gibi, aynen…

Evet, bundan sonra da dişimizi sıkıp o “sadme-i ûlâ”da, yani “başa gelenlerin ilk şoku yaşanırken” sabredecek ve şikâyet etmeyeceğiz. رَأَيْنَا شِدَّةَ الدَّهْرِ، عَلَى اللهِ تَوَكَّلْنَا “Dehrin hadiselerinin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ettik.” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) dedik. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” (Âl-i Imrân, 3/173) ile soluklandık. نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) ile nefes aldık, verdik. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana kâfîdir! O’ndan başka ilâh yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!” (Tevbe, 9/129) diyerek, hatm-i kelâm eyledik!..

Kırık Testi: VİLÂDETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semâlara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kâidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tacı– her tarafta ziyâ-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semâya inat kapkaranlık, semâ ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziyâ ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi.. Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

Dünya insanlığının gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyordu, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor ve gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hakim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz; sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet, kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur. Hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların çehresinde hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşahede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve rûhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlûmun âhı dindi.. ve sinelerde adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi. Mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semâvî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyâdandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve vîrâne gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi; çevremiz de Firdevs renklerine büründü. Talihimizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytânî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu.. derken her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Sen’in yolundan çıkıp başka vadilere saptı.. düşünce bütün bütün sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık.. mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Sen’in dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı hiçbir şey doğurmuyor artık.. mübarek köyün vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor.. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor.. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde.. bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim.. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü.. Sen’inle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Sen’in ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’del mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyâsını, rengini, desenini Sen’den almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki?!.

Biz hepimiz, bir talihsiz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşideler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi, yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Sen’in üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahlûklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu.. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Sen’i kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözde bir iyimserlik ifadesi– ..ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulacağız…

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol.. tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur; gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık.. kimilerimiz de kendimizi bir kısım gönül hülyalarına saldık, vehimlerimizle oyalandık.. ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve rûhî hayatın derinliklerine dalabildik.. aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik. Ey karanlık gecelerimizin Ayı-Güneşi, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Sen’in için bir tulû vakti, gönüllerimiz de mütevazı matlaın.. perişaniyetimiz sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ.. ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sen’sizlik ateşine yakma.. ne ilm u irfanımız var, ne hayr u tâate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan “Bi bidâatin müzcâtin – Kayda değmez bir sermaye” (Yûsuf/12, 88) ölçüsünde bile değil.. bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gitti. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban sen isen -öyle olduğunda şüphemiz yok- bağ niye sahipsiz kalsın –sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık–. Merkezi tutmak Sen’in hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, seni unuttuğumuzun, sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Sen’i bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıklarının karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir. Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Sen’in dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim- bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sen’sin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey yüce dost, söylenen sözler bir naat değil, sevgili kapısında mırıldanan serenat da değil; özü hasret, ruhu hicran kapı kuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır.

***

Not: Bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yağmur Dergisi – Nisan, 2001 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

Bamteli: ÂHİRET YÖRÜNGELİ HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Şinâsî, muvakkat bir yeisle, “Eder isyanıma gönlümde nedamet galebe / Neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile affım talebe.” der. Daha sonra bu sözü yanlış bularak şunları ilave eder:

“Ne dedim!.. Tevbeler olsun, bu da fi’l-i şerdir,

Benim özrüm günahımdan iki kat beterdir.

Nur-u rahmet niye güldürmeye rûy-u siyahım,

Allah’ın mağfiretinden de büyük mü günahım!..”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbet etmek üzere koltuğa yürürken Şinasî’nin bu sözlerini hatırlattı ve haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Velî, vekîl, yardımcı olarak Allah yeter!..

Hiçbir şey, Allah’ın rahmetinden daha büyük olamaz. Cenâb-ı Hak, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyuruyor. Arzı, semayı, dünyayı, ukbâyı; insanı, hayvanı, cemâdı, meleği, ruhânîyi… İlahî rahmet her şeyi kaplamıştır.

Besmele’de, lafz-ı celâle’den sonra “er-Rahman”, “er-Rahîm” geliyor. Ayrıca, Allah, “Raûf” diyor, “Atûf” diyor, “Latîf” diyor, “Hannân” diyor, “Mennân” diyor; esmâ-i İlahiyesini ifade buyuruyor; meseleyi sıfât-ı Sübhâniyesi ile irtibatlandırıyor. Böylece bizleri kat’iyyen ye’se düşmemeye de çağırıyor.

Esbâb bi’l-külliye sukût etse, elimizi atacak, tutunacak hiçbir şey kalmasa, yine وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا “Dost ve koruyucu olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/45); وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلاً “Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/81); وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Bir yardımcı olarak elbette Allah yeter!” (Nisâ, 4/45) fehvasınca, veli olarak O (celle celâluhu), vekil olarak O, yardımcı olarak O, yeter! “Artar” demeyin, “yeter!Her şeye yeter!..

Böyle bir mülahazanın içine itilme, bazen o mevzuda imtihandır. O’na karşı tavır ve davranış imtihanında kazanır mıyız, kayıp mı ederiz; elenip gider miyiz, yoksa kalburun üstünde mi kalırız?!. İnsanlar için çok sırlı bir imtihan… Bazıları sarsılır; sarsıntı ölçüsünde imtihanı kaybederler. Bazıları “Artık her şey bitmiştir!” der, bir ölçüde imtihanı kaybederler. Bazıları bütün bütün yıkılır gider, imtihanı kaybederler. Bazıları “Galiba burada yaşamak daha rahat!” deyip zalim cepheye iltihak ederler; onlar, bütün bütün kaybederler; dünyada cezasını görür, âhirette de dünya kadar insanın hesabını verme mecburiyetinde kalırlar. Derecesine göre kayıplar yaşanır, kazanımlar yaşanır, bu türlü konularda, kadîmden bu yana.

  Hak yolda maruz kaldığınız mağduriyetler ebedî saadet vesileniz olacak ve âhirette onları tatlı birer menkıbe şeklinde birbirinize anlatacaksınız!..

Göreceksin ki âdet-i İlahî değişmez!” diyor M. Âkif. “Mazilere in mahşer-i edvarı bütün gez / Kânun-i İlahi, göreceksin ki, değişmez.”  Hiç değişmemiş âdet-i Sübhâniye… İnsanların kıvamı için, öbür tarafa kesb-i liyakat etmeleri için, öbür âlemdeki şekillenmenin esasını/esas unsurlarını oluşturmak için…

Bu hakikati görebilen, İlahî Kelam ile beraber kainatın ve hadiselerin dilini okuyabilen insan, ne zuhurlara, ne tecellilere şahit olur; imrenir, daha bir şahlanır, “Yol ne güzelmiş!..” der. Ne ayağına batan dikenden dolayı “Off!” der, ne başına inen balyozdan dolayı “Puff!” der; o hep “Ohh!..” der, yürür yoluna. Hep “Ohh!..” der çünkü hedefte öyle bir şey vardır ki!..

Bunların hepsini öbür dünyada bir kısım menkıbeler şeklinde anlatıp birbirinizi eğlendireceksiniz. O hâle gelecek çekilen sıkıntılar, ızdıraplar, elemler. “Şunlar da vardı!” diyeceksiniz ve güleceksiniz. Lağv ve lehv yok fakat neşe ile güleceksiniz. “Allah Allah! Mızrak sapladılar sinemize, iğne batırdılar ayağımıza, balyoz vurdular başımıza; sahur vakti evimizden aldı zulmettiler, zindana koydular hesapsız. ‘Şundan dolayı!’ demediler; demediler ki azıcık günahımızı, hatamızı da bilelim, müteselli olalım; bunu bile demediler. Ağzımıza fermuar vurdular, bizi kendimizi ifade etme hak ve imkânlarından mahrum bıraktılar!” diyecek ve birer menkıbe şeklinde anlatacaksınız.

Allah’ın vaz’ettiği haklardan mahrum bıraktılar!.. Hak ismine bağlı haklardan…

“Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.

Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak!

Hani, Ashâb-ı Kirâm, ‘Ayrılalım!’ derlerken,

Mutlakâ Sûre-i ‘ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük sûrede, esrâr-ı felâh;

Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.

Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.”

Asr Sûresi’nin manasını, Âkif, böyle nazmen ifade ediyor. Evet, Ashâb-ı kirâm birbiriyle el sıkışıp sarmaş dolaş olduktan sonra, ayrılırken okurlarmış:

وَالْعَصْرِ * إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“Yemin olsun asra (hadiselerle yüklü zamana, bilhassa onun son parçasına). Şurası bir gerçek ki, hüsrandadır insan. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine (musibetler, Allah yolunda başlarına gelenler, dini yaşamadaki zorluklar ve nefsin/şeytanın günaha teşvikleri karşısında) sabretmeyi tavsiye edenler müstesna.

  Âhiret, dâr-ı kudret’tir; burada bir günde ve bir senede yapılan işler, orada bir anda meydana gelir.

Evet… Her şey, tatlı bir menkıbe şeklinde orada anlatılacak, مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ “O cennette koltuklar üzerine kurulurlar.” (İnsan, 76/13) مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ Onlara yaslanarak karşı karşıya kurulmuşlardır.” (Vâkıa, 56/16) Karşılıklı koltuklara kurulmuşlar… “Koltuk” deniyor, ne olduğu belli değil. Bu oturduğum koltuk gibi bir şey değil; böyle bir şey dünyanın şatafatını ifade ediyor. Her halde içinizden geçen şekle göre şekil alıyor. “Ben şimdi şöyle yapayım, biraz daha rahat et!” diyor, kendi kendine. Çünkü o âleme “kudret dâiresi” diyor Hazreti Üstad, bu âleme de “hikmet dairesi” diyor.

(“Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.” Sözler, s.113 / Onuncu Söz)

Hikmet dairesinde, sebepler perdedir. Bir yönüyle, her şey, bir makuliyeti takip eder, akılla izah edersiniz. Âhirette, kudret diyarında ise, akıl yok demek değildir; fakat kudret öyle hâkimdir ki, aklınıza gelen şeyler, hatta aklınızın köşesinden değil “taakkul”ünüzden, “tasavvur”unuzdan, “tahayyül”ünüzden bile çarpıp geçen şeyler, ânında oluverir. فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ Pek muhteşem bir cennette; salkım salkım meyveleri, elle koparılacak mesafede.” (Hâkka, 69/22-23) Her şey, burnunuzun ucunda, arzu ettiğiniz, aklınızdan geçen her şey…

Öyle bir kudret-i kâhire, bir irade-i bâhire, bir meşîet-i sübhâniye yeri ki, orada koltuklara oturmuş, dünyadaki sergüzeşti hikâye ediyorsunuz birbirinize. Buradaki o acılar, o elemler, o ızdıraplar, zâlimlerin hay-huyu, mazlumların âh u vâhı ve iniltisi, birer musikî şekline dönüşmüş. Bazen bir sabâ makamı zenginliği içinde, bazen bir uşşâk tatlılığı içinde, bazen bir hüzzâm veya rast zemzemesi içinde, bazen bir segâh letâfeti, bir hicaz letâfeti içinde o hikâyeleri, o sergüzeşt-i hayatı dinleyeceksiniz. Aklınıza gelen rahatlığın her türünü duyacak, iliklerinize kadar yaşayacaksınız. Şu kadar var ki, orada iliklerine kadar onu yaşama, o meseleyi burada tabiatın bir derinliği haline getirmeye bağlı.

  Her obje, O’ndan bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme.

Her obje, O’ndan (celle celâluhu) size gelen bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme. Nağmeyi dinlerken, kendinizden geçersiniz; nâmeyi de okur, “Rabbimden nâme!” der, üzerine kapanır ve öpersiniz onu. Onun ortaya koyduğu her şeyi öpersiniz. Burada varlığa, eşyaya ve hadiselere böylesine hallaç ederek yaklaşmak, böylesine bakmak, öbür tarafta da her meselenin öyle bir zemzeme, öyle bir demdeme haline inkılap etmesine vesile oluyor. Böyle bir yolda yürüyorsunuz.

Bazıları dünyayı her şey zannettiklerinden dolayı, taparcasına ona bağlanıyorlar; onun debdebesine, şatafatına, ihtişamına, rahatına.. gelip geçici rahatına… Oysaki bugün yaşadığınız o muvakkat rahatlık, yer yer ölümü, toprağın altını, dar kabri düşündüğünüz zaman, zehir zemberek haline geliyor. Ama orayı geçici bir yol, bir köprü, bir koridor kabul ettiğiniz zaman, hiç görmüyorsunuz onu; çünkü nazarınız çok yukarılarda, yukarıların da yukarısında. Baktığınız her şeyde O’na dair bazı eserleri görüyorsunuz. Yol boyu nâmeler okuyorsunuz, yol boyu nağmeler dinliyorsunuz. Ve bunlar sayesinde dünyada mâruz kaldığınız şeyleri âdetâ hiç duymuyorsunuz. Gözünüz daha ileride, daha ileride, daha ileride… “Rü’yet!” diyorsunuz, “Rıdvan!” diyorsunuz. “O dostların sohbetinde, onların maiyyetine erme!” diyorsunuz. اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” duası vird-i zebânınız olmuş.

Nitekim مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَBir kimse, bir şeyin arkasına düşer, arkasına düşmede ciddiyet sergilerse, çok ciddî olursa, mutlaka peşinde koştuğu şeyi -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde eder.مَنْ جَالَ نَالَBir şeyin arkasına düşer, sürekli cevelân ederseniz, bir maraton gibi koşturur durursanız, er-geç arkasından koşturup durduğunuz şeye, Allah ulaştırır (celle celâluhu).” Yol yorgunluğu, silinir gider kafanızdan.. döktüğünüz ter, silinir gider kafanızdan.. çektiğiniz eziyetler, silinir gider kafanızdan.

  Vay bugün hakkı çiğneyen, hukukun üzerinde raks eden zalimlerin ötedeki acıklı hallerine!..

Bir de öbür tarafta zâlimlerin, gaddarların, hattârların, hak-hukuk tanımayanların, adalet ve hukuk üzerinde raks/dans edenlerin, hakkı ayaklarının altına alıp çiğneyenlerin başlarına gelecekler var.

Biraz evvel hak mevzuunun büyüklüğü ifade edildi: “Hâlık’ın nâ mütenâhi adı var, en başı Hak.” diyor Akif. Herhalde lafz-ı celâleden sonra; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının ismi; öbürleri esmâ-i İlahiye. Esmâ-i İlahiye içinde de “Hakk”ın bir ağırlığı var; bütün hak-hukuk, ona dayanıyor: Bütün sübut meselesi, ona dayanıyor; vücud dediğiniz şey, ona dayanıyor; şuhûd dediğiniz şey, ona dayanıyor; zevk-i ruhânî dediğiniz şey, ona dayanıyor… Hak ismine dayanıyor. Onun için Âkif onu, esmâ-i İlahiyenin başına koyuyor: Hak.

Hak, o kadar yüce olduğu halde, onu ayaklar altında çiğneyenlerin, ha varmış ha yokmuş gibi çiğneyenlerin öbür tarafa intikal eden hallerini, hakkı çiğneme hallerini, adaleti ayaklarının altına alma hallerini, millet ruhunu ayaklarının altına alma hallerini, orada onların karşısına çıkan şeylerle gördüğünüz zaman, yürekleriniz ezilecek, acıyacaksınız. Ne gibi acıyacaksınız? Size saldıracak bir kurt düşünün. Size saldıracaktı, yiyecekti; fakat ondan daha büyük bir panter veya -bağışlayın- bir ayı, bir aslan, bir kaplan saldırdı, onu parçaladı. Oysaki o sizi yiyecekti, yakaladığı zaman. Nasıl onun parçalanışını gördüğünüz zaman yüreğiniz sızlar, “Vay vahşi vay! Nasıl da parçalıyor?!.” dersiniz, belki inlersiniz. İnsanlığınızı yitirmemişseniz şayet, hâlâ içinizde şefkatin zerresi varsa şayet, ahsen-i takvîme mazhariyetin hususiyetlerini içinizde taşıyorsanız şayet, Allah’ı gösteren muallâ-mücellâ bir ayna olduğunuzun farkında iseniz şayet, sizi yemek isteyenin parçalandığı yerde bile, yüreğiniz sızlar, halk ifadesiyle “cızzz” eder yüreğiniz.

Size balyoz indirenler.. sormadan, haksız olarak derdest edenler.. iftarınızı zehir edenler.. imsakınızı zehir edenler.. zindanlarda Müslümanca yaşamanızı zehir edenler.. “Falan da var mı bu işin içinde?!.” deyip az irtibatı olana da gadredenler… Fakire-fukaraya burs vermiş, fakire-fukaraya okumaları için kurslar açmış, fakire-fukaraya yardım olsun diye okullar açmış, dünyanın dört bir yanında rûh-i revânî Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) -şöyle böyle- tanınması için -bir yönüyle- bayrağını dalgalandırmış, marşını söylemiş, sevdirmiş, 170-180-200 ülkeye kendi değerlerini sevdirmiş; bütün bunlara düşmanlık yapanlar.. diş bileyerek bunların üzerine gidenler.. o tarafta sahip çıkan insanları tehdit eden veya para ile, pul ile başlarını döndürenler.. gadrin her türlüsünü, i’tisafın her türlüsünü, irtikabın her türlüsünü, ihtilasın her türlüsünü, zulmün her türlüsünü, gadrin her türlüsünü yapanlar.. yalanlara gırtlaklarına kadar tenezzül edenler.. iftiraların bini bir para, çok rahatlıkla kullananlar… O insanların öbür tarafta çektikleri azabı gördüğünüz vakit, burada canavar gibi size saldıran o insanların orada parçalanmalarını, cayır cayır yanmalarını -onda hiç şüpheniz olmasın- gördüğünüz zaman, yüreğiniz “cızzz” edecek.

  Allah’ım hidayetlerini murad buyuruyorsan, ne olur kalblerini yumuşat; yoksa Sana havale ediyoruz!..

Dua edin, Allah onları o durumdan kurtarsın ve size de orada o azabı çektirmesin, yüreğinize “cızzz” ettirmesin. Siz hep iyiliğin yanında, iyilik mülahazalarının yanında, iyilik dileklerinin yanında, peygamberâne himmetin yanında, re’fetin yanında, rahmetin yanında oldunuz/olunuz.

“Allah” ism-i şerifinden sonra, ism-i celâl ve celâleyi müteakiben “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” ile Kendini bize anlatıyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Burada da tecellî edecek o isimler, orada da. Ama burada celâlî ve ehadî tecelli olarak (birilerine göre) “Rahman” ismi; öbür tarafta “Rahîm” ismi. Kucaklayan isim. Herkesi kucaklayacak; hiçbir kimseyi o rahmetten mahrum bırakmayacak bir enginlik içinde ki, hadisin ifadesiyle, إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِيYarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” Eğer rahmet ve gazap meselesi söz konusu olsa bir yerde, ikisi de birden, rahmet, öne geçer ve Ben ona rahmetimle muamele yaparım.

Hakkınızda ilahî takdir, bu; haklarında ilahî muamelenin o olduğunda hiç şüphe etmeyiniz.

Dolayısıyla ağzınız açılıp kapandıkça, dudaklarınız kıpırdadıkça şöyle deyiniz: اَللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ “Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan..” وَتَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ “Kalblerini yumuşatmayı murad buyuruyorsan..” وَرَأْفَتَهُمْ، وَشَفَقَتَهُمْ، وَمُلاَيَمَتَهُمْ، وَمَحَبَّتَهُمْ إِلَيْنَا وَإِلَى خِدْمَتِنَا وَحَرَكَاتِنَا وَجَمَاعَاتِنَا “Bize, Hizmet’imize, hareketimize, cemaatimize karşı gönüllerinin re’fet, şefkat, mülayemet ve muhabbetle dolmasını murat buyuruyorsan…” Allah’ım, bütün bunlara karşı kalblerinin yumuşamasını ve içlerinde bir zerre rahmet hissinin tecelli etmesini murad buyuruyorsan, ne olur, bahtına düştük, bunu yap; Allah’ım onlar hakkında, bunu yap!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!..

Bamteli: HER HAKKI GÖZETEN PEYGAMBER UFKU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Halk içinde Hak’la beraber bulunan ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhidi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: اَلْمُؤْمِنُ الَّذِي يُخَالِطُ النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ، أَعْظَمُ أَجْرًا مِنَ الْمُؤْمِنِ الَّذِي لَا يُخَالِطُ النَّاسَ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükâfatça daha üstündür.” Halvet yolunu seçmeme, insanların içinde yaşama, onların eziyetlerine katlanma/sabretme, ecir ve mükafat açısından, sadece başının çaresine bakıp, bir halvethaneye çekilip, “Adam!.. Karışma kimsenin işine!” deyip sadece kendini düşünmekten daha üstündür; o eziyete katlananlar, öbürlerinden kat kat daha hayırlıdırlar.

Bu açıdan da eziyet göreceksiniz, cefaya maruz kalacaksınız; belki sürekli içinizde Şâir Eşref’in (v. 1910) sözleri kendisini hissettirecek;

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.

Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.

Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.

Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.”

İçinizde sürekli bu duygunun köpürdüğünü duyacaksınız; “Olsun!” diyeceksiniz, “Benim Efendim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) benim çektiğimin yüz katını çekti!..” O Ebu Bekir’ler, Ömer’ler, Osman’lar, Ali’ler, yüz katını çektiler; çektiler ama bir adım değil, ayağın yarısı kadar dahi geriye adım atmadılar. Başlarına inen balyozlar karşısında, biraz daha hızlandılar. Metafizik gerilimleri bir kat daha arttı. Daha bir hızlandılar, Allah’ın izniyle; beş senede realize edilebilecek bir şeyi, iki seneye sığıştırdılar.

  Nefis, şeytan ve mesâvi-i ahlâka karşı koyma, hatta iman, ibadet ve güzel ahlâk duygusunu yerleştirme istikametindeki gayretlerin bütünü “büyük cihad”dır.

Bir taraftan, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) dışa dönük hayatına bakacak olursak, o başımızı döndürecek kadardır. Savaşlardaki stratejileri, o işin içinde var; evsâf-ı âliye-i Nebeviye, o işin içinde var, anlatılıyor: İnsanlığa karşı tavır ve davranışları, aile ile münasebeti, zevceleriyle münasebeti, insanlarla münasebeti, genel tavrı, âbide şahsiyeti, gerçek insan-ı kâmil olmak hususiyeti…

Bir diğer taraftan da O’nun iç dünyasından süzülenler ve ortaya koyduğu ubudiyet de başlarımızı döndürecek kadardır. Onun içindir ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) çok önemli bir savaştan dönerken, رَجَعْنَا مِنَ الْجِهَادِ الأَصْغَرِ إِلَى الْجِهَادِ الأَكْبَرِ “Şimdi cihâd-ı esgardan cihad-ı ekbere (küçük cihaddan büyük cihada) dönüyoruz.” buyuruyor. Aynı zamanda kendi iç dünyasıyla da o kadar yaka-paça bir insan. Hâşâ, o bizim tahayyülâtımıza, tasavvurâtımıza, taakkulâtımıza gelen şeylere mâruz değildi. Fakat “mukarrabîn”e has kendi ufku açısından, Allah ile münasebetini değerlendiriyordu. Sürekli konsantrasyon mu istiyordu, ne idi? Sürekli, seyyidina Hazreti Musâ ile alakalı anlattığı gibi, “Başım arşın örtüsünün altında olmalı!..” düşüncesi veya onun da ötesinde bir beklenti adına “Tam hakkını veremedim!” mülahazası mıydı, ne idi? O “ekrabü’l-mukarrabîn” olma hususiyetine göre kendi derin muhasebesinin ifadesi miydi veya nazarı “ufuklar ötesi ufuklar”da bulunduğundan dolayı, “Ben tam onun hakkını veremedim!” mülahazasına bağlı bir cümle miydi, neydi?!.. İnsanlığın İftihar Tablosu, “Cihâd-ı esgardan cihad-ı ekbere dönüyoruz” diyordu. Bu, bir.

İkincisi de O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir cemaatin önünde idi; arkasında insanlar vardı; ne yaparsa, o yapılıyordu; ne derse, ona riâyet ediliyordu. Efendimiz, bu beyanıyla da “Ha, işte böyle düşünün!..” demiş oluyordu: “Şimdi, düşmanla yaka-paça olduk, Allah’ın izniyle ya yere serdik veya geldi kabul ettiler. Evet, ya ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dediler veya “Teslim oluyoruz! İnsanî değerler etrafında bir araya geliyoruz; bizden ne istiyorsunuz, cizye mi, haraç mı, onu da veriyoruz. Amma bizi sıyanet edin, bizim için de sera olun!” dediler. Bu durumlardan hangisi gerçekleştiyse gerçekleşti. Böyle bir mücahededen dönünce “Cihad-ı esgardan cihad-ı ekbere dönüyoruz! Nefis ile mücadeleye.. hislerimizle mücadeleye.. hiçbir zaman yakamızı bırakmayan şeytan ile mücadeleye dönüyoruz!” demek suretiyle, arkasındaki insanlara “İşte böyle düşünün! Böyle davranın! Bu anlayış içinde bulunun! Her zaman ciddî bir metafizik gerilim içinde bulunun! Bazen yaptığınız iyilikleri bile sorgulayın, ‘Acaba içine bir şey karıştı mı?’ deyin!..” buyurmuş oluyordu.

  İns ü Cinnin, Arap ve Acem’in, Dünya ve Ahiretin Efendisi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sürekli işte böyle bir aktivite içindeydi. Kurban olayım O’na!.. Farklıydı.. O’na bakarken, efendim, beşerdi ama beşer gibi değildi. Hak dostu, “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir beşerdir, fakat diğer insanlar gibi değildir. O, (bazı) taşlar arasında bir yakuttur.” diyerek bu hakikati ifade etmektedir. İmam Busîrî, Kaside-i Bürde’de şöyle der: مُحَمَّدٌ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَالثَّقَلَيْنِ وَالْفَريِقَيْنِ مِنْ عَرَبٍ وَمِنْ عَجَمِ “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın ve âhiretin, göze görünür ve görünmez ins u cin bütün yaratıkların, Acemi ve Arabıyla topyekûn insan topluluklarının efendisidir.” هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ * لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ الْأَهْوَالِ مُقْتَحَمِ “O, Allah’ın Habîbi, gönüller sevgilisi öyle biridir ki, sinelere gelip çarpan her türlü korkuya karşı O’nun şefaati umulur.” (Bazı nüshalarda مُقْتَحِمِ şeklindedir.) Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), öyle birisiydi fakat dışa karşı bütün bunları yaparken, aynı zamanda aile hukukuna riayette de o kadar hassas idi.

Bununla beraber, aile fertlerinin de bir kısım beklentileri oluyordu. Hani, onlar da birer insan nihayet; bu türlü beklentileri olabilirdi. Dahası, dünya açısından adeta fakr u zaruret içinde bulunuyorlardı. Âişe validemiz.. anam benim, kurban olayım.. başımı onun ayaklarının altına koyayım!.. Diyor ki: “Bazen bir hilal biterdi, bir hilal daha, bir hilal daha, yani kamerî üç ay geçerdi de bizim evimizde sıcak su kaynamazdı.” Hazreti Urve (yeğeni, Esmâ validemizin ikinci oğlu, Abdullah’ın küçüğü) diyor ki: “Hala, ne ile geçiniyordunuz?” Hazreti Âişe validemiz cevap veriyor: “Vallahi, iki-üç tane hurma ve bir de soğuk su ile geçiniyorduk!

Şimdi bir taraftan savaşlar da oluyor, ganimet de geliyor ve herkese dağıtılıyordu, Ensar’a ensarca, Muhacirîne muhacirce dağıtılıyordu. Efendimiz’in tasarrufuna da humus (beşte bir) kalıyordu; Allah Rasûlü onu bakıp görmesi gerekli olan kimselere sarf ediyordu. Bir kere Suffe’de bir hayli insan vardı, Ebu Hüreyre gibi; bazen bunların sayısının yüzü aştığından bahsediliyor. Bu insanlar, fakir-fukara, dünyanın değişik yerlerinden gelmiş, tahassun etmişler, kendilerini ibadete vermişler, kulakları O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) lâl ü gûher kelimelerinde, mübarek yüzünün çizgilerinde… Dini absorbe etmek ve ondan sonra gelecek nesillere onu ifâza etmek, bütün dertleri bu. Dolayısıyla, Allah Rasûlü onlara bakıyor; ona veriyor, ona veriyor, ona veriyor. Veriyor, veriyor… Hani var ya:

Bir şahıs gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti. Başka biri istediğinde ise, verecek bir şey kalmadığı için Allah Rasûlü “Vallahi benim elimde de bir şey yok, inşaallah gelince veririm!” deyip vaad etmişti; yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Hazreti Ömer bu duruma fevkalâde üzülmüştü. Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesi karşısında dizleri üzerine doğruldu ve “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vaad ettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ Rasûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Rasûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Ver, yine ver, yine ver, yine ver, elinde bir şey kalmazsa da, “Gelirse vereyim!” de… Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfetü’s-Sehmî ayağa kalkmış ve أَنْفِقْ يَا رَسُولَ اللهِ، وَلاَ تَخْشَ مِنْ ذِي الْعَرْشِ إِقْلاَلاً “Ver, hep böyle bol bol infak et ey Allah’ın Rasûlü, sakın Arş Sahibi Allah’ın Seni fakir bırakacağını ve Senden nimetlerini kesivereceğini zannetme, bu konuda endişeye girme!..” demişti. İki Cihan Serveri tebessüm buyurdu ve ardından şöyle dedi: هَكَذَا أُمِرْتُ “İşte Ben de bununla emrolundum.” Kurban olayım Sana!.. Kurban olayım!.. Ayağını bastığın toprağı, misk ü amber gibi gözüme sürme çekeyim!.. Benim Efendim!..

  “Tercihimiz Sensin, Senden vazgeçmeyiz ya Rasûlallah!..”

İnsan bu… Mal-mülk, dünyalık geliyor, geliyor; ezvâc-ı tâhirâta bir damla, başkalarına -bir yönüyle- derya. “Azıcık bize de olsa!” diyorlar. Allah Rasûlü, bu talep karşısında hiçbir şey demiyor. Mübarek cumbasına çekiliyor, -canım çıksın- ve bu haber dışarıya da sızıyor: “Mübarek annelerimiz hafif bir şey istemişler, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da bu istekten hoşlanmadığı için, cumbaya çekilmiş!” Tabii bu mevzuda, yine en hassas olan Hazreti Ebu Bekir’dir, Hazreti Ömer’dir. Ömer radıyallahu anh, daha heyecanlı. Kızı da o hânede, Hafsa validemiz. “Benim kızım, Efendim’e ne yaptı ki, benim Efendim darıldı, bir yönüyle, i’lâ yaptı!..” Kapıya geliyor, “Ben Efendimiz ile görüşmek istiyorum!” diyor. Hazreti Bilal perdedâr, “İzin yok!” diyor. Çok ısrar ediyor; O’na (aleyhissalâtü vesselam) haber gidince, “Gelsin!” buyuruyor. Gidiyor Hazreti Ömer; yukarıya, cumbaya çıkıyor. Döşeği yok -canım çıksın-, hasırın üzerinde yatıyor; kalkınca, hasır yanlarında izler bırakmış. “Ya Rasûlallah, Bizans şöyle.. Persler şöyle.. Sen cihanın sultanısın, bu haline bak!..” Efendimiz şöyle buyuruyor: أَمَا تَرْضَى-يَا عُمَرُ- أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا اْلآخِرَةُ  “Razı olmaz mısın, istemez misin yâ Ömer, dünya onların olsun, ahiret de bizim olsun!

Sonra, Allah Rasûlü, şu ayet-i kerimenin emri mucebince eşlerine bir teklifte bulunuyor: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لأَزْوَاجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلاً * وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الآخِرَةَ فَإِنَّ اللهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا “Ey (Nübüvvetin en büyük temsilcisi olan) Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle serbest bırakayım. Yok, eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve Âhiret yurdunu istiyorsanız, o takdirde bilin ki Allah, içinizden O’nu görüyormuşçasına dikkatli davranan ehl-i ihsan için çok büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/28-29) Efendimiz diyor ki: “Ey peygamber kadınları, gelin; şayet dünyayı istiyorsanız, sizi bırakayım, gidin, ne istiyorsanız alın onu. Yok, Allah’ı, âhireti istiyorsanız, halinize razı olun!” İlk defa en sadık arkadaşının kerimesi, Âişe validemize meseleyi arz ediyor; “Allah böyle buyuruyor! İstersen, sen bu meselede kendin karar vermeden bir babanla annenle de görüş!” diyor. Onun önemini de vurguluyor. “Ya Rasûlallah!” diyor anam!.. Benim anam!.. Sana kurban olayım!.. “Ya Rasûlallah! Bunu anama-babama mı danışacağım!.. Ben Seni tercih ediyorum!” diyor. Evet, üç ay ocak yanmamış, su kaynamamış; soğuk su ve hurmayla geçinmişler; içlerinde hafif bir talep belirmiş.. ve Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir tavır içine girmiş. Buyuruyor ki annemiz: “Vallahi benim dediğim gibi, hepsi de öyle dedi!” Bu ne büyüklüktür, bu ne inceliktir, bu ne nezâkettir!..

  Hiç Kimseyi ve Hiçbir Hakkı İhmal Etmemenin Yanında Kullukta da Zirve Peygamber Ufku

Savaşlar öyle, tabiyeler öyle, stratejiler öyle… İnsanlara karşı tavrı öyle, eşlerine karşı tavrı öyle, torunlarına, küçük çocuklara karşı tavrı öyle… Mübarek kerimesinin kızını omuzuna alıyor namazda, secdeye giderken indiriyor. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimizi, kucağında minbere çıkarıyor… Hiçbir kimse “Ben şu kadar bekliyordum da bulamadım!” diyemiyor, meşru dairede. Herkesin hukukuna kılı kırk yararcasına öyle riayet ediyor ki, “İhkâk-ı hak etmek için, hakkın âbidesini ikame etmek için gelmiş bu insan!” dedirtiyor. Çok yönlü. Bu da meselenin ayrı bir yanı.

Bütün o savaşlar, o aile efradını gözetme, o insanları idare etme, o herkese bağrını/vicdanını açma, o vicdana girmek, misafir olmak isteyenlere kat’iyen ayakta kalmama emniyet ve güveni verme gibi hususiyetlerinin yanı başında, Allah Rasûlü’nün bir de ibadet ü tâatinde bir hassasiyeti, bir inceliği vardı ki!.. Namaza durduğu zaman, namazlaşıyor, adeta kendinden geçiyordu. Başını secdeye koyduğu zaman, bazen ağlıyordu, tâ arkada hıçkırıkları bir sinerji şeklinde başkalarında da o heyecanı, o cuşişi (coşkunluğu) meydana getiriyordu.

Görüyorsunuz; İnsanlığın İftihar Tablosu, Allah karşısındaki tavrı itibariyle, insanlarla muamelesi itibariyle, ibadet ü tâatteki inceliği itibariyle, ihsan şuuru, ihlas düşüncesi, yakîn anlayışı, tefviz ve tevekkül keyfiyeti itibariyle öyle iç içe incelikler yaşıyor ki, insanın başını döndürür. Hiçbir tavrı, hiçbir davranışı, melekler tarafından bile “Şöyle olsaydı daha iyi olurdu!” falan denmeyecek şekilde bir hassasiyet, bir incelik sergiliyor. Her mübarek tavrı, melekler tarafından temaşaya koşulacak bir tavır oluyor. Cenâb-ı Hak, onun damlasını mı diyeyim birkaç damlasını mı, kalb katılığına müptela olmuş günümüzün insanlarına da lütfetsin. (Ondan da Allah’a sığınıyor, “Kalb katılığından, Allah’ım, Sana sığınırım!” diyor.) Onu lütfetmek suretiyle, bizi kalb katılığından, kuruyan gözyaşlarından, ürpermeyen kalbden, insanlara insanca davranmayan anlayıştan kurtarsın, halâs eylesin.

Efendimiz’in hiçbir hakkı ihmal etmeyip herkese karşı hukuku gözetişinin şerhini gerektiği gibi diyemedim de bir tahşiyede bulundum. O’nu şerh etmek, O’nu tam anlatmak için mücelletler yetmez. Fakat ömrümüz vefa ettiği sürece O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmak suretiyle, Cenâb-ı Hak bizi de şereflendirsin. Ve dünyanın dört bir yanına O’nu anlatmak için giden kardeşlerimizi, arkalarına takılan, onları şakî gibi takip eden şeytanın avenesinin şerrinden de muhafaza buyursun!.. Vesselam.

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allahım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, mübarek ailesine ve güzide ashabına salât ü selam ederek bunu diliyoruz; kabul buyur Rabbimiz!..”

Bamteli: YOLDA DÖKÜLENLER VE İNSANÎ DAVRANIŞLAR MANZUMESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Bakalım, kimler bir muhalif rüzgârla harman gibi savrulacaklar ve kimler hem kendilerini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa vâsıl olacaklar?!.

اَللَّهُمَّ نَوِّرْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ قَدِّسْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ طَهِّرْنَا مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَالْجِسْمَانِيَّةِ وَالْحَيَوَانِيَّةِ وَالنَّفْسَانِيَّةِ، وَقَدِّسْ سَرَائِرَنَا، وَنَوِّرْ سَرَائِرَنَا، فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا * وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

(Allah’ım iç dünyalarımızı nurlandır; manevî melekelerimizi ve latifelerimizi arındır. Bizi beşerî, cismanî, hayvanî ve nefsanî kirlerden/pisliklerden temizle. Her halimizde ve her işimizde manevî latifelerimizi tertemiz kıl ve iç dünyamızı nurlu eyle ki, ilahî tecellilerine her zaman açık ve hazır olalım. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ailesine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz Rabbenâ!..)

İnsanın iç dünyası karanlık olunca, duyguları ve düşünceleri de hep o kirin tesirinde kalır. Kalb, yenik düşer; ruh, âvâre kalır. Ve insan, kendini bir yerde bir şeyin içinde zanneder ama aldanmış olur.

İç aydınlığı çok önemlidir. İnsanın iç dünyası envâr-ı İlahî ile, Hazreti Nûru’l-Envâr (celle celâluhu) ile, Münevvirü’n-Nûr (celle celâluhu) ile nurlanmayınca, o iç karanlığı, insanın bütün ufkunu karartır. Yollar, meşalelerle dolu olsa, projektörlerle dolu olsa, o yine gider sağa toslar, sola toslar; “dünya” der, ona takılır; “cismaniyet” der, ona takılır; “bohemlik” der, ona takılır; “şehevât-ı nefsâniye” der, ona takılır; “mal” der, ona takılır; “mülk” der, ona takılır…

Enbiyâ-ı izâmın nurlu atmosferine girdikten sonra bile böyle bir karanlığın kurbanı olmuş zulmetzedeler sayılamayacak kadar çoktur. O irtidat hadiseleri akıntısına kapılan nice kimseler vardı ki, bunlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile diz dize gelmişlerdi; O’nun arkasında namaz kılmışlardı, oruç tutmuşlardı; münafık değillerdi. Fakat bir yerde başları döndü, bakışları bulandı, düz yolda patikaya saptılar ve takılıp yolda kaldılar. Bunlara “yolda dökülenler” deniyor. Seyyidinâ Hazreti Musa ile Zât-ı Ulûhiyet arasında cereyan eden bir muhavere içindeki insanlar gibi: “Yâ Musa! Onlar, Bana ulaşmış, Beni bilmiş insanlar değil; onlar, yolda olanlar ve yolda dökülenler!

(Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap verir: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”)

Çok tekerrür etti, siz de iyi biliyorsunuz; tekrarını da -bir yönüyle- zâid sayabilirsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok tekrar buyurduğu bir dua: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde, diyanette, dini hayatta sâbit kıl!” “Ekrabu’l-mukarrabîn” olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi adına belli bir ufkun ifadesi olarak, o mevzudaki o durumu itibariyle, bir talebini böyle seslendiriyor. Fakat O’nun bu mübarek duasını rehberliğinin gereği, imam olmasının gereği, size/bize tâlim düşüncesinin gereği olarak anlamak, bize öğretmek için söylemiş olduğunu düşünmek Kıtmîr’e daha uygun geliyor: “Ben de böyle diyorsam şayet, bakın başınızın çaresine!..” demek gibi.

Evet, kendimizle yüzleştiğimiz zaman, eksiğimizi, gediğimizi, kırığımızı, döküğümüzü görürüz. Ancak o zaman görürüz neremiz karanlık, neremiz aydınlık, nerede doğru yolda yürüyoruz, nerede yürüdüğümüzü zannettiğimiz halde zikzaklar çiziyoruz. Kendimizle yüzleşmeyince bunları bilemeyiz. Üzerinde durulup belki kaleme kâğıda dökülmesi gerekli olan engin bir mevzu ama o da yine aydınlık bir dimağ ister. Öyle aydınlık bir konunun kendi muktezâsı gereği aydınca ortaya dökülmesi için, duygunun ve düşüncenin de aydın olması iktiza eder.

  Tebessümle yaşamalı, tebessümle ölmeli; fakat yangın yerine dönmüş İslam dünyası karşısında hâlâ gülebiliyorsanız, bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var!..

“Bir gül gibi, gördüğün herkese gül!

Renk ve kokunla ruhlara süzül,

Hep bir sevgi sembolü gibi görül,

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!”

Son mısra yarım kafiyeye kurban gitmiş; “-ül” ile “-öl” birbirinden farklıdır, şiirin şiiriyetine dikkat edenler, ona da dikkat ederler.

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..” Keyiflenme, neş’elenme, dırçık atma değil. (Dırçık atma tabiri, Doğu Anadolu’ya mahsus; baharda buzağıların dışarıya çıktıkları zaman yaptıkları tavırları ifade için kullanılır.) O manada değil; esas olan, insanları memnun etme, tebessümlerinle gönüllere akma.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde magmalar kaynayıp duruyordu.. insanları, ulaştığı ufka ulaştırma magmaları.. herkesi gördüğü cennete ulaştırma magmaları.. bütün engelleri aşarak لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati ufkuna/zirvesine ulaştırma magmaları.. “Niye görmüyorlar?! Neden duymuyorlar?!. Neden dinlemiyorlar?!. Neden gittikleri o eğri-büğrü yoldan vazgeçmiyorlar?!. Neden bir kere de sırat-ı müstakîm demiyorlar?!.” diye. Kur’an’ın değişik yerlerinde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ta’dil ve takdir adına kullanılan çok farklı ifadeler vardır ama bu arada iki yerde “Neredeyse kendini öldüreceksin!” denilmektedir: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân’a) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6); لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) Evet, “Sana/inene inanmıyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!” deniyor. Öyle heyecanlıydı; içinde magmalar vardı, köpürüp duruyordu.

Diğer taraftan, sâdıkların hâlidir bu. Kur’an-ı Kerim, وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, onlardır Allah’a karşı gelmekten ve her türlü fenalıktan korunan ve Allah’ın koruması altına girenler.” (Zümer, 39/33) der. “Biri, O (aleyhissalâtü vesselam); biri de arkadan O’nu tasdik eden.” diyorlar bu ayetin yorumunda. “Sâdık”ın hali, tıpkı o arzın derinliklerindeki magmalar gibi köpürüp durma ama onu dışarıya vurmama halidir. Âşık ise, değişik yerlerden boşluklar bulunca, dışarıya püskürmeler şeklinde kendini ifade eder. Onun için “sâdık” ondan daha derindir. Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “esdaku’s-sâdıkîn”dir. Dolayısıyla sürekli böyle yanardağların dibindeki şeyler gibi içi köpürüp durduğu halde, O, insanlarla karşılaştığı zaman, yine herkesi tebessümle karşılıyordu. Tebessüm insanı idi. Bir tebessüm…

Siyer kitapları, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, hayatında sadece üç defa güldüğünden bahsediyorlar; gülme dediğimiz şekilde. İçinde öyle yanardağlar köpürüp duran bir insan, gülemez herhalde!.. Günümüzde âlem-i İslam’ın genel manzarasına bakan insana, “gülme”nin haram olması gibi!.. Haram.. haram!.. Sürekli lav püsküren bir İslam dünyasına bakın! Kendi ülkenizi gez-göz-arpacık yapın; İslam dünyasını da bu gez-göz-arpacık ile temaşa etmeye durun. Bu İslam dünyasına böyle baktığınız zaman hâlâ gülüyorsanız, bence bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var.

Bazı ahmakların kalkıp “Ülkemizde hak, adalet, hürriyet, her zaman olduğundan fazla, en mükemmel şekilde yaşanıyor!” demesine bakmayın! Birinin de bunu diyenin elinden tutup onu da bir psikiyatriste götürmesi iyi olur, kanaat-i âcizânemce. Ortalık cayır cayır yanarken.. binlercesi âh u zâr ederken.. hatta milyonlara bâliğ olan insan inlerken.. mahrumiyetleri mahrumiyetler takip ederken.. hak-adalet üzerinde raks edilirken.. milliyet ruhu ayaklar altında pâyimal iken… Hâlâ her şeyi -bağışlayın- halk ifadesiyle “süt liman” görme, aklî maluliyetten kaynaklanan bir cinnet zırvasıdır. Her şeyi mükemmel görme, her şeyi her zaman olduğundan daha mükemmel kabul etme, şu anda İslam dünyasına bakıp bunları mırıldanma, bir akıl maluliyetine delalet eder; “paranoya” da değil, düpedüz üç buutlu bir “cinnet” ifadesidir.

Dahası, ondan daha acınacak bir hal varsa o da, böyle mecnunların arkasından koşan yığın yığın, işin ne olduğunu bilmeyen mecnunların varlığıdır. Zaten tımarhanedekiler, birbirlerinin hallerini çok yadırgamazlar; çok rahat birbirleriyle anlaşırlar, ederler. Ama içlerine kendilerine bakan psikiyatrist hekim bile girdiğinde, onun tavırlarındaki istikamet, düzgünlük ve farklılıktan dolayı, birbirlerinin yüzlerine bakar, kahkaha atarlar; “Şu adama bak, ne tuhaf!” falan derler. Onların nazarında tuhaf olan, aklı olandır. Ama o akılsızlar, kendilerini tuhaf görmezler. İşte, bugün “âlem-i İslam” dediğimiz şeklî Müslümanlığın hâkim olduğu dünyada, manzara bundan ibarettir.

Fakat ye’se düşmeyin!.. “Gam-ı tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol -olabilirsen- herkese!..” Kulaklarını kapa o türlü çatlak sese.. ve elinden geliyorsa, kulaklarını aç, Peygamber’den gelen diriltici nefese!..

  Dilde Hafif, Terazide Ağır, Rahman Nezdinde Sevimli İki Cümle

“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.” Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Kulluk şuuruyla başınızı yere koyduğunuz zaman, Allah’a kurbet hâsıl olur. İşte o ânı iyi değerlendirmek, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve Peygamber Efendimiz’den nakledilen niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ayet ve hadislerde geçmeyen duaları ise kelam-ı nefsî türünden mülahazalara emanet edip kalbin diliyle seslendirmek lazımdır.

Hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmine “ricâl” de denir. Ricâl okurken görürsünüz: Bazı kimselerin ibadet alanındaki sergüzeştleriyle alakalı durumları ifade edilirken, “Öyle ayakta duruyordu ki, onu görenler ‘Galiba rükûu unuttu!’ diyorlardı.” cümlesine yer verilir. Anlıyorsunuz manasını. Rükûa gidince de “Galiba bu adam, kavmeyi (doğrulup dimdik durmayı) unuttu!” falan diyorlar. Kim bilir, orada belki elli defa kelimelerin en güzelini tekrar ediyor.

Buhari’nin son hadisidir, sahih, meşhur hadis: كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.”

Bu cümleler, “tevhîd-i hâss” ve “tesbîh-i hâss”ı ifade etmelerinin yanı başında, aynı zamanda “isneyniyet”e de delalet etmeleri itibariyle, Hazreti Pîr-i Mugân, o ufku ihraz edenler için onların söylenmesinin bir şey ifade edeceğine dikkati çekiyor. Efendim, “tam tevhid” içinde -esas- “isneyniyet”i de, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikati sabittir.” gerçeğini de unutmama mevzuu. Çünkü bir tarafta tam takdîs var. Bir yönüyle, her şeyi silme; her şeyi, O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerin birbirini takip etmesinden ibaret görme.. Hazreti Muhyiddin’in “vücûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “şühûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. Fakat bir tarafta da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek gibi; kendini görme, nimeti görme, Mün’im-i Hakiki’yi (celle celâluhu) görme ve اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ ile gürleme gibi, “isneyniyet”i ifade etme mevzuu var. Derince bir konu; herhalde mizandaki ağırlığı da bundan. كَلِمَتَانِ İki kelime vardır ki, خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Dile ağır gelmez, söylemesi pek kolaydır. ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda ise teraziyi kıracak kadar ağırdırlar. حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ Allah nezdinde de en sevimli iki kelimedir: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ

Me’sûrat’ta (Efendimiz’den rivayet edilen dualar arasında), onun rükûda dendiğine dair bir şey görmedim. Fakat orada سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ dendiğine göre, öyle mübarek bir kelimenin denmesinde de bir mahzur görmüyorum. Neden? İnsanın, kendini nefyetme adına ilk adımı atıp bir asâ gibi büküldüğü anda evvelâ o tesbihi tekrar etmesi ve sonra ayağa kalkıp رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ile “isneyniyet”e bakan yanı söylemesi arasında سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ öyle uygun düşüyor ki!.. İşte, selef-i sâlihînden çokları belki elli defa diyorlar bunu: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Diyor ve belki gerçekten de ayağa kalkmayı unutuyorlar.

  “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.”

Namazda sehiv (unutma) mertebelerinden de bahsedilebilir: 1-Kutsal nisyan/sehiv: Namazın içinde, namaza dalmanın ve adeta namazlaşmanın bazı rükünleri unutturmasına “kutsal nisyan” denir. Ha, kitaplarda böyle bir şey yok fakat Nebi’nin nisyanına “me’âlîye inhimakına bağlı olması” itibariyle, biz öyle diyoruz. 2-Mübarek nisyan/sehiv: Hazreti Ömer’in nisyanı gibi. O da oluyor. “Yâ Emire’l-mü’minîn, namazı şöyle kılacaktık ama böyle kıldırdınız!” diyorlar. “Falan yere asker sevk ediyordum.” diyor. Namazda i’lâ-i kelimetullah adına nisyan. 3-Nisyan-ı (/sehv-i) süfehâ: Bizim gibi ümmîlere (ama sizi katmayayım, nemelazım, belki sizler âlisiniz, Allah bilir; benim gibi ümmilere) gelince, bizim nisyanımız, “nisyân-ı süfehâ”dır. Dünyaya ait, mâsivâya ait şeyler kalbimizi alıp götürdüğünden dolayı, kararttığından dolayı, namazda, namaz dışı şeylere dalarız. Onun için namazda, namaz içi şeylere dalmak suretiyle insan bir şeyi unutuyorsa, o nisyana “kutsal nisyan” diyoruz. Başını secdeye koyduğu zaman, etraftakiler endişe ediyorlar, kaldırmıyor başını bir türlü.

Antrparantez arz edeyim: Biri, camide imam ise, umum cemaate namaz kıldırıyorsa, orada Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” beyanına uygunluk içinde hareket etmesi lazım. Ama kendi kendinize namaz kılarken, her rüknü özene bezene, uzun uzun yapabilirsiniz.

Öyle kılıyorlardı, namazlaşıyorlardı. Secdeye gittikleri zaman, etraftakiler “Acaba öldü mü?!” diyorlardı. İhtimal, yarım saat secdede duruyorlardı. Zannediyorum, böyle bir insan, o türlü cevher adalarına, mercan adalarına dalınca, diğer şeyleri de unutuyor orada. Bir yönüyle o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe; bir musikişinasın “ney”i ile veya başka enstrümanı ile makamdan makama, makamdan makama, makamdan makama geçmesi ve kendisine bir zevk zemzemesi yaşatması gibi, o da kutsal bir zevk zemzemesi yaşıyor orada. Secdeye başını koyuyor, bir daha kaldırmak istemiyor başını. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Secde, Allah’a en yakın olduğun hal ise, niye o yakın hali bırakıyorsun ki?!. Amma yapacağın başka şeyler var; bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık… “Hel min mezid!” (Daha Yok mu?) yolcusuna düşen şey, sürekli o yakınlığa ait argümanları kullanmaktır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Başını bir daha koyuyor. Öyle bir “kıyam”laşma, öyle bir “rükû”laşma, öyle bir “kavme”leşme, öyle bir “secde”leşme, öyle bir “celse”leşme, öyle bir “tahiyyât”. O da Miraç’ta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Cenâb-ı Hakk’a tazimât u tekrimâtını arz etmesi, Zat-ı Zü’l-celâlin de ona mukabelede bulunması, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ demesi.. O’nun da, aldığı o selam ile orada bile ümmetini yâd etmesi. Bu mülahazalarla çok derin bir muhâvere ufkuna ulaşma namazda oluyor. Onun için “namazı iyi bil ki, o mü’minin miracıdır.” “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini (din gemisini) namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz piridir / Namazsız-niyazsız İslam olur mu?!” Ama namaz, “namaz” olması lazım ki, namaz kılan da “Müslüman” olsun.

  “Allah’ım, beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster!”

Evet… O ki, Yaradan O’dur; O’na can kurban. Kalkıp öpesim geliyor da o mübarek ismi fakat âdet çıkarmış oluruz, bu defa herkes kalkar öper onu. Putperestlikler böyle doğmuştur. Ama o iştiyak, içinizde olmalı. Gerçekten o nâm-ı celil-i İlahî, ne zaman o levhada çıksa, böyle içimden “Yahu, kalkıp da bir öpsem onu!” geçiyor. İsim… İsim, müsemmânın ne aynıdır ne de gayrıdır. Bizimkinin gayrı olduğu bellidir; çünkü bizimkini anamız-babamız, konu-komşu koymuşlardır. Bazıları da hoca bildikleri adamlara sorarak, “Annesinin adı Fatma, bir kızı olacak, bunun adını ne koyalım?!” demişlerdir. Mesela, sen de diyorsun ki: Betül. Ne kadar isabetli, Allah bilir. Fakat O, Allah (celle celâluhu); O kendi diyor: Allah, er-Rahman, er-Rahim, Mâliki yevmi’d-din, Hayy, Kayyûm, Ehad, Samed; can kurban yâ Ehad, yâ Samed!..

Allah’ım, beni bana unuttur. Ve kendimden bahsetmeyi, bana, kerih göster!” Vird-i zebân olsun. “Allah’ım, beni bana unuttur!” O ben miyim, ya ben O mu?!. “Öyle bilmezdim ben kendimi / O ben miyim ya ben O mu? / Âşıkların budur demi / Yandıkça yandım bir su ver!” (Gedâî)

Ben O’ndan gelen tecellilerden başka bir şey değilsem, ayıptır yahu, benim kendimi takdis edercesine, “ben” demem. Ama -bir yönüyle- vücudunun gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin gölgesi.. ve sanatının eseri. O’ndan ötürü, Hak’tan ötürü. Yunus Emre demiş, değil mi? “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” Her yaratık sevilir, Yaratan’dan ötürü. Sinek sevilir, karınca sevilir, bir yeşil yaprak sevilir, bir ağaç sevilir. Sizin gibi düşünmeyen bir insan sevilir. Sevmenin mertebeleri vardır. Seninle aynı safta duran, aynı Allah karşısında eğilen asâ gibi, yerlere kapanan, kalkıp kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe divan duran, seninle aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan insanlara karşı alakan, O’ndan ötürü; onların O’nunla olan irtibatlarından ötürü.

Bütün bunlar -bir yönüyle- Sana müteveccihler. Senin hatırına, hepsini gönlümde derin bir alaka, derin bir sevgi ile alkışlıyorum! Ama bu, diğerlerini hakir görmemi gerektirmez; çünkü onlar da Senin fırçandan çıkmış, Senin vücudunun gölgelerinin gölgelerinin gölgeleri… Dolayısıyla Senin hatırına o sanatlara karşı da, o âbidelere karşı da saygılı olmaya çalışıyorum!” İşte bizim insanlığa bakış ufkumuz, zaviyemiz, gezimiz-gözümüz-arpacığımız bu. Siyasînin gezi-gözü-arpacığına gelince; “Benim partimde isen, Firdevs’e girersin. Yoksa, Peygamber’in partisinde bile olsan, giremezsin; onun için sen, lânetlenmeye kesb-i istihkak ediyorsun!” Bu da siyasînin felsefesi…

  İnsanın mahiyeti adeta ibadete ve ubudiyete göre programlanmıştır.

Allah (celle celâluhu) insanı yaratırken, aslında onu insandan istediği şeyleri yerine getirebilecek şekilde bir anatomi ile, bir fizyolojik yapı ile örgülemiştir. Alexis Carrel’in “İnsan Bu Meçhul” kitabına baktığınız zaman da görürsünüz; o uzuvlar, o uzuvların fonksiyonları, mahiyet-i insaniye, öyle bir kurumla kurulmuş, öyle örgülenmiş bir danteladır ki!.. Bir yönüyle, insan ancak o ibadetle kendine göre bir şey yapmış olur; Allah karşısında, O’nun emirlerine göre tavır belirlemesiyle, mahiyetine saygılı davranmış olur. Çünkü özünde öyle olması gerekli olan şeyleri o haliyle dışa vuracak; Allah (celle celâluhu) ibadet etsin diye yaratmıştır onu. وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56)

Melâike-i kiram’da cebr-i lutfî olarak vardır ubudiyet. Onlar, sizin yeme, içme, yatma ve beşerî başka mukteziyatı yerine getirme mevzuunda duyacağınız arzu ve ihtiyaca benzer şekilde Cenâb-ı Hakk’a karşı arz-ı ubudiyete ihtiyaç duyuyorlar. Hani o “müheymîn” var, onlar bir an gözlerini Allah’tan ayırmıyorlar. Bazı ehlullahın hayat sergüzeştlerinde, kendilerini anlatırken gördüm; “Bir an kendimi huzur-u risaletpenahîde görmesem, kalbim durur, ölürüm!” diyor adam. O ehlullahtan böyle diyen insanlar var. (İçinizde vardır herhalde böyle diyen. Başınızı sallamayın da.) “Bir ân, huzur-u risaletpenâhînin dışında kendimi görsem, ölürüm!” Demek ki sürekli bir “maiyyet-i nebeviyye” yaşıyor onlar.

Bunu bilmeyen bir kısım teologların mülahazasına bakmayın. Onlar, kitaplara takılmış, fişlemiş, işlemiş; bir de fişleyip işledikleriyle başkalarını dişlemiş insanlar. Ben, kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, cismâniyetten çıkmış, bedenin ağırlıklarını sırtından atmış, hayvaniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat eden insanlardan bahsediyorum. İmam-ı Rabbânî gibi, Hazreti Muhyiddin gibi, İsmail Hakkı Bursevî gibi, Şâh-ı Geylânî gibi, çok bayıldığım insanlardan bir tanesi Mustafa Bekrî es-Sıddîkî (Uşşâkîlerin Pîri ve o büyük insanlar arasında milimi milimine Ebu Hanife’yi takip edenlerden de biri) gibi… Evet, bunların ufkunu idrak edememiş, nazarînin mahpusu, surînin mahpusu, yetiştiği kültür ortamının mahpusu; o çerçevenin dışına çıkamayan zavallılar da var. Yemin etmiş gibi, kendi çevrelerinde, yetiştikleri muhitin kendilerine telkin ettiği şeyleri kırmızı çizgi kabul ederek, “Bizimki buraya kadar, daha ileriye bir adım atamayız!” zannedenler de var.

Hayvaniyetten çıkmak, cismaniyeti bırakmak, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etmek “Hel min mezîd” babayiğitlerinin işi. Evet, onlar, öylesine maiyyet-i İlahiyeye âşina ve âşık. Bî kemm u keyf. Mahiyeti hakkında bir şey söylemeye me’zun değiliz, söyleyemeyiz; söylediğimiz her şey -bir yönüyle- yorum olur, tefsir olur, te’vil olur, hâşiye olur, şerh olur.

Şerh dedim, Hazreti Mevlânâ’nın sözü (tabloda) çıktı: سِینَه خَواهَمْ شَرْحَه شَرْحَه أَزْ فِرَاق / تَا بَگُویَم شَرْحِ دَرْدِ إِشْتِیَاقSîne hâhem şerhâ şerhâ ez firâk / Tâ bi-kûyem şerh-i derd-i iştiyak” diyor: “Parça parça olmuş sine isterim ki, Allah’a karşı iştiyak derdimi ona açayım!..” Kalbi parça parça olmamış insan, benim diyeceğim şeyleri anlamaz ki!.. Nâdan nasıl anlayacak?!. Esas Allah için parça parça olmuş bir kalb olması lazım ki, ben de içimi ona dökeyim. Anlamıyor adam; senin dilini anlamıyor, kalbinin dilini anlamıyor, anlamıyor!..

İnsan, özü itibariyle, Kudret eli tarafından, İlahî meşiet tarafından, İlahî irade tarafından, ilmî programa göre şekillendirilirken, bir dantela gibi ona bir suret kazandırılırken, -esasen- Allah’a ibadet edecek mahiyette yaratılmıştır. Namazıyla öyledir, orucuyla öyledir, hacdaki tavafıyla öyledir, sürekli vird-i zebanıyla, O’nu yâd etmesiyle öyledir, kalbin her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demesiyle öyledir; öyledir, öyledir… Mahiyeti öyle olduğundan dolayı, o mahiyeti doğru okuyan melâike-i kiram اسْجُدُوا لآدَمَ  (Hz. Âdem’e secde edin!..) dendiği zaman, hiç yadırgamadılar. Mahiyetine baktılar: Mahiyeti ibadete göre öyle örgülenmiş ki, mahiyetine bakınca adeta “Yahu bu sanki -böyle- sadece Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek, peygamberin mesajına göre hareket etmek üzere yaratılmış. Nazarı hep öbür âlemlerde; dünyaya göz ucuyla bakan, orayı sadece bir mezraa olarak gören, âhiretin koridoru olarak gören, esmâ-i İlahiyenin mecâlisi olarak gören, sıfât-ı Sübhaniyenin mezâhiri olarak gören ama ona göz ucuyla bakan, ‘Sana bu kadar!’ diyen bir varlık…” dediler. Melâike-i kiram, tabloyu doğru okuduklarından dolayı, hiçbir tereddüt yaşamadan, secde emri karşısında hemen başlarını yere koydular, “Yahu bu ne güzel mihrap!..” dediler, Âdem… Tabiat-ı Âdem böyle; mahiyeti/anatomisi tamamen ibadete göre programlanmış bir varlık. İnsan kendine baksa, kendini doğru okusa, yapması gerekli olan şey de budur.

  Hadis-i şeriflerde, namazda yapılmaması gerekenler değişik hayvan teşbihleriyle anlatılmıştır; zira, namaz, insanî tavırlar manzumesidir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle işaret buyurduğu gibi; namaz, bir yönüyle insanî tavırları ortaya koyma ameliyesidir. İnsan kendini dinlediği, iç dünyasını doğru okuduğu, iç âleminin anatomisini doğru okuduğu zaman.. yani fizyolojisinin anatomisini değil de daha ziyade metafizyolojisinin (bu tabir yok ama olsun, terminolojiye koyun bunu da) metafizyolojisinin anatomisini okuduğu zaman bunu görecektir. O çok önemlidir ve esasen küfür -bir yönüyle- o zift kaynağından (insanın kendisini doğru okuyamamasından) kaynaklanmaktadır, taklit o zift kaynağından kaynaklanmaktadır. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendileri nasıl kılmışlarsa, namazı öyle tarif buyuruyor.

Mesela ayakta dururken nelere dikkat etmek lazım geldiğini anlatıyor. Hatta dikkatinizi dağıtacak şekilde, çok şekilli, resimli urbalar filan giyme mevzuuna da değiniyor. O bile kafayı dağıttığından, konsantrasyona mani. Çünkü madem benim mahiyetimde O’na teveccühü iktiza edecek bir dinamizm var, esasen beni O’na yönlendiriyor; öyleyse başka şeyler araya girdiği zaman konsantrasyon bozuluyor. Dolayısıyla -efendim- “Falan şeye, filan şeye bakmak suretiyle, halının nakışlarına dalmak suretiyle, duvarlardaki renklere/şekillere dalmak suretiyle, resimler/şekiller/hatlar arasında münasebetler kurmak suretiyle dağınıklığa düşmemek lazım!” deniyor. Dağınıklığa düşmeme… O da ayrı bir konu; belki o mevzuda ona dense dense “hevâîler gibi” denebilir. Hevâî olmama, konsantrasyona bağlı. Hevâîlik; nizamsız, intizamsız, âhenksiz yaşama.. yolsuz, yöntemsiz yaşama.. yolsuzluk yapma, yolsuzluk… Hevâî bunların hepsi; çalan, çırpan, eden, eyleyen, hepsi yolsuz adamlar bunlar. Yolları olmadığından dolayı, yolsuzların varacağı yer de bellidir.

Peygamber Efendimiz, başka konulara da temas buyuruyor. Ezcümle, insanın “metafizik anatomisi” çerçevesinde (onun dışa vuruşunu ifade ederken) buyuruyor ki: “Rükûa gittiğiniz zaman, imamdan evvel başınızı kaldırmayın!” Başınızı tekbir ile kaldırın; “Allahu Ekber!” deyince, O’na cevap veriyor gibi başınızı kaldırın. “Yoksa hımar şekline dönersiniz!” diyor. Demek ki, mânevî bir mesh meselesi oluyor. Evet.. “Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!” Hafizanallah… Zira insanın orada yapması gerekli olan şey, “Allahu Ekber!” denmesini beklemektir, “Büyük yalnız Allah’tır!” Demek ki “Allahu Ekber!” komutunu bekleyerek O’nun büyüklüğüne kulak vermek ve O’nun büyüklüğünü ikrar ederek başı kaldırmak, esas. Ve -bir yönüyle- beli doğrulmaya müsait yaratmasına da hamd u senâda bulunuyor gibi,

رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا طَيِّبًا كَثِيرًا مُبَارَكًا فِيه، وَلَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَاوَاتِ وَمِلْءَ الْأَرْضِ، وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ، أَهْلَ الْمَجْدِ وَالثَّنَاءِ، أَحَقُّ مَا قَالَ الْعَبْدُ، فَكُلُّنَا لَكَ عَبْدٌ، لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلاَ مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

(Ey Rabbimiz, hamd Sana mahsustur; çokça, tertemiz, mübarek hamdler Sana aittir. Allah’ım, gökler dolusu, yer dolusu, aralarındaki her şey dolusu ve daha başka dilediğin şeyler dolusunca hamd Sana mahsustur. Ey mecd ü senâya lâyık olan! Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: Allah’ım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Senin olmasını murat buyurduğun bir şeye karşı gelip onu reddedebilecek ve verdiğin hükmü değiştirebilecek kimse yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefinin bir faydası dokunmaz.)

Yine antrparantez, câmide imam namaz kıldırırken böyle derse, cemaati kaçırır, devr-i risâletpenâhide olduğu gibi. Ama kendi kendine yaparken, onu namaz gibi kılmalı. O me’suratta olan her şeyi demeye çalışmalı. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek lâl u gûher döken dudaklarından dökülmüş her kelimeyi, ben niye demeyeyim ki?!. O inciler O’nun dudaklarından dökülmüşse, benim dudağımdan niye dökülmesin ki?!.

Evet, رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ diyerek, “Yahu belim de doğrulmaya müsaitmiş benim!” mülahazasından sonra secdeye giderken, evvelâ dizlerinizi yere koyacaksınız, akabinde ellerinizi koyacaksınız. O meselede de buyuruyor ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Deve gibi çökmeyiniz!” Çünkü namaz, insan ibadetidir, insanın tavırlarının dışa vurmasıdır. Develer çökerken, evvela ne yapıyorlar? Ön ayaklarını koyuyorlar; sonra arka ayaklarını koyuyorlar. Bakın, İnsanlığın İftihar Tablosu, aynı zamanda, zoolojik âlemi de çok iyi okuyor; her hayvanın tabiatını çok iyi biliyor. Biri yular ile gidiyor, öbürü yatarken nasıl yatıyor; hepsini bir tek nazarla, objektif mübârek zihni, öyle alıyor ki her şeyi; o benzetmelerde/teşbihlerde fevkalade bir güzellik vardır. “Deve gibi çökmeyin!” Neden? Çünkü namaz, bir yönüyle, Allah’a karşı, insan tavırlarının dışa vurmasıdır. Şayet, bir tavır, insanî tavrın dışa vurması ise, hayvanca icrâ edilmemelidir. Evvelâ dizler konacak yere, sonra eller konacak…

Bir antrparantez daha arz edeyim: Diz problemi, diskleri olabilir bir insanın, bel problemi olabilir, yaşlılık problemleri olabilir. Fakat “Dizleri ile çökebilen insanlar, evvelâ dizlerini, sonra ellerini yere koyacaklar.” diyor. Orada da öbür türlü tavrı, bir hayvanî davranışa benzetiyor, “Aman, sakının ondan!” diyor; çünkü namaz, insanî tavır ve davranışların dışa vuruşu demektir!..

Yine bu cümleden olarak, secdede ellerin/kolların şekliyle alakalı bir hususa dikkat çekiyor. Sahih-i Müslim’de namaz ve secde bahislerinde de mükerrer hadislerle ifade edildiği gibi, sahabî diyor ki, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ellerini yere koyduğu zaman, mübarek koltuklarının altındaki beyazlar görünecek şekildeydi.” Birincisi: Eller ya tamamen yüzün kenarına konuyor (veya ellerle ve yüz üçgen yapılıyor) kollar böyle açılıyor. İkincisi, kollar yere bitişik konmuyor. Orada da buyuruyor ki: “Secdede kollarınızı köpek gibi yere sermeyin!” Neden? Çünkü namaz, insanî tavırların dışa vuruşu; dolayısıyla insanca yapmalı insan onu; “Köpek gibi kollarını yere koymamalı; onları böyle kaldırmalı!” diyor.

Allah, namazın kılınmasını, Nebi vasıtasıyla, insanî tavırların dışa vurulmasını ifade etme adına, böyle emretmişse, biz, emre itaati, her şeyin üstünde görür, ona uyarız. O mevzuda aşkımız, şevkimiz, ibadet cinnetlerimiz, onu değiştirmeyi gerektirmez. O mevzuda, nasıl emredilmişse, emre itaatteki inceliği kavrayarak, اَلْأَمْرُ فَوْقَ الْأَدَبِEmir, edebin de üstündedir.” mülahazasıyla emre itaati, edebin de üstünde tutarız. Namazı, Allah’ın emrettiği gibi, Sâhib-i şeriatın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emredip tarif buyurduğu gibi kılar ve böylece insanî tavırlarımızı dışa vurmuş oluruz.

Cenâb-ı Hak, namazlaşarak namaz kılmaya muvaffak eylesin!.. (Âmin) Bizi şeklîlikten, sûrîlikten halas eylesin!.. (Âmin) Taklidin zavallı kulları olmaktan halas eylesin!.. (Âmin) Tahkik erleri, tahkik yolunun babayiğitleri haline getirsin!.. (Âmin) Vesselam.

Bamteli: DÜNYA HAYATINDA TÛBÂ VE ZAKKUM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Hevâ”yı “hüdâ”ya çevirebilmiş Hak dostları, her an ayrı bir “kurbet” kevseri içer ve hep “Daha yok mu?” deyip ziyade iştiyak arz ederler.

“Zulmet-i hicrinle bîdâr olmuşum yâ Rab meded,

İntizâr-ı subh-u didâr olmuşum yâ Rab meded!..” (Niyâzi-ı Mısrî, 1618-1693)

Hep “Yâ Rab meded!.. Ayrılığın hicranıyla kavruluyorum!” deme.. bir yönüyle, Arş’ın örtüsüne başını koysan bile “Ötesi yok mu yâ Rabbî!” diyecek kadar derin bir hicran hissiyle hep kavrulup durma… Ufuk bu olmalı. İstidadın ve arş-ı kemâlâtın seni nereye kadar götürmeye müsait ise, oraya kadar gidersin. Arada belli boşluklar kalabilir fakat azmin ve niyetin ile, Allah (celle celâluhu) onu doldurur ve tıpkı başını oraya koymuş gibi kabul buyurur.

“Başı oraya (Arş’ın örtüsüne) koyma” meselesini, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Hazreti Musa (salavâtullâhi ve selâmuhu ala nebiyyinâ ve aleyhi) için kullandığı bir tabirden mülhem ifade ediyorum. (Sahih-i Buhari’de nakledilen bir hadis-i şerifte, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) -ihtimal- hem kendi tevazuunun ifadesi olarak hem de ümmetine diğer peygamberlere karşı saygı telkin etme gibi hikmetlerle buyuruyor ki: “Beni Musa’ya tercih etmeyin, ondan daha hayırlı olduğumu söylemeyin. Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?” (Buhâri, Enbiyâ, 31; Müslim, Fezâil, 157.)

Cenâb-ı Hak, dini, imanı, ihsanı, ihlası, marifeti, muhabbeti, aşk u iştiyakı içtenleştirmeye, tabiatımızın bir derinliği haline getirmeye ve dinin delisi olup O’nu başkalarına da sevdirmeye bizi muvaffak kılsın.

Ama gönül arzu ediyor O’nu, gönül. Hazreti Hanzala gibi.. Efendimiz’in huzurunda olunca mest u sermest, kendinden geçiyor, adeta bayılıyor. Dışarıya çıkınca, çoluk-çocuk, evlâd ü iyâl, çarşı-pazar… Halini Hazreti Ebu Bekir efendimize açıyor; o da aynı şeyden şikâyet ediyor. Bildiğiniz bir mevzu, muteber kitaplarda zikrediliyor: O, نَافَقَ حَنْظَلَةُ “Hanzala münafık oldu!” deyince, Hazreti Ebu Bekir “Neden?” diye soruyor. Allah Rasûlü’nün huzurundaki o enginleştirici, o derinleştirici, o sonsuz ufuklara açılma imkânı sunan atmosfer dışarıda bulunamıyor. Bir yönüyle, dünyanın içine açılınca, o seviye, o kıvam korunamıyor; Hazreti Hanzala, kendi ufku itibarıyla, azıcık kırılmalar hissediyor kendi içinde, “Nöronlarıma bir kısım toz-duman bulaştı!” diyor ve bunu nifak sayıyor: نَافَقَ حَنْظَلَةُ

Hazreti Ebu Bekir’e derdini açıp sebebini de söyleyince; o koca insan da kendi hakkındaki endişesini dile getiriyor. Şayet Hazreti Ebu Bekir, peygamberler devrinde yaşasaydı, peygamberlerden bir peygamber olurdu; رَغْمًا عَلَى الزَّرْدُشْتِيِّين (Onun faziletine inanmayan Zerdüştîler’e (!) rağmen bu böyledir.) İşte o insan (radıyallahu anh) diyor ki: “Yahu Hanzala, bende de oluyor bu! Demek ki ben de öyle…” Dertlerini Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz ediyorlar. Buyuruyor ki, o büyük insibağ sahibi İnsan, “Bazen öyle, bazen böyle!..”

  “Allahım, bize bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!”

