Posts Tagged ‘Allah Rasûlü’

Bamteli: MEFKÛRE MUHÂCİRLERİ VE YİĞİTÇE DURUŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Gönül diliyle insanlara teveccüh eder ve gönüllere otağ kurarsanız, çevrenizde bir hayli gönüllü oluşur; kendini bu işe adamış, bir daha da geriye dönmemeye azm u cezm u kast eylemiş dünya kadar babayiğit insan oluşur çevrenizde. Bu, gönül diline cevaptır. Çünkü öyle bir dilin arkasında “inâyet-i İlâhiye” ve “teveccühât-ı Sübhâniye” vardır. O, yanıltmaz; gönlün tesir gücünü artırır. Âdetâ bir koro tesiri icrâ eder, öyle bir gönül. Oradan ne gelirse, bî-kem u keyf, onu bilemeyiz; fakat oradan gelen teyîd, o gönlün üzerinde tesirli olur; onu da güçlü ve tesirli hale getirmek için yeter, artar.

   Hakk’a adanmış ruhlar, kendilerine “terörist” diyenler için bir aynadır; asıl terörist hep sulh, ıslah ve huzur temsilcisi olmuş insanlara iftira ve eziyet eden ahlaksızlardır.

Bu disiplini her zaman koruyabildik mi, sahip çıkabildik mi, bilemeyeceğim. Fakat ne ölçüde sahip çıkıldıysa şayet, ona Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü, on katıyla olmuştur. Ezcümle; bir avuç insan, o mevzuda ciddî bir tecrübe görmeden, rehabiliteye tâbi tutulmadan, psikolojik bir eğitime tâbi tutulmadan, dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Böyle bir şeyi istiskal eden, bir suçmuş gibi, bir günahmış gibi, bir kabahatmiş gibi anlatan şom ağızlar var. Eksik olmadı bunlar; bugün de olacak, yarın da olacak, öbür gün de olacak. Fakat denebilir ki; olan şey, yirminci asrın en büyük hadisesidir. Dünyanın dört bir yanında, bilmem kaç -belki iki yüze yakın- ülkesinde gönül diliyle insanların gönüllerine otağ kurma mevzuu, milletimize ait bir hususiyet olarak bu yirminci asırda tahakkuk etmiştir. Hem de başkalarının iki yüz senede yapmaya çalıştıkları ve belki ancak bir kısmını yaptıkları şeyi, Allah’ın izni, inâyeti, riâyeti ile yirmi küsur senede yapmışlardır. Başkalarının yaptığı zamanla mukayese ettiğimizde, onun onda biri kadar bir şey. Ve bu, hazmedilememiş, çekilememiştir; türlü türlü karalamalara başvurulmuştur.

En son karalamanın adı da “terör örgütü” ki, o “terör örgütü” dedikleri insanların en küçüğü Kıtmîr, bi-gayri haddin, min gayr-i haddin her zaman karşınıza çıkan Kıtmîr, size yemin ederim, bilerek bir karıncaya ayak basmadım, hayatım boyunca. Evet, size daha evvel arz etmiştim: Daha rüşde ermediğim dönemlerdeydi, zannediyorum 7-8 yaşlarındaydım. Bir akrep deliğine su döktüğümden dolayı hala ızdırap duyuyorum. Düşünün, aradan yetmiş sene geçmiş; arkadaşlarıma soruyorum: “Onu, Allah bana sorar mı?!. Ya o hayvan orada o sudan boğulduysa?!.” Beni teselli ediyorlar; diyorlar ki, “O, orada bir delik açınca, yukarıya doğru da bir şey yapar, kendini her zaman korumaya alır; o ölmemiştir!” filan. Ama ben, buna bir türlü inanmıyor ve hesap endişesi duyuyorum.

Evet, “terör” ile andıkları, “terörist” dedikleri insanlar, bunlar. “İnsan, insanın aynasıdır!” “İnsan” diyeceğim, çünkü “mü’min” demeye dilim varmadı. Zannediyorum, kendi karakterlerini okuyorlar sizde; kendi ruh hoyratlıklarını okuyorlar sizde; kendi vicdan huşunetlerini (kabalıklarını) okuyorlar sizde. Onun için çağın hâdisesi olan böyle bir açılımı engellemeye çalışıyorlar. Milletimiz adına onlara vüdd vaz edilmesine karşılık, insanlığın bu harekete sinelerini açmasına mukabil, bu pozitif şeylere mukabil, senelerden beri değişik negatif yollara başvurarak ona mani olmaya gayret ediyorlar. Yalana, tezvire, iftiraya başvurarak.. devlet hazinesini boşaltarak.. peylenebilecek insanları peylemek suretiyle… Bir yönüyle Mevlânâ ruhuyla her yanda mum tutuşturma işini/ameliyesini üzerine almış, deruhte etmiş insanların aydınlatma ameliyesini durdurmak için, akla-hayale gelmedik kırk haramîlik yapıyorlar.

Her halde meseleleri değerlendirirken, “Acaba bunlar mı terörist, yoksa bir kısım devletlerin başında terör estirenler mi? Bir dönemde Almanya’nın başında, bir dönemde Irak’ın başında, bir dönemde Libya’nın başında, bir dönemde bilmem nerenin başında bulunan, sürekli “terörizm” estiren insanlar mı, onlar mı terörist?!.” soruları da sorulmalı. Bu mevzuda kararı tarih verecek. Tarihin sayfalarına nasıl düşeceklerini gelecekte görecekler!..

Ne diyorum, bakın: “Teröristin, Allah, belasını versin! Ama terörist olmayan, dünyada sulh-i umûmînin temsilcisi ve salâhın timsali olan insanlara ‘terörist’ diyenlerin, evet onlara ‘terörist!’ diyen ahlaksızların, densizlerin de Allah belasını versin!” Evet, bedduaya dilimiz varmazdı, “Âmin!” de demezdik; fakat mesele, o ölçüde şenâat içinde cereyan ediyor ki, en selim vicdanlar bile bunun karşısında, bu ölçüde olsun başkaldırma lüzumunu duyuyorlar. Bari bu kadar!.. Yumruk sallamadık, yüz ekşitmedik… Neye karşı? Hitlerin SS’lerinin muamelesine karşı yüz ekşitmedik. Hiç olmazsa vicdan rahatsızlığını bununla ifade etme, karbondioksit atıyor gibi bununla rahatlama…

   Mefkûre muhâciri babayiğitler, bir kısım tehlikeleri göze alarak hizmet mahallerinde kalmaya devam edeceklerdir; şayet su-i akıbet endişesi kavî ise, bir başka müsait zemin bulup yine hizmet edeceklerdir.

Belki bunları da zift medyası değerlendirecek; bilerek konuşuyorum; zift medyası değerlendirecek. Varsın değerlendirsin!.. Dünyanın dört bir yanına giden babayiğitler, babayiğitliklerine terettüp eden/düşen şeyi yapacaklar. Haramîler, bazılarını kaçırıyorlar; kaçırdıkları bazı kimselerden haber yok. Bunu kırk haramîlerin başındaki adam yapmamıştır. Ve belli bir dönemde, Haçlılar döneminde İngiltere başsız kalınca, oradaki Robin Hood’lar da yapmamıştır. Öyle bir şenâat, öyle bir denaet!.. Adamın evine gidiyor, derdest ediyor, arabaya koyup götürüyorlar. Nereye götürdükleri belli değil. Sonra saldıklarını meflûç olarak götürüp bir dağın başına koyuyorlar. Müslümanlık ile bunu te’lif etmek, mümkün değil. Kimseye “kâfir” demek, haddimize değil; fakat bu davranış, bu tavır, bu muamele, kâfir muamelesidir ve bunu görmezlikten gelen bir kısım teologlar, onlar da bu mesâvîye iştirak ediyorlar demektir. Burada onu paylaştıkları gibi, öbür tarafta da neyi paylaşacaklarını, Allah (celle celâluhu), tepelerine balyoz gibi vuracaktır; diyenin/edenin de, deyip etme karşısında sükût edip hatta onları tasvip edenin de, “Gerekli şeyler yapılıyor!” diye onların kuvve-i maneviyelerini takviye eden, onları teşci’ eden ve sevk eden insanların da.

Hâlbuki o babayiğitler, bu güne kadar -yirmi senedir- bulundukları yerlerde denendiler; nabızları tutuldu, kalbleri yoklandı, elli defa; “insan” oldukları tespit edildi, elli defa. Elli defa testten geçirildiler ve onlar, oralarda bağırlara basıldılar. Fakat şimdi bir kısım peylenebilecek kimseleri kullanarak onlara kötülük yapıyorlar. Amerika’ya bile etek ile para döktüler, medya mevzuu oldu. Buradakiler haysiyetli davrandılar; öyle birisini uzaklaştırdılar. Fakat her yerde öyle haysiyetli davranma olmuyor; olmayabiliyor. Zira dünyada satılmayan insan sayısı, çok azdır; fiyatlar, farklıdır. Biri, on milyona satılmıyorsa, yirmi milyon verirler, otuz milyon verirler. Bazen milyar verdikleri de olur, dedikleri olsun diye.. yirmi-otuz seneden beri yapılan şeyler yıkılsın diye.. mâbed yıkıp onun yerine “dırârî mescid”ler yapıyor gibi, o hamleleri devam etsin diye. Yapacaklar bunu…

Fakat o babayiğitler, böyle bir kaçırılma meselesi söz konusu ise şayet ve bu mutlak ise, bunu göze alarak oldukları yerde kalmaya devam edeceklerdir. Ama başka yerlerde kendileri için hizmet etme imkân ve zemini müsait ise ve böyle bir sû-i akıbetten de endişe duyuyorlarsa, oradaki hizmetten ayrılır, başka bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle o hizmeti yine devam ettirirler. Çünkü babayiğitliği şiar edinmişler onlar.. çünkü beklentisizler onlar.. çünkü adanmışlık ruhuyla hareket ediyorlar onlar. Zannediyorum yüzde doksan dokuz virgül dokuzunun yeryüzünde dikili bir taşı yoktur.. “saray” değil, sahiplerinin Allah belasını versin.. “filo” değil, onun arkasından koşanların Allah, belasını versin!.. Zaten verecek, emin olun!.. “Allah, gayûrdur”, Peygamber ifadesiyle “eğyar”dır, “gayretlilerin en gayretlisidir!” يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً عَلَى أَعْدَائِنَا، فِي حَلِّ عُقْدَتِنَا، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ “Ey Rabbimin gayreti, ey gayretullah, düşmanlarımıza karşı çabuk yetiş imdadımıza!.. Ey Rabbimin gayreti, yetiş ki çözülsün ukdeler bir bir!.. Ey gayretullah, ey Rabbimin gayreti, Sana havale ediyoruz!”

Allah; bu sese, bu soluğa karşı yapacağını yapacaktır, tereddüdünüz olmasın! Onlar, yelken açtıkları o isyan deryasında öyle şeylere çarpacak, öyle dağılacak, öyle rezil ü rüsva olacaklar ki, tarih, onları yâd ederken, Hitler gibi yâd edecek, Saddam gibi yâd edecek, Kazzâfî gibi yâd edecek; isterse çevrelerindeki bir kısım -bağışlayın- yalakalar onları “mehdî” gibi göstersin, “emîrü’l-mü’minîn” gibi göstersin. Tarih, yanılmaz; bu gün olmazsa yarın doğru şeyler, bir bir, pırıl pırıl, böyle altın kelimeler ile o sayfalara dökülecek ve herkes bakacak oraya. Sadece bugün değil, o gün bile “Lanet olsun öylelerine!.. Lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturanlara, lanet olsun!” diyecekler.

   Hizmet gönüllüleri, yerlerinde kalmaya kararlı olmalılar ama tedbir ve temkinde de kusur etmemeliler; zira zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir.

Evet, geriye dönelim: Yerinde kalmaya kararlı, her şeye rağmen yerinde kalmaya kararlı insanların, tedbir ü temkinde kusur etmemeleri lazım. Antrparantez burada bir şey söyleyeyim: İster içte, isterse dışta bulunan zalimlerin işlerini kolaylaştırmamak esas olmalıdır. Zâlimlerin en güçlüsü, İslam dünyasında içte. Irak’ta en büyük zalimler, içte idi; Libya’da da en büyük zalimler, içte idi; şimdi de dünyanın değişik yerlerinde zalimler içte. “Zalim” demek de tam ifade etmez; “ezlam”, müzâaf veya mük’ab zalimler içte. İçte veya dışta, zalime yardım etmek, zulme iştirak sayılır. Hatta yardım etmek değil, onun işini kolaylaştırmak da aynen zulmü paylaşma demektir.

Kıtmîr, 27 Mayıs’ta derdest edildi; fakat o zaman gençtim, askerlik yapmamıştım. Ne taviz verdim, ne de onların işini kolaylaştıracak tavır, davranış ve beyanda bulundum. Sizin en küçüğünüz.. içinizde bulunmak suretiyle kendisini de Allah’ın affedeceğine inanan, sizlerin en küçüğü.. “sizlerin Kıtmîri” de diyebilirim zira her türlü iddiadan uzak insanım. 12 Mart’ta da içeriye aldılar; hiçbir şeyi inkâr etmedim ama onların işlerini kolaylaştıracak ifadelerde de bulunmadım. Belki -bir yönüyle- kendimizi orada tam ifade etme imkânı oldu ki, bunu utanarak söylüyorum, oradaki mahkeme başkanı, “Tavır ve davranışlarıyla bize insanlık dersi verdi!” dedi. “Tavır ve davranışlarıyla…” Yalan söylemiyorum. Ama işlerini kolaylaştırmadım. “Salın bizleri; içeride tutmak için işlediğimiz bir cürüm, bir günah yok!..” Nedir bize isnad edilen şey: Kendi kendimize bazen Hazreti Bediüzzaman’ın -Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, ziyâ-i himmet, Hazreti Üstad’ın- kitaplarını okumak. İddianameye giren şey: “Lem’alar’daki İsm-i Kuddûs mü, İsm-i Kuddûs’ün Lem’aları mı? Bunları okumuşsunuz. 163’ün birinci fıkrasına girer: İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtma maksadıyla cemiyet kurma.” Madde, aynı. Ama hiçbir arkadaş da orada zalimin işini kolaylaştırmadı; aynı mağduriyeti yaşayanlar taviz vermediler, durdukları gibi dimdik durdular.

Dimdik durma, yiğitçe durma, tam mü’minliğin gereğidir; o duruşu temâdî ettirmek, ondan daha derin bir davranıştır, peygamber yolunun gereğidir. Allah, onların arkasında yürümekten bizleri ayırmasın; o mazhariyetten bizleri mahrum etmesin!

Evet, zalimin işini kolaylaştırmamak lazımdır. O gün de yine ayakta, dimdik duranlar, durdular, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir gün geldi, bir “imparatorluk” -ad vermiyorum- dağıldı; bir fırsat doğdu. “Onlar, esasen bizim soyumuz; açılalım, oralarda okullar açalım. O kardeşlerimizle geçmişten gelen o kardeşlik şuurunu yeniden canlandıralım. Onlara kucak açalım. Onlar, yetmiş sene tarihî değerlerinden, geçmişlerinden uzaklaştırıldılar. Mabetlerine kilit vuruldu; Allah’ı öğrenme, bilme, Peygamber tanıma yollarına engeller kondu. Değişik problemler sarmalı içine alındılar.” mülahazasıyla hareket edildi. İlk defa bu insanların imdadına koşmak, insanî bir vazife idi; aynı zamanda bir kardeşlik vazifesi idi. Cenâb-ı Hak lütfetti, hakikaten tuttu, o maya tuttu. “Orada tutan maya, dünyanın değişik yerlerinde de tutar!” diye, açıldı onlar bütün yeryüzüne, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Hemen her on senede bir ülkede tecdit (!) yapmaya alışmış kimseler, bu defa ülkedeki din-diyanet adına gelişimi bahane ettiler; meseleyi biraz da ona bağlayarak “Bu defa da yeni bir tecdide ihtiyaç var!” falan dediler. “Bu hareketi bitirmek, bir ‘tecdit’ olacak!” falan dediler. Ama bu defaki, öbürlerinden daha tehlikeli idi; çünkü bunda kullanılan, âdîce/bayağıca birer argüman haline getirilen “dinî argümanlar” idi. Din kullanılıyordu; “din” deniyordu ama yalan idi. Yemin ederim, yalan idi. Kalblerinden gelmeyen, kalblerinin sesi olmayan, dilleriyle mırıldandıkları o şey, yalan idi.