“İnsibağ” dediğimiz, O’nun boyasıyla boyanma… Huzurunda oturunca, O’nun bakışlarında, gözünün “iris”inde, gözünün siyahının oynamasında, dudaklarının kıpırdayışında, mübarek kulaklarının duruşunda, çehresindeki ciddiyette derin manalar okuma… Şayet ön yargınız yoksa, şartlanmış değilseniz, O’nu gördüğünüz ân, Abdullah ibn Selam gibi, hemen diz çöküp لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demeniz mukadder… Öyle bir insibağı var. Bir kere görme, size öyle bir boya çalıyor ki, hemen onun rengine bürünüyorsunuz.

İşte Hanzala, huzur-u nebevîde bulunurken, o renge bürünüyor insibâğ-ı nebevî ile, huzurun insibağı ile. Oysaki oradan ayrılınca, bu defa dünya -şöyle böyle- üzerinde tesirini icrâ ediyor ve Hazret ona “nifak” diyor. Huzur-u Risaletpenâhî’de mesele sorulunca, Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, huzurumda duyduğunuz şeyleri dışarıda, çarşıda-pazarda da duysaydınız, melekler sokaklarda sizinle musâfaha ederler, sizi gezdiğiniz her yerde selamlarlardı!..” Evet, inerler, size selam vermek için kuyruğa girerlerdi. “Şu mübareğe bir selam da ben çakayım, bir selam da ben çakayım!..” demektir bu. (Bu son söylediğim, o meseleden mülhem sadece, meselenin haşiyesinden, şerhinden ibaret.)

İnşaallah kalblerimiz o ufka müteveccihtir; Allah, o ufka tam müteveccih kılsın!.. Arş-ı kemâlâtınızın üzerinde size yeni arş-ı kemâlâtlar, daha yüksek seviyeler bahşeylesin!.. (Âmin) Bu Kıtmîr’i de… O’nun kıtmîri de olur, heyetin kıtmîri de olur. Şahs-ı mânevînin kıtmîri olmayı şeref bilirim, şahs-ı mânevînin kıtmîri… Kıtmîr’i de Allah, size bağışlasın.

  “Mü’min, temiz kalbli, hüsn-ü zanlı ve kerimdir; fâcir/münafık ise hilekâr ve leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, hep alçakça davranır.)”

Biz hüsn-ü zannın gereği olarak herkesi kendimizden aziz biliriz/bilmeliyiz. Kimler hüsn-ü zan edebileceğimiz ölçüde namazını kılıyor, orucunu tutuyor, haram yemiyor, yalan söylemiyor, iftirada bulunmuyor, Makyavelist gibi gayr-ı meşru yolları hedefine ulaşmak için kullanmıyorlarsa, onları kendimizden aziz biliriz. Bu, meselenin bir yanıdır. Fakat bazı kimseler haram yiyor, yalan söylüyor, iftirada bulunuyor, makamını korumak için her türlü gayr-ı meşru vesileye başvuruyor, tam bir Makyavelist gibi hareket ediyor, diyalektikten diyalektiğe koşuyor, demagojiden demagojiye koşuyor ise, bunlar hakkında hüsn-ü zan etmek, aldanmışlık olur.

Bazen aldandığımız da olabilir: İyi yanlarını görürüz, bir لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ demelerini nazar-ı itibara alırız. Kurban olayım o ikrara; biri onu ağzına aldığı zaman, bir kere öyle deyince, en azından o anda, o meselenin telaffuzu karşısında, telaffuz edilen şeyin hatırına, benim gönlümdeki -aysbergler gibi- buzlar erir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de buyurmuyor mu: الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Mü’min, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.” Dolayısıyla da aldanmış olabiliriz. Çend defa, böyleleri Müslümanlar içinde göründüğünden, İslamî argümanları kullandığından dolayı, aldandık; çend defa…

Evet, şimdiye kadar çend defa aldanmışızdır biz bu mevzuda. Böyle iyi bir yanlarını görünce hemen inandık. Tavus kuşu insanları gördüğü zaman, bütün renkleriyle kendini salıverir; o zaman, gel de sen ona “güzel” deme! O türlü tavırlar içinde bulunan insanlar hakkında da aldandığımız olabilir, yanıldığımız olabilir. Allah, o yanılmaları bağışlasın! Yanılmış, kapı kapı dolaşmış ve onlar için olumlu şeyler söylemiş, onlar için çok pozitif davranışlarda bulunmuş, dünya adına kazanacakları şeyleri kazanmaları mevzuunda el-etek açmış, yüzsuyu dökmüş, dilencilikte bulunmuşuz. Aldanmışız. Aldanabilir mü’min.

Arz ettim: وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Fâcire gelince, o sürekli ayak oyunları sergiler, her türlü demagojiye ve yalana başvurur.” Günümüzde bazı medyada gördüğünüz bir kısım kimselerin yaptıkları gibi… Sesli, sözlü, kalemli, tuşlu, yazılı, İnternet’li, Twitter’li, bir sürü yalanlar, tekzipler, tehcirler, tahkirler, tezyifler görebilirsiniz. Bunlar devam ve temadi ediyorsa şayet, devam ve temadi, insanda imanın zırnığını bile bırakmaz. Zırnığı bile kalmaz ki, çağrı olsun diğerlerine!.. “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır!” Hemen tevbe, inâbe, evbe ile o günah silinmezse, o, bir lekeye çağrı olur; bir leke de başka bir lekeye…

  “Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”

Hadis-i şerif ifade buyuruyor, Hazreti Pîr de hadisin manasından mülhem şöyle söylüyor: “Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nûr-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” Lem’alar, s.9 / İkinci Lem’a) Bu defa tabiplerin “fâsid daire” dedikleri, sadeleştirip “kısır döngü” sözü ile ifade ettikleri “günah kısır döngüsü” oluşur. Her günah, bir ikincisine çağrı olur; ikincisi üçüncüsüne çağrı olur. Bir kere yalan söyleyen, ikincisine doğru da bir adım atmış olur. İkincisine adım atan, bu defa müzaafa geçer; dördüncüsüne.. dördüncüsünü yapan, sekizincisine.. sekiz defa yalan söylemiş olan, on altıncısına.. ve artık bu kadar yalan söyleyen, iftirada bulunan, tezvirde bulunan, tahfifte bulunan, tahkirde bulunan, her mü’mini her şeyiyle hafife alan, hatta günümüzün bir kısım sapıklarının dedikleri gibi, mü’mine “mürted” diyen, “firak-ı dâlle” diyen insanlar, hiç farkına varmadan, -Allah korusun- küfrün gayyası içine yuvarlanmış olurlar. Bu da meselenin diğer bir yanı.

Bir de bazı kimseler de vardır ki, hakikaten ümmîdir; gördüğünüz ve Kur’an’ı eline verdiğiniz zaman, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ beyanını bile doğru telaffuz edemez; “Rabbi’l-elemin” der, “ayn”ı da “elif” okur, “Ha”yı “he” okur. Öyle okur; öyledir, bilgi ufku o kadardır. Evet, çok kitap görmemiştir. Fakat Allah ile öyle bir irtibatı vardır ki, bildiğini öyle pratiğe dökmekte, amele dökmekte ve إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (iman edip sâlih ameller işleyenler hüsrâna uğramaktan ve esfel-i sâfilîne/en aşağı derekeye düşmekten hâriçtirler) hakikatine öylesine merbût yaşamaktadır ki… “İman ve aksiyon” birbirinden kopmaz, bir hakikatin iki farklı yüzü gibi. Evet, iman varsa, mutlaka aksiyon da olmalı, amel-i sâlih de olmalı. Öylesine merbut o mevzuda, öylesine bağlı!.. Baktığınız zaman, hakikaten onların ikliminde de, o engin insibağı görebilirsiniz. Bakışlarıyla, duruşlarıyla -bir yönüyle- inandırırlar sizi. Fakat idrak ufukları itibariyle sınırlıdırlar; çok kitap karıştırmamışlardır. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzerler…” (Cuma, 62/5) denilen insanlardan değillerdir. Çok kitap sırtlamamışlar, fihriste bakmamışlar, fihrist fişlememişler, sonra onlardan kitaplar işlememişler, işledikleri kitaplarla övünmemişler. O mevzuda çok geri kalmışlar. Fakat kalbî enginlikleriyle öylesine derinliklere açılmış, öyle cevher adalarında, mercan adalarında dolaşıyorlar ki, o zenginlikler artık onların gözlerini kamaştırmıyor, “Ne olacak bunlar!” diyorlar. Çünkü gördükleri çok farklı zenginlikler var, kalblerinde müşahede ettikleri çok derin zenginlikler var. “Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.”; o cennet çekirdeğinde her zaman cenneti müşahede ediyorlar. “Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”; onu da o kadar çirkin görüyorlar.

  İmanın O Derin ve Doyulmaz Tadını Duyabilmenin Üç Şartı

Evet, tam şu hadisin mealine uygun: ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ “Üç şey vardır ki, kimde bulunursa, o, imanın o engin, o derin, o doyulmaz tadını tatmış demektir.” Kimde bu hasletler varsa, imanın o engin, o derin, o tattığınız zaman bir daha elinizden bırakmayacağınız, bırakamayacağınız, duyulmadık, doyulmadık tadını tatmıştır. ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ “Üç şey vardır ki, kimde bulunursa.. وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ “İmanın halâvetini tam tatmış demektir.” Artık onun nazarında, o imana muhalif en küçük şey, -bağışlayın- zehir zemberek gibi gelir, kezzap gibi gelir. “Amanın, bunu ben dilime, dudağıma, dişime dokundurmamalıyım; o, dokunduğu yeri öyle bir yaralar ki, bir daha onulması imkânsız olur.” der. Küfrü, küfre götüren yalanı, iftirayı, tezviri, dünyaperestliği, nefsânîliği, hevâ-i nefse uymayı, bohemliği, hayvanca yaşamayı öyle bir kerih görür ki!.. Çünkü kendini o iman halâvetine salmıştır. وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ

  Bir: أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا “Allah’ı ve Rasûlü’nü, -Allah ve Rasûlü müstesnâ- her şeyden fazla sevme.” Allah ve Rasûlü’nü öyle sevme ki, işte Hazreti Ömer efendimize, Efendimiz’in buyurduğu gibi; “Beni kendinden de artık sevmedikten sonra gerçek iman etmiş olamazsın!” Bir hakikat dersi veriyor. Allah’ı ve Rasûlullah’ı -istekleri ve emirleri istikametinde- kendi arzu ve isteklerinize tercih edeceksiniz. Seveceksiniz. Öyle bir sevgi içinizde olunca, imanı da tatmış olacaksınız. Cenâb-ı Hak, kalblerinize, kalblerimize, derinlemesine taklidî iman taşıyan, şeklî Müslümanlığa takılıp kalan, bir yönüyle (hadislerin ifadesiyle) Sırat’ta kancalara takılıp kalmış kimseler gibi nefsâniliğe ve taklide takılıp kalmış olan insanların kalblerine bu engin imanı ihsan eylesin, lütfeylesin.

  İki: وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ “Bir insanı seviyorsa, ancak Allah’tan dolayı sevmek..” Buna اَلْحُبُّ للهِ “Allah için sevgi” denir. Bir kelime ilave edebilirsiniz; اَلْحُبُّ لِرَسُولِ اللهِ Rasûlullah’tan dolayı sevgi. Efendimiz’in hatırına Ehl-i beyti sevmiyor musunuz?!. Geçen gün Kıtmîr ifade etti, İmam Şâfii’nin sözüyle: Ehl-i beyti sevmek, Alevîlikse şayet, yedi cihan şahit olsun, Hasan’a da bayılırım, Hüseyin’e de bayılırım, Zeynü’l-âbidin’e de bayılırım, İmam Caferü’s-sâdık’a da bayılırım, Muhammed ibnü’l-Hanefiyye’ye de bayılırım.. bayılırım.. bayılırım. Perslerin “İmam-ı müntazır” dedikleri zat gerçekse şayet, ona da bayılırım. On ikinci evladı değil, yüz yirminci evladı, ona da bayılırım. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispeti olan herkese bayılırım. Bu ayrı bir mesele..

Bir insanı severken, وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ Allah’tan ötürü, Rasûlullah’tan ötürü, dininden ötürü, diyanetinden ötürü sevmek. اَلْحُبُّ للهِ وَالْبُغْضُ للهِ sözüyle ifade etmişler bunu; Allah için sevmek ve buğz edeceksen Allah için buğzetmek.

Bu arada buğz meselesine de bir tahşiyede bulunmak lazım. Tahşiye kelimesi de tehlikeli ya!.. Mahkemeye veriyorlar; burada vermişlerdi. Bir avukat da tutmuşlardı, ona milyonlar da vermişlerdi, mahkûm etmek için Kıtmîr’i. Hâkim de o iddianameyi, o avukatın yüzüne çarptı; “Böyle bir dava olmaz!” diye, burada.

  Allah için buğz etmek ne demektir; öyle bir buğzun gerekleri nelerdir?

Allah için buğz etme, esasen insana buğz etme demek değildir, sıfatlara buğz etmektir. “Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez.” diyor büyük Hak dostu.

İnsanlara ve insanlığa karşı mürüvvetli hareket etmek.. insanî değerlere karşı saygılı olmak.. insanları sevmek.. insan Allah’ın elinden çıkmış âbide bir varlık olduğu için, en azından San’atkar’ın sanatına saygı duymak… Bunlar esastır. Fakat ille de bir şeye buğz edilecekse, insanın evsâf-ı deniyyesine buğz etmek gerekir: Yalana buğz etmek, iftiraya buğz etmek, bohemliğe buğz etmek, haram yemeye buğz etmek, dünya hayatını ukba hayatına tercih etmeye buğz etmek, tûl-i emele buğz etmek, tevehhüm-ü ebediyete buğz etmek, dünya adına doyma bilmemeye buğz etmek… Bunların hepsi şeytan dürtüsüyle insanın içinde filizlenmiş “şeytanî fideler”dir. Şahsa değil de bu evsâf-ı deniyye-i hasiseye buğz etmek, Allah için buğz etmektir. Böyle bir buğzun gereği de “Yahu nasıl yapsam ki, bu insanı bu pislikler sarmalından kurtarsam?! Kendini -zavallı- yüz tane öyle şeytanî sarmal içine atmış ki, bu, bunların içinde ölür giderse…” deyip o kötü sıfatların izalesine çalışmaktır.

Dünden bu yana birkaç defa aklıma geldi: Zulmedenler, haksızlık yapanlar, tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte, kıyımda bulunanlar, alın teriyle kazanılan şeylerin üzerine konanlar, onları satışa-pazara çıkaranlar… Yaptıkları bu şeylerle zâlim olduklarında şüphe yok, fâsık olduklarında şüphe yok. Evet, fâsık ve zâlim olduklarında şüphe yok; çünkü bu sıfatlar kâfir sıfâtı. Bunlar aklıma geldiğinde dedim ki, “Yâ Rabbi! Bahtına düştüm, kurban olayım Sana. Bu büyük günahların cezasını ahirete bırakma; birer tokatla, birer kulak çekmekle bu zalimleri vazgeçirteceksen, bir de beni orada yakma. Cehennem’de alev alev yanarlarken, onları öyle göstermek suretiyle, canımı yakma ya Rabbi!” Yemin ederim size, kaç defa aklımdan geçti. Ve derdimi döktüm, Rabbim’e karşı derdimi döktüm..

Evet, olumsuz sıfâta karşı tavır almak, اَلْبُغْضُ فِي اللهِ Allah için buğz etmek ama sıfata buğz etmek. Ve buğzu da bir yönüyle onu, o şeytanî sarmaldan kurtarma istikametinde kullanmak. Hangi argümanları değerlendirerek, hangi güzel şeyleri bir meşhere sergiliyor gibi sergileyerek o işi yapacaksanız, onu yapacaksınız. Ev mi açacaksınız, okul mu açacaksınız, üniversite mi açacaksınız, evinize mi davet edeceksiniz, telefonla hatırını mı soracaksınız, ne yapacaksanız, yapacaksınız. Elli türlü alternatifiniz olacak; sadece a-b-c planı değil, hece harflerini aşacak şekilde; yirmi sekiz tane değil, alternatif yollarınız yöntemleriniz olacak.

“Ne yapmalıyım ki ister kendi ülkemde, isterse bütün âfâk-ı âlemde, enhâ-ı âlemde, nevâhiü’l-hayatta, bu insanları o şeytan sarmalından kurtarayım?!. Acaba ne yapmalıyım?!.” Bu niyetin seni kurtaracaktır. Gerçek kurtarmaya gelince, o Allah’a aittir: إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ “Her arzu ettiğin kişiyi doğru yola iletmek senin elinde değildir.” (Kasas, 28/56) Kime diyor?!. Huzurunda durduğun zaman, içindeki küfür aysbergleri eriyen İnsan’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyor. إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Her arzu ettiğin kişiyi doğru yola iletmek senin elinde değildir; ancak Allah’tır ki, kimi dilerse onu doğru yola iletir. O, hidayete lâyık ve yatkın olanları çok daha iyi bilir.” (Kasas, 28/56) Sen, o yolda olacaksın ama kalbleri yumuşatmak, onları sırat-ı müstakîme hidayet etmek, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatiyle serfiraz kılmak sadece Allah’a ait bir şeydir.

  Üç: وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِى الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ (يَعُودَ) فِي النَّارِ ِ “Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Allah (celle celâluhu) hidayet buyurup -hepimizi hakiki hidayet ile serfiraz kılsın- iman nuru ile onu taçlandırdıktan sonra, küfre dönmeyi, Cehennem’e giriyor gibi kerih görmek!.. Hafizanallah, Allah hidayet ettikten sonra, yeniden küfre düşmek ne kötü bir akıbet!.. وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ تَعَالَى كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يَعُودَ فِي النَّارِ Ateşi görmüş, ateşin ne demek olduğunu anlamış, tatmış. Kim bilir, ilme’l-yakînin ötesinde, belki hakka’l-yakîni görmüş. Böyle bir şeyden sonra, ateşin içine dönmeyi nasıl kabul edemiyor, vicdanen kerih görüyor. Aynen öyle, imandan sonra küfre dönmeyi, öyle kerih görüyorsa bir insan, gerçekten imanın tadını tatmış demektir.

Bu üç esas çerçevesinde, Cenâb-ı Hak, imanın tadını tatmış olanlar zümresine bizleri ilhâk buyursun!..

  Sabredin; her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır!..

Sabırlı ol!.. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” Ezecekler, üzecekler.. ayaklarının altına alıp üzerinde gezecekler.. üzerine çizgi çizip çizecekler, vatandaşlıktan çıkararak çizecekler.. mallarının üzerine iz koyacaklar, “Bize kaldı!” diyecekler.. haramı “helal” diye yiyecekler.. sizden aldıkları şeyleri kendi urbaları gibi giyecekler.. edecekler… Bütün bunları göreceksiniz, tiksinti duyacaksınız, ürpereceksiniz. Fakat ye’se düşmeyeceksiniz, inkisar yaşamayacaksınız. “Her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır!” diyeceksiniz. “Her hazanı bir nevbahar, bir gülizar takip etmiştir!” diyeceksiniz, “Hâristanlar, mevsimi gelince, emin ellerle tımar görünce, gülistana, baharistana, bostana dönecektir!” diyeceksiniz. Ve yürüdüğünüz yolda, doğru bilerek yürüdüğünüz yolda, hep yürüyeceksiniz!..

(Elektronik tabloda) Bakîü’l-ğarkad resmi çıktı; deniyor ki:

“Âbâd ettiniz bizi, siz de olunuz âbâd,

Mü’min sineler, şükranla bunu ediyor yâd;

Şimdilerde birer “yâd-ı cemil”siniz mûtâd,

Şâd olun ey kutsîler, Hak maiyetiyle, şâd.”

Yolunuzu, çizginizi korursanız, Amerika’ya gömülseniz dahi, Türkiye’ye gömülseniz dahi, Bakîü’l-ğarkad’da ashaba komşu olursunuz. Ehl-i keşif öyle müşahede etmiş; başka diyarda vefat eden nice sâlih zatı, Hazreti Hasan efendimizin yanında, Hazreti Osman efendimizin yanında, on bin sahabînin medfun bulunduğu yerde, onların yanında medfun görmüşler. Başka yerde ölmüş fakat ufku o olduğundan dolayı, oraya dâhil edilmiş. Yerin altında mesafe yok, orada mesafe, sıfır; milyonlarca kilometreler, orada birden bire “zero”laşıyor. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin!..

Dünyada başkalarının sizi “zero”laştırmasına bakmayın. Evet, Allah sol tarafınıza bir rakam koyar, birden bire olursunuz, on. Rahmeti, gazabına sebkat etmiştir. وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Ve rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyuruyor. İki rakamı koyar, birden 20 olursunuz. “Ee bu ikiyi buraya koyduğuma göre, ben, sağ tarafa bir tane daha sıfır koyayım!” der, 200 olursunuz. Oraya bir sıfır daha, bu defa 2000 olursunuz. Önünüzde böyle bir yol varken, bir kısım zalimlerin, gaddârların, hattarların, fâsıkların, fâcirlerin, haram-horların, haram-zâdelerin, bohemlerin, müfterilerin, aynı zamanda “itiraf” adı altında iftira edenlerin, müfteri olan mu’teriflerin… deyip ettiklerine aldanmayın!..

Evet. Önemli değil dünyada cefa görme, ezâ görme, belâ görme. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” deniyor hadis-i şerifte.

Ali Cuma Hoca efendi hazretleri de ifade buyurdular; Allah uzun ömür ihsan eylesin, Efendimiz’e komşu eylesin. Yakın körlüğü yaşayanlar, “mürted” derken, o, tâ Mısır’da kalktı, müdafaa etti sizi. Arkasından daha başkaları da, niceleri… Belki yarınlarda, öbür günlerde daha öbür günlerde insaflı ehl-i iman, ulemâ-i benâmın yüzlercesi, aynı şeyi söyleyecek: Mü’mine “mürted” diyenin mürted olduğunu.. Ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde yaşamayı hayatının gayesi görmüş, “Amanın!.. Böyle zerre kadar muhalefet edersem, Allah canımı alsın!” diyecek kadar o mevzuda vefalı davranmış insanlara “firâk-ı dâlle!” diyen, Süfyan ordusunun düşük neferlerinin dalaletini… Bunları sorgulayan dünya kadar insaflı ulemâ-i benâm zuhur edecektir. Ve bir de o çirkin lafları edenler, gelecekte tarihin sayfalarında birer kirli satır halinde, tek satırla bahsedilecekler; “Vefasız, gayyâ insanları!” diye, tek satırla bahsedilecekler. Bugün, kendilerini nasıl -böyle- kin ve nefret sarmalı içinde bulmuşlarsa, öbür tarafta da öyle olacak.

Ama her şeye rağmen, bizim duamız: اَللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ، تُحِبُّ الْعَفْوَ، فَاعْفُ عَنَّا، وَاعْفُ عَنْهُمْ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ Allahım, şüphesiz Sen affetmek şanından olan Afüvv, ikram u ihsan denince akla gelen yegâne Kerim’sin; affetmeyi çok seversin. Bizi affeyle; bize zulmü reva görenleri de affına mazhar olacakları yola sevk et. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, onun güzide aile fertlerine ve Ashâb-ı kiramına salât ü selam ederek bunu Sen’den diliyoruz. Kabul buyur Rabbimiz!..

Bamteli: DEFİNEYE MÂLİK VİRÂNELER VE ÇAĞIN GARABETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’a kurbetin yolu kendi uzaklığımızı aşmamızdan geçer.

Kudsî hadis olarak rivayet edilen bir mübarek söz:

“Ey insanoğlu! Nefsini bilen Beni bilir. Beni bilen, Beni arar. Beni arayan, mutlaka Beni bulur. Ve Beni bulan, bütün arzularına ve dahasına nâil olur. Nâil olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez!”

Evet, hadis-i kudsî diye rivayet ediliyor; hadîs-i kudsî diye.

Kur’an-ı Kerim’de bu meseleyi te’yid eden hususlar var; mesele pozitif yanıyla ele alınarak veya negatif yanıyla ele alınarak. Ezcümle, نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da öz canlarını kendilerine unutturdu.” (Haşir, 59/19) Onlar, Allah’ı unuttular, göz ardı ettiler; Allah da onlara, unutma mukabelesinde bulundu. Buna “mukabele” denir, belagat ilmine göre; “müşâkele” de diyebilirsiniz. Onlar nasıl O’nu unuttular, O da öyle bir mukabelede bulundu.

O’nu bilme, çok önemlidir. O’nu bilmeme, O’ndan kopma demektir; kendi uzaklığımızı hazırlama demektir. O, bize, şah damarından daha yakındır. Cismaniyetimiz, hayvaniyetimiz, beşerî garîzelerimiz ve hevâ-i nefsimiz açısından uzaklığı biz kendimiz icat ediyoruz. Aşmamız gerekli olan da “kendi uzaklığımız”dır. O, yakındır; o Yakın’a (celle celâluhu) yakın olmanın yolu, kendi uzaklığımızı aşmaktan geçer.

Kendi uzaklığına takılan ne kadar çok insan var!.. Hüsn-ü zanna binaen, namazını kılan/kaçırmayan, orucunu tutan, hacca giden, yalan söylemeyen, iftira etmeyen, zulümde bulunmayan, irtikâpta bulunmayan, ihtilasta bulunmayan şahıslar hakkında “Bunlar, yakınlıklarını koruyan insanlar!” diye düşünmek lazım. Böyle düşünmek, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” fehvasınca, mü’minin hüsn-ü zannının gereğidir ve o en güzel bir ibadettir.

Fakat genele bakışta.. umumî ahvâle bakışta.. kuyruklu yalanların kol gezdiğine bakışta.. iftiralara bakışta.. haram-helal demeden irtikâplara, ihtilaslara bakışta.. tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere, milletin malına el koymalara bakışta… Hüsn-ü zannımız bizi onlar hakkında da aynı şekilde güzel düşünmeye zorlarken, vicdanımız da “Yalana evet demeyin!” diye bir davul sesiyle, belki bir mehter sesiyle bizi ikaz ediyor; tenbihte bulunuyor, “Ha, zinhar, sakın, sakın!” diyor. Çünkü münafığa “mü’min” demek, yalancıya ve müfteriye mü’min nazarıyla bakmak, dinî kriterlere, o münciyâta (insanı kurtarıp sahil-i selâmete ulaştıracak amellere) karşı saygısızlık sayılır. Mühlikât ve mûbikât (helâk eden ve felâkete sürükleyen hususlar) avenesine en azından sükûtla mukabelede bulunarak, onların hallerini Allah’a havale etmek -zannediyorum- selametli bir yol olsa gerek.

  Cennet’e ancak Hakk’ın rahmeti ve fazlıyla girilir; bununla beraber, vesilelik açısından kurtuluşumu aranızda sıradan bir fert olmaya bağladığımı Allah biliyor.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Her kim atom ağırlığı bir hayır yaparsa, onun mükâfatını görür; Allah (celle celâluhu), onun karşılığını verir! Kim de atom ağırlığı kötülük yapmışsa, onun cezasını görür!” (Zilzâl, 99/7-8) Atom ağırlığı, molekül ağırlığı veya elektron ağırlığı. “Zerre” deniyor; en küçük parça; “cüz-i lâ yetecezzâ” sözüyle ifade ederlerdi; “artık parçalanmayan şey” olunca, biraz elektron gibi. Onun da altında bir şey var, iyonlar ve eter, bizim dilimize felsefe yoluyla “esir” olarak geçen şey. Evet, hâlâ mevcudiyeti münakaşa mevzuu. O kadarcık şey bile olsa, Allah, iyiliğin mükâfatını, kötülüğün de cezasını verir. Ceza vermemesi, rahmetinin vüs’atine emanet, fazlına emanet.

“Fazl” kelimesinde vüs’at kullanılmamış; fakat Efendimiz “fazl” kelimesini kullanmış; kendisinin dahi Allah’ın lütfuyla, fazlıyla Cennet’e gireceğini belirtmiştir. Evet, kendi Cennet’e girişini bile, o “fazl”a bağlamıştır:  وَلاَ أَنَا، إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ“Ben bile, amelimle cennete giremem! Ancak, Allah’tan bir rahmet ve fazl ile sarıp sarmalanırsam ancak onunla girebilirim!” buyurmuştur.

Demek ki, ekstradan bir bakış, bir teveccüh, bir iltifat. Zât-ı Ulûhiyet’in insanlara bu şekildeki teveccühlerini beşer arasındaki muameleler ile ifade etmek, onu daraltmak sayılır. Fakat bir misal teşkil etmesi açısından “ulûfe-i şâhâne” diyebilirsiniz. Padişahların cömertliklerini sergiledikleri yerde, layık olan olmayan herkes toplanır oraya. Sizlere “atayâ-i şâhanede bulunulduğu gibi, benim gibi kıtmirlere de “Madem bunlarla beraber gelmişsin, al, sen de al!” falan denilir.

Evet, kendi hakkımda hep böyle düşündüm. Cenâb-ı Hakk’ın fazlı, lütfu, keremi ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın şefaatiyle, Cennet’e girme meselesi mukadder olur inşaallah. Fakat onu çok defa sizin içinizde âhâd-i nâstan bir fert olmaya bağladığımı, Allah da biliyor, kirâmen kâtibin de biliyor, mütelakkiyân da biliyor, Cibrîl de biliyor, (salat u selâmlarımda ismen anıyorum) İsrafil de biliyor, Mikâil de biliyor, Azrail de biliyor, hamele-i arş da biliyor. Bilenlerin bütün bildiklerini bilen, “Âlim”, “Alîm”, “Allâm” diye üç kiple bildiğini bildiren Hazreti Allamü’l-guyûb (celle celâluhu) da biliyor.

  “Harabât ehline hor bakmayın; defineye mâlik virâneler var!..”

Nice derbeder gibi görünen kimseler vardır ki, onların içleri define doludur. Bu hakikati İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde şöyle ifade eder: “Harabât ehline hor bakma Şâkir / Defineye mâlik viraneler var!..” Bu da bizdeki hüsn-ü zannın blokajlarından birisi sayılır. Falanı derbeder, perişan, yıkık-dökük, sürüm sürüm görünce, hemen onun hakkında olumsuz bir hükme varma!..

“Hakkı, gel, sırrını eyleme zâhir,

Olayım der isen, bu yolda mâhir,

Harabât ehline hor bakma Şâkir, (büyük oğlu)

Defineye mâlik virâneler var!..”

Hazreti Hızır ile Hazreti Musa kıssasında da defineye mâlik bir viraneden bahsedilir. Antakya’da olduğu söylenir, Allahu a’lem. Hızır ile Musa (aleyhimesselam) sergüzeştisi içinde, vak’ayı noktalayan husus, mâil-i inhidam olan bir duvarın düzeltilmesi. O mâil-i inhidam duvarın altında babaları tarafından saklanmış hazine var.

“Harabât ehline hor bakma Şâkir / Defineye mâlik virâneler var!..”

Derbeder, perişan, mukassî gördüğünüz nice kimseler vardır ki, hiç belli değil, bakarsınız bin velinin kalbî ve ruhî hayatını, sırrî hayatını, hafâ-ahfâya ait ufkunu, vicdanının enginliğinde taşıyor. Rasat ediyor edilmezleri; görüyor görülmezleri; duyuyor duyulmazları; biliyor ufkumuzun idrakinden âciz olduğu şeyleri…

Evet, biz, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!..” diyeduralım.. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” diyeduralım.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Mabud-u Mutlak, Sana hakkıyla hamd edemedik.” diyeduralım.. مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” diyeduralım.. مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!” diyeduralım.. مَا قَدَرْنَاكَ حَقَّ قَدْرِكَ يَا اَللهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، يَا اَللهُ اْلأَحَدُ الصَّمَدُ، يَا اَللهُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ “Ey Hayy, Kayyûm, Ehad, Samed, Rahman, Rahim Allah’ımız, zâtını, esma ve sıfatını, nimet ve lütuflarını hakkıyla takdir edemedik!..” diyeduralım. (Antrparantez; Zâtî ismini, izafeten çok defa bu kelimelerle yeniden isimlendirdiğinden dolayı, onları betahsis zikrettim, zikrediyorum.) “Biz O’nu (celle celaluhu) hakkıyla takdir edemedik!..” diyeduralım… Çokları -bir yönüyle- o takdirin, o tahmîdin, o teşekkürün, o irfanın çağlayanları içinde sonsuza doğru bir yelken açmışlar ki, deryaya varacakları mukadder, tebahhur edecekleri (yani “fenâfillah-bekâbillah” olacakları) mukadder, rahmete dönüşmeleri mukadder, başımızdan aşağıya rahmet gibi sağanak sağanak boşalacakları mukadder. Bazıları da öyle…

  Mahlukâta kulluktan sıyrılmanın yolu, Allah Teâlâ’ya kul ve Hazreti Rasûl-i zîşân’a bende olmaktan geçer.

Ve bunların başında, Abdulkerim el-Cîlî (v. 805 H.) deyişiyle, “mutlak insân-ı kâmil” olan, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm var. Sonra enbiyâ-ı izam içindeki diğer “ulu’l-azim” peygamberler: Hazreti Nuh’lar, Hazreti İbrahim’ler, Hazreti Musâ’lar, Hazreti Îsâ’lar.. ve bütün peygamberler. Allah bizi, onlara bağışlasın, onlara kapıkulu eylemekle taçlandırsın. Desinler ki, “Bunlar, bizim kapımızın halâyıkı!” Varsın bazıları çevrelerinde şeytanlardan, şeytanın avenesinden mele’ler (yani, mâbeyn-i hümâyün tasmalıları) oluştursunlar ve onlara dediklerini yaptırsınlar.. onların dediklerini de yapadursunlar…

Evet, biz, Allah kapısında, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın âzâd kabul etmez, boynu tasmalı köleleriyiz. Ve böyle bir kulluğu, böyle bir bende olmayı, dünyada sultanlığa çoktan tercih eden insanlardanız. Bu ses, bu soluk, bu kelimeler, kalbin sesi değilse, zerreden hesabın sorulduğu o gün, bunların hesabı da sorulur, Kıtmir’e de sorulur.

Tercihimizi çoktan yapmışız; kimin kapısının halâyıkı, kulu, ayağı prangalı boynu tasmalı köleleri olduğumuzu çoktan ilan/ifade etmişiz, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikatiyle, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ tekmil cümlesiyle. O, onsuz olmaz; biri, diğerinin lâzımı. Allah’a öyle bir dellâl lazım. Dolayısıyla, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.” Hiçbir şeyi yaratmadan evvel, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunu yaratmış. Kendini (celle celâluhu) hakkıyla îlân edecek; ef’âliyle, âsârıyla, esmâsıyla, sıfatıyla îlân edecek birisini belirlemiş ve varlığı öyle yaratmış. Yoksa o güzellikler ve O’na ait hususiyetler bilinmedikten sonra, esasen, o varlık hakkında çokları bigâne kalırlardı. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) evsâfıyla, esmâsıyla, ef’âliyle, âsârıyla, O’nu (celle celâluhu) bize talim etmek suretiyle, verilmesi gerekli olan derslerin akademiler üstü, en üstününü bize talim buyurdu. Herkes, vicdanının enginliğine göre, alacağı şeyi aldı, ona göre tanıdı, ona göre bende oldu.

Başkalarına kul olmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a kul ve Hazreti Rasûl-i Zîşân’a bende olmaktan geçer. Kendini O’nun kapısında boynu tasmalı halâyıktan bir halayık görmeyen, Allah kapısının âzâd kabul etmez kölesi olarak görmeyen bir insan, elli bin türlü şeye kul olur. “Servet”e kul olur.. “alkış”a kul olur.. “intikam”a kul olur.. “hırs”a kul olur.. “hased”e kul olur.. “hemz”e kul olur.. “lemz”e kul olur.. “ta’yir”e kul olur.. “ta’yib”e kul olur.. “tahkir”e kul olur.. “tenkîl”e kul olur.. “ibâde”ye kul olur… Kul olur. Saymakla bitmez, o kadar çok şeyin kuludur ki o zavallı! O kadar şeyler karşısında bel kırar, boyun büker, asâ gibi iki büklüm olur ki, hiç sorma!..

Mekkeli müşriklerin 360 küsur putu vardı, senenin günlerine göre. Bunun o kadar putu vardır ki!.. 360 değil, 3600 küsur putu vardır. Dünyaya ait câzibedâr güzellikler, mâlâyâniyâta ait şeyler, bohemliğe ait şeyler, şehevânî duygulara bağlılık gibi şeyler, beşerî garîzeye bağlılık gibi şeyler, haram-helal bilmeme gibi şeyler, saltanat sürme duygusu gibi şeyler… O kadar çok şeyin arkasından koşturur durur ki, -hafizanallah- saymakla bitmez putları. Öyle bir putperesttir ki bu, onu Ebu Cehil görseydi, Utbe görseydi, Şeybe görseydi, İbn Ebi Muayt görseydi, “Biz bile bu kadar ahmaklığa kendimizi salmadık!” derlerdi. Öyle bir gaflet, öyle bir dalalet, öyle bir putperestlik!.. Öyle çok ilah çağlayanına kendisini salmış ki zavallı, Cehennem deryasına varacağı âna kadar da aklı başına gelecek gibi görünmüyor.

  Bir garabet, bir garabet, bir garabet!..

Kur’an buyuruyor: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ “Allah, hiçbir adamın içinde iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzab, 33/4) Fakat “insan”lar da vardı Cahiliye döneminde, çağımızın Tiranları, Firavunları gibi, “Hem dünya hem âkibet/ahiret, ikisini beraber götürüyorum!” derlerdi. Gafiller; gözü olduğu halde görmeyen körler, kulağı olduğu halde mesmûâtı duymayan sağırlar, kalbi var gibi göründüğü halde ondan habersiz yaşayan nâdânlar; sohbet-i nâdân ile telezzüz eden nâdanlar.

“Nâdânlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz,

Divânelerin hemdemi divâne gerektir.”

***

Zâlimler eder sohbet-i zulüm ile telezzüz,

Zâlimlerin hemdemi zâlim gerektir.

***

Hâinler eder sohbet-i hâinle telezzüz,

Hâinlerin hemdemi hâin gerektir.

Çağa baktığınız zaman, onu mahrutî bir bakışla temaşa ettiğiniz zaman, İslam dünyasında, o kocaman, o geniş resimde, dikkatinizi çekecek şeyler bunlardır.

Ve işin hiçbir devirde olmayan, mutlaka garabetle karşılayacağınız yanına gelince, o da şudur: Bir dönemde o mezâlimi, Allah kabul etmez, Peygamber kabul etmez, dini din olarak kabul etmez, dinin kurallarına karşı saygısız davranır kimseler, din adına edepsizler yapıyorlardı. Dini kabul etmeyenler yapıyorlardı. Günümüzdeki bu mezâlimi, bu mesâvîyi, bu mûbikâtı, bu mühlikâtı ise, Müslüman görünen insanlar yapıyorlar. Ayağa kadar düşen ve size kadar gelen mülahazalara bakın. İsterseniz, mevcut manzarayı tecrid mülahazasıyla ehline resmettirin. Tecrid mülahazasında en iyi resim çizenin Picasso olduğundan bahsedilir. İslam’daki sanat da tecrid (soyut) mülahazaya dayalıdır. Evet, bu tabloyu bir sanatkâra resmettirmek istediğiniz zaman, karşınıza çok korkunç şeyler çıkar; yılanlar çıkar, sırtlanlar çıkar, goriller çıkar, hınzırlar çıkar, maymunlar çıkar. Çünkü insanı değerlendirecekseniz, tecrid mülahazasıyla resmedecekseniz; karakteri, ahlakı, tavırları, davranışları, düşünceleri, dün başka bugün başka yalanları, iftiraları, karalamaları, yapılmış ümranları yıkmaları, dalgalanan ruh-u revân-ı Muhammedî’yi, Seyyidinâ Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek bir şehbal gibi dalgalanan bayrağını aşağıya indirmeleri… Meseleyi bu mülahazalara bağlı resmettiğiniz zaman, karşınıza çıkacak olan, insan değil, başka türlü mahlûklardır.

Bu, işin en garip yanıdır. Çok garip. Ebu Cehil’de, Utbe’de, Şeybe’de, İbn Ebî Muayt’da görünmeyen bir garabet.. Stalin’de görünmeyen bir garabet.. Lenin’de görünmeyen bir garabet.. Troçki’de görünmeyen bir garabet.. Bir garabet, bir garabet, bir garabet… Bundan daha garibi de, bu garabetleri görmeden, bu resmi okumadan, bu beyinsizlerin arkasından sürüklenip giden insanların garip durumu; onların da onların arkasından şuursuzca sürüklenip gitmeleri. Tarihte bunun da eşi görülmemiştir.

  “Sabır, kendisinden daha acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..”

Bütün bunlara karşı size düşen, اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ “Sabır kurtuluşun sırlı anahtarıdır.” hakikatine binâen, her şeyi görüp bilip mızraklandığınız halde, süngülendiğiniz halde, dişinizi sıkıp aktif sabır içinde, aktif sabrı ferecin sırlı bir anahtarı bilerek sabretmektir. Hazreti Ali’ye dayandırılan bir sözde ifade edildiği gibi: سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي صَبَرْتُ عَلَى شَيْءٍ أَمَرَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim.”

Öyle bir sabredeceğim ki, sabır, kulak kesilip dahasına sabredeceğimi anlayacak!.. Kolumu koparmışlar, Hallâc gibi.. ayağımı kesmişler.. veya Mus’ab b. Umeyr gibi, bir kol gitmiş, öbür kol da gitmiş, bir bacak da gitmiş. Boynunun gittiğini bilmiyorum fakat inandığım bir hocaefendiden dinlemiştim; bunu, Siyer’de görmedim: Boynuna kılıç inerken, hicap duyarak, ağlayarak başını yere koymuş, “Hâlâ bir boynum varken, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruyamadım; O’na kalkan olamadım!” demiş. Böyle bir muamelede bulunsalar… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Değil mi ki Sen teveccühte bulunurken, Kendine imrendiriyorsun, Kendini sevdiriyorsun! Değil mi ki Sen, tedip ederken, bizi günahlarımızdan arındırıyor, huzuruna pîr u pâk olarak almak istiyorsun. Bizim için o da hoş, o da hoş!..

Ashâb-ı Uhdûd gibi eziyet etseler, cenderelere koysalar, günün tankları altında, paletleri altında ezseler… Yol, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu ise; ferman, Allah’ın fermanı ise; yürünen yol, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’in yolu, “Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali”lerin (radıyallahu anhüm elfe merrâtin) yürüdüğü şehrâh ise… Şehrâh, çok şeritli, yürümeye çok müsait, trafik olmayacak şekilde yürümeye müsait hazırlanmış bir ana cadde. Yol o ise ve o yolda yürüme adına yöntem de onlara ait ise, bence ne olursa olsun, hepsi hafif gelir. Şu halde, gelin, etmeyin, câhil ile ülfet!..

Tâ 17-18 yaşındayken, bir dava vekilinden duymuştum; Tokat’ın Artova’sında dinlemiştim; hafızamda kalmış:

“Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok,

Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!..”

Belki bu tabiri kullanmam doğru değildi, size karşı saygısızlıktı; gönlünüzü rencide etmiş olabilir. Neyse…

  “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felaha eresiniz!..”

“Tevbe ya Rabbî, hata râhına gittiklerime,

Bilerek ettiklerime, bilmeyerek ettiklerime!”

Doğru sanarak yanlış yollara gittiklerime, tevbe yâ Rabbî!.. Hepsine tevbe yâ Rabbi.. Hepsine tevbe yâ Rabbi!..

Allah Teâlâ, bizi yaratırken, tevbeyi de arınma adına bir kurna olarak lütfetmiş: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felaha eresiniz!” (Nûr, 24/31) buyurmuş. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler! Samimî ve kesin bir dönüşle Allah’a tevbe ediniz!” (Tahrîm, 66/8) beyanıyla da “tevbe-i nasûh”u vurgulamış: Bir daha günaha dönmeme azmi, cehdi ve kastıyla, O’na teveccüh-ü tâmm ile yönelin!.. “Tevbeler tevbesi geyik avına!” deyin ve bir daha da yanlış yollara girmemeye kararlı davranın!.. Allah öyle eylesin!

M. Akif diyor ki;

“Sus ey divane! Durmaz kâinatın seyr-i mu’tadı.

Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryadı?

Bugün sen kendi kendinden ümit et ancak imdadı;

Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bidadı.

Cihan kanun-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!

Ne yaptın? “Leyse li’l-insani illa mâ se’a” vardı!..”

Evet, “İnsana sa’yinden başka ne vardır ki!” Necm Sûresi’nde buyuruluyor: وَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى * وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى * ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ اْلأَوْفَى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.” (Necm, 53/39-41)

Cenâb-ı Hak, hayırlı işlere muvaffak kılsın ve o hayırlı işlerin karşılığında öbür tarafta sizleri, (Fakir’i de size bağışlayarak) bizleri mükafatlandırsın!.. Vesselam.

Cuma Hutbesi: KURTAR ALLAHIM!..

Herkul | | Cuma Hutbeleri

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

{أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ فَمَالِ هَؤُلاَءِ الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا}(4/78)

İç içe karanlıklar ortasında, Câhiliye perdelerini yırtıp etrafa ışık saçmaya durmuş kutlu belde, Medîne.

Aşk, iştiyak ve vuslatın remzi.. yeryüzünün, Cennet bahçelerinden nasîbi: Ravza-i Tâhire..

Ve o yüce mabette, sabah namazını ikâme edenlerin yüreklerini yakan bir cümle:

“Kurtar Allahım!.. Kurtar Allahım!..”

Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından dökülen ve sahabeyi gözyaşlarına gark eden bir dua:

“Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..”

Hayır, sadece insanların gönüllerini değil, mescidin duvarlarını, münevver şehrin sokaklarını, dağı taşı titreten elîm bir seda:

“Allahım! İbn-i Ebî Rabîa’ya necât lütfet; Allahım Seleme ibn-i Hişâm’ı halâs eyle; Allahım Velid ibn-i Velid’i felâha eriştir; Allahım Mekke’deki diğer mustaz’af müminleri kurtar!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashâb-ı Kiram efendilerimiz, Mekke’den ayrıldıktan sonra, hâlâ orada yaşamak zorunda kalan bazı mü’minler vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Müşrikler tarafından devamlı göz hapsinde tutuluyor; bazılarının elleri ayakları zincire vuruluyor ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı.

O mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Rehber-i Ekmel’in yüreğini hüzünle dolduruyordu. Re’fet, şefkat ve vefa âbidesi, hemen her vakit onlar için dua ediyor, özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada, bazı sahâbîleri isimleriyle, diğerlerini de umumen anıyordu:

اللَّهُمَّ نَجِّ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، اللَّهُمَّ نَجِّ سَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

Aslında bu yakarışta senelerin birikmiş ızdırabı da vardı: Yıllardır, Ashâbının kederi O’nun gönlünü dağlamaktaydı. Risâletin ilk günlerinden itibaren, Allah Rasûlü’ne ve kendi kabîlesinin gücünü ardına alan bazı sahâbîlere dokunamayan müşrikler, hınçlarını fakir ve kimsesiz müminlerden alıyorlardı.

Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları kardeş çocuklarıydı; onlardan hiç kimse, en yaşlıları olan Ebû Tâlib’in emrine muhalefet etmezdi. Ebu Tâlip, bu iki kabilenin el ele vermelerini ve Rasûl-i Ekrem efendimizi korumalarını istemişti. İçlerinden mümin olanlar imanları gereği, diğerleri ise akrabalık bağı ve Ebû Tâlib’in emriyle Peygamberimizi korumayı şeref bilmişlerdi. Müşrikler, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer gibi kuvvetli/itibârlı bir âileye mensup olanlara da ilişemiyorlardı. Ne var ki, garip ve fakir Müslümanlara, özellikle kölelere, vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı.

Ebû Fükeyhe (أبو فكيهة), her gün elleri ayakları bağlanarak, kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordu. Habbâb bin Eret, kor hâlindeki kömürün üzerine yatırılıp vücudundan akan irinle kömür sönene kadar kıvrandırılıyordu. Hazreti Bilâl, göğsüne kocaman taşlar konularak kavurucu güneşin altında saatlerce bekletiliyor; “Ehad, Ehad” iniltileri kesilmeyince, boynuna ip geçirilip sırt üstü çekilerek Mekke sokaklarında teşhir ediliyordu. Hazreti Yâsir, azize eşi Sümeyye ile beraber, dayanılması zor acılara maruz bırakılıyor; sonunda vahşice şehit ediliyordu. Müşfik Nebî Efendimiz, her bir sahâbînin acısını kendi ruhunda duyuyor, onlara herkesten çok kendisi ağlıyor; “Sabır ey Yâsir ailesi, sabır!..” deyip tahammül tavsiyesinde bulunurken bile, kendi merhametli yüreğine adeta kan damlıyordu.

Müminlerin sayısı arttıkça müşriklerin cefaları da katlanıyordu. Bunun üzerine, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), emri öteden, bir mukaddes göç tedârikine başlamıştı. Mekke’nin dışında yeni muhataplar aramak, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler hazırlamak için başka diyarları hedef göstermişti. Hicret sadece zayıf ve kimsesiz müminler için emin bir yurt arayışının değil, aynı zamanda bütün Yesrib’leri Medîne’ye kardeş yapma sevdasının neticesiydi. Bu gayeye matuf olarak, müstaz’af mü’minlerle beraber, güçlü/kuvvetli/itibarlı insanları da gönderiyordu. Mualla kızı Rukiyye ile onun eşi Hazreti Osman’ı ve amcazâdesi Hazreti Cafer’i Habeşistan’a, birkaç sene sonra da Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye ilk defa gönderirken, onlara oralarda İslam’ın anlatılması ve geriden gelecek muhâcirler için zemin hazırlanması vazifesini de tahmîl buyuruyordu.

Bi’setin yedinci senesinde mü’minlere karşı korkunç bir boykot ilan edilmişti. Haşimoğulları’ndan kız alınıp verilmeyecek; onlarla alış veriş asla yapılmayacak; inananların çarşıda pazarda dolaşmalarına dahi müsaade edilmeyecekti. Müslümanları kökten kazıma amacı güden bu maddeleri muhtevî bir metin Kâbe’nin duvarına asılmıştı.

Boykot tam üç sene sürdü. Akrabalık yok, komşuluk yok; alışveriş yok, yardım yok; yiyecek yok, ilaç yok; gökte yağmur yok, yerde nebât yok; mü’minlere su bile yok… Müslümanlara el altından erzak taşıyan birkaç hakperest ve âlicenap varsa, onlar da müşrikler tarafından zincire vuruluyor, eza görüyor ve engelleniyorlardı. O günlerin manzarası pek hazîndi. Ölümün, acının, ızdırabın hükümferma olduğu bir alanda annelerin çaresizlikten iniltileri ve yavruların açlıktan çığlıkları semaya yükseliyordu. Her şeye rağmen, ballar balını bulmuş olan müminler, dinlerini terk etmiyor, hatta terk düşüncesini döneklik sayıyorlardı. Dahası her gece yeni yeni gençler babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor, belki bir-iki küçük eşyayı omuzluyor ve “Rasûlullah nerede, ben de oradayım!” deyip O’na koşuyorlardı.

Hazreti Hatice’nin ruhunun ufkuna yürümesi ve Ebu Tâlib’in vefat etmesiyle, İki Cihân Serveri Efendimiz’in de dünyevî bir hâmîsi kalmamıştı. Bu himâye ortadan kalktığı için, her yerde saldırı, sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Hele Tâif seferi -bugünkü ifadesiyle- vatandaşlık haklarının da zâil olmasına sebebiyet vermişti. Çünkü çölün kurallarına göre, İnsanlığın İftihar Tablosu şehrini ve kabîlesini terk etmiş sayılacak, artık kendisine Kureyş içinde meşru bir statü tanınmayacaktı. O andan itibaren, Mekke’de herhangi biri tarafından rahatlıkla öldürülebilirdi ve bu korkunç cinayet hiçbir sonuç doğurmazdı. Evet, sonraki asırlarda samimi müminleri en temel kanunî haklarından mahrum bırakan, pasaportlarını/kimlik kartlarını dahi ellerinden alan, vatandaşlıktan bütün bütün çıkartmaya çalışan ve bir şekilde yurtdışına gidebilenlere o ülkelerde suikast tehditleri savuran ehl-i küfür ve nifakın ağababaları o gün de işbaşındaydı.

Allah Rasûlü, bir süre Mekke’ye girememiş, Nahle’de beklemiş ve Kureyş’in önde gelen isimlerinden bazılarına haber göndererek onlardan himâye talep etmişti. Çokları, muhtemel sonuçlarından korkarak bu isteği geri çevirmişlerdi. Hâlbuki Araplar, kabilelerinin gücünü, şerefini ve nüfûzunu göstermesi bakımından kendilerine sığınanları himâye etmekle övünürlerdi. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, günlerce Mekke kapılarında “emân” bekledikten sonra bir müşrik olan Mut’ım bin Adiyy’in himâyesinde şehre girebilmişti. Nebiler Sultanı, kendisini koruyup kollayacak ve muhalif bir rüzgâr karşısında bunu pazarlık mevzuu yapmayacak emin ve güçlü müminlerin bulunmadığı bir dünyada, insanî vasıfları hâiz bir müşriğin himâyesine rıza göstermişti. Mut’ım, o gece Kutlu Misafirini evinde ağırlamış; sabah olunca da O’nu silahlandırdığı oğullarının arasına alarak Kâbe’ye gitmiş ve O’na emân verdiğini bütün Kureyş’e ilan etmişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, aynı zamanda vefa sultanıydı. Mut’ım’in bu iyiliğini gönlüne nakşetmişti. Evet, Mut’ım bir müşrikti ama iyilik de iyilik idi. Bu hadiseden beş sene sonra Bedir’de Müslümanlar galip gelmiş ve bazı müşrikleri esir almışlardı. O zaman Mut’ım çoktan ölmüştü. Allah Rasûlü, onun oğlu Cübeyr’e, esirleri göstererek, şöyle demişti: “Eğer baban sağ olsaydı ve benden bunları hiç karşılıksız serbest bırakmamı isteseydi, sözünü ikiletmez, hemen bırakırdım.”

Tâif seferinden sonra, müminler için Mekke’de hayat olabildiğine zorlaşmıştı. Bu defa Rehber-i Ekmel Efendimiz, imkânı olan herkese “hicret” emri vermişti. Birkaç sene önce, iki grup halinde Habeşistan’a ve akabinde birer ikişer diğer beldelere gidenlerden sonra, şimdi her mümine “sefer” yolunu göstermişti. Derken üçer-beşer Mekke boşalmış, gizli-aşikâr çokları Medine’ye akmıştı. Hicret edenlerin fedakârlığı, Ensâr’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşmış, arz yolculuğu âdeta miraçlaşmıştı. Ve yerdeki bu semavî sefer, peygamberlik kâfilesinin sonuncusuyla taçlanmıştı. Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli çölde esiredursun; Sultân-ı Rusül, Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu kutlu yere kurmuş ve mescitle iç içe olan bereketli hanesine yerleşmişti. Sonra da İlâhî mesajla ve ruhunun ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlamıştı.

Başlamıştı ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken Ashâbının yanındaydı. Orada hâlâ göç fırsatı kollayan bir hayli insan vardı. Kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay, kimileri de ancak birkaç sene sonra Medine’ye ve sevdiklerine kavuşabilmişlerdi. Ezcümle, Habîb-i Edîb Efendimiz’in kıymetli kızı Zeynep validemiz ilk göç teşebbüsünde saldırıya uğramış, bu sebeple çocuğunu düşürüp kan revan içinde kalmış; ancak Hicret’ten iki sene sonra münevver şehre varabilmişti. İşte, Mahzun Nebi, sadece ailesinin güzide fertlerinin değil, umum müminlerin başına gelen her gurbetin, her çilenin, her firkatin hicranını vicdanında ayrı ayrı duyuyordu.

“Merhamet ya Rasûlallah!..” çığlıyla irkilmişti bir gün. Hudeybiye anlaşması imzalanmak üzereydi. Bazı maddeler sahabeye çok ağır gelmişti; hele “O andan itibaren Müslümanların safına geçecek erkekler müşriklere iade edilecek.” şartını duyunca “Bu olmaz!” demişlerdi. Karşı tarafın sözcüsü Süheyl, “Bu olmazsa, anlaşma da olmaz.” diyerek kestirip atmıştı. Allah Rasûlü ısrar etse de, Süheyl “Ben imza atmıyorum.” diye diretmiş ve o madde de mecburen kabul edilmişti. Tam anlaşmanın imzalanacağı an, Süheyl’in oğlu Ebu Cendel hazretleri kanlar içinde ve ayağındaki zincirlerin şakırtısıyla kendini İnsanlığın En Merhametlisi’nin huzuruna atıvermişti. Bu genç sahabî, on sekiz-yirmi yaşında Müslüman olmuştu. Babası tarafından zincire vurulmuş, her öğün yemek yerine sopa yemiş; tam dört sene, Medine’nin Gülü’ne vuslat hayaliyle, o çileyi çekmişti. Şimdi bir şekilde Şefkat Peygamberi’nin kollarına kendisini bırakmış; vücudundaki mızrak, zincir, kırbaç, sopa yaralarını göstermiş ve “Merhamet ya Rasûlallah!” diye inlemişti. Allah Rasûlü, Süheyl’e dönüp “Ahidnâme henüz imzalanmadı; bunu benim için bırak!” diyerek, bu talebini birkaç kez tekrarlamıştı ama o inat etmiş, “Oğlumu bana vermezseniz, ben de antlaşmaya asla imza atmam.” demişti. Bunun üzerine, Hüzün Peygamberi, İslâm’ın ve insanlığın istikbâli için buna katlanması gerektiğini bildirerek, Ebu Cendel’i teslîm etmişti.

O esnada, Ashâb-ı Kiram’dan bazıları kılıçlarını yarıya kadar çekmişler ve “Ya Rasûlallah! Buna razı olamayız!” demişlerdi. Ebu Cendel’in çaresiz çırpınışları karşısında kopan çığlıklar, yavrusunu yitirmiş bir annenin ızdırap dolu feryadı gibiydi. Müşfik Nebî de gözyaşlarını tutamamış; mübarek yanaklarından inci inci yaş dökerek, Ebû Cendel’i iade etmiş fakat ona bir de müjde vermiş; “Allah sana ve senin gibi olanlara çok yakında bir kurtuluş nasip edecektir.” demişti.

İman etmiş olduğu halde hicrete yol bulamamış ve müşrikler arasında tek başına kalmış kadınlar da vardı. Mesela; Ümmü Gülsüm Binti Ukbe bunlardandı. Babası, Peygamberimizin can düşmanı olan, Efendimiz’i boğmaya teşebbüs eden, azılı müşrik Ukbe bin Ebî Muayt idi. Ümmü Gülsüm validemiz, Müslüman olup Rasûlullah’a biat ettiği andan itibaren, başta ailesi olmak üzere müşriklerden zulüm ve baskı görmüş ama Allah yolunda her musibete katlanmıştı. Önceleri, her fırsatta mümin kardeşleriyle bir araya geliyor, zaman zaman Peygamberimizi görüyordu ki bu da onun acılarını dindiriyor ve eziyetlere tahammül gücünü artırıyordu. Fakat inananlar Medine’ye göçünce, adeta yalnızlık ve gariplik zulmetiyle kuşatılıvermişti. Bir yanda sürüp giden işkencelerin acısı, diğer tarafta sevdiklerinden uzak oluşun hicranıyla tam yedi sene kıvranmıştı; her biri yetmiş yıl kadar uzun yedi sene… Sonunda ayrılık hasretine daha fazla dayanacak dermanı kalmamış bir vaziyette yine tek başına yola koyulmuş; bütün tehlike ve engelleri aşarak büyük bir azimle Medine’ye varmış; “Ya Rasûlallah, ne olur, beni müşriklere geri çevirmeyin!” diyerek İnsanların En Emîni’ne sığınmıştı.

O ne bahtiyarlıktı ki, Hazreti Ümmü Gülsüm ve emsâli hakkında ayet nâzil olmuştu; artık dünya bir araya gelip istese, Allah Rasûlü onu ve aynı kaderi paylaşanları müşriklere teslim edecek değildi. Ne var ki, Mekke’nin zindanlarında, şirkin kol gezdiği izbelerde mahkûm, mağdur, mazlum bir grup sahabe hâlâ bir ferec ve mahreç bekliyorlardı. İşte Rahmet Peygamberi, her gün birkaç defa onları anar, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua eder, ağlardı.

Kur’an’da, raûf ve rahîm sıfatlarıyla da zikredilen Yüce Nebi, kendisine dokunabilecek herhangi bir zararın endişe ve kederini duymazdı; O, ümmetini hatta insanlığı kucaklayan bir hüznü ve elemi yaşardı. O, imandan nasipsizlere ağlardı. İnsanların akıbetini/âhiretini düşünüp ağlardı. Ezilen, işkence gören ümmetine ağlardı. Hamza’sına, Mus’ab’ına, Cüleybib’ine, şehitlerine ağlardı. Cafer-i Tayyâr’ın çocukları gibi, geride boynu bükük kalan yetimlere ağlardı.

Onun gözlerinden bahar yağmurları misillü yaş boşalırken, tabii ki Ashab-ı Kirâm da sessiz ve infialsiz kalmazlardı; onlar da ağlarlardı. Bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve âkıbet korkusuyla, bazen ufuklarının kararmasıyla, çok defa da kader arkadaşlarının, din kardeşlerinin tasalarıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi. Hatta zaman zaman hıçkıra hıçkıra ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüverirdi. Şu kadar var ki, onlar çok üzülüp domur domur gözyaşı döktükleri anlarda dahi Hazreti Sâdık u Masdûk’un “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz kadere râzıyız ve Rabbimizin hoşnut olacağından başka bir söz söylemeyiz!” beyanına hiç muhalif davranmazlardı.

Kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, fakr u zaruret yaşayanıyla bolluk ve zenginlik göreniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî muamelesi bildiler. Zâhiren kendilerinden daha iyi durumda olanların halini Allah’ın lütfu ve şükür vesilesi gördüler, onlar adına sevindiler. Dış görünüş itibariyle daha kötü durumda olanların ahvâlini de yüce makamlara ulaştırmak için Rabbin özel imtihanı olarak değerlendirdiler; onlar için kederlenip kavlî fiilî dualar ettiler. Fakat asla kadere taş atmadılar; Hâlık’ı, halka şikâyet etmediler; atf-ı cürümlere girmediler.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, nifaktan kurtulamamış ve kalbi oturaklaşmamış kimseler, en küçük musibet karşısında dini, Peygamberi, davayı suçlar dururlar. Bir iyiliğe mazhar olsalar, onu kendi kâbiliyet ve becerilerine verirler; fakat başlarına bir kötülük gelse, Allah’ın elçisine karşı bile küstahlık yapar ve “Bu, senin yüzünden!” derler. Her zaman, ânında taraf değiştirebilecekleri bir noktada dururlar; bir ganimet varsa, mutlaka ortak olurlar ama müminlere bir fenalık dokunursa, “Biz önceden tedbirimizi almıştık!” der, hemen oradan sıvışırlar.

Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz bu nifak sıfatından fersah fersah uzak yaşadılar. Çektikleri zulüm ve işkencelerin faturasını din-i Mübin’e kesmediler; hele bazı İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselâm’a söyledikleri çirkin sözleri akıllarının ucundan dahi geçirmediler.

Gönlünü yüksek ideallere bağlamış o muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tütüp durdular. Güneşler doğdu-battı; haftalar, aylar birbirini takip etti; mevsimler peşi peşine geçip gitti de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar aradılar… Hep hazan gördü, hazan mevsimi yaşadı, hazan türküleri dinlediler ama ne hallerinden şekva etti ne de kimseden dert yandılar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlandılar lakin asla usanmadılar. Çünkü mefkûrelerinin aşkına kapılmış bu aydınlık ruhlar, önlerine yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar çıkabileceğini daha baştan hesap ederek yola çıkmışlardı. Dolayısıyla da ne farklı musibetlerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamadı ve dinleri/davaları hakkında şüpheye düşüremedi. Onlar, her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, önlerinin açılıp imkânsızlıkları imkânların takip edeceği, her şeyden öte yolun sonunda rü’yetullah, rıza ve Rıdvan’a erileceği inancıyla, hep azimli ve kararlıydılar.

Bir Ramazan bayramı sabahıydı. Vakit namazının ikinci rekâtında, rükûda, Ashab-ı Kiram uzun süreden beri duymaya alıştıkları niyâzı intizar etmiş; “Allahumme enci… Allahümme necci… Allahümme hallıs…” yakarışlarını beklemişlerdi. Fakat Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğrudan secdeye gitmişti. Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu. “Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?” Gül-i Rânâ Efendimiz’in mübarek çehresinde tebessüm şebnemleri belirivermiş ve “Allah kardeşlerinize necât lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.” demişti.

Böyle bir müjdeye bugün biz de ne kadar hasret ve ne denli muhtacız!..

“Kurtar Allahım, kadını erkeğiyle bizim arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi de kurtar Allahım!.. İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; güzel vatanımızda kalanlara emniyet ve huzur lütfet. Her birini sürpriz nimetlerinle sevindir, helal rızıklarını bereketlendir. Dostlarımıza necât vermekle beraber, diktatörlüğe dönmüş bir sistemin paletleri altında ezilen, -hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun- bütün insanlara bir çare göster ve hepsini selamete erdir. Yeryüzündeki bütün masumları iki yüzlü tiranların sultasından kurtar Allahım!..”

Tarihî hadiseler aynıyla değil misliyle cereyan ediyor. Asr-ı Saadet’te meydana gelen hemen her olay günümüzde de benzer şekillerde vuku buluyor. O gün mülhidlerin ve müşriklerin işkencelerine maruz kalan samimi mü’minler, şimdi de ehl-i küfür ve nifak ortaklığının zulümleriyle karşı karşıya bulunuyor. Bazıları sorguda, zindanda, kendi ülkesinde çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda çekiyor, bazıları da onların çektiklerini paylaşıyor, ızdıraplarını ruhunda duyuyor; yapılması gerekli olanlar mevzuunda çırpınıyor… Ve hepsi dua dua Rahmeti Sonsuz’a yalvarıyor.

Hâsılı; imtihandayız, esaretle hürriyetle.. imtihandayız, hapishaneyle hicretle.. imtihandayız, işkenceyle esenlikle.. imtihandayız, ayrılıkla beraberlikle.. imtihandayız, fakr u zaruretle imkan genişliğiyle.. imtihandayız, ızdırapla duyarsızlıkla… İmtihandayız!..

Hazreti Rahman, kalblerimizi kaydırmasın; maddî manevî eziyetlere maruz kalan kardeşlerimize ve diğer mazlumlara en yakın zamanda ferec ve mahreç lütfetsin; onların mağduriyetlerini ebedî saadet vesilesi kılsın. Ve kim ne derse desin, Allah bizi bir veliler kervanı olan bu Hizmet’ten ayırmasın; akıbet, mazlumen idam edilmek bile olsa, yarı yolda kalmaktan ve kazanma kuşağında kayıplar yaşamaktan muhafaza buyursun.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ.

 وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا (4/100)

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

Hazırlayan ve Okuyan: Osman Şimşek

(4 Kasım 2016)

Hutbeyi Yazı (word) dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Hutbeyi PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

 

Bamteli: VUSLAT İŞTİYÂKI VE TEMİZ KALBLERİN NİYAZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  İslam dünyasının gerçek problemi, Müslümanların şekle takılıp kalmaları ve imandan ihsana, ondan da aşk u iştiyâka yürüyememiş olmalarıdır.

Bizim toplumun marazı, iman mevzuundaki problemleridir. “Bizim” derken, topyekün “İslam Dünyası”nı kastediyorum. Biz gerçek imanı, Allah’ın istediği manada imanı yitirdik. İlk mektepte, elif-be cüzlerinde olan آمَنْتُ بِاللهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ telkin edildi, “Çocuklar, böyle söyleyin!” dendi; biz de ona kakıldık kaldık, onda derinleşemedik. İmanı, tabiatımızın bir derinliği haline getiremedik. Bu da hayatın her bir faslında, her yaşta, her başta çok olumsuz şekilde farklı tesirler gösterdi. İmanı, İslam ile esas taçlandıramadık. Kaldı ki mesele o iman-ı billah ile, o İslam ile de bitmiyor. Sonrasında Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapma geliyor. Şayet atılan her adım, atfedilen her nazar, kabartılan her kulak, uzatılan her el, kıpırdayan her dudak, Allah’ın görüyor olduğu mülahazasıyla yapılmıyorsa şayet, o mevzuda nasibimiz işte o kadardır. Evet, bizim problemimiz, iman problemidir. Meseleyi dipten ele alıp yeni yetişen nesillerde bu problemi çözeceğimiz âna kadar, âlem-i İslam, bu “dâu’l-‘udâl”dan (tedavisinden aciz kalınan hastalıktan) kurtulamayacaktır.

Kur’an-ı Kerim, kaç yerde “iman”ı zikrettikten sonra “amel”e vurguda bulunmuştur; الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ şeklindeki beyanlarıyla imanı müteakiben amele dikkatleri çekmiştir. Necip Fazıl, “iman” ve Fransızca’dan aldığı “aksiyon” sözüyle meseleyi özetlerdi: “İman ve aksiyon.” O aksiyonda da derinleşme, alabildiğine derinleşme. Bir yönüyle, küfürde derinleşen insanlara karşı sarsılmamak için, pes etmemek için, satılmamak için, peylenmemek için o “iman” mevzuunda, “İslam” mevzuunda, “ihsan” ufkunu yakalama.

İkinci ufuk, biraz uzak ve biraz zor; keyfiyeti bizim için biraz meçhul; enbiyâya açık. Bununla beraber, bazı Hak dostları, kendilerine öyle bir menfezin açıldığından da bahsediyorlar; o da “Allah’ı görüyor gibi kulluk yapma” şahikası. “Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma”, bir kademedir, (“basamak” demeyeyim) bir “zirve”dir. Fakat zirveler üstü bir zirve vardır: “O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma.” Bu, şahsın “iman”ı içtenleştirmesi, “İslamiyet”i içtenleştirmesi ve “ihsan”da adım adım ileriye gitmesi sayesinde kendisine açılan bir menfezden, “kalb” menfezinden, “latife-i Rabbaniye” menfezinde, “sır” menfezinden veya “hafâ” ya da “ahfâ” menfezinden meseleyi temâşa etmesi demektir. Rasathanesi odur onun; ancak oradan baktığın zaman O’nu görebilirsin, duyabilirsin. Bu da çok aza mukadder olmuştur.

İnsan, bir kere “iman”da kemâle ermeyince, “İslam”ı hayatının en büyük meselesi haline getirmeyince, ibadet u tâati kusursuz yerine getirme mevzuunda ölesiye bir ciddiyet göstermeyince “ihsan” kapıları açılmaz ona. “İhsan” kapısı açılınca da o birinci mertebenin hakkı verilmeyince, ikinci mertebenin kapısı açılmaz. Ve işte öyle bir “îmân-ı billah” ve öyle bir “marifetullah”, insanın içinde bir “muhabbetullah”a vesile olur. İnsan, Allah’ı dünyada sevdiği her şeyden daha fazla sever. Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiği her şeyden fazla sever.

  “Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..

Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bir gün coşup O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sevgisini ifade ettiğinde, “Yâ Rasûlallah, Sen’i, kendimden başka her şeyden fazla seviyorum!” demişti. Gerçekten öyledir. Fakat meseleyi o andaki ufka bağlı, o andaki kalbin tarassuduna bağlı olarak anlamak lazımdır ki bunun manası şudur: “Çok rahatlıkla ben eşimi, çoluk-çocuğumu, evlatlarımı Sana kurban edebilirim!” Hazreti Ömer, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı dile getirdiği böyle bir ifadeye, böyle bir itirafa mukabil beklediği cevabı almıyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kemâl-i ciddiyetle meselenin hakikatini vurguluyor; “Yâ Ömer! Beni kendinden de artık sevmedikçe hakiki imanı elde etmiş olamazsın!..” diyor.

Var mı bu mevzuda “ben!” diyen?!. “Ben, Seni aile efradımdan, dünyamdan, mal u menâlimden çok daha fazla seviyorum! Öyle ki ölümü, bir şeb-i arûs gibi bekliyorum. Ama izin henüz Sen’in tarafından çıkmadığından dolayı, ‘emre itaatteki incelik’e bağlılık içinde Sen’den ferman geleceği âna kadar bu zehir-zemberek firkate, bu dâüssılaya katlanmaya çalışıyorum. Yoksa, derdim Sen’sin. Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..” Kaç insan gösterebilirsiniz böyle söyleyebilecek olan?!. Kendi dünyanızda.. serkârlarınızda.. zâviyeleri tutanlarınızda…

Hazreti Ömer, o zaman kükrüyor; “Yâ Rasûlallah! Şu andan itibaren, içimin sesi, Sen’i nefsimden de artık seviyorum!..” diyor. O nasıl bir tabiat ve nasıl bir fıtrat ise, hemen, birden bire bir amudî yükseliş ortaya koyuyor. Dikey yükseliş demek; kavsî değil, ufkî değil, amudî yükseliş; birden bire. Bu, Hazreti Ebu Bekir gibi kimselerde, Hazreti Ömer gibi kimselerde, Hazreti Ali gibi kimselerde, Hazreti Osman gibi kimselerde, Hazreti Hâlid gibi kimselerde (radıyallahu anhüm ecmaîn) görülüyor.

  Birkaç senede ihsan ufkuna erenler olduğu gibi yıllarca kâmil imandan nasipsiz gezenler de var.

Hazreti Hâlid’in Peygamber Efendimiz’le mevcudiyeti üç sene. O ne kazanımdır?!. Cennetleri peyleyebilecek bir ufku ihraz ediyor. Evet, vefat ederken arkada bıraktığı şey, sadece sırtına binip savaştığı atı, kullandığı kırılmadık kılıcı. (Elinde yalnızca Yermük’te on beş tane kılıcın kırıldığından bahsederler.) Ve bir de oku ile yayı. Onun için, Hazreti Halid ruhunun ufkuna yürürken başında bulunan Sa’d b. Zeyd hazretleri diyor ki: عَاشَ حَمِيدًا، مَاتَ فَقِيدًا “Hazreti Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı, İslam’ın bir yitiği olarak gitti.”

Bazen insan, yüz sene câmiye gelir-gider; gelir-gider fakat utanmadan yalan söyler; mü’mine “mürted” der, gerçek mü’mine “terörist!” der, gerçek mü’mine “paralelci” der. Çünkü gidip gelmiş ama zerre kadar istifade edememiştir, dinden nasibi o kadar olmuştur onun. Duymamış Allah’ı hiçbir zaman; içtenleştirememiş Hazreti Muhammed sevgisini (sallallâhu aleyhi ve sellem); Râşid halifelerin yolunu sindirememiş.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhah’ta geçen bir hadisinde ifade edildiği gibi: رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلاَّ السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice namaz kılanlar vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” Evet, nice ayakta duranlar vardır ki, kemerbeste-i ubudiyet gibi, el-pençe divan durma gibi, rükû gibi, sücûd gibi, ka’de gibi, teşehhüd gibi şeklî şeyleri edâ etmişler fakat utanmadan yalan söylemiş, başkalarına iftira atmış ve haram yemekte beis görmemişlerdir. Kalkmış bir başkası da alınan o rüşvetlere, o paçlara, o harçlara, “Bunlar armağandır!” deme denâet ve şenâetini göstermiştir. Ve bu müfsitlerden, bu müfsitlerin müfsidâne fetvalarından kuvvet alan, kuvvet kazanan o serkerler de bu mevzuda daha rahat hareket etmeye başlamışlar, yemişler, yutmuşlardır. O işin aracısı olan evlatlarına telefon ederken “Falan şu kadar yerin ihalesini istiyor, fakat 10 milyon veriyor!” sözüne mukabil -tapelere düşen şeyler bunlar- “Oğlum, 15’ten aşağı olmaz o, 15’ten aşağı olmaz!” demişlerdir.

Böyleleri, namaz kılsalar da, oruç tutsalar da, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı içinde, رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلاَّ السَّهَرُ وَالْعَطَب “Nice namaz kılanlar vardır ki, nasipleri sadece yorgunluk ve zahmettir.” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُNice oruç tutanlar vardır ki, yanlarına sadece açlıkları ve susuzlukları kâr kalmıştır.

Meseleyi içtenleştirme.. imanı İslam ile taçlandırma.. İslam’ı ihsan ile taçlandırma… “Cibril Hadîsi”nde bunlar peşi peşine kendi mertebeleri itibariyle ifade buyuruluyor: “İman nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İslam nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İhsan nedir yâ Rasûlallah?” اَلْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ الّٰلهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ  تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ  “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.”

  Vuslat İştiyâkı ile Emre İtaatteki İncelik Arasında “Şeb-i Arûs” İntizarı

Buradan bir kadem ileriye adımınızı attığınız zaman, içiniz muhabbet-i İlahî ile coşuyor. “Acaba Sana ne zaman kavuşurum?!. Şayet kendimi öldürmeyi yasak etmeseydin, Sana kavuşmak için o meşru olsaydı, şehitlik gibi bir şey olsaydı, hiç tereddüt etmeden Sana kavuşmak için hançeri sineme saplardım!..” Bi’r-i Maûne’de şehit olan sahabî gibi: Gadre uğruyorlar; Hudeybiye’deki ahd ü peyman bozuluyor. Orada sadece din adına, irşad vazifesi gören masum, mübarek bir heyet, bir şekavet gürûhu tarafından gadre uğratılıyor. Başlarındaki insan, bir hâinin attığı mızrak sinesine saplanınca, âdetâ tebessümler yağdırarak, فُزْتُ وَرَبِّ الْكَعْبَةِKurtuldum, Kâbe’nin Rabbi’ne kasem olsun ki!..” diyor.

Şehadeti böyle karşılama.. Allah yolunda yaşarken, öldürülmeyi böyle karşılama. Bu, kendini ölüme atma demek değildir; yerinde ölmektir esasen. Öbürü deliliktir, cinnettir. İ’lâ edeceğin şeyi i’lâ etme istikametinde yaşarken, bir kobra sokmuş seni, bir akrep sokmuş seni. Bir yılanın sokmasına, bir sırtlanın ısırmasına, bir panterin parçalamasına, bir kurdun, bir kuduz köpeğin saldırganlığına maruz kalmışsın. Ve dolayısıyla ruhunun ufkuna yürümüşsün. İşte ölüm ona derler; o, “vuslat”tır. Hazreti Mevlâna’ya nispet edilir ama büyüğüyle-küçüğüyle bütün Hak dostları o gidişe öyle bakmışlar ve “şeb-i arûs” demişlerdir.

Bugün o “şeb-i arûs”u tes’îd eden insanlar, folklor olarak tes’îd ediyorlar. Mevlânâ’nın ufkuyla alakaları yok onların. O, hayatını O’nun için kendinden geçerek, deli gibi, namazın, ibadetin ve sâir mükellefiyetlerin dışında sürekli “semâ” yaparak geçirmiş. Kendinden geçerek… Ebu’l-Hasan el-Harakânî’ye “Sen semâ yapmıyor musun?” denince, ihtimal Hazreti Mevlânâ’nın ruh hâletini ve temâşa ufkunu nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Ayağını yere vurduğun zaman, arş-ı âzâmı temâşa ediyorsan şayet, o zaman dönme senin hakkındır; öbürü riyâ olur, şekil olur!” Bugünküler folklor, kültür; seyretme de folkloru, kültürü seyretme; eğlenme yani, her sene bir eğlenmeye gitme. Önemli olan, o Hazret’in ufkunu paylaşma; o yol da açık insana.

Bildiğiniz gibi, o yol, “imân-ı billah”, “İslam”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî” ve “aşk u iştiyak-ı likâullah”tan geçiyor. Bu ufku ihraz ettiğin zaman, o senin içinin öz malı haline geliyor. Artık sen bir yönüyle O’nun tenbihleriyle hareket ediyorsun; gözün hep öbür âlemde: Acaba kapı ne zaman açılacak? Fakat O’ndan emir gelmeden o kapının düğmesine dokunmam, o kapıyı açmam. Azrail’i gönderir bana, “Emanetini ver!” der; ben de seve seve “Hoş geldin, safâ geldin!” derim. Buna mü’minin tenakuzu/çelişkisi diyebilirsiniz. Nedir çelişki? Çelişkinin bir yanı, “ölesiye iştiyak”; burnunun kemiklerinin sızlaması Allah’ı düşündüğün zaman, Rasûlullah’ı düşündüğün zaman… Hatta değil Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bilmem, O’na “değil” demek de ayıp mı oldu!- Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi (radıyallahu anhüm ecmaîn) düşündüğün zaman… Hayır, onları da değil, Ashâb-ı kiramdan adını bilmediğim birisini ya da bir Hanzala’yı düşündüğün zaman… Bırak Hanzala’yı… Hâşâ, Hazreti Hanzala bırakılır mı, Hanzala bırakılacak adam değil ki… Fakat mesela Hazreti Vahşî’yi, Müseylemetü’l-kezzâb’ın sinesine mızrağını saplayan adamı düşündüğün zaman burnunun kemiklerinin sızlaması!..

  “Yâ Rasûlallah, artık Sana görünebilir miyim?!.”

Allah Rasûlü, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım, içimde -elimde olmayarak- sana karşı bir rahatsızlık hâsıl olur!” demiş ona. Bir insan… Allah Rasûlü’nün inceliği açısından bunu düşüneceksiniz.. Hamza’nın fedakârlığı açısından düşüneceksiniz. Amca olması açısından düşüneceksiniz. Çocukluklarını beraber yaşamaları açısından düşüneceksiniz. Amcanın, yeğeninin dinine girmesinin çok zor olmasına rağmen, seve seve o dine girmesi açısından düşüneceksiniz. Bedir’in âbide şahsiyeti olması açısından düşüneceksiniz. Seve seve yurdunu-yuvasını terk edip Medine’ye hicreti açısından düşüneceksiniz. Ve Uhud’da şehâdeti açısından düşüneceksiniz. Allah Rasûlü, bütün bu mülahazalar ve daha niceleri zaviyesinden, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım…” (radıyallahu anhu elfe merrâtin) diyor.

Ne kadar seviyorum bilemezsiniz onu, ne kadar, ne kadar… Ama bilmem, köpeğin sevmesi onun nezdinde bir kıymet ifade eder mi? Ashâb-ı Bedir’i okurken, her adı geldiğinde, “Sana kurban olayım!” geçiyor içimden, “Sana kurban olayım!” İşte Allah Râsulü de o mülahazalar ile, “Böyle çok sık görünme, hatırlarım, elimde olmayarak!..” diyor.

Siyer ve menkıbe kitaplarında deniyor ki: O da bir fırsat yakalıyor, Hazreti Ebu Bekir döneminde. Yemâme şeytanı Müseylemetü’l-kezzâb, ilk fitne çıkaran insanlardan. Kitabü’l-fiten’de bahsedilen fitneleri, o dönem açısından, o dönem zaviyesinden, o döneme ait hususiyetleriyle, renkleriyle, desenleriyle temsil eden gaddâr u hattâr. “Kezzâb!” denmiş ona. Evet, Hazreti Vahşî tam bir fırsatını kolluyor. Kezzâb’ın saklanmak isteyip sığındığı bir yerde kendisini müdafaa ettiğini görüyor. Mızrağını -ki Hazreti Hamza’nın bağrına sapladığı mızrak diyorlar- Müseyleme’nin bağrına saplıyor. Sonra hemen orada yere kapanıyor. O zaman artık Efendimiz yeryüzünde yok. -Canım çıksın.- “Yâ Rasûlallah, artık görünebilir miyim Sana!” diyor. Hayatı böyle yaşama, böyle derin yaşama…

  Tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyyet, nice Harun görünümlüleri Kârun’laştırmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الآخِرَةَAllah’ın sana verdiği şey ile âhiret yurdunun arkasına düş!” (Kasas, 28/77) “İbtiğâ” kelimesi, “talep” kelimesinin çok önünde, çok üstündedir. “Talep etmek”, bir şeyi istemek, şöyle-böyle istemektir. “İbtiğâ” kelimesine gelince, o öyle bir talep ki, olmazsa olmaz mülahazasıyla istemek demektir. İşte “Âhiret yurdunu, böyle olmazsa olmaz mülahazasıyla iste, onun arkasında ol, gözün hep onda olsun! وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَاEh dünyadan nasibini de unutma!” (Kasas, 28/77) Unutsan da olur ama…

Kur’an-ı Kerim, bir mü’min karakteri ortaya koyuyor. Diyor ki: Gerçek bir mü’min, dünyayı unutabilir bazen. Diyor ki: Ben tenbih ediyorum, dünyayı bütün bütün unutmayın. Neden unutmayın? Çünkü “Esmâ-i İlahî’nin mecâlisi” diyor; çünkü “sıfât-ı sübhaniyenin mezâhiri” diyor; çünkü “ahiretin koridoru” diyor; çünkü “cennetin mezraası, burada ektiğiniz şeyleri orada biçeceksiniz” diyor. Dünya için “unutma” diyor; ahiret için de “Zinhar, elini gevşetme, hep arkasında ol o meselenin!” diyor. Yoksa Kârun’luk açılır sana, hiç farkına varmadan. Camiye gelirsin ama katmerli Kârun’sun.. dünyada ebedî kalacak gibi yaşıyorsun.. tûl-i emelin kahredici pençesi içinde zavallı bir esirsin, bir zebunsun!..

Tûl-i emelin (sonu gelmez isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların ve tamahın peşine düşmenin) menşei nedir? “Tevehhüm-i ebediyyet”tir; insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmasıdır. Bu vehmîdir; sanki dünyada ebedî kalacakmış gibi… Hiç kimse için böyle bir şey mukadder değildir. Ne güzel bir sözdür: لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَدُومُ لِوَاحِدٍ – لَكَانَ رَسُولَ اللهِ فِيهَا مُخَلَّدَا “Şayet dünyada birinin ebedîliği söz konusu olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedî kalırdı!

Peygamber… Kurban olayım!.. Seve seve, öbür tarafa yürüdü. Hazreti Âişe validemiz, Efendimiz’in her rahatsızlığında, başı ağrıdığında, bir yerinde ızdırap duyduğunda, O’na yine O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği bir şeyleri okurdu. Sahih hadis kitaplarında anlatıldığı üzere, Hazreti Âişe buyuruyor ki, Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesine dakikalar kala, “Elini tuttum, dua etmek istedim. Mübarek elini çekti ve dudaklarından şu lâlügüher sözler döküldü: (Zâten dudaklarından dökülen her şey lâlügüher idi). اَللَّهُمَّ اَلرَّفِيقَ اْلأَعْلَىAllah’ım, Refîk-i A’la!..” dedi. Sen de refiksin, sen de refiksin, sen de… O mübarek anam da refik O’na, Hafsa da refik O’na, Ümmü Seleme de refik O’na, kızı Fatıma validemiz gibi büyük kadın da -bir yönüyle- refik O’na… Nice refikler var fakat Refiklerin A’lâsı’nı diliyor; اَللَّهُمَّ اَلرَّفِيقَ اْلأَعْلَى diyor ve ruhunun ufkuna yürüyor.

Ölümü gülerek karşılamak ve onu gönülden bir iştiyakla intizar etmek lazım. Bu, meselenin bir yanı. “Tenâkuz” dedim. Diğer yanına gelince: Ey Rabb!.. Beni asker olarak bu talimgâha Sen gönderdin. Tezkeremi Sen doldurmayınca, Azrail ile göndermeyince, “Seninki buraya kadardı!” demeyince, ben Sen’in emrine muhalefet ederek onu isteyemem; zira emre itaatteki inceliğin ne demek olduğunu biliyorum! Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun.

Dünyayı ebedî zanneden ve tevehhüm-i ebediyet ile yaşayan kimseler, hiç farkına varmadan, kendilerine ediyorlar. O dünya sadece kendilerinin olsun diye, kendilerinden başkalarını yok etme mevzuunda, Şeytan’ın Hazreti Âdem’e olan şeytanlığından daha fazla bir düşmanlıkla, rakip olarak gördükleri insanların üzerine kuduz köpek gibi yürüyorlar.

   “Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, kalblerimizi temizle ve bizi kurtuluşa erdir!..”

  Soru: Efendim, tam ifade edebilir miyim, bilemiyorum ama.. يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَاEy Rabbimiz, ey Rabbimiz, kalblerimizi temizle ve bizi kurtuluşa erdir!..” duasını yaparken, son zamanlarda, يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ، نَقِّ خِدْمَتَنَا وَنَجِّنَا Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, Hizmet’imizi kirlilerden temizle, arındır ve bizi kurtuluşa erdir!..” niyazını da ilave ediyorum. Çünkü aynı gemide yol alıyoruz. Çok samimi insanlar gönülden dua ediyorlar. Allah duaları kabul buyurur. Fakat acaba kimimiz kirli miyiz?!. Ben kendi nefsimi başta hesaba katıp bunu söylüyorum?!.

  Cevap: Kendimizi hep böyle görmemiz lazım; hep يَا رَبَّنَا يَا رَبَّنَا، طَهِّرْ قُلُوبَنَا، نَجِّنَا demeliyiz. Böyle kardeşlerimiz hakkında da olabilir. Çünkü farkına varmadan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanları ölçüsünde, o ihsanlara göre bir tavır belirleyememe olabilir. Bu da esasen, bir nevi münasebetsizlik ve saygısızlık olur. Hani nasıl Ezvâc-ı tâhirât için de deniyor: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ “Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim (Rasûlullah’a eza etme, gıybette bulunma, birine iftira atma vb.) çirkinliği aşikâr bir günah işlerse, onun cezası iki kat verilir.” (Ahzâb, 33/30) Mecelle’deki disipline göre بِحَسَبِ الْمَغْنَمِ اَلْمَغْرَمُ “Elde edilen ganimet ölçüsünde altına girilen risk ve meşakkat de artar veya azalır.” Peygamber hânesi, vahyin sağanak sağanak yağdığı bir yer. Öbür tarafta da beraber olacaksınız. O’nun mübarek mahiyeti, bakışı, insanın içindeki buz dağlarını eritiyor… Dolayısıyla, bir yönüyle, “Bu kadar avantajlara karşılık, siz hâlâ o mevzuda çok küçük bir inhirafta bulunursanız, bilmelisiniz ki onun kat kat cezasını çekersiniz!” deniliyor.

Şimdi, kardeşlerimiz içinde de, hakikaten nezâhet-i kalbiyelerini, ruhiyelerini, hissiyelerini, sırriyelerini koruyan insanlar çoktur. Fakat hani حَسَنَاتُ اْلأَبْرَارِ، سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrâr adına iyilik kabul edilen bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” hakikati açısından, acaba Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhaniyesi ölçüsünde, tam ona denk, ona mukabil, gerekli olan hassasiyeti göstermişler midir? Sen kendin için dedin, ben de kendim için diyeyim. Her zaman da diyorum: Benim yerimde, bu Hizmet’te, bunca arkadaşın içinde, bir başkası olsaydı, kim bilir bu Hizmet kaça katlanırdı?!.

Evet, insan kendine öyle bakmalı. Fakat öbürleri için, kardeşlerimiz için “Kalbleri kirlenmiş bunların, levsiyâtla mâlemâl, onların kalblerini de bu türlü şeylerden temizle!..” gibi mülahazalara girdiğimiz zaman, hiç farkına varmadan suizanna girmiş oluruz. Belki elimizde olmayarak, beklediğimiz canlılığı göremediğimizden, heyecanı göremediğinizden, hafakanı göremediğimizden dolayı, bazen böyle suizan esintileri esebilir kafamızda. Böyle kızıl kıyamet kopuyor, yangınları yangınlar takip ediyor; insanlar bir çağlayana salmışlar kendilerini, nereye gittikleri belli değil; böyle, hedefsiz yürünüyor, pusulasız yürünüyor… Bunlar karşısında, bir insanda hâlâ biraz insanî heyecan, kardeşlik şefkati, insanlık mürüvveti harekete geçmiyorsa, hâlâ insanlar canlı cenâzeler gibi davranıyorlarsa, elimizde olmayarak, kafamızda bir kısım suizan esintileri olabilir. Belki o zaman da hemen geriye bir adım atıp “Belki ben yanılıyorum ya Rabbî!” demek gerekir.

“Keşke bu kardeşlerim de benim şöyle-böyle, bir yangın karşısında durup duyduğum şeyleri onlar da duysalar! Ve dilleri her zaman onunla alakalı bir şey mırıldansa!..” İnsanın içinden geçebilir bu; paylaşmadır bu. Onca insan bir şeyi paylaşınca, farkına varmadan o heyet içinde çok ciddi bir sinerji meydana gelir. Onun için Hazreti Pîr demiyor mu: “Umumun duası da, ferec-i umumîye sebebiyet verir, sadaka belayı defettiği gibi…” Umumun duası da… Düşünün; bir camide… O bir dönemde vaaz u nasihatte siz de bulunmuştunuz, Türkiye’de. Hani Süleymaniye’yi lebâleb dolduran o çocuklar, delikanlılar… Esasen benim gibi katı kalbli insanın orada kendini salmasına sebebiyet veren de onların dupduru heyecanları, aşkları ve ağlamalarıydı.

  Âşıklar, gönül yangınlarını gözyaşlarıyla söndürmeye çalışırlar; sâdıklar ise, ocaklar gibi yansalar da gam izhar etmemeye bakarlar.

Şimdi bu türlü şeylerde insan bazen hafif bir suizanna kayıyor gibi olur: “Neden bunca dert, bela, mesâib, mühlikat ve mûbikat karşısında, bu insanlarda böyle ciddî bir ses yok, kalblerde bir heyecan yok; başını yere koyup kalktığı zaman seccadesi ıslanmıyor!..” falan, hemen gelebilir aklına. O zaman ben şunu diyeyim, anahtar bir şey bu: Efendim, âşıkların his dünyaları, heyecan dünyaları biraz gözyaşlarıyla dışa vurur. Sâdıkların sadakati de onların gönüllerinde bir derinliktir. Onların kalbleri de duracak gibi olur fakat “Sâdıkım, dersen derdinden kimseyi haberdar eyleme!” mülahazasına bağlı yanıyorlardır; cayır cayır yanıyorlardır, ocaklar gibi. Ketencizâde’nin dediği gibi: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Son mısrayı biraz değiştiriyorum, öylesi daha çok hoşuma gidiyor: “Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Cayır cayır yanıyorlardır ama dışarıya vurdurmuyorlardır.

İşte başkalarına bakarken, o durağanlığı, böyle pozitif bir yorumla kendi zihnimizde ta’dil etmeliyiz. Aksi halde, insanlar hakkından “Bunların da maşallahı var; aysbergler gibi, altlarında dünyanın bütün odunlarını yaksanız yine erimeyecekler!” şeklinde düşünmek, suizan olur. Belki öyle değillerdir o insanlar; hakikaten içlerinde bir şey vardır. Bir de bazen bir riya (gösteriş) korkusu, bir süm’a (duyurma) korkusu ile hakikaten dillerini ısırırlar bunlar; sır vermemeye çalışırlar o mevzuda; heyecanları onlar için “sır serası” arkasında kalır.

Evet, elden geldiğince başkalarına böyle hüsnüzanla bakmak lazım. Fakat her şeye rağmen, Kıtmir’in aklına gelen şey, bu heyecanın herkes tarafından aynı derinlikte duyulması. Bu, insan olmanın, Anadolu insanı olmanın gereği gibi geliyor bana. Böyle, ferâinenin cirit attığı, münafıkların at oynattığı bir dönemde, gayza, nefrete, kine doyma bilmeyen insanların, akla değil de şeytanların dürtü halinde hâsıl ettiği şeylere uyup hep onun güdümünde en çirkin şeyleri yapmaları karşısında, hâlâ sinelerde bir ürperti yoksa, bence o türlü sineler, bir bıçakla kesilip köpeklere atılacak bir et parçasından farksızdır. Vesselam.

526. Nağme: İNKİSÂR, GIRTLAK AĞALARI VE TEVHÎDNÂME

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dil, kalb, Ahmet Feyzi Ağabey, inkisâr, gırtlak ağaları, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, tevhîd ve Sultan Ahmet’e temas ettiği bu sohbetini son günlerde kendisinin yazmış olduğu “tevhîdnâme”den bir bölüm okuyarak bitiriyor.

Hem sohbeti hem de muhterem Hocamızın kaleme aldığı o “tevhîdnâme”yi (yaptığımız tercümesiyle beraber) arz ediyoruz.

PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

 

Bamteli: İRTİDAT, DİN ŞÛRASI (!) VE HİZMET HAREKETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  İnsanlardan bir insan ol ve kendini anlatmayı bırak; seni davranışların anlatsın!..

Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) der ki: كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol, kendini sadece düz bir insan kabul et!” Hatta olduğundan birkaç kademe daha aşağı in! “Galiba ben onlardan da aşağıdayım!” de; “İhtimal, onların Allah ile farklı münasebetleri var. İhtimal dipdiri geceleri var.. saatlerini eşref-i saat haline getirme gayretleri var.. gözleri uyurken dahi uyumayan kalbleri var.. dünya ve mâsivâyı ellerinin tersiyle itme ferâgati, fedakârlığı, hasbîliği var.” Âleme bakarken, böyle bakmalı; kendimize bakarken ise “Birinin himmet eli uzansa da bize, şöyle-böyle biz de kurtulsak!..” demeli.

Âleme bakarken böyle bak: “Biri bize el uzatsa, biz de kurtulsak!..” Allah’ın inayet eli, kâfi ve vâfî.. وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلاً “Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.” (Nisa, 4/81); وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!” (Nisa, 4/45) وَكَفَى اللهُ عِنَايَةً وَرِعَايَةً وَكِلاَءَةً، وَكَفَى بِالشَّفَاعَةِ نَبِيُّنَا مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (İnayet, riâyet ve vekâlet bakımından da Allah Teâlâ kafîdir. Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefaati yeterlidir.) Ama kendimize bakarken, öyle bakmamız lazım.

Benim de bildiğim bazı şeyler var!”, “Ben de bazı şeyler söyleyebilirim!”, “Ben de dinlenmeliyim!..” Bu sözlerin zâhirine bakınca, kılıf düzgün gibi görünüyor fakat içte bir enaniyet hırıltısı hissediliyor. Bırak, onu halk takdir etsin. Sen, kendini anlatmayı bırak; anlatılacak yanların varsa, onu halka bırak! Onlar da yüzüne söyledikleri zaman, Hazreti Pîr gibi, “Ben, kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” de.

Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yanında, bir insan arkadaşını yüzüne karşı methedince, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ (İnsanlığın efendisinin sözü, insan sözlerinin efendisidir.) beyanı çerçevesinde buyuruyor ki: “Kardeşinin boynunu kırdın!” Belki bu tabir, Arapça’da, o dönem itibariyle “bir insanı öldürmek”ten ve “mânen mahvetmek”ten kinaye olarak kullanılıyordu.

  “Hayır, Allah’ın takdir buyurduğundadır.”

Gördüğünüz gibi “kıldan ince, kılıçtan keskin!” Ama bir kere de gönlünü O’na verdin mi, O’na dayandın mı, “yol senin, devran senin” artık!.. Önündeki o kıldan ince kılıçtan keskin “Sırat” gibi şeyler, birden bire şehrâh oluverir. Keyiflenerek, “Bu şeritten mi gitsem, bu şeritten mi gitsem, bu şeritten mi gitsem!” dersin.

İşte dünya da böyle (çayı içmeye hazırlamak gibidir); sakarini içerisine atarsınız, “tam olsun!” diye biraz da limon katarsınız. Gerçi çay tiryakileri için limon eksikliktir, çay zevkinden mahrumiyetin ifadesidir. Hangi tam zevkimiz var ki, ondaki eksiklik söz konusu olsun?!. Efendim, sakarini atarsınız içine, limonu da atarsınız; sonra onun adı “yâ nasîb!” (Yâ nasîb, Arapça’da da bir oyundur; “Belki sana çıkar, belki ona nasip olur” manasına bir çekiliş/şans oyunu.) Ya nasip olur ya da olmaz.

Dünya da böyledir; çırpınırsın, koşar durursun, tepinirsin, mahmuzlarsın bindiğin şeyi… “Hedef!” dersin, nice yüksek yerlere gözünü dikersin, “Tırmanayım!” mülahazasıyla heyecan yaşarsın… Fakat bakarsın edip eylediğin şeylerin zerresi geriye dönmüyor. “Yâ nasîb!.. Yâ nasîb!..

Şu kadar var ki, orada Allah’a teslim olursan, اَلْخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ، اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُHayır, Allah’ın takdir buyurduğundadır; hayır, Allah’ın ihtiyâr ettiği şeydedir.” dersen, acılar ve zehir zemberek şeyler, birden bire şeker-şerbet halini alır. “Off!”lar, birden bire “Ohh!”lara dönüşür. Ve vicdanında âdetâ cennet demleri yaşıyor gibi olursun.

  Soru: Sözde “Din Şûrası’nda, hükûmet adına konuşan bir siyasetçi, Hizmet’i, İslâm dünyasının en çirkin ve en tehlikeli irtidat hareketi olarak gösterdi. “İrtidat” nedir? Hizmet gönüllülerinin her türlü linçe rağmen, tiranlığa/diktatörlüğe boyun eğmemesi de bir “irtidat” sayılır mı?

  Cevap: Böyle bir dırıltı karşısında, orada bulunan şöyle-böyle ilahiyat eğitimi görmüş kimseler;

  1. Şayet “irtidat”ın da manasını bilmiyorlarsa, “fırâk-ı dâlle”nin manasını bilmiyorlarsa, onların küfre ve dalâlete -ki her ikisi de dinde mel’un şeyler- delalet ettiğini bilmiyorlarsa, işgal ettikleri yerleri haksız işgal ediyorlar demektir.
  2. Bunun yanlış olduğunu bildikleri halde susuyorlarsa, birer “dilsiz şeytan” demektir onlar.
  3. Bu yalanları olduğu gibi kabul ediyorlarsa şayet… Mü’mine, “mürted” diyen, kâfir olur. Çünkü bir mümin diğerine kâfir dediğinde ikisinden biri kâfirdir; ya diyen kâfirdir veya denilen kâfirdir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Herhangi bir kimse din kardeşine “kâfir” dediği zaman, ikisinden biri muhakkak kâfir demektir. Eğer hakikat onun dediği gibiyse, muhatabı kâfirdir; aksi takdirde, sözü kendi aleyhine döner, kendisi küfre düşmüş olur.”

Sizin hareketlerinizde, tavırlarınızda, davranışlarınızda, şöyle-böyle konuşup yazdığınız 50-60 eserinizde, dedikleri şeylere delalet edecek tek paragraflık bir şey varsa, siz hayâdan, izzetten, ismetten, iffetten mahrum kimselersiniz. Fakat öyle bir şey yoksa, bunu söyleyenler, hayâsız, edepsiz, iffetsiz, ondan daha aşağı “mahluk” insanlardır. Bir yönüyle Deccâl’e veya Süfyan’a uyan “Taylasanlı Horasanlılar”ın zirveleri bile söylese, o türlü sözler yine zırva, yine zırva, yine zırvadır.

  “Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” deyip sadece Hak rızasını tahsil yolunda koşanlara “mürted” veya “ehl-i dalalet” demek korkunç bir denaettir.

Siz bu zirvelerdeki insanların zırvalarına kulak asmayın!.. “Mürted” kim, o belli: Dünyayı esas alan mürtedler.. dini, dünya için kullanan mürtedler.. hiçbir şey yokken, filolara sahip olan mürtedler.. evlatlarına hırsızlık öğreten mürtedler… Evet, yerini belleyememişler. Din ve diyanetini dünyaya duyurmaktan başka bir şey bilmeyen, bir şey tanımayan ve Allah’tan, Peygamber’den başka gözü bir şey görmeyen insanlara “mürted” diyorlar.

Ben öyle tanıdım arkadaşlarımı: Onlar, Cenneti, hurîyi, gılmanı bile, yaptıkları şeylerde hedef haline getirmekten “şirk”ten kaçınıyor gibi kaçındılar. Çünkü maksûdun bizzat, matlûbun bi’l-istihkak; “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah!” hakikatiyle ifade edilen o yüce hakikattir, Allah’tır; ne selvâ, ne helva.. ne bal, ne börek, ne saray… (Râbia Adeviyye validemizin şu sözüne işaret ediliyor: “Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..” Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!..)

Sizin bu mevzuda en küçük görüneniniz, bunların onda birine tâbi olmadı; onları aklının köşesinden geçirmedi. Aklının köşesinden geçirdiyse şayet bir kıtmîr, hemen kıtmirliğini ortaya koyarak size sordu; “Acaba bu mesele ne ola?” falan dedi. Bu açıdan, kendini bilmez, densiz, bayağı o kimselerin sizlere “mürted” veya “firâk-ı dâlle” demeleri denaetin, şenaatin, fezâetin, hıyanetin, alçaklığın ve bir şey yapamama kompleksinin ifadesidir. Hayatlarında on tane insana, bizim millî değerlerimizi, tarihî mefâhirimizi, yüksek idealimizi ve din-i mübînin evrensel değerlerini anlatmaya muvaffak olamamışlardır. Aksine günümüzde olduğu gibi, o dinin dırahşan çehresini zift atarak kirletmişlerdir. Bir de yalanlarına yama yapan zift medyaları vardır ki; attıkları her yalanı imzalamaktadırlar.

Bu yalanları söyleyenlere Ziya Paşa ifadesiyle “yuf olsun!..” Duydukları halde seslerini çıkarmayanlara yuf olsun!.. Hâlâ bunları insan zannedip –değil Müslüman– arkalarından koşturanlara ve onların Müslümanlık adına bir şey vadediyor olduklarını sananlara yuf olsun!..

Dininden, millî mefkuresinden, Kitab’ından, Sünnet’inden, İcmâı’ndan, Kıyas’ından, an’anesinden, geleneğinden, örfünden, âdetinden onda bir bile fedakârlıkta bulunmayan.. ve bütün bu evrensel güzellikleri dünyaya tanıtmak için âdetâ seferberlik yapan, -günümüzün çağdaş münafıklarının hakiki mü’minlere karşı ilân-ı harp yapmaları gibi- hakkı-hakikati bütün insanlığa duyurma, güneşin doğup-battığı her yere ulaştırma adına seferberlik ilan etmiş bulunan insanlara iftira ediyorlar.

O fedakâr insanlar ki, dövene elsiz, sövene dilsiz, kıranlara da gönülsüz. Benim kırılmamı nazar-ı itibara almayın; kimse kırılmıyor. O densizlerin sözleri karşısında kimse eğilmiyor, kimse hicap duymuyor, kimse üzülmüyor, kimse müteessir olmuyor; herkes yoluna devam ediyor. Çünkü Hizmet gönüllüleri din-i Mübin-i İslam’ın değerlerini ve evrensel değerleri temsil ediyorlar; tarihimizden süzülüp gelen ve temel kıstaslarımız itibariyle regülasyona tâbi tutulan, böylece bize mal olarak değerlerimiz içinde yerini alan an’anelerimizi ve geleneklerimizi dünyaya taşıyorlar. Yüzümüzü kızartacak hiçbir şey yok bunların içinde. Binaenaleyh, bunları dünyaya duyurmak için dört bir yana seferberlik ilan etmiş insanlara karşı, yerinde “firak-ı dâlle”, yerinde “mürted!” diyen kimseler, Anadolu insanı değildirler.

  Dün alkışlayıp takdir ederken mübalağa yapıyor ve bir çeşit şirke giriyorlardı; bugün de yıllar sonra döneklik yapıp “terör örgütü” derken ayrı bir dalalet sergiliyorlar.

Din Şurası’nda konuşuyor. Ona “şûrâ” yerine, bence “şirretlik toplantısı” denmeliydi. Din adına şirretlik topluluğunda bir siyasetçi konuşuyor. “Siyaset” idare etmek demektir; esasen idareden âciz, zavallı, kem talih, bahtsız, kabrini kirletmiş, berzahını kirletmiş bir talihsiz… Hizmet Hareketi’ni, İslam Dünyası’nın en çirkin, en tehlikeli irtidat hareketi olarak gösteriyor!

Otuz seneden beri takdir ediyorlardı; Türkçe Olimpiyatları’nda, Pensilvanya’ya da selam gönderip “Milletimiz ona karşı medyuniyet duyuyor. Milletimizin adını, nâmını, nişânını dünyanın dört bir yanına duyurdu!..” derken mübalağa yapıyorlardı. O zaman farklı bir şirkle, âlî bir heyetin hizmetine ve himmetine Allah’ın lütfu şeklinde tecelli eden şeyleri bir şahsa mal ediyor ve “müşrik” oluyorlardı. Evet, alkışlarken öyle müşrik oluyorlardı. Sonra, otuz sene sonra, birden bire döneklik yapıyorlar; âlemin takdir ettiği, cihanın bağrını açtığı ve alkışla karşıladığı hizmetleri yok etmeye çalışıyorlar. Aleyhinde uğraştıkları bu dönemde bile on beş tane yeni okul açma imkânı veriliyor. Otuz senedir dünya insanı sanki aklını peynirle yemiş?!. Nasıl bir ortak payda ve insanlık adına nasıl bir şey ise, bir sürü farklı farklı kültürden o kadar insan, bunların hepsi ayrı ayrı düşündükleri halde, “Aman, olsun bu!” diyorlar, “Aman olsun!..” Fakat şimdi Türkiye’de bunu karalamak için şûralar tertip ediliyor. Allah adına, Hazreti Rûh u Seyyidi’l-Enam adına, din adına, iman adına çok önemli bir mesajı, hem de Efendimiz’in “Götürün!” deyip emanet ettiği bir mesajı duyurma hareketine “terör örgütü” demek için toplantılar düzenleniyor.

Evet, “Benim nâmım, güneşin doğup battığı her yere gidecektir!” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hadislerde, “Hiç şüphe yok ki, bu din gece ve gündüzün yaşandığı her yere ulaşacaktır; Allah (celle celaluhu) yeryüzünde kerpiç, tuğla benzeri bir malzemeyle yapılmış her eve ve deve tüyü, keçi kılı, koyun yünü cinsinden örülmüş her çadıra bu dini girdirecektir.” deniyor. Ne var ki, bunlar, onun binde birine götüremediler onu. Binde dokuz yüz doksan dokuzuna götüren insanlara “mürted” deme meselesi, öyle korkunç bir irtidat mülahazasıdır ki -hafizanallah- eşi-benzeri olamaz.

Maalesef, birileri yukarıdan bazı şeyleri dikte edince, akıllarını ceplerine koymuş halayıklar da aynı şeyleri seslendiriyorlar. Kur’an-ı Kerim, Firavun ve kavmini bu hususa misal sadedinde anlatır. فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَO halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54) Firavun, kavmini hafife aldı; kast sistemine göre, “Sizler, âdî mahlûklarsınız!” dedi. Arz etmiştim bir kere: Firavun, “Sokağın birisinde koyun olun, meleyin! Birisinde inek olun, böğürün! Birisinde at olun, kişneyin! Birisinde merkûp olun, anırın!” diye emrediyor. Hemen dediği her şeyi yapıyorlar. Şeytan geldiğinde, o manzara karşısında hayrete varıyor; “Yahu Amnofis, nedir bu hal böyle?” diyor. O şöyle cevap veriyor: “İdare ettiğim, arkamdan sürüklediğim varlıklar bunlar. Dediğim her şeyi rahatlıkla yaptırtıyorum. Cebrail hakkında bile çirkin bir lafta bulunduğum zaman, hemen söylerler bunlar. Ama senelerden beri uğraşıyorum, Harun ile Musa’ya sözümü dinlettiremedim!” Harun ve Musa hazretlerinin yolunda mı olmak istersiniz, yoksa bir kısım ferâinenin, Haccac’ların, Yezid’lerin, Rommel’lerin, Stalin’lerin, Lenin’lerin yolunda mı olmak istersiniz?!.

  Mutlak biat etmeyenlere “Yâ bizdensiniz ya da mürtedsiniz, firak-ı dâlledensiniz, hâinsiniz, terör örgütüsünüz, paralelsiniz!” deyip duruyorlar.

Onca hakarete maruz kaldığınız halde, hâlâ durduğunuz yerde sabitkadem durmanız gösteriyor ki, onların size yol değiştirtmeleri mümkün değil. Çünkü öyle bir şehrah bulmuşsunuz ki, tâ bidayetinde ifade edildiği gibi, elli tane şeridi kendi hesabınıza kullanıyorsunuz. Ve diğer meşreplere karşı saygılısınız tepeden tırnağa. Kendi meslek, yol ve yönteminize, kendi dininize ve dinî değerlerinize dair mülahazalarınız burnunuzun kemiklerini sızlatacak mahiyette. Aynı zamanda, kendi değerlerinize delice bağlı olmanız, başkalarına karşı saygısızlığı gerektirmiyor. Siz, onlara karşı da derin bir saygı içindesiniz. Böylece yürüdüğünüz güzergâh emniyetini sağlama almış oluyor ve bir şerit yerine elli tane şeridi kullanıyorsunuz.

Kendi yollarını daraltanlar ise, önlerinde mutlak bağlılık sergilemeyenlere “Yâ bizdensiniz ya da mürtedsiniz, firak-ı dâlledensiniz, hâinsiniz, terör örgütüsünüz, paralelsiniz!” deyip duruyorlar. Oysa bu safsatalar, sadece şeytanın ilhamıyla veya vesvesesiyle söylenecek sözlerdir. Ayet-i kerimede buyurulduğu üzere, وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.”(En’am, 6/112) Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: İnsî ve cinnî şeytanlar, teşvik maksadıyla, birbirlerine birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.

İşte bir ahmağın mü’minlere “mürted” demesi de bu türdendir. Oradaki diğer ahmaklar da, bilmiyorum, eğer “hayır” demedilerse, âhiretlerini mahvettiler ve hepsi, o gayyaya yuvarlandılar. Tasvip etmedikleri halde sessiz kaldılarsa, dilsiz şeytan kesildiler. Yok, protesto ederek kalkıp gittilerse, insanca davrandılar, insanlıklarını korudular; Allah (celle celâluhu) ile münasebetlerine karşı saygılı olmaya çalıştılar, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygılı olmaya çalıştılar.

Bu Hizmet, bu Hareket bilerek -Allah’ın izni ve inayetiyle- dalaletin onda birini irtikâp etmemiştir; kat’iyyen ve kâtibeten “irtidat”ın onda birine tenezzül etmemiştir. Biraz evvel bahsettiğim mülahazalara bağlayın: “Acaba, Cennet dendiği zaman gönlümü huriye, gılmana, çaya, ırmağa bağlarsam, Zât-ı Uluhiyet’e bağlı Tevhid mülahazamda hata etmiş olur muyum?” mülahazası içinde yaşayan insanlara, bu türlü bir isnatta bulunma, onu söyleyeni çoktan insanlıktan çıkarmış olur. Şeklen, sûreten insan…

  “Size tavsiyem, mukabele-i bi’l-misil hakkınızı kullanmayın; her şeye rağmen sabredin ve sadece tekfirden değil kötü sözün en küçüğünden uzak durmaya çalışın!..”

Her şeye rağmen, siz sabretmelisiniz. Çünkü Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)

Mukâbele-i bi’l-misil” sizin hakkınız olsa bile, sabır daha hayırlıdır. En azından sözle -bağışlayın- “it” diyene “it” deseniz, “terörist” diyene “terörist” deseniz, “paralel” diyene “paralel” deseniz; bu, hakkınız olabilir. Fakat Kur’an’ın ifadesiyle, “Size tavsiyem, bu hakkınızı da kullanmayın!.وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَDişinizi sıkar, katlanırsanız, kuşkusuz bu daha hayırlıdır.

Sabır, aynı zamanda, çölde zehir-zemberek bir otun adıdır; kelime de ondan alınmıştır. O zehir-zemberek şeyi yudumlayın. Mebde itibariyle zehir-zemberek bir şey, müntehâ itibariyle de şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır! Katlanın onlara; sonra bekleyin Cenâb-ı Hakk’ın hakiki mü’minlere vâdettiği şeyleri!.. O (celle celâluhu), hiçbir devirde hakiki mü’minleri, yüce mefkûrelerini bayrak gibi dört bir yanda dalgalandırmaya kendisini adamış insanları yolda bırakmamış; zâlimlere, kâfirlere, fâsıklara, hâinlere ezdirmemiştir. Muvakkat bir imtihan, arınmaları içindir; Enbiyâ-ı izâm onu çekmişse, o, onlar için de gereklidir.

  Ezher Üniversitesi’nde “Sonsuz Nur”u Ders Kitabı Olarak Okutan Âlimin Hizmet Hakkındaki Çarpıtmalara Dair Verdiği Bir Misal

Fethi Hicâzî, büyük Arap âlimi, birilerinin hakkında tenkitler hazırladığı “en-Nuru’l-Hâlid”i (Sonsuz Nur kitabını) Ezher Üniversitesi’nde ders olarak takrir ediyormuş. Geçen gün, onu eline alarak veya onların çıkardıkları şeyleri eline alarak, bir kısım densiz insanların uydurma ortaya attıkları, sizin hakkınızda söylenen nâ-sezâ, nâ-becâ şeylere cevap veriyor. Bir yabancı.. bilen, kitap okuyan birisi.. kitâbî, kitaptan haberi olan birisi.. okuduğu şeyleri sırtında “şey” gibi taşımış değil; okumuş, okuduğunu anlamış ve “Elimden bırakmıyorum!” demiş.

Orada hoş bir misal verdi: Dedi ki: Böyle cümleleri sağından-solundan keser, biçer, yarısını söyler, yarısını söylemezseniz şayet, kendiniz komik duruma düşersiniz. Mesela, Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَYuf olsun, veyl olsun o namaz kılanlara!..” (Mâûn, 107/4) Şimdi meseleyi burada bıraktığınız zaman, “Namaz kılanlara veyl olsun!” Ama arkasını kesiyorsunuz. Devamında الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ الَّذِينَ هُمْ يُرَاءُونَ  “Namazlarını, namaz gibi kılmıyorlar; sehv ile, gafletle, uyuyarak, aradan çıkarma nev’inden, âlem görsün diye… İşte yuf olsun bunlara, veyl olsun bunlara; Cehennemin en derin deresi mekan olsun bunlara!..” (Mâûn, 107/5-6) deniyor.

Bir sözü, bir cümleyi başından sonundan bir parça kopardığınızda aynı şey olur. Türk toplumunda yaygınca benzer bir vakıa vardır; bir hadise, bütün âlemin vird-i zebanıdır: Bir laubaliye demişler ki, “Niye namaz kılmıyorsun?!.” Cevap vermiş: “Ee niye kılayım ki?!. Cenâb-ı Hak, Kur’an’da buyuruyor ki: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ “Ey iman edenler, zinhar, namaza yaklaşmayın!..” (Nisâ, 4/43) (Efendim, bir de “len” ile deseydi, لَنْ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ “Asla, zinhar, ebediyyü’l-ebed namaza yaklaşmayın!”) “Ee onun gerisi de var!” diyorlar: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّى تَغْتَسِلُوا “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye, cünüp iken de -yoldan geçmeniz dışında- gusledinceye kadar mescide yaklaşmayın.” (Nisâ, 4/43) Aklınız başınızda değilse, sarhoş iseniz, kendinizi uyuşturmuş iseniz, namaza öyle yaklaşmayın! Namaz, Allah’a karşı şuurun remzi bir ibadettir. Namazlaşarak yapıldığı zaman ibadet olur. “El-pençe divan durma”nın bir manası vardır; “rükû”nun bir manası vardır; “kavme”nin bir manası vardır; “secde”ye kapanmanın bir manası, “ka’de”nin bir manası, “teşehhüd”ün bir manası vardır.. ve “teşehhüd”le âdetâ bir insan, namazını, miracın noktalanması gibi noktalar. “Namaz, mü’minin miracıdır, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür.” İşte böyle… “Namazı öyle bil ki, o, mü’minin miracıdır!” diyor İmam Rabbânî Hazretleri. Ama لاَ تَقْرَبُوا الصَّلاَةَ deyince, “Ee gerisi yok mu bunun?!” diyorlar, وَأَنْتُمْ سُكَارَى ve devamını hatırlatıyorlar; o zaman laubali adam, “Hafız değilim!” diyor.

  Sağından Solundan Kesilen Cümleler ve Algı Operasyonları

Bir kısım cerâid-i zift de meseleleri ele alırken aynı şekilde davranıyorlar. Tabii baştakiler de öyle istediklerinden dolayı rahat hareket ediyorlar. Dünkü misalde geçtiği gibi, “yamacılar” öyle yapınca, dolayısıyla yalancılar da cesaret aldıkça alıyor; attıkça atıyor, tuttukça tutuyorlar. Fakat hiç birinin ne tutulur yanı var, ne değerlendirilir yanı var.

Size bir de Kıtmir’in başından geçmiş bir vakıayı anlatayım. Siz o zaman medyayı takip ediyorduysanız şayet, muttali olmuşsunuzdur. Bundan yirmi sene evveldi. Türkiye’de hangi parti olursa olsun, uluorta “Falan mü’mindir, falan kâfirdir!” demeye kimsenin hakkı yok. Fakat belli bir zümreye o gün bazılarınca öyle deniyordu; belki hâlâ bugün “siyasî İslamiyet” diyenler, onlara öyle bakıyor; miting konuşmalarında da öyle diyorlar. Oysaki içlerinde dünya kadar dine, imana inanan insan da vardır. İşte bu mülahazaları nazar-ı itibara alarak, Fakir, meseleyi ifade ederken -hususi bir sohbetti, belki bu kadar insan vardı- dedim ki: “Arkadaş! çok dikkat edin!..Halk Parti kâfirdir!’ diyemezsiniz, diyemezsiniz, diyemezsiniz!..” Efendim, “diyemezsiniz!” kelimelerini silince ne kalıyor geriye “Halk Parti kâfirdir!” O zaman malum bir medya bu meseleyi serlevha olarak manşet yaptılar gazetelerinde.

Her zaman olmuştur, başıma gelmiş bir şey.. o zatların başına gelmiş bir şey.. o zatın dediği gibi bir şey… Ve bugün de kendilerini İlahiyatçı gören bir kısım insanlar, meseleleri siyakından-sibakından kopararak, müstetbeâtü’t-terâkibi görmezlikten gelerek, umum mevzua mahrutî bir bakışla bakmadan, sadece bir kelimeyi alıp onunla bir kesimi, bir çevreyi karalıyorlar. Dininden başka bir şey düşünmeyen, dine hizmete, mefkûresine hizmete, Anadolu insanı olma mefkûresine hizmete kendini adamış ruhlara iftira ediyorlar.

Antrparantez; yaptığı hizmetleri belli çıkarlara bağlayan insanlar, kat’iyyen samimi değildirler. Yaptıkları hizmetlerle villalar, yalılar, filolar elde ediyorlarsa… Bir dönemde bir meşhurun, ma’lumun, marufun, kutsalın (!) mırıldandığı gibi: “Hırsızlık, babadan oğula intikal eder!..” Ee birileri villalar, yalılar peşinden koşarsa, sulbünden gelen kimseler de onun genlerini taşıdıklarından dolayı, filolar edinirler haliyle; belki uluslararası filolar edinmeyi düşünürler. Çok doğru söylemiş, “sadaka!..” Babadan oğula hırsızlık, haramilik, eşkıyalık, irtişa, irtikâp, ihtilas intikal eder; o haramî ise şayet, öbürleri de kırk haramîler olur; çevresi, mâbeyn-i hümayunu, mele’si, bir yönüyle, kırk haramîler olur.

Evet… Böyle sağından-solundan kesmek suretiyle, meseleleri farklı şekilde kompoze etme, zannediyorum, çok yakın bir gelecekte, bu işi yapanları, aklı başında insanlar nazarında gülünç duruma düşürecektir. Çoklarının önüne kameralar konacak ve onlara mikrofonlar uzatılacak; hissiyatları mülahazaları alınacak. Bilmiyorum, bugün bu türlü komploları hazırlayan ve bazı kimseleri itibarsızlaştırmak için ellerinden gelen her türlü yalanı söyleyen Makyavelistler, haya hislerini yitirmemişlerse, o zaman ne yapacaklar?! Ama hayâ hissini yitirmişlerse, “Ee ne yapalım, dünya bunun böyle olmasını istiyordu!” falan diyecekler. Zannediyorum, çoğu da böyle diyecektir.

  Ali Bulaç Bey’in Tercihi ve “Her yanı canavar sarmış, bu ne müthiş bir hâl!..”

Ali Bulaç’a Cenâb-ı Hak uzun ömür, âfiyet-i dâime ihsan eylesin. Bir ilim adamıdır, iyi bir sosyologdur, Arapçayı anadili gibi bildiğinden dolayı tefsir mahiyetinde bir de meal yazmıştır. Öteden beri yazdığı yazıların hepsinde iffet âbidesi; yazdıklarına iffet adına kompoze edilmiş şeyler nazarıyla bakabilirsiniz. Seve seve okuyacağınız yazılar yazmış. Bu dönemde içeriye (hapishaneye) girmiş. Kırk haramîlerden birileri, SS’lerden bir tanesi gitmiş ona demiş ki, “Yahu ne diye buraya geldin girdin? Sen de o göbekli adam gibi deseydin, bunlara sövseydin ve falancanın yanında yerini alsaydın, hiç buraya girmeyecektin. Bak, adam ne güzel, gül gibi; -efendim- oradan alıyordu 1000, buradan alıyor 10 bin; böyle, gül gibi yaşıyor işte!..

Doğru, dünyaya tapanlar için, ahirete inanmayanlar için, “Allah!” dedikleri zaman bile içlerini yansıtmayan sözlerle yalan söyleyenler için… Hani bir Türk atasözü vardır: “Bir ‘Allah’ dediğine inan!” Bunların öyle dediğine de inanmayın “Alla!” diyorlardır onlar. İnanmayın kat’iyyen. “Namaz!” dedikleri zaman, başka bir şey kastediyorlardır. Çünkü genleri -bir yönüyle- yalana, iftiraya, tezvire, hıyanete kilitlenmiş gibi insanlar bunlar. O (Ali Bulaç) babayiğitlik yapmış, orada medrese-i Yusufiye’yi tercih etmiş; diğeri ahiretini karartmış, dünya adına halayıklığı, kapıkulu olmayı tercih etmiş.

Evet, Cenâb-ı Hak, sizi korudu; arkadaşlarınızı korudu. Bir imtihan verdiniz; çürükler döküldüler. Var ya cevizin, fındığın çürüğü; çürükler döküldüler. “İtiraf” mahiyetinde iftiralarda bulundular; işin içinden sıyrılmak, şirin görünmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

“Her yanı canavar sarmış, bu ne müthiş bir hâl / Sana kalsa, yaşamak, muhallerden de muhal!

Kim bilir, belki gelir sürprizden bir inâyet / Zevâl bulur bir bir her türlü menfî, ihtimal!..”

Ben demedim, makine söyledi. İşte böyle; canavarlar orada zavallı bir kuzunun etrafını sarmışlar. Öyle kuzu kuzu davranan insanlar ki, arı ölmüş, ağlamışlar; karıncaya basmamak için dikkatli yürümüşler; sağlarına-sollarına bakmamışlar. Hapishanede iken bir fare orada can çekişiyor gibi olmuş, onu hemen bir kesenin içine koymuşlar medrese-i Yusufiyedekiler; oradaki SS’lere götürmüşler; demişler ki “Bu fare ölecek; dışarı koyarsanız, kendi tabiatına uygun bir zemini bulunca belki hareket eder!” Fareye karşı bu kadar şefkatli davranan insanlara, “terör örgütü” demek ve elli türlü yalan ile, tezvir ile, iftira ile, isnad ile bir kısım zift cerâidini de bu istikamette kullanmak büyük bir iftira ve zulümdür. “Terör örgütü” bühtanı dünyada tutmayacak, elli defa atsalar iz bırakmayacak öyle kuyruklu bir yalan ki, azıcık inançları var idiyse, ahiretlerini yıktılar.

Ve dünyanın da onlara kalacağına ihtimal vermiyorum. Yarın başka biri gelir onların yerine, o da onlara aynısını yapar. اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ، يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ Zâlim, Allah’ın kılıcıdır!.. O kılıç, bugün sizin başınızda kavisler çiziyor; yarın bir başkasının elinde onların tepelerinde kavisler çizer. Dolayısıyla kararttıkları âhiretin yanında, imanın yanında, İslam’ın yanında, ihsanın yanında, ihlasın yanında, aşk u iştiyakın yanında, dünyalarını da karartmış olurlar. “Allah, imhâl eder, ihmâl etmez”; mehil üstüne mehil verir tâ âhirette mazeret beyan etmesinler! Hiçbir münafık, ilelebet pâyidar olmamıştır. Vesselam…

Bamteli: İFTİRALAR, ZULÜMLER VE SON ARZUM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar.”

Dünya muhabbeti istikametinde bir adım atınca, o bir adım, ikinci adımı atmanın zorlayıcı bir sebebi ve aynı zamanda bir referansıdır. Olumsuz şeylere doğru atılan her adım, ikinci yanlış adıma bir çağrıdır, bir davetiyedir. Bütün mesâvîde, bütün me’âsîde, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, bütün “mûbikât”ta ve “mühlikât”ta, bu böyledir. Bir kere yalan söylersin, ağzın alışır, yine söylersin. Bu, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifteki mübârek beyanına uygun düşmektedir. Zaten, O’nun beyanına uygun düşmeyen şeyler merdûttur.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse, kalbi yine parlar. Fakat tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur: ‘Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)’ (Mutaffifîn, 83/14)”

Evet, “İnsan, bir günah işlediğinde, bir hataya girdiğinde, kalbinde bir leke hâsıl olur.”. O “latife-i Rabbâniye”nin ufkunda bir kararma, bir yönüyle hakâik-i Esmâ’ya ve hakâik-i Sıfât’a nâzır o rasathanede bir küsûf, bir hüsûf yaşanmaya başlar. Hemen insan, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe ile Allah’a teveccüh etmezse, o kararma artar ve kalbi kuşatır. Derecesine göre, bizim gibi ümmîlerinkine “tevbe” deriz. Bir üstte o meseleyi duyarak, kalbi titreyerek, tepeden tırnağa ihtizaz yaşayarak yapanlarınkine de “inâbe” denir. Kur’an-ı Kerim, ona da çok yerde işaret buyuruyor; mesela, şöyle diyor: وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize yönelip derin bir tevbe şuuru içinde O’na gönül verin.” (Zümer Sûresi, 39/54) Onun bir ileri seviyesine ise sofîler “evbe” diyorlar; ona da yine Kur’an-ı Kerim’de “evvâb” tabiriyle işaret ediliyor; mesela, نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd Sûresi, 38/30, 44)

İşte, o türlü mülahazaların üzerine dökülecek -kezzâb mı- hayır kevser gibi bir iksir, o olumsuz şeyleri yıkayacak, kalbi pîr u pâk edecek, aynı zamanda mele-i a’lânın sâkinlerince de imrenilir hâle getirecektir. Hatalar ve günahlar, insanın iradesinden korkmalı, tir tir titremeli; bir harama nazar, bir dilin dudağın o istikamette harekete geçmesi, bir kulağın mesmûât mevzuunda olumsuz şeylere dikkat kesilmesi… İnsan, iradesinin hakkını vererek, o olumsuzlukların ağızlarına “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile bir tokat indirmeli. Günah, otağını sizin kalbinizin bir yanına kurmak istediğinde, korka korka kurmalı; “Hemen arkadan istiğfar gelirse, her şeyi silip süpürüp götürecek ve bir kere de ben bu adamı aldatamayacağım artık!..” demeli. Günah/hata, tir tir titremeli, hakiki mü’minde.

  “Falanı öldüreceklerdi!”, “Ailemle uğraşıyorlar!” ve “Falanlar, terör örgütü!” Bunlar Birer Kuyruklu Yalan

Günah işleyen, kâfir olmaz; sadece Allah’a karşı isyan etmiş olur. Ama onda ısrar ediyorsa şayet, umursamıyorsa, “günahı umursamamak, en büyük günahtır!” O “kebîre”nin (büyük günahların) üç sayıldığı, beş sayıldığı, yedi sayıldığı, (yetmiş diyenler de var) yetmiş sayıldığı yerde, hepsinin üstünde “günahı umursamamak” vardır; o, belki hepsini ifade edebilecek şekilde öyle bir günahtır. Ve günümüzde bu, öylesine sârî bir hastalık halini almıştır ki, televizyonda ve İnternet’te, çok ciddi bir duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verilmekte; iftira, tezvir, yalan görülmektedir. Öyle korkmazlık içinde, -bağışlayın- öyle utanmazlık içinde, öyle hayasızlık içinde, milletin gözünün içine bakıla bakıla sürekli öyle yalanlar söyleniyor ki!..

Şimdiye kadar söylenen şeyler, o bir kısım zift cerâidinde (gazetelerinde/yayınlarında)… Kim üzerine alırsa, “yarası olan gocunuyor” deriz, yarası olmayan da gocunmaz. Zift cerâidinde, akla hayale gelmedik şeyler… Bazen “falanı öldüreceklerdi!” derler ki, korkunç kuyruklu bir yalan. Ve hele bunu söyleyen bir yerde bir “mihrap” adamı ise, bir “minber” adamı ise, bir “kürsü” adamı ise, daha ötede adama benzeyen bir şey ise, söylediği bu şey, öyle bir ayıp, öyle bir denâet, öyle bir şenâettir ki!.. “Hep öteden beri böyle benim ailem ile uğraşıyorlar!” Kuyruklu bir yalan. “Falanlar, terör örgütü!” Kuyruklu bir yalan. “Paralel”, kuyruklu bir yalan. Ve bunun karşısında sesini çıkarmayanlar, “dilsiz şeytan”lar. اَلسَّاكِتُ عَنِ الْحَقِّ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ Hakikat karşısında sesini çıkarmayana -hadis ifadesiyle- “dilsiz şeytan” deniyor.

Evet, bunların hepsi, hakkınızda söylenebilir. Çok olumsuz şeylere maruz kalmanın yanı başında, bir sürü yalanla da müttehem hale gelebilirsiniz. “Yalan” değerlendirilerek, “iftira” değerlendirilerek, “itiraf” süsü verilmek suretiyle bühtanlar değerlendirilerek, “isnad”lar değerlendirilerek, “ta’yîr”ler değerlendirilerek, “ta’yîp”ler değerlendirilerek, “tahkir”ler değerlendirilerek, “tezyif”ler değerlendirilerek kimi insanlar da iğfâl edilmiş olur. Bu, bir zatın böyle tek başına işlediği bir günah olmaktan çıkar. Onca insanı da idlâl ettiklerinden, “es-sebebu ke’l-fâil” sırrınca, Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde ifade buyrulduğu gibi, o sebebiyet verenler, diğerlerinin veballerini de sırtlanacaklardır. Kur’an’ı bilenler, anlayacaklardır bunu. Bir misal: لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلاَ سَاءَ مَا يَزِرُونَ “Sonuçta da, Kıyamet Günü kendi günah yüklerini tastamam yüklenecekleri gibi, hiçbir kesin bilgiye dayanmadan saptırdıkları kimselerin günah yüklerinden bir kısmını da taşıyacaklardır. Gerçekten, sırtlarına ne kötü bir yük alıyorlar!..” (Nahl, 16/25)

Bu hakikati ifade için اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ (Sebep olan yapan gibidir.) demişler; اَلدَّالُّ عَلَى الشَّيْءِ كَفَاعِلِهِBir şeye delalet eden, -bir yönüyle- onu işlemiş gibidir!” Bir sürü insan, bu mevzuda şirazeden çıkarılıyorsa, yalan söylemeye alıştırılıyorsa, yalanı mahzursuz görüyorsa, iftirayı mahzursuz görüyorsa, buna sebebiyet verenler her bir insanın vebalini de yüklenirler.

  Hazreti Âişe Annemize münafıklarca atılan iftiraya maalesef bir kısım mü’minler de inanmışlardı.

Bir kısım münafıklar da mübârek Âişe validemize iftira etmişlerdi. Bütün analardan üstün; anaları üst üste yığsanız, Anadolu anası gibi tertemiz anaları üst üste yığsanız, onun (radıyallâhu anha) ka’kül-ü gülberlerinin bir tek kılına mukabil gelemez. Fakat bir-iki tane kendini bilmez densiz, onun (radıyallâhu anha) hakkında, hiç tutmayacak bir isnatta bulundular; sizin hakkınızda yapılan isnatlar gibi bir isnatta bulundular. Fakat o, iffetine düşkün, çok onurlu, nezih bir iklimde neş’et ettiğinden, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetinden, Hazreti Ebu Bekir gibi nâdide bir insanın kızı olmasından ve anası gibi nâdide bir sahabenin kızı olmasından dolayı bütün bunların musibet olarak muzâafını yaşadı. Onunkisi, sadece bir isnat, bir iftira karşısında onun elemini duyma demek değildi; konumu itibariyle, “müfred” bir isnat değildi o; “muzâ’af” bir isnat değildi, “mük’ab” bir isnat değildi, “mük’ab der mük’ab” bir isnat idi. (Bu son tabir, Ziya Gökalp’e ait.) Böyle kat kat katlanmış bir isnat idi. Hazreti Meryem validemizin o mesele karşısındaki duyarlılığı ölçüsünde duyuyordu.

Hazreti Meryem Validemizin halini Kur’an şöyle anlatır:  فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke, bu iş başıma gelmeden önce öleydim de, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) Hazreti Âişe annemiz de böyle derin bir tahassürle adeta iki büklüm olmuştu. Maalesef, o korkunç iftiraya bir kısım safderun Müslümanlar da inanmışlardı. Sahabe gibi güzide, ufku açık, bir yönüyle vahiy çağlayanları altında yunup yıkanan, bir yönüyle de vahyin projektörleri karşısında her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun doğru gören, doğru değerlendiren, yerli yerinde ona göre ifade eden insanlardan bile aldananlar olmuştu.

Yalan öyle, iftira öyle, tezvîr öyle… Bir de bu mevzuda meselenin doğrusunu, öyle olmadığını ifade eden insanların sesi kesilmişse… Vahiy geleceği âna kadar, Efendimiz de ızdırapla kıvrandı, Hazreti Ebu Bekir de ızdırapla kıvrandı, Vâlide de ızdırapla kıvrandı, Esmâ da ızdırapla kıvrandı. Belki bütün ezvâc-ı tâhirat da ızdırapla kıvrandılar. Ve bu günlerce sürdü; mübarek annemiz, yatağa düştü.

  “Bunlar fırâk-ı dâlle!” diyen şahıs sonunda kendi kimliğini ortaya koymuş oldu.

Size yapılan iftiralar ve isnatlar, zalimâne muameleler, derdestler, tehcirler, ta’yipler, tahkirler, tezyifler, hatta tepeden inip bütün bütün yok etme mülahazaları, çok kimseyi -belki- bu mevzuda olumsuz şeylere sevk edecek kadar onlarda şok tesiri yapmıştır. Dün Anadolu insanının en nezihlerinden iki tanesinin, annelerinin cenazelerine iştirak ederken arkadan kelepçeli olarak götürülmeleri öyle rikkatime dokundu ki, “O mübârek Anadolu’da insanlık bu kadar mı sukût etti!..” diye gözyaşlarımı tutamadım. Annelerinin cenâzesi… وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَTencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!” Führer’ler emredince, SS’ler de yapıyorlar. Denâetin, şenâetin bu kadar çirkini yaşanmamıştır Anadolu’da. Ama bütün bunları bazı kimselerin karakterlerine verecek -halk ifadesiyle diyeyim- “es” geçeceksiniz. Yoksa her şeyi alır içinize dert ederseniz şayet, yapmanız gerekli olan şeyi yapamazsınız; defaatle arz ettiğim gibi.

Bir tanesi… Ben onun hakkında şöyle böyle denen şeylere inanmıyor gi-bi i-dim, gi-bi i-dim. “Bunlar fırâk-ı dâlle!” demesiyle, taşlar yerine oturdu. Demek ki gerçekten dönmüş gibi görünmüş, kılık kıyafetle; fakat dönmeyip yerinde durduğunu “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle tesbît ediyor, tescîl ediyor, ma’şeri vicdanda. “Allah, gerçekten Kendine dönmeye muvaffak eylesin!” diyeyim. Biz değil öyle, sadece bir basit ilmihalle yetinmek, her konuda ciddi bir eser okumakla da iktifa etmedik. Onların öğrendikleri gibi kitapların fihristine bakarak, fişleyerek, işleyerek ortaya kitap koyup kariyer yapmayı asla yeterli bulmadık. Bir kitaba bakarken, onu otuz kitapla da müzakere ederek, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’in mübârek mülahazalarını zihinlerimizin bütün nöronlarına işlemek üzere işledik. Bir tek kelime ile, İmam Ebû Mansûr el-Mâturidî veya Eş’ârî hazretlerine, Ebu Hanife hazretlerine, İmam Mâlik hazretlerine, İmam Şâfiî hazretlerine, İmam-ı Hanbelî hazretlerine, selef-i sâlihîne aykırı yol tutmamaya gayret gösterdik. Senelerden beri hadisleri metnin kritiğini yaparak okuduk. Senelerden beri, birkaç kitabı beraber bulundurarak, ricalin kritiğini yaparak müzakere ettik. Onlara sorsanız, on tane insanın (ricâlin) sergüzeştini söyleyemezler. Hatta bir şey söyleyeyim; o mevzuda uzman olan en büyüklerine sorsanız -belki sonra bakar öğrenir- “Buhari’nin birinci hadisinin râvîsi kimdir?” diye, yemin ederim, bilmez; hem de o işte uzman geçinenler bilmezler. “Nâdânlar ederler sohbet-i nâdânla telezzüz.” Diploma ile olmuyor! “Divânelerin hemdemi, divane gerektir.”

  Size “terör örgütü” diyenler veya “fırâk-ı dâlle” iftirasını seslendirenler tarihin sayfalarına kapkara olarak kaydedilecekler.

Size “terör örgütü!” demek, dünyada en garip bir isnattır. “Paralel!” demek, en garip bir isnattır. En garibini de kendini bilmez bir tanesi, diplomalı cahil, “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle söyledi. Öyle bir denaet, öyle bir şenaat irtikâp etti ki, yarın dayandığı kuvvetler, üzerinde bulunduğu blokaj yıkılınca tarihe kapkara olarak geçecek. Zulüm devam etmez; اَلْكُفْرُ يَدُومُ، وَالظَّلْمُ لاَ يَدُومُKüfür, mahkeme-i kübrâya, ma’dele-i ulyâya kalır; zulüm ise, gayretullah’a dokunduğunda, onu yapanları, beraber alır, seylaba kapılmışlar gibi beraberce sürüklenir giderler!” Evet, tarihe lekeli birer sayfa halinde intikal edeceklerdir. Dolayısıyla aldırmayın!..

Fakat binlerce insanı, insanca yaşama haklarından mahrum edenler, suretâ dönmüş ama aslında kılcallara kadar sızmış kimselerdir. Mübarek Anadolu insanının kılcallarına kadar sızmışlar. Kılcallara kadar sızan bu kimseler, yeryüzünde melekliği temsil eden insanlara karşı akla hayale gelmedik isnatta, iftirada, tezvirde, tahkirde, tezyifte bulunuyorlar. Kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar. Bunu, zaman gösterecek; gelecek zaman gösterecek. Şu anda bile, azıcık insanlıklarını unutmamışlarsa -zannediyorum- o gelecekte zamanın göstermesinin karın ağrılarını çekmeye başlamışlardır bile. Hayalimde durumlarını canlandırıyorum; bu türlü şeyler akıllarına geldikçe, ya duvarlara yumruk vuruyorlardır veya bilmem neler gibi tekme atıyorlardır, şu anda. İnanın…

Çünkü إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَSiz, acı çekiyorsanız, onlar da sizin elem duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Ama siz, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, engin şeyler umuyorsunuz.” (Nisâ, 4/104) Siz şimdiye kadar yaptığınız hizmetlerin karşılığında bir şey beklemediniz. 170 küsur ülkeye açıldınız, zannediyorum. Benim bildiğim arkadaşlar, Allah rızasından başka bir şey beklemediler. Bizimkine gelince, sadece cami kürsülerinden veya konferanslardan teşvikten ibaret…

  Haramîliği, Yolsuzluğu, Diplomasızlığı, Beceriksizliği Örtmek ve Diktatörlüğü Güçlendirmek Hesabına Kullanılan 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Bahaneleri

Onların bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam. Hatta yine “darbe” dedikleri bir dönemdeki o emniyetçilerden, adliyecilerden bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam. Ama daha ilk gece, işte o ferzende-i bînamaz-ı Cibalî İmamı’nın, telefonda “Hemen derdest edin bu adamı!” demesi… Yahu bu işi yapan emniyetçiler, sizin emniyetçileriniz. Dün “Savcısıyız!” deyip askerleri tutturduğunuz emniyetçileriniz. Takdir ettiğiniz, göklere çıkardığınız adliyecileriniz, hâkimleriniz, savcılarınız. Ben yemin ederim, bunları daha sonra o televizyonlarda, siz söyleyince, simalarını gördüm, tanıdım. Hiç alakası yok. Fakat meselenin olduğu gece, paraların oradan oraya taşındığı gece, haramîliklerin setredilmeye çalışıldığı gece, rüşvetlerin ketmedilmeye çalışıldığı gece, bir kısım fetva eminlerinin de “Bunlar, -efendim- rüşvet değil, hediyedir!” dediği gece… Aynı gecede birden bire hemen suçluyu bulup onu tecziye etmek, onu karalamak, öyle bir denâet, öyle bir şenaattir ki, tarihte gâvur bile yapmamıştır bunu.

İkincisi; bir darbe planlanıyor. Öyle bir darbe ki?!. Başçavuşlar, onbaşılar, çavuşlar bile bir darbe planlasa, evvela ne yaparlar? Gitseniz, evde bu türlü şeyleri hiç bilmeyen, benim bacılarıma, analarıma sorsanız, derler ki, “Yahu en evvela başbakanı, cumhurbaşkanını, bakanları falan derdest ederiz!” Halkın üzerine tanklar sürüyorsunuz!.. Allah aşkına, böyle komik bir darbe olmaz. Ama diplomasızlığı gündemden düşürmek için daha büyük bir gündem oluşturmaya ihtiyaç vardı. Haramîliği/hırsızlığı gündemden düşürmek için, tapelerdeki resimleri ve konuşmaları gündemden düşürmek için, elini güçlendirmek için, karalamaya matuf daha farklı bir fırçaya, daha farklı bir siyah boyaya ihtiyaç vardı. Böyle bir oyuna, böyle bir senaryoya “bî idrâk” bazıları da inandılar. Ee inanmamaları için de bir sebep yoktu. İnsan “bî idrak” bile olsa inanmayacaktı ama farklı şeyi, müdafaa mahiyetindeki şeyi söyleyecek herkesin sesini kestiler. Yüzlerce konuşan insanı içeriye attılar. Yüzlerce müesseseye karşı tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte bulundular; gasbettiler, hırsızlık yaptılar. Sonra onların hakkından gelmek suretiyle, iktisadî/ekonomik durumdaki boşluğu kapamak istediler. Millete ait malları satmak suretiyle, işi beceremediklerini, yüzlerine-gözlerine bulaştırdıklarını setretmek için, onu kullanmayı düşünüyorlar. Şuraya devrediyorlar, buraya devrediyorlar, haramîlik yapıyorlar, sahiplerinin kolunu-kanadını kırıyorlar, alın teri ile kazanılmış şeylere gidip konuyorlar.

Evet, bütün bunlara mâruzsunuz. Ve her maruziyet mutlaka gelip bir yönüyle size tosluyor. Üzülüyorsunuz. Fakat “Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler!” diyeceksiniz. İçinizde bunlara çok fazla yer vermeyeceksiniz. Denîler, denâetlerini hep işlerler. Yalanlarını, tekziplerini, iftiralarını, yüzlerine vurmak için çalışan avukatlar vardır. Vâkıa, Anadolu’da avukat da bırakmadılar. Bu işi dillendirecek hukukçu da bırakmadılar. Hatta işin bekçisini bile bırakmadılar. “Başka farklı bir ses çıkmasın!” diye sokaklarda, meydanlarda ilan ettiler: “Bir evden farklı bir ses çıkıyor mu? Hemen basın onları, siz onlara da ‘paralel’, ‘terör örgütü’ deyin, içeriye atın!” Birisinin bir dönemde dediği gibi, “Siz kapıyı kırın, içeriye alın; sonra o meseleyi suç göstermek için, biz kanun çıkarırız!” Dünya hukuk tarihinde yüzkarası; böyle bir denâet mülahazası duyulmamıştır. Yüzkarası; Lenin bile böyle bir şey yapmamıştır. Bütün sesler kesilince, sadece kesilmesi gerekli olan o hâin sesler yarasalar gibi çığlık atınca, dolayısıyla “doğru” duyulmuyor ve “hakikat” seslendirilemiyor. Hatta dıştan oraya giden insanlar bile, o genel manzara karşısında -belki- mebhût kalıyorlar, sessiz kalıyorlar. Var mı sesini çıkaran?!.

  Ölüme gülerek gideceğim; son arzum sorulursa, ölmeden evvel o zalimlerin ve dilsiz şeytanların yüzlerine tükürmek isteyeceğim!..