Birinin, şimdiye kadar, çok değişik konularda, binlerce insanın bulunduğu yerlerde, söyledikleri yalanları ve iftiraları bir yere kadar arkadaşlar saydılar; zannediyorum beş yüze varınca, “Vallahi saymaya usandık!..” dediler. Biz saymaya usandık ama o söylemeye utanmadı!.. إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: “Hayâ hissini yitirmişsen, yani edepsizin teki olmuşsan, o zaman her haltı karıştırabilirsin!” Bu “Karıştır!” demek değildir; dil hususiyeti açısından belagat ilminde buna “tevbîh” denir. Kınamadır bu; bağışlayın, “Yuf sana o zaman!” demektir, إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâ hissini yitirmişsen, edepten yoksun isen, istediğini yapabilirsin!” demek. “Edeptir kişinin dâim libası / Edepsiz kişi, üryana benzer.” “Edep ehli, ilimden hâlî olmaz / Edepsiz ilm okuyan, âlim olmaz.” “Edeb yâ Hû!”, tekkelerin giriş noktasına asılan bir söz idi. Edep yâ Hû!.. Edep yâ Hû!..

   Peygamberler güzergâhı olan bu yolda fedakârlığın en ağırına bile katlanmak bir vecibedir ve aktif sabır ehline Allah’ın öyle bir vaadi vardır ki, ona mukabil bütün dünya ve dünyevî musibetler çok hafif gelir.

Böyle bir oluşum karşısında, fedakârlığın en ağırına bile katlanmak, bir vecibedir bugün. Zalimin işini kolaylaştırmadan “mazlum” olabilirsiniz.. “mağdur” olabilirsiniz.. “mehcûr” olabilir, belli sınırlar içine alınabilirsiniz.. “mescûn” olabilir, hücrelere konabilirsiniz.. “mahrûm” olabilir, haklarınızdan mahrum kalabilirsiniz; bugüne kadar, on sene, yirmi sene, otuz sene çalışıp bir şeyi hak etmişsinizdir, bir yere gelmişsinizdir; bütün bunlardan mahrum olabilirsiniz.

Fakat Allah’ın öyle bir vaadi var ki, muvakkat dünya hayatı, ona nispeten bir saniye hükmündedir. Ve dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, oranın bir dakikasına mukabil değildir. Ve oranın da binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil değildir. Sen, öyle bir şeye namzetsin!.. Gönlünü, öyle bir şeye kaptırmışsın; o işin delilisin sen!.. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorsun; “Allah’ım, amelde ihlas ve Sen’in rızan ve aşk u iştiyâk!..” إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Sana kavuşmaya iştiyak; Habibine ve Seni sevip sevgine mazhar olanlara kavuşmaya iştiyâk!..” Yetmedi ya Hû, أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Zaman, bir gün top atabilir; gidip dibe vurabilir zaman. Fakat benimki, zamanları aşkın; bu deyişim, bu duyuşum, bu mırıldanışım benim, zaman üstü!” O meseleyi hedefleyerek… Sen, böyle bir şeye talipsin!.. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, o saraylar, o villalar, onun yanında ne yazar!..

“Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Üçüncü Sultan Mustafa’nın (rahmetullahi aleyh) kendi dönemindeki dejenerasyon karşısında söylediği bir söz. Zannediyorum o, kendi dönemine öyle bir dejenerasyon nazarıyla bakmış; her halde şimdi olsa, bugüne kıyasla kendi dönemi için “Yahu Devr-i Saadet!” falan diyecektir ama öyle değil; çünkü adamın gözü Râşid Halifeler döneminde; Ebu Bekir dönemi, Ömer dönemi, Osman dönemi ve Ali döneminde (elfu elfi merrâtin radıyallahu anhüm).

Birisi de değiştirerek, “Saray etrafında geziyor bir kısım hezele / Gayr-ı işimiz kalmıştır Merhamet-i Lem Yezel’e!..” diyor. İş, Cenâb-ı Hakk’a kalmışsa, bir dakikada düzeltir onu. Şimdiye kadar nice Amnofisler geldi-geçti; insanlara ne gadirler, ne zulümler yaşattılar!.. Aynen.. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları gibi. Ama hiçbir Müslüman, o sıkıntı karşısında geriye dönmedi. Değil Müslüman, Beni Hâşim’den henüz Müslüman olmayanlar bile… “Niye Beni Hâşim’densiniz?!.” Hani ByLock var ya!.. Efendim, “Dinlenmiş; sen de onu kullanmışsın!” filan… “Öyle ise sen de onlardansın!” filan. “Beni Haşim’den olduğuna göre, Beni Haşim’den olan Hazreti Muhammed’e sahip çıkarsın sen, belli. En iyisi mi, ihtimale binaen, seni derdest etmede yarar var!” Öyle bir şey!.. Bakın, mantık aynen, hiç farkı yok. Hakikaten müthiş bir tevârüs bu. Takdir (!) edilecek, Nobel ödülüne arz edilecek bir deha âdeta. Bir deha!.. Tâ o gün olan şeyleri nasıl böyle bütün çizgileriyle, ana hatlarıyla alıp uyguluyorlar, insanın aklı durur; bu ne müthiş deha!..

Mekke’den ayrılan insanlar, Mekke’nin fethi ile geriye döndüklerinde, ne bağ kalmış, ne bahçe kalmış, ne ev kalmış, ne de evin harabesi kalmıştı! Hepsi bunların, tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kalmış ve elden çıkmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan mübarek hâne bile, dünyaya teşrif buyurdukları hâne bile, birisi tarafından kullanılmıştı. Adını vermiyorum onun, çünkü sonradan Müslüman oldu, sahabîlerin arasına katıldı; adını vermiyorum, yakını idi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ne Beni Teym’den olan Hazreti Ebu Bekir’in, ne Beni Ümeyye’den olan Hazreti Osman’ın, ne Beni Adiyy’den olan Hazreti Ömer’in bir avuç kadar, bir adımlık yeri kalmamıştı. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. Müslümanlar, Mekke’den ayrılınca, “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” filan demişlerdi. Bir daha onların geriye dönemeyeceklerini zannediyorlardı ve öyle yaptılar. Fakat Ashâb-ı Kirâm, öyle bir istiğna ruhuyla hareket ettiler ki!.. Oraya Allah’ın izniyle ellerini-kollarını sallayarak girdikten sonra dediler ki, “Biz, Yesrib’i medeniyet merkezi ‘Medine’ yapmıştık; tekrar geriye dönüyoruz. Orası pây-i taht-ı İslam.” Ona canlar kurban!..

   “Başınızın çaresine bakın!” dendiğinde “Biz başımızın çaresine baktık; başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” demek de yiğitçe bir tercihtir.

Evet, geriye dönelim: Tazyikin fazla olduğu yerlerde, haramîliğin çok ileriye götürüldüğü, insanların kaçırıldığı, gasp edildiği yerlerde hâlâ dişini sıkıp katlanabilecek arkadaşlar – gaybubetleriyle mi, oradaki Birleşmiş Milletler güvenlik kurullarına müracaat etmekle mi, yoksa alarm gibi bir şey ile kendilerini duyurmaları suretiyle, öyle bir gasp meselesi söz konusu olduğu zaman, hemen oradaki emniyet güçlerinin yetişip o işe fırsat vermemeleriyle mi- kalmaya kararlı olanlar, kalırlar; yiğitçe kalırlar!.. Bugüne kadar yiğitçe, babayiğitçe götürdükleri hizmeti, devam ettirirler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet o ülkedekiler, “Galiba sizi koruyamayacağız!.. Çünkü haramîler, ülkede kol geziyor; ne zaman uçağa bindirip kaçıracakları belli değil. Onun için isterseniz siz, başınızın çaresine bakın!” diyorlarsa… Onlar da “Biz başımızın çaresine baktık, başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” diyorlarsa, bu kendilerine mahsus bir tercihtir. Yok, “Madem öyle istiyorsunuz!.. Siz şimdiye kadar bize bağrınızı açtınız, şimdi de bir teklifte bulunuyorsunuz; saygınıza saygı ile mukabelede bulunuyoruz. Sizi zor durumda bırakmamak için, değişik devletler karşısında ‘Himayelerinde bulunan insanları kaçırdılar da onlar da seslerini çıkarmadılar!’ dedirtmemek için ayrılır, gideriz. Ama biz, Hizmet’e adanmış insanlarız; Allah’ın izni ve inayetiyle, gittiğimiz her yerde, orada yumurta bulursak, üzerine kuluçka gibi yatarız; tohum bulursak, toprağa saçarız; fideler bulursak, toprağa gömeriz. Ağaç olmasını bekleriz, intizar ederiz; başağa yürümesini bekleriz; civciv çıkmasını bekleriz, Allah’ın izni ve inayetiyle!..”

Sakarya şiirinden mülhem:

“Yol, bu; yöntem, bu; gerisi angarya / Yerlerde süründüğün yeter, ayağa kalk Sakarya!..”

Bamteli: UHUD MU, TÂİF Mİ?

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Mü’minin münafıktan, vefalının vefasızdan, yiğidin kalleşten, Nebi’ye gerçekten bağlı olanın yüreğinde zaaf bulunandan ayrıldığı yerdir Uhud!..

Uhud’da, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mübarek başı yarıldı, sinn-i şerifi (şerefli dişi) düştü oraya, bildiğiniz gibi. Osmanlıların dinlerine, diyanetlerine, peygamberlerine saygıları çok derindir; oralar vesayet altına geçince, o hatıraların her birerleri için birer âbide dikmişler. Uhud’a da bir abide dikmişlerdi. Hatta Fakir, 1968’de, Uhud’un göbeğinde, o mübarek “sinn”in (dişin) düştüğü yerde bile çok küçük, kümbet çapında fakat yıkılmış, onarılmamış bir yer görmüştüm. Bilmiyorum, hâlâ koruyorlar mı? Geçelim onu, konunun esası değil.

Bir diğer taraftan da orada seyyidinâ Hazreti Hamza gibi birisinin şehadeti… Tabii… Hususî yeri itibarıyla his dünyamı bütünüyle harekete geçiriyor. Sokaklarda Efendimiz ile beraber el ele koşuşturmuşlar, beraber aynı memeden süt emmişler; aralarında bir-iki yaş farkı var. Amca… Göğsünü germiş; her yerde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa etme mevzuunda kalkan gibi davranmış. Fakat orada kalleş bir mızrak ile şehit olmuş. Ağlayanı olmadığından, onu da dert edinmiş benim Efendim!.. Sıkıntılı bir ân…

Yine, Sahabe-i kirâm arasından seçip Medine’ye gönderdiği insanlardan bir tanesi, Mus’ab İbn-i Umeyr’dir. Daha dünyaya, dünya cihetiyle bakma durumuna gelmeden, dünya ile -bir yönüyle- zifaf olmadan, o genç yaşında oraya gitmiş. Tehlikeleri göğüslemiş, başında kılıçlar kavis çizmiş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle yirmiler, otuzlar onu dinlemiş; bir gün gelmiş, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insanı Akabe’de, Allah Rasûlü ile yüzleştirmiş. O, Uhud’da evvelâ bir kolunu, sonra başka bir kolunu, sonra başını kalkan yapmış.

Ve daha niceleri orada şehadet şerbeti içmiş. Bildiğiniz gibi, yetmiş tane şehit var orada. Demek ki, bunlar Allah Rasûlü’nün etrafında/çevresinde sütre olan insanlardı. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmak için, bunları tırpanlamak lazımdı, kâfirlerce. Ve onlar, tırpanlandı orada, şehit oldular.

Bunların hepsi, Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde bir ızdıraba dönüşmüştü. O’nun hassasiyet derinliği ve sevdiklerine duyduğu alâka ile bu meseleyi mukayese ettiğiniz zaman, ne ölçüde bir ızdırap duyduğunu -zannediyorum- değerlendirebilirsiniz.

Vakıa O da biliyordu ki, bu ölüp şehit olanlar, Cennet’e gidiyorlar. Dünya hayatı, muvakkattir. Burada muvakkat yaşadıktan sonra öbür tarafta buluşacak, el ele tutacak, sonra -inşaallah- “Cuma Yamaçları”nda Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetiyle serfirâz kılınacağız. Biliyordu bunu fakat kendi ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman bile gözleri doldu, ağladı. Çünkü alıştığı, tanıştığı, oturup kalktığı arkadaşları vardı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tesbihin imamesi olarak tesbihten ayrılıp gidiyordu, dâneler yalnız kalıyordu.

Uhud’da da derinlemesine bunu yaşamıştı. Ama Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) tesellisi ile müteselli oluyordu: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ “(Bu İslâm davasını yoksa Allah ile değil de, Hazreti Muhammed ile kaim veya Hazreti Muhammed hiç ölmeyecek mi zannediyordunuz? Öyle ise bilin ki, bu davanın asıl sahibi Allah’tır ve ondaki yeri itibarıyla) Hazreti Muhammed ancak bir rasûldür. Nitekim O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Eğer O ölür veya öldürülürse, yoksa hemen ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye mi dönüvereceksiniz? Kim ökçesi üzerinde gerisin geriye dönerse, (bilsin ki o,) hiçbir şekilde Allah’a zarar veremez. Ama Allah, (hidayetin kıymetini bilip onda sebatla gereğini yerine getiren) şükür ehlini yakın bir gelecekte bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i Imrân, 3/144) Allah (celle celâluhu) tesellikâr beyanıyla Efendimiz’in imdadına koşuyor, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) tesellide/tesliyede bulunuyordu. Öbürlerinin yerlerini de gösteriyordu orada.

Nitekim orada şehit olanlardan bir tanesi de Hazreti Câbir’in babası Abdullah İbn Amr İbn Haram (radıyallahu anhüma) idi. Allah Rasûlü, kendisi ifade buyuruyor, sahih kitaplarda: Hazreti Abdullah, orada o şehadetin zevkini, lezzetini ve halâvetini duyunca, “Ya Rabbi, beni dünyaya gönder de kardeşlerime haber vereyim!” diyor. Cenâb-ı Hak, “Dünyaya geri dönmek yok ama Ben, Peygamber’in vasıtasıyla bunu haber veririm!” buyuruyor.

Evet, böyle bir haberleşme, böyle bir muhabere de var. İmam Rabbânî’nin ifadesiyle ifade edecek olursak, “Verâların, verâların, verâların, verâların, verâların… -üç nokta- verâsıyla” bir de muhabere var; tesliye var, teselli var, gönlünü alma var O’nun; öbürlerinin gittiği yerleri O’na söyleme var. Böylece, bu fâni ve cefakâr dünyadan gidip de öbür tarafta vefâ âlemi olan bir dünyaya otağlarını kurduklarını bildirme meselesi var. Dolayısıyla bunlarla Allah (celle celâluhu) teselli ediyor. Bir, bu.

   “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.”

Bir ikinci husus: Hazreti Muhyiddîn’in de ifade ettiği gibi ki, zannediyorum, İmam Rabbânî hazretlerinin de bu konuda hususî bir-iki mektubu var: “Celâlî tecellî”nin önemi esasen, mü’min için çok büyüktür, kâfirler ve münafıklar için bu söz konusu olmasa da. Celâlî tecellîler baskın yaptığı zaman, kâfirler ve münafıklar iç döküyorlar, yalvarıyorlar, yakarıyorlar; fakat gâileler bertaraf olunca yine keyiflerine dalıyorlar. Fakat mü’min, o Celâlî tecellîler karşısında, “Cemâlî tecellî”den daha fazla hisseyâb oluyorlar. Zira mümin, zaten çizgisini koruyor, zaten hiçbir şey olmadığı zaman bile Rabbi ile irtibatını devam ettiriyor, zaten her zaman el-pençe divan duruyor. Hele o Celal tecellîleri geldiği zaman, ıztırar diliyle, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor: أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml, 27/62) veya أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben kalbi kırıklarla beraberim!..” hakikatlerine sığınıyor.