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki; عَليْكُمْ بسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِيِّنَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِSiz, Benim ve doğru yolda olan Raşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” Hazreti Ebu Bekir’e sövenlerin, Hazreti Ömer’e sövenlerin, Hazreti Osman’a sövenlerin, Hazreti Âişe’ye iftira atanların, Aşere-i mübeşşere’yi tel’in edenlerin görülmemesi, öyle korkunç bir dalalettir ki!.. Kavga etme başka, onları yeni bir cephe olarak ilan etme başka, onlarla vuruşma ve sürtüşme başka, devletlerarası münasebet açısından diplomatik ilişkiler başka… Fakat “Benim ashabıma söven, benden değildir!” diyor Allah Rasûlü. Hafizanallah!.. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer; peygamberler döneminde olsaydı, peygamber olurdu onlar. Çok peygamberin yaptığı şeyden büyük işler yapmışlardır o Hazreti Ebu Bekir’ler, o Hazreti Ömer’ler. Fakat onlar, onlara (radıyallâhu anhüma) söverken, kalkacak bir şom ağızlı “Ben, Sünnîlik (Ehl-i Sünnet) diye bir şey bilmiyorum!” diyecek. Ondan habersiz birisi de kalkacak “fırâk-ı dâlle!” diyecek. O ne demek? “Sünnet çizgisinden dışarıya çıkmış.” A be birader, وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَ (Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!) Hiç olmazsa, birbirinizle anlaşın da, belli bir noktada bir birlik ortaya koyun! Sen ayrı bir zevzeklik yapıyorsun, o ayrı bir zevzeklik yapıyor. İkisi de yalan fakat yalanlar örtüşmüyor. Madem anlaştınız, o zaman “Ben ne diyeyim burada?!.” deyip birbirinizle anlaşın! Allah hayrınızı versin!.. Allah, Kendini size tanıttırsın!.. Allah, sizi o lânetsi halden halâs eylesin!..

Evet… Açık dedim. Yok pervam. Bir tek arzum var: Bunu bana ve bu Hizmet’e yapanlar, idam sehpasına götürdükleri zaman bir tek arzum var. Ben de askere gitmeden evvel Edirne’de imam iken iki defa ruhânî reis olarak idamlıkta bulundum. Bu zulmü, bu haksızlığı, bu i’tisafı yapanlar, arzumu sorsa, “Son arzun nedir?” diye; rica edeceğim: “Gülerek ölüme gidiyorum. Bu zâlimleri getirin; ölmeden evvel, bunların yüzüne tükürmek geliyor içimden.

Benim son arzum budur, ölmeden evvel. “Tükürün o zalimlerin hayasız yüzlerine!..” deyip evvela kendim tüküreceğim. Masum insanları derdest edip içeriye atanlara.. mala mülke el koyanlara… ve arkadan bunlara Karakûşî kararla fetvâ verenlere, “Hiçbir zulüm yapılmıyor!” diyenlere, bunu açıktan açığa medya diliyle ifade edenlere.. binlerce insan, haksız-hukuksuz ezilirken, hak-hukuk ayaklar altında çiğnenirken, “Yapılan şeyler gayet âdilânedir!” diyen Karakuşî efendilere… Onların yüzüne tükürmeden gidersem, içimde ukde olur!.. Ama şimdi daha tükürmüyorum. Belki ihtida ederler, gerçek Müslüman olurlar, “fırak-ı dâlle” olmaktan kurtulurlar.

  “Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün; bu okulları kapatın!” Diye Yabancılara Yalvaran Hâriciyeci

Biz ki mü’miniz; aldanırız, fakat aldatmayız!.. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌMü’min; aldanabilen, şeref-meâb, kerem-meâb bir insandır. Çizgisi belli olmayan, akı-karayı birbirine karıştıran fâcir kimseye gelince, onun işi-gücü ayak oyunudur!” Dolayısıyla, siz, karakterinizin gereği, mü’min olmanın gereği, belki aldanabilirsiniz ama asla aldatmazsınız. Aldandınız kılcallara sızmış hâinlere; Anadolu insanı düşmanlarına aldandınız. Bundan sonra da aldanabilirsiniz. Onlar, kalktı size karşı “Aldandık!” filan dediler. Otuz senedir, takdirle yâd ettiler; otuz senedir dünya da takdirle yâd ediyor. Onların para dökerek, kafa çalmaya, insan peylemeye çalışmalarına rağmen, hâlâ sadece bir yerde, bir okulu kapatmaya muvaffak olabildiler. O da yer değiştirme; kapatma değil, yer değiştirme sadece. Okulu bir yerden aldı, başka bir yere koydular, o kadar. Otuz senedir sizinle el ele, omuz omuza, diz dize, topuk topuğa namaz kılıyor gibi beraber bulunanlar, ricâl-i devletin de çocuklarını koyduğu o okulların kapatılması için, bütün güçlerini o istikamette seferber ettiler.

Evet, hâriciye elemanlarını da seferber ettiler. Geçenlerde biri anlatıyordu: Önemli bir yerdeki zavallı bir hâriciyeci, “Vazifemden olurum!” diye, “paralel diye içeri atarlar” korkusuyla, bulunduğu ülkenin hâriciye vekilinin önünde dize geliyor; “Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün; bu okulları kapatın!” falan, diye yalvarıyor. Oradaki adam da, “Bu iş bize ait, siz burnunuzu her şeye sokmayın!” diyor. Evet, burunlarını her şeye sokan insanlar, burunlarından birer tenkir yumruğu yiyerek geriye döndüler. Bundan sonra da aynı şey olacaktır. Balkanlar’a dünya kadar para döktüler; medâris şeklinde vazife yapan okulları kapatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Allah (celle celâluhu) avene-i şeytana, bugüne kadar fırsat vermedi; bundan sonra da fırsat vermesin!.. Hizmet-i imaniye ve Kur’an’iyeyi, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde devam ettirsin!.. Ehl-i Sünnet çizgisinde hareket eden insanlara, “fırâk-ı dâlle!” diyen kimselere de Allah (celle celâluhu) hidayet eylesin!..

  Kime “terörist!” diyor bunlar?!. Bu Cemaat, terörist olamaz. Ona “terörist!” diyenlerin kendileri birer teröristtir!..

Heyhat, mü’minlere, hayatında karıncaya basmamış insanlara “terörist” diyorlar. Arkadaşlarımı da kendim gibi biliyorum. Bakın bugün yine bir şey yaşadım. Arıya ağladığımı size söylemiştim, değil mi? Bir karınca… Sırt üstü düşmüş, hayatı için nâmüsait, bulunmaması gerekli olan bir yerde, derlenip toparlanamıyor. Dışarıya çıkarıp güneşle buluşturduğumda hareket etti. Size yemin ederim, babamın kabirden çıkıp geriye dönmesi gibi sevindim. Çırpınan bir kelebek… Çırpınıyor, bir türlü kalkamıyor. Önce bulmakta bir hayli zorlandım. Dakikalarca yakalamak için uğraştım. Sonra elime aldım, dışarıya çıkardım, Güneş ile buluşturdum. Uçtuğunu görünce, birden bire adeta bir Kurban bayramı, bir Ramazan bayramı yaşadım, yemin ederim size. Ve en son, bugün; bir hayvancık… Sırt üstü düşmüş; “Acaba siyah çorabımdan düşmüş bir iplik mi?” dedim. Canlıysa eziyet etmekten korkarak, elimi uzattım. Sıktığım zaman “incitebilirim” diye, bir hayli baktım. Baktım çok hafif kıpırdanıyor; anladım ki karıncaya benzer, o türden bir canlı; belki bir termit. Burada termit oluyor mu, bilmiyorum. Nasıl yakalasam?!. “Farkına varmadan çok sıkarsam, canı çıkar zavallının!” diye düşündüm. Fakat sonra böyle tırnaklarımın ucuyla yakaladım bir yerinden. Çıkardım, kapıya koydum; tahtaların üzerine koyunca, hemen tahtaların birinin arasına sızdı. Size yemin ederim, annemin mezardan çıkıp gelmesi gibi sevindim.

Bu insanlar kime “terörist” diyorlar?!. Ben şu kaldırımlarda yürürken, belki yüz defa, belki birkaç yüz defa “Amanın, burada karınca olabilir, dikkatli basın!” demişimdir. Çevreme bakmadan yürüdüm hep, yanlışlıkla önümdeki bir canlıyı ezerim diye. Yılanın belini kıran bir arkadaşımla bir ay konuşmadığımın burada şahitleri vardır. Kampta benim çadırımın etrafında dolaşan bir yılanın belini -biraz da gösteri yapmak için- kırdığından dolayı, bir ay konuşmadım onunla.

Kime “terörist!” diyor bu insanlar?!. O cemaat, terörist olamaz. Ona “terörist!” diyenler, kendileri teröristtir; çünkü onlar, sızmışlardır. Başka yerden emir ile gelmişlerdir. Ama bütün bunlar, bir gün er-geç ortaya çıkacak. Bugünün utanmazları, o gün âsâ gibi iki büklüm olacaklar. Sizin yüzünüze bakamayacak hale gelecekler. O zift cerâidinde olanlar da, o türden cerâidle sizin aleyhinize atıp tutanlar da, sizi karalamak için boyacılarda siyah boya bırakmayanlar da, hepsi, ettiklerinin kat katıyla, Allah tarafından cezalandırılacaklar. إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَŞüphesiz Allah, hiç kimseye zulmetmez; fakat insanlar, kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44)

“Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ / “Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!” Ziya Paşa son kısmı Kur’an’dan iktibasla söylüyor. Seyyidina Hazreti Yusuf’un, daha sonra da Mekke’nin fethinde Efendimiz’in beyan buyurdukları âyet ilave edilmiş bir mısra: Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ / “Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!” قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ آثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَإِنْ كُنَّا لَخَاطِئِينَ “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, kasem olsun ki, Allah, sizi, bize üstün kılmıştı ama gelin görün ki, hased, çekememezlik, hazımsızlık, yapamadığımız şeyin bin katını yapmanız, bizi bu türlü taşkınlığa, dalalete, tuğyana, aşırılığa sevk etti!” (Yusuf, 12/91)

Yine de her şeye rağmen biz şöyle dua edelim:

اَللَّهُمَّ اهْدِهِمْ الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ آمِينَ

Allahım, onları da “sırat-ı müstakîm”e hidayet buyur; kendilerine nimet lütfettiklerinin yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil. Âmin…

Bamteli: BEDÎÜZZAMAN, “PÎR-İ MUĞÂN” VE DİĞER MEŞREPLERİN BÜYÜKLERİ

Herkul | | BAMTELI

  SORU: Affınızı istirham ederek, “Maslahat var!” dendiği için soracağız: Risale-i Nur’ları taban oluşturmak ve insan kazanmak maksadıyla bir araç olarak kullandığınız, bunun için de senelerdir Hazreti Üstad’ın adını bile tasrih etmeyip onu “Pîr-i Muğân, Şem’-i Tâbân, fikir yapıcı” gibi sıfatlarla andığınız şeklinde iddialar ileri sürülüyor. Bu konudaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

  CEVAP: Evvela, “üstad” dediğim de az değildir sizin içinizde; “üstad” dediğim binlercedir, binlerceyi geçmiştir, zamanla. Fakat umumî bir cemaatte, başka mizaçta-meşrepte olan insanların bulunduğu bir yerde, onların da hissiyatları gözetilmiştir; pek çok büyük insanın yaşadığı, hepsine saygı duyulduğu ve benim de hepsine karşı saygı duyduğum hakikati yansıtılmıştır. Esad Efendi’den Sâmi Efendi’ye kadar saygı duydum; birini görmedim, diğerini görüp elini öptüm ve aynı zamanda ondan mektuplar aldım. Görmediklerime tâzimât u tekrimâtımı ulaştırdım. Fakat insan psikolojisi olarak meşrepleri, mizaçları, mezâkları nazar-ı itibara aldım; onların yanında mutlaka “Üstad Bedîüzzaman Hazretleri” demekle, “Acaba o büyük zâta karşı onların içinde bir antipatiye sebebiyet verir miyim?” mülahazasını taşıdım. Evet, böyle bir meselede samimi bir mülahaza araştırmaları lazım, buna bakmaları iktiza eder.

  “İmana dair küçük bir meselenin inkişafı, benim nazarımda yüzlerce ruhanî zevke ve keramete müreccahtır.”

Nitekim hiç öyle demediğim halde, altı sene kürsüsüne çıkıp vaaz ettiğim camide problem yapılmıştı. Orada aynı zamanda bir idare kurulu da vardı, çalışan memurlar da vardı, ayrı meşrepten insanlar vardı. Hazreti Bedîüzzaman’ın adını zikretmiyor, dolaylı yollardan, mesela “Çok büyük bir Zât, mühim bir Zât diyor ki: Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” demek suretiyle anlatacaklarımı anlatıyordum. Böyle bir alıntı ile, kapalı, adını söylemeden kendisinden bahsettiğimde bile idarehanede aynen mesele şöyle müzakere edildi: “Falan efendi hazretlerinden, filan efendi hazretlerinden hiç bahis yok; sadece sözü evirip çevirip getirip falana bağlama gibi bir mülahaza peşinde bu adam! Böyle bir darlığın mahkumu!..” Bunlar bizzat yaşadığım şeyler.

Şimdi siz bunları yaşamış iseniz şayet, gönülden bağlı bulunduğunuz ve kendinden çok istifade ettiğiniz, bir yönüyle, belki çağımızda hakikaten bugüne kadar söylenmedik şeyleri söylemiş, aynı zamanda üzerine gidilmedik problemlerin üzerine gitmiş, halkın şaşakaldığı meseleleri Allah’ın izni ve inayetiyle vuzûha kavuşturmuş bir Zat’a karşı antipati uyarmamaya azamî gayret gösterirsiniz. Ki, zaten şu söz de ona aittir: “İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: Bir küçük mes’ele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerametlere müreccahtır.” Keramet, bir insana ekstradan Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir ikrâm-ı İlahîdir. Fakat bir insanın iman kazanması, onun cennete girmesine vesiledir. Bu olmayınca, bu temel, bu blokaj olmayınca esasen ne o keramet olur, ne o keşif olur, ne o müşâhedeler olur. Böyle bir şeyden bahsettiğiniz zaman, eğer rahatsız oluyorlarsa şayet, hem o zâta karşı antipati uyarmama hem de onları bir yönüyle tahrik etmeme adına, o şekilde maslahat görülmüş. Meseleye bu zaviyeden bakacaksınız. Bu, bir.

  “Pîr-i Muğân”, tasavvufta mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi demektir.

Bir ikincisi; sevenler, sevdiklerini ifade ederken, tasavvufta “Pîr-i Muğân” tabirini o kadar çok kullanmışlardır ki!.. (Pîr-i Muğân ifadesi, tasavvufta, mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi gibi manalara gelir.) Siz de, bir taraftan saygı duyduğunuzdan dolayı, bir taraftan da birilerini tahrike sebebiyet vermeme, kıskandırmama, “Sadece bir şahıstan bahsediyor!” dedirtmeme düşüncesiyle bunu kullanmışsınız.

Aynı zamanda yazdığım yazıda da hepsinden bahsettim. (Bakınız: “Düşünce ve Aksiyon İnsanı”, Yeni Ümit Dergisi, Ekim 1994) Hepsini, kendi idrak ufkum itibariyle anlatmaya çalıştım; kıymet-i harbiyeleri itibariyle anlattım diyemem, o da iddia olur; küstahlar nasıl düşünürlerse düşünsünler. Hepsinden bahsettiğim yerde, Bediüzzaman hazretlerinden de bahsettim. Cami kürsüsünde de isminden birkaç defa bahsettiğim zaman önce “Süleyman Efendi Hazretleri” dedim, “Mehmed Zâhid Kotku Efendi Hazretleri” dedim, “Sâmi Efendi Hazretleri” dedim, ondan sonra da “Bediüzzaman Hazretleri” dedim; iki-üç defa bahsettimse, öyle bahsettim. Bu mülahazalarım da esasen birilerini tahrik etmeme, sevilmesi ve kabul edilmesi gerekli olan bir zata karşı antipatiye sebebiyet vermeme, aynı zamanda inhisarcı fikirle hareket edildiği hissi uyarmama ve meşrebi, mizacı, mezâkı, esas önemli, hayatî şeylere tercih ediyor gibi davranmama gayretine bağlıydı.

Evet, “Pîr-i Muğân” tabirini, tâzimkar ve takdirkâr bir ifade olarak kullanmışlardır. Çoğu kullanmış, ben isterseniz bir tanesinden, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan hemşerim Erzurumlu Ketencizâde’nin Divan’ında şeyhi için söylediği sözlerden misal vereyim. Pîr-i Küfrevî Hazretleri, Hüseyin Kındığî Efendi ve oğlu Muhammed Lutfî Efendi (Alvar İmamı) Hazretleri’nin de şeyhidir. Küfrevîler’in o dönemdeki Pîr-i Muğânları; yirminci asra doğru gelinirken, doğuda Küfrevîler’in en önemli zâtı. O zatlardan onun bir sürü kerametini dinledim. O Ketencizâde Hazretleri de Küfrevî Hazretleri’nin halifelerinden bir tanesi. Adına Erzurum’da küçük bir câmi de vardır. Bakın, o zattan bahsederken nasıl diyor: “Azîzim, Rehberim, Pîrim…” Şiiriyet açısından da fevkalade; bestelenmeye müsait bir haldedir bu sözler. Bu kadar hecelik bir şeyi bestelemek aslında çok zordur; öyle yedilik şiirler gibi değildir fakat bunlar bestelenmeye de müsait:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım,

Ziyâ-yı himmetindir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım,

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azâm, şâh-ı devrânım,

Nazardan dûr kılma bendegânı, pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım.

Şimdi “pîr-i muğân, şem’-i tâbân” derken, bir yerde Ketencizâde’nin Pîr-i Küfrevî Hazretleri için söylediği sözü kullanıyorsanız!.. Hem de sizin kendi takdirinize bağlı değil; şimdiye kadar gelmiş bir sürü selefinizin o mevzuda takdirlerine binâen, onların takdirlerini referans alarak, onun için “Pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-ı himmetim!” diyorsanız!.. Bunu böyle demeyi “ketmediyor gibi görme ve gösterme” meselesi, sadece iftiradan ibaret kalır. Şimdiye kadar iftiraları bini geçti, bin beş yüz kadar var. Bu da o müfterilerin iftiralarından, “tahrif”lerinden, “tebdil”lerinden, “tağyir”lerinden, “ta’yir” ve “ta’yib”lerinden başka bir şey değildir. Kendini bilmezlerin nâ-sezâ, nâ-becâ sözleri!.. Bazıları bizim Osmanlıca’da kullandığımız kelimeler oldu. İhtimal derler ki, “Anlamayalım diye bu kelimeleri de kullandı!” O da yine onların içtihatlarına müfevvez; onu da nasıl tevil ederler; buyursun, tevil etsinler.

  “Sami Efendi Hazretleri’nin de elini öptüm; ondan Osman Topbaş Hazretleri’ne yazdırdığı iki mektup aldım.”

Evet, o türlü zatları, o büyükleri, o Pîr-i Küfrevî’yi de, o Alvar İmamı’nı da hep saygıyla andım. Ben on yedi yaşına kadar Alvar İmamı’nın dizinin dibinde -benim liyakatime göre değil, onun teveccühüne göre- “Benim talebem!” iltifatıyla neş’et ettim. Daha sonra orada bulunduğum zaman, türbesini ziyareti ve türbesinin toprağını gözüme sürme diye çekmeyi şeref bildim. Ama ona karşı saygı duyarken, başkalarına da saygıda hiç kusur etmedim. Çok rahatlıkla başkalarının ellerini de öptüm. Sivas’a gittim; İhramcızâde İsmail Efendi’nin elini öptüm, hiç tereddüt etmeden. Başka bir yere gittim; Edirne’de Mehmet Efendi Hazretleri geldiğinde, onun elini de öptüm. Yaşar Tunagür hocamız -makamı cennet olsun ikisinin de- oradayken Osman Çataklı Bey -doçent idi daha- oraya getirmişti. İsim veriyorum, betahsis. Selimiye Camii’nin önünde, seve seve, içimden gele gele elini öptüm. Sami Efendi Hazretleri’nin elini öptüm. O da Fakir’e, Medine-i Münevvere’de mücâvir iken, iki tane mektup yazdı. Mektupların altına da Osman Topbaş Hazretleri’nin imzasını attırdı, ona yazdırdı. O mektuplar, hâlâ benim koleksiyonumda, mahfuz, duruyor. Ben öyle baktım; aklı başında olanlar, hazımsızlık hastalığına düşmeyenler de böyle bakmışlardı.

Amma… فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاَةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِKendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler.” (Meryem, 19/59) ayet-i kerimesinden hareketle diyeyim; ondan sonra bazıları yetişti ki, namazı bile doğru kılmaz oldular. Şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi oldular; dünyayı esas kabul ettiler, servet ü sâmâna kafalarını kaptırdılar. فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاİşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem, 19/59) diyor Kur’an-ı Kerim. Cenâb-ı Hak, tepetaklak öyle bir gayyaya yuvarlanmaktan onlarla beraber başkalarını da muhafaza buyursun!.. Doğru bir yolda yola çıkmışlardır, yürümüşlerdir. Sonra refüj değiştirmiş, şerit değiştirmiş, patikaya sapmışlarsa, “Cenâb-ı Hak, yeniden sırat-ı müstakimi hidayet buyursun!” derim. Kimse hakkında garazım, kinim, nefretim yok!.. Pîr-i Muğân’a bakışım da bu.

Daha başka zaman da şunu demişimdir: Her sabah biz de o kitapları okuyoruz; okumadığımız ân yok; çoğu ezberimizde onların. Bir insan, alakasız olduğu bir şeye karşı, zihniyle, fikriyle, bütün hissiyatıyla bu kadar alaka duymaz. Yalan söylüyor ve iftirada bulunuyorlar. Esasen, o zatın düsturlarını günümüzde ne manada kabul ederlerse etsinler, bir tecdid hareketinde bulunmuş. Sevsinler ve sevgileri burunlarında birer sızı halinde kendisini hissettirsin! Türkçemizdeki ifadesiyle “burunlarının kemikleri sızlasın” âdeta. “Asliyet planında” Hazreti Rasûl-i Zîşân, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve sahabe-i kiram; “zılliyet planında, izafet planında” da bu büyük insanları anarken. O Alvar İmanı’nı anarken de, o Hüseyin Kındığî Efendi Hazretleri’ni anarken de, o İsmail Efendi’yi anarken de, o Zahid Kotku Hazretleri’ni anarken de, o Ali Haydar Efendi’yi anarken de burunlarının kemikleri sızlasın! Hiçbir ayrılık gözetmedik, hepsini hayırla, şerefle yâd ettik. Etmedilerse, başkaları etmediler. Sizin, onlar hakkında dediğiniz güzel şeyler kadar, bir tane -ben- o mevzuda, “Üstad Hazretleri” diye duymadım. Acaba bu meseleleri serrişte edenler, bu meselelere neden bir kere eğilip bakmıyorlar? Efendim, meselelerin bazılarını böyle görüp bazılarını görmeyen nankörlere -kendi dilime, ifade tarzıma, üslubuma yakıştıramıyorum; Ziya Paşa’ya havale ediyorum- “Yuf olsun!..” Böyle müfterilere, o müfterilerin içtimaına, onların kolektif şuurlarına, bir araya gelmelerine, meclislerine “Yuf olsun!..”

  SORU: Hocam, tazarru ve niyazlarınızda farklı cereyanları da sayarak, “Falan cemaat, meşâyih ve hulefası” diye tek tek anarak herkese dua ettiğinizi biliyoruz?

  CEVAP: Estağfirullah… Bazı şeyleri söylemek doğru değil; ancak mecbur kalınca da bazı şeyleri söylüyorsunuz. Duamda aklıma gelen herkesi sayıyorum; Akşemseddin Hazretleri’nden Zenbilli Hazretleri’ne kadar. Şeyh-i Tâğî’den… Hem önce sadece adlarını diyordum, nedense zühulüm benim. “Şeyh-i Tâğî Hazretleri” diyordum, “Pîr-i Küfrevî” diyordum, “Alvar İmamı” diyordum, “Oğlu Mehmet Efendi, Vehbi Efendi” diyordum, “Seyfeddin Efendi” diyordum. Ve torunları, benim hocam Sâdî Efendi, makamı cennet olsun; ne kimseye ders vermişti ne de hilafet almıştı ama kâmil bir insandı; onu bile onların arasında sayıyorum. Sivaslı İhramcı İsmail Efendi’yi saymadığım yok. Darendeli Hulusî Efendi’yi saymadığım yok. Ketencizâde’yi saymadığım yok. Aklıma kim gelirse, onları… Hazreti Üftâde’yi, Aziz Mahmud Hazretleri’ni saymadığım yok. Mustafa Bekrî Sıddikî’yi… Hususiyle başta Abdulkadir Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri… Bütün o bilinen, hususiyle tasarrufu geçerli dört tane zattan bahsediliyor; hani bir beşincisi olarak da Marufu’l-Kerhî Hazretleri’ni ilave ediyorlar; onları.. Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri’ni, Mevlanâ Celaleddin Hazretleri’ni, Sultanu’l-ulemâ Sadreddin Konevî Hazretleri’ni sayıyorum. Ve son zamanlarda ilave ettiğim şey: “Yâ Rabbi, el-Kulûbu’d-Dâria’da isimleri geçen, Mecmuatü’l-Ahzab’ta isimleri geçen başka veliler vardır; bir şeyde daha kusur etmişim yâ Rabbi. Benim kusuruma bakma, bağışla beni. Onların hem meşâyih hem de hulefâlarını dâhil ediyorum Allah’ım!

  “Salât ü selamlarımda peygamberler ve meleklerden sonra hemen her meşrebin rehberini ve tâbiîlerini de zikrediyorum.”

Nerede diyorum bunu biliyor musunuz? اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلَى جَمِيعِ اْلأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ Aynı zamanda o melâike-i mukarrebîn içinde; وَعَلَى جَبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ خُصُوصًا؛ وَحَمَلَةِ الْعَرْشِ والمقرَّبِينَ وَالْكُرُوبِيِّينَ وَالْمُهِمِّينَ  Kur’an’da anlatılan وَالصَّافَّاتِ صَفًّا*فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا*فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا “Yemin ederim o saf saf dizilen, sevk u idare edip meneden, zikri (Allah’ın Kitabını) okuyan meleklere!” Saffât, 37/1-3) وَالْمُرْسَلاَتِ عُرْفًا*فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا*وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا*فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاİyilik için birbirinin peşinden gönderilenler, esip savuranlar, tohumlarını yaydıkça yayanlar.. ve hakla batılı, doğru ile eğriyi ayırt eden melekler hakkı için!” (Mürselat, 77/1-4) وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا*فَالْحَامِلاَتِ وِقْرًا*فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا*فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا “O tozutup savuran, yağmur yüklenen, kolayca akıp giden, emirleri (rızıkları, yağmurları vb. şeyleri) taksim eden meleklere kasem olsun ki!..” (Zâriyat, 51/1-4) Mesela, melekler bunlar… طه*كهيعص*حم*عسق ile müvekkel melekler… Fatiha’ya, Kur’an-ı Kerim’e müvekkel melekler… Bunları zikredip “Bütün evliya, asfiyâ, ebrâr, mukarrebîn…” dedikten sonra, belki kırk-elli tane meşâyih ve hulefâsını sayıyorum. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

Bakın, içimin samimiyetimi ifade ediyorum orada. عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ dedikten sonra, onları niyet ederek وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ diyorum. وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ Bunların hepsine bu salât ü selamlar. بِعَدَدِ عِلْمِكَ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِكَ “İlmin ve malumâtın adedince”. el-Kulûbu’d-Dâria’da bunu kullanan çok az. بعدد ذرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا “Kainattaki zerreler ve bileşikler sayısınca”  بِعَدَدِ قَطَرَاتِ اْلأَمْطَارِ “Yağmur damlaları sayısınca” بِعَدَدِ رِمَالِ الصَّحَارَى وَالْقِفَار “Çöllerin ve çorak arazilerin kumları sayısınca” gibi tabirler var. Ama Hasan Basri Çantay Hazretleri, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) ayetinin açıklamasında, derkenar olarak diyor ki: “Salat-ı selamların en faziletlisi, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ ‘Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince’ denerek söylenendir.” Ben de اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ deyip isimlerini saydıktan sonra, عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ diyorum. Bu sayının hadd ü hesabı var mı, size soruyorum? Fakat ben ona da bir şey ekliyorum: مَا دَامَ مُلْكُ اللهِ تَعَالَى، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece, ebedlere kadar, sonsuza kadar.. ebedlere kadar, sonsuza kadar.” Bunu dedikten sonra da, yine “Acaba bu zatlara karşı, onların ümmet-i Muhammed’e kazandırdıkları şeylere mukâbil, ben borcumu edâ etmiş miyim?” diyorum. Onların bir Kıt-mî-ri o-la-rak. Kendini bir şey gören Kıtmirler, başka.

  Zahiren Minnâcık Armağan…

Evet, kendini onların kıtmîri sayan bir Kıtmîr olarak, bu çerçevede, sınırsız çerçevede, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber, onları hayırla yâd etme… Salât u selam ile.. Nedir “es-salât” demek? Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfâr; mü’minlerden, dua. Nedir “selâm”? Dünya ve ukbâda esenlik; emn u emân içinde bulunmak; oraya girdikleri zaman da إِلاَّ قِيلاً سَلاَمًا سَلاَمًا(Cennette) işitecekleri söz, hep “Selâm! selâm!” sesleridir!” (Vâkıa, 56/26) “Selam! Selâm!” diyecekler birbirlerine karşı;Esenlik, esenlik!..” Ezâ yok, keder yok, cefâ yok, gam yok, gussa yok, menfi hiçbir şey yok.

Bütün bu sözlerle hepsini hayırla yâd ediyorsunuz ve diğerlerinin yanında Hazreti Pîr-i Muğân’ı da zikrediyorsunuz. Bazen “Bediüzzaman” diyorsunuz, bazen “Bediüzzaman Nursî” diyorsunuz, bazen de “Pîr-i Muğân” diyorsunuz. Öbürlerine de bazen “tasarrufu geçenler” diyorsunuz, bazen de “ebdâl” diyorsunuz, “evtâd” diyorsunuz, “aktâb” diyorsunuz, “gavs” diyorsunuz. (Her dönemde “gavs” bir tane olur, “kutup” birkaç tane olur; tasavvufî ıstılah terminolojisi içinde.)

Evet, böyle olunca, zannediyorum, bu mevzuda benim deyip ettiğim şeylerde, birilerini aşağılayıcı, birilerini göklere çıkarıcı bir şey yok. Siyyânen, herkesi -aynı zamanda- zılliyet planında, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vesâyeti altında görerek… O’na -min gayri haddin- o minnacık armağanınız. Yine de ona “minnacık armağan!” diyorum ama Allah büyütür onu. “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır!” Ama onları da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiğiniz o armağana ortak ediyorsunuz. Hepsini müşterek düşünüyorsunuz ve hiç birini tefrik etmiyorsunuz. Hatta ta’mîmde bulunarak, مِنْ أَوَّلِ الزَّمَانِ إِلَى آخِرِ الزَّمَانِGelmiş-geçmiş ne kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve bunların meşâyih ve hulefâsı varsa… Elverir ki irtidad etmiş olmasınlar, nifaka düşmüş olmasınlar!” diyor, öyle bir ta’mîmde bulunuyorsunuz ki, istisnâsı yok o meselenin. Ne muttasıl istisnası, ne de munkatı’ istisnası yok bu meselenin. أَجْمَعِينَ، جَمْعًا، كُلِّهِمْ

  Dersini ve İlhamını Kur’an-ı Kerim’den Alan İnsanın Hayranlık Uyaran Sözleri

Nasılsa, bilmiyorum, Edirne Keşan’a bir askeri ziyarete gidiyordum. O Antepli Nâzım Gökçek olabilir. Hazreti Pîr-i Muğân’ı -bir daha rahatsız olurlar her halde “Pîr-i Muğân” tabirinden- Pîr-i Muğân’ı çok iyi tanıyanlardan ve Risaleler’i okuduğu zaman, nefasetine doyamayacağınız şekilde okuyanlardan. Türkiye’de Risaleler’i okuduğu zaman, insanın gönlünü hoplatan, gözlerini yaşartan, yüzüne baktıran iki-üç tane insan varsa, birisi o idi. Öyle yaşamıştı, tamamen hayatını o işe vakfetmişti. Ağabeylerden birisine atılan bir iftirayı duyunca, birisi tarafından bilmeyerek “Falan ağabey hakkında böyle dediler!” denince, dayanamamış o meseleye, o ânda kalb sektesi geçirerek vefat etmişti; Nazım Gökçek. Benim de çok sevdiğim, İzmir’de de Fakir’i ziyarete gelen. Ben de ihtimal onu Keşan’da -askerdi- ziyarete gidiyordum. O gün neyse ki Cevat Eke isimli doktorun da -merhum olmuştur o da- orada bir işi vardı; otobüste tam yanıma oturmuştu.

Ben herhalde Nurlar’dan “Çekirdekler” gibi yerlerden, belki “Lemâât”tan bazı bölümler okuyordum. Hani, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bana başka peygamberlere verilmeyen beş hususiyet verildi.” buyururken “Bana ‘cevâmiü’l-kelim’ verildi!” der; yani “kelime bakımından çok az fakat ifade ettiği manalar bakımından mücellet isteyen ifadeler”ine işaret eder. Ki onların çoğunu da Tirmizî rivayet eder. Hazreti Pîr de kendi düşüncelerini ister “Çekirdekler”de, isterse o “Lemâât”ta özlü sözlerle dile getirmiş. (Sözler’in sonundaki Lemâât’ta; arkadaşımız onları şerh etti, biliyorsunuz, anlaşılır hale getirdi, Allah ebeden râzı olsun; ondan da, ondan da, ondan da, ondan da. Her hayır yapanı, hayırla yâd ederiz.)

Şimdi unutmuşum; ya o, ya o; çıkardım ama betahsis, okuyorum. Bir cümle okudum; “Şunu sesli okusana!..” dedi. Ben şimdi ne olduğunu bilemiyorum. Mesela belki de “Ey şiddet-i zuhurundan muhtefî olan Allah!..” cümlesiydi. Recâizâde Ekrem de öyle diyor: “Sen ol Zâhir’sin ki, ne olduğun bilinmez / Ol Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!” Böyle bir şey. “Ey şiddet-i zuhurundan gizli…” Böyle bir şey okudum. Birden bire irkildi, hemen teyakkuza geçti ve “O ne böyle?!.” dedi. “Söz!” dedim. Dayatıyor gibi, böyle empoze ediyor gibi olmasın istedim.

Hani telkin, bazı kimseleri rahatsız eder. Bir de benim babamın yaşında. Bir de seni bir camide imam görüyor, küçük görüyor. Bir de kendisi uzman bir doktor, belki bir-iki alanda. Bir de üstelik medyunsunuz; bakmış sizin şekerinizi bulmuş, “Hastaneye yatmanız lazım sizin!” falan demiş… Bu faktörler karşısında, böyle dayatma ifade edebilecek meselelerin îmâsından bile kaçınırım. “Bir söz!” dedim.

Devam etsene!” dedi. Orada buldum, bir tanesini daha okudum, “Allah Allah!.. Yahu, ayet gibi şeyler bunlar!..” dedi. Hiç unutmam. Halden anlayan insan, laftan anlayan insan. Allah, körlere de gördürsün! Evet… Ee, neden olmasın? Çünkü Üstad Hazretleri bir harita gibi hep Kur’an’a bakmış; mahrutî bakışıyla, bütüncül bakışıyla, süzüp alacağı şeyleri hep Kur’an’dan süzüp almış. Onu aksettiriyor; bütün duygu ve düşünceleri hep onun etrafında bir peyk gibi dönüyor. Âdetâ dünya olmuş, kamer olmuş, etrafında dönmesi gerekli olan şey etrafında dönüyor; ışık alıyor, aldığı ışığı da ışığa muhtaç olanlara -aynı zamanda- ifâza ediyor. Böyle bakın meseleye.

Kimin bu!” dedi; “Üstad Bediüzzaman’ın!” dedim. Hiç sevmiyormuş, antipati duyuyormuş. Birden bire böyle fren yemiş gibi zangırdadı. Fakat sözlerin güzelliği karşısında hiç itiraz etmedi. “Bırak şu adamı!” falan demedi bana; demedi, çok insaflı imiş. Allah, insafı da peynir ile beraber yemiş insanlara, o insafın onda birini lütfeylesin!

  “Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.”

Her şey O’nun elinde!.. رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ (Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma; hayırlısıyla tamamına erdir.) رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌEy Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim, 66/8) Bazıları öbür tarafta böyle diyecekler; biz burada da böyle diyor ve şunu da ekliyoruz:

رَبِّ تَمِّمْ خِدْمَتَنَا وَحَرَكَاتِنَا وَمُؤَسَّسَاتِنَا، وَكُلَّ شَيْءٍ أَعْطَيْتَنَا * رَبِّ تَمِّمْ، إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ، وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْكَ يَسِيرٌ، يَا مُيَسِّرُ، تَمِّمْ بِالْخَيْرِ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

Rabbim, Hizmet’imizi, hareketimizi, müesseselerimizi ve bize lütfen verdiğin her nimeti tamamla. Tamamla Rabbim; zira Sen her şeye kadîrsin; dualara cevap vermek de Sana yakışır, Senin şanındandır. Her zorluk Sana kolaydır, ey güçlükleri kolaylaştıran, aşılmazları aştıran Rabbim; hepsini hayırla tamamına erdir. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu Senden diliyoruz, Rabbimiz!..

Bamteli: MEHDÎ, MESÎH VE KÂİNAT İMAMI (!)

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  En masum sözleri bile altından üstünden kopararak, kesip biçerek ve çirkin kalıplara dökerek Hizmet Hareketi’ni ve gönüllülerini karalamaya çalışıyorlar.

Söylenen her sözün, Kitap ve Sünnet’in ruhuna, selef-i sâlihînin, mezhep imamlarının, müçtehitlerin genel mülahazalarına uyması için ölesiye bir gayret sarf edilerek ortaya konulan makale, vaaz ve sohbetlerden anlamsız manalar çıkarma?!. Onları üstünden koparma, altından koparma?!. Müstetbeâtu’t-terâkib’i görmezlikten gelerek, siyakı-sibakı görmezlikten gelerek, sadece “karalama” cehd ve gayretinde bulunma?!. Kendini dine hizmete adamış, i’lâ-yı kelimetullah’tan başka, bayrağımızın her yerde dalgalanmasını sağlamaktan başka, -o da bir şey ifade ediyor- İstiklal Marşı’mızın her yerde tınlamasını sağlamaktan başka ve milletimizin nâm-ı celilinin dört bir yanda yâd edilmesini sağlamaktan başka hiçbir gayreti olmayan, hiçbir cehdi olmayan insanları karalama?!.

Şayet onların başka bir cehd, bir gayret, bir arzu, bir istekleri olsaydı, onların da bir tane dikili taşları olurdu, bir tane evleri olurdu, bir tane villaları olurdu, parlamenterliğe talip olurlardı, saraya talip olurlardı, bakanlığa talip olurlardı… Olmadılar. Eğer içlerinde böyle birisi varsa ve Fakir’in de onlar üzerinde küçük bir hakkı varsa, iki elim yakalarında kalsın; Allah huzurunda hakkımı helal etmiyorum… Bu Hizmet, bu vazife, tamamen “îsâr” mülahazasına dayalı bir hizmettir; “yaşatmak için yaşama” hizmetidir, fedakârlık yapmak suretiyle -esasen- bütün kendine ait değerleri ayakları altına alıp onun üzerinde raks etme hizmetidir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunlardan sonra diyeyim; sizin diyeceğiniz olabilir; el-âlemin bu mevzudaki bütün hırıltılarını, kim olursa olsun bu, kim olursa olsun, dünyanın değişik yerlerinde. Hatta başkalarını ifsat etmeye mâtuf, -bir yönüyle- ulemâ gibi görünen insanları toplayıp onların da kafalarını bozmaya matuf projeler oluşturan insanların tavırlarını ve davranışlarını, İbn Hacer’in o sözüne bağlayarak, -bağışlayın- halk ifadesiyle diyeyim, “vız gelir, tırs geçer” deyin, es geçin onları. Varsın desinler, ne derlerse desinler. Yürüdüğünüz yolun “Peygamber Yolu” olduğuna inanıyorsanız…

  Horasanlı Taylasanlılar ve onları kullananlar tarafından İslam’ın yüzüne püskürtülen zift ciddi bir gayretle ancak çeyrek asırda temizlenebilir.

Siz, hususiyle yakın dairedeki arkadaşlar, şimdiye kadar herhalde birkaç yüzü geçmiştir değil mi? Mesela Hadis kitaplarını müzakereli mütalaa. Elimize bir Buhari’yi aldıksa şayet, onunla beraber otuz tane Hadis kitabını da ele aldık, baktık. Meseleyi bunlara bağlayarak ortaya koymada hâlâ insanlar sapıtıyorsa, hâlâ farklı “şu bâtıl cereyan, bu batıl cereyan, şu mülahaza, bu mülahaza!” deniyorsa, işte bu türlü sözlere -bağışlayın, orada tasrih edeceğim- “havlama” denir. Bir tefsir, hususiyle Hamdi Yazır’ın tefsiri ele alınarak, ana kitap olarak baştan sona kadar inceden inceye elenerek mütalaa ediliyorsa ve sonra onda demiş-dememiş otuz tane tefsire de bakılıyorsa beraber; buna Diyanet Vakfı’nın yazdığı tefsir de dâhil, didik didik edilerek okunan tefsirler bunlar; bütün bunlara bakarak Hizmet hayatlarını tanzim eden bir cemaat şayet hâlâ sapıtıyorsa, başka yollarda, başka vadilerde dolaşıyorsa, yeryüzünde istikamet içinde insan yok demektir!

Ama Allah, çok halim; إِلَهَنَا مَا أَحْلَمَكَ أَنْتَ مَلِيكٌ بِلاَ شَكّ diyor Hazreti Ebu Bekir: “Şüphesiz, Melik, Mâlik Sen’sin. Ama ne kadar Halîm’sin Allah’ım!” Zalimlere fırsat veriyorsun, ne kadar Halîm’sin!.. Horasanlı Taylasanlılar’a mehil veriyor; onları bu mevzuda istihdam edenlere mehil veriyor. Mehil üstüne mehil… Fakat bir gün öyle dize getirecek, öyle gayyalara atacak ki onları, bugün o gayyadan gazete ve mecmualarıyla halka zift püskürttükleri gibi, melekler ve ruhaniler tarafından yüzlerine zift püskürtülecek. Ve siz o yüksek insanlık anlayışınızla, inkişaf etmiş vicdanınızla, vicdanın erkân-ı erbaasıyla, o insanlara baktığınız zaman, yüreğiniz yanacak, acıyacaksınız; “Yazık oldu bunlara!” diyeceksiniz. “Doğru yol!” dediler, İslamî değerleri dünyevî ikbal ve istikbal için kullandılar. Dünya Müslümanlığı nezdinde mübarek ülkemizdeki Müslümanlığın mübarek çehresine zift püskürttüler. Onun cihan-bahâ kıymetli cevherlerini lâl ü gûherini -bir yönüyle- dünyevî ikbal ve istikbal için âdeta bakırcılar çarşısında değerlendirmeye kalktılar. “Ukbâ”yı unuttular, “Allah”ı unuttular, “rızâ”yı unuttular, “ihlas”ı hatırlarına getirmediler. Yalandan -bazen- namaz kıldılar, yalancıktan oruç tuttular, “Müslümanlık.. İslam siyaseti!..” falan dediler, ama İslam’ın dırahşan çehresini öyle bir kararttılar ki, günümüzdeki müfsitlerin kirlettikleri o dırahşan çehreyi temizlemek için bir çeyrek asra ihtiyaç duyulacaktır. Ve siz bu mevzuda o kirleri yıkamaya kendinizi adayacaksınız, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

  Kendisini Ashâb-ı Kiram’ın Kıtmîr’i Gören Bir İnsan, Hizmet Hareketi, Cincilerin Hezeyanları ve Türkiye’de Tımarhane İhtiyacı

Müslüman olduğunuza binlerce hamd u senâ edecek, Alvar İmamı’nın dediği gibi diyeceksiniz; “Hamdu lillah, fazl-ı ekber, ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammed’im, tâbi-i Kur’an olduğum.” Evet, “Hamdu lillah, fazl-ı ekber, ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammed’im, tâbi-i Kur’an olduğum.” Ümmet-i Muhammed. Onların içinde haşretsin Allah (celle celâluhu). O sahabe-i kiram efendilerimiz, o tâbiîn-i fihâm efendilerimiz, o müçtehidin-i izâm efendilerimiz, o müceddidîn-i kiram efendilerimiz. Onları hatırlarken, siz, çok defa Kıtmir’in ağzından duymuşsunuzdur, Molla Câmi’nin dediği gibi derim;

یا رسول الله چه باشد چون سگ أصحاب کهف

داخل جنّت شوم در زُمرۀ أصحاب تو

أو رود در جنّت مَن در جهنّم، کی رواست

أو سگ أصحاب کهف، من سگ أصحاب تو

(Yâ Rasûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf / Dâhil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû / O reved der Cennet, men der Cehennem, key revast?! / O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû…)

“Yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği, Ashâb-ı Kehf ile beraber, onların faziletlerinden dolayı Cennet’e girecekmiş. Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, ben de Senin Ashâbının arasında Cennet’e girseydim. Onun Cennet’e, benim Cehennem’e gitmem nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği ise, ben de Senin Ashâbının köpeğiyim!..”

Antrparantez; bazı önemli yerlere kitap imzaladığım zaman, altına “Kıtmîr” imzasını attım; kendi adımı yazmadım. Kendi adımı yazmadım, âdeta o ada liyakatsizliğimi ortaya koydum.

Bir kısım “lenk”ler, bu mevzuda başka zaman başka türlü iddialarda bulunmuş ve Kıtmir tarafından da kovulmuştur o hainler, dedikleri şeylerden dolayı. Birkaç ay evvel, belki de bir süre evvel, yazdıkları mektuplarda, “Azizim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım… Sen gideli Türkiye’nin çehresi karardı!” diyen insanlar, bugün değişik yerlerde gevezelik yapmak suretiyle, değişik iftira ve isnatlarda bulunuyorlar. Evet, bunlar, dün sizi göklere çıkaran müfrit hâinler; bugün de yerin dibine batırmayı bile az gören müferrit hâinler. Dün ifrat edenler, bugün tefritleriyle daha büyük bir hata yapmak suretiyle, çağımızda önemli bir hizmeti olan ve gidip Hazreti Pîr-i Mugan’a dayanan, Müteadditler vasıtasıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâma dayanan, dîn-i Mübîn-i İslam’ı dünyada mâhiyet-ü nefsi’l-emriyesiyle görmeyi misyon edinmiş ve bundan başka bir düşüncesi olmayan, saray düşüncesi olmayan, villa düşüncesi olmayan, filo düşüncesi olmayan, para ile satılıp alınmayan, para verdikleri zaman mecmuada televizyonda yer değiştirmeyen, durdukları yerde sabit kadem Everest tepesi gibi dik ve sivri duran, dine hizmetten başka mülahazaları olmayan insanları karalamaya çalışıyorlar.

Bunu bugün aleyhinde olanların da otuz senedir ifade ettikleri bir şey olarak arz ediyorum: Bayrağımızı dünyanın her yerinde dalgalandırdılar, İstiklal Marşı’mızı her yerde seslendirdiler, nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin her yerde şehbal açmasına vesile oldular. Efendim, otuz senedir bunu söyleyen insanlar da döndülerse, dönekliğin kime ait olduğu bellidir. Bugün bir kısım saf yığınları kandırsalar bile fakat insanımız bütün bütün aptal değildir. O mübarek Anadolu insanını bütünüyle öyle görmek, bizim âdeta kutsarcasına saygı duyduğumuz o mübarek topluma karşı saygısızlık olur. Severiz onu, bayılırız ve onun dünyaca tanınması için elimizden gelen her şeyi yaparız. Her yerde, nâm-ı Celîl-i Nebevî’nin arkasından, Anadolu’nun nâmının bir bayrak gibi dalgalanmasını bin cân ile arzu ederiz.

Ben cinlerle iş görüyorum. Cinlerle zelzele yaptıracaklar, cinlerle fay kıracaklar. Üç milyon benim cinim var, falanın da iki milyonu vardı, ona küstüler, hepsi bana geldiler!..” diyen kimselere, bir yerlerde konuşma imkanı veren insanlar… Bir kere başta -zannediyorum- Türkiye’de aklı başında birkaç psikiyatrist olsa, evvela bu konuşanların yakalarından tutar, bunları götürülecek yerlere götürürler. Cinlerle, şeytanlarla, meleklerle iş yapıyorlarmış! Cinlerle, şeytanlarla, meleklerle fay kırıyorlarmış! Yok böyle bir şey!.. Buna inananlar için de -aynı zamanda- çok geniş tımarhanelere ihtiyaç var. Bence, bundan sonra hapishane yerine tımarhane yapmalılar. 70 tane (haberlere göre beş sene içinde 174 tane) hapishane yapmayı planlıyorlarmış, 70 tane tımarhane, akıl hastanesi yapsalar. Bir de Avrupa’da aklı başında insanlar arasında psikiyatristler yetiştirseler ama Freud’çu değil. Bir yönüyle Siyer felsefesini de nazar-ı itibara alarak, Kitap ve Sünnet’i esas mercek kabul ederek yetişmiş psikiyatristler vasıtasıyla bu insanları, âmiri de (emredeni de) mü’temiri de (emri kabul edeni de), tagallüpte bulunanı da, tahakkümde bulunanı da, tasallutta bulunanı da, işgal edeni de, gelip malın-mülkün üzerine konanı da, konduranı da elden geçirseler. Zannediyorum, 70 tane tımarhane dahi yetmeyecektir. Bunu, geleceğin tarihi söyleyecek. Gözü açılmış, başındaki gözleriyle (basar ile) değil, hadiselere mahrutî olarak “basiret”i ile bakan insanlar, görecekler ve tarihin sayfalarına, bunları, siyah satırlar halinde döktüreceklerdir.

  “Ben Mesîh’im” demeyi küfür, Mehdîlik iddialarını da dalalet sayıyorum.

  Soru: Muhterem Efendim! Söz buraya geldiği için sormak istiyorum: Hizmet hareketine gönül vermiş bazı kimselerin, zât-ı âlinizi “Mehdî”, hatta “Mesih” olarak andıkları, sizin de bundan haberiniz olduğu halde, şuurluca sessiz kaldığınız iddia ediliyor. Siz bu konuyu açıklayan münhasır sohbetler yapmış, makaleler yazdırmış, hatta bir kitabın hazırlanmasına rehberlik etmiş olsanız da, konuşmalarınıza kulak verenler ve kitaplarınızı okuyanlar bunun iftira olduğunu bilseler bile, bu mevzudaki bühtanlar son günlerde çokça dillendiriliyor. Ayrıca, “kâinat imamı” gibi tavsifleri hiç düşünmediğimiz, asla kullanmadığımız halde son üç dört senedir maruz kaldığımız algı operasyonlarının bir parçası olarak şimdilerde onu da sıkça duyuyoruz. Bu hususlarla alakalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

  Cevap: Estağfirullah… O hainlerden bir tanesi -zannediyorum- bir test mahiyetinde öyle bir şey söylediğinde “Öyle bir iddiaya kalkmak küfürdür” dedim bir kere. Hazreti İsa (aleyhisselam), bir peygamberdir. Birisinin değil “Ben İsa’yım!” demesi, “havariyim!” demesini bile ben dalalet sayarım; küfre yakın bir mülahaza olarak ifade etmişimdir. Fakat o hain, o zaman da yüzüme karşı farklı şeyler söylemek suretiyle meseleyi kamufle etmeye çalıştı.

Mehdîlik meselesine gelince: Günümüzde sahte bir sürü mehdî var. O, çok önemli bir misyon sahibi. “Mehdî” demek esasen bütün kütüb-i ehâdiseyi bilen insan demektir, bütün tefsirlere çok ciddiyetiyle vâkıf olan insan demektir; aynı zamanda “zamanın yorumunu yanına alacak insan” demektir. Ben hiçbir zaman kendimi -biraz evvelki mülahazayla ifade edeyim- onun kıtmîri bile görmedim. Keşke, o değil de, onun talebelerinden bir tanesi olsa, benim de boynuma bir ip taksa “Sen de benim köpeğimsin!” dese, onu ben büyük bir paye olarak kabul ederim. Şimdiye kadar söylediğim sözler içinde, cami kürsüsünde âcizâne vermeye çalıştığım konferanslarda, yazdığım yazılarda, tek kelimeyle bu mevzuda bir şey varsa Allah belamı versin. Hafizanallah!.. Yoksa bunu iddia edene ispat etmek düşer; İslam hukukundaki temel mantık da budur, modern hukuktaki temel mantık da budur. Bu mevzuda îmâ eder bir şey söylemiş mi? Hafizanallah!.. Ben onu sapıklık ve dalalet sayarım.

Elli defa, kendimden her bahsedişimde “köpek” diye bahsetmişimdir. Ve kendimin cennete girmesi mevzuunu, sadece sizin gibi kendini Kur’an’a, imana adamış insanların içinde bulunduğumdan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın bana, ulûf-u şahânede şahıs fark etmeden herkese verildiği gibi, “Yaramaz, haydi sen de geç!..” falan diyeceği mülahazasına bağlamışımdır, “recâ” duygumu böyle dillendirmişimdir. Sizler elli defa buna şahit olmuşsunuzdur. Bunca insanı, Cenâb-ı Hak, cennete sevk ederken, Kıtmîr de içlerinde bulunuyor. Hiçbir liyakati yok fakat bunca insan içinde -onlar da insan olarak görmüşler onu- mahcup etmemek için, “Sen de geç onların arasında!” denilmesini umma mülahazasıyla kendini ifade etmiş bir insan… Hâşâ, değil o büyük pâyeler, sıradan, sağlam bir mü’min olma mevzuunda bile “Allah, bizi hakiki Müslüman eylesin!” sözleriyle cevaplandırmışımdır. “Allah, bizi hakiki Müslüman eyleye! Allah, bizi hakiki mü’min eyleye!” Bunun ötesinde Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “Allah, bizi hakiki insan eyleye!” mülahazalarıyla sözlerime kafiye koymuşumdur.

Şimdi bütün bunlar yüz yerde ifade edildiği halde, kalkıp bir densizin veya Taylasanlı birkaç tane densizin bir araya gelerek bu mevzuda, sözleri siyak ve sibakından kopararak, müstetbeâtü’t-terâkib’i görmezlikten gelerek, cehaletlerini ortaya koymalarının ve bazı kelimelerden manalar çıkarmalarının hiçbir kıymeti olamaz. “Demediğine göre, galiba öyle!” E sen de demiyorsun, başkası da demiyor!.. O tekkelerde serkâr olan insanlar da demiyorlar. Orada onların hâdimleri de demiyor, “değilim!” demiyorlar. Ee kimse iddia etmiyor ki, onlar da onu söylesinler.

  Hırsızlıklarını, haramiliklerini, korkunç cürümlerini perdelemek için isnat ve iftiralarla Hizmet Hareketi’ni ve onun temsilcilerini/gönüllülerini karalamaya çalışıyorlar.

Kaldı ki elli defa, değil onlar, onların çırakları, çömezleri, kapı kulları, boynu tasmalı halâikleri, köpekleri olmaya bile kendini layık görmemiş ve bunu açıktan açığa ifade etmişim. Biraz evvel Câmi’nin sözüyle ifade edildiği gibi, “Yâ Rasûlallah! Ashâb-ı Kehf’in köpeği, Ashâb-ı Kehf ile beraber, onların faziletlerinden dolayı Cennet’e girecekmiş. Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, ben de Senin Ashâbının arasında Cennet’e girseydim. Onun Cennet’e, benim Cehennem’e gitmem nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği ise, ben de Senin Ashâbının köpeğiyim!..” demişim. Hazreti Bediüzzaman da, Molla Câmi’den alarak bunu, kendisi için kullanmıştır. Başka büyükler de kendileri için kullanmışlardır: O devâsa, Everest Tepesi gibi insan Abdulkadir Geylâni hazretleri kendisi için kullanmıştır; Mustafa Bekrî Sıddikî hazretleri kendisi için kullanmıştır; Necmeddin-i Kübrâ hazretleri kendisi için kullanmıştır; Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri kendisi için kullanmıştır. Bizim gibi o kapının halâıkı, kapıkulu, tasmalı kölelerinin başka şey söylemeleri mümkün değildir ve söylememişlerdir. Söylemek şöyle dursun, delaletin hiçbir veçhiyle, ne “dâll bi’d-dalâle” ile, ne “dâll bi’l-iktizâ” ile ne “dâll bi’iltizam” ile, ne “dâll bi’l-işâret” ile, delaletin hiçbir şekliyle o mevzuya imâ eder bir şeyde bulunmamışlardır.

Dolayısıyla çok ciddî bir hıyanet içindeler: Bir hareketi karalama adına, bir yönüyle o hareketin içinde bulunan bir Kıtmîr’i karalamak suretiyle, genelde “dine hizmet hareketi”ni, “millî mefkûreye hizmet” hareketini, “geleneklerimizi dünyaya duyurma hareketi”ni, “dünyadan alacağımızı alma adına olan hareket”i, “dünyaya vereceğimiz şeyleri verme hareketi”ni karalama hesabına, onun içinde -bir yönüyle- ilk defa göze batan bir insanı karalamak -o suretle esasen hareketi karalamak- gibi bir “hıyanet”, bir “denâet”, bir “şenâet”, bir “aşağılık kompleksi” içindedirler.

Nedir bunların arkasındaki dertleri? Hırsızlıkları ortaya çıktı; gündem değiştirmek suretiyle onu unuttursunlar. Diplomasız önemli makamları işgal ettiklerinden dolayı, gündemi değiştirmek için -esasen- bu türlü şeyleri ortaya attılar. Hatta ihtilal ve inkılap senaryoları yaptılar. Belliydi; bütün dünya -aynı zamanda- meseleyi görüyor. Nasıl bir ihtilal, nasıl bir inkılap, nasıl bir darbedir ki bu, evvela elde etmeleri gerekli olan insanlar yerine halkın üzerine yürüyorlar?!. Böyle ahmakça bir şey olamaz! Dünyada aklı başında olan insanlar, herkes, bu meselenin onların dediği şekilde kabul edilmesini akılsızlık gibi, cinnet gibi görüyorlar, bir yönüyle hezeyan olarak kabul ediyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde bir sürü mecmuada, bir sürü gazetede de çıktı bu. Fakat dert nedir esasen? Kendi mesâvilerini, me’âsilerini unutturmak.

Kendi seyyielerini unutturmak için sun’î gündemler oluşturma peşindedirler. Biri yukarıdan emrediyor, diğerleri de o emrin kapıkulu, mü’temirleri. “Gidin, falanın malına el koyun!” Haramilik, hırsızlık, aşağılık, kırk haramilik… Başka adı olamaz bu türlü şeylerin. Alın teriyle kazanılan şeyler… O müesseselerin çoğunda, arkadaşlarla beraber çalışırken, biz, kazma salladık, kürekle orada ter döktük. Binalarda değişik şeylerin değişmesi mevzuunda, kendi elimizle yapmamız gereken şeyleri yaptık. Alın teriyle yapılan şeylere el koyup “milletin malı!” dediler. “Milletten alınan arsalar!” dediler. Hâlbuki otuz sene evvel, alındığı zaman, onlar vermediler o şeyleri. Onları, millet, kendi gönlüyle verdi. Onların hiçbir yerde verdikleri bir şey yoktur. Ama yalanı ahlak haline getirdiklerinden dolayı, o mevzuda da yalan söylüyorlar. Oysa “Yalan, bir lafz-ı kâfirdir!”, kâfirin söyleyeceği bir sözdür. “Vermiştik, alıyoruz şimdi!” demek suretiyle, vermede de yalan söylüyorlar, almada da iftira ediyorlar.

  Dünya çapındaki Hizmet faaliyetlerinde sevk-i ilahiyi ve Allah’ın inayetini görmezden gelerek muvaffakiyetleri sebeplere ve bazı şahıslara vermek ancak gafillerin işi olabilir.

Ben o talebelerin yemeklerinden birine bir kaşık çalmadım. Banyolarında, “suları bana haram olur” diye, banyo yapmadım. Abdest alırken, onların bastıkları terliklere ayağımı basmadım. Altı seneye yakın orada günde altı saat derse girdim, beş kuruş para almadım. Mütalaada başlarında bulundum, beş kuruş almadım. “Haram olur” diye almadım. Ağzıma koymadım; eminim, arpa kadar şeyi ağzıma koymadım. Orada yetişen bazı arkadaşların gerçekten adanmışlık ruhuna kendilerini adayacaklarını, yaşatmak için yaşama duygusuna bağlanacaklarını, hiç hesap edemezdim ben.

Bir gün geldi, arkadaşlar Bozyaka’nın avlusundan arabalarla Türkiye’nin değişik yerlerine gitmeye başladılar. İki araba.. “Aman, ne büyük fütuhat!” falan diyorduk. Antep’e gidiyor, onlara diyorlardı ki: “Yurt yapın da içine talebe koyun! Dört başı mamur insan yetişsin. Sigara içmesinler, uyuşturucu kullanmasınlar, beş vakit namazlarını kılsınlar, kimsenin ırzında-namusunda gözleri olmasın. Mesâvîye karşı, me’âsîye karşı mesafeli dursunlar; Hazreti Gazzalî’nin ifadesiyle “münciyât”a açık bulunsunlar, “mühlikât ve mûbikât”a karşı da bütün kapılarını kapasın, arkasına da sürgüler sürsünler!..” Bu mülahaza ile iki araba, üç araba gidiyorlardı; “Aman ne büyük iş!” diyorduk ona. Aklımız ancak o kadarına eriyordu.

Sadece Türkiye’nin içinde böyle birkaç yere giden insanlar, gün geldi “Daha uzak yerlere de gidebiliriz!” dediler. Bir gün, Rus İmparatorluğu yıkıldı; “Yahu onlar (Türkî Cumhuriyetlerin halkı) bizim Asya’dan kardeşlerimiz; biz oradan gelmişiz, Oğuz boylarındanız biz. Atalarımız, o Devlet-i Aliyye’yi kuranlar da oradan gelmiş. Gidip onlara karşı vefa borcumuzu edâ edelim!..” dedik. Denedik yani. Üç beş tane insan, kuralarını çektiler, dünyanın değişik yerine gittiler. Coğrafyada o yerlerin nerede olduğunu Kıtmîr, bilmiyordu. (Yine “Kıtmîr” diyorum ben, onlara rağmen.) Kıtmîr bilmiyordu, gidecek insanlar da bilmiyorlardı. Belki hava meydanında “Falan yere nereden gidilir?” diyorlardı. Öyle çantalarını ellerine aldı, öyle gittiler. Bir yerde, iki yerde bu iş tutunca, “Yahu oluyormuş!” dediler.

Onlar da ifade ediyor bunu her yerde. Alkışlarla Pennsylvania’ya selam gönderenlerin, buraya kadar gelenlerin, tebrik edenlerin sayısı az değildir, yüzlerce… Otuz sene bu meseleyi öyle görmüş insanların, bugün kalkıp aleyhte bulunmalarına, “aldanmışız!” demelerine karşılık “ahmaklık etmişler” derim ben; “ahmaklık etmişler!..” Bütün dünya aptal da sadece onlar akıllı değil. İki-üç senedir tahribatlarına rağmen, herkes “Yeni okul açın!” diyor. Bu sene onların tahribat adına gelip-gittikleri yerler, on beş tane okul ruhsatı veriyorlar, on beş tane. Bunların hiç biri bizim aklımızın köşesinden geçmezdi. Ben size yemin ederim, rüyasını bile görmemiştim ben bunların.

Bir gün arkadaşlar böyle, “170 küsur ülkeye ulaştı!” falan dediler, 170 küsur ülkeye, falan. Ve o zaman bu iş böyle olurken, arkadaşlara Kıtmîr’in (Hep Kıtmîr diyorum, onlara rağmen; çatlasınlar, Kıtmîr diyorum.) dediği şey de şu oldu: “Falanlar da gitsinler; siz 1400-1500 tane okul açtınız, 500 tane de onlar açsınlar, yapar 2000 tane okul. 500 tane de diğerleri açsınlar, yapar 2500 okul. 500 tane de devlet yapsın…” Dedim mi demedim mi bunu? Başınızı sallamayın! Evet, dedim; bunu, 50 defa dedim. Kıskanma hissi hissetmedim ben; “Üniversite açsınlar, okul açsınlar, dil kursları açsınlar, üniversiteye hazırlık kursları açsınlar; onlar da açsınlar, siz de onlara arka çıkın!” dedim. Fakat neden sonra, otuz sene sonra, yıkamadıktan, yıkamadığını gördükten sonra, birisi diyor ki: “Onlar 170 küsur yerde açtılar, siz 190 küsur yerde gidin açın okullarınızı!..” Bayılırım bu mantığa, otuz sene sonra bir şeyi idrak edecek mantığa; ona bile bayılırım; çok şükür aklına gelmiş.

Şimdi, geriye dönelim. Bu meselelerin hiçbirini mahrutî bir bakışla, daha baştan planlayarak yapmadık. “Biz bu meseleye böyle bir Bozyaka ile, bir Kestanepazarı’yla başlayalım, sonunda bu mesele şuraya varır!” falan filan, deme değil yani. Cenâb-ı Hak, arkadaşlarımızın içine, ruhlarına o duyguyu, o düşünceyi attı; (O duyguyu, o düşünceyi atana canlarımız kurban olsun!); Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm sevgisini gönüllerine attı; ihlas mülahazasını gönüllerine attı; rıza mülahazasını gönüllerine attı; aşk u iştiyak mülahazasını gönüllerine attı. Dediler ki: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde Sahabe-i kiramın sayısının yüz bin olduğu söyleniyor.. Tabakât kitapları, İsâbe, İstiâb, Üsdü’l-gâbe, o kadar sahabeden bahsetmiyorlar ama yüz bin sahabî deniyor. Bu yüz bin sahabîden, “Baki’-i Garkad”da medfun olan, gözümüzün nuru, “Ruhumuz onların ruhuna feda olsun!” diyebileceğimiz, “Baki’-i Garkad”da yatan on bin tane sahabî var. Doksan bin tanesi orada değil. Bunlar, dünyanın değişik yerlerine şedd-i rihâlde bulunmuşlar. Varlıklarını -bağışlayın- katırın, devenin, atın sırtına vurmuş, ilâ-i kelimetullah yollarına koyulmuşlar. لِتَكُونَ كَلِمَةَ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ (Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösteren, şüphesiz Allah yolundadır.) mülahazasıyla hareket etmiş ve gitmişler. Onların yolu, onların yöntemi bu. Bu arkadaşlar da bugün öyle gitmişler. Allah, gidişlerine bereket ihsan eylemiş.

Allah’ın inayetiyle, lütf u keremiyle, riayetiyle, kilâetiyle, vekâletiyle, rahmetiyle… Hep öyle diyoruz: “Allah bizi, başkalarının havl ve kuvvetinden müstağni kıldı!” Diyor muyuz, demiyor muyuz? رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ (Allahım bize öyle rahmet eyle ki, Sen’den gayrının merhametine karşı onunla bizi müstağni kıl, bizi başka kimsenin merhametine muhtaç bırakma.) Hâlis tevhidin ifadesi olarak, her şeyi O’ndan biliyoruz. Zaten O’nundur; O’na vermeyi -bir yönüyle- vefanın, hakka karşı sadakatin ifadesi olarak dillendiriyoruz.

  Allah aşkına, mahşerde sorulursa, “Bu da bizdendi!” deyin!..

Varsın bütün bunları taylasanlı insanlar kabul etmesinler! Bir gün onların para kaynakları kesilecek, kendilerini satın alan olmayacak, ortalıkta kalacaklar. Belki sizin kapınıza gelecekler; “Ne olur, bizi peyleyin, satın alın!” falan diyecekler. Benim tavsiyem size: Onları mahrum geriye çevirmeyin!.. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı içinde, “Atın üstünde, donanımla, dilenmek için kapınıza geleni bile boş çevirmeyin!” İki zümre: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ * وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ * إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ * وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ * تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz. Yüzler olacaktır o gün mutluluktan parıl parıl, Rabbilerine çevrilmiş ve O’na bakan. Ve yüzler de olacaktır o gün ümitsiz ve asık. Bel kırıcı bir belaya uğrayacakları kaygısını taşırlar.” (Kıyâmet, 75/20-25) Siz, öndekiler; onlar da geridekiler. Kapkara yüzleriyle, zift saçılmış yüzleriyle gayyâlara yuvarlandıkları zaman, acı acı, istirham hissiyle dönüp yüzünüze bakacaklar. Benim ricam: Elinizden geliyorsa, onlara el uzatın! En baştaki âmirlerinden en alttaki mü’temirlerine kadar; o emri emir telakki edip yerine getirmeye çalışan mütegalliplere, mutasallitlere, mütehakkimlere, mütemelliklere, gaspçılara, soygunculara, kı-yım-cı-la-ra, evet kıyımcılara kadar, utanarak, asâ gibi iki büklüm olarak, yüzünüze baktıkları zaman, onların yaptığı gibi değil, karakterinizin gereğini yapın!.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm gibi davranın; bağrınızı açın, “Allah’ım! Bize ait haklardan vazgeçiyoruz fakat umumun hukuku, Senin hakkın söz konusu ise, o mevzuda devreye girmek, Sana karşı saygısızlık olur! O mevzuda bir şey söylemekten içtinap ediyoruz!” deyin.

Ve bir şey daha rica edeyim: Biraz evvel dediğim şey, mülahazaydı. Hakikaten… Bilmiyorum Berzah’ta da şefaat olur mu; ona dair kütüb-i ehâdisiyede bir şey görmedim, orada şefaat olur mu; Allah’ın inayeti olsun!.. Fakat Huzur-u Rabbi’l-âlemîn’de, mahşerde, sizin içinize şöyle-böyle sokulabilme fırsatını bulursam, ne olur, Allah aşkına, sorulursa, “Bu da bizdendi!” deyin!.. Ümidimi buna bağlamışım ben. Bırakın başkasının güft u gû’sunu, dedikodusunu… Müslümanlığı bilmeyen, Kitap bilmeyen, Sünnet bilmeyen, Usûluddin bilmeyen, Siyer felsefesi bilmeyen, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâmı tanımamış, bütün dine ait değerleri, dinamikleri, dünyevî mamuriyet adına kullanan dünyâperestlerin, fâniyâtperestlerin, zâilâtperestlerin deyip ettiklerine bakmayın!..

  Hem muvaffakiyetleri Hizmet erlerinden bilerek şirke düşüyor hem de rekabet hissiyle günahlara giriyorlar.

Arkadaşlarım şahit, geçen gün de konuşurken, “Bakın bu yapılan meselelerin onda birini kendimize mal etmeyelim, Cenâb-ı Hak lütfetmeyince olmaz!” dedim. مَا شَاءَ اللهُ كَانَ، وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ (Allah neyin olmasını dilerse, o olur; O’nun dilemediği/olmamasını dilediği de olmaz.) Sabah-akşam, Efendimiz’in vird-i zebanıdır. Ve biz de onu okuyoruz. Ama bunu hiç okumamış olan insanlar, bilmeyebilirler. Sizin aklınıza -inşaallah- “Biz yaptık!” diye şirk işmâm eden bir laf gelmemiştir, inşâallah. İnşâallah gelmemiştir; gelmişse, istiğfar etmek lazım, tevbe etmek lazım. “Sen, bunları lütfettin.. Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!” Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi; قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ  “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78)

Şimdi, Allah’tan olan bu şeyleri, insanlar, bir kere şirke girerek, sizden bildiler. Tamamen siz yapıyorsunuz gibi görmekten dolayı, şirke girdiler. Biz, kendimizden bilince, nasıl kapalı bir şirke girme ihtimali var; onlar da sizden bilmek suretiyle farkına varmadan şirke giriyorlar. Birinci günahları, bu. İkincisi de, rekabete girdiler. Hazreti Yunus Emre adına değişik yerlerde lokaller açtılar, dil kursları açtılar. Bir yerde işin başındaki arkadaştan dinlemiştim; 19 tane mi 20 tane mi olmuştu? Onu çekemediler, aldılar işin başından; ismini söylemiyorum, aldılar; sonra 9’a mı ne düştü o. O da sadece 5-10 tane insana dil öğretme. Öyle değil; milyonlarca insana, bir yönüyle, kendi dilinizi sevdirme ve aynı zamanda “kendi dillerini ve başka dilleri, Almanca, İngilizce, Fransızca öğretmek suretiyle, onları “dünya insanı” haline getirme, kendi dünyaları adına. Ve orada kendini sevdirme, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ricâl-i devletin çocukları oralara konacak şekilde bir câzibeye ulaştırma, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Nitekim bu mevzuda, çekemeyenlerden bir tanesi, geçenlerde diyor ki: “Ricâl-i devletin, bakanların çocuklarını da alıyorlar, orada okutuyorlar; gelecekte o çocuklar, babalarına karşı darbe yapsınlar diye!” Böyle bir mülahazanın bir kıymet-i harbiyesinin olup olmadığını “ahmaklara dair yazılmış kitaplar”da araştırmak lazım. Sözlüklerde, ansiklopedilerde bulamazsınız böyle bir şey. Evlatlarını bir okula koyacaklar; yetişsinler, onlara karşı darbe yapsınlar!.. Bence karşınızdaki mantık bu ise, esasen mantık adına iflas etmişler demektir. Öyleyse, o iflas etmişlik karşısında, zerre kadar tereddüde düşmeden, daha yiğitçe, Hamzavâri yürüyün!.. Yolunuz, Allah yolu; yolunuz açık olsun! Durmadan, dinlenmeden yürüyün!.. Neticede İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) “ihlas” merdiveni ile, “rıza” merdiveni ile ulaşacaksınız. Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ kemâlini müşahedeye ve O’nun tarafından “Ben, sizden râzıyım!” iltifatına mazhar olacaksınız.

  Bakmayın aleyhinizde atıp tutanlara; siz kendi yolunuza, Kitab’a, Sünnet’e, Siyer felsefesine, Usulüddin’e bakın!..

Evet… Kıtmîr size sonsuz selam söylüyor. Tekrar ediyorum, âhirette Kıtmîr’i unutmayın!.. Biliyor musunuz, çok defa kendimi nasıl görüyorum? Böyle Efendimiz’in yanına gitmeye de cesaret edemiyorum. Ebu Bekir efendimiz, Ömer efendimiz, Osman efendimiz ve Ali efendimizin yanlarında kuyruğumu sallıyor, ayaklarına dolaşıyorum. Sonra onlar da, işte o Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi hani, “Yâ Rabbi, bu da bizden hiç ayrılmıyordu! Cami kürsülerinden bizi anlatıyordu, hayatü’s-sahabe’yi anlatıyordu, Efendimiz’i anlatıyordu. Samimiyetini bilemeyiz fakat dili bu idi, heyecanları bu idi, gözyaşları da bu idi. Ne olur, bunu da bağışla!..” diyorlar. Hep kendimi öyle gördüm. Hep kendimi öyle gördüm, hep öyle göreceğim; öyle görmem, her gün biraz daha muzaaf hale, mük’ab hale geliyor, her gün…

Esved b. Yezid en-Nehâî gibi… Kıldığım namazları bile -belki yirmi yaşına kadar- kaza ettim. Hiç yok yere, böyle, “Aman orucum tam olmamıştır!” diye kaza ettim onları. Dediğim gibi, bir arpa kadar haram, ağzıma koymadım. Dünyada bir dikili taşım olmadı. Bana dünyevî câzibedarlıkları teklif ettiklerinde, “Sizin dininizden şüphe ediyorum!” dedim, en yakınlarıma karşı. “İçinde evladım, imanım tutuşmuş yanıyorken, bana dünyevî bir şey teklif etmek ne demek!” falan dedim. Hep böyle yaşadım fakat Esved b. Yezid en-Nehâî gibi, her zaman imansız gitmekten korktum, yüreğim ağzıma geldi, “Allah’ım!” dedim. Evet, akıbetinden emin olanın, akıbetinden endişe edilir; hep akıbetimden endişe ettim.

Bildiğiniz Esved b. Yezid’i bir kere daha söyleyeyim; Nehâî ailesinin serkârı, Alkame’nin, İbrahim en-Nehâî’nin de içinde bulunduğu Ebu Hanife mektebinin üstadları, Ebu Hanife’yi yetiştiren insanlar. Tâbiînden, tebe-i tâbiînden insanlar. Esved, öyle dâhî bir insan ki o mevzuda; onun “sened”de bulunduğu hadis-i şeriflere, hangi kitapta olursa olsun, şimdiye kadar “Bunda şüphemiz var!” diyen insana rastlamadım. Biraz “ricâl”i bilenler, anlarlar bunu; hadis metnini bilenler, anlarlar. Arkadaşlarımızla müzakeremizde onlar da biliyorlar bunu. Ruhunun ufkuna yürürken, akrabası Alkame, yanına geliyor. Alkame en-Nehâî, aynı aileden. Yüzü ekşi, gayet ızdırap içinde kıvranıp duruyor. “Ne o Esved! Günahlarından mı korkuyorsun?” deyince, “Ne günahı?” Esved’in günahı mı olur? Acı tebessüm ediyor. “Yahu Alkame, ne günahı?” diyor, “kâfir olarak gitmekten korkuyorum!” Hep onun düşüncesini taşıdım..

Vefat ettikten sonra, Esved b. Yezid en-Nehâî’yi rüyada görüyorlar, soruyorlar: “Allah sana ne muamele yaptı?” Diyor ki: “Vallahi, enbiyâ-ı izâmı dizmişti; baktım, aramızda dört parmak kadar mesafe var!” İşte Esved, bu; akıbetinden endişe eden, bu!..

Bakmayın Horasanlı Taylasanlılara, bugün aleyhinizde atıp tutanlara!.. Kendi yolunuza, yönteminize bakın!.. Kitab’a ve Sünnet’e bakın!.. Siyer felsefesine bakın!.. Usulüddin’e bakın!.. Hadislere bakarken, otuz kitaba birden bakın!.. Tefsire bakarken, otuz kitaba birden bakın!.. Usulüddin’e bakarken, otuz kitaba birden bakın!.. Müzakere edin, “Amanın yanlış yaparız!” diye. Ve kat’iyyen selef-i sâlihîn’in; Ebu Hanifelerin, Şâfiîlerin, Mâlikîlerin, Ahmed b. Hanbellerin; Şâh-ı Geylânîlerin, Nakşibendîlerin, Necmeddin-i Kübrâların, Mevlânâ Celâleddin-i Rumîlerin, Sultanu’l-Evliyâların, Alaaddin-i Attârların, Mustafa Bekri Sıddîkîlerin, İmam Câfer Sâdıkların, hâsılü’l-hâsıl Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolundan ayrılmamak için dikkatli yaşayın.

Allahım, bizi o yoldan zerre kadar, arpa boyu kadar ayırma!.. Allahım, falanın-filanın bu mevzudaki düşüncelerine takılarak, nâm-ı celîl-i nebevîyi güneşin doğup battığı her yere götürme duygu ve düşüncesinden bizi mahrum etme!..

Varsın desinler! Geçenlerde geçtiği gibi, dilimden döküldü birden bire, medyaya da düştü: Derdi dünya olanın, Dünya kadar derdi olur!.. Bence bırakın o dertlilerin arkasına takılmayı. Dertsiz olmanın yolu, Allah’a bağlanmadan geçer!.. Vesselam.

Bamteli: HÂLİMİZ, YOLUMUZ VE DUAMIZ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Siz “mizan” deyip sırat-ı müstakîm üzere yürümeye gayret ederken, bir kısım gulyabanîler önünüzü kesebilirler.

Müslümanlık adına, onun değerlerini kendi derinlikleriyle kavrama adına Müslümanlığa bu çağda olduğu kadar bir “gurbet”in yaşatıldığı başka bir çağ bilmiyorum. Haçlı işgalleri döneminde, Devlet-i Aliyye’nin parçalandığı, İstanbul’un işgal edildiği, bazı yerlerin İtalyanlar, bazı yerlerin Fransızlar, bazı yerlerin Yunanlılar tarafından işgal edildiği dönemde bile, Müslümanlar, kendi duygu ve düşünceleri açısından oldukları yerde duruyorlardı; sağlamdılar, ahsen-i takvime mazhariyetin hakkını vermeye çalışıyorlardı. Hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar “sürü” olmamışlardı. Bir kısım gafillerin, zâlimlerin, gaddarların, hattârların, eşrârın arkasından hesapsız sürüklenmemişlerdi. Fransız’ı Fransız olarak, İtalyan’ı İtalyan olarak, İngiliz’i/Anglosakson’u İngiliz/Anglosakson olarak görerek, insanca tavırlarında kusur etmemişler fakat kendileri olma mevzuunda da fevkalade hassas davranmışlardı. Değerlerine ölesiye bağlılık vardı. Kur’an -bir yönüyle- bir mikyas idi; her şeyi ona vuruyor, onunla değerlendiriyor; “Bu doğru, bu eğri; bu doğru, bu eğri; bu doğru, bu eğri!” derken, Kitap ve Sünnet mizanlarıyla her şeyi tartıyorlardı. Ve insanımız da o zaman -esasen- kendini mizana vurmuş oluyordu. Evet, insanla alakalı Rahman sûre-i celilesinde, başta dört defa o “mizan”a dikkatin çekilmesi çok mânidar.

İnsan, “mizan”a bağlı yol alırsa, sırat-ı müstakim üzere yürümüş olur. Her gün defalarca اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ diyerek Allah’tan dilediğimiz sırat-ı müstakim. Sırat-ı müstakim, mü’minler için bir şehrâhtır; oradan enbiyâ-ı izâm ve aynı zamanda sıddîkîn, şühedâ, sâlihîn yürümüşlerdir. Kitap ve Sünnet açısından, Siyer ve Megazî açısından onların izleri takip edilerek, o şehrâhta yürüme temin edilebilir.

Ne var ki, sizler doğru yolda yürürken yılanlar, çıyanlar, sırtlanlar, panterler, sağdan-soldan hücum edebilirler. Yol kesen gulyabânîler, önünüzü kesebilirler. Kur’anî yolu dejenere etmek isteyenler, Müslümanlığı deformasyona uğratmak suretiyle milleti tiksindirenler bulunabilir. Kim gibi? IŞİD gibi, Boko Haram gibi, el-Kâide gibi, Murâbitîn gibi, Türkiye’dekiler gibiİslam’ın drahşan çehresini kirletenler, zâlimler, cebbârlar, hattârlar. Her zamanki duam, “Allahım, ya onları hidayet eyle, re’fete, şefkate, mülâyemete, insafa, iz’ana, ihsana, ihlasa, iştiyak likâullah’a sevk buyur!..” Biraz istenilen şeyi de ağır istiyorum. O zaman aklımdan geçiyor ki, bu ulaşılması çok yüksek bir tepe, Everest tepesi gibi bir şey; bunların çoğu bu vaziyetleriyle dökülür, yollarda kalırlar; bazen içime acıma hissi de geliyor, “Niye meseleyi bu kadar ağır ele alıyorsun?” Bazen de “Değme dökülsünler!” falan, diyesi geliyor insanın.

  Allah’a havalemiz bile rahmet, şefkat, re’fet öncelikli şartlı havale!..

Fakat şöyle diyorum:

إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ إِلَى الْحَقِّ وَالْعَدَالَةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ وَالرَّأْفَةِ وَالشَّفْقَةِ وَالْمُلاَيَمَةِ وَاْلإِنْصَافِ وَاْلإِذْعَانَ وَاْلإِخْلاَصِ اْلأَتَمِّ وَاْلإِحْسَانِ اْلأَتَمِّ، وَالْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ إِلَى لِقَاءِ اللهِ؛ فَاهْدِهِمْ فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ…

(Allahım onları hak, adalet, istikamet, ref’et, şefkat, mülayemet, insaf, iz’an, ihlas-ı etemm, ihsan-ı etemm, aşk ve Sana kavuşmaya iştiyaka hidayet buyurmayı murat ediyorsan, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın, en yakın zamanda onlara hidayet eyle!..)

İstenen şeyler çok. Çoğu yollarda dökülür, yollarda kalır gibi geliyor.

Bu şartı ifade ettikten sonra şöyle devam ediyorum: وَإِلاّ.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ (Şayet hidayetlerini murat etmiyorsan, Allah’ım onları Sana havale ediyoruz; Allah’ın onları Sana havale ediyoruz.)

Gördüğünüz gibi, evvelâ Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın nûr-efşân râhı talep ediliyor: “O yolda yürüt Allah’ım! N’olur, bahtına düştük; kimse takılıp patikalarda, takılıp yollarda kalmasın; herkes Sana ulaşsın, Seni sevsin, yaşarsa Senin için yaşasın, ölürse Senin için ölsün, kalırsa Senin için kalsın. Dünyaya bakarken, Senin için baksınlar; onda Senin “âsâr-ı bergüzîde”ni görsün, ef’âlinde esmâ’nı okusun, esmâ’nda sıfât-ı sübhâniyene baksın, sıfât-ı sübhâniyende şuûnât-ı Rabbâniyene baksın ve Seni bilsinler. Zât-ı Bahtı bihakkın tanıma istikametinde onlara yol göster. Onlara bir pusula ihsan eyle; kıblelerini bulsunlar, kıblesizlikten kurtulsunlar!” deniyor.

  Umumu alakadar eden meselelerdeki “hak” Allah hakkıdır ve bir/birkaç şahsın “Helal ettim!” demesiyle o hak düşmez.

Şayet bunca dilek ve istekten sonra, hâlâ temerrüd, hâlâ zulüm, hâlâ tağallub, hâlâ tahakküm, hâlâ tasallut, hâlâ temellük devam ediyorsa; milletin malına-mülküne el koyma gibi Amnofis’in yaptığı şeyleri, İbnü’ş-şems’in yaptığı şeyleri, Stalin’in yaptığı şeyleri yapıyorlarsa, bir yönüyle, istihkakları olan o yolu da dillendirme veya varacakları o noktayı da dillendirme, Hakk’a karşı saygının ifadesi, adalet-i mutlaka’ya saygının ifadesi, Zât-ı Uluhiyet’e karşı saygının ifadesidir.

Mesele, zatınıza münhasır kalsa, şahsınıza karşı bir zulüm, bir itisaf, bir haksızlık, bir gadir olsa, hakkınızı helal edebilirsiniz. Fakat hakka-hakikate karşı, hak ve hakikat temsilcilerine karşı, umum dünyada bir yere varmış ve bir şey ifade eden bir davaya karşı, umumî bir seferberlik ilan ediliyorsa… Şayet Hacc’a gidenlere karşı seferberlik ilan ediliyorsa, oruç tutanlara karşı seferberlik ediliyorsa, i’lâ-i kelimetullahta bulunan, (مَنْ جَاهَدَ diyorum, مَنْ قَاتَلَ yerine) مَنْ جَاهَدَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ (Kim Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösterirse, şüphesiz O Allah yolundadır.) hadisiyle işaret edilen insanlara karşı seferberlik ilan ediliyorsa… Orada biz, “hak helal etme” gibi bir küstahlığa giremeyiz.

Çünkü oradaki “hak”, Allah’a ait bir haktır, âmmeye âit bir haktır, selefe ait bir haktır, halefe ait bir haktır. Bugün yaptığınız şeyler içinde, geçmişin sizin üzerinizde hakları olduğu gibi, gelecek nesillerin de -muhtemel, potansiyel olarak- sizin üzerinizde hakları vardır. Dua ederken, onu da dileyeceksiniz: “Allah’ım dünü, Allah’ım bugünü, Allah’ım yarını, Allah’ım öbür günü, Allah’ım daha öbür günü… Sen eltâf-ı sübhaniyen ile, hidâyet-i hâssen ile şereflendir ve taçlandır!” Böyle diyoruz ve bunu bir vazife olarak görüyoruz.

Bu açıdan mesele, münferit, şahsa ait bir mesele değil; çok rahatlıkla, “Hakkımı helal ettim!” diyerek de -müsaadenizle- kenara çekilemezsiniz.

  O 3000 okulda rengi aşan, göz rengini aşan, ten rengini aşan ve birbiriyle kucaklaşan bir nesil yetişsin!..

Evet, gayret ve cehdin yanında, aynı zamanda, o saldırganlara karşı Rabbimiz’e tazarru ve niyaz etmeliyiz. Evvelâ hidâyet dilek ve temennisinde bulunmalı: “N’olur Allah’ım! Rahmetin vâsi’dir. Sen (bir kudsî hadiste) şöyle buyuruyorsun: إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ عَلَى غَضَبِي (Rahmetim daima gazabımın önündedir, onu geçer.) Rahmetinle onlara hakiki Müslümanlığı göster. Müslümanlığın yüzünü, drahşan çehresini kirlettiler, onu yıkama, temizleme basireti ile onları basiretlendir; hidayetinle hidayetlendir onları; sırat-ı müstakimde sâbit-kadem eyle. Onları, o olumsuz durumdan halas eyle.” demeli. Sonra şöyle devam etmeli: “Yoksa Müslümanlığın hatırına, Senin hatırına, Müslümanlığın onların elinde zebil olup gitmesine -n’olur bahtına düştük- fırsat verme!..”

İşte, dediğimiz bu. Bunda hakka, hakikate ve Zât-ı Uluhiyet’in hukukuna karşı bir saygısızlık varsa, siz mazur görün, O da bağışlasın.

Allah’ım, Sen’den her zaman yalvaran diller ve tir tir titreyen gönüller istiyoruz. Bizi bununla serfiraz kıl.

Hak dostu ne hoş söyler: “Hiç kimseye hor bakma / İncitme, gönül yıkma / Sen, nefsine yan çıkma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” Şimdiye kadar eylediği olumsuz gibi görünen şeyler içinde bile çok güzel şeyler oldu. İnşaallah, bu olumsuzluklar fâsid dâiresini de, olumluluklar sâlih dairesine, doğurgan döngüye çevirerek çok önemli hayırlara vesile kılabilir. Çünkü bu hadiseler sizde -inanıyorum- çok ciddi bir metafizik gerilime sebebiyet verdi; ufuk enginliğine sebebiyet verdi. “Basar” ile iktifa etmeden kurtardı; “basiret” ile bakma ufkuna hidayet buyurdu. Şimdi daha farklı görüyorsunuz: Allah Allah, bazen camiye giden, oruç tutan insanlar da insanı ısırıyorlarmış, bunlar da demek salya atıyorlarmış, bunlar da demek yol kesiyorlarmış. Öyleyse, bundan sonra “Hakk’ın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmemeli!” diyerek, Hakk’ın hatırı için elli türlü alternatif oluşturarak, dünyanın dört bir yanına açılmaya devam etmeli.

Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak kıldığı bu Hizmet’ten dûr olmamak için, “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” diyerek, 170 ülkeyi 240’a, 1400 okulu 3000’e yükseltmeye bakmalı. Bu sene burada 14 tane daha ilave ettiklerini akşam arkadaşlar söylediler. Herhalde 1400 idi, şimdi 1500’e yaklaştı. 3000 olsun Allah’ım. 3000 okulda birbiriyle kucaklaşan, rengi aşan, göz rengini aşan, ten rengini aşan ve birbiriyle sarmaş dolaş olan insanlar yetişsin. Çünkü insanlığa giden yola ancak böyle bir eğitimle, böyle bir eğitim kahramanlarıyla ulaşılabilir.

  “Geçmiş ümmetlerin başlarına gelenlere mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?”

Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

Zannediyorum, en ağır olan da bu, Kur’an-ı Kerim’de. أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ Sizden evvelkilerin başlarına gelen şeyler, başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?!. مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ Türlü türlü baskılar, tazyikler, balyozlamalar, preslemeler ve aynı zamanda değişik zararlar, ızdırar etmeler karşısında, وَزُلْزِلُوا Sarsıldılar. Sarsılma, devrilme demek değildir. İnsanın, tabiatı icabı, bir yere kadar gücü-kuvveti vardır. Bir yerde belâ ve musibetlerin, esen fırtınaların, hortumların, tayfunların, tsunamilerin şiddetine göre bir insanın şöyle-böyle sendelemesi mukadderdir. Evet, وَزُلْزِلُوا diyor, aynı zamanda sarsıldılar onlar.

Öyle ki, حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ Ta ki Rasûl şöyle dedi. Aslında Rasûller o türlü şeylerde şikâyete girmezler. Fakat himmetleri âli olan insanlar, bir yönüyle başkalarının ızdıraplarını kendi ruhlarında yaşadıklarından dolayı, arkalarındaki insanların immün sistemlerini gözetirler. Onun için, arkasındakilerin mukavemetleri açısından ilk önce “Rasûl” diyor. حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ Ya Râb!.. Fırtınalar böyle şiddetle eserse, böyle çınarlar bile devrilirse, selviler bile böyle devrilirse, toprak savrulursa, sular köpürür durursa şayet, herkes buna dayanamayabilir! Onun için, Peygamber öne alınıyor orada; حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ Demek ki, her Peygamberin başına gelen bir şey olması itibariyle, oradaki harf-i tarifi “cins” için ele alacak olursanız, “bütün Peygamberler cinsi” dersiniz veya “istiğrak” için alacak olursanız, o mevzuda bütün Peygamberler, hatta belki verese-i enbiya dahi aynı şeyi söylediler şeklinde anlarsınız.

  “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?”

Sonra, وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ Onunla beraber olanlar bile. Bir “maiyyet”e mazhar olanlar. “Beyne-beyne” olanlar, Araf’ta duranlar, o türlü durumlarda hemen yeni bir yer, yeni bir yön seçer, hemen durumlarını belirlerler. İtiraf adı altında iftirada bulunur, münafıklık yaparlar. Villalar karşılığında dize gelirler, filolar karşısında dize gelirler. 5-10 lira karşısında dize gelirler. Fakat Nebi ile beraber olanlar, Nebi ile beraber dururlar; “maiyyet-i hâsse”ye mazhar olan insanlar da Nebi’nin dediğini derler: مَتَى نَصْرُ اللهِ Yâ Rabbi! Nusret edeceğin muhakkak da… İnanıyoruz, rahmetin gazabına sebkat etmiştir. Sen Rahman u Rahim’sin. Allah dedikten sonra “Rahman u Rahim” diyorsun, “Hayy u Kayyum” diyorsun. مَتَى نَصْرُ اللهِ Yardım ne zaman?!. Biliyoruz gelecek o ama ne zaman, merak ediyoruz!.. Tayfun, tayfun üstüne; fırtına, fırtına üstüne; tsunami, tsunami üstüne; her taraf işgale maruz kalıyor; “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?”

Suale cevap veriliyor: أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ Esbab, bi’l-külliye sukût ettiğinden, nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehâdiyet zuhur ediyor. Izdırar hali ortaya çıkıyor, çaresizlik… Kuyunun dibine düşmüş Hazreti Yusuf, balık tarafından yutulmuş Hazreti Yunus b. Mettâ gibi, alâ Nebiyyinâ ve aleyhüma’s-salâtu vesselam. Sebepler bütün bütün sukût ettiğinde, çaresizlikten ne yaparsınız? Bütün himmetinizle, bütün gayretlerinizle, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder, Yunus b. Mettâ gibi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ (Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!) (Enbiyâ, 21/87) dersiniz.

Allahım, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ Sen’den başka Ma’bud-u bilhak, Maksud-u bi’l-istihkak, Nâsır-ı muhakkak, Mansûrîne nâsır-ı muhakkak yoktur! سُبْحَانَكَ Seni tesbih u takdis ediyorum; Sen, acz’den, naks’tan, sıfât-ı selbiyeden münezzeh ve mukaddessin, olumsuz şeylerden münezzeh ve mukaddessin! إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Ben, nefsine mutlaka zulmedenlerden oldum; kendime haksızlık yaptım..!

Evet, Kur’an-ı Kerim’de, مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَSana gelen iyilik/güzellik, Allah’tan; fenalık da nefsinden, senin sebebiyet vermendendir!” (Nisa, 4/79) buyuruluyor. Onun için, Hazreti Pîr, farklı bir üslupla, bu ayetin mealini şöyle ifade eder: “İyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendinden bil!”. Evet, iyiliği, Allah’tan; kötülüğü, kendinden bil! Ama “yaratma” mevzuunda, Kur’an-ı Kerim, قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm,) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisa, 4/78) buyuruyor. O da Allah’tan, o da Allah’tan, o da Allah’tan, o da Allah’tan… Sebebiyet verme açısından, إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

  Hazreti Yunus (aleyhisselam) ve Izdırar Hali

Vakıayı ifade etmeye gerek var mı? Yunus b. Mettâ, kendinden evvel gelmiş Hazreti Nuh aleyhisselam’ı biliyor, Hûd aleyhisselam’ı biliyor, Sâlih aleyhisselam’ı biliyor. Biliyor onları, onların başına gelen belaları da biliyor. Bela o kavimlerin başlarına geleceği zaman, Allah (celle celâluhu) o peygamberlere ayrılma izni veriyor. İşte Sodom-Gomorre’den Hazreti Lût aleyhisselam’ın ayrılması, Babil’den Hazreti İbrahim aleyhisselam’ın ayrılması. Ayrıca, Mısır’dan Hazreti Musa aleyhisselam’ın ayrılması ve aynı zamanda Nâsıra’da seyyidina Hazreti İsa aleyhisselam’ın saklanması; yine Hazreti Yahya aleyhisselam’ın saklanması, Hazreti Zekeriya aleyhisselam’ın saklanması ama onların yakalanması; seyyidina Hazreti Mesih’in aklımızın idrak edemeyeceği vücûd-u necm-i nûrânisi ve hâkânisiyle irtifâı söz konusu.

Bunları bilen Yunus b. Mettâ, “Galiba kavmin başına bela gelince, ayrılma vakti de geliyor!” diye düşünüyor. Fakat bela geliyor ama bir de mukarrabîne göre orada dönüp bakmak “Yâ Rabbi, ayrılayım mı, ayrılmamayayım mı!” demek gerekiyor. Diğerleri ayrılma iznini/tezkeresini aldıktan sonra ayrılmışlar. İşte ondan dolayı, o, gemiye binmiş. Vakıa icmâlen Kur’an-ı Kerim’de anlatılıyor, (Sâffât sûresi:139-145). Gemide fırtınalar olmuş, tsunamiye maruz kalınmış. Orada ehl-i kalb birisi varmış; “Aramızda bir günahkâr var; kur’a çekelim, kime çıkarsa!..” demiş. Kur’a çekmişler. (O kur’a mur’a meselesi orada anlatılmıyor.) Sonra denize atmışlar, balık yutmuş.

Şimdi, kuyunun dibine düşen Yusuf aleyhisselam ve balık tarafından yutulan Yunus b. Mettâ gibi.. esbâb bi’l-külliye sukût ettiğinden dolayı çâre yok.. öylesine ızdırar haliyle dua etmeli. أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml, 27/62) Muzdarr kaldığı zaman, çaresiz kaldığı zaman, sebepler bütün bütün yok olduğu zaman, ona cevap verip de onu ızdırarlı halden kurtaran, keşfeden Allah’tan başka kimdir?!. Zât-ı Uluhiyet’in varlığına, bazı müfessirin-i kirâm bunu delil olarak getirirler. Çünkü o kadar çok vakıa vardır ki, ızdırar halinde inleyene icabet edildiğine dair. Süfyan b. Uyeyne’nin ifade buyurduğu gibi “Bazen bir muzdarrın duasıyla Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” O kadar çok emsâli vardır ki bunun! Dolayısıyla Hazreti Yunus da orada esbâb bi’l-külliyye sukût ettiğinden dolayı ızdırar haliyle dua ediyor.

  “Yâ Rabbî, bu belanın savulması ve Hizmet’in devamı için bir kurban istiyorsan, ben hazırım; hemen canımı alabilirsin!”

Sizinki o kerteye varmış mıdır, varmamış mıdır, bilemiyoruz. Bir kavme karşı bir dönemde Führer tarafından yapılan mezâlim.. bir dine, bir diyanete karşı Lenin, Stalin, Troçki tarafından yapılan mezâlim… Onların yanlarına kalmamıştır; bir gün gelmiş, insanlar, bir tekme ile o zulmü yerle bir etmişlerdir. Yaşadıkları kadar yaşamış ama muhakkak zulümleriyle bir gün beraber çekilip gitmişlerdir. Zira yine, o Söz Sultanı’nın ifade buyurduğu gibi, اَلْكُفْرُ يَدُومُ، وَالظَّلْمُ لاَ يَدُومُ  “Küfür, devam eder, mahkeme-i kübrâya, ma’dele-i ulyâ’ya kadar; fakat zulüm devam etmez.“Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

Izdırar halinde inleyen sizler!.. İnşallah inliyorsunuzdur!.. Ne için? Kendiniz için değil. Ben çok büyük söyleme durumuna düşmemek için demiyorum. Fakat size yemin bile edebilirim, inlemedik ânım yok burada. Taraçaya çekildiğim zaman, tesbihi elime alıyorum; inleme ile kendimi ifade ediyorum. Bilmiyorum kalbimin derinliklerinde olan şeyi. Ama o dava için inlediğime inanıyorum.

Şayet, Allah size hizmet ettirmiş, sizi 170 küsur ülkeye götürmüş, İslam’ı drahşan çehresiyle dünyaya gösterme imkânını vermiş, dünyadan alınacak şeyleri almak üzere size yol göstermiş ve vereceğiniz şeyleri verme adına da imkânlar hazırlamışsa, bütün bunların yıkılıp gitmesi hayalimde canlandıkça, beynimin nöronlarına veya belki beynimdeki o 10 milyar hücreye birden mızraklar saplanır gibi oluyor. Yatakta belki elli defa sağdan sola dönüyorum, elli defa.

Kendim için değil. Hatta çok defa aklıma geliyor: “Yâ Rabbi, bu iş için ve bu belanın savulması için bir kurban isteniyorsa, ben hazırım!.. Hemen şimdi, bir saniye içinde canımı al. Fakat bu dava, bu daire içinde bulunduğu bu şeyden halas olsun! Zâlimlere fırsat verme!..”

Bu mevzuda mübalağa yapıyor, olmayan bir şey söylüyorsam, nigehbân olan Zât görüyor. O’ndan başka da düşüncem olmadı. Bana Dünya’yı teklif edenlere dedim ki: “Ben sizin dininizden şüphe ediyorum! Karşıda böyle korkunç bir yangın varken, nasıl siz beni dünyaya bağlamaya çalışırsınız?!.”

Evet… İnşaallah, o ıztırar halini yaşıyorsunuzdur. Öyle dua ediyorsunuzdur. O takdirde, Allah o mesâvîyi, o mezâlimi, o tağallubu, o tahakkümü, o tasallutu بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ (gözlerin görmediği kulakların duymadığı ve insan aklının almayacağı bir şekilde) savacaktır; savsın inşaallahu Teâlâ!..

  “Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?”

Demek ki ıztırar halinde مَتَى نَصْرُ اللهِ (Allah’ın yardımı ne zaman yetişecek!..) deyince, أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ (Hiç şüphesiz Allah’ın yardımı çok yakındır!) müjdesi geliyor.

Ankebût Sûresi’nde de şöyle buyuruluyor: الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ “Elif, Lâm, Mîm. Mü’minler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebût, 29/1-2) İnsanlar zannediyorlar mı ki “âmennâ” dedikten sonra bırakılacaklar da onlar bir fitneye maruz kalmayacaklar?!.

Söz Sultanı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ كَمَا يُجَرِّبُ أحدُكُمْ ذهبَهُ بالنارAllah, sizden herhangi birini imtihan eder, tıpkı bir sarrafın potada altını-gümüşü erittiği, tortuyu-posayı özden ayırdığı gibi.” Sizin de hasınızı ham olanınızdan ayırmak için; ârafta durup da sağa sola savrulanlardan yerinde sabit kadem olanları ayırmak için sizi imtihan potalarına maruz bırakır.

Mü’minler sadece ‘âmennâ’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannediyorlar? أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

Bir de أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ “Allah, sizin içinizden mücahede edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142) Allah (celle celâluhu) sizin içinizde, kendi yolunda لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا (Allah kelimesi, O’nun adı ve dini yücelsin diye) mücâhede edenleri ve bir de başlarına gelen şeyler karşısında dişlerini sıkıp aktif sabırda bulunanları öyle olmayanlardan ayırt etmek için imtihana maruz bırakmadan cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz?!.

  Ötede “Keşke Tiran’ı dost edinmeseydim! Keşke Yezid’i dost edinmeseydim! Keşke Haccâc’ı dost edinmeseydim!..” diyecekler ama…

Vâkıa, onlar da elde ettikleri şeyleri kaçıracaklarından dolayı ızdırap çekiyorlardır. Ama, “Câhil, yüzüyor zevrek-i zevk u sefâda / Ârif, sürüm sürüm mihnet-i kahr u belâda.” Saraylarda yaşıyorlar, villalarda yaşıyorlar, özel uçaklarla bir yere giderlerse gidiyorlar; tonlarla altın taşıyorlar dışarıya, paralar kaçırıyorlar, “Bir yerde bir şey olursa, başka bir yerde kendimize göre bir dünya kurarız!” diyorlar. Bunlar için tonlarla yalan söylüyorlar. İnsanları -bağışlayın- enâyi sayıyor, kandırdık zannediyorlar. Ama ne enâyi var, ne inanan var, ne de kandırılan var; her şey ayân beyân. Bugün olmazsa yarın, tarihin sayfalarına simsiyah paragraflar/satırlar halinde dökülecek. Dünyada iseler şayet, boyunlarını/başlarını önlerine eğecek, hicap içinde asâ gibi iki büklüm olacaklar; öbür tarafta iseler, melekler karşılarına çıkacaklar ve diyecekler onlara “Nasılmış mesele?!.” Onlar da “keşke, keşke, keşke!” diyecekler.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولاً “O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/27-29)

Evet, öyle diyecekler: يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ تِرَانًا خَلِيلاً، يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ يَزِيدًا خَلِيلاً، يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ حَجَّاجًا خَلِيلاً، يَا لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ سِيتَالِينًا خَلِيلاً، لَنِينًا خَلِيلاً، أَمْنُوفِيسًا خَلِيلاً (Eyvah! Keşke Tiran’ı dost edinmeseydim! Keşke Yezid’i dost edinmeseydim! Keşke Haccâc’ı dost edinmeseydim! Keşke Stalin’i dost edinmeseydim, Lenin’i dost edinmeseydim, Amnofis’i dost edinmeseydim!..) deyip çırpınacaklar. Arkalarından sürüklenip de hak ve adaleti ayak altına aldıklarından dolayı “keşke, keşke, keşke!” diyerek inleyecekler fakat hiç fayda vermeyecek o.

  Ahirette Müthiş Bir Nida: “Kesin Sesinizi! Samimi Mü’minler istiğfar ve duada bulunurlardı da siz onları hep alaya alırdınız.”

Çünkü Cenâb-ı Hak onlara şöyle buyuracak: “Şimdi susun ve çekin o azabı! Bana tek bir kelime olsun söylemeye kalkmayın! Çünkü kullarımdan bir grup, ‘Rabbimiz, biz iman ettik! Ne olur bizi bağışla ve bize merhamet et: Çünkü Sen, merhameti en hayırlı olan ve daima kullarının hayrına olarak merhamet edensin!’ diye istiğfar ve duada bulunurlardı da, siz onları hep alaya alırdınız. Bu davranışlarınız, sonunda size Beni hatırlamayı ve düşünmeyi de unutturdu ve onlarla eğlenip durdunuz.” (Mü’minûn, 108-110)

Aynı sayfada iki defa dua ve istiğfara işaret ediliyor. Evvelâ: “Mü’minler istiğfar ve duada bulunurlardı da siz onları hep alaya alırdınız.” diyerek Allah, itap ediyor onlara. Siz “Allah” dediklerinden dolayı, dünyaya “Allah” dedirttiklerinden dolayı, bütün dünyada Nâm-ı Celîl-i İlahî’nin şehbal açmasını istediklerinden dolayı, onların mallarına mülklerine el koyuyor, onları Sefiller’de olduğu gibi, bir şakîyi takip edercesine takip ediyordunuz. Ondan dolayı, o azab-ı ilahîde kesin sesinizi, katlanın kaderinize!..

Sonunda da Efendimiz’e deniyor ki, (Habîb-i zîşanım, şânı yüce peygamberim!) وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Şöyle dua et: Rabbim, yarlığa Rabbim, merhamet buyur; buyur ki Sen, merhameti en hayırlı olan ve daima kullarının hayrına olarak merhamet edensin!” Demek ki, şiâr (Müslümanlık alameti/nişanı) bu dua. Bize de öyle demek düşer: Ey Rabbim! Yarlığa beni ve bana merhamet et. Sen, Erhamü’r-râhimînsin.

Cenâb-ı Hak, onu vird-i zebân eylemeye muvaffak kılsın. Ve sizi, Hizmet’inizle beraber, açılımınızla beraber, çağın firavunlarının zulmünden, zalimlerinin zulmünden (Müslüman görünseler bile) en yakın zamanda halâs eylesin!.. Nâm-ı Celîl-i Nebevî’yi dünyanın dört bir yanında (O’nun hedef gösterdiği gibi güneşin doğup-battığı her yerde) dalgalandırmaya sizi muvaffak kılsın!..

Bamteli: YANGIN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Duygu yetimi, ufuk yetimi, tahkîk yetimi bir nesil!..

Topyekûn İslam dünyasındaki her şeyi kasıp kavuran korkunç yangın karşısında duyarsızlığa vererek yadırgıyorum, en küçük tebessümü bile. Ye’se düşmeme ve ümitsizlik içinde çırpınmama, ayrı bir mesele; karşıda içinde “iman”ın yandığı, “İslam”ın yandığı, “Kur’an”ın yandığı yangını görme ve onun ızdırabını vicdanında duyma, bu da ayrı bir mesele…

Çok şey kaybettiğimiz gibi, biz, “duygu derinliği”ni de kaybettik; “his derinliği”ni kaybettik ve ufuksuzluğa maruz kaldık. Ufuk yetimiyiz, hakikat/tahkîki iman yetimiyiz; taklidin, şeklin, suretin mağdurlarıyız. Neş’et ettiğimiz muhitin bize empoze ettiği Müslümanlık telakkisi ne ise, o yarım yamalak, aksak, topal Müslümanlıkla işi götürmeye çalışıyoruz.

Sadece serkârları kınama, “Onlar Müslümanlığın mübarek çehresini kirlettiler!” deme, yeterli değil. Yapılan güzel şeyleri Allah’tan bilmeliyiz; bunun yanı sıra, yapmamız gerekli olan çok şey vardı ama biz onları yapamadık, bu da bir gerçek. Allah dininin delisi, onu ikame etme adına delisi olamadık.

  “Bir insana dininden dolayı ‘deli’ denmiyorsa, o, imanda kemâle ermiş sayılmaz!”

Hasan Basrî hazretlerinin ifadesiyle “Siz, sahabeyi görseydiniz, ‘Bunlar deli!’ derdiniz.” Çünkü onların bütün dünya ve mâfîhâ’yı ellerinin tersiyle itip i’lâ-yı kelimetullah’a kilitlenecek kadar konsantrasyonları sağlamdı. “Onlar da sizi görselerdi, ‘Bunlar inanmamışlar!’ derlerdi.” Tâbiûn asrında yaşamış, dualara dâhil edilmiş Hak dostu böyle diyor.

Tâbiûn asrı da Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tebcil buyrulmuş: خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْنِي أَنَا الَّذِي فِيهِ، ثُمَّ الَّذِي يَلُونَهُمْÇağların en hayırlısı, Benim içinde bulunduğum çağ, sahabi çağı; sonra onları takip edenlerin (tâbiûn) çağıdır.” Tâbiûn çağındaki bir serkâr, koca bir imam diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, ‘Bunlar deli!’ derdiniz!

Hadîse yakın mübarek bir sözde “Bir insana dininden dolayı ‘deli’ denmiyorsa, o, imanda kemâle ermiş sayılmaz!” Dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle itecek kadar… Köşk, yalı, villa, filo… Bunları söyleyince “Allah Allah! Bu insanlar, akıllarını kaçırmışlar. Allah ne buyuruyor, Peygamber ne buyuruyor; bunlar ise neler mırıldanıyorlar?!.” diyecek kadar…

  “Hakikat yolunda ben bu dergâha / İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm!..”

“Bâb-ı Hak açıktır merd-i âgâha / Candan geçenlerdir eren Allah’a / Hakikat yolunda ben bu dergâha / İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm!..” (Tokâdîzâde Şekip) İsteyerek gelmiş kurbanlar… Kendisine ait her şeyi, kurban bayramında hayvan boğazlıyor gibi, boğazlayan babayiğitler…

Evet.. Ben gevezelik ettim. Sizi, esas, kalbinizle başbaşa bırakmak daha uygun ama belki diyeceğiniz küçük bir iki şey vardır; ben de bir şeyleri “dır”lar dururum. Zira insanların ruhunda ma’kes bulmayan sözler, “dırıltı”dan ibarettir. Onları bir adım daha Allah’a yaklaştırmayan her teşebbüs, her adım, her söz, her beyan, bir yönüyle, şeytanın borazanıdır.

Belki bir gün biz de “hakiki Müslüman” oluruz. Fuzuli’ye göre “Hikmet-i dünya vu mafiha bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya vu mafiha nedir?” “Dünya” deyince, “saltanat” deyince, “debdebe” deyince, bunları “deli hezeyanı” gibi kabul edip, onların yüzlerine içinizden tükürme geliyorsa, meseleyi anlamışsınız demektir. Üç-beş günlük dünya için debdebe, saltanat, alkış, takdir, azamet, büyüklük, kibriyâ…

  Alevleri göklere yükselmiş yangında iman yanıyor, gelecek nesiller yanıyor, ümit dünyası yanıyor!..

Âlem-i İslam’ın sıkıntısı, her ân benim nöronlarımda bir yangın şeklinde bana kendisini hissettiriyor. İslam dünyası, şu ânda maruz kaldığı şeye hiç maruz kalmamıştır; kadınların iffetine dokunulmamış, tecavüzler yaşanmamış, evinde barkında olan masum insanlara saldırılmamış, bir “yok” uğruna insanlar tecrid edilmemiş, tevkif edilmemiş, ta’zib edilmemiş, ızdırara maruz bırakılmamıştır!..

Bütün İslam dünyası, böyle korkunç bir yangınla cayır cayır yanıyor… İçinde yanan şey de “gelecek nesiller”, onların ümit dünyaları ve “iman”. Hazreti Pîr o yangın karşısında şöyle diyor: “Bana: ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…”

Bugün toplum paramparça, aileler paramparça… Evlat, babasına düşman; baba, evladına düşman; anne, evladından kopmuş… Ve bunu çağın ferâinesi, tiranları yapmışlar. Âlem-i İslam, böyle bir yangınla cayır cayır yanıyor. Şayet, bu yangının şöyle-böyle sızıntısı, sizin nöronlarınızda da kendini hissettirmiyorsa, tembih adına birer iğne vurdurmanızda yarar var. “İman-ı billah” iğnesi, “marifetullah” iğnesi, “muhabbetullah” iğnesi, “zevk-i rûhânî” iğnesi, “aşk u iştiyak” iğnesi vurdurmanız lazım. Yangını görmüyorsa, baktığı halde teessür duymuyorsa, nöronları uyarmak için öyle bir mualece gerekli.

  Allahım, ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) merhamet eyle!..

Çok dua edin. اَللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ، اَللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) merhamet eyle!..) duasını çok tekrar edin. اَللَّهُمَّ اجْمَعْ شَمْلَنَا * اَللَّهُمَّ أَلِّفْ بَيْنَنَا * اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ * اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى * اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا * اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا، وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ (Allahım, dağınıklığımızı giderip bizi aynı duygu ve düşüncelerde bir araya getir; kalblerimizi birbirine ısındırıp gönüllerimizi karşılıklı sevgiyle doldur. Bizi katından bir ruhla/bir güçle te’yid buyur. Sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kılıp onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle! Ey yegâne merhamet Sahibi!.. Hasımlarımıza karşı bize yardımcı ol, nusret lütfet. Her halimizde ve işimizde yanımızda ve lehimizde bulun, aleyhimizde olma!..)

Süfyân b. Uyeyne hazretleri (radıyallahu anh) tâbiînin küçüklerinden. Hazreti Üstad, onun dört yaşında Kur’an’ı hıfzettiğini ve 15 yaşında içtihad meclislerinde oturup âlimlerle mübahasede bulunduğunu söylüyor. O Hak dostu diyor ki: “Bazen bir muzdarip kalbin inlemesiyle Allah, bütün ümmet-i Muhammed’i bağışlar, onlara merhamet buyurur!..

İşte, o muzdarip gönül olmaya bakın!.. Yangın karşısında.. “iyilik yapıyorum” diye cihanı yangına verenlerin şenâetleri, denâetleri, fezâetleri karşısında.. mesâvîyi mehâsin görenlerin denâetleri karşısında.. mûbikâtı ve mühlikâtı, münciyât gören gâfillerin gafleti karşısında… Yüreğiniz titreyerek, ellerinizi kaldırın; o ânı ümmet-i Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geleceği ve istikbali adına değerlendirmeye bakın. اَللَّهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’e merhamet eyle!..) deyin. اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’i bağışla!..) deyin. اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عُيُوبَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ (Allahım, ümmet-i Muhammed’in ayıplarını setreyle ve onlardan arındır!..) deyin. اَللَّهُمَّ أُقِمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (Allahım, ümmet-i Muhammed’in bükük belini doğrult, ruhunun heykelini ikâme buyur!..) deyin. Ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) için dua edin!..

  “Teheccüdü olmayanın, tecehhüdü olmaz!”

Ümmet-i Muhammed, Haçlı döneminde, Frederic Barbaros’ların, Philip’lerin, Arslan Yürekli Richard’ların tasallutlarına, tahakkümlerine, tağallüplerine, temellüklerine, gasplarına maruz kalışının çok ötesinde mezalimle karşı karşıya. “Haklar”, ayaklar altında pâyimâl. “Adalet”, ayaklar altında pâyimâl. “Milli ruh”, ayaklar altında pâyimâl. “Gelenekler-görenekler”, ayaklar altında pâyimâl. “Hakâik-i Kur’âniye”, ayaklar altında pâyimâl. “Hakâik-i Sünnet-i Seniyye”, ayaklar altında pâyimâl. “Mesaj-ı Nebevî”, körlüğe mahkûm. “Mesaj-ı Peygamberî”, körlüğe mahkûm…

Derdi böyle görerek yanın, yakılın, kavrulun. Dert… Ancak o mülahaza ile Allah’a el kaldırılırsa, Cenâb-ı Hak, duaya icâbet buyurur. Öyle iç ızdırabıyla, sancıyla, ızdırar ruhuyla yakarışa geçin. Esbâb bilkülliyye sukût etmiş olduğu duygusuyla Müsebbibü’l-esbâb’a niyaz edin. Kuyuya düşmüş Hazreti Yusuf gibi… Balığın karnında Hazreti Yunus b. Mettâ gibi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) deyin.

Zikredilen duaları ve benzerlerini gönülden tekrar etmek suretiyle teheccüdümüzü taçlandıralım. “Teheccüdü olmayanın, tecehhüdü olmaz!” “Tecehhüd”, cehd ve gayrette kendini zorlama demektir. Şayet, gece, bir-iki saat olsun, kalkıp Rabbinize tazarru ve niyazda bulunmuyorsanız, sizin ümmet-i Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vereceğiniz bir şey yoktur!..

Vesselam.

Bamteli: “ASIL KÖRLÜK, KALB VE VİCDAN KÖRLÜĞÜDÜR!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Yaratılış gayesi istikametinde kullanılmayan göz kör, kulak sağır ve kalb ölüdür.

Eskilerin ifadesiyle her şeyi (مَا خُلِقَ لَهُ) “mâ hulike leh”inde kullanmak lazımdır. Göz, doğruyu görmek için; kulak, doğruyu işitmek için; kalb, doğrunun heyecanını yaşamak veya “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” için yaratılmıştır. Beynin nöronları mı o “latife-i Rabbaniye”nin emrinde, yoksa bir fonksiyonu müşterek mi edâ ediyorlar? Bunlar, fizik ötesi mülahazalar. O mevzuda kestirip atmak hata olur. İşi gerçek bilenine havale etmek gerekir. وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَAllah bilir, siz bilmezsiniz!” (Bakara, 2/216).

Ama bilinen bir şey var ki, bu göz, görmek için yaratılmıştır. “Mubsarât” derlerdi eskiler, görülecek şeyler, görünen varlıklar, görülmesi lüzumlu, “görülmezse olmaz!”, “görülmesi olmazsa olmaz!” şeyler. Göz onları görmek için verilmiştir. Kulak, “mesmû’ât” denilen, işitilmesi gerekli olan şeyler için yaratılmıştır. O kalbin kılıflık yaptığı “latife-i Rabbâniye”.. o “his”.. o “şuur”.. o Cenâb-ı Hakk’ın iradesinin bir tecellisi olan meyelân/meyelândaki tasarruf, meşîet/meşîetteki tasarruf, dileme, dileme türünden bir şey; O’nun dilemesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi olan “dileme”… Bütün bunlar belli fonksiyonları edâ etmek için verilmiştir. Şayet bunlar, misyonlarını edâ etmiyorlarsa, insan, kör, sağır ve kalbsiz yaşıyor demektir.

Asıl körlük, “vicdan” körlüğüdür; “latife-i Rabbâniye” körlüğüdür; “his” körlüğüdür; bakarken bir şeyi olduğu gibi, “mâhiyet-i nefsü’l-emriye”sine uygun görememe körlüğüdür: Arka planıyla görememe körlüğü.. ifade ettiği mana itibariyle görememe körlüğü.. eşya ve hadiseleri, enfüsten âfâka kadar görülmesi gerekenleri görememe körlüğü… Kendi anatominizi, fizyolojinizi görmeden alın da milyarlarca sistem içinde, milyarca gezegeni mülahazaya almaya, bir kitap gibi mütalaaya tâbi tutmaya kadar hepsi görmenin alanı içindedir.

  “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim!..”

Allah (celle celaluhu) bu görmeye müteallik meseleleri “mesmûât” kabilinden “Kelâm-ı Kadîm”iyle size duyurmuş. Onu elinize alacaksınız; onu dillendirirken esasen koskocaman kâinatı dillendirmiş olacaksınız. Çok iyi biliyorsunuz ama bir kere daha Hazreti Pîr’in o çok tekerrür eden sözünü hatırlayalım: “Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Sözler, s.33 / Yedinci Söz) Yalnız Sen’sin, ey muciz-beyân.. Beyân.. Kur’ân.. Furkân; hakkı batıldan ayıran.

Mesmûât… O’nu duyacaksın, onda bütün varlığı duyacaksın. Kalbinin atışlarından yıldızların kendi etrafında dönüşlerine kadar.. onların etrafında melâike-i kiramın Mevlevîler gibi semâlarını görmeye kadar.. onların âh u efgânlarını mı, Allah’a karşı ta’zim u takdis u tesbih u temcidlerini mi duymaya kadar… her şeyi o “mesmûât” kategorisi içinde değerlendirebilirsiniz.

Duyabileceğin şeyleri doğru duyarsan, Allah, o güne kadar duymadığın/duyamadığın şeyleri mevsimi gelince duyurur. Cüneyd-i Bâğdâdi (rahmatullahi aleyh, kuddise sirruh) “Altmış sene bir şeyin arkasında oldum. Ancak altmış sene sonra bana verdi onu!” der. Yani, altmış sene görülüyor olma mülahazasını değerlendirdim. Görüyor olma mülahazasına ancak altmış sene sonra adım attım. Dedi, duydum. Söyledi, işittim. “Şöyle yap!” dedi, anladım.. ve ona göre tavır aldım. بِقَدرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِيMeşakkat miktarı me’âlî elde edilir!” Sancıya bağlı, şakak zonklamasına bağlı, Şâir-i şehîrin ifadesiyle “Öz beynini burnundan kusma”ya bağlı.

  “Çevir gözünü, bir bak; bir kusur, bir çatlaklık görebilir misin?!.”

“Görme ve duyma” diyoruz. Onun içindir ki, kalbiyle göremeyen, vicdanıyla göremeyen, baktığı şeyleri arka planıyla göremeyen insan “kör”dür. Ve gözü olduğu halde göremeyen bir insan, dünyanın en talihsiz, en bedbaht insanıdır. Göz var ama görmüyor; kulak var ama işitmiyor; kalb var ama hissetmiyor; beyinde on milyar hücre var fakat âtıl, hepsi uyuyor. Kâinatı el-efend edebilirler; hallâc edip eşyâ ve hâdiseleri didik didik edebilirler, Allah’ın izniyle. Fakat uyuyorlar. Yok “tefekkür” ve “tedebbür”. Dolayısıyla, kalb, uykuda; duyacağı şeyi duyamıyor, duyması gerekli olan şeyi duyamıyor. Bütün bunlar, kalbî (latife-i Rabbaniye açısından), vicdanî, hissî, şuurî, iradî körlüklerdir. Ve bu âzaları bulunduğu halde, onları “mâ hulike leh”inde, yaratılış gayeleri istikametinde kullanmayan insan, bedbahttır.

Allah (celle celâluhu) Kur’an-ı Kerim’de çend yerde nazarlarımızı enfüsten âfâka kadar çeviriyor. Mesela, Mülk Sûresi’nde şöyle buyuruyor: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ “Çevir gözünü bir bak, bir kusur, bir çatlaklık görür müsün? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak; gözün sana, (Allah’ın yaratmasının ihtişamı karşısında) hakir olarak (O’nun yaratmasında hiçbir kusur bulamamanın ezikliği ve bitkinliği içinde) geri dönecektir.” (Mülk, 67/3-4) Tekrâr ber tekrâr nazarlarını semanın o parlak çehresinde gezdir, o resmi doğru okumaya bak! Allah’ın nakış nakış ördüğü o dantelada murâd-ı Sübhânî’yi anlamaya bak, onu kendi içinde marifete dönüştür; marifeti, muhabbete dönüştür; onu, aşk u şevk ve likâullah’a iştiyak’a dönüştürmeye bak!..

  Peygamber Efendimiz’in Miraç Rehberliği

Allah bu donanımı vermiş sana, sen de o istikamette değerlendir. Sürüm sürüm yerde -solucanlar gibi- sürünmekten sıyrıl! “Ahsen-i takvim”e mazhariyetin hakkını vermeye çalış! Allah’ın, meleklere secde ettirdiği bir varlıksın sen. Senin mâhiyetin meleklerden de ulvîdir. Yaratılışının hakkını vermeye bak! “Mâ hulike leh”inde kullanmaya bak; inkişaf ettir onu, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm gibi. O, Cibril’e “Yürü! Top senin, çevkân senin!” dedirtti. “Bir adım daha atarsam, yanarım!” diyor Cibril, “Yürü! Top senin, çevkân senin!” İnsanlığın İftihar Tablosu, o donanımındaki sistemleri, mekanizmayı, fonksiyonları bütünüyle öyle değerlendiriyor ki, nurdan yaratılan, bir anda bir milyon yerde bulunan melekler pes ediyor. Cismânî varlığa sahip bir insan.. Âmine validemizden doğma bir insan.. Abdullah efendimizden olma bir insan… Melekleri geride bırakacak bir ufka, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى Vücub-imkân arası bir noktaya, fânileri Bâkî’den ayıran noktaya ulaşıyor. Bir adım daha atma imkânı yok. Orası “vücûb âlemi”. Ve temaşa ettiğini temaşa ediyor, doyuyor. “Gınâ”ya ulaşıyor, sonra “iğnâ” etmek için dönüp içinize geliyor. O meleklik ruhunu aşılamak için.. o fidelerin, çınar olmaya yürümelerini sağlamak için.. o tohumların, yarılıp başağa yürümelerini sağlamak için…

Evet… Herkesin bin iştiyak ile içine girmeyi arzu ettiği şeyleri, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tam gördükten ve bildikten sonra, başkalarını da oraya ulaştırmak için, nefsine rağmen, îsâr duygusunu zirvede yaşayarak, “kendi için olmama”yı zirvede yaşayarak, yeniden sizin için, sizin içinize dönüyor. Duyduğunu duyurmak için, tattığını tattırmak için, gördüğünü gördürmek için, hissettiğini hissettirmek için, ihsaslarınıza dünya kadar armağanla geliyor; ihtisaslarınıza dünya kadar armağanla geliyor.

Anahtarı-kilidi, “ibâdetullah”tır, namazdır. “Mü’minin miracıdır, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür / Cümle ibâdetin, namaz, piridir / Namazsız, niyâzsız İslam olur mu?!.” Anahtarını da size getiriyor. O Mirac’a, sizi yükseltecek, ilk kapının anahtarı, odur; Cenâb-ı Hak namazlaşarak onu hakkıyla edâya muvaffak eylesin.

  “Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir.”

Ama gelin görün ki, -siz değil de- çoğumuz itibariyle, insanlar, o vicdanî körlükleriyle, o latife-i Rabbaniye körlükleriyle, o his körlükleriyle, o şuur körlükleriyle; görmeleri gerekli olan şeyleri göremiyorlar. Allah Teâla şöyle buyuruyor: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Yeryüzünde gezip de (bütün bu tarihî levhalara ibret gözüyle bakmazlar mı): belki böylece kendileriyle akledip gerçeği idrak edecekleri kalblere veya (kendileriyle vahyin ve gerçeğin sesini) işitecekleri kulaklara sahip olurlar. Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir.” (Hacc, 22/46) Yeryüzünde gezmiyorlar mı onlar, bir gezsinler!.. Dağına taşına baksınlar!.. أَفَلَمْ يَنظُرُوا إِلَى السَّمَاء فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ “Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi?” (Kâf, 50/6) Yok yırtığı, yok eksiği, yok gediği!.. Biraz evvelki mülahaza, farklı bir versiyonla ifade ediliyor: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ 

Sonra, وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ “Yeri de yayıp döşedik ve ona içinden sağlam, sabit (görünümlü) dağlar yerleştirdik; ayrıca orada göz ve gönül açıcı her türlü bitkiyi çift çift bitirdik.” (Kâf, 50/7) Yeryüzünü de âdetâ onlar için bir zemin, bir blokaj olarak serdik. Üzerinde her şeyi yapabilirler. Tohum saçabilir, tarlaya çevirebilirler. Fide dikip, bağa-bahçeye çevirebilirler. Üzerinde yaşayabilirler. Yaşar, orayı cennetin koridoru haline getirebilirler. Temaşa eder, orayı bir “mecâli” şeklinde görebilirler. “Cenâb-ı Hak’tan gelen tecelli tayflarının, gelip gelip çarptığı bir yer” halinde görebilirler yeryüzünü. Ve aynı zamanda, “İlahî mezâhir” olarak görebilirler. Ve Cennet’e iştiyaklarını kamçılayacak Cennetin koridoru şeklinde mütalaa edebilirler. وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ “Ve aynı zamanda, onun üzerinde de dağları ilkâ ettik!” Gemilerin demirleri gibi, yeryüzünün sübutunu sağlamak için, çiviledik dağları. Hazreti Pîr’in Risaleler’de ifade buyurduğu gibi; ne mâdenler, ne gazlar, bilmem neler sakladık altlarında. Birer kazık olarak çaktık, aynı zamanda… Havayı taramaları için, değişik şeylere mahzenlik yapmaları için… Ama, göz istiyor bunları görmek için. Kulak vermek icap ediyor duyulacak şeylere. Kalb istiyor, “tedebbür” için, “tefekkür” için, “tezekkür” için…

  “Elbette bunda görebilen basiret sahipleri için alınacak bir ders vardır.”

“Basar” değil, “kalbdeki basiret” esastır; asıl görme “basiret” ile olur. أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Basar”, zâhirî nazardır; meselenin sadece zâhirini görür, arka planını bilemez; o işin riyazî mülahazasına ulaşamaz; matematik açısından, hendese açısından “Bu neyi ifade ediyor?”, onu bilemez. Sadece sathî “bakma”dır o, “görme” değildir. Gören, esas “basiret”tir. Değerlendirmedir “basiret”in işi. İşi, arka planıyla, ön planıyla, ifade ettiği mana ile, muhteva ile ve size ışık tutmasıyla, gören esas “basiret”tir.

Bu da Kur’an-ı Kerim’de, değişik yerlerde ifade edilmiştir. Ezcümle: فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأَبْصَارِ “İbret alın ey basiret sahipleri!..” (Haşr, 59/2) diyor. يُقَلِّبُ اللهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأُولِي الأَبْصَارِ “Allah gece ile gündüzü birbirine çeviriyor, geceyi gündüze, gündüzü geceye dönüştürüyor, sürelerini uzatıp kısaltıyor. Elbette bunda görebilen basiret sahipleri için alınacak bir ders vardır.” (Nûr, 24/44) Geceyi gündüzü evirir-çevirir. Işığı, karanlığı birbirine katar karıştırır; onu, onun içine sokar; onu, onun içine sokar; evirir, çevirir, size dersler verir. Size sahneler sergiler.. Size ne dantelalar sergiler.. Size ne meşherler sergiler!.. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأُولِي الأَبْصَارِ Ama basireti olanlar için, bunlarda ibretler vardır. Gözünü kapayan, bakan fakat göremeyen, gidip ya Natüralizme, ya Pozitivizme, ya Materyalizme saplanan, ya Ateizme, ya Deizme aborde olan insanlar, arka planıyla bu şeyleri göremezler.

Öyle değil esasen. Neyden ne anlaşılacak ve ne zaman, ne, nasıl yapılacak? Önemli olan, onu anlamak ve yapmaktır. “Allah’ım! neyi, ne zaman, nerede, nasıl yapacağız? Basiretlerimizi aç ve bizi ona hidayet eyle!” Yol aldığı halde -geçendeki ifadesiyle- hikâyelerin başında söylenen o sözün durumuna düşme talihsizliğine maruz bırakma! “Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, bir çuvaldız boyu yol aldı-alamadı!” Öyle değil. Yol alma.. O’na doğru yol alma.. yolu alanlar ufkuna doğru yol alma.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın gösterdiği ufka doğru yol alma… Asıl mesele o. Ama gelin görün ki, taklit, şekil, sûret, ülfet ve ünsiyet (onların birer bela olduğunu da Hazreti Pîr ifade ediyor) gözümüzü kör ettiğinden dolayı, görülecek şeyleri göremiyoruz; maalesef Allah’ın verdiği şeyleri kullanılması gerekli olan yerde kullanamıyoruz.

  Bir yanda tatlı rüya âlemlerinin neşesi, diğer tarafta sabah akşam ateşe arz edilme elemi…

Risaleler’de kaç yerde geçen, hususiyle haşir ile alakalı meselelerde serlevha yapılan bir âyet: فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “İşte, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor! Bunu yapan, ölüleri de aynı şekilde diriltecek olan aynı Zat’tır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (Rum, 30/50) Öldükten sonra yeryüzünü, bahar mevsiminde âdeta bir nevzuhûr, bir nevbahar olarak, bir meşher gibi sizin gözünüzün önünde sergiliyor. Bakın, okuyun, ders alın, ibret alın, anlamanız gerekli olan şeyleri anlayın!.. إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى İşte o şânı yüce olan Allah.. Zâlike’de “lâm”, “lâm-ı imâd”; “kâf”, “kâf-ı hitâb”. O şânı çok yüce olan imasıyla hem aradaki Mübelliğe, hem de o tebliğin Sahibine işaret ediliyor. Şânı çok yüce olan Allah, yeniden sizi diriltmeye kâdirdir. Çürümüş kemiklere takılıp kalmayın, mezardaki enkaza takılıp kalmayın.

Siz esasen ölmekle, bir yönüyle, tatlı rüya iklimlerine açılma gibi berzahî bir seyahate soyunuyorsunuz. Nasıl rüyalarla o âlemde geziyorsunuz? Dünyada güzelce yaşamışsanız şayet, nasıl yaşamış iseniz, öyle ölüyorsunuz.. ve berzahı da o güzellikle geçiriyorsunuz.. hep tatlı rüyadan tatlı rüyaya; Cennet temâşâsına koşuyorsunuz… Ehl-i küfür ve ehl-i dalaletin nasibi ise, النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا “Ateş: Sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar.” (Mü’min, 40/46)“O Berzah âleminde, misalî veya hakikatiyle, o kefere ve fecerenin nazarlarına, o cehennem, sabah-akşam arz edilecek. Mü’min (Gâfir) Sûresi’nde Âl-i Firavun için ifade buyurulan bu husus, bütün kefere ve fecere için, bütün inkarcılar, mülhidler, mürtedler, mütemerridler için de söz konusudur. Onlar için söz konusu olan işte öylesine bir “sû-i akıbet”.

Mü’minleri bekleyen, bir “hüsn-i akıbet” ki tatlı rüyâ iklimleri halinde… Bazen gider Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek eteklerine sarılır.. bazen Ebu Bekir’lerle, Ömer’lerle, Osman’larla, Ali’lerle aynı çanağa kaşık çalar.. bazen Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesiyle mest olur, kendinden geçer.. bazen Cennet’in bağını-bahçesini, çağlayan ırmaklarını, şerbetten ırmaklarını, soğuk sudan ırmaklarını, katışıksız baldan ırmaklarını, insanı mest ve sermest hâle getiren ırmaklarını temaşa eder, kendinden geçer.

Öyle ölmek için öyle yaşamak lazım. Orayı çok rahat aşmak için, burada sırat-ı müstakimi yaşamak lazım. Başka bir yerde bir levha halinde ifade edildiği gibi: “Öbür tarafta sıratı rahatlıkla geçmek, burada sırat-ı müstakimi yaşamaya bağlıdır!اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Allah’ın (celle celâluhu) nafile namazlar da dahil günde kırk defa onu talebi teşrî kılması, meselenin önemini vurgulama adına, yeter de artar. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Hidayet eyle bizi doğru yola. Kendilerine nimet lûtfettiklerinin yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil.” (Fatiha, 1/6-7) Nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin, sâlihlerin, büyüklerin, muhlisînin, muhlasînin, mülheminin yoluna.. Allah’ım bizi ona hidayet eyle! O yolda yürürseniz, sırat-ı müstakimi yaşarsanız, sıratı kuş gibi geçersiniz. Hadis-i şeriflerde “berk-i hâtif” gibi, “çakıp geçen şimşek” gibi “yıldırım” gibi, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Hatta hadisin sıhhati mevzuunda bir şey diyemeyeceğim: “Cehennemin alttan size seslendiğini duyacaksınız: Çabuk geçin, nûrunuzla nârımı söndürüyorsunuz, çabuk geçin!..” diyecek.

  Sırat’ı dünyadayken geçemeyenler ötede onun üzerindeki kancalara takılıverecekler!..

Bir, sıratı böyle geçme var; bir de burada belli şeylere takıldıklarından dolayı onda takılıp kalma var. Burada yalıya villaya takıldıklarından, servete sâmâna takıldıklarından, nâma, nişana, şöhrete, kudrete takıldıklarından ve bunlarla zehirlendiklerinden dolayı, bu zehirlenmelerin her birine göre o köprünün üstünde değişik kancalara takılma var. Şöhret kancası, villa kancası, filo kancası, serkâr olma kancası, takdir kancası, alkışlanma arzusu kancası, ezme kancası, zulmetme kancası, haklı-haksız birbirine karıştırma kancası, kafa karışıklığı kancası, dalalet kancası, zulüm kancası, serkâr olmayı başkalarını ezmek suretiyle değerlendirme kancası… Bunlardan birine takılmasa diğerine takılır. Bu mel’un şeylerin hepsini yapmışsa, o kancaların her biri, onun uzuvlarından birine takılır. Mâbede gelmeyi ihmal etmese bile, oruç tutmayı ihmal etmese bile, Müslümanlığı dilinden düşürmese bile, soyuyla irtibatını dilinden düşürmese bile, düşürdüğü şeyleri düşürmesi, onun orada batıp gitmesine yetecektir.

Böyleleri için, Bûsîrî diyor ki, وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ امْتَلَأَتْ مِنَ الْمَحَارِمِ وَلْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِ İşlediğin şu mel’un şeylerden ötürü; şu günahlardan, şu hatalardan, şu dalaletlerden, şu sapıklıklardan dolayı, gözlerini yaşla doldur! Gözyaşlarını salıver ve sonra da nedâmet perhizine kendini bağla!” Tevbeler tevbesi geyik avına.. tevbeler tevbesi saltanat sevdasına.. tevbeler tevbesi filo arzusuna.. tevbeler tevbesi yalı arzusuna.. tevbeler tevbesi alkış arzusuna… Batsın bunların hepsi yerin dibine.. ve bu sevdalara tutulmuşlar da beraber batsın yerin dibine, yoksa liyakatleri hidayete, Allah’a dönmeye, Peygamber’e bağlanmaya, yeniden “Kur’ân” demeye!..

Size gelince, onlar size çektirecekler fakat siz (Enderûnî Vâsıf gibi) “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner / Gam ü şâdî-i felek böyle gelir böyle gider.” diyeceksiniz. “Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” fehvasınca, Hakk’a tevekkül ve tefviz-i umur edeceksiniz. Vesselam.

524. Nağme: DÜŞÜNCENİN ÖNÜNDEKİ GULYABÂNÎLER

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, şunları söyledi:

  Tefekkür, Tezekkür ve Tedebbür Sayesinde Bilineni Kullanarak Bilinmeyenleri Keşfetmek

Meseleleri “tefekkür” süzgecinden geçirerek, “teemmül”e tâbi tutarak, önü-arkası deyip “tedebbür” mülahazasıyla ele alarak, sürekli zorlamalı “yâd” diyebileceğimiz “tezekkür”le onlara bakarak, diyeceğimiz-edeceğimiz şeyleri dersek, her şey yerli yerine oturur ve Allah’ın izniyle bir anlam ifade eder. Bir şeylerin terettüp etmesi de esasen bunlara bağlıdır; “anlam” ifade eden şeylere bir şey terettüp eder; “anlam”sız şeylere, bir şey terettüp etmez. Yağmur yere indiği zaman, toprağın kuvve-i inbâtiyesi varsa şayet, bir şey ifade eder. Kayalar üzerine şakır şakır dökülen yağmur, orada bir tane bile çim meydana getiremez. Gelen şeyin faydalı gelmesi, esasen, onu kabul edecek şeyin, ihsâs, ihtisâs ölçüsünde sindirecek zeminin/ortamın/havanın, o mevzudaki “kabul derinliği”ne bağlıdır. Bunlar da, düşünmeyi çok öne çıkarıyor. Düşünme…

“Düşünme”, vicdânî bir meleke midir, yoksa beynin nöronlarına, korteksine, hipofiz bezine, bilmem ne bezine emanet edilmiş bir husus mudur? Meseleyi menşe ve mebde itibariyle nereye bağlarsanız bağlayınız, esasen her şey biraz “fikir”e dayanıyor, “düşünce”ye dayanıyor.

Bazı şeyler biliyorsa insan, bazı şeyleri duyuyorsa, bazı şeyleri hissediyorsa; o bildiği, duyduğu, hissettiği şeyleri birer basamak yaparak önünde de bir kısım basamakların olduğu mülahazasına binaen ileriye doğru adım atmak… “Bilinen” ile “bilinmeyen”leri keşfetmek; “tefekkür”, ona derler. Okuduğu, temaşa ettiği şeylerden mana çıkararak, onlarda “terkip” ve “tahliller”de bulunarak, yeni yeni bir kısım sonuçlara varmak… Sürekli beyinden bir kısım tayfların yukarıya doğru çıkması ve sürekli onlara bir mukabelenin bulunması.. kendisine yeni yeni ufukların açılması… O düşünmeyi böyle kabul ederseniz şayet, -tabii başkalarının düşüncelerinden de istifade mahfuz- insan sürekli kazanan, ticaret yapıp da kazanan, “bir”leri “bin” eden bir insan haline gelir. Onun için Kur’an-ı Kerim’de âyât-ı beyyinâtın fezlekesi olarak çok yerde geçen kelimeler: “Tezekkür” ve “tefekkür”dür.

Ayrıca, aynı çizgide “tedebbür” kelimesi de أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا ayetinde (Nisa, 82) olduğu gibi geçmektedir: Tedebbür; önü-sonu itibariyle meseleye bakma.. o kelamın keyfiyetine ve ihtiva ettiği manalara dikkat etme.. sonra kendisine inen “Şahıs”ın (sallallâhu aleyhi ve sellem), eline kalem almayışına, bir satır bir şey yazmayışına ama beyan ettiği şeylerdeki deryalar derinliğine/enginliğine ve o damlada deryanın görünmesi nazar etme… İşte bunlar bir yönüyle mebde-müntehâ itibariyle meseleye “bütüncül bir nazarla bakma” demektir. O zaman, “önyargı”nız yoksa.. şayet bir yönüyle “bencil”liğinize yenik düşmemişseniz.. “taklid”e takılmamışsanız şayet.. “dediğim dedik” falan demiyorsanız… O zaman “sadakte ve berirte” diyeceksiniz: صَدَقْتَ وَبَرِرْتَDoğru söyledin.. Bu söylenen şeyler de doğru!

  Doğru Düşüncenin Önündeki Engeller

Onun içindir ki, doğru düşünmenin, o “tedebbür”ün, o “tezekkür”ün, o “tefekkür”ün önünü kesen “gulyabaniler” olarak öncelikle “önyargı”yı görmek lazım; “yanlış şartlanmışlık”ı görmek lazım; “egoizma”yı görmek lazım, -onu şişirerek daha ileri götürebilirsiniz- “egosantrizma”yı görebilirsiniz. Gulyabanidir bunlar; “doğru düşünme”nin önünü, “düşünmeden daha derin düşünmelere atlama”nın önünü kesecek; o mevzudaki köprüleri yıkacak veya yolları tutacak, sizin önünüzü kesecek, köşe başlarını tutmuş gulyabanilerdir bunlar. “Önyargı”, “şartlanmışlık (olumsuz şeylere)”, “taklit”, “dediğim dedik” düşüncesi… Başkalarının düşüncelerine karşı hor ve hakir bakma, “Ben ne diyorsam, doğru odur!” mülahazası… Düşüncenin canına okuyan, üzerine kezzap döken mel’un mülahazalardır bunlar. O açıdan da bunların hepsinden sıyrılmak, bu gulyabanilerden kurtulmak lazım ki, insan, düşünceleriyle sâlim bir noktaya, bir neticeye varabilsin; yoksa varamaz, mümkün değil…

İkinci bir husus: İnsan, kendi düşüncelerini öne çıkarır, “Benimkiler çok önemli!” filan derse, zannediyorum, kendi sızıntısı içinde bocalayıp durur ve çevresindeki düşünce çağlayanlarından kat’iyyen istifade edemez. Sızıntıyı derya zanneder, çağlayan zanneder; oysaki pozitif-negatif etrafında bir sürü “çağlayan düşünceler” vardır. “Negatif mülahazalar”ın ifade edici, belki onda metafizik gerilime sebebiyet verici yanları vardır; “Pozitif düşünceler”in de onun düşüncelerine katkısı olacaktır. Ama bir yönüyle “benim dediğim!” falan diyorsa, işte yukarıdaki gulyabanilere bağlı, o “önyargılar”a bağlı, “şartlanmışlıklar”a bağlı, “egoizm”e, “egosantrizm”e, “narsizm”e bağlı, “dediğim dedik” düşüncesine bağlı ve “taklid”e bağlı… Bunların içine siz bir yönüyle “iç beğeni” diyebileceğiniz “ucb”u ve kendini büyük görme diyebileceğimiz “kibr”i ilave edebilirsiniz. İmana girmeye mâni ise bu mel’un vasıflar, zannediyorum, “sâlim düşünme”nin, “sâlim hissetme”nin, “sâlim mülahaza”ların, “sâlim terkip ve tahliller”in önünü kesen, onlara ulaşma mevzuunda köprüleri yıkan faktörler de bunlardır. Temkinli olmak lazım bu mevzuda…

  Başkalarının Düşüncelerine Saygı ve Fikir Alışverişi

İnsan, kendi düşüncesine güvenir ve onu öne çıkarırsa şayet, “İlle de benim dediğim!” derse, kendi sızıntısı içinde bocalar durur ve etrafındaki çağlayanlara karşı kapılarını kapatır. Oysaki onun için “damlayı derya yapma” mümkündü. O kendi dar görüşünü, öbürlerinden alacağı-vereceği şeylerle, te’âtilerle öyle çoğaltabilirdi ki, bir umman haline getirebilirdi. Fakat her şeyi “kendi darlığı”na mahkum ettiğinden dolayı, o derin hazinelerden istifade edemez, hafizanallah!..

Buna bağlı olarak, insanın başkalarının düşüncelerine saygılı olması, -evet o tabirle ifade edilebilir- “düşünme immün sistemi”ni güçlendiren bir faktördür. “Düşünme immün sistemi.” Evet, her şeyin bir immün sistemi vardır: İnsanın anatomisinin, fizyolojik yapısının bir immün sistemi var. Aynı zamanda değişik bela ve musibetlere karşı immün sistemi diyebileceğimiz “iman, tevekkül, teslim, tefviz, sika” gibi dinamikler de bir yönüyle “immün sistemi”dir. O olumsuz şeyleri, negatif şeyleri kıracak, tadil edecek, yumuşatacak faktörlerdir bunlar. “İhsan şuuru”nu da buna dâhil edebilirsiniz: “Allah’ı görüyor gibi olma!”; oturuşunda, kalkışında, kıpırdanışında, hareketlerinde, konuşmalarında, ses tonunda, O’nu (celle celâluhu) görüyor ve O’nun (celle celâluhu) huzurunda bulunuyor gibi olma. Böyle bir mülahaza, zamanla, O’nun tarafından görülme düşüncesinden O’nu görüyor olma ufkuna -Allah’ın izni ve inayetiyle- insanı yükseltebilir; bir “mi’râc” olabilir, bir “asansör” olabilir. “Mi’rac” kelimesi daha uygun, çünkü ucu semâlar veya semalar ötesi nâmütenâhiye dayanan bir merdiven gibi görüyoruz onu.

Bu açıdan da her düşünceye karşı saygılı olmak, esastır. Bu da ele alacağımız meselelerde, hususiyle Hizmet’e ve umumun hukukuna taalluk eden meselelerde, “kolektif şuur”a müracaat etmeyi gerektirir. Kendi düşüncelerimizden daha çok “makul” bulduğumuz başkalarının düşüncelerine saygılı olma.. onları bir yönüyle bize verilmiş karşılıksız bir sermaye gibi kullanma.. düşüncemizi, onların verdiği o şeylerle derinleştirme… O fikrin sahibi fersah fersah yabancı da olabilir; bir Einstein olabilir, bir Edison olabilir, bir Bergson olabilir, bir Kant olabilir, bir Dekart olabilir, Eflatun olabilir… Bunların bütün düşüncelerini “kaldır at!” kategorisiyle ele alamazsınız; içlerinde çok önemli mülahazalar vardır. Ama sizin de onları tartacak, eleyecek değerlendirecek, kıstastan geçirecek, kalibre edebilecek “temel disiplinler”iniz var; onları o temel disiplinlerle eledikten sonra, alınacak çok şey vardır.