Hani “Siz de deyin!” diye âcizâne demiştim: يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ؛ هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ اُجْبُرْ كَسْرَنَا “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme! Kırıklarımızı sarıp sarmala, yaralarımızı iyileştir.” يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icâbet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Mü’min, böyle bir “Celâlî tecellî” karşısında daha bir metafizik gerilime geçiyor; Cenâb-ı Hakk’a daha genişçe teveccüh ediyor. O açıdan da esasen, bir yönüyle Celal’in gözünde “Cemâl”, daha bir cemâl haline geliyor. Evet, bu İmam Rabbânî Hazretlerinin beyanı; Mektubât’ı okumuştuk ama bilmem hatırınızda mı? Ayrı bir şey; yani, Celâl, çok daha önemli mü’min için; diğerleri için değil. Hazreti Muhyiddîn de meseleye öyle bakar; zannediyorum Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân da meseleye öyle bakar. -Mesela, Üstad hazretleri “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.” der.- Onlar, hep aynı ekolün -“Ekol” ne?-, medresenin, mektebin talebeleri, bir yönüyle Peygamber şakirtleri olmaları itibarıyla, temel esaslarda birbirlerinden farklı düşünmeleri asla söz konusu değildir. Çünkü ne düşünüyor, ne ediyor, ne söylüyorlarsa, meseleye Kur’an merceğiyle, Sünnet-i Sahîha merceğiyle ve Sahabe-i kiramın o mevzudaki -bir yönüyle- re’yleriyle, te’villeriyle, tefsirleriyle baktıklarından dolayı, örtüşmeler çok oluyor. Birinin dediğini aynen diğeri de diyor. İfadelerdeki tasrif ve küçük farklılıklar ile aynı mazmun ve aynı mantûku ifade ediyorlar.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada o Celâlî tecellîyi, kendi engin ufkuyla ve O’na has vâridâtla duyuyor. Bunu İmam Rabbânî duymuşsa, Muhyiddîn İbn Arabî duymuşsa, Hazreti Bediüzzaman duymuşsa, Şâh-ı Geylânî duymuşsa, Ebu Hasan Şâzilî duymuşsa, O’nunkine (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyma denmez, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), tabiatının derinliklerine onun fokur fokur kaynadığını hissetmiştir. Dolayısıyla O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu derin ihsas ve ihtisasları, o andaki ızdıraplarını, dişinin kırılmasını, semalarda أَسَدُ اللهِ الْغَالِبُ “Allah’ın her zaman üstün gelen aslanı” yazılan Hazreti Hamza’nın ruhunun ufkuna yürümesini -bütün bunları- ta’dil etmiştir, yumuşatmıştır.

   Allah Rasûlü’nün Tâif’te karşılaştığı zorluk, O’nun insanlığın kurtuluşu konusundaki ızdırabı ve misyonu açısından, Uhud’dan daha şiddetli olmuştu.

Tâif’e gelince; Efendimiz, bir ümit mülahazasıyla gitmiş oraya. İnsanların, Mekke’nin sıcağından kaçmalarını ve yazın serinlemek için orayı tercih etmelerini değerlendirmek istemiş. Bir de Mekke’deki o mütemerridâne, muannidâne küfür havasının orada olmadığı mülahazasıyla gitmiş. Fakat Mekke’de maruz kalmadığı şeylere maruz kalmış; üstelik geçtiği sokaklarda, masum çocuklar taşlamaya memur edilmiş. Taşlamışlar, mübarek eli-ayağı yarılmış.

Ayrıca, misyonunun farkında; misyonunun çok önemli olduğunu görüyor. Duyduğunu insanlara mutlaka duyurma derdiyle adeta kıvranıyor. İşte o meseleye bakarken, bu zaviyeden bakmak da çok mühimdir. فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) ve لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) ayetlerinde ifade edildiği gibi, “Gittikleri yol, izledikleri iz açısından -inanmıyorlar diye- neredeyse kendini öldüreceksin!” denilen bir gönül!.. Şimdi böyle bir gönlün, Mekke’den gidip orada bir şey arama mülahazasıyla Tâif’e varması ve orada da tamamen her şeyin tersiyle karşılaşması, tek bir insana bile bir şey dinletememesi, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne kadar ağır gelmiştir?!. Bir de Uhud’da kendisine gelen teselliler henüz orada gelmemiştir.

Hele bir de “Mekke’ye giremezsin!” denmiş Efendimiz’e. Henüz Medine’nin kapıları da aralanmamış; Allah, “Oraya gideceksin!” dememiş. Önünü kesmişler, “Mekke’ye giremezsin!” demişler. Tev’emi (ikizi) olan Beytullah’tan O’nu uzak tutmuşlar; tev’emi olan, eşi ve ikizi olan Beytullah’tan uzak tutmuşlar. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur..” buyurduğu gibi, yeryüzünde de ilk bina da Beytullah’tır; أَوَّلُ مَا بَنَى اللهُ فِي اْلأَرْضِ بَيْتُ اللهِ “Allah’ın yeryüzünde ilk bina ettiği/ettirdiği yer, -Beyt-i Mamur’un izdüşümü olması itibarıyla- Beytullah’tır.” Dolayısıyla Kâbe ile böyle bir eş ve ikiz olma var. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufku açısından meseleyi değerlendirmek; o gez, o göz, o arpacık zaviyesinden meseleye bakmak lazım ve kendisine ne kadar ağır geldiğini anlamaya çalışmak lazım.

(Hadis kitaplarında nakledildiğine göre; Hazreti Âişe validemiz, Peygamber Efendimiz’e hitaben: “Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi?” diye sormuş; O da “Yemin olsun ki kavmin Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü (Tâif’e gidişte) karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi.” buyurmuştur.) Hazreti Âişe validemize dediği şey, hakikaten senet açısından sağlamsa ve metin hakkında da bir şey demeyeceksek, bu mülahazalara bağlanabilir. O meselenin makul mahmîlini bulmaya çalıştım, kendimce burada. Hâşâ, O’nun ufkunu idrak etmişlik açısından değil, o iki hadisenin enginliğini idrak etmişlik açısından değil; ben kim, onları kavramak kim?!. Ama O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kıtmîr’i, kuyruğunu sallayan, öbür tarafta da kuyruk sallayıp ayaklarının önünde, “Ben, Sen’i anlatmaya çalışmıştım, anlatamadım. Dolayısıyla da Sana ihanet ettim; ihanetimi şefaatçi yaparak Sana sığınıyorum!” deme mülahazalarını taşıyan birisiyim.

Evet, gözlerimi açıp-kapayıp, hep O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hülyalarıyla yaşıyorum. Kavuşur muyum, ayaklarına yüzümü sürebilir miyim?!. Ayağını bastığı yerde başımı kaldırım taşı gibi ayaklarının altına koyabilir miyim?!. Geçtiği izlerin toprağını alıp yüzüme sürüp “O Kıtmîr’in yüzünde, Sen’in toprağın, ayağının tozu-toprağı tûtiyâdır!” diyebilir miyim?!. Bu mülahaza ile doluyum. Fakat… Bir kısım densizler, kendi kendilerine bir kısım kuruntulara girerek, bir kısım şeyleri icat etseler bile, kendi mülahazam hep o oldu. Değil O (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’na iki bardak su taşıyan bir hizmetçisinin yanında bile başımı çok rahatlıkla ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymaya teşne bulunduğumu her zaman ifade ettim, yine de ifade ederim.

   “Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!.”

İnsanlığın İftihar Tablosu, Allah ile irtibatı açısından iz’an üstü iz’ana sahipti. Daha ilk dönemlerde bile Cenâb-ı Hakk’ın O’nu bırakmayacağına kanaat-i kat’iyyesi vardı. Fakat zannediyorum, öncelikle “Bu iş gecikir mi? Bu insanların hak ve hakikati kabul etmeleri mevzuunda takvimde bir ertelenme/ötelenme olur mu?” bunu düşünüyordu. İkinci olarak da o temerrüd eden insanlar -bir yönüyle- kendilerini bir çağlayana salmışlar; dışarıya çıkmaya ihtimal ve imkân vermeyen bir çağlayana salmışlar, Cehennem’e doğru yuvarlanıyorlar. O İnce Ruh’ta (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meselelerin hâsıl ettiği acı ve ızdırap idi bu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Beni kime bırakıyorsun?!.” derken de misyonu itibarıyla diyordu: “Bir şey anlatacaktım onlara. Başımı yarıyorlardı, tepeme biniyorlardı, boynumu sıkıyorlardı öldürmek için. Sırtıma deve işkembesi koyuyorlardı, Kâbe’nin karşısında alnımı yere koyup أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ ‘Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu vakittir.’ hakikatinden istifade etmeye çalışırken. Her şeye rağmen, başımı yere koyuyor, yalvarıyor, iç döküyordum Sana. Yoksa bunlar biraz ertelenecek mi, ötelenecek mi? Sürüklenip o çağlayanın içine Cehennem’e yuvarlananlar, daha çok olacak mı?!.” mülahazalarını taşıyordu. Engin ruhu mülahazasıyla meselelere bakınca, böyle düşünmek lazım; misyonu açısından meseleye bakmak lazım.

Bilindiği üzere, şöyle demişti orada: اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Diyor ki, إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي “Beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı?” Ama hemen ekliyor: إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي “Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim.” Eğer, Benim başıma gelen bu şeyler, Sen’in hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı ise, o olmasın isterim; isterim ki o olmasın!” Hepimizin diyeceği şey; “Kâle almam o zaman!” diyor. وَلَكِنَّ عَافِيَتَكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي “Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir.” Ama afiyetin Sen’in, afv ü âfiyetin Sen’in, her şeye vâsi’dir ki, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Çünkü rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 7/156) buyuruyorsun.”

Evet, o zaviyeden orada çok temkinlice niyazda bulunuyor. Hani bu duanın, değişik nakilleri açısından, sıhhati ve farklı rivayetleri mevzuunda münakaşa yapılabilir; çünkü farklı rivayetler var, farklı söylentiler var o mevzuda. Fakat genel mazmuna bakınca, bu duanın o lâl ü güher-i Nebevî’den dökülmüş olduğu her kelimeden anlaşılıyor. Çok dikkatlice, çok temkin üsluplu ve Allah’a karşı çok saygı edalı olarak döküldüğü anlaşılıyor. Ve nitekim sonunda لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ diyor, hem de Rabbimizi muhatap alarak; çünkü o cümle, لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، فَإِنَّهَا كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Fakat orada Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allahım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) der gibi diyor. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Bir havl, bir kuvvet yok; ancak varsa, Seninle vardır, Senin havl, Senin kuvvetin!” demek suretiyle Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak doğrudan doğruya, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ beyanındaki iç dökme gibi, içini döküyor O’na (celle celâluhu).

   İnsanlık semasında ay ve güneş tutulmaları her dönemde meydana gelmiştir ama hiçbir hüsûf ve hiçbir küsûf kalıcı olmamıştır.

Allah Rasûlü, misyonunun sevdalısı bir insan. İlle de bir şey olacaksa, o misyonunu edâ etmekle olacak; vazifesinin şuurunda. Konumu rantabl olarak değerlendirme istikametinde gecesi-gündüzü belli değil; iç içe giriyor, karışıyor, birbirine karışıyor. O mevzuda bütün dünyevî zevkler ve lezzetler, ayağının altına alınacak hale geliyor böyle. İşte çok tekerrür eden bir mesele: Miraç gibi bir pâye ile serfirâz kılındıktan sonra, yine o misyonun hatırına geriye dönüyor; insanların elinden tutmak; gezdiği, dolaştığı, seyrettiği o âlemleri onlara da seyrettirmek için dönüyor. Bu istikamette, misyonu karşısında o kadar sâdık, o kadar müstakîm bir insan. “Müstakîm” sözü, ifade etmez; “esdak” kelimesini kullanmak lazım O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım. Evet “Müstakimler Müstakimi” demek lazım o mevzuda; misyonunu eda etme adına öyle Sadıklar Sâdıkı, Müstakimler Müstakimi, Davalılar Davalısı!.. Öyle bir insandı; Allah, hususi olarak o iş için yaratmıştı. Ve gönlüne göre de Cenâb-ı Hak verdi, Reşahât’ta ifade edildiği gibi. Hani Akif’in de şu sözlerle nazara verdiği o misyon:

“On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki, bekleşmedelerdi!

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o misyonu bihakkın edâ etti. Onca ihmalkâr insanın elinde ihmale uğramasına rağmen, hâlâ şöyle-böyle O’nun -bir yönüyle- o dantelayı örerken kullandığı o desenin, dikkatle bakanlar için, hâlâ yeryüzünün değişik yerlerinde nümâyân olduğu söylenebilir. Bir yönüyle değişik yerlerde ihanete uğramasına rağmen; bazı yerlerde “siyaset”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “saltanat”a kurban edilmesine, bazı yerlerde “kuvvet”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “tûl-i emel”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “tevehhümü ebediyet”e kurban edilmesine rağmen; hâlâ im’ân-ı nazar ile, çok ciddî bir konsantrasyon ile bakıldığı zaman, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek elinden çıkan dantelanın, o günkü nakışlarıyla hâlâ gözünüzün önünde tüllendiğini görebilirsiniz.

Bu da şudur: Her şey tamamen hiç bitmemiştir ve bütün renklerini bütün bütün kaybetmemiştir. Güneş, bütün bütün batmamıştır; ay, bütün bütün husufa uğramamıştır. Muvakkat bir hüsûf/küsûf olmuştur o meselede; bir yönüyle hâiller, perdeler olmuştur. O işi karartmak isteyen kapkaranlık ruhlar -yaptıkları işlere “ak”lıklar ilave etseler de “kapkaranlık” ruhlar- ona elli türlü, elli taraftan ihanet etseler ve onu elli taraftan dağıtmaya çalışsalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, mevsimi gelince, o yeniden bir kere daha dolunay gibi tulû edecektir, hem de hâlesi ile beraber.

   Bela ve musibetler karşısında manevî anatominin sıhhati çok hayati öneme sahiptir; herkes, “immün sistemi”nin sağlamlığı ölçüsünde belalara karşı dayanıklı olur.

Nâbî ne hoş der: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın öyle bir bendesi ki; “abdühû”, O’nun halis kulu. Allah da (celle celâluhu), en yüksek bir pâye ile pâyelendirdiği zaman “bende” tabiriyle ifade ediyor. سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّه هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescid-i Aksâ’ya götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, âcizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ, 17/1) Şerefli bendesini, kulunu… Şerefli bendesini bir gece “mekân üstü mekanlar”a, “zaman üstü zamanlar”a ulaştırdı; “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” ile şereflendirdi, “Rü’yet”i ile şereflendirdi, hiç kimseye müyesser olmayan şeyler ile şereflendirdi. O, gittiği yollarda bütün Enbiyâ-ı ızâmı, yolun değişik merhalelerinde oturmuş O’nu bekliyor gördü. Ama geldi-geçti, durma bilmeden; yürüdü sonsuza. Biliyordu sonsuz istikametinde yürümenin sonsuzca olacağını; biliyordu ve “seyr”ini sonsuzca yapıyordu.

Hiç kimseye müyesser olmayan şeyleri Allah (celle celâluhu), O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) lütfediyordu. Bu pâyelerle serfirâz kıldığı abdini de عَبْدِهِ “kulunu” sözüyle ifade ediyordu İsrâ sûre-i celîlesinde. Fakat gördüğünüz gibi, sürekli imtihan da ediyordu o Güzide Kul’unu. Onun için, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en şiddetlisi, Enbiyâ-ı ızâma, sonra seviyesine/derecesine göre diğer insanlara.” Mertebeleri itibarıyla… Evet, o nazmı hatırlayın, Hak dostu diyor ki: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.”

Herkes, “immün sistemi”nin sağlamlığı ölçüsünde belalara karşı dayanıklı olur. “İman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî”, “hâlis aşk u iştiyâk-ı likâullah”; insanın manevî anatomisinin immün sistemi budur. Bu ne kadar güçlü ise, başa gelen belalara karşı da insan o kadar mukavemetli olur, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bin tane virüs gelse, musallat olsa, onların hepsini darman duman eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Uf, puf!..” diyen insanlarda bu immün sistemi çökmüş demektir. Anatomik yapıda immün sistemi çöktüğünde, vücûd nasıl hastalıklara açık hale, mikroplara açık hale, virüslere açık hale geliyor; artık koruyucu sistem kalmıyor. Aynen öyle de… Bu açıdan onlardaki o immün sistemi, çok güçlü; “Enbiyâ”da, “Mukarrabîn”de, “Asfiyâ”da, “Evliyâ”da ve “ibâdullah-ı sâlihîn”de.