  Damlayı Derya Yapmanın Yolu

Antrparantez; dünyanın dört bir yanına açılırken, ille de sadece “vereceğimiz şeyleri verme” değil, herkesten “alacağımız şeyleri de alma” mülahazası vardır. Bizim gibi aynı kaynaktan beslenen insanlar, o kaynaktan beslenmek suretiyle çok farklı neticelere ulaşmışlardır; işte onları elde edersiniz. Siz ulaşamamışsınızdır; “ortam”, o fırsatı vermemiştir size; kültür ortamınız, “muhit”, o fırsatı vermemiştir; “zaman”, sizin için elverişli olmamıştır, onlar için elverişli olmuştur. Siz, sizde hiçbir zaman ulaşamayacağınız bir şeye, Mısır’da ulaşabilirsiniz; Suriye’de ulaşabilirsiniz, Horasan’da ulaşabilirsiniz, Buhara’da, Semerkant’ta, Taşkent’te ulaşabilirsiniz… Aynı kaynaktan beslenmiş olmalarına rağmen, orada farklı farklı ürünler elde etmişlerdir. Farklı ağaçlar gibi, farklı canlılar gibi, farklı meyveler gibi… Bizde Hindistan cevizi olmuyor, Hindistan’da oluyor. Hurma, belli yerlerde oluyor; götürün Korucuk’a hurma ağacı dikin, bitmez orada, kurutursunuz. Bu açıdan, dünyanın her yerine vereceğimiz şeyler de vardır, alacağımız şeyler de vardır.

“Akl-ı selim” ile, “kalb-i selim” ile, “ruh-u selim” ile meseleleri mütalaaya müzakereye alarak, çok ciddi bir “tezekkür” ve “tedebbür” ile meseleyi ele alarak, başkalarından alacağımız şeylerle, Allah’ın izni ve inayetiyle, kendi düşüncemize öyle blokajlar oluştururuz ki, onunla Allah’ın izniyle cihanları fethederiz. Cihanları fethedenler, bir dönemler, tâ Endülüslere kadar gidenler ve sekiz asır orada sizin bayrağınızı, ruh-u revân-ı Muhammedî’yi şehbal gibi dalgalandıranlar, onunla dalgalandırdılar. Sizin atalarınız -ki iki-üç asrı bunun, gıll u gış’sız, gayet duru, pürüzsüz ve ârızasızdır- Osmanlılar, Allah’ın izni ve inayetiyle, almaları gerekli olan şeyleri aldılar, verecekleri şeyleri de verdiler; çok yeni yeni terkiplere tahlillere ulaştılar. Dolayısıyla, bir “muvazene unsuru” olarak kaldılar, insanlığa çok şey öğrettiler ve insanlardan aldıkları çok şeyler de oldu. Bugün de aynı şey, bütünüyle söz konusudur; damlayı derya yapmak istiyorsanız şayet, meselenin yolu odur; öbür türlüsü “egoizm”e takılma, “ucb”e takılma, “kibr”e takılma, “fahr”e takılma, “kör taklid”e takılma, “dediğim dedik!” yanlış mülahazalarına takılmadır. Bütün bu takılmalarda insan, yürüdüğü yolda takılır kalır, mesafe alamaz, hafizanallah!..

  İslam dünyasında ve hususiyle Türkiye’de “düşünce”, uyku halinde veya bitkisel hayatta!..

Siz, Kıtmir’e iştirak etmeyebilirsiniz; iştirak etmeme mülahazalarınızı da söylemekte serbestsiniz; şimdi böyle görüşmekten, konuşmaktan, tanışmaktan bahsederken, ille de bir tanesinin düşünceleri kat’iyen sizi bağlayıcı olmamalı. Ama bir şey diyeceğim de, ondan dolayı bunları berâat-i istihlal veya mukaddime mahiyetinde söylüyorum: Kanaat-i âcizaneme göre, ferdî bir kısım çıkışlar istisna edilecek olursa, günümüzde İslam dünyasında ve hususiyle Türkiye’de, “düşünme” büyük ölçüde uyku hayatı içinde veya nebâtî hayat içinde. Evet, emekleyip duruyor da denebilir. “Bütüncül bir nazarla bakış” yok.. “başkalarının düşüncesine saygı” yok… Zaten “egoizm”in, “egosantrizm”in, “narsizm”in hükümfermâ olduğu bir yerde serbest düşünceye karşı saygı olamaz. Öyle olmayınca da düşünce, doğurgan olamaz; onunla yeni düşünce ufuklarına ulaşamazsınız. Kaldığınız yerde debelenir durursunuz sadece. Hususiyle her şeyi siyasî mülahazaya bağlamış iseniz, sadece “ikbal” mülahazası varsa kafanızda, “istikbal” mülahazası varsa, “saltanat ve debdebe” mülahazası varsa, “bugünü ve yarını düşünme” varsa, öbür günlerle alakalı hiçbir mülahazanız yoksa şayet, olduğunuz yerde debelenir durursunuz da, “yürüdüm!” zannedersiniz. Hikâyelerin başında var ya: “Az gitti, uz gitti, dere-tepe düz gitti, geriye döndü baktı ki, ancak bir çuvaldız boyu yol almış!”

Âlem-i İslam’ın şu andaki perişan resmine baktığınız zaman, zannediyorum, sizin de dillendireceğiniz şey bu… Neredeyse dilimin ucuna kadar geldi, öbürlerinin mülahazasıyla.. Aklı başında birinin mırıldanacağı şey budur: “Az gittiler, uz gittiler, dere-tepe düz gittiler, geriye döndü baktılar, bir çuvaldız boyu yol almamışlar!” Bir çuvaldız boyu yol alınamamış.. Misal îrâd etmeye gerek yok; kırk senedir -varsa- kafalarını çalıştırıyorlar ama kendi ülkeleri içinde bir problemi halledememiş insanlar bunlar. Zannediyorum aileleri içindeki problemleri halledecekleri mantığa, muhakemeye, tefekküre, tedebbüre, tezekküre bile sahip değiller. Zannediyorum, aileleri içinde de sürekli problem yaşıyorlardır “Dünyayı idare ediyoruz!” diyen o zavallı sergerdanlar; bir ailelerini bile idare edemiyorlardır, aileleri içinde de kavga vardır. Amma, bir şey onları bir araya getiriyor, bir şey aynı şeyi mırıldanmalarına sâik oluyordur; o da “sun’î bir düşman cephesi oluşturmaları.” Oturup kalkınca hep onları birer mesâvî kaynağı olarak görüp onlardan bahsettiklerinden dolayı, bu “şeytanî mülahaza fasl-ı müştereki”nde bir araya geliyorlar. “Şeytanî mülahaza fasl-ı müşterek”inde bir araya geliyorlar amma İslam dünyasında, hususiyle Kapadokya’da, düşünce hayatı, tedebbür-tezekkür hayatı, terkip-tahlil (sentez-analiz) hayatı uykuda. Yeniden onun, tıpkı bir civcivin yumurtanın kabuğunu kırıp çıkması gibi, o daracık hayat şartlarından farklı hayat şartlarına çıkması için, engin bir tefekküre ihtiyaç var.

Derin bir “tefekkür”le, bir “tezekkür”le, içinde bulunduğumuz o kabuğu kırarak, yeni bir hayata yürüme mecburiyetindeyiz. Bu da bir araya geldiğimiz zaman, birbirimizi rehabilite etmemize vâbeste. Beynimizde ne kadar hücre var? Evet, bilim adamlarının saydığına göre 10 milyar. Beyindeki bu 10 milyar hücre, harekete geçmek için “tedebbür” ve “tefekkür” adına bir “tenbih” bekliyor. Allah onları oraya koyduğuna göre, o kadar asker orada bulunduğuna göre, bence onunla çok şeyi fethedebilirsiniz. Ama zannediyorum onlar da uykuda. Evet, çalıştırılmadıklarından ve zorlanmadıklarından dolayı uykudalar. Nasıl? Bana öyle geliyor ki, çok yemekten, çok içmekten, çok uyumaktan ve okumamaktan dolayı uykuda.

  Düşünceyi Kanatlandıran Bir Vesile: Müzakere

Hususiyle günümüzde -antrparantez diyeyim- okumayı, “ferdî kitap okuma”ya bağlamamak lazım; esas “müzakere ederek okuma” olmalı. Evet, antrparantez içinde bir tane daha antrparantez: Tirmizi’nin Süneni’ni, bahsetmiştim size, bir haftada okudum. Müslim-i şerif’i de, bana refakat eden arkadaşlar var burada, 20 günde okumuştuk. Fakat bir haftalık Tirmizi’den aklımda kalan şey, bir haftalık; 20 günlük Müslim’den kalan şey de 20 günlük olur. Ama, şayet onu, arkadaşlarla bir araya gelip müzakere ederseniz.. ve “Başkaları bu mevzuda ne diyor, şârihler ne diyor?” derseniz, oradaki o hâdiseler ve o hadislerle dillendirilen vak’alar, din-i mübin-i İslam’ın özünü-esasını anlama adına, bir yönüyle hayatın felsefesini anlama adına, Siyer’in felsefesini anlama adına size öyle şeyler ilham eder ki, Allah’ın izni ve inayetiyle…

Bu açıdan, bir kitabı eline alıp münferit okuma, evet bir şeydir; hani o da yok bugün. Ben o sizin başınıza musallat olan, karga gibi gelip tepenize konan ve orada kartal kesilen, sonra da orada sizin beyninizle oynayan, sizi de kendilerine benzeten kimseler bir tane kitap okumamışlardır. Bir dönemde kariyer yapmış olsalar bile, dün başkadır, evvelki gün başkadır, bugün başkadır. Her gün okuma, her gün okuma, her gün okuma… Ama Kıtmir’e göre bugün okuma müzakereli olmalıdır.

Münferiden, kitabı eline alıp okuma, bir şey ise de, her şey değildir. Onu üç-beş arkadaş yan yana gelerek, Hazreti Pîr-i Mugân’ın ortaya koyduğu ölçü içinde okumak lazımdır. Bir evde beş-on insanın bir araya gelerek ve müzakere ederek Nur’ları okuması gibi… Müzakere edilerek okunacak o kadar çok kitap var ki, onlar, bizi düşünce ufkunda çok sürpriz âlemlerde gezdirir; âdetâ -o tabiri son günlerde çok kullanıyorum- بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍGöz görmemiş, kulak işitmemiş, aklınıza gelmemiş çok farklı ufuklar!”da gezdirir, çok farklı şeyleri temaşa imkânı verir. Öyle meşherlerde sizi dolaştırır ki, sadece yanlarından geçip gitmeniz bile, size çok şey bulaştırır. Öyle bir insibağla münsebiğ olursunuz ki öyle bir atmosfer içine girip çıkınca; ufkunuz birden bire derinleşir, meselelere derince bakarsınız. Siyasilerin baktıkları gibi bakıp her şeyi kendi darlığınıza mahkum etmezsiniz; deryayı damlaya feda etmezsiniz..

Evet, tekrar ediyorum: Beyinde 10 milyar hücre var; bu hücreler, bir insanî tenbihle, ahsen-i takvime mazhariyet tenbihiyle, Allah’a muhatab olma tenbihiyle uyarılmaya muhtaç. Günümüzde böyle bir tenbihe şiddetli ihtiyaç var. Derince düşünmek, mahrutî düşünmek, bütüncül bir nazara ulaşmak için bugün böyle bir mütalaaya ihtiyaç var. Kur’an-ı Kerim çent yerde meseleyi getirip buna bağlamıyor mu?!. Aklıma gelen ayet-i kerimeyi diyeyim:

  “Bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun!..”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), şu ayeti okuduğu zaman ağlıyor; “Bunu okuyup da ağlamayanlara, çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun!..” diyor: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün sürelerinin de değişerek birbiri peşi sıra gelişinde, elbette (Allah’ın kudret ve hakimiyetini gösteren) pek çok işaretler, deliller vardır gerçek akıl ve idrak sahipleri için.” (Âl-i İmran, 3/190) الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmran, 3/191)

Evet, o sâlih ve halis kullar tefekkür ediyorlar. Düşünüp tefekkür edince ne diyorlar? رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ O terkiplerle, o tahlillerle, o bilinen küçük şeylerden, o sezilen küçük şeylerden, o belli olan küçük şeyden bilinmeyen, sezilmeyen, belli olmayan daha büyük şeylere nüfuzla رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً Allahım, Sen bunları boş yaratmamışsın! Bunlarla bir şey ifade ediyorsun Sen! Ve Senin Kur’an’ın da bu bir şey ifade eden şeyleri okuyor bize. Dolayısıyla da bizim susup onu dinlememiz lazım. Ona kulak vermemiz lazım. Onu bir “mercek”, onu bir “projektör”, onu bir “dürbün”, onu bir “rasathane” olarak kullanarak, tekvinî emirleri hallaç etmemiz lazım. Bize düşen şey de budur. رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Demek ki, Cenâb-ı Hakk’ın azabından kurtulmanın yolu da, O’nu bilinmesi gerekli şekilde bilmek. سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ O taklit, Usuluddin ulemasının ifade ettiği gibi “yeterli mi, değil mi?” Fakat çoklarının o tahkik ufkuna ulaşamaması mülahazasına binaen, orada bir yönüyle tercihte bulunarak, “Taklidî iman makbuldür!” demişler. Bu, bir yönüyle, bizim gibi avam insanları kurtarmaya matuf, o Usuluddin ulemasının, re’fet ve şefkatin tesiriyle yaptıkları bir tercih ve bir içtihattır. İnşaallah hata etmemişlerdir. Ama asıl mesele: Taklit, bir şey ise, tahkike bir merdiven olması, bir basamak olması itibariyle bir şeydir. O sizi tahkike taşıyorsa, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir kıymeti vardır; yoksa olduğunuz yerde emekleyip duruyorsanız, takılıp yollarda kalıyorsanız, – biraz evvelki mülahazalara bağlayın- çuvaldız boyu yol almayla meseleyi noktalıyorsanız şayet, aslında siz bir adım bile atmamışsınız demektir Hak ve hakikat yolunda. رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّار

Yine Kur’an-ı Kerim, فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Şimdi, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor!” (Rûm, 30/50) gibi beyanlarıyla da tefekkür çağrısında bulunuyor. “Bakın, Allah, ölmüş zemini nasıl yeniden diriltiyor?!” Hazret-i Pîr ifade etmiyor mu bütün bunları? Haşir Risalesi’nde ifade ediyor;, aynı zamanda Otuzuncu Söz’de ifade ediyor, Otuz birinci Söz’de ifade ediyor… Baharlar, haşr u neşr’in bir delilidir esasen; otun, ağacın kuruduktan sonra yeniden bitmesi, o canlıların var olması, bir “haşr-i baharî”dir. Allah o haşr-i baharîleri üst üste, defaatle size göstermek suretiyle, bir de “ba’s-u ba’de’l-mevt” olabileceğini gösteriyor. İşte o zaman mesele gidiyor yine, فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ beyanına varıyor.. Siz, ona bütün benliğinizle inanır, onu içtenleştirirseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, “teemmül”ünüz, “tedebbür”ünüz, “tezekkür”ünüz, “tefekkür”ünüz sizin için bir şey ifade etmiş olur. Yoksa bundan mahrum fikirlere, düşüncenin falsosu nazarıyla bakılabilir. Bir kısım felsefecilerin yaptıkları gibi, şayet ortaya konulan düşünceler dinin temel disiplinleriyle test edilmemiş ise, onlar “düşüncenin falsosu”ndan başka bir şey değildir; Naturalizm de odur, Materyalizm de odur, Pozitivizm de odur, Deizm de odur, Ateizm de odur, durağanlık da odur.. odur…

  Hepsi Allah’tan.. Hepsi Allah’tan!..

Cenâb-ı Hak, verdiği nimetleri, “tedebbür”le, “tefekkür”le, “tezekkür”le, “teşekkür”le artırsın!.. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Şurası bir gerçek ki, eğer şükrederseniz nimetimi hiç şüphesiz artırırım; ama eğer nankörlük edecek olursanız, bu takdirde azabım kesinlikle çok çetindir.” (İbrahîm, 14/7) Gâfilâne bakanlar, “Ben yaptım!” diyebilirler; ârifâne bakanlara gelince, onların vird-i zebânı, “Yapan O’dur! Yapan, O’dur!..” قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm,) de ki: Hepsi Allah’tan.” (Nisâ, 4/78)

Hatırlarsanız, yağmur-kar duasına çıktıktan sonra, basiretli bir arkadaşınız “Niye hiç durmadan كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ diyorsunuz?” demişti. O gün Kıtmir de o duaya iştirak etmişti. İhtimal, hâlis arkadaşların duası, arş-ı rahmete ulaşmıştı ve sonra şakır şakır kar yağmaya başlamıştı. Nefsimden emin olmadığımdan, “Ben de bulundum bunların içinde!” düşüncesi aklıma geldi mi gelmedi mi, bilmiyorum fakat o kadar çok كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan, hepsi Allah’tan, hepsi Allah’tan!..” demiştim ki, merak edip bir kardeşimiz sordu: “Hocam, niye böyle diyorsunuz?!” Niye demeyeceğim ki!.. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ

Siz dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde 1400 okul açmayı kendinizden mi biliyorsunuz? O insanların kalblerinin o mevzuda heyecana gelmesi.. bir yönüyle varlıklarının anahtarlarını sizin elinize vermeleri.. fakir talebeye burs vermeleri.. binalar yapmaları.. dünyanın dört bir yanına açılmaları… Bunları kendi dehanıza mı veriyorsunuz, firasetinize mi veriyorsunuz?!. O (celle celâluhu), kalbleri öyle heyecana getirmeseydi, uyarmasaydı, tenbih etmeseydi, “Misyonunuz bu!” demeseydi sessizce, siz miskinler, tembeller gibi yerinizde otururdunuz, tembellerin hususiyeti olan dedikoduya kendinizi salardınız, başkalarını karalamak suretiyle kendinizi teselli etmeye çalışırdınız. Ki bunlar, bozuk psikolojinin hırıltıları; “bozuk psikoloji hırıltıları”dır.. Biraz ince, kibarca oldu ama size saygımın gereği o tabiri kullandım, yoksa “muktezâ-yı zâhire mutâbık” olan, o durumu başka kelimelerle ifade etmek idi; benimki “muktezâ-yı hâle mutabık” oldu.

Evet… Ey Muğnî, iğnâ eden Sensin; Sana kurban olayım!.. Sen o gınâ düşüncesini bize vermeseydim ve bizi iğnâ etmeseydin, o îsâr ruhunu ruhlarımıza, arkadaşlarımızın ruhlarına Sen ifâza buyurmasaydın, bu olanların onda biri olmazdı, hatta yüzde biri olmazdı. Bütün güç ve kuvvetleriyle çalıştıkları halde, onda birini yapamayanların durumları, buna şâhittir. Şâhit mi istiyorsunuz? Yalancıların şehâdeti bu mevzuda, şehâdet-i sâdıkadır.

Bamteli: RUHUNA YÖNEL!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın!..”

Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri der ki:

أَقْبِلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا

فَأَنْتَ بِالنَّفْسِ لاَ بِالْجِسْمِ إِنْسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

Demek ki insan için en önemli husus, kendisiyle meşgul olması, kendisini tanıması, kendisinde derinleşmesi ve kendisini doğru okumasıdır. Belki onun hakiki insanlığı, bu mülahazaya bağlıdır.

İnsan, kendisine bir fihrist olarak, varlığın fihristi olarak bakmalıdır. İnsan mahiyeti, O’nu (celle celâluhu) bildirme mevzuunda -istidatlara göre- bir mercek, bir mirsâd, belki bir teleskop gibidir. Ona, düşük istidatlara göre bir dürbün olması açısından, daha yüksek istidatlara göre ise göklerdeki rasathaneler haline gelebilmesi yönüyle bakılmalıdır.

İnsan, kendisini doğru tanıdığı, doğru bildiği ölçüde, bir kısım yüce hakikatler mevzuunda doğru belirlemeye, doğru kararlara varabilir. Kendini bilirse, bilinmesi gerekli olan şeyleri bilir.. ve bilinmesi gerekli olan şeylerin en üstünde olan Zât’ı (celle celâluhu) bilir. Hadis diye rivayet edilen مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ “Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.” sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir.

  “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir. Beni bilen Beni arar. Beni arayan mutlaka Beni bulur!..”

Alexis Carrel, daha 1935 yılında yazmış olduğu “İnsan Bu Meçhul” adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve mutlaka onun bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı. Fakat onun ötesinde insan, kalbi, ruhu, vicdanı, vicdanının (latife-i Rabbâniye, his, irade ve şuurdan ibaret) dört rüknü açısından kendisine bakmalıdır. Ayrıca yine bunlara irca edebileceğimiz, âdeta gülün yaprakları gibi vicdanın etrafını saran değişik hususlar açısından -ki bunlar da yaprak gibi açılırlar- mahiyetini değerlendirmelidir. İnsan bütün bu açılardan kendini doğru okuduğu takdirde, yüce hakikatler mevzuunda da isabetli kararlara ulaşır.

İşte مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hakikati de bunu ifade eder: “Nefsini bilen, Rabb’ini bilir!” Yani o fihristi doğru okuyan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın âsârını doğru okur; âsârının arkasındaki ef’âlini doğru okur; ef’âlinin arkasındaki esmâsını doğru okur; esmâsının arkasındaki sıfât-ı sübhâniyesini mütalaa etmeye başlar. Hayretler yaşar ve daha ileriye adım atar, belki hayretler üstü hayretlere ulaşır Zât-ı Baht karşısında..

Kendini bilme mevzuu, yüce hakikatlerin bilinmesi adına önem arz ettiğinden dolayı, öyle bir meselede bilmeme, o yüce hakikatlere karşı da saygısızlık ifade eder, alakasızlık ifade eder, atâlet ifade eder, hürmetsizlik ifade eder, vurdumduymazlık ifade eder. Bu fihristin doğru okunması lazım, bu mercekle doğru bakılması lazım, bu dürbünle doğru temâşâ edilmesi lazım, o teleskopla varlığın arka planına ıttılaya çalışılması lazım.

Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir. Beni bilen Beni arar. Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin; açlığa alış ki, Beni göresin; ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabb’im; nefsini bilen Beni de bilir; nefsini terk eden Beni bulur. Beni bilmek için nefsini terk et. Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!

  Mârifet-i ilâhînin pürüzsüz, mücellâ ve yalan söylemeyen sâdık bir lisanı olması itibarıyladır ki, kalb, Kâbe’den daha eşref görülmüştür.

“Beni arayan Beni bulur!” Ve artık arayacak hiçbir şey de kalmaz. İnsan, O’nu bulunca, bir yönüyle âsârın da, ef’âlin de, esmânın da, sıfâtın da künhüne vâkıf olmuş olur. Vicdan enginliği, bunu bilmeye müsait yaratılmıştır. Kalb ve vicdan öyle mualla bir mir’âttır ki, orayı çok ehl-i hak, bir yönüyle Hakk’ın tecelligâh-ı İlâhîsi, hatta hânesi görmüşlerdir. Bazıları kalbi, Kâbe’den üstün saymışlar ve demişlerdir ki, “Kâbe, bünyan-ı Halil-i Âzer’est / Dil, beyt-i Hudâ-yı Ekber’est.” (Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalb ise, Huda’nın evi, Hakk’ın nazargahı ve eseridir.) Bu, Kâbe’yi hafife alma manasına değil, fakat daha önemli bir yerle mukayese yaparken, önceliği ortaya koyma adına. Yoksa Kâbe, bizim hepimizin kıblesidir, onu Hazreti İbrahim de yapsa, Hazreti Nuh da yapsa; plan ve projesini Hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail de ortaya koysa…

Fakat her zaman Cenâb-ı Hakk’ın tecelli buyurduğu bir ayna vardır ve o aynada her zaman O mütecellîdir, o da kalbdir: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde..” der, İbrahim Hakkı hazretleri. Nâbî de “Âyine-i idrâkini pâk eyle sivâdan, / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka hicâb et!” diye seslenir.

O yönüyle kalbin öyle bir enginliği var. İnsan, kendini o kalbiyle, o vicdanıyla, latife-i Rabbâniyesiyle, hissiyle, şuuruyla, iradesiyle çok iyi tanırsa, sonuçta tanıması gerekli olan o kutsalları tanıma adına da çok önemli bir vesile edinmiş olur. Evet, insanın kendini bilmesi, adım adım önüne serpiştirilen yüce hakikatleri doğru tanıması adına çok önemli bir mirsâd ve saygı duyulması gerekli olan bir hakikattir.

İnsan, kendini ne kadar kurcalar ve bir yönüyle, anatomisini doğru okumaya çalışırsa, (belki şu tabiri de kullanabiliriz) kalb ve ruh anatomisini doğru okumaya çalışırsa, o ölçüde enginleşir. İnsanın enginliği oradadır. İnsan, çok farklı derinliklere dalar orada ve gerçek insan olduğunu işte o zaman ortaya koyar. Öyle yapan, gerçek insan olduğunu ortaya koymuş olur; zira Allah (celle celâluhu) bütün kâinatı, insan mahiyeti dediğimiz o kitapta yazmış gibidir. Dolayısıyla onu doğru okuyan, bütün kâinatı okumuş gibi sayılır. Onda hakikati izleyen, âdeta bütün kâinatı analiz etmiş gibi olur. Yeni yeni terkiplere ulaşmış gibi olur.

  “Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

Hazreti Ali efendimizin sözüne meseleyi bağlamak yerinde olur:

وَتَزْعَمُ أَنَّكَ جِرْمٌ صَغِيرٌ

وَفِيكَ اِنْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ

Kendini, çok küçük bir cirim sanıyorsun. Oysaki bütün âlemler dediğimiz o büyük âlem, sende bir kitap gibi dürülmüştür!” Allah (celle celâluhu), o kocaman kâinat kitab-ı kebirini, bir fihrist olarak sende -aynı zamanda- dile getirmiştir. Fakat o dili anlamaya bakmak lazım, o yazıları okumaya bakmak lazım, o yazılara hangi dürbünle bakılacaksa, hangi mirsâdla bakılacaksa, hangi mercekle bakılacaksa, ona göre bakmak lazım… Hazreti Ali efendimizin bu mübarek sözünü, Mehmet Âkif merhum, şöyle nazmen dillendirir:

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

‘Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”

Mahiyet öyle olmasaydı, Hazreti Cibril, Efendimiz’e “Yürü, top senin, çevkân Senin bu gece!” demezdi!.. Ve demezdi, “Yâ Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir adım daha atsam, yanarım ben!” Ama Hazreti Muhammed Mustafa yanmıyor. Demek ki mahiyeti, o ufku ihrâza kadar müsâit. İnsan mahiyeti… Asliyet planında O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) mukadder. Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) lütfu olarak verilen o şey, zılliyet planında, izafi planda, gölge mahiyetinde her insana bahşedilmiştir. Her insan, bir yönüyle, o hususu ihrâz edebilir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) teleskopla bakıyorsa, her insan da dürbünle bakabilir ve onu gez-göz-arpacık yapıp Allah’ın izni ve inâyetiyle 12’den vurabilir. Her insanın mahiyeti, buna müsait yaratılmıştır.

Şeyh Gâlib’in o enfes mısralarıyla devam edelim:

“Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim,

Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim,

Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim,

Menşûr-u “le’amrük”le müeyyedsin Efendim;

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,

Hak’tan bize sultan-ı müebbedsin Efendim.”

Öyle bir rehber, öyle bir pîşuvâ ki, aynı zamanda insanın olabileceği her şeyi de göstermiş: “Şu benim edip eylediğim, ulaştığım noktalar, sizin için de bir manada, izafî planda mukadderdir!” Çalışın ve bu imamın arkasında saf bağlamaya bakın, el-pençe divan durmaya bakın!.. O’nun arkasında el-pençe divan duranların, kemerbeste-i ubudiyetle, dediğini diyenlerin, ettiğini edenlerin, O’nunla beraber Allah’a varacaklarında hiç şüpheleri olmasın!..

  “Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu.”

İnsanın mahiyeti, böyle iken, -maalesef- günümüzde en az bilinen şey, insanın mahiyeti!.. Hekimler, insanın anatomisiyle, fizyolojisiyle meşgul oluyorlar. Herkes, onun bir parçasını eline alıyor, o mevzuda ihtisaslaşıyor, onunla yapılması gerekli olan şeyleri yapıyor. Fakat ister inansın ister inanmasın, daha doğrusu inanan da inanmayan da, hiç farkına varmadan, bir kitab-ı kebir olan o insanı teşrih masasına yatırdığı zaman, ya Naturalist mülahazayla bakıyor, ya Materyalist mülahazayla bakıyor, ya Pozitivist mülahazayla bakıyor; dolayısıyla onunla görülmesi gerekli olan şeyi göremiyor.

لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا 

“Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179)

Evet, günümüzün insanının en yabancı olduğu şey, kendi nefsidir. Neden? Çünkü, arz ettiğim gibi, kutsî hadis olarak, -mealen- “Nefsini bilen, Beni (celle celâluhu) bilir! Beni bilen, Beni arar! Beni arayan, Beni bulur! Beni bulan da, artık bulacağı bir şey kalmaz, her şeyi bulmuş olur!” deniyor ama ters taraftan da şu var: نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفَسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu.” (Haşr, 59/19) Onlar, Allah’a karşı kapılarını kapadı, arkalarına açılmaz gibi sürgüler sürdüler. Tamamen dünyaya inhimak ettiler. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَHayır, doğrusu siz şu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz, onun için ahireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) şeklinde anlatılan insanlardan oldular: Hayır hayır! İşin doğrusu siz, hemen âcil olan, bir yönüyle belki iştihanızı açmak için, âhireti arzulamanız adına dilinize dokundurulan şeye kapıldınız; ona tapmaya başladınız, ötesini unuttunuz!.. يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِBilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) denilenlere dâhil oldunuz.

  Âhir Zaman Nezlesi

Çağ, o çağ… Çağ, yıkılası çağ… Çağ, karn-ı şeytân; tam bir şeytan çağı, bu çağ!.. Öyle ki mü’minler bile, o çağın olumsuz tesiriyle zükkâm (zükâm da denir, nezle demektir) olmuşlar. Bütün bütün inkârcılar, kalbleriyle ölmüşler. Diğerleri, dimağlarıyla, mantıklarıyla, muhakemeleriyle, nazarlarıyla ölmüşler. Mü’minler de zükkâm olmuşlar; burunlarını silmekten elleri olmuyor ki, çevrelerini görsünler, etraflarına baksınlar, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okusunlar ve Kur’an-ı Kerim’in, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okuduğunu duysunlar, anlasınlar!..

Teberrüken yine onun sözüyle diyelim: “Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur!”.( Sözler, s.33 / Yedinci Söz) Yalnız sensin, ey Kur’an-ı Mucizu’l-beyan!..

Kulaklar o mesmûâta tıkanınca, gözler kâinat kitabına karşı kör olunca, kalb, muhakeme edecek bir şey bulamıyor; mantık, muhakeme edecek bir şey bulamıyor: نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفَسَهُمْOnlar, Allah’ı unuttular; Allah da nefislerini onlara unutturdu!” (Haşr, 59/19) Merceği ellerinden aldı, dürbünü ellerinden aldı, projektörü ellerinden aldı, rasathaneyi ellerinden aldı; onları o dar dünyanın dar görüşleriyle başbaşa bıraktı. Öyle bir zavallılığa mahkûm etti ki, neredeyse kendilerini bile görmüyorlar, o kadar…

Hâlbuki insan, öyle bir darlığa mahkûm edilecek kadar denî, hakir bir varlık değildir. O, ahsen-i takvime mazhar öyle bir âbide varlıktır ki, Allah’tan başkasına secde edilseydi, ona secde edilirdi. İnsan, kendine bakarken, öyle bakmalıdır. Zira Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin dediği gibi “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” Ayna bu âlem… Sen, ben, bütün varlık; ağaç, ot, her şey bir ayna… “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâi / Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” (Sallallâhu aleyhi ve sellem.) O’nun (aleyhissalâtü vesselam) gölgesiysen, senin de bir gösterme payın var, bu yönüyle.

İnsanımız ne zaman kendini bilememe, mahiyetine erememe gibi bir talihsizlikten sıyrılır? İnşaallah, yollar o mevzuda sizin için açık. Dilerim, inşaallah, zâlimlerin şu zulümleri, preslemeleri, balyozlamaları, eşkıya gibi mallarınıza el koymaları, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin yaptıkları şeylerin aynısını yapmaları sizi bir kıvama ulaştırır. Onların balyozları altında balyozlanmak suretiyle, beyinde körelmiş nöronlar açılır inşallah; korteks, kendine has fonksiyonunu edâ etmeye başlar; hipofiz, kendine ait fonksiyonu edâ etmeye başlar. Hiç farkına varmadan, birden, vicdan mekanizması harekete geçer, o zulüm balyozları altında.

  Hazreti Hubeyb ve Hakta Sebat

Bununla beraber, bir yerde inat makbuldür. Allah niye insana inat duygusu vermiş? Hakta sebat etmek için!.. Evet, hakta sebat etmek için. Hutbede, arkadaşımız okudu: Hubeyb (radıyallâhu anh). O, idama götürülürken bile haktan dönmüyor, hakikati anlatabileceği bir sima arıyor.

Ben iki idamda ruhanî reis olarak bulundum, askerlik öncesi. Onlara o esnada dini telkin edersiniz; bir “âmentü” okursunuz, bir “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah!” demelerini sağlarsınız. Bu âlemden öbür âleme adım atarken, o sermaye ile gitsinler, lâ-akall. Bütün iman ve İslam hakâikinin özü, özeti, hülâsası olan “Lâ ilâhe illallah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye.. “Muhammedün Rasûlullah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye.

Hazreti Hubeyb’in o esnada, en önemli meselesi ne? Acaba bunların bir tanesine bu mübarek kelimeyi söylettirecek bir şey anlatabilir miyim? Yani ipe götürüyorlar, onun umurunda değil. Darağacına çıkarıyorlar, onun umurunda değil.

Oysaki idamlarına şahit olduğum o iki şahıstan biri tamamen aklını kaçırmıştı, hezeyan konuşuyordu. Öbürü de ancak “âmentü”yü yarısına kadar okudu. Benimle beraber başladı, yarısına gelince dili dolaştı, kesti orada; “Hocam! Acaba bir kere daha Büyük Millet Meclisi’ne benim durumum gider mi?!.” dedi. Çünkü orada ip sallanıyor; cellat, ipin yanında duruyor; etraf, silahlı insanlarla çevrilmiş; hâkim orada, savcı orada, jandarma komutanı orada. Bir de işte ruhânî reis -öyle diyorlar, Hıristiyanlıktan alınma bu, yani din adamı değil, ruhânî reis- orada; ona son anda dini telkin edecek. O kafa karışıklığı yaşanıyor orada… Aradan geçmiş elli sene ama o manzarayı düşündüğüm zaman, her ikisinin durumu da bana öyle dokunuyor ki!.. Hâlâ dokunuyor; siz de öyle bir pozisyonda olsaydınız, zannediyorum, hassasiyet-i insâniyenizle, hassasiyet-i İslamiyenizle aynı şeyleri duyardınız, hâlâ bugün gibi hatırlardınız. Unutamıyorum ben; bütün çizgileriyle aklımda; dediğim şeylerle, dedikleri şeylerle aklımda hepsi.

Hazreti Hubeyb… Böyle bir manzara ile karşı karşıya ama umurunda değil. İp sallanıyormuş.. düşman kinle, nefretle köpürmüş.. umurunda değil. Bugün mala-mülke el koyan zalimler gibi köpürmüşler, bir an evvel asmak suretiyle intikam hislerini ortaya koymak istiyorlar. Fakat onun derdi başka, o hala hakikate açık bir insan arayışında. İşte bir aralık biri diyor ki: “Şu anda, senin yerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasını ister miydin?!.” O heyecanla cevap veriyor: “O da ne demek?!.” diyor, “O’nun kâkül-ü gülberlerinden bir tanesine bir fenâlık gelmesini istemem; bin Hubeyb fedâ olsun! O’nun mübarek başından, o güzelim, o öpülesi tüylerinden bir tanesi eğer kopacaksa, bin Hubeyb fedâ olsun!..”

Bu içindeki samimiyeti oraya dökmesi, kim bilir nicelerinin içinde daha sonra köpürebilecek ne duyguların oluşmasına vesile oldu?!. Ben öylesine samimiyetle köpürmenin boşa gideceğine kâni değilim. Çoklarının içine öyle kor atmıştır ki, öyle kıvılcımlar atmıştır ki, bir sene sonra, iki sene sonra, üç sene sonra, dört sene sonra, belki Mekke fethedildiği zaman, o bu defa kor haline gelmiştir ve hepsi Allah Rasûlü’nün huzuruna koşmuştur. O “Benden ne bekliyorsunuz?” demiştir; onlar da “Kerim oğlu kerimsin!..” demişlerdir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de اِذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُGidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” demiştir. Ve gönüller fethedilmiş; وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا “Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman…” (Nasr, 110/2) hakikati/sırrı birden zuhûr etmiştir. Hazreti Hubeyb’in payı orada çok büyüktür.

Allah Rasûlü’ne gönderdiği selam da çok önemliydi: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ Allah, bildirir. Hazreti Ömer’e, tâ bilmem neredeki, Kaf dağının arkasındaki, komutanı Sâriye’ye, يَا سَارِيَةُ، اَلْجَبَل اَلْجَبَل (Sâriye, dağa dikkat et, dağ tarafına bak, dikkat et!..” dedirten Allah (celle celâluhu), Habibine Hubeyb’in samimiyetini, Hazreti Yakub’a Yusuf’un gömleğinin kokusunu ulaştırdığı gibi ulaştırmaz mı?!. Ona öyle bir ulaştırır ki!.. Onun için Allah Rasûlü, mübarek yerlerinden fırlar, o selamı ayakta karşılar; aynı zamanda Hubeyb’e karşı alakasını, irtibatını, sevgisini ve onun samimiyetini seslendirme adına وَعَلَيْكَ السَّلاَمُ يَا خُبَيْبُ der.

  Gelin, Allah aşkına, ne olursa olsun, deryayı damlaya feda etmeyelim!..

Yerinde sâbit-kadem olmak çok önemlidir. Olup biten her şeyi âhirette olup bitecek şeylerin yanında hafif görerek hakta sebat etmek lazımdır: “Yahu ne önemi olur bunun, kabirdeki Münkir-Nekir’in sualleri yanında?!. Ne önemi olur bunun, o upuzun berzah hayatının dâhiyeleri yanında?!. Ne önemi olur bunun, terazinin kefelerinin birinin yukarıya birinin aşağıya kalkıp inmesi meselesi yanında?!. Ne önemi olur bunun sırattan geçerken kancalara takılma mevzuu yanında?!. Ne önemi olur bunun, Cennet kapıları açılacak mı kapanacak mı hadisesi karşısında?!.” denmeli ve musibetlere sabredilmelidir. Çünkü bütün bunlar, o büyük hadiseler yanında deryada damla bile değildir.

Gelin, Allah aşkına, ne olursa olsun, deryayı damlaya feda etmeyelim!.. Damlayı damla bilelim, deryayı da derya bilelim. Elimize geçen bütün damlaları, o derya hesabına kullanmaya bakalım, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Evet, başka şeye değil, kendine bak!.. “Sen, esas, mahiyet-i nefsü’l-emriyenle, ruhunla, vicdanınla insansın, cisminle değil!”.. İşte asıl mesele, onu anlamak; onu bir mercek, bir mirsad, bir dürbün, bir teleskop olarak kullanmak; eşya ve hadiselere öyle bakmak, varlığı öyle hallaç etmek, öyle analizlerde bulunmak, öyle sentezlerde bulunmak; buluna buluna bulunması gerekli olan şeye gidip ulaşmak…

Bulunması gerekli olan şeye gidip ulaşmak… O (celle celâluhu), bulunmayacak yerde değil. O (celle celâluhu), sana senden yakın ama sen O’na fersah fersah uzaksın!..

Aş uzaklığını, aş o tepeleri!.. Enaniyetine ait, gururuna ait, kibrine ait, filo sevdana ait, saray sevdana ait, yalı sevdana ait, alkışlanma sevdasına ait, ikbal sevdasına ait, Allah belası şeytanın sana attığı kancalardan sıyrılmaya bak!..

Kendin ol, O’nu (celle celâluhu) bul; nefsin oyunlarından kurtul!.. Vesselam.

523. Nağme: “Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

  Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar!..

* Sûzî’nin dediği gibi,

“Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale,

Acep bu hâlimiz böyle mi kala?!.

Rahmet deryasından gelen bu ele

Vakitlerde esen yeller perişan!..”

* Seller perişan.. gökler perişan.. bulutlar perişan.. ve dolayısıyla insanlar perişan.

* “Perişanım bugün cânâ, perişan olmayan bilmez / Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez!” diyor Alvarlı Efe Hazretleri. Müslümanlığın kadrini sarrafı olmayanlar bilemediler, onu bakır gibi kullandılar, demir gibi kullandılar. Bakırcılar çarşısında değerlendirdiler altını, gümüşü, zebercedi. Onunla ahiret peylenecekti, onunla Allah’ın rızası peylenecekti, onunla rü’yet peylenecekti; onunla tâlî derecede Cennet’in sarayları, villaları peylenecekti. Heyhat!..

  Gül garip, bülbül garip, mukaddesât garip ve siz gurebâsınız!.. Müjdeler olsun gariplere!..

* Öyle bir döneme düştük ki, yağmur yağmıyor, lale bitmiyor!.. Gül garip, çiçek garip, bülbül garip, Müslümanlık garip ve siz gurabâsınız.

*Ey evleri basılanlar.. eşkıya gibi takibe uğrayanlar.. sorgu sualsiz derdest edilip götürülüp içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var!.. Ey derdest edilip içeriye atılanlar!.. Peygamber’in size müjdesi var! O size yâr! Varsın âlem size olsun ağyâr! O “Gariplere müjdeler olsun!..” diyor.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, her devrin gariplerine selam edip müjde verdiği gibi, bu dönemin gurebâsına da sesleniyor: فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُHerkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!”

* “Müjdeler olsun gariplere!..” İnsanların, kendilerini bozgunculuğa saldıkları, evleri basıp eşkıyalık yaptıkları, milletin malına mülküne el koydukları; tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar yaşattıkları; kıyımcılar tayin etmek suretiyle milletin malını hırsızladıkları, gasp ettikleri, kırk haramilik yaptıkları bir dönemde Müslümanlığı yaşamaya çalışma adına dişini sıkıp her şeye sabreden, ey garipler!.. Size müjdeler olsun!..

  Hukuk Maskeli Soygun

* Makyavelist bir mülahazayla hemen her türlü argümanın kullanıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Mesela günümüzde çok yaygın hale geldi: Derdest edilen insanların önüne bir tane kâğıt koyuyorlar, bir tane de kalem koyuyorlar. Kâğıtta yazılı olan şeyler yazılı zaten. “İmza at, seni salıverelim, aynı zamanda da önemli bir konuma getirelim.” diyorlar. Çok rahatlıkla kullanıyorlar bunu. Ayağa düşmüş bir mevzu.

* Derdest ediyorlar, insanları içeriye atıyorlar. Vakıa.. İtiraf edilen vakıa. Avukat tutmak istiyorsunuz. Bir dönemde o işin fahri avukatlığını üzerine alan insanlar da içeriye atıldılar. O avukatların onda dokuzu içeriye atıldı; biri de soluğu dışarıda aldı. Mağdurlar, mazlumlar, mehcurlar, mahrumlar, muzdarlar avukat bulamadılar.

* Barolardan avukat istediler. Avukatları bu sistemi idare edenler belirlediler; avukat gönderdiler. Dün bir yeni itiraf: Avukat gelip hiçbir suçu olmayan insana diyor ki: “Seni ben buradan salarım fakat bir buçuk milyon para istiyorum. Ama neylersin, bu paranın bir parçasını bana verecekler, yukarıdakiler alıyorlar bunu!..” Bu da ayrı bir gelir kaynağı.

* Bizim hepimizin kazma ve manivelayla çalıştığımız, inşaatında amele gibi çalışıp alın teriyle yaptığımız yerleri başka haince maksatlarda kullanmaya karar verdikleri halde, milletin alın teriyle yaptığı gazete binalarının, okul binalarının, yurt binalarının haince gelip üzerine konmayı yeterli bulmadıklarından, onları müdafaa edecek avukatları da derdest edip içeriye atıyorlar. Sonra kendileri avukat gönderiyorlar: Birer milyon, bir buçuk milyon alacaksınız! Onlara ondan belki on bin lira, yirmi bin lira vereceksiniz, öbürü hazine-i nâhümâyuna kaydırılacak.

* Şimdi böylesine fırtınaların şiddetli estiği, bir de sağ görünümlü estiği, bir de markası Müslümanlık olarak estiği, patenti Müslümanlık olarak estiği -yerin dibine batsın öylesi- böyle bir dönemde, dökülmeyecek insanlara babayiğit demek lazım.

BAMTELİ: EZİYETLER, HÜZÜN VE İLAHÎ EMİRLER

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Kur’an-ı Kerim’de insî ve cinnî şeytanlara dikkat çekiliyor ve şeytanların kendi dostlarını fitledikleri ifade ediliyor.

Şeytan, günümüzde, gemi azıya almış. Çünkü insî şeytanlardan ordular teşkil etmiş. Kullandığı argümanlar da İslamî argümanlar. Formalara bakınca, İslamî forma fakat oynadığı oyun, insanları şirazeden çıkarma istikametinde. Sanki “Siyasî İslam!” deyince, her şey tamam oluyor; ondan sonra başka yerde birileriyle -bağışlayın- bohemce bir hayatınız olabilir: Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir! Öyleyse, irtikâpta bulunabilirsiniz.” Doğru, Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir; kurban olayım o Gafûr’a, o Rahîm’e!.. Fakat, heyhat, bu hakikat nerelerde, nasıl suiistimal ediliyor?!.

Hazreti Pîr de bu tehlikeye işaret ediyor; şeytanın önemli oyunlarından bir tanesi; size öyle fısıldar: “Allah Raûf’tur, Rahîm’dir.. Latîf’tir, Kerîm’dir, Rahmân’dır, Azîz’dir, Mu’iz’dir, Râfi’dir… Dolayısıyla endişe etmeyin günah işleseniz de!” der. Fakat günah uyuşturucu gibidir; insan bir kere o istikamette yola çıktı mı, açıldı mı, ilk adımı attı mı, o sonra atılacak adımların bir yönüyle dürtükleyici, zorlayıcı referansıdır. Neylersiniz ki, “Yahu yapılıyor böyle! İşte Allah Tevvâb’dır; tevbeleri kabul eden Zât-ı Akdes-i Ecell u A’lâ’dır. Niye bu kadar endişe duyuyorsunuz?!.” derler. Hatta bir de size sitem ederler: “Ne diye günah işleyen insana karşı böyle olumsuz şeyler söylüyorsunuz? Allah Tevvâb değil mi? Niye ümidini kırıyorsunuz? Neden onu ye’se atıyorsunuz!..” Bu da şeytanın kullandığı ayrı bir argümandır.

En tehlikeli şeytan, Hazreti Âdeme zelle yaşatan şeytan değildir, insan suretindeki şeytanlardır. Onlardan daha tehlikelisi de “Ben Müslümanım!” diyen fakat şeytanî yolda adım adım onu takip eden kimselerdir. Onun için “Şeyâtîne’l-insi ve’l-cinn” (En’âm, 6/112) denmiş, “insî ve cinnî şeytanlar.” O, cinnî.. “Mâricü’n-nâr”dan (Rahman, 55/15), “ateşin özü”nden yaratılmış. Dolayısıyla da herhalde “Ateş umurumda değil benim!” diyor. Amma oraya gittiğin zaman görürsün, seni kerata.. umurunda mı değil mi, anlarsın o zaman onu. Fakat arkasından sürüklenen sürüler, onlara ne demeli? Ne demeli?!.

Asrı, Müslümanlık hesabına, şeytanın avenesi böyle kirletti. Bütün İslam dünyasında aynı kirliliğe şahit olmak mümkündür. Aynı sürçmelerin, -hayır estağfirullah, sürçme değil tepetaklak gitmelerin- her yerde olduğuna şahit olabilirsiniz. Belki başka şeyler değil de, -zannediyorum- Müslümanlığın yeniden gelip hayata hayat olması mevzuunda, bu türlü şeyleri görme, sizi inkisara uğratır, ümidinizi kırar. Öyle bir ümit inkisarı yaşadığından dolayı Akif:

“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile,

Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile,

Kaç hakiki Müslüman gördüm, hep makberdedir,

Müslümanlık bilmiyorum amma galiba göklerdedir.”

diyor. Allah, inayetini bizlerle beraber eylesin. İnsî cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza buyursun; bizi Müslüman görünüp de şeytanın rolünü/senaryolarını oynayan kimselerden yapmasın.

Senaryo, bir yönüyle Kur’an dayanaklı, Sünnet dayanaklı, öyle gösteriliyor; “Allah!” deniyor, “Peygamber!” deniyor Ama -bağışlayın, lütfen bağışlayın- her türlü “halt” yeniyor.

  Ahirete Dair En Büyük Arzularımdan Biri

Yanlış dediğimiz, ettiğimiz, söylediğimiz şeylerden dolayı, Sana sığınırım Allah’ım. Denen her şey Sana doğru bir adım attırmalı. Her şey birkaç santim daha ileride Sen’i sevdirmeli!

Evet, diyeceğimiz şeylerle O’nu sevdirmeliyiz ki, O da bizi sevsin. حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُSevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah da sizi!” Siz sevince, sizi serfiraz kılar. Dünyanız da ma’mûr olur, ukbânız da ma’mûr olur. Hiç farkına varmadan, sürpriz aşamalarla birdenbire kendinizi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, O’na uymuş muktedîlerden biri gibi görürsünüz. Allah, orada bizi O’nunla haşr u neşr eylesin. Liyakat var mı, yok mu?!. Kıtmir’in en büyük arzularından bir tanesi: Oraya gittiğim zaman, hani cennetin hurisi, gilmanı benim çok umurumda değil. O’nun mübarek ayaklarına kapanıp doyasıya onları yalamak.. O’nun ayaklarına kapanıp doyasıya onları yalamak… İçimin sesi olduğu kanaatindeyim! İster inanın, ister inanmayın! Başka sevdam da olmadı; olsaydı zaten siz onun emarelerini de görürdünüz..

Sevdam o oldu. Amma, önde öyle insanlar var ki, benim o sevdama bakınca, onu deryada damla gibi görüyorum. O mevzuda o deryaları sinelerinde taşıyan insanlara Allah bizi bağışlasın.. Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’lere bizi bağışlasın.. Şâh-ı Geylâni’lere, Şeyhü’l-Harrânî’lere, Ebü’l-Hasan el-Harakânî’lere, Marufü’l-Kerhî’lere, Menbicî’lere, Nakşibendî’lere, Hazreti Pîr-i Mugân Şem’-i Tâbân Ziyâ-i Himmet Bediüzzaman’lara, hâs talebeleri Tâhir Mutlu’lara, Hasan Feyzî’lere, Hafız Ali’lere, Albay Hulusî beylere, Zübeyir Gündüzalp’lere.. arslanlara… Allah bizi onlara bağışlasın!..

  SORU: Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, mahiyet ve şahsiyeti itibariyle fevkalade duyarlıydı; hem menfi hem müspet hadiseleri çok derinden duyuyordu. Ayrıca, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) izzet, sabır ve hilm gibi sıfatları en mükemmel şekilde temsil ediyordu. Bu iki hususa rağmen, Cenâb-ı Hak, O’na, “Onların lafları seni üzmesin.” (Yûnus, 10/65); “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/10); “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme!” (A’râf, 7/199) buyuruyor. Bu emirler Efendimiz’e ne ifade ediyordu, bugün de bize neler ifade etmeli?

  CEVAP: Estağfirullah… Meseleyi -min gayri haddin- dar idrak, iz’an ve kavrayışımla ifade edecek olursak:

Birinci husus: Yüksek bir donanıma sahip Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem).. Türkçemize geçmiş ve Türkçeleşmiş bir kelime var, “onur” dediğimiz şey. O, büyük insanlarda ziyadesiyle mevcuttur. Onlarda o izzet, o itibar, o şeref, o onur duygusunun içtenleştirilmesi söz konusudur. Yani bir sinek bile gözlerinin önünde terbiyesizce uçsa, ondan bile rencide olurlar. Evvelâ o tabiat zarafeti, o tabiat inceliği, o “melekleşme” göz önünde bulundurulmalı. Ne gibi? Hazreti Cebrail’e kalkıp deseler ki “Sen biriyle bohemlikte bulunmuşsun!” Estağfirullah… Nefyederken bile söylemekten hicap duyuyorum. Ona ne kadar dokunur bu mesele. لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “(Melekler) asla Allah’a isyan etmezler ve kendilerine verilen bütün emirleri tam yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) Allah’ın emrettiği şeyi, kılı kırk yararcasına yaşarlar; yasakladığı şeylerden de fersah fersah uzak dururlar.

İşte öyle birine öyle bir gayyayı gösteriyorsun, öyle bir gayyayı diyorsun ki, şimdi onun o mevzuda duyacağı rahatsızlığı biraz kendi donanımıyla, meseleleri içtenleştirmesiyle, Allah karşısındaki konumuyla değerlendirmelisin. Bir hükümdara “Sen birinden şöyle bir şey çalmışsın!” demek.. düşünün bunu… Bu, sıradan, sokaktaki insana, bir haramiye, bir hırsıza demek gibi değildir. Ona ne kadar batar. Bakmayın bugün hırsızlık, irtikâp karşısında utanmayanlara!.. Bütün bütün hayâ hissinden mahrum kimseler olabilir ama mesele öyle değil. “Senin urban, numarası-drobu itibariyle sana uymadı!” demek bile, öyle bir sultanı, öyle bir rencide eder ki!.. Evvela bu zaviyeden, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek donanımı itibariyle onların dedikleri şeyler karşısında çok rencide oluyordu.

  Allah Rasûlü, sadece şahsı ve onuru adına değil, insanların âkibeti hesabına da hüzün duyuyordu.

İkincisi: Onların dedikleri şeyler, sadece O’nun nübüvvetiyle, peygamberliğini ilanıyla ve mesajıyla alakalı değildi. Allah’ı tanıtmasıyla da alakalı.. bu dünyanın fani olduğunu ifade etmesiyle de alakalı.. ve bekânın öbür âlemde olduğunu anlatmasıyla da alakalıydı… Bunlar ise, onu öyle üzüyordu ki!.. Neden? Çünkü akıbete bakarak meseleyi değerlendiriyordu.

Hani her zaman âcizane arz ettiğim gibi: Mirac’a çıkıyor, orada o baş döndürücü, bakış bulandırıcı şeylere şâhit oluyor. Zât-ı Ulûhiyeti gördüğü bile çokları tarafından ifade ediliyor; Kadı Iyaz, Şifâ-ı Şerif’inde ifade ediyor, Aliyyü’l-Kârî yazdığı şerhte ısrarla üzerinde duruyor, Nizâmî Mahzen-i Esrâr’ında “Başlarındaki gözleriyle gördü!” diyor. Bu mevzuda daha değişik insanlar da sayabilirim. Şimdi Bed’ü’l-Emâlî’deki ifadeye bakın:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî, s.50-54) Hazreti Üstad’ın ifadesiyle de, binlerce sene mesudane yaşanan dünya hayatı Cennet’in bir saatine mukabil gelmediği gibi, Cennet’in de binlerce sene hayatı Cemâlullah’ı rü’yetin bir dakikasına mukabil gelmeyecektir.

Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) -kurban olayım- görüyor O’nu (celle celâluhu). Bütün kâinatın çehresine serpiştirilen güzellikler ne ise, Mir’ât-ı ruhuna aksediyor. “Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür dâim.” Ama gördükten sonra, insanların o türlü ilahi lütuflardan, o türlü mazhariyetlerden mahrum kalmamaları için dönüyor. İşte Abdulkuddüs onu diyor: “Vallahi öyle makamları ihraz etti ki, yemin ediyorum, ben o makamları ihraz etseydim, geriye dönmezdim!” O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyüklüğü… Neden? Elinden tutup herkesi oraya götürmek için…

Şimdi düşünün, insanlar, başlarını almış gidiyorlar. Bir sele kendilerini kaptırmış gidiyorlar ki, şâirin ifadesiyle, “isyan deryasına yelken açmışlar, kenara çıkmaya koymuyor onları!..” Bunu görünce O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mahzun olur mu olmaz mı, tasalanır mı tasalanmaz mı?!. Bu zaviyeden de sadece şahsı ve onuru adına değil, “insanların âkibeti” adına da hüzün duyuyordu

  Onlar ne derlerse desinler, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır.

Bir de göz göre göre O’nun çok iyi bildiği, marifetini çok iyi içtenleştirdiği, karşısında el-pençe divan dururken bayılacak hale geldiği Zât-ı Ulûhiyet’e karşı, öyle hakaretler ediliyor ki!.. Hâşâ ve kellâ, onun yerine Lât’lar, Menât’lar, Uzzâ’lar, İsâf’lar, Nâile’ler konuyor. O Mahbub-u Mutlak, O Memduh-u Mutlak, O Sübhân-ı Mutlak, O Allah-ı Mutlak. O’na (celle celâluhu) yapılan bu hakaretler karşısında, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzülmeyecek de kim üzülecek?!.

O açıdan, dar dairede sadece böyle “gelip kulağına çalan şeyler, olumsuz ve negatif sözler karşısında tasalanıyordu, üzüntü duyuyordu” şeklinde anlamak, meseleyi kendi darlığımız çerçevesinde ele almak olur. O’nu, Muhammedî Ruh, Muhammedî ufuk (sallallâhu aleyhi ve sellem) açısından ele almak lazım. Bunların hepsine birden bakarak ve daha başka hususlara da ihtimal vererek وَلاَ يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ beyanını okumak lazım. “İşte onların bu mevzulardaki -onlara ait olması itibariyle, sizin huzurunuzda söylemem, sizi rahatsız etmesin- dırdırları, güft ü gû’ları, seni mahzun etmesin, tasalandırmasın!” (Yûnus, 10/65)

Bakın ona da işaret var, meseleyi siyaka bağladığınız zaman görüyorsunuz: “İzzet, Allah’a aittir.” Varsın onlar, Zât-ı Ulûhiyet’i, -hâşa ve kellâ- dâire-i Ulûhiyet, dâire-i Rububiyet, dâire-i Zât altına çeksinler; kendilerine göre, başka yerlere koysunlar; mekân isnadında bulunsunlar; -hâşâ- “Melekler O’nun kızlarıdır!” desinler, “Putlar, bilmem nesidir!” desinler. Esas “izzet”, Allah’a aittir. Yegâne gâlibiyet, aziz olma ona aittir. Hâşâ ve kellâ, ne “esmâ”sına, ne “sıfat”larına, ne “Zât”ına, ne “şuûnât”ına, ne “itibârât”ına zerre kadar lekenin konmayacağı bir tek Zât vardır, o da Ehad u Samed, Hayy u Kayyûm, Rahmân u Rahîm, Rabbü’l-âlemîn Allah’tır.

Bir de şimdi, bu siyaktaki meseleye bakın: إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şurası bir gerçek ki, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır. O, Semî’ (her sözü hakkıyla İşiten)dir, Alîm (her şeyi hakkıyla Bilen)dir.” (Yûnus, 10/65) Allah öyle Azîz, bütün izzet O’na ait. Fakat o insanlar, kendi seviyelerinden O’na karşı öyle saygısızca, öyle edepsizce laflar ediyorlar ki, buna Hazreti Ruhu Seyyidi’l-Enâm’ın gönlü dayanamıyor ve tasalanıyor. Onun için Cenâb-ı Hak, tesliye, teselli, ta’dil sadedinde buyuruyor: “Çok üzülme, kendini helak etme bu mevzuda. Allah Azîz’dir; onlar öyle deseler de, demeseler de. Allah, yegâne Azîz’dir, izzet bütünüyle O’na aittir!

  “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!”

Diğer meseleleri de, kısmen bu kategori içinde mütalaa edebilirsiniz: وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/10) Diyegeldikleri -yine- güft ü gû’ları karşısında, Sen, sabırlı ol!. “Dedikleri şey üzerine”, o sanki onun üzerine gelmiş gibi… Elinden geldiğince, -böyle- güzellikle onlardan uzak durmaya bak!

Bu meseleyi de umumî olarak ele alabilirsiniz. Hani günümüzde de oluyor: Sizin için şöyle böyle demişler; mesela “terör örgütü” demişler, mesela “paralel” demişler, mesela “haşhaşî” demişler, mesela “sülük” demişler… Şimdi her denen şeyi üzerinize alırsanız, “Ha bunu dedi, acaba ben ne desem?!” derseniz, hatta açıktan açığa yazmasanız, çizmeseniz bile bunlar nöronlarınıza çarpıp orada iz bıraktığı zaman, korteksinize çarpıp veya hafızanıza çarpıp orada kaldığı zaman, sizi rahatsız eder. Elden geldiğince bu türlü şeyleri güzellikle savmaya bakın.

Başka bir ayette ifade buyurulduğu gibi: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. Bir de görürsün ki, seninle arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34) Hasene ve seyyie bir değildir. Hasene, güzelliktir; seyyie de kötülüktür. Birileri, sana karşı kötülük yaptı, sen iyilikle sav onu! Hepsi olmasa bile, çokları bakarsınız, birden bire candan dost haline gelir. Onlar kötülük yapıyorlar diye ille de o şekilde karşılık vermek değil, evvela yapılması gerekli olan şey, iyilikle savmaya bakmak.

  Allah Rasûlü’nün Vicdan Enginliğini İfade Eden Bir Cümle: “Ateş nereye düşerse, beni yakar!”

Evet, o dönemde de maddî manevî ezâ ve cefâ oluyor; balyozlar inip-kalkıyor. Allah Rasûlü, ashabının çektiği şeyleri görüyor. Engin bir vicdanı var. Hani bir söz var, o mülahazayla meseleyi ele alabilirsiniz, biraz O’nun vicdanının enginliğini ifade eden bir ifade: “Ateş, düştüğü yeri yakar. Bu doğru, objektif, herkes için. Fakat bütün âlemi kucaklayan engin bir vicdan için esas olan duygu: Ateş nereye düşerse, beni yakar!” Myanmar’a ateş düşmüş, beni yakar o.. Endonezya’ya ateş düşmüş, beni yakar.. Irak’a ateş düşmüş, beni yakar… Ha “ben!” derken, “kâmil mü’min”i kastediyorum, benimle alakası yok, ben Mü’min’lerin Kıtmir’iyim. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun engin vicdanını, O’nun ruh enginliğini, kucaklayıcığını, re’fetini, şefkatini bu zaviyeden ele alacaksınız, bu zaviyeden alma mecburiyetindesiniz.

Allah, Kendine (celle celâluhu) ait iki ismi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında da kullanıyor; O’na رَءُوفٌ رَحِيمٌ diyor. Raûf ve Rahîm. Râif değil, Râhim değil; “Raûf” ve “Rahîm” mübalağa kipidir; “çok şefkatlidir, çok içtendir” manalarına gelir. Olumsuz bir şey karşısında cayır cayır yanar O.. ve “çok merhametlidir, herkese kucağı açıktır.” (Tevbe, 9/128) Şimdi böyle bir insanı alın, böyle bir tipi düşünün… Haşa, Frenkçe tabirle “prototip” demek doğru değil. Doğrusu, “insân-ı kâmil”. Cîlî’nin ifadesiyle “insân-ı kâmil”; eksiksiz, kusursuz, mutlak insan dediğiniz zaman, aklınıza gelecek bütün Peygamberlerin hususiyetini câmî, makam-ı cem’in sahibi, hatta cem-u cem’in sahibi Hazreti Ruhu seyyidi’l-enâm.

Şimdi böyle bir fıtratı, böyle bir tabiatı düşünün: Bilal’in göğsüne taşlar konmuş -canım çıksın- ve aynı zamanda sıcak kumda beyni kaynıyor.. Yâsir’i öldürüyorlar orada, Sümeyye’yi, kadını öldürüyorlar… Yani günümüzün canavarları gibi, kadın-erkek demeden herkesi derdest edip içeriye atıyorlar.. insanları çarmıhlara geriyorlar.. boykotlar ilan ediyorlar.. her türlü mahrumiyete maruz bırakıyorlar… Bütün bunları o ince vicdan, o kucaklayıcı vicdan, o raûf ve rahîm görüyor, biliyor. Allah, Kendi ismini vermiş; “Ben Raûf’um, Rahîm’im.. Benim Habibim de Raûf ve Rahîm’dir..لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size kendi aranızdan, (bizzat içinizde doğup büyümüş) bir Rasûl geldi: bırakın azaba düçar ve müstahak olmanızı, bir sıkıntıya bile uğramanız O’nun yüreğine oturur; size çok düşkün olup üzerinizde titrer; mü’minlere karşı son derece şefkatli ve son derece merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) “Raûf, Rahîm” diyor, Allah’ın ismi bu.. İşte böyle bir vicdanın başkalarının maruz kaldığı eziyetlerde duyacağı ezâyı, cefâyı siz varın hesap edin!..

  Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir.

“Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!” (Müzzemmil, 73/10) Dedikleri ve ettikleri neler varsa, neler söylüyorlarsa.. Zât-ı Ulûhiyet hakkında, öbür dünya hakkında, nübüvvet hakkında, Kitap hakkında… Kur’an-ı Mucizü’l-beyan’a “şiir” demek, “kehânet mahsulü” demek, “cin, peri ifadesi” demek… O’nun Allah’tan geldiğine kat’iyyen inanan temiz ve engin bir vicdan (sallallâhu aleyhi ve sellem).. Allah ile münasebet içinde olan bir vicdan.. O’na (celle celâluhu) mir’ât-ı mücellâ olan bir vicdan… O’nun bunlardan ne kadar teessür duyduğunu/duyacağını siz hesap edin!.. Allah (celle celâluhu) burada yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyor ki: وَاصْبِرْ Sabret!..

“Sabir”, esasen çölde, zehirli bir otun adıdır; “sabır” kelimesi de oradan alınmış, fiilleştirilmiştir. Onun için bir sözde deniyor ki: “Sabır, mebdei itibariyle zehir-zemberek bir şeydir; neticesi itibariyle de şeker ve şerbettir.” Başta katlanmak, bir yönüyle bir tohum atmaktır, toprağa tohumu atma gibi bir şeydir ki işte o zehir zemberektir. Zehiri zembereği toprağa atıyorsun, sonra üzerinde raksediyorsun; onun sonucu olarak, مَنْ صَبَرَ ظَفِرَ “Sabreden zafere erer.” sırrı görünüyor; birdenbire güller açıyor, bakıyorsun üzerlerinde şebnemler var ve bakıyorsun yanı başında bülbüller şakıyıp duruyor..

Evet, وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ “Onların söylediklerine karşı sabret!” (Müzzemmil, 73/10) Fiil, müzari kipiyle gelmiş, süreklilik ifade ediyor; bugün, yarın, yarından sonra da diyecekler, öbür gün de diyecekler; bugünün kefere, fecere ve münafıkları da diyecek, yarınkiler de diyecekler. Tabiat-ı beşeriyeyi doğru okuduğundan dolayı, kendi muasırlarının o mevzudaki güft u gû’ları karşısında rahatsız olduğu gibi, genetik olarak arkadan gelen nesillerde de aynı dırdırı duyuyor ve aynı zamanda o mevzuda da dişini sıkıp sabretmek -kurban olayım!- O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşüyor. Bütün bunlar karşısında, bir taraftan, dişini sık, sabret; bir diğer taraftan da “mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” ile mukabelede bulunma!.. Elden geldiğince o meselelerin çok içine dalma!.. Bir yönüyle bâtılı tasvir etmek suretiyle, kendi saf zihnini de başkalarının zihinlerini de idlâl etmemeye bak!..

  “Sen afv yolunu tut, örf ile emret ve kendini bilmezlerden yüz çevir!..”

Zaten şu ayet de bu hususlara cevap gibi; خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Sen afv yolunu tut, örf ile emret ve kendini bilmezlerden sarf-ı nazar eyle!” (A’râf, 7/199) Sen af yolunu tut, ona sımsıkı sarıl!.. Örfü, marufu, Allah’ın emirlerini de emret, tavsiye et, yaygınlaştır.

“Örf” tabiri iki manada kullanılır: a) Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerdir ki, bu, ümmetin hâssasıdır: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ “(Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110) b) Bir de “örf”, gelenek ve an’ane demektir. Dinin kalibre edici, süzgeçlerinden süzülmüş olan, sizin âdetlerinizden dinin mahsurlu görmediği ne varsa, ona da aynı zamanda “örf” denir.

“Sen afv yolunu tut.” وَأْمُرْ بِالْعُرْفِÖrf ile emret!” (A’râf, 7/199) Yani, onların da yadırgamayacağı, aklın da maruf bulacağı, aynı zamanda vicdan-ı selim’in “evet!” diyeceği, hiss-i selim’in “evet!” diyeceği şeyleri onlara söyle!.. وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ “Kendini bilmez cahillerden de sarf-ı nazar eyle!..” Burada عَن, bu’d-i mücâvezet içindir, “i’râz et, yüz çevir!” demektir.

Câhillerden, elden geldiğince, sarf-ı nazar edin!.. Çünkü, sürekli onlara döner, onlara bakar, onlara kulak verir, onları dinler, hep bir şeyleri onlarda okumaya çalışırsanız, çok rahatsız edici şeyler gelir çarpar size.. onlardan gelen şimşekler, çarpar. Dolayısıyla da, esas konsantre olmanız gereken meseleye konsantre olamazsınız.. hizmetinizde aksamalara sebebiyet verirsiniz. Onun için Hazret-i Pîr-i Mugân, “Çoktan beri elime gazete almıyorum, başkalarından duydum!” diyor Lahikalar’da. Neden? Çünkü o dönemde de, aynen zift medyası gibi, hep iftiralar, tezvirler savuruyorlar. Onlarla meşgul olunca, Kur’an-ı Kerim’in içine, deryalara derinlemesine dalan bir dalgıç gibi, dalıp da oradan inci-mercan çıkarmak mümkün olmaz. Benim kafam, sokakta ayağa düşmüş laflarla meşgul olduğu takdirde, ben konsantre olmam gereken hususlara yoğunlaşamam; im’ân-ı nazarda bulunmam gerekli olan şeyler -bir yönüyle- tâlî derecede kalır. Oysa iki elimiz var, dört elimiz dahi olsa, esas, sarılıp ikame etmeye çalıştığımız dâvâya yetmez! Diyor ya: “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!” Önemli ölçüler bunlar.

Bu açıdan da, “Falan şöyle demiş! Filan böyle demiş!” Bütün bunlar güft ü gû’dan ibarettir. (Daha “dırdır”ı tekrar etmem, sizi rahatsız eder; “güft ü gû” da Farsça; o da aynı manaya geliyor, Türkçemize geçmiş; “güft ü gû”, “dedikodu”.) Böyle dedikodularla iştigal ederseniz, zihin dünyanız, düşünce dünyanız, tefekkür dünyanız, bunlarla işgale uğrar; dolayısıyla yapmanız gerekli olan şeylerde değil de sermayeyi orada kullanmış olursunuz. Bir-iki insan, elden geldiğince tashih adına, tavzih adına, tekzip adına, tazminat adına, o türlü densizce lafları, güft ü gû’yu takibe vazifelendirilebilir; onlar takip ederler tâ umumun hakkı yenmesin.. kuzu-koyun kurda kaptırılmasın.. ve bu arada “ezhân-ı nezîhe” de onların telvisâtıyla kirlenmesin. Bu maksatlarla bir-iki insan meşgul olabilir. Aksi halde, herkes televizyonda, İnternet’te, şimdi telefonlarda, o türlü levsiyâta dalarsa, zannediyorum, nezîhata dalmaya fırsat kalmaz.. nezîhâtın hakkı, nazîfâtın hakkı çiğnenmiş olur.

Ona meydan vermemek için, وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَCahilin cehlinden i’râz et!” (A’râf, 7/199) deniyor. Evet, anonim bir söz vardır; çok eskiden, tâ on sekiz yaşımdayken, bir daktilocudan duymuştum. Eskiden avukatların yerinde onlar dilekçe filan yazarlardı. Bir süre Artova’da kalmıştım, orada böyle bir dava vekili vardı, görüşüyordum, ondan kulağımda kalmış; o levhalara da yazdım onu, kendi elimle: “Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!” Sâdi-i Şirâzî de Gülistan’ında der ki: “Sohbet-i bâ nâdan, alâmet-i nâdânist.” Yani; câhillerle sohbet etmek, câhillik alametidir. Yine Türk şiirimiz içinde vardır: “Nâdan ile sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan, söyler ne gelirse diline!” Câhillerinin laflarının durumu bu ise, bunlarla meşgul olmak, füzûliyatla iştigal sayılır.

  Bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar, bir süre daha batakçılarla düşüp kalksınlar!..

Son bir husus da şudur: Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ “Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!..” (En’âm, 6/91) Münkirler, o türlü faydasız iş ve sözlere dalıyorlar; Zât-ı Ulûhiyet (celle celâluhu) için şunu diyorlar, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için bunu diyorlar, vahiy için onu diyorlar.. dinin emirleri için şöyle, ukbâ için böyle diyorlar… Bir yönüyle böyle pisliğe dalmayı Kur’an-ı Kerim başka bir yerde şöyle nazara veriyor: مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطعِمُ الْمِسْكِينَ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ “Sorarlar: ‘Nedir sizi Cehennem çukuruna sürükleyen?’ Diğerleri: ‘Biz namaz kılanlardan değildik’ diye cevap verirler. ‘Yoksullara yemek vermez, ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik. Bâtıl bataklığına dalanlarla birlikte biz de dalardık. Din Günü’nü (hesap ve cezayı) yalanlar dururduk.’ derler.” (Müddessir, 74/42-46)

Cehenneme girenlere soruluyor da, onlar dört beş şey sayıyorlar, bir tanesi de bu: وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَBatakçılarla düşüp kalkıyorduk!” Gayyalara gömülenlerle, duygu-düşünce inhirafı yaşayanlarla, ağzı- gözü bozuk kimselerle; kalbi selim değil, ruhu selim değil, düşüncesi selim değil, hissi selim değil.. duygusunda, düşüncesinde, bütün muhakemelerinde neseb-i gayr-ı sahih sözler eden kimselerle beraber oluyorduk.

İşte bu ayet-i kerimede, iyilikleri görmeyen ve nasihatlere kulak vermeyen öyle kimselerden uzak durmak ve onları kendi bataklıklarında bırakmak gerektiği anlatılıyor: ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ Bırak onları, terk et onları; daldıkları şey içinde oynayadursunlar! Bir kere daldıkları şey, bir “gayyâ”.. “zift gayyâsı”; yalanlarıyla, iftiralarıyla, tezvirleriyle, zihinleri kirletmek için. Tabir-i diğerle, kendi zihinlerinin kirini, ruhlarının kirini, hislerinin kirini, vicdanlarının kirini başkalarına da atmak için. Onları onun içinde bırak; onunla oyalanadursunlar, oynayadursunlar!.. Oyundan sonuç alınmaz çünkü oyun esasen bir fiil değildir; amel değil, san’at değil, fiil değil, “oyun” diyor, (لُعْب) diyor. Zaten dünyaya bakan yanıyla hayat da bir oyun: إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ “Dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve eğlenmeden ibarettir.” (Muhammed, 47/36) Onlar da o “le’ib u lehv”e dalmış, baş aşağı gayyaya yuvarlanmışlar.

Şu halde, ذَرُوهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ، يَلْعَبُونَ، يَلْعَبُونَ  Bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.. oynayadursunlar.. oynayadursunlar!.. Bugün kim onlar? Zift medyası ashabı!..

Bamteli: TEVEKKÜL İÇİNDE SABREDECEĞİZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

 Müslümanların birkaç asırlık en büyük yitiği, dinî hayatı şekle boğmayan hal âbideleri ve temsil kahramanlarıdır.

Demiş ki Büyük Adam (Hazreti Bediüzzaman): “Tatmaya izin var, doymaya yok” (“… O meyveler, nümunelerdir; tatmaya izin var, tâ asıllarına talib olup müşteri olsun; yoksa, hayvan gibi yutmaya izin yoktur.” Sözler, s.61). Teşekkür için de, tadıp doymama bir esastır. Tıka-basa yediğiniz zaman, midede ne havaya yer kalır, ne suya yer kalır, ne de şükre yer kalır. Çünkü arkasından gelirse, gaflet gelir; esner durursunuz. Amma Allah’ın nimetini tadarsanız kuvve-i zâkia ile, hâlâ içinizde yeme arzusu ve isteği vardır; “Allah’ım! Bu yemekler ne güzelmiş! Bu içecekler ne güzelmiş! Bu soğuk su ne güzelmiş!” dersiniz. Bunları değerlendirip takdir etme, bir yönüyle mizana vurma, “Tat alma hissi, lisan, dil, dudak… Ne yerinde şeylermiş bunlar!” deme, bütün bunları icmâlen bile olsa, mülahazaya alma, öyle derin şükürdür ki, bunların hepsi gider, gider, gider, şu arşa ulaşır: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Eğer şükrederseniz, Ben de nimetimi artırırım.” (İbrahim Sûresi, 14/7)

Ne var ki, midesi için yaşayanlarda bunlar olmaz.. bedenî zevklerini takib eden insanlar için bunlar olmaz.. dünyayı ebedî gören insanlar için bunlar olmaz.. tevehhüm-ü ebediyetle sarhoş olan, tûl-i emel ile mest u mahmur yaşayan insanlar için bunlar olmaz… Bunlar, “basiret”e, Cenâb-ı Hakk’ın lütfudur. Her zaman “uyûn-u sâhire” (göz kırpmadan, sürekli O’nu kollayan veya O’nun tarafından kollandığı mülahazasıyla yaşayan insanlar) için söz konusudur. Namazında, niyazında, kıyamında, rükûunda ve secdesindeki haliyle dıştan bakan bir insana “Bu adam Allah’a inanıyor görünüyor!” dedirten kullar için bahis mevzuudur.

Hani bazılarımız, -biraz da kendime benzetiyorum, Allah affetsin- elleri duada ama “O nasıl yapıyor, bu nasıl yapıyor?” dercesine sağa-sola bakıyor. Peygamber Efendimiz, namazda etrafa bakınmaya, göz ucuyla olsun çevreye bakıp durmaya “şeytanın, insanın namazından çaldığı şeyler” manasına “ihtilâs-ı şeytan” buyuruyor. Şeytan, başkalarını kullanıyor, “Bir miktar da bana!” diyor, “Hepsini Allah’a verme!” diyor, “Azıcık böyle yap, bir miktar da bana ver!” diyor. O da mahrum etmiyor şeytanı; onun da gönlü hoş olsun diye şeytana veriyor.

Hâlbuki اَلْمُؤْمِنُ إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُHakiki mü’min, görüldüğü yerde, Allah’ı hatırlatan insandır.”; oturuşunda, kalkışında, kıyamında, rükûunda, secdesinde, mâbede girdiğinde benzinin renk atmasında, bakışının bulanmasında Allah’ı hatırlatan; dilden, dudaktan, beyandan öte “bir beyan insanı”dır, “Allah’ı hatırlatan insan”dır, “hâl âbidesi”dir, “temsil kahramanı”dır. Firdevsî’nin destanı ölçüsünde destanlarla anlatamayacağınız şeyleri, bir kereliğine öyle birini görmekle hissedersiniz. Zannediyorum, içinize oturur her şey; “Elhamdülillah, demek böyle insanlar da varmış!” dersiniz. Belki bizim, birkaç asır evvel yitirdiğimiz, hasretini çektiğimiz şey de o; “hâl âbideleri”, “timsal kahramanları”, “temsil kahramanları”.

 “İslam, İslam, İslam…” diyen bir kısım nadanlar İslam’ın canına kıydılar.

Yalan ve gösteriş, gürültülü; hakikat ve samimiyet, sessizdir. Yıldırımlar, gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar”. Gürültülü değil, içten fokur fokur kaynama, mağmalar gibi.. aşkını, heyecanını içinde boğma.. “Âşık’ım!” dersen, belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Bunu “Şuara leşkerine mir-i livâdır sühânım” (Sözüm, şâirler ordusuna bayrak emîridir.) diyen, şâirlerin sultanı Fuzûlî söylüyor.

Evet, yan, yakıl, ocaklar gibi amma gam izhar eyleme! Bilmesin âlem onu. Fakat tavır ve davranışlarınla öyle bir irtibat tavrı sergile ki!.. Bir insan Allah’a inanıyorsa, tavırlarına-davranışlarına da o inanç yansır. Aksine, ayağını ayağının üstüne atan, âlemi hafife alan, kaykılıp arkasına -başkalarının yanında- yayılan, namaz kılarken sağı-solu kollayan, namazda mı değil mi belli olmayan, tavırlarıyla “amel-i kesir”den bir türlü sıyrılamayan insan, zannediyorum, başkalarını da namazdan ürkütür, namaza karşı sinelerde tiksinti hâsıl eder. Neden Türkiye’de, düne kadar devamlı namaz kılma nispeti yüzde 40-45 iken, şimdilerde yüzde 25’e düşmüş?!. Örnek Müslüman eksikliğinden…

İslam, İslam, İslam..” diyen insanlar “İslam”ın canına kıydılar. Şekil ve surete onu bağladılar. Onun bir iç meselesi, içtenleştirme meselesi olduğunu düşünemediler. Öndekileri millet öyle gördü, “Bu da böyle olur!” dediler. Çok defa hiç namaz kılmadılar amma Müslümanlığı da hiç dillerinden düşürmediler. Dolayısıyla onların arkasından sürüklenenler de, “gerçek mü’min tabiatı”nı, “ahsen-i takvime uygunluk halleri”ni, yolda bir yere bıraktılar, yitirdiler. Hem öyle bir yitirdiler ki, dönüp arama duygusunu da yitirdiler. Acaba Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler. Hazreti Muhammed Mustafa Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler. Yalan söylediler, Kendilerini takip edenleri aldatıp çektiler bir vadiye.. karanlık bir vadiye.. İslam’ın ışığının olmadığı bir vadiye.. kalbî ve ruhî hayatın olmadığı bir vâdiye.. cismaniyetin, hayvaniyetin, beşerî garizelerin boy gezdiği bir vadiye çektiler. İnsanları bohemleştirdiler. Onlar da düşünemez oldular; kimin arkasında bulunduklarının da farkına varamadılar. Alkış tuttular, onlara destanlar kestiler. Ve onlar gibi düşünmeyenlere “kâfir, münafık” dediler. Arkadakiler de o Abdullah b. Übeyy b. Selül’leri adım adım takip ettiler; Peygamber yoluna karşı, Ebu Bekir yoluna karşı, Ömer yoluna karşı.. hâlâ da takip ediyorlar.

 İslam coğrafyasında en büyük tehlike, nifaktır!..

En tehlikeli şey, şeytanın kâfiri, kâfir yapması değildir; münafıkı, Müslüman göstermesidir. En tehlikeli şey, odur. Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar. Fakat münafık, meseleyi öyle bir karıştırır ki, Müslümanlık ile kâfirlik, bir harcın parçaları gibi, farklı kimyevî şeylerin bir araya gelmesi gibi olur. O güzellik, o beriki çirkinlikle bir araya gelince, kömür-elmas birbirine karışır. Siz, anlayın artık meselenin ne olduğunu!.. Günümüzün İslam dünyasında, bu şenaat, bu denaet yaşanıyor. Bazı yerlerde de katmerli yaşanıyor. Bazı yerlerde “müfret” yaşanıyor; bazı yerlerde “müza’âf” yaşanıyor, bazı yerlerde, -Kapadokya gibi- “mük’ab” yaşanıyor. Münafıklar, gemi azıya almış öyle gidiyorlar ki, hakiki Müslümanlara fırsat vermeme, canlarını alma, “Aman vurun, iflah etmeyin!” mülahazasıyla yaşama adetâ şiar haline, ideal haline, gâye-i hayal haline getirilmiş. Böyle bir dünyada, dış dünyadaki insanların Müslümanlığa imrenmesine imkân yoktur. Onun mübarek, dırahşan çehresini, değişik terör örgütleri gibi, bu değişik terör devletleri de öyle kirlettiler ki!.. Zannediyorum yarım asır, bu kirleri yıkamak için uğraşacaksınız, yine de dıştakilerine Müslümanlığın gerçek çehresini göstermede çok zorlanacaksınız; göbeğiniz çatlayacak, şakaklarınız zonklayacak, kasıklarınızı tutacaksınız, Üstad Necip Fazıl ifadesiyle, “öz beyninizi burnunuzdan kusacaksınız!”

Bunları dedim ama… “Ger günahım Kuh-i Kaf olsa ne gam yâ Celil / Rahmetin bahrine nisbet ennehû şey’un kalîl”. Belki de bizim günahlarımızdan, münafıklar böyle yüz aldı ve yol aldılar, mesafe aldılar, fırsat buldular. Şimdi hadiselerin lisanıyla “Niye firasetinizi kullanmadınız? Neden doğruyu doğru, eğriyi eğri göremediniz?” deniyor ve dolayısıyla Allah, zâlimin eliyle ensenize şamarlar indirmeye başladı, kulağınızı çekmeye başladı. Adeta, “Mü’min, bu kadar aptal olmamalı! Münafığın arkasından gitmemeli! Aptal koyunlar gibi kurdun arkasından sürüklenmemeli! Karanlık derelere yuvarlanmamalı! Aklınızı başınıza alın da, bir daha münafıkların arkasından sürüklenmeyin! Kendi yolunuzda yürüyün!.. Yürüyün ve önünüzde her zaman Ebu Bekir u Ömer u Osman u Ali’nin sesini-soluğunu duyun!” deniyor. Onların sesi-soluğu, parçalanmış Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın sesi-soluğudur; bir derinliğiyle Ebu Bekir’de, başka bir derinliğiyle Ömer’de, başka bir derinliğiyle Osman’da, başka bir derinliğiyle Haydar-ı Kerrâr, Şâh-ı Merdân, Dâmâd-ı Nebî Hazreti Ali’dedir. Onları (radıyallahu anhüm ecmaîn) takip ederseniz, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehbere ulaşabilirsiniz. O’na ulaştığınız zaman, Allah’la aranızdaki münasebeti tesis etmiş olabilirsiniz. Sadece, yarım yamalak namazla değil, yarım yamalak oruçla değil, “Müslümanım!” demekle değil, “Biz, İslamî bir idare istiyoruz!” demekle değil… Gerçek Müslüman olmakla.. gerçek Müslüman olmakla, Râşid halifelere ulaşırsınız… Onlar da, elinizden tutarlar, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a götürürler. “Referansız Yâ Rasûlullah!” derler. Onlar referans ise şayet, Allah Rasûlü, dergâh-ı nebevisinden sizi kovmaz. Rasûlullah’ın referans olduğunu da, Allah, dergâhından kovmaz.

Şeytanın referansıyla, tûl-i emel içinde, tevehhüm-ü ebediyet dalgınlığıyla yaşayan, şatafattan hoşlanan, alkışlanmayı cana minnet bilen, şeytanın oyuncağı, Müslüman görünen zavallılar… Böyle görünmekle onlar, hiç farkına varmadan cehennemdeki gayyalarını derinleştiriyorlar. Bir kuyu kazıyorlar başkalarına fakat kazmayı her yere çalışla, esfel-i sâfiline doğru bir derinlik açıyorlar. Çünkü Kur’an diyor ki: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِMünafıklar, cehennemde, kâfirlerin de altında, en derin derekededirler!”. (Nisâ Sûresi, 4/145) Mü’mine kuyu kazmak için kazma çalan insanlar, onları zindanlara atan insanlar, mallarına el koyan insanlar, “Başkalarının yolunda kuyu kazdım!” zannettiklerinde, esasen, nifakları adına, esfel-i sâfiline doğru kuyu kazıyorlar. Öbür tarafta göreceksiniz.

 Soru: Hazreti Nuh, Hazreti Hud ve Hazreti Salih (alâ Seyyidinâ ve aleyhimüssalâtü vesselam) efendilerimiz gibi pek çok peygamberin, tehdit ve hakaretler karşısında وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ dedikleri anlatılıyor. Önceki ayetler de nazar-ı itibara alınarak, hemen bütün peygamberlerin bu ortak beyanıyla dikkat çekilen iki noktaya (tevekkül ve sabra) dair ayette kullanılan kayıtlar ışığında neler söylenebilir?

Hazreti Bediüzzaman da قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ (İbrâhîm, 14/10) ayet-i kerimesini bir risalesine (23. Lem’a / Hüccetü’l-lahi’l-Bâliğa Risalesi / Üçüncü Hüccet-i İmâniye) serlevha yapmış. Ayette geçen “Fâtır”, gökleri ve yeri yaratan, onu şekillendiren, kesen-biçen, kıvamına getiren; sadece “ol!” demekle onu öyle bırakmayan, aynı zamanda tam bir kıvama koyan manalarına geliyor. Kâinattaki bütün kesmeleri, biçmeleri, yontmaları ifade ediyor. Teşbihte hata olmasın, kâinat da eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağıyla âhenk içinde meydana getirilen bir âbide gibi. Kâinat, Hazreti Pîr’in ifadesiyle,  “büyük bir insan”, insan da “küçük bir kâinat”; kâinat bir kitap, insan da onun fihristi. “Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musaggarası hükmünde olup, umum esmanın nakışlarını gösteriyor.” (Lem’alar, 354) Dolayısıyla çok yerde “Fâtır” kelimesi kullanılıyor ki, o, “kesen, biçen, şekillendiren, kıvama koyan, her şeyi yerli yerine yerleştiren; ne aklın-mantığın istiğrab edeceği/yadırgayacağı bir tavır, ne de beğenilmeyecek bir hal bırakan; الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ “O, her şeyi en güzel şekilde yaratır.” (Secde, 32/7) fehvasınca, sistemlerden o sistemlerin fihristi, özeti, hülasası olan insana kadar her şeyi en mükemmel vaziyette halk eden manalarının tamamını ihtiva ediyor.

 “Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha!..”

Öncelikle, Peygamberlerin kavimlerinden müşrikler diyorlar ki: وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ “Gerçekten biz, bizi kabul etmeye çağırdığınız bu şeyler hakkında çok derin bir kuşku içindeyiz.” (İbrâhîm, 14/9) Biz bir şekk/tereddüt içindeyiz. Hatta onun da ötesinde, -ism-i fâil sigasıyla ifade ediliyor- “mürîb”, bir “septist”, “sofist”iz yani, “reyb” içindeyiz. Bizimkiler o septizmi, sofizmi “reybîlik” kelimesiyle ifade etmişlerdi. Zannediyorum Ahmed Naim merhum da “İlmü’n-nefis”te ve diğerleri de kendi kitaplarında “reybîlik” sözüyle ifade ediyor, bu “mürîb” kelimesinden dolayı.

قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ “Kendilerine gönderilen rasûller ise onlara şöyle karşılık verdiler: Gökleri ve yeri var edip, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Allah hakkında şüphe etmek ha!” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) Bir kere, yarattığı yerlerle ve göklerle O, öyle bir mesaj ortaya koyuyor ki; “Bir kitab-ı a’zâmdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan, manası Allah çıkar.” Ayette adeta “Göklere, yıldızlara, semaya, nizama, âhenge, zeminin onlarla münasebetine bak!” denilerek, bir yönüyle o koca kitapta icmâlen makro âlemden mikro âleme, normo âleme doğru bir geliş ifade ediliyor. Sonra da diyor ki, …يَدْعُوكُمْ “O, sizi (Kendisine inanmaya) çağırıyor ki, neticede günahlarınızı bağışlasın ve (içinde bulunduğunuz helâki hak eden durumdan sizi kurtarıp, Kendi katında) belli bir sona kadar size süre tanısın.” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) İşte bu gökleri ve yeri Yaratan -ki, size “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorulduğunda, siz de “Allah” diyorsunuz.” (Bkz. Mü’minûn Sûresi, 84-90; Yunus Sûresi, 31)- يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ Sizden bir şey istemiyor; sizi yarlığamayı diliyor. Muktezâ-i beşeriyet olarak sağınıza, solunuza, yüzünüze, gözünüze bulaşan, tabiatınıza aykırı kirlerden sizi arındırmak için, günahlarınızı yarlığamak için çağırıyor.

Bir de وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّىBelli bir süreye kadar size mehil üstüne mehil veriyor”. Burada da esasen, akla değer atfediyor. Bugün olmadı.. yarın olmadı.. öbür gün bir şeyle karşı karşıya kalırsınız, gözünüz açılır. Bir yerde görmemişsinizdir, başka bir yerde basiretiniz bir şeyi sezer. Bir yerde bir imhâli değerlendirirsiniz, orada bir kere daha ama farklı bakarsınız. فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ayetinde ifade edildiği gibi, tekrar tekrar bakarsınız. Dön bir kere daha bak canım!.. Dön bir kere daha bak!.. Âhenge bak, nizama bak, düzene bak!.. Bu açıdan da وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّىNankörlüğünüz karşısında, zulmünüz karşısında, nifakınız karşısında, sizi hemen, çarçabuk yerin dibine batırmıyor” diyor. Peygamberlerin müşterek mesajı, bu.

 “Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur.”

Onlar ise şöyle karşılık verdiler: قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ “Dediler ki: Siz de bizim gibi ancak birer beşersiniz; bizi atalarımızın tapageldiği ‘ilâh’lardan vazgeçirmek istiyorsunuz. (Eğer iddianızda doğru iseniz,) haydi bize açık ve karşı çıkılmaz bir delil (bizi inanmaya mecbur edecek bir mucize) getirin!” (İbrâhîm Sûresi, 14/10) “Siz de bizim gibi insansınız!” Sathî bakış öyle.. Doğru; el-ayak, göz-kulak, dil-dudak görünce, öyle diyor; bu, sathî bakış.. bakıp görememe. تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَاSizin derdiniz, bizi, babalarımızın ibadet edegeldiği (hani meşhurları olan Lat, Menat, Uzza, İsaf, Nâile) bu putlara tapmaktan alıkoymak.. (Kâbe’nin çevresini ve içini kirleten) 360 küsur putlara tapmaktan alıkoymak; derdiniz bu!” (Efendimiz için olunca böyle..) فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍBize apaçık, gözü açan, bâriz, beyyin bir bürhan, bir delil, bir sultan getirin!” “Sultan” kelimesine, Kur’an-ı Kerim tefsirlerinde, bu manaların hepsi veriliyor; “bürhan” deniyor, “ilzam edici bir şey” deniyor, “bir mucize” deniyor, “bir harika” deniyor. Hani “gökten bir taş gelsin!” (İsrâ Sûresi:92; Şuarâ Sûresi:187), “Ay parçalansın!” diyorlar. Bütün bunların hepsi, o sultan.

Kâfirler, münafıklar, putperestler, mülhitler, böyle diyedursunlar; Peygambere gelince: قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ يَمُنُّ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  “Rasûlleri onlara şöyle karşılık verdi: Biz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz. Fakat Allah, kulları içinde her kimi dilerse ona hususî bir ihsanda bulunur. Sonra, Allah izin vermedikçe size herhangi bir delil getirmemiz de söz konusu olamaz. Mü’minler, (her meselede) ancak Allah’a dayanıp güvenmelidirler.” (İbrâhîm Sûresi, 14/11)

Bu ayetlerde قَالَتْ “Kâlet” denilerek kelimenin müennes olarak kullanılması insanın kafasına takılabilir. Evet, niye müennes kelimeyle ifade edilmiş? Hani كُلُّ جَمْعٍ مُؤَنَّثٌ filan dersiniz. “Cem-i müzekker-i sâlimin gayrı her cemi, cemaat tevili ile te’nis hükmündedir.” denir. Fakat enbiya-i izâm için, “cem-i müzzekker-i gayr-ı sâlim” demek doğru değildir. Allahu A’lem, onlar kavimleri karşısında, zâhiren, bir zaafa uğradıklarından dolayı, “cemaat halinde” ama öyle bir cemaat halinde, “Hiç olmazsa öyle bir cemaati dinleyin!” manalarına işaret edilmektedir.

Ayette رُسُلُهُمْ “Rusülühüm” denilmek suretiyle, aynı zamanda bütün Peygamberlerin de mesajı olduğu yeniden vurgulanıyor. قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْBiz, evet, sizin gibi ancak birer beşeriz.” Bu doğru. Bakın, objektif; birine bir şeyi anlatırken, onların doğrularını da doğrulamak lazım; tâ bir yönüyle sizin insafınız, objektif düşünceniz, aynı zamanda, onları da objektif düşünceye sevk etsin. Doğru, o açıdan doğru. قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ Biz de sizin gibi birer insanız, “misl”iniziz… Fakat burada da aynı zamanda “misl” kelimesi kullanılıyor; mesela إِنْ نَحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ عَيْنُكُمْ değil. “Aynen sizin gibi” değil, “misil”; dış ve heykel itibarıyla, fizyolojik ve anatomik açıdan bakınca, “Evet, sizin gibi; el-ayak, göz-kulak, dil-dudak bakımından “misl”iniziz; fakat “aynı” değiliz sizinle. Onu da müşrik kafası anlar mı, anlamaz mı? Amma, Kur’an-ı Kerim, anlasınlar diye söylüyor.

 İnsanlığın İftihar Tablosu’na Allah’ın ilmi ve malumatı sayısınca salât ü selam olsun!..

وَلَكِنَّ اللهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ “Lakin, Allah (celle celâluhu) kullarından, dilediğine ekstradan lütuflarda bulunur.” خَارِقَةً، كَرَمًا، إِكْرَامًا، كَرَامَةً، مُعْجِزَةً Harika, cömertlik eseri bağış, ikram, keramet, ve mucize olarak, Allah birilerine بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve tasavvurları aşkın ihsanlarda bulunur. Birisini çıkarır; Hazreti Nuh’u çıkarır; onun torunu sayılan, وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ veya yolunun yoldaşı olan Hazreti İbrahîm’i çıkarır; Hazreti Musa’yı çıkarır; Hazreti İsâ’yı çıkarır. Allah’ın binlerce salat ve selamı, binlerce salat ve selam kendisine az gelen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve onların üzerine olsun.

Antrparantez; şimdilerde “binlerce” değil de بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “Allah’ın ilmi ve malumatı sayısınca” diyorum. Salat ü selam okurken, اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السَّمَاوَاتِ وَأَهْلِ اْلأَرَضِينَ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ demeyi tercih ediyorum. Bazı Hak dostları (…ألفُ ألفِ صلاة) “elfu elfi salâtin..” demişler; o da kesretten kinaye. Belki (…ألفُ ألفِ صلاة) “elfu elfi salâtin..” derken onlar, bir milyon değil de, “trilyon.. trilyon…” demek istemişlerdir, kesretten kinaye.. Fakat kinayeden daha ziyade sarîhi söylemek hoşuma gidiyor. Aynı zamanda, Hasan Basri Çantay, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا ayet-i kerimesinin mealinde, salât u selam ile alakalı diyor ki: En derin salât u selam, اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üzerine Allah’ın ilmi sayısınca ve Allah’ın malumatı sayısınca, salat, selam ve bereket olsun. Allah’ın o kadar salât u selamını, başta bir yönüyle bütün peygamberlerin çekirdeği olan, hükmü sonunda kafiye gibi gelen; ağacında/temelinde fide olarak bulunan, başında da bir meyve şeklinde arz-ı endâm eden Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm hak ediyor. Dolayısıyla da ondan ötürü, öbürlerine de salât ü selam demek, kadirşinaslığın ifadesidir.

Bir tane daha antrparantez diyeyim: Ben o enbiya-i izama, evliya-ı fihama, onların ümmetlerine, evlatlarına, torunlarına salat u selam okurken, biraz da rikkatime dokunuyor. Diyorum ki: “Onları -böyle- rahmetle yâd eden yeryüzünde kimse kalmadı. Şu kadar mürsel, şu kadar nebi.. şu kadar Kur’an-ı Kerim’de geçen peygamber… Bunların arkasında giden bir sürü insan… Fakat onların hayrına hiçbir şey yapmıyorlar. Dolayısıyla, zannediyorum, onları hayırla yâd etmek de, onların hayırla yâd edilmesi üzere gönderilen, bütün hayırların kaynağı, Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine düşüyor.

 Meccânen Allahım.. meccânen.. meccânen!..

Konuya dönelim: وَلَكِنَّ اللهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِAllah, kullarından dilediğine meccanen lütuflarda bulunur.” Var ya el-Kulubu’d-Dâria’da: اَللَّهُمَّ خَلَقْتَنِي مَجَّانًا، وَرَزَقْتَنِي مَجَّانًا، فَاغْفِرْ لِي مَجَّانًاAllah’ım, beni meccânen yarattın.. Allah’ım, beni meccânen rızıklandırdın.. Meccanen de mağfiret buyur!” Çoğaltabilirsiniz; Allah’ım, beni meccânen Müslüman yaptın.. meccânen insan şeklinde yarattın.. meccânen Hazreti Muhammed’e ümmet yaptın.. meccânen âhirzamanda “kardeşlerim!” dediği zümre içinde gönderdin.. meccânen din-i mübin-i İslam’a hizmet etme imkanları verdin.. meccânen bir cemaat-i uzmâ içinde -şom ağızların “terör örgütü” demesine bakmayın-, nâm-ı Celîl-i İlahî’yi güneşin doğup battığı her yere götürmeye kararlı bir cemaat içinde beni yarattın.. meccânen.. meccânen… Allah’ım, biz karşılığını ortaya koyamasak bile bu işi tamamlamayı da meccanen bize lütfeyle.. Kereminle, lütfunla, Nâm-ı celil-i sübhanîni, Nâm-ı celil-i nebevîyi, güneşin doğup battığı, hatta Kıtmir’in mülahazasıyla, Güney Kutbu’ndaki penguenlere kadar götürmeyi nasip et. Onlara da fısıldayalım: “Biliyor musunuz penguenler! Muhammedun Rasûlullah.. Allah’ın şanlı, nâmlı, nişanlı, adlı, ünvanlı bir kulu vardı! İnsanlık, O’nunla ışığa gözlerini açtı.. O’nu size fısıldamaya geldik. Buralarda da fısıldayalım O’nun adını buralar, bu buzullar da duysun!..”

Peygamberler sözlerine devam ederler: وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللهِSize hemen bir sultan (delil, mucize, burhan) getirmek de bizim elimizden gelmez.”. Zira mucize, bildiğiniz gibi, Peygamberin, dava-i nübüvvetini ispat etmek üzere, Peygamberin eliyle Allah’ın yarattığı harikulade şeydir. Birilerinin gözünün açılmasını ve hakka hakikate uyanmasını sağlamak üzere velinin vilayetini izhar etmek için o velinin eliyle, onun gayret ve iradesini ortaya koymasıyla, Allah’ın yarattığı hârikulade şeye de “kerâmet” denir. Hazreti Pîr bir basamak aşağıya çekerek ona “ikrâm” diyor. İsterseniz bir basamak daha aşağıya çekerek “kerem” diyebilirsiniz. “Kereme teveccüh” de diyebilirsiniz.. Şahsınız hakkında düşünürken böyle düşünmeniz uygun olabilir.

  “Başkasına değil, tevekkül edeceklerse mü’minler, ancak Allah’a tevekkül ederler!

Bu, peygamber mülahazası.. Onlar “metluv” veya “gayr-ı metluv” vahiy ile konuşuyorlar; hevâ-i nefislerine göre konuşmuyorlar: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ “O, asla heva ve hevesinden konuşmaz; O’nun size söyledikleri, ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Kur’ân’ı) O’na o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi.” (Necm, 53/3-6) Diyorlar ki: وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَBaşkasına değil, ancak Allah’a tevekkül eder mü’minler.” Evet, وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ denmek suretiyle, “alâ” harf-i cerri, lafz-ı celâle başında hasr ve inhisara delalet ediyor: “Başkasına değil, tevekkül edeceklerse mü’minler, ancak Allah’a tevekkül ederler!

“Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefvîz et ve rahat bul / Hakkına razı ol / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..

Hakk’ın olicak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..”

Nihayet Peygamberler diyorlar ki: وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yollara bizi ileten O’dur. Bize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz. Zaten tevekkül sahiplerine de düşen, ancak Allah’a dayanıp güvenmektir.” (İbrâhîm Sûresi, 14/12)

وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِNe diye Allah’a tevekkül etmeyeceğiz ki?!” Bir kere, önce verdiği şeyleri şükranla yâd ederseniz şayet, Allah (celle celâluhu) ekstra lütuflarda bulunur. Biraz evvelki mülahazayı, tasdî’ye bâdi olsa (başınızı ağrıtmaya açık bulunsa) bile -ben öyle görmüyorum- bir kere daha tekrar edeyim: بِحَيْثُ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ، كَرَمًا، إِكْرَامًا، كَرَامَةً، خَارِقَةً Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insan hafsalasının alamayacağı bir şekilde, keremen, ikrâmen, kerâmeten, hârikaten… Allah neler ve neler başımızdan aşağıya yağdırır, kendi lütfuyla, keremiyle, fazlıyla…

 “Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır.”

Allah’ın “fazl”ı, O’nun ekstradan lütfetmesi demektir. Hazreti Pîr Mektubat’ta bir yerde, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “Bu, dilediği kimselere Allah’ın lütfedeceği bir ihsanıdır.” (Hadid, 57/21) beyanına işaret ediyor. Yani, niye kendinden biliyorsun? ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Allah, bunu, dilediğine verir. Cenâb-ı Hak, size bir ilham veriyorsa, bir ihtarda bulunuyorsa, bir iş yaptırtıyorsa, bir şey konuşturuyorsa, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ Arkadaşlarımız, cennete girme mevzuunda, o tabiri kullanıyorlar ama istiğrab edilecek bir şey değil. Cenâb-ı Hakk’ın fazlı olmadan kimse cennete giremez. O, “ekstradan bir lütuf” demektir. En küçük, zerre kadar bile karşılığı takdim edilmemiş bir lütuf, bir ihsan, bir ulûfe-i şahane demektir.

Cennet’e yalnızca ekstra lütufla, sadece Allah’ın fazlıyla girilebileceğini beyan eden Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e “Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü?” denilince, En Doğru Sözlü İnsan وَلاَ أَنَا، إلاَّ أنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍEvet, Allah’ın fazlı ve rahmeti olmazsa, beni sarıp sarmalamazsa, ben de cennete giremem!” buyuruyor. Sana kurban olayım; hem tevazuuna kurban olayım, hem hakikate tercüman olmana kurban olayım!.. Sen öyle deyince, a be imamım, ben arkadan nasıl düşünmeliyim?!.

وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, takip etmemiz gereken yollara bizi ileten O’dur.” Sebil değil, sübül; yol değil, yollar. Çağlara göre, bir yönüyle zamanın gerektirdiği yorumlara göre, insanların idrak ve irfan ufuklarına göre, farklı farklı zamanlarda, semadan farklı farklı mesajlar sağanağı gelmiştir. Dolayısıyla burada bir de “sübül” سُبُل denerek bu husus vurgulanıyor. Başka bir yerde, وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاBizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere (kendisini mücahedeye adamışlara) elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.” (Ankebut, 29/69) Yan, “katele” yerine “câhede” ifadesini kullanarak diyeyim: مَنْ جَاهَدَ لِتَكونَ كَلِمَةُ اللهِ هي العُلْيَا ، فَهوَ في سبيلِ اللهِNam-ı Celîl-i İlâhî’nin yeryüzünde şehbal açıp dalgalanması uğrunda mücâhede eden insan Allah yolundadır.” İşteBiz o Allah yolunda mücahede ehlini farklı farklı yollara hidayet ederiz” buyuruyor Cenâb-ı Hak. Farklı farklı yollar.. mizaca göre, mezâka göre, mezhebe göre, anlayışa göre… Usul’de müttehid fakat detayda, teferruatta, zamanın yorumunu yanına alan farklı farklı yollar… O kadar çok yollar açarız ki onlara, hangisinden yürürlerse yürüsünler, Allah’a ulaşırlar. Hazreti Nuh yolundan, Hazreti İbrahim yolundan, Hazreti Musa yolundan, Hazreti İsa yolundan, Hazreti Davud yolundan, Hazreti Süleyman yolundan… Ve makam-ı cem’in sahibi Hazreti Rasûl-i Zîşân yolundan, Allah’a ulaşırlar.

Evet, burada bir de وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا “Allah (celle celâluhu) bizi sıkıştırmadı, dara zora koşmadı; yürüdüğümüz yolun o kadar çok şeridi var ki, hiçbir trafikle karşı karşıya kalmadan yürüyorsun; oradan da, oradan da, oradan da… Önemli olan, o yolun bütün şeritlerinin Allah’a ait olması..” manası vurgulanıyor.

 Sabır, sabırdan daha ağırına sabredeceğimizi anlayacağı âna kadar sabredeceğiz!..

Sonra; وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَاBize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz.” Buradaki “Lam” harfi hakkında “te’kid” için diyebilirsiniz, “kasem” için de diyebilirsiniz: “And olsun! And olsun ki, biz, sizin bize yaptığınız bu eziyete karşı sabredeceğiz. Evlerimizi basmalarınıza karşı, mallarımıza el koymalarınıza karşı, alın teriyle kazandığımız şeylere kayyım tayin etmelerinize karşı, ‘sana da bulaşmıştır’ diye adamın suçu daha belli olmadan tutup içeriye atmalarınıza karşı, bir iddianame hazırlamadan insanları mahkûm etmenize karşı… And olsun veya muhakkak, biz dişimizi sıkıp sabredeceğiz. Sabır, sabırdan daha ağırına sabredeceğimizi anlayacağı âna kadar sabredeceğiz. Bu son cümle Hazreti Ali’ye aittir. Sabır, sabırdan daha giriftine, daha çetinine, daha zorlusuna katlanacağımızı anlayacağı âna kadar, dişimizi sıkıp sabredeceğiz. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa” sabredeceğiz. Testereyle biçmeler, tırmıklarla etimizi kemiklerimizden ayırmalar, evlâdı babayı birbirinden koparmalar, yuvaları yıkmalar, her gün SS’ler gibi yuva basmalar… Bunları katlayarak devam ettirseniz dahi, ey hiç değişmemiş olan o zalimler, o SS’ler, dişimizi sıkıp, mutlaka sabredeceğiz!..

Sizin bize yaptığınız o eziyetlere karşı Allah’a gönülden tevekkül edip sabra tutunacağız. Zaten, وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ “Başkasına değil, sadece Allah’a tevekkül eder tevekkülün manasını bilen gerçek mütevekkiller!..”

Cuma Hutbesi: DUA ZAMANI

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Âciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.[1]

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir.”[2] ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.”[3] buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.”[4] medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikâyet eden hep O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergâhından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arz-ı hâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının “Allah, Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhi­belere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddî bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.”[5] diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?”[6] deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sineler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur.

Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda –sebepler dairesinde esbâba riâyet mülâhazası mahfuz– ellerini O’na açar.. içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay­huy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli “Sen Sen” diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış… İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve “Biz geldik” diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan –ki aslında kendinden var olan sadece Sensin– bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!

Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebû Cehil pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.

Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabîl ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir “ba’sü ba’del mevt” lütfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı..!

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı dergisi için kaleme aldığı başyazıdan iktibas edilmiştir.

***

[1]   Bkz.: En’âm sûresi, 6/63; A’râf sûresi, 7/55.

[2]   A’râf sûresi, 7/56.

[3]   Bakara sûresi, 2/186.

[4]   Bkz.: Zümer sûresi, 39/2.

[5]   En’âm sûresi, 6/63.

[6]   Neml sûresi, 27/62.

522. Nağme: KENDİSİNİ SORGULAYIP KINAYAN NEFİS

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

 Allahım bizi Sen’den gayrısının merhametine muhtaç bırakma!..

* Allah’la münasebet açısından kopukluğun bir lahzasına bile razı olmamak ve sürekli şu duada nazara verilen mülahazalarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmak lazımdır:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy, ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm! Rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!”

* Bazı rivayetlerde “Velâ ekalle min zâlik” ilavesi de vardır; yani, “Göz açıp kapayıncaya kadar..” kaydıyla yetinilmemiş, “Hayır! O kadar değil, ondan daha az bir zaman da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” denilmiştir. Siz isterseniz, mülâhazalarınızla bu duayı daha da derinleştirebilir, “Allahım, beni ibadetlerimle, hayır ve hasenâtımla da başbaşa bırakma; beni menhiyâttan ictinabımla da başbaşa bırakma.. iyiliklerime güvenme duygusunu söküp at gönlümden, içimi sadece Sana itimat hissiyle doldur. Sen özel sıyanetinle koru beni; hususi himayene al, vekilim ol benim!” diyebilirsiniz.

* Bir diğer rivayette, bu duaya “Velâ ilâ ehadin min halkıke” ifadesi de eklenmiştir ki, bu da “Allahım beni Sen’den başkasına bırakma, kullarından birinin acımasına muhtaç kılma, kalbi şefkatten uzak kimselerin merhametsizliğine maruz koyma!..” manalarına gelmektedir. “Gönül her zaman arar durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de sâdık dedikleri çıkar münafık!” Allah öylelerine düşürmesin.

* Halis müminler, bu duayı ve benzerlerini kendi nefisleri için yaptıkları gibi, eş, dost ve arkadaşlarını dâhil edip şahs-ı manevî hesabına da tekrarlamalıdırlar.

 Nefis, insan mahiyetinde şeytanın santrali gibidir.

* Kur’an-ı Kerim’de إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ  “Şüphesiz nefis her zaman fenalıkları ister ve kötü şeyleri emreder.” (Yûsuf Sûresi, 12/53) buyurulmuştur. Nefs-i emmare, insana kötü ve çirkin şeyleri emreden ve yapılan bu fenalıklar karşısında herhangi bir rahatsızlık duymayan nefistir. İnsanın tabiat ve cismaniyeti eğer bir terbiye, tezkiye görmezse, ruhen terakki yoluna girip kalb tasfiyesinde bulunmazsa, Üstad’ın tabiriyle, cismaniyetten çıkıp, hayvaniyeti bırakıp kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmezse, o nefis, insana sürekli kötülükleri emreder, fenalıklara yönlendirir ve boynuna bir ip takıp onu istediği yerde otlatır.

* Nefs-i emmare, belli hikmet ve maslahatlara binaen insan bünyesine ayrılmaz bir mekanizma hâlinde yerleştirilen, şeytanın ilkaâtına açık bir santral gibidir. Şeytan onunla kendini ifade eder. Onunla konuşur, onunla tesvîlât ve tezyinâtını yapar.

* Nefis, insan bünyesinde şeytana santrallik yapmaktan kurtarıldığı takdirde, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”si itibarıyla yerlerde sürüm sürüm sürünen bir sürüngen iken âdeta sırlı bir metamorfoz görmüş gibi birdenbire başlarımız üstünde pervaz eden bir güvercine dönüşüverir. Ve adına Cenâb-ı Hakk’ın, وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ  “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.” (Kıyâmet Sûresi, 75/2) iltifatkâr sözleriyle taltif edilir. İki adım daha atınca, يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً  “Ey itminana ermiş nefis, sen Rabb’inden, Rabb’in de senden razı olarak dön Rabb-i Kerimine.” (Fecr Sûresi, 89/27-28) teveccüh esintileriyle okşanır ve ruhun gidip yaslandığı aynı kanepeye yaslanır.

 “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.”

* Nefs-i levvâme; kendisini sorgulayıp levm eden, kınayan nefis demektir. Bu nefis mertebesindeki bir insan, işlediği günahlar karşısında, iç dünyası itibariyle devamlı kendini sorgulama içindedir. Bu itibarla da, düşer-kalkar ama yerinde tevbe eder ve nefsine karşı metafizik gerilime geçmeye çalışır.

* Nefs-i levvâme mertebesindeki bir insan, limandan açılmış, rıhtımdan fırlamış ve O’na doğru yürümeye -bu yürüme kalbîdir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayılır- başlamıştır ama o, yine de yer yer sapmalar yaşar.. kaymalara maruz kalır.. bazen hatalar gelir sevapların çehresini karartır ve hayatında güzellikleri çirkinlikler takip eder.. sık sık sürçer ve düşer; sonra da her defasında nedametle toparlanır.. istiğfarla hem günahlarından arınır hem de şer temayüllerinin kökünü kesmeye çalışır ve ümitle yoluna devam eder. Sadece bunları yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kınar.. vicdan azabıyla kıvranır.. zaman gelir iç ızdıraplarını gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarına koşar, duygularını gözyaşlarıyla münacatlaştırır ve hep inler durur.

* Nefs-i levvâme çok kıymetlidir, çünkü meselenin ilk adımıdır; adeta amelin niyeti gibidir. Onun için Allah (celle celaluhu) وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Kendini sorgulayıp kusurlarına pişmanlık duyan nefse and olsun.” (Kıyâmet Sûresi, 75/2) buyurarak onun üzerine kasem etmiştir.

 Nefis, kendi istek ve arzularından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” olarak anılır.

* Eğer nefis; sadece hayvanî ve cismanî arzularını yaşıyorsa, buna “nefs-i emmare” veya “nefs-i hayvanî” denir. Din u takva yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Rabbine yöneliyorsa, buna da “nefs-i levvame” adı verilir. Fenâlıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabbine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa ona “nefs-i mülheme” tabir edilir. İhlâs-ı etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabb’i ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise böylesi bir nefis “nefs-i mutmainne” adıyla yâd edilir. Nefis, kendi istek ve muratlarından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık “nefs-i râziye” olarak anılır. Hak hoşnutluğunu en büyük bir gaye hâline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor, رَضيتُ وَارْضَ عَني “Ben razı oldum, Sen de razı ol!” mülâhazalarıyla dolup boşalıyorsa, bu nefis de “nefs-i mardıyye” şeklinde adlandırılır. Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefis de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye/zekiyye” unvanını alır.

* Bazı Hak dostları rıza meselesini terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele almışlar, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması gerektiğini söylemişlerdir. Yani, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur. “Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hazreti Muhammed’i (aleyhissalatü vesselam) nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rızânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah’ın rahmetine ait bir mevhîbe olduğuna işaret etmektedir.

* Ehlullah’tan bazıları ise meseleye tedellî (en âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

 Allah’ın sizden razı olup olmadığını bilmek istiyor musunuz? Özellikle musibet anlarında kalbinize nazar edin!..

* Belalar gelip çarptığı zaman, musibetlere maruz kaldığımız zaman, dehrin hadiseleriyle preslendiğimiz zaman, zalimlerin gadrine/zulmüne uğradığımız zaman رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” diyebiliyor ve O’nun kaderini/kazasını içimizde memnun olabileceğimiz en büyük bir armağan şeklinde duyabiliyorsak, Allah bizden razı demektir.

* Bütün musibetlere rağmen, her zaman içinizden kopup gelen, dilinize “Ne diye duruyorsun!?.” diyen, dudaklarınıza “Ne diye duruyorsunuz?!.” diyen, ses tellerimize “Ne diye duruyorsunuz!?.” diyen bir heyecan ve coşkuyla, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًـــــا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولًا “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” ikrarını seslendirebiliyorsanız, demek ki Allah sizden hoşnut. Demek ki O sizden razı olduğu için siz de oturup kalkıp hep aynı şeyi telaffuz ediyorsunuz.

* Fakat öyle bir şey yoksa, kendinizi yıkılmışlık içinde görüyorsanız, iflas içinde görüyorsanız, “Bu iş bitmiştir!” mülahazalarına kapılıyorsanız; bir kısım gafillerin söylediği gibi “Niye bunlar başımıza geldi? Ne ettik ki biz? Neden bütün bunlar gelip gelip beni buluyor, bana tosluyor? Neden balyozlar benim başıma inip kalkıyor?!.” şeklinde mırıldanıyorsanız, demek ki bir yönüyle O’nun rızasıyla sizin idrak ufkunuz arasında bir kısım haileler, perdeler oluşmuş. O yine kullarından razı olacak ama siz şikâyetlerinizle, kadere taş atmak suretiyle O’ndan gelecek rıza tayflarının önünü kesmiş oluyor ve gönlünüzü rıza tayflarından mahrum ediyorsunuz. Oysaki burada O’nun kazasına rıza, öbür tarafta Rıdvan’ına mazhariyetin en önemli vesilesidir.

 Kendisini sürekli sorgulayıp nefsini yerden yere vurmayan bir insan, kaderi ve başkalarını yerden yere vurur.

* Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” demiştir. Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de bir racul-i fâcir olabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lutfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile başbaşa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir.

* Kendini yerden yere vurmayan bir insan, kaderi yerden yere vurur. İnsan kendini debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi vurmalı ki, işe yarar hale gelsin.

* Cenâb-ı Hak, “İfk Hadisesi” münasebetiyle öyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنْكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Kim şeytanın izinde giderse, bilsin ki o, daima ve ısrarla çirkin, fena ve gayr-ı meşrû işleri teklif ve telkin eder. Eğer Allah’ın üzerinizdeki lütf u keremi ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç kimse (inanç, düşünce, davranış ve karakterinde) katiyen paka çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temizler ve paka çıkarır. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nûr Sûresi, 24/21)

* Başkalarında değil, kendisiyle yüzleşen insanlarda hesap ve akıbet endişesi olur. Hâliyle ve akıbetiyle alâkalı endişe duyma meselesi, hayalinden geçen şeylere bile hesap soran muhasebe insanlarının işidir. Hâlbuki akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir.

Bamteli: “DERDİ DÜNYA OLANIN DÜNYA KADAR DERDİ OLUR!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

 Düalizmden Kurtulamayan Gırtlak Ağaları

Allah’ın bilinmediği bir dönemde yaşıyoruz. Dinin özünün ve ruhunun bilinmediği bir dönemde yaşıyoruz. Şekle yenik düşmüşüz, surete yenik düşmüşüz. Gönüllerde ciddî bir tecdide ihtiyaç var. Her şeyi, semadan indiği dönemdeki gibi, gül yapraklarına konmuş jalelerin tazeliği içinde duymaya ihtiyacımız var. Cenâb-ı Hak, O’nu duyuracak ses ve solukları bize lütfeylesin!..

Yalan karışımlı, gösteriş karışımlı, riyâ karışımlı, ucub karışımlı, fahir karışımlı, çalım karışımlı din adına konuşulan şeyler… Bunlar zâhiren bazı insanlar için bir şey ifade etse, bir şey ifade etme değil, onları aldatsa bile, mü’minler için gerçek imanı ifade etme adına hiçbir kıymet ifade etmez. Hayvaniyetten çıkmaya yaramaz, cismaniyeti bırakma mevzuunda faydası olmaz, kalbî ve ruhî hayata yükselme adına da bir merdiven mahiyetini almaz bunlar. Oldukları yerde zıplar dururlar, kalblerinde samimiyet olmadığından dolayı yukarıya çıkalım derken, daima hoplayıp durdukları yerlerde yerin dibine doğru batarlar, mânen. Farkına varmadan mesh olurlar sîret itibariyle, sûret itibariyle olmasa bile. Dolayısıyla da sesleri-solukları semalar ve semalar ötesi âlemlerde, o ölçüde nazar-ı itibara alınır; yani hayvanî ihsas ve ihtisaslara cevap mahiyetinde nazar-ı itibara alınır: “Sadece hayvanî ve cismânî bedeninizi devam ettirme adına, işte Rabbü’l-âlemin olmam itibariyle, Ben de size o teveccühte bulunuyorum; yiyin, için, yan gelip hayvan gibi kulaklarınızın üzerine yatın.. dudaklarınız söylesin, amma bunlar kat’iyen kalbin sesi olmasın!”

Hazret-i Muhbir-i Sâdık’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı gibi, “Âhir zamanda, Kur’an okurlar, gırtlaklarından aşağı inmez!” Bunları çağımızın sosyolog bir düşünürü “gırtlak ağaları” sözüyle seslendirirdi veya “ses sanatkarları”. Kendilerini ifade etmek için, bazen Kur’an, bazen ilahî, bazen nâat, bazen münâcât, bazen gazel, bazen insanların hoşlarına gidecek güzel sözler okurlar. Fakat bunların hiç biri, kalbdeki hissiyata tercüman değildir. Kalb, başkadır; kafa, başkadır. Çünkü onlar, ikilem yaşamaktadırlar, hepsi, “düalist”tir. Düşünce dünyaları farklı, esas, yaptıkları şeyler ondan daha farklıdır.

Biz, böylesine mahrumiyetlerin yaşandığı ve yitiklerin olduğu, çok şey yitirmiş insanların yaşadığı bir ortamda, bir dönemde yaşıyoruz. Çok cehde, çok gayrete ihtiyaç var. Hayvaniyetten çıkmak, hayvanî basamaktan sıyrılmak, bir üst basamağa sıçramak, en azından insanî cismaniyet mertebesine yükselmek için. Evet, “insanî cismâniyet mertebesi”ne yükselmek, sonra “kalb iklimi”ne doğru bir adım atmak, sonra “ruh iklimi”ne doğru bir üçüncü adımı atmak; sofiler âlemi itibariyle sonra “sır iklimi”ne doğru bir adım atmak, sonra “hafî” veya “ahfâ iklimi”ne doğru bir adım atmak… Bunlar, o mevzuda sergilenecek cehde ve gayrete Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüyle cevabın ifadesidir.

 Asıl dildâra gönül verenler bütün diş göstermeleri, nümâyişleri, şovları Ramazan davulcusunun sesi gibi görürler!..

Evet, yine hatırlayın; “Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?” Sen O’na doğru bir adım atarsan…” -Kudsî hadisin ifadesiyle, müteşâbih, mukabeleyi ifade ediyor- “O, yürüyerek gelir; sen O’na yürüyerek gidersen, O, koşarak gelir… Sonra bir ân olur ki, O, senin gören gözün olur, görülmesi gerekli olan şeyi, görmen gerektiği gibi gördürür; duyulması gerekli olan şeyi, duyman gerektiği gibi duyurur.” Hem gördüğün, hem duyduğun şeyler, eski Usûlüddin ulemasının beyanıyla “hem mesmûat, hem mübserât” bir yönüyle, birer marifet çağlayanı halinde içine akmaya başlar. Kalbin, birden bire hâristan iken, bâğistan olur, bostan olur, gülistan olur, Firdevs olur. Daha öbür tarafa gitmeden evvel, işte o kalbindeki cennet çekirdeğini nemalandırmış olursun.

“İman, bir manevî Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor” O biri, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin tecellisine bakıyor; beriki de kulun ihmaline göre, Cenâb-ı Hakk’ın muamele ve mukabelesini ifade ediyor. O zakkum-u cehennem, insan içinde madem saklanıyor, onun inkişaf etmesine meydan vermeden, manevî o tubâ-i cennet çekirdeğini ise nemalandırmak suretiyle, ser çekmesini sağlamak suretiyle, bir çınar gibi, bir ar’ar gibi, bir selvi gibi boy atıp gelişmesini sağlamak için gayret gösterilmeli. Böyle olunca, insan, daha dünyadayken, bir yönüyle cenneti yaşıyor gibi olur. Hayalinde, imanında, bazen miracın gölgesinde, manevî bir şuhûd ile, basar’ın değil de basiret’in görmesiyle, Firdevs bahçelerinde dolaşıyor gibi olur. Öyle bir inşirah duyar ki insan orada, ayağında zincir olsa, boynunda bir pranga olsa, başına balyozlar inse kalksa, bunları duymuyor gibi olur. Çünkü o, Cennet Firdevslerinde dolaşıyor, burcu burcu, lâhutî tecelliler kokusuyla kendinden geçmiş, mest-mahmûr.

Evet, her ânı, Gedâî’nin dediği gibi duyar: “Ey sâkî, aşkın oduna / Yandıkça yandım, bir su ver / Düşeli dilber derdine, (mecaz; düşeli dilber derdine) / Yandıkça yandım, bir su ver. // Ol suyu kim içse heman, (“hel min mezid”, ol suyu kim içse heman) / Kalbe doğar nur-u cihan / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver.” O noktaya gelince, Nesimî gibi sızlanırsın; “Bana Hak’tan nidâ geldi: / Gel ey âşık ki, mahremsin / Bura mahrem makamıdır / Seni ehl-i vefâ gördüm!” Vicdanında duyuyor gibi olursun. Duymazsın âlâmı, ızdırapları, kederleri, salya atmaları, diş göstermeleri, nümâyişleri, şovları… Kalmazsın onların tesirinde. Kaldığın şeyin tesirindesin sen; kaldığın şeyin tesirinde kaldığın kadarın onda biri kadar, kalmazsın onların şovlarının tesirinde; çünkü öyle bir “dilber”e gönül vermişsin ki, öyle bir “dildâr”a gönül vermişsin ki, artık her şey gözünden gönlünden silinip gitmiş. Şovlar, sana bir yönüyle, Ramazan davulcusunun sesi gibi gelir; zaten sen, saatini kurmuşsun, kalb saatini, uyanmışsın sahura, hazırsın oruç tutmaya ve bekliyorsun iftarı, Cenâb-ı Hakk’ın “evet” dediği ânı; bekliyorsun.. onun dışındaki her şeyi -nezâket ve nezahet-i lisaniyem müsaade etse, denecek şey şudur- “dırdır” sayarsın, dırdır sayarsın bütün şovları, bütün hırıltıları ve kulak asmazsın onlara. “Allah Allah, bunlar da ne ki böyle, bu şerareler, filan.. bu mis gibi gelen kokuları, bunlar bir yönüyle bulandırıyorlar.. bana gelen bu tatlı musiki gibi, Cennetten kopup gelen sesleri, şerare yapıyor ve bozuyorlar. Benim frekansıma giriyor ve bir yönüyle benim almam gerekli olan sinyalleri bunlar bozuyorlar…” falan dersin.. yaklaşmazsın onlara.

 Âhiret yatırımı malzemeleri dünyada kullanan zavallılar öbür tarafa ait villayı, köşkü burada çardağa çeviriyorlar!..

Gayesi ve hedefi dünya olanın derdi de çok olur; “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Var mı, yok mu, vicdanlarınıza bir saniyelik, bir âşirelik müracaat edin?!. “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur.” Onun sürekli düşüncesi: “Acaba ne yapsam ki ben biraz daha kalsam? Ne yapsam ki, başka bazı şeyler dahi elde etsem?” Bir taraftan kendi hayatını, cehennem-nümûn bir hayata çevirir; “Edeyim, eyleyeyim, hep bu âlemi mâmur kılayım…” Bilmiyor ki zavallı, âhirette kullanacağı malzemeleri dünyada kullanmak suretiyle, öbür tarafa ait villayı, köşkü burada çardağa çeviriyor. Âhirette kullanacağı malzemelerle, Firdevs’te, villalar, köşkler yapılacakken, aynı materyali, aynı malzemeyi burada kullanmak suretiyle, villayı, köşkü, -zavallı, kör, basiretsiz, idraksiz, nâdan- çardağa çeviriyor..

Sen de onların nâdanca söylentilerine, mırıldanmalarına kulak asma!.. Şovlarının tesirine girme!.. Sen öyle umumî bir tecellinin tesirindesin ki, bence şöyle böyle onlara kulak verdiğin zaman, çok ulvî bir şeye karşı sırtını dönmüş olursun, birkaç basamak aşağı yuvarlanmış olursun; bir bakışta, bir duyuşta, bir hissedişte birkaç basamak aşağıya yuvarlanmış olursun. Devam ve temâdî olursa, esfel-i sâfilîne kadar sukût etme ihtimali vardır, “hafizanallahu ve iyyâkum!”

“Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Derdi Allah olan, “rıza” diyen inleyen, “ihlas” diyen inleyen, “iştiyak likâullah” diyen inleyen insanlara gelince; elli türlü inletme faktörleri onlara karşı kullanılsa, elli yerde elli gulyabani tarafından önleri kesilse, elli defa balyoz yeseler, bunları duymazlar, Allah’ın izni-inayetiyle. O duyanlar, dökülenler var ya, onlar, yolun yarısına tereddütle gelmiş insanlardır.

 Dökülenler olacaktır; dökülenler, bir zaman bilmiş ve bulmuşlar değil, yolda takılıp kalmış kimselerdir.

Hani Hazreti Musa, kendisinden vahyi dinleyen, yıllarca arkasından koşan bazı kimselerin, zamanla geriye dönüp dağıldıklarını, dünyevî şeyler karşısında çözüldüklerini görür ve bu manzara karşısında üzülür; üzülür zira peygamberliğine inanan bazı kimseler onu terk edip yürüdükleri yoldan geriye dönmektedirler. Hazreti Musa ızdırap içinde ve bu işin hikmetini öğrenme sadedinde Cenâb-ı Hakk’a şunu sorar: “Yâ Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geriye dönebiliyor?!.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Yâ Musa! Onlar gerçekten Beni bilenler, Bana ulaşmış olanlar değil, gelirken yolda takılıp kalmış kimselerdir.”

Evet, dökülenler olacaktır. Kur’an’ın ifadesiyle: وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ Esas, gönlünden inanamayan nankörlerin mahv u perişan olup gitmeleri, elmasın kömürden ayrılması, altının taştan topraktan ayrılması için, bu türlü potaların içine girdirmek, âdet-i ilahîdir; Allah bu türlü potalar içine sokar insanları; dökülecek densizler dökülür, dünyanın sevdalıları dökülür, Müslümanlığı sadece dili-dudağı arasında yaşayanların hepsi dökülür, dili-dudağı arasında olanlar dökülür; kalbine yerleştiremeyen dökülür. Dökülür ve böylece temiz bünye, bağışlayın, bitten, pireden ayıklanmış olur. Varsın onlar, ehl-i dünya, ehl-i gaflet, ehl-i dalalet, dünyaya tapanlar, bir yönüyle birilerini tağyire, ta’yibe, tahkire, tezyife, ibâdeye, tenkîle, ifnâya karar vermiş olsunlar, hiç farkına varmadan, kendi kuyularını kazımış olurlar.

“Verme nefsin eline kazma / Kimsenin yolunda kuyu kazma / Kazarsan birinin yolunda kuyu / Gider içine düşersin yüzü koyu!..” Kim söylüyor bunu, meşhur Osmanlı Şeyhülislamlarından İbn-i Kemal. Başkalarının yolunda kuyu kazanlar, “Gelsin tepetaklak içine düşsün!” diyenler, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün gidip o kuyuya yuvarlanacaklardır. Ne var ki, bu takvim, Allah’a aittir. Allah her işinde “imhal” ettiğinden, “mehil üstüne mehil verdiği”nden bu hemen olmayabilir. Mahkemelerde “Yeni yeni müdâfaâ sistemleri oluşturun, gelin, haklılığınızı bana anlatmaya çalışın!” imhali olduğu gibi, Allah imhal üstüne imhal eder, çünkü O, “Halîm”dir.

 Allah herkesin Rabbidir ve Halîm’dir; bir kısım hikmetlerle zalimleri imhâl eder ama asla ihmal etmez!..

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى Her zalim, zulmünün cezasını hemen görse, her nankör nankörlüğünün cezasını hemen görse, her gaddâr gaddarlığının cezasını hemen görse, yeryüzünde hiç kimse kalmaz; siz de, biz de. “Zulüm” nedir? Hak olmayan bir şey irtikâp etmek, bir yönüyle adalete ters davranmak, Cenâb-ı Hakk’ın “Hakk” ismine bir yönüyle karşı çıkmak demektir. Hakk’ı ayaklar altına almak demektir. Eğer büyük-küçük herkes, hemen yaptığı zulmün karşılığında Allah tarafından cezasını görse, yeryüzünde debelenen hiçbir şey kalmaz; aslan gider, kaplan gider, panter gider, dübb gider; insan gider, insan olmayan gider; herkes yaptığı zulmün cezasını görür, ânında.. Ama Allah (celle celâluhu) Rabbü’l-âlemîn’dir, O “Halîm”dir.

Onun için Müslümanların, ilk dönemde, akla hayale gelmedik ciğersûz ta’ziblere, tenkillere, zulümlere, haksızlıklara maruz kaldıkları zaman, Hazreti Ebu Bekir, bu tablo karşısında, bir taraftan Allah’a saygısını, bir taraftan da Cenâb-ı Hakk’ın âdet-i sübhâniyesini seslendirme adına مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar da halîmsin Sen, Rabbimiz!..” demiştir. Siz başka şeyler de söyleyebilirsiniz: مَا أَصْبَرَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar da sabırlısın Sen, Rabbimiz!”; مَا أَكْرَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar da kerimsin Sen, Rabbimiz!”; مَا أَعْدَلَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar da âdilsin Sen, Rabbimiz!” Hemen herkesi yaptığı fenalık karşılığında, derdest edip cezalandırmıyorsun.

Bu, bir taraftan bir realitenin seslendirilmesi, “âdet-i Sübhâniye” realitesinin seslendirilmesi; diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’ın “Rabbü’l-âlemîn” olduğunun ilanı. O, insanın da Rabbi, zâlimin de Rabbi, mazlumun da Rabbi, aslanın da Rabbi, kaplanın da Rabbi, panterin de Rabbi, dübbün de Rabbi, bitin de Rabbi, pirenin de Rabbi… Şu kadar var ki, bazı umur-u hasîseyi O’na nispet etmek meselesi dikkat gerektirir. Çünkü kudretin umur-u hasise ile bizzat mübâşeret etmesi görülmesin diye, Allah, esbâbı vazetmiştir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İzzet ve azamet ister ki, esbap perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında”, ta ki kudretin bir kısım umur-u hasîseyle mübaşereti görülmesin. Yoksa وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ Sizi de, bütün davranışlarınızı da, tavırlarınızı da, mimiklerinizi de, bakışlarınızı da, adım atışlarınızı da yaratan, Allah’tır, celle celâluhu. “İrade”, şart-ı âdî; yok değil, mutlak cebir değil, fakat mukayyet bir cebrin var olduğundan söz etmek de fazla olmasa gerek, “mutavassıt”.

Mustafa Sabri Bey’in ifadesiyle; “Mübtedînin, (henüz imanı, gırtlağından aşağı indirememiş, gönlünde bir derinlik haline getirip tabiatına mal edememiş insanların) mutezile olması kaçınılmazdır. İmanı sindirmiş, içtenleştirmiş bir insanın da, bir yönüyle yer yer Cebrîliğe kayması, kaçınılmaz olmaktadır”. Görür, bakar, duyar, hisseder ki, her şeyin arkasında O kudret-i nâmütenâhînin yed-i mübârekesi var. (Yed, müennes olduğundan dolayı “mübâreke” dedim.. Yoksa ünûset, zukûret, Zat-ı uluhiyete nisbet edilmez.) Cenâb-ı Hakk, “yedeyn”ini dâima başımızda sertâc eylesin, sertâc-ı ibtihac eylesin, onunla bizi korusun, kollasın.

 İnanan insan mahiyet, donanım ve kıvamına göre bir duruş sergilemelidir!..

Çünkü قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ “(Allah,) ‘Ey İblis, bizzat iki elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir?’ buyurdu.” (Sâd, 38/75) “Kendi iki elimle yarattığım” diyor, insan oğlu için. “Kendi iki elimle yarattığım”, yani “himmetimi tam ortaya koyduğum.” Batılı romancı meseleyi ifade ederken, çok hoşuma gitmemekle beraber ifade ediyorum: (O öyle diyor, ben demiyorum; Kur’an da öyle demeye müsaade etmiyor, Sünnet de öyle demeyi tercih etmiyor.) “Allah, insanı, özenerek yaratmıştır!” diyor.

Siz bu müteşâbihi alın, kendi anlayışınız içinde değerlendirin. Cenâb-ı Hak yaratma mevzuunda, الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ “O, yarattığı her şeyi, güzel yarattı.” (Secde, 32/7); هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ “Sizi evirip çeviren, şekillendiren, O’dur” (Âl-i İmran, 3/6); وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ “O’dur ki, ayrıca, sizi şekillendirmiş, hem de size en güzel, en uygun şekli ve yapıyı vermiştir.” buyurmaktadır. İşte bunu, Batılı, kendi tarz-ı telakkisi içinde “özenerek” diyor. Kur’an-ı Kerim’de قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ beyanıyla ilahî inayet, sanat ve hususi teveccühü nazara veriyor.

Evet, bu kıvamda yaratılan insan -madem genlerinde bu var, nüvesinde bu var- o nüveyi inkişaf ettirmeli; bir Tûba-i cennet gibi onun ser çekip gelişmesini sağlamalı ve dünyadayken ser çekmiş o iman çınarının gölgesinde hayatını sürdürmeli. O kıvama göre davranıp hep üfül üfül, o iman gölgesinde yaşadığını hissetmeli!.. Ne olursa olsun, “Gelse celâlinden cefa / Yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş kahrın da hoş.” demeli ve katlanmalı.

 Hizmetlerini dünyevî çıkarlara bağlayan kimseler hakiki dindar olamazlar!..

Evet, dedim ki: “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Bu meselenin bir yanı da şudur: Böyle çok dindar gibi görünse de, din hesabına olsa da… Din hesabına… Din hesabına olan şey nedir? İ’lâ-i kelimetullah. Nedir o mesele? İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sizin için gaye-i hayal yapmak üzere ortaya koyduğu mübarek, mukaddes, münezzeh, tebcile şayan bir mülahaza: “Benim nâm-ı celilim, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!”. Gayb-bîn haber. O bir gün böyle olacağını görmüş; görmüşse, o olacaktır Allah’ın izni ve inayetiyle.. En azından ne ölçüde olacaktır? Bunu kendi dar ufkum itibariyle diyorum, isterse daha ileriye de götürür Allah (celle celâluhu): Yavuz cennet-mekanın bir şiirinde dediği gibi, “Yâr olur, ağyâr olur, dildâr olur, serdâr olur!” Hepsi olur bunların; kardeş olur, dost olur, taraftar olur, muhib olur, sempatizan olur, A’râfta durup karışmaz olur… Bunların hepsi bir yönüyle O’nun gâye-i hayal adına gösterdiği hedef istikametinde çok önemli kazanımlardır ve bunların hepsi, sizin defter-i hasenatınıza yazılır.

Bir tanesi “kardeş” olmuş, sarmaş dolaş oluyorsun.. bir tanesi omuz veriyor sana; dizi dizlerine, topuğu topuklarına, omuzu omuzuna değiyor.. bir başkası sana ilişmiyor, “Olduğun yerde yaşa!” diyor.. bir diğeri ilişmek isteyene “İliştirmem!” diyor; bunu da bir yere koyacaksın.. bir başkası diyor ki “Yahu ilişmeyin bu adama, işte yürüdüğü yerde yürüyor!” diyor; bu bile yine senin kazanım hânende sayılır ve dolayısıyla, defter-i hasenatına onun sevabı da akar. İşte bu manada “güneşin doğup battığı her yere, nâm-ı celîl-i Muhammedî” gider ulaşır. Merhum Yahya Kemal, “Ezan” şiirinde bunu dile getirir. Bazıları şiirin başında Sultan Selim’in zikredilmesinden rahatsızlık duyabilirler, ayrı bir mesele; fakat Yavuz’un mezâyâsı ve fezâili, başkalarının olumsuz gördüğü yanlarına elli defa tereccüh eder.

“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî / Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultân Selîm-i Evvel’i râm itmeyüb ecel / Feth itmeli idi âlemi şân-ı Muhammedî

Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden / Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i / Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî

Üsküp’de kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel / Bir tuhfe-i bedî’ ü beyân-ı Muhammedî.”

Evet, nâm-ı celil-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) güneşin doğup battığı her yere ulaşacak. Cenâb-ı Hak sizleri, sizin neslinizi, sizden sonra gelenleri bu ulvî gâye-i hayali realize etmeye muvaffak eylesin.

Fakat bu öyle kutsî, öyle mübeccel bir meseledir ki, bunun içine tırnak ucu kadar dünyevî çıkar karıştırdığınız zaman, kirletmiş olursunuz; yolda kalır, dökülenlerden olursunuz. Namaz kılabilirsiniz, “Din!” de diyebilirsiniz, “Dinî idare!” de diyebilirsiniz; fakat bir yönüyle bu yüksek gâye-i hayale gönül vermiş gibi göründüğünüz halde, bir kısım dünyevî menfaat ve çıkarları önünüze koymuşsanız.. hedefinizde beklentiler halinde bir kısım dünyevilikler varsa.. şayet “Şu köşe başında bu; bu köşe başında şu… Bu köşe başında şu ev.. bu köşe başında şu rahatlık.. bu köşe başında şu alkışlanma.. bu köşe başında şu iktidar.. bu köşe başında şöyle takdir.. bu köşe başında şöyle bir parmakla gösterilme.. bu köşe başında tarihe şânla geçme.. bu köşe başında musallada cenazene çok insanın iştirak etmesi.. bu köşe başında, sen konuşurken bir sürü insanın seni dinlemesi, bütün televizyonların seni göstermesi, bütün radyoların seni seslendirmesi, bütün İnternet’in seninle dillenmesi ve seni dinlendirmesi…” gibi şeylerden birine zerre kadar gönlünüzü kaptırmışsanız, “Allah!” deseniz de boşuna, “Peygamber!” deseniz de boşuna!.. Bir insan samimi Müslüman görünse de, din adına bile olsa hizmetini öyle dünyevî çıkarlara bağlamışsa, “hakiki dindar” olamaz! Ve “hakikî dindar” da, dine hizmetini, bu türlü şeylere bağlayamaz.

 “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Bizim kalblerimizi de dininde sabitleyip perçinle!..”

Nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin dört bir yanda şehbal açması istikametinde koşan insanlar, şahısları veya aileleri adına, tırnak ucu kadar maddî bir çıkarı hedefleyerek bu işi yapıyorlarsa, onlar, “yalancı”ların tâ kendisidir, “kezzâb”ın tâ kendisidir, dini adına iddia ettikleri şeyler adına “müfteri”nin tâ kendisidir; “hâin”in tâ kendisidir; “gaddâr”ın tâ kendisidir. Bu duruma düşmemek için, din-i Mübin-i İslam’a hizmet adına, kalblerinizi tertemiz tutmalısınız. İnşallah bugüne kadar temiz tutmuşsunuzdur. Dine hizmet adına, dünyevî beklentilere girmemişsinizdir. “Benim de bir dikili taşım olsun!” şeklindeki çirkin, menhus, mülevves, merdud beklentiye girmemişsinizdir. Girmemiş, dişinizi sıkmış katlanmış iseniz şayet, bundan sonra da Cenâb-ı Hak, bu sebatınızı katlayarak devam ettirmeye sizleri muvaffak eylesin. Ancak böyle olduğunuz takdirde, siz, hâlis, muhlis, muhlas, mülhemûn ve müştâkûn ilallah olursunuz. Aksine, din-i Mübin-i İslam’ı güneşin doğup battığı her yere götürmeye çalışırken “Bizim de bir tane yalımız, villamız olsun!” diyorsanız, yemin bile edebilirim, etmeyeceğim; ama “yalancı”sınız, “kezzâb”sınız. İşte bu duruma düşmemek için, samimiyet, ihlas ve vefa, her zaman korunmalı!..

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ اَلْمُخْلَصِينَ اَلرَّاضِينَ اَلْمَرْضِيِّينَ اَلصَّافِينَ اَلْمُحِبِّينَ اَلْمَحْبُوبِينَ اَلْمُسْتَقِمِينَ اَلصَّادِقِينَ اَلْعَاشِقِينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ

“Allahım bizleri ihlasla hareket eden, Senin inayetiyle ihlastan asla ayrılmayan, razı olduğun ve razı kıldığın, kötülüklerden arındırıp en güzide insanlar arasına kattığın, gönülden seven ve sevilen, istikamet üzere yürüyen, sıdk u sadakat ehli, Sana âşık ve kavuşmaya müştak, Habibine ve sevdiklerine vuslat için can atan, zaman sürüp gittikçe ve ebediyen böyle olmaya da istekli ve azimli kullarından eyle!..”

Allah’ım! Bizi bu çizgiden ayıracaksan, şu anda hepimizin canını al, yarını gösterme. Bu duyguyla yaşadık, bu duyguyla yaşama mevzuunda kararlı olmak lazım. Allah sizi öyle sâbit kadem eylesin!

İnsanlığın iftihar Tablosu’nun sözüyle ve Kuran’ın öğrettiği duayla bu konuyu noktalayalım:

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوب، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوب، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Bizim kalblerimizi de dininde sabitleyip perçinle!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbimiz, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!”

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8)

 “Dünya seven ahireti bulamaz!..”

Dünyevî menfaatler ve çıkarlar, mü’min için kat’iyen hedef olamaz. Bu, mü’minin kendini hafife alması demektir, değersizleştirmesi demektir. Hazret-i Mevlânâ’nın bildiğiniz sözünü bir kere daha tekrar edeyim: “Bazen melekler, bizim nezahet, incelik, (bazı kelimeler daha ilave edeyim ben,) mümtâziyet ve mükemmeliyetimizi takdir ile yâd eder ve halimize imrenirler; ‘Yahu şu insanlara bakın!’ derler. Bazen de şeytanlar, kabalık, nezaketsizlik ve küstahlığımızdan tiksinti duyarlar.”. Meleklerin imrendiği insan mı olmak istersiniz, şeytanların tiksinti duydukları insan mı? “Din!” deyip “Diyanet!” deyip dünyevî çıkarlara bağlı hareket eden insanlardan, şeytanlar bile nefret ederler; “Ben bile bu kadar habîsini, bu kadar denîini düşünmemiştim!” derler. Öyleyse, çizginin korunması lazım. Günde kırk defa, hatta kırk defadan da fazla اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ dediğimiz hakikatte, Cenâb-ı Hak bizi sâbit kadem eylesin!..

Yunus Emre ne hoş söyler:

“Aciz kaldım zâlim nefsin elinden / Şol dünyanın lezzetine doyamaz,

Aynını almıştır gaflet gömleğin / Ömrün gelip geçtiğini bilemez.

İlâhi gaflet gömleğini giyene / Müslüman dermisin nefse uyana,

Kazanıp kazanıp verir ziyana / Hak yolunda bir pula kıyamaz.