   Belki bir kısım elemler çekiyorsunuz fakat unutmayın ki, küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır!..

Evet, يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Tevbe sûre-i celîlesinde böyle buyuruyor; hem يُرِيدُونَ diyor. Muzârî kipi olunca, demek ki; bugün onu diliyorlar, söndürmek istiyorlar; söndürmede bir türlü doyma bilmiyorlar, “Bir daha! Bir daha!” diyorlar. “Bir daha!.. Şunu kapattık; şunu da kapatsak, şunu da kapatsak!.. Şu çelmeyi yaptık; şunu yere serdik; fakat hâlâ var, ayakta bazıları duruyor; şunları da bir el-ense ile yere sersek! Şunu da bir künde ile yere sersek! Şunun da başına bir bomba olsak, patlasak! Şunun da getirip başında bir helikopter uçursak, morallerini bozsak!..” Şeytan akıllarına ne getiriyorsa, o ışığı söndürmek için hemen hepsini yapmaya, akıllarına gelen her şeyi, geceyi-gündüzü beklemeden yapmaya çalışıyorlar. Gece, akıllarına geliyorsa, “Aman fevt etmeyelim!”; gündüz akıllarına geliyorsa, “Aman, gece bastırır, fevt etmeyelim!” demelerine rağmen… أَنْ يُطْفِئُوا “Yutfiû” da yine muzârî kipi; “Sürekli üfleyip duruyorlar: Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim!..” diyorlar. Neyi söndürmeye çalışıyorlar?!. أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ “Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Oysa “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”

Ne var ki, وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Yine muzârî kipi ile ifade ediyor: Onların her söndürme cehtlerine karşı Allah (celle celâluhu) -isterseniz kendi ifademizle diyelim- ‘I ıh!’ diyor. Zavallılar; beyhude şeylere takılmışsınız siz, beyhude uğraşıyorsunuz, emeğiniz zâyi oluyor. وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Allah (celle celâluhu) ona ‘Hayır!’ diyor ve nurunu tamamlama istikametinde İrade-i Sübhâniyesini, Meşîet-i Kudsiyesini, aynı zamanda havlini ve kuvvetini ortaya koyuyor. Onların her şeylerini alt-üst ediyor, alt-üst etti, alt-üst edecek; onlara hadlerini bildirecek dünyada, yeniden bir kere daha.

Allahu a’lem, bu minvaldeki ayetlerden birisi (Tevbe, 9/32) o dönemdeki hadiselere bakıyor; diğeri de özellikle umuma: يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayıcıdır, (tamamlayıp dünyanın her tarafına ulaştıracaktır).” (Saff, 61/8) diyor. “İsm-i fâil kipi” ile ifade etmek suretiyle, “Allah, onlara rağmen, tamamlıyor ha tamamlıyor; tamamlıyor ha tamamlıyor; tamamlıyor ha tamamlıyor!”

Onlar, bir yerde önünü kesiyorlar; fakat o, bir çağlayan gibi. Önüne bir kaya iterlerse şayet, üstünden akıyor. Üstü geçilmez olursa, kenarından kıvrılıp geçiyor. Kenarından geçilmezse, deliyor, alttan geçiyor: وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Nankörler istemeseler bile!..” Her yere nûr söndürücüler gönderseler bile!.. Değişik ad ve unvanlar ile sizin -bir yönüyle- mumları tutuşturduğunuz yerlerde, o mumları söndürmek için ellerinden gelen her şeyi yapsalar bile… Allah (celle celâluhu), sürekli onların o oyunlarını bozuyor ve onlara üst üste, iç içe falso, fiyasko fâsid daireleri yaşatıyor. İnkisar içinde kıvranıp duruyorlar, yutkunup duruyorlar: “Şu Allah’ın yaktığı nuru bir türlü söndüremedik!” falan diyorlar ve beyhude yoruluyorlar.

Bu zaviyeden bakınca, insanın onlara acıyası geliyor; çünkü o kadar şeyi hak, hakikat, istikamet istikametinde kullansalar, bir yönüyle veliler ile hem-hâl hale gelebilirler. Keşke o enerjilerini, o dinamizmlerini, o metafizik gerilimlerini “ihlas”, “rıza” ve “iştiyak-ı likâullah” istikametinde kullanabilselerdi! Şu kahrolası dünyayı ayaklarının altına alabilselerdi! Ruh dünyalarını karartan o kapkara sarayların yüzüne tükürebilselerdi! O filoları için “Keşke Allah batırsa!” diyebilselerdi. Takılıp kaldıkları o saltanatlar için “Keşke Kârûn’un hazineleri gibi yerin dibine batsaydı!” diyebilselerdi. O zaman kurtulmuş olacaklardı. Fakat sürekli tepe taklak gidiyorlar, farkında değiller.

Siz, bir elem çekiyorsunuz, fakat… إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümit edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/104) Sürekli, her gün bir şey yapıyorlar. Her gün yeni yeni elem argümanları kullanıldığından dolayı, yeni bir mızrak yer gibi oluyorsunuz. Birinde Mus’ab gibi bir kolunuz, öbür defasında başka bir kolunuz, öbür defasında ayağınız, öbür defasında başka bir ayağınız yaralanıyor; kütükte doğranır gibi doğranıyorsunuz. Ben kaynaklarda görmedim ama vaaz eden, ilim adamı birisinin sohbetinde dinlemiştim: Mus’ab İbn-i Umeyr hazretleri, Uhud savaşında çok yara almış fakat hâlâ ölmemiş. Böyle kıpırdıyor, sonra yüz üstü düşüyor yere. Boynunu da uzatmış, ondan da yara almış; yüzünü saklıyor. Cenâb-ı Hak, “Senin hâlâ boynun varken, nasıl oluyor da Rasûl-i Ekrem’in dişi kırılıyor?!” der diye orada üzüntü ile yüzünü saklıyor. Evet, إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar; hatta onlar, daha fazla elem duyuyorlar.

   Ne olur, “Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzuma nâil olamıyorum!” demeyiniz; zira “Acele etmezse, sizden herkesin duasına icabet buyurulur.” diyor Rehber-i Ekmel Efendimiz!..

Siz, -elhamdülillah- öyle bir şeye talipsiniz ki, kaybetme meselesi söz konusu değil. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyorsunuz. “Allah’ım, Rü’yetin!.. Allah’ım, Habib’inin rü’yeti!.. Allah’ım, Rıdvan’ın!..” diyorsunuz. Ve böyle diyorsanız şayet, Allah (celle celâluhu) ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “Bana dua edin, size cevap vereyim.” (Mü’min, 60/40) “Dua edin, icabet edeyim!” buyuruyor. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan vaadimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) buyuruyor. وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ “(Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müspet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.” (Bakara, 2/186) buyuruyor. İç musiki açısından da mazmunu ne kadar güzel ifade ediyor!.. Heyecan verici!.. O’nun hakkında takdir, zait olur. Geçtim…

Cenâb-ı Hak böyle buyuruyor; siz de durmadan dua ediyorsunuz. Durmadan: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق diyorsunuz. Hani son zamanlarda daha genişçe dile getirdiğiniz gibi; اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كَائِنًا مَنْ كَانَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كَائِنًا مَنْ كَانَ مِنَ الْعَسْكَرِيِّينَ وَالْعَسْكَرِيَّاتِ، وَالسِّيَاسِيِّينَ وَالسِّيَاسِيَّاتِ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ وَاْلاِسْتِخْبَارِيَّاتِ، وَالشُّرْطِيِّينَ وَالشُّرْطِيَّاتِ، وَالْخَارِجِيينَ وَالْخَارِجِيَّاتِ، وَالدَّاخِلِيينَ وَالدَّاخِلِيَّاتِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Bize düşmanlık yapan, kadın-erkek asker, siyasetçi, istihbarat elemanı, polis, hariciyeci ve içişleri personeli her kim varsa, hepsine karşı bize yardım ve nusret lütfeyle!.. Ey yegâne merhametli, Erhamürrâhimîn!..” diyorsunuz.

Ee canım, el-âlem dua ederken, o duanın kabul edileceğine -şayet- inanıyorsa, siz de bunları hep mırıldanıp duruyorsunuz; estağfirullah, vird-i zeban edip duruyorsunuz; dilinize dolamış, sürekli tekrar edip duruyorsunuz. Allah, kabul vaad etmiş, Allah kabul etmez mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ “Allahım kamil iman lütfet!..” diyorsunuz. اَللَّهُمَّ اَلْإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ “Allah’ım İslamiyet’i en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle!” diyorsunuz. Kur’an-ı Kerim’de, الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي “İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım!” (Mâide, 5/3) denildiğine, kemal ve ekmel ufku gösterildiğine göre, اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْأَكْمَلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ، وَالْمَحَبَّةَ التَّامَّةَ، وَالصَّدَاقَةَ التَّامَّةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ “Allah’ım iman, İslam, ihsan ve ihlası en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle; her yönüyle tam, kusursuz ve eksiksiz marifet, muhabbet, sadakat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikayı bize müyesser kıl!..” diyorsunuz ve bunu vird-i zebân etmişsiniz. Bunları derken, aynı zamanda o duanızın kabul olacağına inancınızla diyorsunuz; çünkü bunu O (celle celâluhu) emrediyor: Derken, kabul olacağı inancıyla diyeceksiniz. Kat’iyyen “Diyorum, diyorum ama kabul olmuyor!” demeyeceksiniz.

Hazreti Sâhib-i Zî-şan, Andelîb-i Zî-şan (sallallâhu aleyhi ve sellem) يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” buyuruyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” Nasıl acele ediyor? يَقُولُ: دَعَوْتُ دَعَوْتُ “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum…” Tekrar edebilirsiniz, iki defa buyuruyor O (sallallâhu aleyhi ve sellem) دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Yalvarıyorum, yalvarıyorum, dua edip duruyorum ama bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Böyle bir ruh haleti içine girmiyorsanız, Allah, dediğiniz şeylere icabet buyurur.

Ee siz hep, bunu dediniz. Çoğunuz, zannediyorum, alın teriyle kazandığınız şeylerle -ki فَنِعْمَ وَبِهَا “Ne hoş.. Ne kadar güzel! Baş-göz üstüne!”- okullar yaptınız, burslar verdiniz, فَنِعْمَ وَبِهَا ne kadar hoş!.. Gayr-ı meşru bir şey, bir rüşvet almadınız. Değişik spekülasyonlara girmediniz. İrtikâplara, ihtilaslara yelken açmadınız. Dünya, hezâfiriyle karşınıza dikildiği zaman, ona bir tekme vurdunuz. Allah Rasûlü’nün, mübarek eliyle, dünyanın temessülünü ittiği gibi, “Git, Bana kendini kabul ettiremezsin!” dediniz. Ee canım, sizin en günahkârınız Kıtmîr… Hani insan günahkâr olunca, dünyaya tâlip olur. “Dünya talebi”, saltanat, debdebe, ihtişam, günah ile mebsûten mütenâsiptir. Ne kadar âhiret hesabına kaybetmiş ve ne kadar Allah namına kaybetmiş ise, o kadar Kârûn gibi balıklamasına dünyaya dalmıştır bir insan. Ee sizin Kıtmîr’iniz; içinizde bulunmak suretiyle Hazreti Rasûl-i Zî-şana kavuşabilme ümidini hep taşımış birisi… Ama yeryüzünde bir dikili taşı olmamış. Binlerce, milyonlarca seveni olmuş; “Yahu, benim de bir odam olsa!” dememiş.

Vakıa bir yerde bir tahta kulübe yapmışlardı. Fakat bir hased tsunamisi geldi, onu da aldı götürdü oradan. Dünyanın değişik yerlerinden gelenler, “Bir de bakalım bu tahta kulübe ne imiş!” diyorlardı. Çünkü iki metre böyle, iki metre de böyle… Altı seneye yakın talebelere hizmetçilik yaptım orada; beş-altı sene. Sağ olsun, yine dindar görünen insanlar, oradan uzaklaştırılmam mevzuunda Uhud savaşı veriyor gibi -âdeta- savaş verdiler. Sonra kala kala bir tahta kulübe kaldı; gelenler “Hele bakalım ne imiş bu tahta kulübe!” diyorlardı. Görmesinler, etmesinler diye, onu da söktü, attılar. Evet, sağ olsunlar; Selefîlerin mezarları dümdüz yaptıkları gibi, onlar da Selefîlikten hissedar olmuş olacaklar ki, öyle yaptılar. Evet, şahsım adına hakkım helal olsun!.. Vesselam.

Bamteli: ÂHİRETİN İNŞÂSI VE “HEPSİ ALLAH’A EMANET!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dil, gönle tercüman olduğu sürece kıymetlidir; şayet o, kalbden kopmuş ise, kurumaya istihkak kesbetmiş demektir.

“Gönül Seni bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç?!. / Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç?!.” İslam dünyasının derdi, O’nu (celle celâluhu) bulmuş gibi göründükleri halde, O’ndan (celle celâluhu) uzak bulunmaları… Dillerde vird-i zebân fakat esas “dil” olan gönüller, O’na (celle celâluhu) karşı ebkem.. gönül dili yok.. içten yöneliş, bütünüyle “Yok!” demeyeyim, “Zayıf!” diyeyim, “Yetersiz!” diyeyim.. bilgiler, “marifet”e dönüşmüyor.. marifet, “muhabbet” ile taçlandırılmıyor.. muhabbet “aşk u iştiyak” yolunu göstermiyor.. sadece sözler ile onun yolunda emeklemeler yaşanıyor.. düşe-kalka bir hayat!.. Herkes için olmasa bile, geceler çokları için zifiri karanlık. Geceleri derinlemesine ihya eden insanlar vardır içinizde; gecenin üçte birini, üçte ikisini, başını yere koyup sızlayarak geçiren insan sayısı az değildir. Fakat genele bakınca, meselenin çok yavaş gittiğinde şüphe yok, emeklediğinde şüphe yok!..

Evet, kalb/latîfe-i Rabbâniye, suskun; o susunca, bütün söz, şu iki dudak ve dile kalıyor. O da “dil” (gönül), bu da “dil” (lisan); o “dil” (gönül) susunca, diğeri “Galiba sıra bana geldi!” diye, önüne gelen her lakırdıyı ediyor. Onun içine “yalan” da giriyor, “tezvîr” de giriyor, “iftira” da giriyor, “isnad” da giriyor, “lağviyât” da giriyor, “lehviyât” da giriyor, “batılı tasvir” de giriyor, “fuzûliyât” da giriyor; giren girene, boş buldukları için. Kumandayı lisan ele alınca; esas dil/gönül susunca, “latife-i Rabbâniye” susunca, kalb dilsizleşince, “şuur” ve “his” meflûç hale gelince, heyecan-ı insaniye ölünce, aşk u heyecan felç olunca, meydan kalıyor iki dudak arasındaki “dil”e; o da önüne gelen her şeyi mırıldanıyor.

Ona “mırıldanma” denir, levsiyât neşreden gazeteler gibi, mecmualar gibi ve onları o hale getiren kirli düşünceler gibi, kirli kalemler gibi, şimdi kirli tuşlar gibi, kirli İnternet gibi, kirli telefonlar gibi; kirli hepsi… Ve hiçbirinin içinde kalb yok; sadece gevezeliğe açık, bütün potansiyeli ve imkânları ile gevezeliğe açık iki dudak arasındaki “dil” var. Kuruyası dil!.. İçeriden gelen şeyleri -şayet- seslendirmiyorsa, o, kurumayı hak ediyor demektir, kurumaya istihkakı var demektir. Ne yazık ki, “Ben Müslümanım!” deyip, günde beş defa O’na (celle celâluhu) karşı arz-ı ubudiyetini ortaya koymak üzere, mabede/secdegâha/namazgâha koşan, başını yerlere koyan, alnını yerlere süren, iki büklüm olan insanlar, böyle boş iseler şayet, bunların âleme verecekleri de çok fazla bir şey yoktur.

Oysa hep ümit ile yaşadık; belli bir kesimin bu duyguyu, bu düşünceyi canlandıracağı, bir yönüyle, hayata mal edeceği ümidi ve mülahazasıyla yaşadık. Bir yerde, bu “örnek oluşum”, imrendirici bir hüviyet, bir desen, bir şive kazanınca, o ses, o soluk ve o mûsikînin başkalarını da cezbedeceği ve celbedeceği ümidini yaşadık; Allah (celle celâluhu), o mevzuda inkisâra uğratmasın! Mebdei, oldu meselenin, belki… Belki de yanılıyor ve hüsnüzanlarımıza yenik düşüyoruz. Belki de şu anda çekilen şeyler, maruz kaldığımız şeyler birer şefkat tokadı mahiyetinde!..

   İnsan dünyadaki her fiil, amel, tavır ve davranışıyla ahiretini ve öteye ait âbidesini inşâ etmektedir!..

Evet, belki de bir kısım zalimlerin, cebbârların, hattârların, fâsıkların, müfsidlerin eliyle maruz kalınan şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği konum ve durumun hakkı, hakkıyla yerine getirilmediğinden dolayı birer şefkat tokadı mahiyetinde: “Aklınızı başınıza alın! Siz, başka bir âlem için varsınız. Öbür âlemdeki şekillenmeleriniz, buradaki tavır ve davranışlarınızla olacak. Bir eğitim gibi bir şeydir bu; namazınız öyle, orucunuz öyle, haccınız öyle, kalbiniz öyle, diliniz öyle… Burada yaptığınız bu şeylerle, siz, bir yönüyle kendi ruh âbidenizi inşâ ediyorsunuz. Tabir-i diğerle, öbür taraftaki âbidenizi ihya ediyorsunuz!..”

Burada yapılan her şey, -bir yönüyle- öbür tarafta var olunması gerekli olduğu şekilde var olma yolunda yapılması icap eden şeylerdir. Tohum atma gibi, onun başağa yürümesi gibi, sonra çevrenin tımar edilmesi gibi, onun suya kavuşturulması gibi, güneş ile münasebetinin sağlanması gibi, karbondioksit almasının sağlanması gibi, oksijen atmasının sağlanması gibi… Her neye muhtaç ise şayet, onları yapmak suretiyle, esasen öbür âleme göre bir şekillenme oluyor. Ubudiyet, Allah’a kulluk, öbür âleme göre şekillenmenin temrinleridir. Âdeta insan burada, öbür âlemde nasıl olacaksa, ona göre kendini rehabilite ediyor ve öbür tarafta da burada yaptığı şeylere göre şekil alıyor. Kimisi Araf’ta kalıyor. Kimisi de maymunlar, hınzırlar, domuzlar gibi Cehennem’e yuvarlanıyor; çünkü o orada, buradaki şekli almış oluyor: كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “…Onlara ‘Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!’ dedik.” (Bakara, 2/65)

Bu açıdan da insanın, sadece dünyayı “mezraatü’l-âhire” bilmesi, dünyayı “ahiretin mezraası” olarak görmesi değil, esasen kendisini de o mezraada bir unsur olarak görmesi çok önemlidir. Kendisini tımar etmesi, istemediği halde etrafında sürekli oluşan/gelişen dikenleri bir bir söküp atması, oranın gül bahçesi haline gelebilmesi için ona göre bir gayret sarf etmesi mühimdir. Zira, gül bahçesi olması lazım ki, etraf gül kokularıyla, ıtır ile üfül üfül koksun ve bülbüller o kokuya koşsun, yapraklara konsun, orada şakısın dursun!.. İnsan, burada kendisini ona göre hazırlarsa, bütün benliğiyle.. bütün benliğiyle dünyada “âhiret insanı” olursa.. bütün benliğiyle o istikametteki donanım için yatar-kalkarsa, koşturur durursa, emekleme değil.. takılıp yollarda kalmazsa ve meseleyi inkıtaa uğratmazsa buna muvaffak olur.

   “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana ve bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.”

Antrparantez şu hususu da arz etmek istiyorum: Bazen çok az zamanda çok hâlisâne yapılan şeyler, çok uzun zamanda yapılan şeylere tekâbül edebilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” Bazen insan öyle bir şey yapar ki!.. Hani mahşeri anlatan hadislerde görüyorsunuz: Orada bir kul, dönüp geriye bakıyor, “Cehennem’e götürün!” hitabı karşısında. Cenâb-ı Hak nida buyuruyor: “Sorun kuluma, niye geriye baktı?” Soruyorlar; “Ben, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hiç böyle düşünmemiştim; hep hüsnüzan beslemiştim!” diyor. “Ben, hüsnüzannında kulumu yalancı çıkarmam!” buyuruyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Kim bilir, o kul bir zamanlar önemli bir şey yapmıştır, öyle derince bir şey yapmıştır ki, şart-ı âdî planında, öyle bir gönül ortaya koymuştur ki, kalbini öyle bir seslendirmiştir ki, belli bir dönemde!.. Sonra düşe-kalka yaşamıştır, bataklıklara girmiştir; fakat o “nüve” ölmemiştir bir yönüyle. İşte o yönüyle orada/mahşerde bir ümit halinde kendisini hissettirince, Cenâb-ı Hakk’a karşı da seslendirmiştir o ümidi. O’nun (celle celâluhu) konuşturmasıyla konuşur, öyle konuşmuştur; O (celle celâluhu) da o konuşmaya cevap vermiştir: “Döndürün kulumu, Cennet’e götürün!” demiştir.

Bir başkası ak saçı-sakalıyla mahşerde hesaba çekilir. Cenâb-ı Hak, “Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hazreti Erhamürrâhimîn, “Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek, “Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara, “Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim.” der. Evet, o da kurtulur zira bir zaman yapmıştır -şart-ı adi planında- bir şey. Öyle bir şey yapmıştır ki, zerre kadardır fakat bir yönüyle batmanlara tereccüh edecek mahiyettedir. Evet bu, antrparantez idi.

Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.” Bazen, çok küçük şeyler büyük ehemmiyeti haiz olur. Bir dakika şuurlu olarak yaşama.. tam O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi yaşama.. görülüyor olma mülahazasında durma ve onu bir rasathane gibi kullanma.. “Tam görüyorum; her şeyde O’nu müşahede ediyorum. O’nu müşahede etmediğim hiçbir ayna yok. Hatta kendim, aynanın karşısına dikilince, kendimi O’nu (celle celâluhu) aksettiren bir ayna gibi görüyorum!” İşte böyle bir mülahaza…

Hâşâ, O (celle celâluhu) ne cisimdir, ne cevherdir, ne arazdır, ne mütehayyizdir; “Yemez-içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.” Fakat sen, bir aynasın!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicâb et!” Kalbini temiz tuttuğun zaman, Sultan (celle celâluhu) tecelli eder oraya; orası, O’nun (celle celâluhu) tecelligâhı olur; sürekli tayf tayf üstüne, ışık hüzmeleri yağar oraya. Sen, O’ndan (celle celâluhu) gelen o ışıklar içinde hayatını hep böyle projektörlerin ışığı altında yürüyor gibi sürdürürsün. Her şey aydınlıktır senin için; böyle en acılı hadiseler karşısında bile her şeyi pırıl pırıl parıldıyor görürsün, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O ân-ı seyyâle… O ân-ı seyyâleyi yakalama… Ama insan, bütün hayatını ona göre programlarsa şayet onu yakalayabilir. Zira Kadir gecesinin gizliliği gibi, Hızır’ın gizliliği gibi, Eşref Saat’in gizliliği gibi o da gizlenmiştir. Tâ zamanın her parçası, her dilimi değerlendirilsin; her insan bir Hızır gibi değerlendirilsin, her karşınıza çıkan insana bir Hızır nazarıyla bakma şeklinde o değerlendirilsin. Öyle olsun diye gizlenmiş onlar; Allah (celle celâluhu) gizlemiş.

   Teheccüd, Hâcet namazı ve içten yakarışlarıyla gecesini ihya eden kaç insan vardır acaba?!.

Selef-i Sâlihîn’de olduğu gibi, gecenin üçte birini ihya eden ne kadar insan vardır içinizde?!. Bunca eltâf-ı İlahî karşısında bir taraftan kulluğun gerektirdiği sorumluluk; bir diğer taraftan da o ihsanlar karşısında şükür ile mukabele… Bütün bunlar öyle bir kulluğu gerektirmiyor mu?!. Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden?!. Gecenin hiç olmazsa son sülüsünde -üçte biri demek; altı saatlik gece varsa, son iki saatinde- kalkıp başını yere koyma.. bir sekiz rekat teheccüd namazı kılma.. vitr-i vâcib o âna bırakılmışsa, onu yapma.. sonra Hacet namazı kılmış gibi ellerini açma ve O’na yakarma:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللّهُمَّ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سـُبْحَانَ رَبِّ السَّـموَاتِ السَّـبْعِ وَرَبِّ الْعَـرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ

“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma Ya Erhamerrâhimîn. Allahım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i!.. Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.”

Duanın son kısmını “mütekellim ma’a’l-ğayr” (birinci çoğul şahıs) sigasıyla diyorum; böylece bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve mağdurları/mazlumları duama katıyorum: فَارْحَمْنَا فِي حَاجَتِنَا هَذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا وَفَلاَحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ “Şu ihtiyaçlarımızın giderilmesi ve tamamlanması hususunda bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize merhamet eyle!..” Daha sonra da en büyük ihtiyacımızın ne olduğunu dile getiriyorum: حَاجَتُنَا: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا مِنَ اللهِ وَفَتْحَا قَرِيبًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ وَفِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allahım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…” İcmali şu: Ne olur, en kısa zamanda nâm-ı celîl-i Sübhânî (celle celâluhu) değişik yerlerde bir bayrak gibi dalgalansın; biz de bakalım ona, içimiz inşirah ile dolsun. Nâm-ı celîl-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açsın dört bir yanda; biz de onu görelim, ona bakan insanların inşirahını kendi içimizde bütün derinliğiyle yaşayalım!..”

Evet, iktibas ettiğim bu dua, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hacet adına okuduğu dua idi. Bir de onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimseye tavsiye edilen beyanı var Efendimiz’in: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ  “Allahım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Bu söylenip sonra ihtiyaç seslendiriliyor. Me’surât’a (Allah Rasûlü’nün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlere) bakılabilir. Ben, söz gelmişken, bunları okuyup bu arada vesile ittihaz ederek dua etmek istedim.

   Gelin, Allah aşkına, kardeşlerimizin ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım!” diye inleyelim; ümmet-i Muhammed ve topyekûn insanlık için dil dökelim!..

Evet, en azından o gecenin sülüsünü ibadet ü taat ve duaya ayırma.. “Allahım! Gündüzün şu kadar zamanı bana ait… Zamanım, Senin verdiğin zaman.. ben, Senin verdiğin ben.. Senin verdiğin şuur.. Senin verdiğin mantık.. Senin lütfettiğin insanlık.. Senin bize bahşeylediğin, Hazreti Muhammed’e ümmet olma.. Senin bize bahşeylediğin, Kur’an-ı Kerim’e cemaat olma.. Senin bize bahşeylediğin, âhirzaman ümmeti, dini ikame eden ümmet olma… Bütün bunların karşılığında iki saat Sana veriyorum, az görme ne olur bunu!..” deme.. gecenin sülüsünde kalkıp ümmet-i Muhammed için, nâm-ı celîl-i İlâhî’nin (celle celâluhu) şehbal açması için, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açması için yalvarıp dil dökme…

Hususiyle mağduriyetlerin mağduriyet üzerine yaşandığı, mağduriyetler fâsid dairelerinin yaşandığı, mağduriyetlerin mağduriyetler doğurduğu, bir sürü insanın zulme uğradığı, gadre uğradığı, ırzın çiğnendiği, namusun pâyimal olduğu bir dönemde bütün mü’min kardeşlerin adına kalbin titreyerek, bütün benliğinle titreyerek, Allah aşkına, kalk alnını yere koy, gözyaşlarınla seccadeye boşal!.. O yaşlar, farkına varmadan tebahhur edecek, birer şahit gibi mele-i a’lâya yükselecek ve katiyen geriye boş dönmeyecek!.. Birer rahmet halinde yine senin başına yağacak onlar; O’dan sana geriye dönecek!.. Senin yaptığın şeyler bu kadarcık olacak; O’nunki (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüyle mebsûten mütenasip olacak. Sen bir damla atacaksın; O (celle celâluhu) sana bir derya ile geriye döndürecek. Sen, bir zerre ile işe iştirak edeceksin; O (celle celâluhu) güneşler ile mukabelede bulunacak… Büyüklüğüne göre muamele yapacak!..

Gelin, Allah aşkına, o küçüklüğün -hiç olmazsa- gerektirdiği şeyi yerine getirelim; ümmet-i Muhammed’in üst üste mağduriyetler, mazlûmiyetler, mahkûmiyetler, ma’zûliyetler, mahrumiyetler yaşadığı bir dönemde, bütün onların ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım!..” diyelim.. ümmet-i Muhammed için dil dökelim.. esasen kalbin sesiyle dili dillendirelim.. dilimizi kalbin enstrümanı haline getirelim.. mızrap yemiş bir tel gibi, hakikaten dilimizin dediği her şey, gözlerimizde yaş haline gelsin; vücudumuzda bir titreme, bir ihtizaz haline gelsin.. ve içimizi O’na (celle celâluhu) öyle dökelim!..

Bunların hiç biri geriye boş dönmeyecektir. Belki bir vakt-i mev’ûdu vardır, bir miâdı vardır. Gelmesi mukadder vakit gelince, öyle bir lütfedecek, öyle bir sevindirecek, içinize öyle bir inşirah salacak ki, yüzünüzden sürekli çevreye tebessümler yağıp duracak. “Çok şükür! Demek ki o çekilen şeyler, bunlar içinmiş! Belli bir dönemde, muvakkaten ağlatmış ama öyle bir güldürüyor ki şimdi, hakikaten değermiş! Meğer o da ayrı bir lütufmuş; bizi uyarmak için, Kendine (celle celâluhu) uyarmak için, ayrı bir lütufmuş!..” diyeceksiniz. اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

   Allah’ın pek çok arındırma potası vardır; bela ve musibetler de onlardandır.

Bu türlü belalar ve musibetler, eğer eltâf-ı İlâhiye’nin uyarmadığı “gönül”leri, uyarmadığı “ruh”ları, uyarmadığı “sır”ları uyarmak için ise, onlar da neticeleri itibarıyla lütuftur. Cenâb-ı Hak, bazen bu türlü şeylerle kullarını arındırır. O’nun çok farklı potaları vardır. Mesela, “ibadet u tâat” bir nevi potadır; orada insan şekilleniyor, onun tortusu akıp gidiyor, özü-usaresi yerinde kalıyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bu türlü imtihanları, ağır tokatlamaları, hafif kulak çekmeleri, enseye şamar indirmeleri de birer potadır; bu bela ve musibetlere de öyle bakmak lazımdır.

Bazen uzak bazen de yakın gibi gördüğünüz insanlar tarafından gelir bela ve musibetler. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Dost, bî-vefâ; felek, bî-rahîm; devran, bî-sükûn / Dert, çok; derman, yok; düşman, kavî; talih, zebûn.” diyecek hale düşersiniz. Ben, son mısraı değiştirerek; “Düşman, kavî olsa da, talih, zebûn değil!” diyorum. İnanıyoruz ki her şeyin arkasında O (celle celâluhu) var. Tokadı vuran O ise, uyarmak isteyen O ise, kulak çeken O ise şayet, bizi iyi bir şeye yönlendiriyor demektir. Hadiselerin diliyle O (celle celâluhu) bize adeta şöyle diyordur: “Bakın sağanak sağanak başınızdan aşağıya şu kadar eltâf-ı İlâhiyede bulundum! Büyük devletlerin yapamadığı şeyi yaptırdım size! Kalbleri, size açtım; bütün gönüllere hakkınızda vüdd (alâka, kabul ve sevgi) vaz’ ettim, koydum… Yeryüzünde sizin için vüdd vaz’ edilsin.. gittiğiniz her yerde hüsn-i kabul görün.. herkes size sinesini açsın.. size binalar versin.. evladını getirsin size teslim etsin.. ‘Sizi candan vefalı insanlar gördük; böyle candan vefalı insanlara canlar fedâ olsun!’ desin… Böyle dediler ve size teslim oldular. Bütün bunları size Ben yaptım. Bunlar, Benim lütuflarım idi. Bu lütuflar ile sizin rükûda gibi sürekli iki büklüm olmanız gerekirdi. Aklınıza ‘Bir şey yaptık!’ diye herhangi bir hususun gelmemesi icap ederdi. Gelecekse şayet, tahdîs-i nimet nev’inden, ‘Evet var bunlar; evet var bunlar; fakat bunlar Sen’den!..’ mülahazası olmalıydı. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ ‘Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!..’ -Tahdîs-i nimet nev’inden bir hatırlama olabilir. Bu mahzursuzdur, belki sevaptır; O’ndan geldiğini hatırlama ve hatırlatma adına sevaptır.- Ben, bunları yaptım. Siz de böyle diyecektiniz.. ve bunları Ben’den bilecektiniz. Şayet az zühul yaptınız ise, bir ân-ı seyyâle bu mevzuda gaflete daldınız ise, şayet yol yorgunluğuna düştü iseniz, şayet başarı sarhoşluğuna düştü iseniz, muvaffakiyet zehirlenmesine düştü iseniz şayet, sizin birer ikaza ihtiyacınız var; ikaz ediyorum bu defa!..” Dolayısıyla da bu bir “cebr-i lütfî”dir. Bir, böyle.