İlâhi gafletten uyar gözümü / Dergâhında kara etme yüzümü,

Yûnus eydür gelin tutun sözümü / Dünya seven ahireti bulamaz.”

Yunus eydür, gelin tutun sözümü,

Dünya seven âhireti bulamaz..

Dünya seven âhireti bulamaz!..

Âhireti bulmak istiyorsanız, o, dünyaya bir tekme vurmaya bağlıdır. Yine bildiğiniz bir şeyle noktalayayım müsaadenizle:

 Müslümanlık, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve Raşid Halifelerin temsil ettiği hayattır; Müslümanlığın lafını eden ama ondan uzak yaşayanlara inanmayın!..

Hazreti Ebu Bekir efendimiz, Efendimiz’in yanında ikinci derecede efendiler efendisi.. Ona “sıddîk-i ekber” demişler, “en doğru, en doğruların en büyüğü, en doğruların en büyüğü, en doğruların en büyüğü…” Bir gün bir bardak soğuk su veriyorlar. Böyle dudağına götürdüğü zaman, eliyle itiyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyor. (Yâ Rabbî ne olur, o kalbi bize de ver! Bahtına düştük..) Neden sonra soruyorlar: “Yâ emire’l-mü’minin, niye ağlıyorsun?” Diyor ki: “Bir gün Hazret-i Risâletpenâh Efendimiz’in yanında oturuyordum; elleriyle bir şeyi reddediyor ve itiyormuş gibi bir hareket yaptı. Neden sonra dedim ki: Yâ Rasûlullah, ne yaptınız öyle? Buyurdular ki: Dünya, câzibedâr güzellikleriyle, hezâfiriyle temessül etti, karşıma dikildi. (Yalı, villa, yat, gemi, filo, düşünebilirsiniz) Bana kendini kabul ettirmek istedi. Ben de elimin tersiyle ittim, ‘Bana kendini kabul ettiremezsin, git!’ dedim. Döndü bana dedi ki dünya (şahs-ı mânevî olarak) ‘Sana kabul ettiremedim ama senden sonrakilere kabul ettiririm!’ İşte bu soğuk soğuk suyu böyle içmek suretiyle, korktum ki, O’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonrakilerden (dünyanın kendisini kabul ettirdiklerinden) birisi ben olabilirim!..” Ebu Bekir-i Sıddîk diyor bunu.. kurban olayım sana… Ama üç senede Devlet-i Aliyye’nin (ki Devlet-i Aliyye gibi mübarek bir devlet, Râşit halifelerden sonra onun eşi yok) yüz senede yaptığını, “iki sene, üç ay, on küsur gün”de yapmış. Tekrara gerek var mı? “İki sene, üç ay, on küsur gün”de yapmış. Fakat hayret ediyorum, bu yaptığı şeylerden, şu iki buçuk senede yaptığı yüz senelik şeyden, bir tek kelime ile bahsettiğini bilmiyorum. Bir gün bir yerde Siyer ve Meğazi kitaplarında görürseniz, Allah aşkına benim bu merakımı giderme adına söyleyin onu.. “Ben şunu yaptım!” şeklindeki bir tek kelimesini bana söyleyin.. Bir ev bırakmadı.. Oğlunu nazara vermedi, kızını da nazara vermedi. Diyemez miydi, böyle bir sultan, sultanlar sultanı, sultan Süleyman’a bir yönüyle taç giydiren sultanlar sultanı?!.

Hazreti Ömer efendimiz… İki süper gücü hizaya getiriyor, “Sağdan hizaya gel!” Pers, dünyanın o günkü Çin’i; Roma imparatorluğu, dünyanın o günkü Amerika’sı veya bütün Batı Devletleri.. sağdan hizaya getiriyor. Fakat giderken, bir kulübecikte ruhunu Allah’a teslim ediyor; kulübecikte değil, mescitte, sergisiz mescitte, kumlar üzerinde, hançerlenerek ruhunu Allah’a teslim ediyor. Hiç hâlinden şikâyetçi değil. Neler yapmış, neler yapmış. Öbürünün (Hazreti Ebu Bekir) yaptığını devam ettirmiş.. Onun, onun için hazırladığı zemini rantabl olarak değerlendirmiş, Allah’ın izni ve inayetiyle.. Nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin güneşin doğup battığı her yere gitmesi için, havada, denizde, karada yollar oluşturmuş, “Gidin bu yollarda, bu güzergahlarda!..” demiş… Ama giderken, o da arkada bir kulübecik bırakmamış.. on sene işin başında bulunmuş, giderken bir şey bırakmamış. Kendine çok benzer, oğlu Abdullah. Kılı kırk yararcasına, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in gölgesi gibi bir insan; O’nu milimi milimine yaşayan Abdullah; bilmeyen yok, “abâdile-i seb’a”dan. Fıkıh, ona sorun; Tefsir, ona sorun; Hadis, ona sorun. Evet, gönül beyi, gönül sultanı.. öyle bir insan. “Benim de böyle bir oğlum var!” dememiş. Teklif edenler olmuş: “Ey emire’l-mü’minin, Abdullah!..” “Hayır!” demiş, “hayır!..” Kendi aile efradı adına dünya açısından hiçbir şey düşünmemiş, bir dikili taş düşünmemiş. Bilmiş ki öyle düşünenler, âhiret, Allah, Peygamber dedikleri halde, esas dünyaya tapan bedbahtlardır. Dünyaya karşı tavrını ortaya koymuş.. Vakıa mü’minlerin dünyasını mamur yapmış fakat kendisi o dünyaya bir tekme vurmuş, “Benden uzak dur!” demiş. Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, selef-i sâdık’ı gibi, o da dünyaya bir tekme vurmuş. Hazreti Osman “Zi’n-nûreyn” de aynı şeyi yapmış. Kimi kendinden sonra teklif etmiş? Hazreti Ali efendimiz de öyle yapmış.

Müslümanlık bu ise, Müslümanlık Efendimiz’in ve Hülefâ-i Râşidîn’in yaşaması ise, onun berisinde başka türlü “Müslümanım!” diye geçinen insanların, ne olur, rica ediyorum, kat’iyen hakiki Müslüman olduğuna inanmayın; kendi kendinizi aldatmış olursunuz. Onların arkasından giderseniz, kendinizi sürü durumuna düşürmüş olursunuz. En azından mesafeli durun!..

Hâsılı, hedefi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!..

Cuma Hutbesi: LİDER

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bin seneyi aşkın geniş bir zaman dilimi içinde hep şanlı devirler yaşamış ve hep güzelliklere açık bulunmuş şu mübarek dünya, bir iki asır var ki, buhrandan buhrana sürüklenmekte ve çepeçevre ruhunu saran bunalımlarla inim inim inlemektedir.. özünden uzaklaşma bunalımı.. tabiat değiştirme bunalımı.. millî, dinî ve tarihî değerleri inkâr ve tezyif etme bunalımı.. ve eskilerin “kaht-ı ricâl” dedikleri seviyeli insan, idareci kadro ve lider kıtlığı bunalımı…

Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki durumu itibarıyla, şu karmakarışık dünyanın gerçek mânâda bir lider tanıyıp-tanımadığını bilemeyeceğim; bilebildiğim bir şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır.

Evet, bir zamanlar, Merakeş’ten Orta Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar çok geniş bir sahada mevcudiyet ve ağırlığını hissettiren o tunç iradelerin, o polat sinelerin ve o çelikten sadâların yerinde şimdi sinekler uçuşuyor.. evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu tâli’sizler diyarında aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor; bülbül yuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor…

Süleyman çoktan göçüp gitmiş ve o muhteşem saltanatın yerinde iblisler satranç oynuyor.. yüreğe, iradeye, ruha hasret gittiğimiz şu günlerde, şimdiye kadar yolları elli defa gidip pusuya takılmış yığınlar, bir yenisine takılabilecekleri vehmiyle köşeye sıkışmış ve ümitsizliklerini, harika günler ve harika şahıslarla giderebileceklerini düşlüyorlar. Bu simsiyah yalnızlıkta herkes karanlıklara esir ve herkes birbirine teslimiyet salıklamakta.. tebaa yol-iz bilmez, cahil ve onurlu yaşamanın acemisi.. hâkim güçler insafsız ve temettü avında.. ışığa uyananlar oldukça az –Allah iradelerine fer versin– onların da çoğu beline kadar çamur içinde ve başları bulutlarda. Kitlelerin fikir semaları tersine dönmüş gibi; köstebek deliklerinde dolaşırken yıldızlar arası seyahat rüyaları görüyorlar.

Hâsılı, bu koskoca dünya başıboşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım…

Lider, özüyle ve zati hususiyetleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O, görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, görüşlerindeki inceliği, ihatasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı.. öğrenme aşkı, öğretme istidadı ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneğiyle –istemediği halde– dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gözdeleşen, dolayısıyla da binlerin-yüz binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.

Lider, yemesinde-içmesinde, oturup kalkmasında, davranış ve muamelelerinde hep dikkatli, hep temkinli ve hep emniyet telkin edicidir. Doğru düşünür, doğru konuşur, doğruluğu sever ve yalandan tiksinti duyar.. sinesi vefa ile çarpar, gözleri samimiyetle açılır-kapanır ve her zaman güven ve itimat soluklar…

Lider, çevresine karşı güler yüzlü, saygılı, ciddî ve alabildiğine vakurdur. Onun yanında bulunanlar yakınlığın lâubâliliğini görmez, uzakta kalanlar da uzaklığın mahrumiyetini hissetmezler. Sorumluluğunu yüklendiği toplumun büyüklerini babası, küçüklerini evladı bilir ve bir kuluçka hassasiyetiyle, himaye ve şefkatine sığınan herkese bağrını açar, herkesi kanatlarının altına alır ve korur… Soluklarının duyulduğu daire içindekilere şefkat ve alâkası o kadar engindir ki, ayaklar altındaki karıncalardan, göklerde uçuşan kuşlara kadar canlı-cansız her şey o incelikten aldığı nasiple şükran çığlıkları atar ve iki büklüm olur yerlere yüz sürer.

Lider, vazifeşinas, hasbî ve diğergâmdır. Sorumluluklarını yerine getirme mevzuunda, ne karşısına çıkan engellerin zorlu ve aşılmaz olması, ne de imkânların genişliğiyle gelen yaşama zevki, rahat ve rehavet onu yolundan döndüremez ve ona mükellefiyetlerini unutturamaz. Üzerine aldığı mesuliyetleri peygamberane bir himmetle yerine getirir.. hep yürekten ve cansiperane davranır.. sonra da yapıp ortaya koyduğu hizmetler karşılığında herhangi bir ücret ve mükâfat beklemeden çeker yoluna gider.

Lider, üstün idraki, cesaret ve kararlılığı, sabır ve metanetiyle her zaman çevresinin tek dayanağı ve ümit kaynağıdır. Süratli kararla isabet, dikkat u temkinle cesaret, sabr u tahammülle atılganlık gibi zıtlıklar onun sihirli dünyasında birleşir, bütünleşir ve birbirinin tamamlayıcısı olurlar. Fetanetinin aydınlatıcı tayfları altında yarınlar ve yarınlara ait hâdiseler, bugünkü vak’alar sırasına girer berraklaşır.. cesaret ve kararlılığı sayesinde, aşılmaz gibi görülen tepeler aşılır ve bütünüyle yollar düzlüğe erer.. tahammül ve metaneti karşısında “olmaz”lar olur hâle gelir, muhaller ve imkânsızlıklar toz duman olur gider.

Lider, bir ahlâk ve fazilet kahramanıdır. O, merhamet ve yumuşak huyluluğuyla bütün canlıların çarpan yüreği, atan nabzı; cesaret ve yiğitliğiyle, millet ve ülkesinin yılmaz ve sarsılmaz muhafızı; his ve gönül dünyasıyla zayıfların en emîn sığınağı; tevazu ve mahviyetiyle kapı kapı kovulmuşların biricik teselli kaynağı; müsamaha ve af atmosferiyle sendeleyip düşenlerin ve sürçüp sürçüp günahlara girenlerin ümit çerağıdır.

Lider, adaletli olduğu zaman merhametli, merhametle coştuğu zaman da istikametlidir. İnsan ve insanca düşünceleri şefkatle kucaklarken, yılan ve çıyan deliklerini tıkamayı da ihmal etmez.. onun dünyasında ne zalimlerin toyu-düğünü, ne de mazlumların âh u efgânı hiç mi hiç işitilmez. O, elindeki keskin kılıcın bir yüzüyle kobraların başlarını alırken, diğer yüzüyle de bülbüllere yuva örme sanatını öğretir.

Lider, Ağrı dağı kadar mehabeti, Lut gölü kadar da haşyeti vicdanında duyabilen gariplikler halitası bir ruh yapısına sahiptir. Ona sırf mehabet noktasından bakanlar, aşılmaz bir zirve karşısında bulunduklarını hisseder, hayret ve hayranlıkla ürperirler.. onu, ötelerle irtibatı, ihlâs ve samimiyetiyle tanıma fırsatını bulanlar ise, ruhanîlerden biriyle diz dize olduklarını sanır ve kendilerinden geçerler.

Yıllar ve yıllar var ki, düşkünler diyarı şu mübarek ülke, taşıyla-toprağıyla, canlısıyla-cansızıyla, mü’miniyle-kâfiriyle hasretle inledi ve böyle bir liderin yolunu gözledi.

Bu uğurda elli defa yalancı mumları güneş zannedip alkışladı.. yüz defa ateşböceklerini yıldız sanıp arkalarına düştü.. ve bilmem kaç defa da kırk haramileri Kâbe yolcusu sanarak içlerine girdi. Öyle anlaşılıyor ki, daha bir süre bu hicranlı arayış devam edecektir.

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yeni Ümit Dergisi Ocak-1991 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

520. Nağme: KADERE RIZA VE YÜREKTEN DUA

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şunları söyledi:

“Erişir menzil-i maksuda âheste giden / Tîz reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.”

Onu kestirmeye de gücümüz yetmez..

Bazen, olmasını arzu ettiğimiz şey, hevâ ve hevesimize göre, hemen birkaç dakika, birkaç saat, birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay içinde olsun isteriz. Oysa ki, bir sözde ifade edildiği gibi, bir çekirdekten meydana geldi cihan.. bunun için çağlar ve çağlar, jeolojik dönemler deniyor.. milyonlarca sene geçtikten sonra, yaratıldı insan. İşte, âdet-i İlâhîdeki muamma.. işte âdet-i Hannân u Mennân, Rahîm u Rahman.

Fakat, biz farkına varmadan, bazı şeylerin hemen çarçabuk olmasını istiyoruz. İnsan tabiatında vardır bu. Malum; zannediyorum mesele detaylı olarak Buhari-i şerif’te anlatılıyor: Habbâb bin Erett.. Habbâb’lar iki tane, ikisi de Ashab-ı Bedir’den.. Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün çekilen şeylerden az dert yanıyor; “arz-ı hâl”de bulunuyor demek daha uygun. Onların inceliklerine saygının ifadesi olarak bu tabiri kullanmayı seçtim, “arz-ı hâl”de bulunuyor, “şikayet” değil, “dert yanma” değil.

Şârin de dediği gibi, “Ben usanmam gözümün nuru cefâdan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Her gün bir yönüyle presleniyorlarsa, her gün başlarına balyozlar inip kalkıyorsa, her gün onlarda inkisar meydana getirebilecek bir ciğersûz, yüreği yakan hadise yaşanıyorsa, öyle bir arz-ı hâlde bulunmak, gayet normaldir. Habbâb bin Erett de olsa, Yâsir de olsa, Sümeyye de olsa, Ammâr da olsa, Bilal da olsa. Nihayet gidecekler, sözü-sazı hem yerdekilere hem de göktekilere geçen Zat’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz-ı halde bulunacaklar. Parmağıyla işaret ettiği zaman Kamer’i şâk eden bir insan, elini kaldırdığı zaman, elleri boşa inmeyecekti, ona inanıyorlardı.

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona şu olur, bu olur deme yerine, buyurdu ki: “Sizden evvel insanlar, alınırdı, kıtır kıtır doğranırlardı. Etleri kemiklerinden ayrılırdı, testere ile veya bıçkı ile… Fakat onlar, dinlerinden dönmezlerdi!” O da dersini alıyor.

Demek ki, bu yol böyle olmayı gerektiriyor. Bu yolun, bu yolda yürümenin bir kısım kendine göre, ona da handikap denecekse, handikapları var. Bu açıdan bir taraftan beklemeyi bilmek lazım, âhesterevlik demeyeyim de “tîz reftâr” olmamak lazım.

Hemen olsun; birkaç gün içinde, birkaç hafta içinde, zâlimler bulacaklarını Allah’tan bulsunlar, gaddârlar bulacaklarını Allah’tan bulsunlar… Binlerce, binlerce, binlerce insana çok küçük emarelerle böyle, zulüm yapanlar, haksızlıkta bulunanlar, dünyevî bütün haklardan mahrum edenler; onlar adına, umum halk adına, hakkı, adaleti ayaklar altına alıp çiğneyenler, bir yönüyle tavır ve davranışlarıyla Allah bilmezlik sergileyenler, peygamber bilmezlik sergileyenler; Kur’an’ı, Sünnet’i zaten bilmiyorlar, kulak dolması taklidî iman açısından bile onları dahi bilmezlik sergileyen insanlar, bir kısım zulümde, itisafta, irtikâpta, ihtilasta, gaspta, tagallüpte, tahakkümde, temellükte, milletin malını gasp etmede, gidip onun tepesine konmada bulununca, hemen Allah’tan bulsunlar diye beklenir.

Oysa ki, O (celle celâlühu) Rabbü’l-âlemîn’dir. O’nun, bir taraftan, Kahhâr, Cebbâr ism-i şerifi olduğu gibi; bir taraftan da Rahman, Rahim, Raûf, Şefîk isimleri vardır. Bu açıdan bütün esmâ-i ilâhîyesinin sıfat-ı sübhaniyesinin (gerek sözünü kullanırsak, bunlar O’nu bağlıyor manasına gelebilir.. burada diyecek bir tabir de bulamadığımdan dolayı, sadece aczimi ifade edip geçeyim.. ama Cenâb-ı Hakk, o “sıfat-ı sübhaniye”sinin, onun daha ötesinde “şe’n-i Rububiyet”inin, onun daha ötesinde -İmam-ı Rabbânî o tabiri kullanıyor- “itibârât-ı Rabbâniyesi”nin, bir yönüyle gerekleri veya) muktezîyâtı ne ise, onları yerine getiriyor, bizim hevâ ve hevsimize göre, hatta ısrarlı isteklerimize göre de değil. Meselenin bir yanı bu.

Bize kalsa, hemen isteriz ki, bugün yarın her mesele olsun-bitsin; zâlim cezâsını bulsun. Ama Allah (celle celâlühu).. Hazreti Ebu Bekir’e sürekli “مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا \ Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ!” detirten Allah.. size “مَا أَشْفَقَكَ يَا رَبَّنَا \ Mâ eşfekekâ yâ Rabbenâ” dedirtecek Allah.. “مَا أَرْحَمَكَ يَا رَبَّنَا \ Mâ erhamekâ yâ Rebbenâ” dedirtecek Allah (celle celâlühu)… O, biz değil, O her şeyle bizden başka.. O bize ait ârıza sayılabilecek o nekâisten münezzeh, müberrâ. Meselenin bu yanını çok iyi kavramak lazım zannediyorum..

Tîz reftâr olmamak lazım, pâye dâmen dolaşır, ayağa etek dolaşır, tepe taklak gidersiniz. Bunu umumî manada alın; yapacağınız şeylerde de. Bazı projeler vardır ki, bunlar, yarım asır ister, bir çeyrek asır ister. Kaldı ki sizin projeniz de çok pahalı, çok emek isteyen bir proje. Nedir? Kalblerde Cenâb-ı Hakk’a imanın, aşkın ve heyecanın lâzım-ı gayr-ı mufârık halinde yerleşmesi.. tabiata mal olması, imanın içtenleştirilmesi, imanın iz’ân haline gelmesi.. Din-i Mübîn-i islam’ın bütün insanlıkça sevdirilmesi; kabul etmeseler bile, en azından “Bu din de diğer dinler arasında bir dindir!” dedirtilmesi.. Museviliğe, İsevîliğe, Budizme, Brahmanizme, Şintoizme saygı duyulduğu kadar, en azından, “Bu din de saygı duyulacak bir dindir!” dedirtilip bu ölçüde kabul ettirilmesi… Bunlar bir yönüyle de dünyada sulh-ı umuminin teessüsü adına atılan adımlardır. Yolunuz, bu.. Yönteminiz, bu.. Kullanmanız gerekli olan argümanlar da ona göre olması lazım.

Öyle büyük bir proje ki, bütün dünyayı alakadar ediyor; bütün dünyanın ayağına gideceksiniz.. gerekirse, o güzelliklerinizi onların önüne değişik sergilerde, meşherlerde sereceksiniz, teşhir edeceksiniz.. kalbinizin derinliklerine kadar her şeyinize vâkıf olacaklar. endişe duyulmayan insanlar haline geleceksiniz.. güven duyacaklar, sözünüzle sazınızla, çaldığınız ney ile değil, davulunuzla dönbeleğinizle değil; halinizle, temsilinizle güven sergileyeceksiniz.. meşherler, sizin güven resimlerinizle -bir yönüyle- süslenecek.. hangi meşhere uğrarlarsa uğrasınlar, orada size ait temsilleri görecekler: Hep böyle boyunları önlerinde, Allah karşısında iki büklüm, kemerbeste-i ubudiyet içinde, kulluk mülahazasıyla tir tir titreyen insanlar.. insanlığa karşı derin saygı duyan insanlar.. kimseye kötülük düşünmeyen insanlar..

Antrparantez, bakmayın bir kısım densizler, kendileriyle uğraşıldığını zannediyorlar.. Ne 25 Aralık, ne bilmem hangi tarih, Temmuz’un kaçıydı filan… Bunlar, kendi ettikleriydi, kendilerine göre planlar çevirdiler; hazmedemedikleri, sindiremedikleri, bir türlü kabul edemedikleri insanları yok etmek için, böyle bir neticeye ulaşma, şu neticeye ulaşma adına, onları birer argüman olarak değerlendirdiler. İnsafları o kadardı, iz’anları o kadardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor; إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” Haya hissinizi yitirmişseniz, yani kendinizi edepsizliğin akıntısına salmışsanız, bir kere de o akıntıdan artık geriye dönme imkanı kalmamışsa, yalan da söyleyebilirsiniz, iftira da edebilirsiniz, tezvirde de bulunabilirsiniz, uydurma itirafçılar da oluşturabilirsiniz, önlerine kağıtlar, kalemler de koyabilirsiniz, “Bunlar hakkında şunu şunu şunu söyleyin, bu iftiraları atın, sizi içeriye almayalım!” da diyebilirsiniz…

Her sistemi aleyhte işlettirme.. derdest edip götüren SS’leri o mevzuda vazifelendirme, onlara bir şeyler vadetme.. birilerini protesto ettirme adına ceplerine 100’er dolar koyma.. mitingler yapmak, birilerine sövdürmek, küfretmek için, onlara yığın yığın paralar verme… Bunlar, millete kan kusturularak şu anda yapılıyor. Maalesef yapılıyor. İnsanın bir yönüyle ahsen-i takvim’e mazhariyetine rağmen yapılıyor. Masum insanlara yapılıyor. Haçlılar, kadınları derdest etmemişlerdi. Bir yönüyle, çoluk çocuğu derdest etmemişlerdi. “Sen de onlara karşı sempati duyuyormuşsun galiba!” diyerek derdest etmemişlerdi. Frederik Barbaroslar, Richard’lar, Philip’ler bu ölçüde zulüm yapmamışlardı. Korkunç bir zulüm yapılıyor. Amma çok defa bu, insanlığın kaderi olduğundan dolayı, size de “El-hayru fî mâ’htârehullah” veya “fî mâ kaddarahullah” (Hayır, Allah’ın seçip takdir ettiğindedir.) demek düşüyor.

“Zuhur eden neyse, hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder!” “Men âmene bi’l-kader, emine mine’l-keder” (Kadere iman eden, kederden, öyle bulanık düşüncelerden emin olur.) Keder kelimesi o demektir, her üç harfe (harekeye) açık olduğundan dolayı, bulanık bir kelimedir: “Kedere-Kedire-Kedure” Her şeye açıktır. “Men âmene bi’l-kader, emine mine’l-keder” Evet, kudûretten, öyle bulanıklıktan, öyle karışıklıktan sıyrılmanın yolu, kadere iman etmektir. Levh-i mahfuz-u hakikatte ne yazılıysa, Allah neyi kaza buyuruyorsa, o mutlaka yerine gelir. Onu bir yönüyle belki yine ilm-i ilahî’deki hakikate uygun olarak, geriye çevirmenin yolu, Cenâb-ı Hakk’ın “atâ”sıdır, ekstradan lütfudur,

Bu atâ’nın en mühim vesilelerinden biri duadır. İnsanlık değişik bela ve mesâibe maruz kaldığından onları savmak için sebepler üstü dua. Evet dua, Cenâb-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün unvanıdır.

Sebepleri silme atma değil; oturur konuşursunuz: “Şimdi bu gaileden nasıl sıyrılırız? Seyyidina Hazret-i Yusuf gibi dibine düştüğümüz bu kuyudan çıkmanın bir yolu bir yöntemi var mı? Veya Yunus b. Metta gibi, balığın kalbinden mi, midesinden mi, ağzından mı, sıyrılmanın bir yolu var mı? Veya Üstad hazretlerinin sabır kahramanı dediği Hazret-i Eyyûb aleyhisselam gibi acaba tepeden tırnağa bu yara bereden sıyrılmanın bir yolu var mı?” dersiniz. Sebeplere riayet edersiniz, elinizden geldiği kadar. Sebeplere o kadar değer verirsiniz; çünkü izzet ve azamete perde olmuşlardır. Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, onları O yarattığından dolayı, O vaz’ ettiğinden dolayı, onlara belli ölçüde kıymet-i harbiyelerini bilerek saygılı olmak, Allah’a saygının ifadesidir. Fakat asıl mesele, Müsebbibü’l-Esbâb’a yönelmektir, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmektir.

Şimdi siz bana gelse deseniz ki, “Ben günde bir saat dua ediyorum.” Ben âcizâne onu takdirle karşılarım, derim ki “Çok iyi ama sen o meseleyi biraz daha artırsan, daha iyi olur!”. Kendini Yusuf aleyhisselam gibi kuyunun dibinde düşün! Ve sâdece bir yönüyle dua hablü’l-metiniyle, dua kovasıyla dışarıya çıkacağını hesaba kat, ne kadar dua edersin? Sürekli vird-i zebânın olmalı o senin. Biraz sonra gelip deseniz ki, “Ben her gün üç saat dua ediyorum; gezerken de!” Hatta değişik vesilelerle ifade ettiğim için, yine öyle ifade etmek istiyorum; mesela istibra ânında, o esnada bile dudaklar hep aynı şeye kıpırdanmalı.. Yani deseniz ki, “Ben günde on saat dua ediyorum, hiç durmadan; oturduğum yerde bile, ciddî bir meselenin müzakeresi söz konusu değilse şayet, dua ediyorum!” Bazen sürekli bir şeyi tekrar edip durabilirsiniz. Bazen de daha önce dediğiniz şeylere atıfta bulunarak, onları tekrar edip durabilirsiniz. Mesela, bir dönemde her şeyi istemişsiniz Cenâb-ı Hakk’tan:

اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، نَفَحَاتِكَ، أُنْسَكَ، قُرْبَكَ، مَحَبَّتَكَ، مَعِيَّتَكَ، عِنَايَتَكَ، رِعَايَتَكَ، كِلاَءَتَكَ، حِفْظَكَ، حِرْزَكَ، حِصْنَكَ الْحَصِينَ، النُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ * اَللَّهُمَّ اْلإِيمَانَ الْكَامِلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَتَمَّ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَتَمَّ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَتَمَّ، وَالصَّلاَةَ التَّامَّةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ *

Kafiye bu..

اَللَّهُمَّ اْلإِيمَانَ، والإسلام، والإحسان، والقرآن * ربنا زدنا علمًا وإيمانًا ويقينًا وتوكّلا وتسليما وإخلاصًا، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ *

Kafiye bu..

Bir dönemde, bunları söylemişsiniz. Bu defa, bunlara atıfta bulunarak: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ كُلَّ مَا سَأَلْنَاكَ إِلَى اْلآنَ  “Allah’ım bu güne kadar Sen’den istediğim her şeyi, istiyorum.” Bunu derken, her gün el-Kulub’d-Daria okuyor musunuz, okumuyor musunuz? Namazda ellerinizi kaldırıp dua ediyor musunuz, etmiyor musunuz? Izdırar halinde, bazen içinizi O’na döküyor musunuz, dökmüyor musunuz? Mine’l-evvel ila’l-âhir o âna kadar deyip ettiğiniz ne kadar şey varsa, hepsine göndermede bulunarak, hepsinde Cenâb-ı Hakk’a olan, Cenâb-ı Hakk’tan olan taleplerinizi ifade etme adına, اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ كُلَّ مَا انْتَظَرْنَا مِنْ لَدُنْكَ  Nezd-i Uluhiyetinden, fazlından, kereminden, ihsanından, Zâtından, Zâtının re’fetinden, rahmetinden, rahmâniyetinden, rahimiyetinden; Uluhiyetinin rahmetinden, rahimiyetinden, atûfiyetinden, raûfiyetinden; Rububiyetinin rahmaniyetinden, rahimiyetinden, atûfiyetinden, raûfiyetinden; Sıfat-ı sübhaniyenden, Esmâ-i Hüsna’ndan… Bunları şefaatçı yaparak, neyi istemişsem, ne beklemişsem; اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ كُلَّ مَا انْتَظَرْنَا مِنْ لَدُنْكَ إِلَى اْلآنَ Şu âna kadar hayır adına ne dedim, ne ettimse, hepsini bir kere daha istiyorum.

Bir, doğrudan doğruya ta’dâd ederek istek ve arzularınızı ortaya koyarsınız; bir de o güne kadar “mine’l-evvel ila’l-âhir”. Hayatınızın hangi saniyesinde, bir eşref saate veya Hazret-i Pîr’in dediği gibi “bir ân-ı seyyale”ye rastladığını bilemezsiniz. Bir ân-ı seyyale içinde, gerçekten Rabbimizden bir şey istemişsiniz. Şimdi, bir göndermede, bir atıfta bulunurken, yeni bir girdi yaparken, onların hepsini birden kastetmiş oluyorsunuz. Ve hepsiyle Cenâb-ı Hakk’a dua etmiş oluyorsunuz.

Onun için, umum ve şümullü, âmm ve şâmil dualardan bir tanesi şudur:

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ مَا سَأَلَكَ بِهِ عَبْدُكَ وَنَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allahım sevgili kulun ve peygamberin Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde, sıkıntı ânında, genişlik ânında, ailevî durumları itibariyle, falan dünyevî hususları itibariyle, hayır yörüngeli ne istemişse, hepsini Sen’den istiyorum”.

وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا اسْتَعَاذَ مِنْهُ عَبْدُكَ وَنَبِيُّكَ مُحَمَّدٌ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Allahım sevgili kulun ve peygamberin Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) her neyden Sana sığınmış, istiâzede bulunmuşsa, ondan da Sana sığınıyorum.”

Câmi, şâmil, âmm bir dua…

Bu me’surattan olan bir dua. Esasen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle yapmış ve bunu bize talim buyuruyor.

Bu açıdan, sıkıntıların, ızdırapların, ızdırarların başına Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ile, tazarru ile, niyaz ile vurmak lazım..

Ha, bütün bütün böyle keyfinizi kaçıracak şeylere dalmak, Freud’un ifadesiyle anguazlar yaşamak, sizi kahredecek duygu ve düşüncelere balıklamasına dalmak… Bu da olmamalı. Fakat, ben, ızdırabı da esasen çok yüksek dualar gibi dua kabul ediyorum. Izdırap ve ızdırar hali.. Yani, balyozlar başınızdan aşağıya inerken, doğru, bir yönüyle sabreder, sabrın sevabını kazanırsınız.. fakat bir yönüyle de, ümmet-i Muhammed’in gelip başına musallat olan o bela ve musibetler karşısında, vicdanınız varsa, hissiyat-ı insaniyesiniz varsa, mahlukata karşı şefkatiniz varsa –ki, altı tane düsturdan bir tanesidir şefkat-. düşüneceksiniz. Bir yönüyle, düşünme sayesinde gerçekten şefkat etmek îcâb ediyor. Hani yürürken, diyorsunuz, “Aman dikkatli olun, burada karınca var!”. Yani bir yerde karıncaya basmamaya dikkat ederken, bir haşereye basmamaya dikkat ederken, beri tarafta, ayaklar altında ezilen, inim inim inleyen insanlar varsa, mü’minler eziyet altında inliyorlarsa, ızdırap çekiyorlarsa, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir!”

Efendimiz’in bu beyanında ciddî bir tehdit var. Sen ayrı düşünüyorsun, demek ki ayrısın sen.. Senin, onlarla alakan yok. Evlâdın gibi, iyâlin gibi, eşin gibi, annen gibi, baban gibi, aile efradı arasında gerçek irtibat çerçevesinde. İrtibatını koruyabilen insanlar, aileleri içinde bir yangın varsa, içinde evladı, eşi, çocuğu tutuşmuş yanıyorsa şayet, -Hazret-i Pîr ifadesiyle- onu kurtarmaya koşarken, başka mülahazalardan bütünüyle sıyrılıp gitmeli, sadece o ızdırap ile kıvranmalı.. o ızdırarla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli. Bugün İslam dünyası böyle cayır cayır yanıyor, her yerde yangınlar var. Bir yönüyle işin başında bazıları da sözde yangını söndürüyor gibi, ama işin üzerine benzinle gidiyorlar. Yangın azgınlaştıkça, onlar daha da azdırmaya çalışıyorlar. Bu manzara karşısında, değil keyiflenmek, anguazla kıvranmak da olacak iş değil.

“Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme / Davranın, zira rezil olduk bütün bir âleme!” diyor M. Akif. Değil gülmek, eğer ağlayacaksanız, o hadiseye ağlayacaksınız. Bence onu bile israf etmemek lazım. Oturup kalkıp bu derdin ızdırabını duyacaksınız. Bu dert içinize düştüğü zaman, hemen yorganı atacak, yataktan fırlayacak, kalkacak ve abdestli abdestsiz, başınızı yere koyacak, orada bir miktar inleme faslı yaşayacaksınız. “Allah’ım! Bahtına düştüm, azametine ve uluhiyetine sığınıyorum, Zât-ı Akdes’ine sığınıyorum!” diyecek, Cenab-ı Hakk’ı, O’na ait evsâf-ı âliyesi, evsâf-ı celilesiyle yâd edecek ve bunları da kapıların aralanması için bir vesile yapacaksınız. وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ emrince vesileler ittihaz edeceksiniz ve ondan sonra içinizi O’na dökeceksiniz; hep yalvaracaksınız, hep yalvaracaksınız, hep yalvaracaksınız.

Belki bunları söylerken, “Bu adam bizim hakkımızda suizan mı ediyor; dua etmiyoruz kanaatini mi taşıyor!” diyebilirsiniz. Biraz kendi müşahadelerimin tesirindeyim, beni bağışlayın. Oturduğumuz zaman bir yerde, niye dudaklarımız bununla kımıldamasın? Neden dilimiz ağzımızda bu türlü şeylerle dönüp durmasın? Neden Rabbimizle baş başa kaldığımız zaman, seccâdemiz bununla ıslanmasın?

Bilemezsiniz, “ân-ı seyyâle”nin nerede pusuya yatmış olup da sizi beklediğini bilemezsiniz.. O “ân-ı münevver”in nerede pusuya yatmış sizi beklediğini bilemezsiniz. Bütün zamanın, bir yönüyle saniyelerini, sâliselerini, âşirelerini değerlendireceksiniz ki onu yakalayasınız. Size deseler ki “Tesbihi elinize alacaksınız, bunu yüz bin defa çevireceksiniz, bu dânelerin bir tanesinde rast gelecek o ân-ı seyyâle.. ve o zaman dediğiniz her şey olacak; birden bire bakacaksınız ki, gökten bir tane asansör indi ve siz ona bindiğiniz zaman hemen misali veya hakikî cennete ulaşacaksınız.” Şayet bunu diyen zata gerçekten inanıyorsanız, hakikaten alıp bu tesbihi bir milyon kere çevirmeyi düşünmez misiniz?

Vakitli, vakitsiz, gece-gündüz, bir dakika fevt etmeden Cenâb-ı Hakk’a teveccüh, öyle bir şeydir. Eşref saati yakalamayı düşüyorsanız, bence onun peşinde olmak lazım.. Gizlemiş Allah bazı şeyleri. O eşref saat de, o münevver dakika da zamanın parçacıkları içinde gizlenmiş. Her ferdin onun peşinde olması lazım..

Bir ikincisi; şanslı yanınız itibariyle size bir şey diyeyim: Herkes arama mevzuunda ciddi davranır, bu mevzunun peşinde olursa şayet, maksat mutlaka hâsıl olur. Hani, Üstad hazretlerinin bir tabiri var: “İştirak-i a’mâl-i uhreviyye” Birinize, mesela Ümit hocaya rastlamayabilir de Safa hocaya rastlayabilir.. bilmem belki bu arada lütfeder, Kıtmir’e de rastlayabilir. Şimdi, bir yönüyle bu açıdan da umumun hakkı var gibi bir şey, umumun istifadesi söz konusu olan bir şey.

Cenâb-ı Hakk’a öyle yürekten teveccüh etmeli ki ölmeli âdeta, “Canımı al Allah’ım, ne olur, ümmet-i Muhammed’i içinde bulunduğu bu sıkıntıdan, bu ızdıraptan, bu kalaktan, bu ezilmeden, pestil gibi ezilmeden halas eyle!” mülahazasıyla!..

İştirak-ı âmâl-i uhreviye cihetiyle, madem iştirak etmişsiniz, evrad u ezkarınızı bölüştürmüşsünüz, yaptığınız duada bütün kardeşlerinizi anıyorsunuz; kimse dışta kalmıyor bu mevzuda. Ellerini açıp Cevşen’in başında veya duasını okurken, hep böyle diyor arkadaşınız:

اللهم إني أسألك لي ولإخواني وأخواتي وأصدقائي وصدائقي وأحبابي وأحبّائي، في كل أنحاء العالم وفي كل نواحي الحياة، لا سيما المغدورين، المظلومين، المحكومين، المعزولين، المضطرّين؛ وكذا جميع المؤمين المغدورين، المظلومين، المضطرّين  

“Allahım hem kendim hem de dünyanın her yanındaki ve hayatın her birimindeki kadın erkek kardeşlerim, kadın erkek arkadaşlarım, sevgili dost ve ahbabım, özellikle onlardan gadre ve zulme uğrayan, mahkûm edilen, azledilip sürgüne yollanan, ızdırar üçünde bulunanlar ve aynı şekilde bütün mağdur, mazlum ve muztarr Müslümanlar için Senden diliyor ve dileniyorum”

Kimse bu işin dışında kalıyor mu? Herkesi duanızın içine alacak şekilde dua ediyorsunuz. Şimdi, düşünün; siz burada, otuz tane insan, kırk tane insan, elli tane insan dua ediyorsunuz; iştirak-ı âmal-i uhreviye cihetiyle, birinizin duası eşref saate rastlarsa, birinizinki o mübarek ân-ı seyyâleye, münevver ân-ı seyyâleye rastlarsa, bir yönüyle, hepinizin duası arş-ı rahmette kabule karin olur. Ve Cenâb-ı Hakk da ümmet-i Muhammed’in içinde bulunduğu o gaileleri, def u ref’ eyler. Allah def u ref’ eylesin. (Amin…)

Allah Teâla, قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ “Duanız olmazsa, ne yazarsınız ki, ne ifade edersiniz ki?!” buyuruyor, Furkan sure-i celilesinin 77. ayetinde.Yine, فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ “Dinini bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve yalnız O’nun rızasını düşünerek Allah’a kulluk ve duada bulunun.” (Mü’min, 40/14) diyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَلدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ “Dua, ibadetin adetâ omuriliğidir.” buyuruyor.

Vakıa, namaz da bir duadır; onun tesbihatı da duadır; el kaldırıp dua etme de duadır, secde mahalli, duadır; rükû mahalli, duadır; ayakta durma, duadır. İmamın arkasında dururken, okurken onu dinleme bir esastır. Bununla beraber sessiz dururken, mülahazalarınızı niye Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazla süslemek istemiyorsunuz? İmam, sessiz okuyorsa, siz de arkasında el pençe divan duruyorsanız, öyle bir el pençe divan durma, kemerbeste-i ubudiyetle kulluğunuzu Allah’a arz etme ânında neden mülahazalarınızı Cenâb-ı Hakk’a teveccühle süslemiyorsunuz?!.

Vesselam…

519. Nağme: GURBET İÇİNDE GURBET

Herkul | | HERKUL NAGME

 Soru: Kırık Mızrap’ta “Gurbet içinde gurbet / Yandım bihuzur oldum / Hasret içinde hasret / Hem boşaldım hem doldum.” deniyor. “Gurbet içinde gurbet” sözünden maksat nedir? Bugün cadı avını hatırlatan nefret operasyonlarıyla Hizmet gönüllülerine yapılanların ve farklı sebeplerle/sâiklerle en yakınların dahi zulme sessiz kalışının, hatta dâhil oluşunun bu gurbeti mük’ap hale getirdiği söylenebilir mi?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tevcih ettiğimiz bu sual üzerine şu hususları dile getirdi:

* Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler. Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâletin hedefi hâline gelir. Hemen bütün nebiler ve Hak dostları türlü türlü işkencelere maruz bırakılmış; değişik iktidar ve güç odakları tarafından âdeta kolları kanatları koparılmış, hatta kimileri asılmış, kesilmiş ve şehadet şerbetini içerek Hakk’a yürümüşlerdir. Evet, herkes seviyesine ve kamet-i kıymetine göre belalara maruz kalmıştır.

* Hazreti Eyyûb için “sabır kahramanı” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ise, “esbar” (en sabırlı, sabırlılar sabırlısı)dır.

* Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla onların yolunda yürüyen en makbul kullara gelir.”

* Ülkemizde dünden bugüne bazı haksızlıklar irtikâp edilmiştir, hatta insanların topluca asıldığı zamanlar da olmuştur. Fakat o devirlerde bile bugünkü gibi bir zulüm işlenmemiştir. Mesela, Atatürk ve İnönü dönemleriyle günümüzü kıyasladığınızda bir kısım insanların idam edildiği zamanlarda dahi milletin malına mülküne el konmamıştı; “Sen bizden değilsin; senin malın ganimettir, eşin çocuğun kızın da bir yönüyle cariyedir; bunları kullanmak da caizdir!” felsefesi görülmemişti.

* Geçmişte Demirel, Özal ve Ecevit gibi siyasetçilerden hiçbiri bugünkülerin işledikleri denaetlere tevessül etmediler; hele hiç kimsenin malını mülkünü gasp etme, hatta küçük bir çardağına el koyma dalaletinde bulunmadılar.

* Merhum Bülent Ecevit, Papa ile görüşmek üzere Vatikan’a gittiğimiz zaman oradaki elçiye telefon etmiş, “Bunlar benim aziz misafirlerim, orada bunlara refakat et, görüşmelerinin sağlanması için elinden geleni yap.” demişti. Bir başkası da dünyadaki elçilere haber gönderiyor: “Bunlar teröristtir, haindir, alçaktır, denîdir, vatan hainidir, eşleri cariyedir, malları da ganimettir. Dolayısıyla bulunduğunuz her yerde bunu anlatmak devlet farzı, vecibesidir!” O öyle diyordu, bunlar da böyle diyorlar. Bunları siz mantık terazisiyle tartın dünyada; onu bir yere bunları da bir yere koyun. Siz koymasanız dahi ahirette, mizan-ı Hak’ta onlar terazinin bir yerine konacak, bu alçaklığı yapanlar da terazinin başka bir kefesine konacaklardır.

* Belli dönemlerde hep tazyik vardı. Her darbede, 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da asker baskıları gördüm. Kaçtığım da oldu, hapse de girdim. Fakat darbeyle başa gelmiş insanlar bile şimdikilerin yaptığı şenaat ve denaetleri işlemiyorlardı.

* Mük’ap sözünü terminolojimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Mesela, bir basit cehalet vardır, bir muzaaf cehalet vardır, bir de mük’ap cehalet vardır. Basit cehalet, insan bilmez; muzaaf cehalet, bilmediğini bilmez; mük’ap cehalet, bilmediğini bilmez ama kendini biliyor zanneder. Mük’ap demek üç buudlu, üç derinlikli demektir. Evet, soruda ifade edildiği gibi, gurbet içinde gurbete bir boyut daha eklenmiştir; bugünkü gurbetimize mük’ap gurbet dense sezadır.

* Dünyanın dört bir yanına açılan Hizmet erleri vazifelerini eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Gittikleri yerlerde belki dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler ve bir kanaate vardılar. Değişik yabancı misyon şefleri kafaları o kadar karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen de o kanaatlerini değiştirmediler. Sanki bütün dünya, rical-i devletiyle, entelektüeliyle ve halkıyla ahmak da sadece ülkemizdeki bazı ifsatçıların akılları her şeye eriyor.

* İfsat ehli şimdi de başka bir yalanla o ülkelere gidiyorlar. Her gittikleri yerde “Dünyadaki bütün okulları kapattık, siz neden hala açık tutuyorsunuz?!.” diyor, yalan söylüyorlar. Yeminle söylüyorum, sadece bir yerde bir okulun yeri değişti. O da “Aman, çok üzerimize gelmeyin, onlarla da aramızı açmayın; bu okul başka bir yerde de olabilir.” denmesi sonucu öyle oldu. Çoğu yerde o okullar zaten yerlileşti. Utanmadan yalan söylüyorlar!..

* “Mala, mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi / Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.”

* Gasplar da, gelip tepeye konmalar da, mala-mülke el koymalar da, alın teriyle kazanılan mala mülke kıyımcı insanlar tayin etmeler de tarih boyu hiç eksik olmamış. Mesela, Amnofis döneminde, Beni İsrail’e karşı Mısır’da aynı şeyler yapılmış; erkekler öldürülmüş, kadınlar bırakılmış, çocuklar bile boğulmuş. Mezalim, yine diz boyu değil belki gırtlakta devam edip gitmiş. Onlar öldürülünce mallarına, mülklerine kayyımlar tayin edilmiş, el konulmuş. Demek ki, kayyım tayini adı altında gasp yapma Firavun’a ve firavunluğa ait bir hususiyet!..

* İnsanlığın İftihar Tablosu’na zulmedenler de sadece O’na zulümle kalmamış, bütün Müslümanların mallarının üstüne konmuşlardı. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) olan ev, amcasının oğlu olan Akîl tarafından tahrip edilmişti. Mekke fethedilince, “Ey Allah’ın Elçisi! Nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, Efendimiz’in mübarek yüzünde acı bir tebessüm belirmişti. Çünkü yıllar önce sadece üzülsün ve duyunca kendisine işkence olsun diye kuzeni Akîl tarafından yıkılıp, yerle bir edilen baba ocağı evini hatırlamış ve “Akîl bize dinlenecek ev mi bıraktı?” demişti.

* İzmir’de Bozyaka’daki okul ilkti. Allah, fakiri de onun temelinde kazmayla kürekle çalışma şerefiyle şereflendirdi. Alın teriyle yaptık. Başka yerlerde değişim ve tebdili adına bir amele gibi çalıştık, ter döktük, gözyaşı akıttık. Bir yönüyle daüssıla adına onlar birer çekirdek, birer nüve oldu. Bakarken o adeseden baktık ülkemize ve ciğerimiz yandı, burnumuzun kemikleri sızladı. Ama İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğum yeri olan bir mekânı da Ebu Cehiller işgal edip temellük etmişlerdi. Bunlara böyle bakarken evvela ona da öyle bakmak lazım.

* Ondan sonra da gelen bütün zalimler aynı zulmü irtikâp etmek suretiyle, başkalarının alın teriyle, el emeğiyle ortaya koydukları şeylerin gidip tepesine kondular. Lenin de, Stalin de, Hitler de öyle yaptı. Kendilerinden olmayan kim varsa, onları ülkelerinden sürüp çıkardılar, trenlere bindirdiler, adeta ölüme mahkûm ettiler, ölebilecekleri kamplara sürdüler; sonra da onların mallarına mülklerine el koydular. Öteden beri bütün tiranların genel karakteri budur. Fakat onların en tehlikelisi de bu türlü mezalimi İslam’ı kullanarak yapanlar olmuştur.

Bamteli: MUHÂSEBE, HİDAYET VE ZULÜM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Kur’an ve Sünnet ile yolunuzu test ediyor, her türlü beklentiye kapalı yaşıyor ve kendinizi sürekli sorguluyorsanız, korkmayın; Allah sizi zayi etmeyecektir!..

* Başımıza gelen bela ve musibetleri kendimize ait bir kısım hata ve kusurların neticesi olarak görmemiz, yüzümüzü Cenâb-ı Hakk’a döndürmemizi sağlar, istiğfar ve tevbeye yönelmemize vesile olur ve içimizde şu duyguyu tetikler: Biz ettik, Sen etme!.. N’olur ya Rab, n’olur ya Rab! Neyin eksik olur ya Rab!.. Biz ettik, Sen etme!..

* Halis bir mü’min yaptığı hizmetler karşısında beklentisizdir; muvaffakiyetleri Allah’tan bilir; şayet onların gerçekleşmesinde bir kısım vesilelerden bahsetmesi gerekirse, uhuvveti, vifak ve ittifakı, arkadaşlarının sa’y ve gayretlerini nazara verir. Zannediyorum, Hazreti Fatih’i İstanbul’un fethinden dolayı yüzüne karşı takdir edecek olsaydınız, o size babasının ve Hacı Bayram Veli hazretlerinin dualarını, Hızır Çelebilerin ve Ulubatlı Hasanların gayretlerini hatırlatır, “İhtimal ki Cenâb-ı Hak bunlar vesilesiyle beni muvaffak kıldı ama ben kendimi o işin içinde çok görmüyorum.” derdi.

* “Akla mağrur olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi / Bir edîb-i kâmil gördükde tıfl-ı mekteb ol!.” (Nef’î)

* Allah’ın rızasını tahsil yolunda, hizmet adına ne yaparsak yapalım onu az görmeli, gayretlerimizi yetersiz bulmalı ve hep “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu iş katlanarak giderdi; aklı başında bir insan benim yapamadığımı yapar ve bu işten yüz tane semere çıkarırdı.” mülahazasıyla dolu olmalıyız.

 Allah’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’attir; güzellik libasa ve onu giydiren Allah’a aittir!..

* Allah Teâla, Hizmet gönüllülerine yirmi küsur sene gibi çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde yüz yetmiş ülkede bin dört yüzün üzerinde okul açtırdı, bir o kadar da kültür merkezi ve dil kursu gibi müesseseler lütfetti. Aslında bu O’nun giydirdiği bir hil’attir ve meseleye Hazreti Üstad’ın dile getirdiği şu zaviyeden bakılmalıdır:

* “Nasıl ki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: ‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen: ‘Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: ‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurane bir fahirdir. İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.’”

* İşte bu, tahdis-i nimet mülâhazasıdır. Meseleye bu şekilde yaklaşan insanlar Hakk’ın nimetlerine karşı nankörlük yapmamış olacakları gibi gurur, kibir ve fahre de düşmemiş olurlar. Hatta daha temkinli Hizmet erleri her türlü muvaffakiyet karşısında tahdis-i nimette bulunmakla beraber onun bir istidraç olabileceği endişesini de taşırlar.

 “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremezler.”

* Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak,

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım!” buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.

* Bela ve musibetler karşısında bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp nefsimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesi ve önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.

* Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” buyrulmaktadır. Muhasebe şuuruyla hata ve kusurlarının farkında olan bir insan -seviyesine göre- istiğfar, tevbe, inâbe ve evbeye yönelir.

 “Nerede bulunursanız bulunun, O daima sizinle beraberdir.”

* Kim Allah için olursa, kendini Allah’a adamışsa, Allah deyip oturuyor, Allah deyip kalkıyor, Allah’ı heceliyor, Allah ile geceliyorsa, Allah onu katiyen yalnız bırakmaz!.. Bu mülahazayla çokları virdlerinde, اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا “Allahım bizim için ol, aleyhimizde olma!” demişlerdir. Allah muhafaza, insan O’ndan koparsa, değişmeyen âdet-i sübhâniye olarak, her şey onun aleyhinde döner.

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ  “Nerede bulunursanız bulunun, O daima sizinle beraberdir.” (Hadîd sûresi, 57/4) Bu ilahi beyan bir yanıyla, “Aman dikkatli ve tedbirli yaşayın; aklınızın, kalbinizin, hatta rüyalarınızın kirlenmesine meydan vermeyin! Her zaman O’nun tarafından görüldüğünüz mülahazasıyla hareket edin!.. ” demektir. Diğer taraftan da “Allah sizinle beraberse, bütün dünya bir araya gelse, O’nun izni olmadan size herhangi bir zarar veremezler!..” manasına gelmektedir.

* Peygamberlerin yaşadığı dönemlerde bile münafıklar bir kısım müminleri dahi aldatmış ve arkalarına katıp sürü gibi sürüklemişlerdir. Kesrete bakıp aldanmayın, kıymet kesrette değil keyfiyettedir, gerçek mü’min olmaktadır.

* Her hal ve hareketiyle dünya peşinde koşan kimselere Kur’an şu şekilde hitap ediyor: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, siz dünyaya gönlünüzü kaptırmışsınız, ahireti elinizin tersiyle itiyorsunuz.

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

Bamteli: SABRIN KADARSIN!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu konular üzerinde durdu:

 “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Fakat…”

* Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirdiğinde Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, ondan pay almak için beklerken, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.” 

* Evet, çok mal elde etme arzusu, bu konuda kıskançlık duygusu ve rekabet hissi de insanın manevi hayatını tehdit eden bir zehirdir. İnsanı öyle bir zehirler ki, artık o kimse himmetini bütünüyle ona sarf eder; tabii onun dışındaki bütün değerlere de sırtını döner. Müslümanlara karşı sırtını dönme.. dine, imana hizmet edenlere karşı sırtını dönme.. milletin ikbal bayrağını sağda solda dalgalandırmaya karşı sırtını dönme..  hatta sırtını dönme şöyle dursun, kinle nefretle üzerlerine yürüme, o insanın hali olur ki bütün bunlar öyle bir zehirlenmenin sonucudur.

* Servet edinme düşüncesi, mal mülk arzusu ve para hırsı tarih boyu insanların büyük çoğunluğunun en ciddi zaaflarından biri olmuştur. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati şu ifadeleriyle beyan buyurur: “Âdemoğlunun bir (diğer rivayette iki) vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister, onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz, gözünü doyurmaz. Şu kadar var ki, Allah tevbe edenin tevbesini kabul buyurur.” Evet, doyma bilmeyen bir hırsla sürekli daha fazlasını isteme ve her şeyi ele geçirme gayreti içine girme çoğunluğun zaafı olan bir husustur. Esasında toplumdaki pek çok kavga ve çatışmanın arkasında da böyle bir menfaat yarışı yer almaktadır.

 Sabır; hem zirve insanların hâli hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır.

* İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hakikatler dünyanın cazibedar güzelliklerine aldanmamayı ve hep akıbet endişesiyle yaşamayı gerektirmektedir:

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ    قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ    حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً    وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا    لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

* Bir sabır çeşidi de, mubah çerçevede görünse bile dünyanın cazibedar güzelliklerine karşı sabırdır. Evet, dünya göz kamaştırıcı şualarıyla gözümüzün içine yöneldiği zaman, ona karşı kararlı ve dimdik durabilme de çetin sabırlardan bir tanesidir. 

 Allah ötede “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!..” diyecek kimselerden eylemesin!..

* Furkan Sûresi’nde mahşer gününe ait bir tablo anlatılırken zâlimlerin Peygamber yolunda yürümediklerinden dolayı çok pişman olacakları, nedametle ellerini ısıracakları ve “Keşke, keşke!..” diye yanıp yakılacakları ifade buyuruluyor:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنْسَانِ خَذُولاً

“O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan Sûresi, 25/27-29)

* Manevi hayat ve ahiret açısından, kazanma kuşağında kaybetmemek için mebdede de müntehada da teyakkuz ve temkin insanı olmak lazımdır.

 “Yalnız Bir’i iste; başkaları istenmeye değmiyor. Bir’i çağır; başkaları imdada gelmiyor.”

* İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır.

* “Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan!” (İsa Mahvî)

* Hazreti Üstad der ki: “Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş: Yalnız Bir’i iste; başkaları istenmeye değmiyor. Bir’i çağır; başkaları imdada gelmiyor. Bir’i talep et; başkaları lâyık değiller. Bir’i gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar. Bir’i bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Bir’i söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.”

* Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

517. Nağme: Bir İnâyet Çağrısı Olarak Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Daha önceki sohbetlerde Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Medine-i Münevvere’ye hicret eder etmez ilk iş olarak mescid yaptırdığı, o tamamlanınca da hemen Muhâcir ve Ensâr arasında muâhât (kardeşlik akdi) ilan ettiği üzerinde durulmuştu. Günümüzde ister İslam coğrafyasındaki problemlerin, ister ülkemizde sürüp giden krizlerin, isterse de Hizmet’in maruz kaldığı musibetlerin hallinde kardeşlik, vifak ve ittifakın bir vesile olması söz konusu mudur? Bu konudaki mülahazalarınızı lütfeder misiniz?”

Muhterem Hocamızın verdiği cevabın ses ve video kaydını arz ediyoruz.

BAMTELİ: ASR’A YEMİN OLSUN Kİ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda savmaya bak!..”

* Belki birileri, kafaları çok katı, mülâaneyi anlamıyorlar, mübaheleyi anlamıyorlar, mukabeleyi anlamıyorlar. Bu anlamayanlar, anlamamada ısrar edecekler. Aldırmayın. Bir gün, bugün olmazsa yarın, arkadan gelen nesiller dediğiniz şeyleri anlayacaktır. Siz, kendiniz gibi davranın. Sahabeyi karşınıza bir ayna gibi koyun. Sık sık tavır ve davranışlarınızı o ayna karşısında bir kere daha gözden geçirin.

* Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Bu cümleden olarak şöyle buyurulmaktadır: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

* Evet, iyilik ile kötülük birbirinden farklı şeylerdir; bunlar müsavî değildir. Siz, kötülük gördüğünüz zaman onu iyilikle savın, iyilikle mukabelede bulunun. Başkaları bin tane yalan söylemiş olsalar da siz “Yahu ben de bir taneyle onlara mukabele edeyim!” demeyin.

* Bazen böyle, bağışlayın, yalan furya gittiğinde, iftiralar çok ucuz pazarlarda yer bulduğunda, insanlar zannedebilirler ki, bu böyle de oluyor. Hayır, o iş hiç öyle olmuyor. Hele bir mü’minin işi asla yalan, iftira, karalama, entrika olamaz.

* Hedefiniz doğru olduğu gibi, vesileleriniz de meşru olmalıdır. Doğru hedefe ancak doğru argümanlarla varılır. Bağışlar mısınız? Merkeple sultanın huzuruna gidilmez.

 “Yemin olsun asr’a (zamana); insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna!..”

* Merhum Mehmet Akif der ki:

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak,

Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak;

Hani Ashab-ı Kiram, ayrılalım derlerken,

Mutlaka Sure-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh,

Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık,

Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”

* “Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.” Hak şimdi yerde mi değil mi?!. Bâtıl gemi azıya almış mı, almamış mı?!. Fitne-fesat zirvede mi değil mi?!. Ahir zamanı resmederken Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu fotoğrafı ortaya koyuyor. O dönemin insanına, “Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” buyurarak işaret ediyor. Onlar, bir kısım bozguncuların her tarafta yangınlar çıkarmasına karşılık ıslah için çalışan insanlardır. Onlar, arının ölümü karşısında bile ağlayan, karıncaya basmayan, hâlâ bir damlacık hayatı vardır diye bir sineği hayata kavuşturmak için çırpınıp duran insanlara terörist diyen edepsizlere karşılık, ıslah duygusundan, arayı bulma duygusundan, insanca davranma duygusundan asla vazgeçmezler.

* Allah Teâla Asr Sûresi’nde “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar.. bir de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmuştur. Bu sûrede mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri kurtuluşlarına bir vesile olarak gösterilmekte; dolayısıyla sürekli kafa kafaya vererek kolektif şuuru harekete geçirmeleri, her zaman birbirlerine hayır ve sabır tavsiyesinde bulunmaları ve bu suretle her konuda hakkı ikâme etmeleri istenmektedir. Onun içindir ki, değişik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir.

 “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh…”

* Günde kaç defa kuvvetin O’na ait olduğunu dillendiriyor; Efendimiz’in bir cennet hazinesi olarak beyan buyurduğu “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ikrarıyla soluklanıyoruz. تبرأنا من حولنا وقوتنا والتجأنا إلى حولك وقوتك يا رحمان (Teberra’nâ min havlinâ ve kuvvetinâ / Veltece’nâ ilâ havlike ve kuvvetike Yâ Rahmân!) diyor ve bununla şu manaları kastediyoruz: Varsa bütün güç ve kuvvetimiz Senin havlin, evirip çevirmen, yoluna koyman, bir yere sevk etmen sayesindedir. O kudret-i kâhiren ile yaptığın şeyleri Senden başka hiç kimse yapamaz. Yok hükmünde, gölge hükmünde, gölgenin gölgesinin gölgesinin…. gölgesi hükmünde olan kendi havl ve kuvvetimizden teberri ediyoruz. Sa’y u gayretten geri durmuyoruz, şart-ı adi planındaki irademizin hakkını vermeye çalışıyoruz. Bununla beraber, Allahım, kendi havl ve kuvvetimizden fersah fersah uzaklaşıyoruz; Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Madem Sen, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ı kenzün min künüzi’l-cenneh (cennet hazinelerinden bir hazine) yapmışsın, biz de o cennet kenzine teveccüh ediyor, her şeyi ondan bekliyoruz.

* Allah Rasûlü’nün ashabı, başka insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklememiş, aksine Peygamber efendimizin haber verdiği musibetler cereyan ettikçe onların imanları ve teslimiyetleri ziyadeleşmiştir. Şu ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

 “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.”

* Mü’minler biliyorlardı ki; tarihî tekerrürler devr-i daimi mülahazasına bağlı olarak, ayniyet şeklinde olmasa bile misliyet çizgisinde bir kısım musibetlerle karşı karşıya kalacaklar. Öteden beri “Eğer ben kuvvetliysem, güçlüysem, imkânlar elimdeyse, herkes bana biat etmek mecburiyetindedir!” düşüncesine sahip mütemerritlerin hakkı kuvvette görmeleri esprisine bağlı olarak yaptıkları gibi, bir gün birileri de bir ahzab (birleşik gruplar) halinde bir araya gelecek ve onların üzerine yürüyecekler. Bu realiteyi bildikleri için, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) ve o çizgide olanlar, Hendek’te de “İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği!.. Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.” dediler. Diğer taraftan, onlar, gelip çarpan her şeyin Allah’ın izni ve inayetiyle darmaduman olup sağa-sola savrulacağı hakikatine de kalbleri gibi inanıyorlardı: Savrulacaklar Allah’ın izniyle!..

* Bununla beraber, herkes aynı seviyede değildir. Bir de onların en zayıfları dediğimiz kimseler vardı. Bu gruptakiler, tam şirazeden çıkmamış, bütün bütün çözülmemiş ve bağı kopmuş tesbih tanesi gibi dağılmamışlardı; fakat muvakkat bir tereddüt yaşamış ve bir “Acaba?” demiş olabilirler. Böyle olması, her devirde de meselenin böyle olacağına işarettir.

 Allah (celle celâluhu) Kendisine müteveccih olanları hiçbir zaman ziyasız ve desteksiz bırakmamıştır, bırakmayacaktır.

* Bir misal vermek gerekirse: Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) ashabı arasında da zaman zaman benzer tereddütleri yaşayanlar olmuştu. Firavun’un etrafındaki mabeyn-i hümayun diyorlardı ki “Ey koca Firavun! ‘Ene rabbükümü’l-a’la!’ diyordun. Musa’yı serbest bırakıp kendi gücüyle baş başa mı koyacaksın?” O da “Ben onu takibe koyulacağım. Onların erkeklerini öldüreceğim, kız çocuklarını bırakacağım.” demişti. “Bunlar (beni) tanımadıklarında dolayı malları ganimet, avratları ve çocukları da cariyedir!” sözü onun tarafından da söylenmişti.

* Firavun, Hazreti Musa ve İsrailoğulları’nın arkalarına takılmıştı; güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyulmuştu. Onlar o dev cesametleriyle, sistematikleriyle, Ahzab’ın Hendek’e geldiği gibi gelip kovalıyorlar; berikiler de cebrî hicret yapıyor, sadece kaçma adına yanlarına aldıkları şeylerle uzaklaşıyor, göç ediyorlardı. Böylece gelip ırmağa dayanınca ve iki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Hazreti Mûsâ’nın arkadaşları: “Eyvah! Bize yetiştiler!” dediler. Çok ciddi bir sarsıntı yaşadıklarından dolayı te’kid içeren ifadelerle “Hiç kuşkusuz, mutlaka biz yakalandık, idrak edildik.” demeye durdular. İşte o anda bile Hazreti Musa “Kellâ!..” dedi; “Hayır, asla!.. Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”

* Hazreti Musa, bu tevekkül, teslim, tefviz ve sikasını ortaya koyunca, Allah’la arasındaki münasebet tamam olmuştu. Cenâb-ı Hak da ona, “Asânı denize vur!” diye vahyetti. Vurur vurmaz kudret tecelli etmiş, bütün sebepler tuz buz olmuş ve deniz yarılmıştı. Öyle ki birer koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar misillü yükselmişti. Bunu görünce Hazreti Musa ve ashabı iman ve itminanla tepe şeklindeki su kütleleri arasında yürüyüp karşıya geçmişlerdi. O arkadan gelen gafil zannediyordu ki, mü’minin geçtiği yerden kendisi de geçebilir. Bu düşünceyle o da dalmıştı suya ama boğulup gitmişti. (Şuara Sûresi, 29/60-66)

* Hâsılı; Allah (celle celâluhu) Kendisine müteveccih olanları hiçbir zaman ziyasız ve desteksiz bırakmamıştır, bırakmayacaktır.

514. Nağme: Kur’ân Ayı ve Mukâbelenin İlk Günü

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu senenin ilk terâvihini ikâme ettiğimiz Pazar günü, Ramazan boyunca malayani meşguliyetlerden bütün bütün uzaklaşarak bu Kur’ân ayına yoğunlaşmamız gerektiğini anlattı.

“Eşref saati, eşref dakikayı, eşref anı yakalama adına, ‘Bu dakika, o dakika olabilir; bu saat, o saat olabilir; bugün, o gün olabilir, Kadir Gecesi olabilir!..’ mülahazasıyla, etrafa levsiyât neşreden, adeta zift püskürtüyor gibi zift püskürten yayın organlarından uzak durmak, Allah’a yakın durmanın çok önemli vesilelerindendir.”

diyen Hocamız, hiç olmazsa şu bereketli mevsimde günlük dedikodulara ve şerli insanların kulak tırmalayan sözlerine tamamen kapalı kalmak lazım geldiğini vurguladı. Bu kutlu zaman dilimine ayrı bir derinlik katan mukabele sünneti üzerinde durdu; geçen sene yaptığı ve burada da uyguladığımız teklifi bir kere daha hatırlattı.

Selef-i sâlihîn efendilerimiz Kur’ân’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terk etmiş sayılacağını belirtmişler. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek Kur’an’ı çokça okumaya kendimizi alıştırabileceğimizi söyleyen Hocaefendi, bu kutsal ayın bizim için bir başlangıç sayılabileceğini ve yeniden Kur’an-ı Kerim’e dönüşe vesilesi olabileceğini vurguladı.

“Kur’an-ı Kerim’in manasını anlamasa da, ciddi bir saygıyla, fevkalade bir tazimle, konsantre olarak, tam teveccüh ederek onu okuyan yine sevap kazanır. Ne var ki, onda ilahi maksatları izlemek, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir. Bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır.” diyen Hocamız, “mealli/açıklamalı mukabele” usulünün yaygınlaşmasını arzuladığını ifade etti.

Muhterem Hocamız, mesai ve meşguliyetleri müsaade ettiği ölçüde, mü’minlerin günlük mukabeleyi ikiye ya da üçe bölmelerini, böylece zamanı biraz daha uzun tutarak okudukları ayetlerin mana ve muhtevalarına da bakmalarını tavsiye etti ve şu mülahazayı dile getirdi:

“Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihîn efendilerimize ittibâen, can u gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.”

Cenâb-ı Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, O, burada yıllardır muhterem Hocamızın rehberliğinde yapageldiğimiz Ramazan mukabelesini son birkaç senedir geniş bir meal hatta bir tefsir çerçevesinde tamamlamaya muvaffak ediyor.

Bu Ramazan ayında yine her gün, sabah ve ikindi namazlarını müteakiben yaklaşık ikişer saatlik iki ayrı ders şeklinde mealli/tefsirli mukabele yapmaya azmettik. Mukabeleye Ramazan’dan bir gün evvel, ilk terâvihi kıldığımız gün başladık; böylece her gün terâvihte okuyacağımız cüzü önceden çalışmış olacağız.

Allah nasip ederse, bazı günler mukabelenin bir kısmını TV ve YouTube yayını olarak neşretmeyi hedefliyoruz. Şimdilik, bu nağmede Pazar günkü sohbeti ve aynı gün başladığımız mukabelenin bazı bölümlerini arz ediyoruz.

Mevlâ-yı Müteâl, hepimizi Ramazan-ı şerifi hakkıyla değerlendirmeye muvaffak kılsın; bayrama kurtuluş beratını alarak kavuşan kullarından eylesin; bu kutlu zaman diliminde ümmet-i Muhammed’e inşirah versin; Hakk’a adanmış ruhlara nusret, ferec ve mahreç lütfetsin. Amin!..

Bamteli: RAMAZAN, ORUÇ VE TAKVA

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “Dediler ki: Derttir dermanın seni!..”

*Dermanı derdin içinde aramak lazım. Kalbi tetikleyen ve gözü açan dert, dermandır. Bu manayı dile getiren çok güzel sözler vardır: Bunlardan biri şu mısralardır: “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

*Hakka hizmet yolunda bulunan insanların öncelikle şu realiteyi kabul etmesi gerekir. Dün olduğu gibi bugün de kin, nefret, haset ve çekememezlik gibi kötü hasletlere sahip insanlar, paranoyak ruh hâliyle, kendileri gibi düşünmeyen kesimleri düşman ilân edecek, sürekli sağa sola saldıracak, çıkarlarını koruma adına da çeşit çeşit şenaat ve denaatleri işleyecektir.

Fakat adanmış ruhlar, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, bütün faaliyetlerini O’na (celle celâluhu) bağlı götürmeli, daima Güller Gülü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteveccih bulunmalı, her türlü kötülük ve engellemeye rağmen bütün insanlığı kucaklayacak şekilde engin bir vicdanla sarsılmadan hak bildikleri yolda yürümeye devam etmelidirler.

 Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdine “takva” denir.

 Soru: Kur’an-ı Kerim’de, orucun farz oluşu anlatılırken, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.” (Bakara, 2/183) buyuruluyor. Fezlekede “takva”nın nazara verilmesinden hareketle Ramazan, oruç ve takva münasebetini lütfeder misiniz?

*Takva, vikaye kökünden gelir; vikaye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir. Şer’î ıstılahta takva, “Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi.” şeklinde tarif edilmiştir.

*Bir de takvanın oldukça şümûllü ve umumî mânâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riayete; Cehennem ve Cehennem’i netice veren davranışlardan kaçınmaktan, Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmam eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.

 İster iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

*Kur’ân-ı Kerim,  يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

 Oruç, sizden öncekiler için bir vazife olarak yazıldığı gibi size de farz kılındı.

*Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim demektir. “Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tesbit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir.

*Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, يَمْحُوا اللهُ مَايَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ “Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.” (Ra’d, 13/39) âyetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler.

*Oruçtan maksad, Allah rızası, nefsin terbiyesi, irâde eğitimi ve takvadır. Oruç tutan insan Allah’ın bir emrini yerine getirdiği gibi, kötülüklerden kaçınma ve yasaklardan uzaklaşma konusunda kendine hâkim olmayı öğrenir. Bundan dolayı, geçmiş milletlerin üzerine de oruç farz olmuştu ve o, her dinin temel rükünlerinden birisiydi. Belki sadece orucu tutma keyfiyetinde bir kısım farklılıklar vardı.

*Allah Teâlâ’nın orucu bize farz kıldığı gibi bizden öncekilere de farz kıldığını beyan buyurması, ilahi emirlerin temel ve gaye bakımından birliğini iş’âr etmek; ayrıca bu farzın önemini belirtmek; onun bir ceza değil insanların menfaatine bir emir olduğunu bildirmek ve yerine getirilmesi için teşvik etmek sadedindedir.

 Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür.

*Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır. Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.” beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir. Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci âyette أُولٰئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.” buyrulmak suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından dikkat çekicidir.

*Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür; namaz ayrı bir köprüdür, zekat ayrı bir köprüdür, hac ayrı bir köprüdür, iffetli yaşamak başka bir köprüdür.

*Oruç insana sabrı öğretir. Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. İnsanları, kalb ve ruh ufkuna yönlendiren geçmiş asırlardaki büyük zatlar gibi Hazreti Pir de, eserlerinde özellikle bu üç sabır çeşidi üzerinde durmuştur. Evet, bütün çeşitleriyle sabır da bir takva yoludur ki orucun talim ettiği hususlardan biri de sabırdır.

 “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” Evet, Cennet mekârihle, insana ters, ağır ve zor gelen bir kısım hadiselerle kuşatılmıştır. Onlara takılmadan ve o dikenli tarlalardan geçilmeden oraya ulaşılamaz. Cehenneme gelince, o da cismânî, bedenî, beşerî ve garizî hislerle, şehvetlerle, arzularla, bohemlikle, yemekle, içmekle, yan gelip yatmakla ve dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmakla kuşatılmıştır.

*Kaynaklarda, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan bir delikanlıdan bahsedilir. O genç ismet ufkunun temsilcilerindendir. Bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayetin diline dolandığını fark etmiş; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.”

*Meseleleri hep kendi heva u hevesine göre ele alan kimseler hakkında Kur’ân, أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ “Görmedin mi o hevâsını ilah edinip de Allah’ın da kendisini ilmine rağmen saptırdığı kimseyi?” (Câsiye, 45/23) buyuruyor. Bir insan Allah ve Rasûlü’ne ait beyanın olduğu bir yerde, heva, heves ve arzularına uyarak söz söylüyor veya hareket ediyorsa bilmesi gerekir ki, o, hevasını ilah edinmiş demektir.

*Hesaplı yaşamak ve bir hata ile her şeyi batırmamak için Hazreti Üstad’ın şu ifadesine uygun davranmak gerekmektedir: “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”