İnşaallah işin merkezinde de zâlimlerin kırılası ellerini Allah kırar; ya hidayet eder ya da ellerini kırar. Allah, öyle Allah’tır; yâ hidayet eder, ya kollarını-kanatlarını kırar, onları felç eder. İkisinden birini yapsın!.. Kendi (celle celâluhu) bilir; Sen bilirsin Allahım!..

   “Hepsi Allah’tan idi ve hepsi O’na emanet!..” deyip, mazlumiyet ve mağduriyetinizin hasıl ettiği atmosferi hakkınızdaki evrensel merakı karşılama istikametinde kullanın!..

Evet, cebr-i lütfî… “Dünyanın değişik yerlerine gidin!..” işareti de onun diğer bir yanı. Mazlumiyet, mağduriyet, mahrumiyet, ma’zûliyet… Farklı hallerin farklı kelimeleri var: “Gadre uğrama” demek.. “zulme uğrama” demek.. “bir kısım insanî haklardan mahrum edilme” demek.. “hürriyetinizin elinizden alınması” demek.. “eşinizin hürriyetinin elinden alınması” demek.. “anasından yeni doğmuş çocuğun hürriyetinin elinden alınması” demek.. “mezâlimin hiçbir zâlimin yapmadığı şekilde, kâfirin yapmadığı şekilde yapılmasına maruz kalma” demek… Bir de “ma’zûliyet”; belli konumlara gelmişsiniz, ellerinin tersiyle itiyor, sizi sağa-sola savuruyorlar.

Öyle bir ma’zûliyet, öyle bir mağduriyet ve öyle haklardan mahrumiyet yaşıyorsunuz ki, acısı iliklerinize kadar işliyor bunun. Sizi bu halde, iki büklüm olarak, mazlum, mağdur gören insanlar, meselenin üzerine re’fet ile, şefkat ile eğildikleri gibi eğilecekler. Bir de size öyle bakacaklar ki şimdiye kadar öyle bakmamışlardır. Şimdiye kadar size bakarken, kendi dinî anlayışlarına ters, “ayrı bir cereyan” nazarıyla bakmış; düşman gibi görmüş ve adeta “Bir gün gelir, yamyamlar gibi, bizi yerler!” mülahazasını taşımışlardır. Sonra sizi mazlumiyet ve mağduriyetinizle ele alıp bakmış; “Allah Allah, çok da insan yiyenlere benzemiyorlar bunlar. Hele biraz daha yaklaşalım bunlara; bir çay içirelim, bir çaylarını içelim!” demişlerdir. Bu defa yaklaşmalar ve kaynaşmalar olmuştur. Böylece sizin gaye-i hayaliniz -mefkûreniz ne ise, o mesele- de dünya çapında bir mesele haline gelmiş olur.

Bu açıdan, Allah (celle celâluhu) Kendine ait meselelerin dar bir alanda kalmasını istemediğinden dolayı, bir taraftan sizi tedip ediyor. Fakat bir taraftan da nâm-ı celîl-i Sübhânîsinin (celle celâluhu) ve nâm-ı celîl-i Nebevînin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması adına, sizin mağduriyet ruh haletinizi, mahrumiyet ruh haletinizi, mazlumiyet ruh haletinizi bir kredi olarak değerlendirmek suretiyle esasen kendinizi anlatmanıza zemin/ortam hazırlıyor. Siz de kendinizi anlatıyorsunuz; orada burada, “Allah Allah! Ütopyalarda bizim arayıp da bulamadığımız şeylermiş bunlar!” diyorlar.. diyorlar… Çok yerde böyle dediler ve sahip de çıktılar. Senelerden beri o işi tahrip etmeye çalışan insanlar, tahrip adına bütün tahrip dinamiklerini kullandılar; fakat Allah yıktırmadı, yaptığını yıktırmadı.

Evet, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” وَكُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ “Hepsi, şimdi Allah’a emanet!” Siz de öyle deyin: كُلٌّ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ؛ نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، كُلٌّ فِي حِفْظِ اللهِ، كُلٌّ فِي حِرْزِ اللهِ، كُلٌّ فِي أَمَانِ اللهِ “Hepsi, hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Esbap ve tedbire takılmadan, tefviz-i umur ediyoruz; Allah’a sonsuz güven ve itimâd içinde bütün işlerimizi O’na bırakıyoruz. Hepsini Allah’ın korumasına havale ediyoruz. Hepsini Allah’ın sağlam sığınaklarının içine almasını diliyor; hepsini Allah’a emanet ediyoruz.” Evet, bu itirafı, böyle bir duyguyu içinizde hâsıl etmesi bile, Tevhîd adına sizin için çok önemli bir kazanımdır.

   Burada yaptığınız her şey ile âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızı örgülüyorsunuz.

Geriye dönüyorum: İnsan, bir yönüyle dünyada, öbür âlem için nasıl olacaksa ve nasıl olması gerekiyorsa, o şeklini hazırlama ameliyesi içinde bulunuyor. Namaz, insan için bir şey oluyor orada; oruç, bir şey oluyor; kalbî hayat, bir şey oluyor; ruhî hayat, bir şey oluyor. Ve Allah (celle celâluhu) öbür taraftaki akıbetinizi, sizin burada yaptığınız, yazıp-çizdiğiniz, ortaya koyduğunuz bu resme göre şekillendiriyor. Burada nasıl bir tavır sergiliyorsanız, onlar öbür tarafta alınıyor, değerlendiriliyor, yeni ifadesiyle “analiz”lere tabi tutuluyor, “sentez”ler yapılıyor ve bir Cennetlik ortaya çıkıyor. Alınıyor, analizler yapılıyor, sentezler yapılıyor, bir Cehennemlik ortaya çıkıyor; bir “veyl”lik ortaya çıkıyor, bir “gayya”lık ortaya çıkıyor, bir “esfel-i sâfilîn”lik ortaya çıkıyor, bir “Araf”takilik ortaya çıkıyor.

Burada yaptığınız her şey âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızın örgülenmesi mahiyetinde bir şey oluyor. Hareket ve davranış tığınızı sürekli ibadet ü taat adıyla/unvanıyla götürüp getirerek, hareket ettirerek, öbür tarafa ait bir kanaviçeyi örgülüyor gibi oluyorsunuz. Oraya gittiğiniz zaman da “Allah Allah! Meğer oruç, Reyyân’dan geçme imiş! Meğer abdest almak, Kevser-i Nebevî’yi içmek imiş; لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهَا ‘Onu içtikten sonra artık bir daha susamam.’ hakikatini tatma imiş! Meğer şu kasrın arkasındaki şey, şu imiş! Meğer Cenâb-ı Hakk’ı görmenin arkasında, burada hep görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmek varmış!” diyeceksiniz.

Efendim, تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölecek, berzahı öyle geçirecek, öyle haşr u neşr olacak ve öbür tarafta o muameleyi göreceksiniz.” Öbür taraf, tamamen, burada örgüleniyor. Burada insan, kendi kendini -bağını/bahçesini tımar eder gibi- tımar ediyor. “Bir bağ ki görmezse terbiye tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Görürse terbiye, bağistan olur, bostan olur, baharistân olur, Cennet olur. Vesselam.

اَللَّهُمَّ غَلَبَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَأْيِيدِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ نُصْرَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ نُصْرَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ عِنَايَةً مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ عِنَايَةِ مَنْ سِوَاكَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

“Allahım! Bize karşı kin ve öfkeyle oturup kalkan hasımlarımıza öyle bir galebe çalmayı ihsan buyur ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan bu konuda gelebilecek her türlü desteğe karşı bizleri müstağnî kılsın! Allahım! Yüce katından bizlere öyle bir nusret ve yardımda bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek destek, arka çıkma ve yardımlardan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun! Allahım! Sen’den gayrısının, bütün mâsivânın ihtimam, in’âm ve lütuflarından bizleri müstağnî kılacak bir inâyet-i kâmile ile bizleri serfirâz kılmanı diliyor ve dileniyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve İkrâm Sahibi Rabbimiz!..”

Bamteli: İMTİHAN VE KUR’ÂN’IN NABZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kuddûs isminin bir cilvesi de musibetler ve imtihanlardır; Allah, onlar vesilesiyle müminleri arındırır.

Şahsî hayatımız itibarıyla, bu sıkıntılar ve dertler, daha iyi günlere ermek/erişmek, belki “vuslat” mülahazasına girmek, “aşk u iştiyak” sevdasına tutulmak için tımar gibi bir şey. Çünkü bize ait mesâvî (kötü haller, fenalıklar), me’âsî (günahlar, isyanlar), hatîât (hatalar, yanlışlar) ve seyyiât (kötülükler, çirkinlikler), bizim ruh dünyamızda, manevî anatomimizde kalb ve vicdanı sarmış dikenler/çalılar gibi şeylerdir; Cehennemdeki zakkum gibi şeylerdir. Onlar, her zaman bize özlerindeki o zehri içirerek, bizi kalbî hayatımız, ruhî hayatımız itibarıyla felç etmek isterler. Musibetler ise, bir yönüyle ıztırar hali ve aynı zamanda ızdırap keyfiyetiyle O’na (celle celâluhu) teveccühü temin eder. Buna, o büyük zat “cebr-i lütfî” diyor, lütuf sayılan bir zorlama. Bir tokat vuruyor ama Cehennem’den yüzümüzü çeviriyor, Cennet’e döndürüyor.

Dolayısıyla bir terbiye ve tımar görüyor şahıslar. Ferdî hayatında gördüğü bu terbiye ve tımar ile iyi kötüden ayrılıyor; وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) beyanında ifade edildiği gibi. Allah, iyiyi-kötüden, kâfiri-mü’minden tefrik etmek için; altını, tortudan/posadan ayırıp özünü işe yarar hale getirmek için imtihanlara maruz bırakıyor. Nasıl ki, altın potalarda/ateşlerin üzerinde eritiliyor!.. Öyle buyuruyor zaten Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Allah; herhangi birinizi tecrübe eder, potalardan geçirir, presler ile sıkıştırır; tâ kendiniz olabilmeniz için lazım gelen her şeyi yapar. Kendiniz olabilmeniz için… İnsanın kendi olması, “ahsen-i takvîm”in hususiyetlerine göre bir keyfiyet kazanması demektir. Madem insanı -meleklerin de ötesinde- ahsen-i takvîme mazhar ederek bir “mir’ât-ı muallâ-ı mücellâ” yapmış Zâtına (celle celâluhu), insan da o mahiyete göre bir keyfiyet kazanmalıdır.

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicap et!” dendiği gibi, âyine-i idrak pâk edilirse sivâdan, o zaman kasrına nüzul eyler Sultan. O aynada, O (celle celâluhu) görünür sürekli. Bu açıdan da insanın bela, musibet ve farklı imtihanlarla ayıklanması, değişik şeylerden arınması ve tımar görmesi, onun Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi ve bir yönüyle O’nu (celle celâluhu) müşahedeye koyulması adına çok önemlidir. Yine o Pîr’in ifadesiyle, insanın hayvaniyetten çıkması, cismâniyeti bırakması, kalb ve ruhun derece-i hayatını hecelemesi veya ona yönelmesi ya da ona yükselmesi adına çok önemli bir ameliye-i cebriyedir. Askeri savaşa hazırlamak için, nasıl talim ettirirler; “Yat! Kalk! Ayakta dur! Hazır ol vaziyete geç! Rahat! Silahını eline al! Hedefini belirle!..” derler. Bir şeye hazırlarlar, böylece. O (celle celâluhu) da insanı hazırlamak için âdetâ bir eğitimden -“tâlim u terbiye” idi eskiden, şimdi “eğitim-öğretim” diyorlar- geçirir.

   “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.”

Ailevî hayatımız itibarıyla da aynı şeyler söz konusudur; içtimâî hayatımız/toplum hayatımız adına da aynı şeyler söz konusudur. Aile de bazı fertleri itibarıyla, kirlenebilir; evlat (kız-erkek), anne ve babaya ters düşebilir; onları, kendi hususiyetleriyle sindiremeyebilir. Veya onlar, bir yol bulur, Allah’a doğru yürürler de o güzergâh-ı İlahî’de anne-baba, onlara ayak uyduramadığından dolayı, onlara karşı rahatsızlık duyabilir. Çağımızda, bu, çok görüle gelen şeylerdendir. Bir dönemde belli duygu ve düşüncelerin tesirinde preslenen, daha doğrusu duygularını ve düşüncelerini yitiren ve ahsen-i takvîme kapalı hale gelen nesillerin çocukları, bir yerde bir ışık görünce, o ışığa doğru koşmaya başladılar. Işığa yaklaştıkça, hızlarını artırdılar. Bu, bir yönüyle, yoldan çıkmış, şirazeden çıkmış anne-babayı rahatsız eder bir hal aldı. Bundan dolayı engellemeye koyuldular. Bunun gibi, günümüzde yaşanan şeylerdir. Bazen, yukarıdan aşağıya bir engelleme olur; bazen de aşağıdan yukarıya doğru bir engelleme olabilir. Dolayısıyla o cebr-i lütfîler ile, “cebrî ameliyeler” ile Allah (celle celâluhu) doğru yola yönlendirmek suretiyle, âdetâ tımardan geçiriyor gibi -yani dikenleri, çalıları, zakkumları temizlemek suretiyle güllere yol açmak ve bülbüllerin şakımasına meydan oluşturmak gibi- bir zemin oluşturuyor demektir.

“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ahsen-i takvîme mazhariyet disiplinlerini koruduğu zaman bostan iken, gülistan iken, baharistân iken, bir cennet bahçesi iken, şayet böyle terbiye-tımar görmezse, hiç farkına varmadan çalı-çırpının işgaline, dikenlerin işgaline uğrar. Bu defa o bostan, o baharistân, “dikenistan” demek dil açısından doğru değil, hâristan olur; yani diken tarlası haline gelir. Orada ne gül biter, ne bülbül öter; belki saksağanlar bile onu gördükleri zaman kaçarlar; herkesi kaçıran bir şey haline getir. Şu anda İslam dünyasındaki keyfiyet gibi bir şey olur.

Maalesef bugün, sergilenen ferdî, ailevî ve içtimâî tablo karşısında, başkaları Müslümanlığa bakınca, Müslümanlığı IŞİD’de okuyorlar, Boko-Haram’da okuyorlar, el-Kâide’de okuyorlar. Eli kanlı, gözü kanlı, düşünceleri kanlı, yürüdüğü yol kanlı, kanlı katiller… Kanlı katiller dünyası… Ve onlara silah yardımı yapanlar… Onlara arka çıkanlar, dolayısıyla aynı günahı paylaşan ve aynı diken tarlasına diken tohumu atan insanlar demektir. Onların gelişmelerine, yetişmelerine ve öyle muzır hale gelmelerine destek olanlar, aynı vebali ve aynı mesâvîyi paylaşıyorlar; dolasıyla da aynı günahın cezasını beraber çekecekler. Biri taylasanlı (sarıklı); öbürü de zangoç. İkisi de kendini Cehennem’de bulacak, birbirlerine hayretle bakacaklar. “Haydi, biz ‘Allah!’ demiyor, inkâr ediyorduk. İlhad, inkâr, küfür, Materyalizm veya Natüralizm diyorduk; kendimizi o çağlayana salıyor, bir daha da iman sahiline çıkmaya fırsat bulamıyorduk; size ne oldu?!. Başınızdaki taylasanlarla, parmaklarınızı kaldırıp Allah işaretinde bulunmanızla, size ne oldu ki bizimle beraber bu gayyaya yuvarlandınız?!.”

Evet, İslamiyet’i kötü gösterme, onu olumsuz yaşamak kadar büyük bir vebaldir. Onu, şakîlerin, eşkıyanın, kırk haramîlerin sistemi haline getirme.. hukuku ayaklarının altına alma.. adaleti ayaklarının altına alma.. sistemin cumhurî olmasını ayaklarının altına alma… Lafta Müslümanlık ile, “idarî Müslümanlık” demek suretiyle bir kısım saf-derûn kimseleri arkalarından sürüklemekle kendilerinin hak yolda yürüdüklerini zanneden, gaflette zirve yapmış insanlar!.. Bir; basirette, hakikaten marifette, aşk u iştiyakta zirve yapan insanlar vardır; İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde insan-ı kâmillerdir onlar. Bir de bunlar var; şekavette zirve yapan insanlar.

İşte bunların tefriki gibi maksatlarla, Allah (celle celâluhu) böyle imtihanlardan geçirir. Bu açıdan, mebde itibarıyla bir bela/musibet belki bize iksirdir; fakat bir yönüyle de onun kadrini bilmeyenler için zehirdir; onu içirir. Onu bilenler için o, immün sistemini güçlendiren bir hal alır. Öyle güçlenir ki, artık veba, taun, verem, cüzzam mikropları bünyeye girdikleri andan itibaren, arkaya sinyaller göndermeye çalışırlar: “Amanın bu bünyeye girmeyin! Burada kimseye hayat hakkı tanınmıyor!” derler. Öyle pâk, arı, duru hale gelir; ilâhîlik tamamen; tamamen Ulûhiyet’e kilitlenir, tamamen Rubûbiyet’e kilitlenir. Öyle insanlar, halleri ve tavırları ile Tevhîd-i Ubûdiyet’i temsil ederler; duyguları, düşünceleri ve kalblerinin çarpmasıyla Tevhîd-i Ulûhiyet’i dillendirirler.

   Ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhîd yörüngesi üzerinde yürümektedir ve tevhîd adeta onun nabzını teşkil etmektedir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Tâ Kur’an-ı Kerim’in başından itibaren diyebilirsiniz: “Elif-Lam-Mim”. O remiz bile bir şey ifade ediyor, belki hem Tevhîd-i Ulûhiyet’i, hem de Tevhîd-i Rubûbiyet’i. Antrparantez ifade edeyim. Bu meseleyi sistematik olarak önce İbn-i Teymiyye söylemiş; sistematik hale getirip ifade etmiş. Sırf bu sistematik ifadenin ona ait olması itibarıyla bir doğruya karşı çıkmak, en büyük yanlıştır.

Evet, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) O Kitap; O’nda katiyen şüphe yoktur!.. İşte size Tevhîd-i Ubûdiyet adına, kulluk yapma adına bir rehber, bir reçete. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Müttakîlere hidayettir!.. Aynı şeyi görebilirsiniz. Başta “Bismillah”ı işin içine alacak olursanız, “er-Rahman” ve “er-Rahîm”, Tevhîd-i Ulûhiyet’i ifade eden isimlerdir. Her şey kendi lisanıyla “Bismillah ve billah ve minallah, ve ilallah!” demektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Birinci Söz’e böyle başlayan insan da o Tevhîd-i Ulûhiyet’e öyle işarette bulunuyor.

Kur’an-ı Kerim’in neresine bakarsanız bakınız, Allah’ın Ulûhiyet’ini birleme adına bir şeyler ifade ettiğini görürsünüz. Ve neresine bakarsanız bakınız, sizin münhasıran O’na (celle celâluhu) kulluk yapmanızı dillendiren bir Tevhîd-i Ubûdiyet ile karşı karşıya kalırsınız. Bu meseleyi açık-net ifade etmeleri itibarıyla ise, İhlâs Sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ulûhiyet’i takrir eder. Kâfirûn Sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ubûdiyet’i takrir eylemektedir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “De ki: Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. Evet, ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim. Siz de Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 109/1-6) Böyle bir Tevhîd-i Ubûdiyet’i nazara veriyor. İşte böyle saf, duru, tek kapı O’nun (celle celâluhu) kapısı. Şayet o kapının tokmağına dokunmazsanız, o kapıya yönelmezseniz, o eşiğe baş koymazsanız, binlerce eşiğe baş koyma mecburiyetinde kalırsınız; o kadar çok şirke girersiniz ki!.. Türlü türlü şirklerden sıyrılmanın yolu, Tevhîd-i Ubûdiyet’tir.

Allah’ı birlemek; “Sen! Sen!” demek. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) Bize öyle deme imkanını veren, lütfunda bulunan Allah’a binlerce hamd olsun!.. Bize diyor ki, “Bana ‘Sen!’ diyebilirsiniz; ‘Sen!’ diyebilirsiniz!” إِيَّاكَ “Ancak Sana…” نَعْبُدُ “Kulluk yaparız.” Ama ben yaptığım bu ferdî kulluğu öyle küçük görüyorum ki?!. Onun için hemen mütekellim me’al-gayr’a sığınıyorum; نَعْبُدُ diyorum: “Sana kulluk yaparız!” Yanımda, sağımda-solumda duran saflardaki insanları da düşünerek diyorum: Bak yâ Rab! Bunlar da bana bu mevzuda iştirak ediyorlar! Halkaları genişletiyorum; bütün küre-i arzda o esnada Ka’be-i Muazzama’ya yönelmiş ve diğer mü’minlerle bir yönüyle maddeten, bir yönüyle mânen omuz omuza vermiş kimseleri de katıyorum. Ayrıca, göklerin değişik tabakalarında aynı yöne yönelmiş Cebrail’i ile, Mikail’i ile, İsrafil’i ile, Hamele-i Arş’ı ile, Mukarrabîn’i ile, Mühimmîn’i ile el-pençe divan durmuş, Sana karşı Tevhîd-i Ubûdiyetlerini ifade edenler var. İşte benim bu âcizâne, mücrimâne, müsîâne, günahkarâne إِيَّاكَ dediğim şeyi, ben de onların içinde diyorum. Onlar diyorlar ya, o koronun içinde benim şu günahkâr sesime de teveccüh buyur!” deme manasında. Hazreti Pîr başka bir zaviyeden, aynen buna işaret ediyor.

Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.

Her zaman yaptığın şeyde -bir yönüyle- o yaptığın şey ile bütünleşme; esasen, onu tabiatının bir derinliği haline getirme. İşte ona “ibadet”, ibadetin üstünde “ubûdiyet”, ubûdiyetin üstünde “ubûdet” demiş, erbâb-ı Tasavvuf; tabir-i diğerle “Kalb ve ruh erbâbı”, “ubûdet” demişler.

   “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

“Yalnızca Sana kulluk yapıyoruz.” Fakat bu öyle zor bir mesele ki!.. Biz kim, Sana kulluk yapmak kim?!. Gerçi Sen, müsaade ettin; hatta Kendine “Sen” bile dedirttin! “Siz, demeyin; Sen, deyin!” dercesine إِيَّاكَ gibi ifadeler talim eyledin. Adeta, “Kendinizi Bana, Benim yakın olduğum gibi yakın hissederek, Bana yakınımda hitap ediyor gibi, Beni kendi içinizde hissediyor gibi, إِيَّاكَ ‘Ancak Sana!..’ deyin!” buyurdun. Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.

İnsan bu mülahazalarla dolunca, sonraki ayeti de bir başka duyar: “Yine Bana ‘Sen’ diyerek şunu isteyin arkadan: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Duyar ve “Bunu bihakkın yerine getirme mevzuunda da işte benim dâhil olduğum halkalardan tâ Cebrail’lerin bile içinde bulunduğu o halkalara kadar, hepsi ile beraber yardımı da yalnız, yalnız ve yalnız Sen’den istiyoruz!” demek suretiyle… Şimdi “Tevhîd-i Ubûdiyet” ifade ediyor mu etmiyor mu bu?!. Ve bir diğer taraftan da bakın aynı kelimeler içinde, aynı zamanda sadece “Sen!” var!..

“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” (Gavsî) Ben, “Ben, ben!” diyorken, Sen, o perdede tecelli etmezsin; kalb aynasında tecelli etmezsin, ruh ve sır ufkunda tecelli etmezsin Sen. “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Ben, beni yok kabul ettiğim zaman Sen tecelli buyurursun. Bütün benliğimle “Ben, yokum!” deyip üzerime bir çarpı işareti çizdim; çünkü sonsuz, Sensin. Nisbî bile olsa, başka sonsuzlar olamaz. Sonsuz, Sen olduğuna göre, bana düşen şey, sıfırdır zero, zero… Bu sıfır, Sen’den soluna bir rakam istiyor. Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın; istersen 1 koyarsın sola, istersen 2 koyarsın, istersen peşi peşine iki rakam koyarsın; birden bire meseleyi 110 yaparsın; üç rakam koyarsın, 1110 yaparsın. Çünkü Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın.

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar, “Elif, Lâm, Mîm”den tâ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ hakikatine kadar o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, o Tevhîd-i Ulûhiyet’i bize ders veriyor. Ama bu dersler, çok defa değişik şeylere bağlanarak ifade ediliyor. Bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine; bir yerde Mâlikü’l-Mülk olmasına, bir yerde “Din gününün sahibi” olarak sizi hesaba çekecek, teraziden geçirecek, tartacak, sevap ve günah itibarıyla muameleye tâbi tutacak olmasına bağlı değişik yönleriyle, farklı farklı şekilde ele alınıyor.

   Kalb, terakki yolunda alâka ve iltifat bekliyor; gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız?” diyor!..

Cenâb-ı Hak, hakiki “Tevhîd” ufkuna bizi i’lâ buyursun!.. Tevhîd-i Ulûhiyet ve Tevhîd-i Ubûdiyet’le taçlandırsın! Hep O’nu birleyelim ve o Bir’e kullukta sabit-kadem olalım!.. Başımız, O’nun kapısının eşiğinde olsun!.. Elimiz, kapısının tokmağında olsun!.. Namaz ile, oruç ile, zekat ile…

Öyle olmazsa, şöyle buyuruyor, Söz Sultanı Hazreti Sâhib-kırân, Sultan-ı Zî-şan, aleyhissalâtü vesselam: وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ والتعب “Nice ayakta duranlar, ‘Namaz kılıyorum!’ diye belki sabahlara kadar ayakta duranlar vardır ki, yanlarına yorgunlukları ve uykusuzlukları kâr kalmıştır!” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ “Nice oruç tutanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan, sadece susuzlukları ve açlıklarıdır!”

Dolasıyla o işin ruhu, meseleyi O’nun (celle celâluhu) ile irtibatlandırmaktır. Evet, o işin ruhu, meseleyi O’nun ile irtibatlandırmaktır… O’nun ile irtibatlandırmadığınız zaman, yaptığınız ibadet ü taat, ölüdür. Ve bu ölülük, sizin cismaniyet âleminize, maddî anatominize de -bir yönüyle- akseder. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisâ, 4/142) dendiği gibi, Allah muhafaza, namaza kalktığınız zaman, esneme.. abdest alırken, ayrı bir zahmet hissi duyma.. uykudan uyanırken, elli defa gerinme… Bu, sizin o manevî anatominizdeki arızaların, maddî anatominize de aksetmesindendir. Ve Kirâmen Kâtibîn hazretleri meseleyi yazarken böyle yazarlar: “Esnedi, gerindi, dalgınlığa düştü, kendini saldı!..”

Ama antrparantez arz edeyim: O (celle celâluhu) Erhamü’r-Râhimîn, Rabbu’l-âlemîn’dir. إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” hadîs-i kudsîsiyle veya Kur’an’da, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” beyanıyla ifade edildiği üzere, Allah’ın rahmeti vâsi’dir, çok engindir. O (celle celâluhu), böylelerini de affedip “Haydi sen de geç yaramaz çocuk!” diyebilir. O’nun (celle celâluhu) rahmetine tahdit koymaya kalkmayalım. Falanın-filanın bu mevzudaki eksik, kusurlu, düşe-kalka kulluğunu, o kişinin yüzüne kirli paçavra gibi vurmayalım! O kadarcık, o kadarcıkla bile onu ye’se atmayalım! Yapacaksak şayet, öylelerinin içinde, meselenin birkaç adım ötesinde daha derinine açılma duygusunu uyaralım. Kalbi tembih edelim!.. Kalb, bizim gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız? Ne zaman ‘Daha yukarılara bak! Sır, de; Hafî, de; Ahfâ, de; Hû, de, O’na müteveccih ol!’ diyeceksiniz?!.” demektedir. Gözümüzün içine bakmaktadır, bir yönüyle.

Bu açıdan da iyi yapanlar, yaptıkları şeyler ile fahirlenmemeli; bir taraftan da diğerlerinin düşe-kalka kullukta tavırlarını gördükleri zaman, yağlı paçavra gibi onların suratlarına çarpmamalıdırlar. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ Hadis-i şerif, “İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, ibadetlerin en güzelidir!” Güzel bir ibadet ortaya koymak, sergilemek istiyorsanız, elden geldiğince çok küçük şeylerinden dolayı bile insanlar hakkında hüsnüzan etmeye bakın. Diğer taraftan, بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir insana, mü’min kardeşini hakir görmesi, günah olarak yeter!” ikazını unutmayın!.. Mü’min kardeşini hakir görmesi, insana günah olarak yeter!..

   “Ben kim, Kur’ân’ı doğru anlamak nerede ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken O’nun beyanındaki güzellik karşısında külahımı atasım geliyor!..”

Hazreti Üstad, eserlerinde Kur’an’ın önemli bir hususiyetine şöyle dikkat çekmektedir: “Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır. Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azap ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.” “Bir İcaz Hecelemesi”nde Kıtmîr, başta Hazreti Pîr’in de misal olarak gösterdiği mezkûr ayet-i kerimeyi söyledikten sonra, o blokaja dayandırılarak bütün Kur’an ayetlerinin serdedilebileceğini belirtmiştim. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinden tâ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ beyanına kadar farklı örneklerle bunu göstermek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’de seçilen kelimeler, esasen -bir yönüyle- “iç musiki” açısından mazmunu seslendirme itibarıyla o kadar uyum içindedir ki, zevk-i selim sahipleri bunu anlarlar. Biraz edebiyattan anlayan, biraz nazımdan anlayan, biraz musikiden anlayan insanlar, bunu çok iyi anlarlar. Hatta burada şimdiye kadar denmemiş bir şeyi arz etmek istiyorum: Belki o kıraat-ı Aşere-i meşhûre de -bir yönüyle- bu değişik meselelerin hakikaten kendi özlerine uygun, mazmuna-mantuka uygun seslendirilmesi adına bir kısım argümanlardır. Çünkü çok farklı farklı anlayışta, dilde, aksanda insanlar vardı. Meseleleri çok farklı farklı ifade ediyorlardı. O farklı farklı ifadede aynı mazmunun o sese, o soluğa göre ifade edilmesi çok önemlidir. Ama bizim gibi, milletimiz gibi ümmî insanlar bunu gerektiği gibi kavrayamayabilirler. Bizim milletimiz diplomalı bile olsa, ümmî; çünkü esasen o dili temel incelikleri ile bilmiyor.

Bir de o dilin bilinmesi yetmez; Tâbiîn bile Sahabe gibi anlamıyordu o dili. Tebe-i Tâbiîn de Tâbiîn gibi anlamıyordu. Onun için Câbirî, çok haklı olarak diyor ki: “Bir dönemde Arap dilinin aslını araştırmak üzere şurada-burada çadır kurmuş kimseler, eski Araplara müracaat etme yerine, keşke Sahabe-i Kiram efendilerimize müracaat etselerdi!” Dilin -bir yönüyle- büyüleyici esprisini o zaman yakalamış olacaklardı. Allah, öyle bir dil ile, Sarfî, Nahvî, Me’ânî, Beyânî, Mantıkî, öyle bir dil ile murad-ı Sübhânîsini ifade ediyor ki, benim gibi bir çobandan meseleyi çok yüksekçe idrak eden/anlayan insana kadar herkes ona bakınca, “Yahu bana hitap ediyor gibi!..” diyor. Filozof, “Bana hitap ediyor gibi!” diyor; ben de bakınca öyle diyorum. Hakikaten ben kim, onu doğru anlamak kim ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken külahımı atasım geliyor; “Allah’ım! Bu ne büyüleyici ifadedir! Bu nasıl elimi kolumu bağladı benim. Denemez bir şey diyorsun burada; bunu ancak Sen dersin!” Kaldı ki ben kim, ona ait o incelikleri bütünüyle anlamak kim?!. Fakat öyle bir şey ki, bencileyin çobanlar bile ona baktıkları zaman, onun kendine has ulviyetini, kendi ufukları açısından, kendi gez-göz-arpacıkları açısından, sanki kendilerine inmiş gibi anlayabiliyorlar. Ama yukarılarda, yukarıların yukarısında, yukarıların yukarısında ve artık yukarısı olmayan bir noktada, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da “Bana inmiş!” diyor, Ebu Bekir “Bana inmiş gibi!” diyor, Hazreti Ömer “Bana inmiş gibi!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem ve radıyallahu anhüma.

Evet, baştan aşağıya Kur’an Tevhîd’i anlatıyor. İster o Tevhîd-i Ulûhiyet’i, ister o Tevhîd-i Rubûbiyet’i ve isterse de o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işâre” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile ve mazmunda münasebet geldikçe, “Burada bu mesele şöyle ifade edilmeli! Müstetbe’âtü’t-terâkibe uygunluk içinde şöyle denmeli!” dercesine nazara veriyor. Bunlar ıstılahî şeyler… Sözün bir akış şekli vardır; o akış şekline göre, “Burada Tevhîd-i Ubûdiyet şöyle ifade edilir; Tevhîd-i Ulûhiyet de şöyle ifade edilir!” şeklinde sürekli o iki temel unsur ortaya konuyor. Çünkü çok önemli bir mesele…

   Neticede böyle bir nimete nail olmak varsa, ki var, bütün çekilenlere değmez mi?!.

Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Ubûdiyet, bakın!.. İbn Abbas hazretleri, bu ayete mana verirken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani لِيَعْرِفُونِ diyor; anladığı manaya göre “Beni bilsinler diye!” Bildiğiniz zaman, azametine uygun, O’na, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!” der misiniz, demez misiniz?!. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” der misiniz, demez misiniz?!. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey her dilde meşkûr olan, bütün hamd ü senalara yegane layık bulunan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik, hamd ü senada bulunamadık!..” der misiniz, demez misiniz?!.

Cenâb-ı Hak, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayetinden sonra مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ “Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor: “Ne zannediyorlar; Ben, onlardan bir şey mi istiyorum, rızık mı istiyorum! Bana bir şey versin, yedirsinler mi istiyorum!.. Bana kulluk yapsınlar. Ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattım; kulluğu yerine getirdikleri zaman, mahiyetlerine göre bir davranış sergilemiş ve yaratılış gayesine uygun yaşamış olacaklar. Fânî dünyaya bedel, ebed için yaratılmış ve Ebedî Zat’tan başka biri ile tatmin olmayan kullarıma, bir de ebediyet yurdu hazırladım. Bir de ebedî Zât’ın cemalini görme istidat ve kabiliyeti verdim. Dünyada onlar, kendi içlerinde o iştiyakı uyardıklarında, Ben, onları yalancı çıkarmayacağım. Onlar, o iştiyak ile hayatlarını geçirmişler ise şayet, ‘Evet kulum! Sen hep iştiyak ile oturdun-kalktın; ‘Göreyim, göreyim, göreyim!’ dedin. İşte şimdi gör!..’ diyeceğim.”

Bütün kâinata serpiştirilmiş, farklı farklı yerlerde, farklı farklı tecelli dalga boylarıyla tecelli eden o güzelliklerin bütününü, bir yönüyle mehtabı seyrediyor gibi, seyretmede insanlar bayılırlar. Çok tekerrür eden Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle ifade edelim: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ “Bî kem u keyf, mü’minler, O’nu (celle celâluhu) görürler.” فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu görünce de Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar.” Huriler arkadan bağıradursunlar.. ırmaklar çağlayadursunlar.. bülbüller ötedursunlar.. meyveler şakır şakır aşağıya döküledursun veya -Kur’ân’ın ifadesiyle- burunlarının dibine yaklaşadursunlar… Unuturlar bunları, kendilerinden geçer ve bayılırlar.

Allah, sizi-bizi o ufka ulaştırsın!.. Çekilen şeylerin çekilmelerine mukabil, katlanma gücünü Allah ihsan eder de katlanırsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüdüğümüz yolu doğru bilerek sabit-kadem olursak, kaybedilen şeyler, bunlar!.. Diyelim ki, -mesela- Kıtmîr’in hiçbir zaman dünyada bir dikili taşı olmadı. Yani, bir tane kara sarayım, bir tane ak sarayım, bir tane mavi sarayım, bir tane pembe sarayım olsaydı!.. Fakat bunlar ebediyette Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri ve teveccühlerinin değişik şekilde temessülleri karşısında ne yazardı ki?!. Ee size soruyorum, bir şey yazar mı?!. Âhh ak saraya, kara saraya, pembe saraya, turuncu saraya kafasını kaptırmış, başı dönmüş, bakışı bulanmış, zavallılar!.. Zavallılar!.. Allah, gözlerini açsın, kalblerini irfan ufkuna tevcih buyursun; ebediyet âlemine layık olma yollarını göstersin ve onları da “şehrâh-ı Muhammedî”ye hidayet eylesin!.. Vesselam.

Bamteli: KALB-İ SELÎM VE GECE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı.”

Eğer günahından, zulmünden ve mesâvîsinden ötürü hemen herkes cürmünün ve günahının ölçüsünde tecziye edilseydi, yok edilebilecek nice “cism-i murdar”lar var ki, onların hemen yok edilmeleri gerekirdi. Ama o zaman yeryüzünde hiç kimse kalmazdı. (Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61)

Çünkü herkesin şöyle-böyle türlü türlü inhirafları, zeyğleri, kaymaları, sürçmeleri, bilerek-bilmeyerek, açık-kapalı günahları, hataları ve -derecesine göre bazılarının da- “zelle”leri vardır. Bizim gibi “avam”lara göre “günah-ı kebâir”, bize göre günah-ı kebâirdir. Ne var ki, Hak dostlarına göre, zelle, bir günah-ı kebâirdir. Çok küçük bir zühul, bir zelle, bir nisyan onlara göre büyük günahtır. O mevzuda kat’i bir şey görmedim ama zannediyorum rüyalarının kirliliği bile kendilerini üzecek ve müteessir edecek kadardır; onların rüya kirliliğine bile tahammülleri yoktur. Evet, gayr-ı meşru bakışa, gayr-ı meşru kulak kabartışa, dil-dudak kıpırdatışa, el-ayak uzatışa rüyalarında bile tahammülleri olmayan temiz, pâk, âbide şahsiyetler vardır.

Onun için büyükler, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrabîn için günah sayılır.” demişler. Siz çok şeyi güzel ve hasene olarak, dinin ruhuna uygun görürsünüz; oysaki onlar, o şeyleri en büyük günah kabul ederler. Hemen kalbleri titreyerek, “Beyt-i Hudâ”ya -Tasavvuf dilinde dilbent edilen, dillere pelesenk edilen Beyt-i Hudâ’ya- yönelir; hemen onu temizleme azm u cehdi ile metafizik gerilime geçer, bir an evvel temizlenmeye dururlar. “Ne ettim ki benim rüyalarıma bu türlü kirli şeyler girdi?!. Birine, uygunsuz, nâ-sezâ, nâ-becâ sözler söyledim; birine yumruk sıktım; birine dûnumdaki mahlûkata ait hususiyet ile tekme attım; birine ağzıma gelen her şeyi söyledim; birine kahredici bir bakış ile baktım veya hafife alıcı bir bakış ile baktım. Acaba ne halt karıştırdım ki benim manevî âlemlere açıldığım veya berzahî levhalarda dolaştığım o güzel hayatım bu türlü kirli şeyler ile kirlendi?!.” diye hemen kalkar Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurlar. Bir “kebire” (büyük günah) işlemiş gibi olur onların hali…

İnsan, böyle bir kalb temizliğine ulaşmazsa, zannediyorum, o kirli kalbiyle kendi dünya ve ukbasını kirlettiği gibi, etrafına da sürekli kir püskürtür. Onun gözünün içine bakan insanlar da o kirleri, misk u amber gibi alır, yüzlerine-gözlerine sürerler. Kitleleri, kitle ruh haleti ile hareket eden ve birilerinin arkasına takılıp sürüklenen insanları kirletenler, böyle kirletmişlerdir. Konumları itibarıyla aşağıdaki insanlara tesir edecek konumda olduklarından dolayı, kalblerindeki kirler, dillerinden dökülmüş ve başkaları da o dilbent -bağışlayın- o zevzek, o geveze insanların tesirinde kalarak onların arkasından sürüler gibi sürüklenmişlerdir.

O “mukarrabîn”e gelince, onların kalbleri gül gibidir. Kalb, gül gibi olmalıdır ki, insanın ağzından dökülen şeyler de ıtriyat gibi çevrede tesir icrâ etsin!.. Ağzını açıp konuştuğu zaman, herkes, nefesini tutsun, o güzel kokuları koklamaya dursun, teneffüs etmeye dursun. Ama gönül, şeytanî, nefsanî ve hevâî şeyler ile kirlenmiş ise, öyle bir gönül sahibi ağzını her açışında -bağışlayın- çöplüklerdeki levsiyat gibi etrafa levsiyat saçar ve çevrede o levsiyatın bulaşmadığı insan kalmaz. Göze bulaşır, dile bulaşır, dudağa bulaşır, üsluba bulaşır… Cerâid (yazılı basın, gazeteler, medya) bu türlü şeyleri sürekli püskürtüyorsa, etrafa zift püskürtüyorsa şayet, güzel kokular neşredeceği yerde zift neşreden bir zift yuvası, zift organizasyonu haline gelmişse, cahil, şuursuz, tesirde kalan kitlelerin ondan müteessir olmamaları mümkün değildir.

   Yazık kalbini mâsivâdan pak eylemeyene, Sultan’ın tecellisine hazır beklemeyene ve gecelerini teheccüd, tilavet, zikir, tefekkür ile ihya etmeyene!..

Onun için “kalb temizliği” öteden beri hep üzerinde durulagelen şeylerden olmuştur. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Ruhun şad olsun, Nâbî!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan.” İdrak aynasını, aklını ve kalbini, bir yönüyle vicdan mekanizmasının erkân-ı erbaasını mâsivâdan pâk eyle… Nâbî, onları bir haneye benzetip müteşabih olarak diyor ki, “Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Yani, Sultan oraya tecelli eder mi?! Sultan kendini orada ifade eder mi? Allah’tan utan, hicap duy! Kirli hâneye O (celle celâluhu) tenezzül etmez, teveccüh etmez; öyle kirli bir yer O’na (celle celâluhu) mezâhir veya meclâ olamaz.

Bir başkası diyor ki: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan.” “Dil”, yani gönül. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” Gecelerde sen, teheccüdün ile, duan ile, niyazın ile, tazarruun ile, iç döküşün ile, sızlayışların ile O’na (celle celâluhu) teveccüh ettiğinde, O (celle celâluhu) da oraya teveccüh eder. Teveccüh, teveccüh ile olur. Minnacık, damla teveccüh, derya teveccühe vesile olur; zerre teveccüh, güneş mikyasında teveccühe vesile olur. Siz O’na (celle celâluhu) teveccüh ederseniz cirminizce, O (celle celâluhu) cirimler üstü, bî-kem u keyf bir teveccüh eder ki, mest u mahmur hale gelir, “heyman”dan hafakanlara girersiniz.

Evet, Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri, “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor uzun bir münâcaatında: “Ey dîde nedir uyku, gel, uyan gecelerde.” Bu çağrı, Kur’an’ın ruhuna uygun. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الْأَلْبَابِ*اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.” (Âl-i Imrân, 3/190-191) Hazreti Aişe validemizin Sıhâh’ta nakledilen ifadesiyle, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, uykusuz geçirdiği gecelerden birinde, semânın yüzüne baktı, gözleri doldu, ağladı ve “Veyl olsun, bu ayeti okuyup da ağlamayana, bunun hakkında tefekkür etmeyene!” buyurdu.

Gökler ve yer, bir “Kitab-ı A’zâm” gibi. Allah’ın, Kendisini anlatmak üzere, “Kudret” ve “İrade” kalemiyle yazdığı öyle net satırlardan, paragraflardan, cümlelerden, risalelerden ibaret ki!.. Bakıp da onlarda O’nu (celle celâluhu) görmeyene “Yuff olsun!” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakıyor ve ağlıyordu. “Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri; iki asır, iki buçuk asır evvel yaşamış insan. Hazreti Üstad da çam dağında, ağacın başında, “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş. / Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına / Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia / Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.” diyor. Evet, bütün varlıklar kendilerine mahsus lisanlarıyla “Hû” diyorlar; hangisine bakarsanız bakınız, görürsünüz ki, O’na işaret ediyorlar. Şayet yorumlamada bu mülahazayı ortaya koymazsanız, çok yanlış bir yorumlamaya gitmiş olursunuz.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, ol ana hayran/mihman gecelerde.” O (celle celâluhu), senin gönlünü bir “tecelligâh-ı İlahî” olarak bir hâne kabul etmişse, sen de -bir yönüyle- bir hamle yapıp O’na misafir olmaya bakacaksın, maiyyete koşacaksın. اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı diliyorum.” türünden dualar dudaklarından dökülecek. O’na (celle celâluhu) doğru seyr ü sülûk edecek; kendi ufkun itibarıyla, bu basamaklardan birine otağını kurmaya çalışacaksın. Maiyyet mi, maiyyet üstü bir şey mi? Tam bir hırz-ı hasîn ile masûn kalarak, bütün dünya ve mâfihâdan tecerrüd etmek mi? Aşk u iştiyâk-ı likâullah mülahazasına otağını kurmak mı?!.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, o Sanatkârını; ol ana mihman gecelerde.” Ondan sonra diyor: “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil / Ko gafleti, dildardan utan gecelerde.” “Ko” bırak demek, eski dil. “Ko gafleti, bari utan gecelerde…” En son mısrada da “Ey Hakkı, nihan aşk oduna yan gecelerde!..” diyor.

   “Gece, sevdalı ruhların otağı; gece, âşıkların sırlı durağı!..”

Geceler, -bir yönüyle- O’na (celle celâluhu) doğru açılma rampaları ve rıhtımlarıdır. Geceyi ihmal eden, rıhtımı değerlendirememiş, açılan gemilere binememiş ve O’na doğru seyahata yelken açamamıştır. Gecesi olmayanın gündüzü de kapkaranlıktır!..

Kur’an-ı Kerim, değişik yerlerde geceyi nazara vermiştir; kaç yerde delaletin değişik türleri ile hep ona dikkati çekmiştir; fakat sarih olarak ifade ettiği yerler de vardır. Mesela İsra sûre-i celîlesinde şöyle buyurmaktadır: وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni, (çok yüksek, O’na en büyük yakınlık ve en kapsamlı şefaat makamı olan) Övülme Makamı’na eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79) “Nafile” diyor. İnsan, farzlarla Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) yaklaşır. Fakat nafile ile öyle bir kurbiyete ulaşır ki, -bu da yine müteşabih- Allah, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, onu doğruya yürüten iradesi/meşîeti olur. Bu hakikati anlatan hadis-i kudsîde müteşabih olarak “ayak” tabirini de kullanıyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Evet, وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl. Umulur ki, böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştirir.” (İsrâ, 17/79) Ezandan sonra okuyoruz ya, وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا “Allah’ım, O’nu Makam-ı Mahmûd’a ulaştır.” Ahirette makamların en yükseği olan, herkesin O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında övgü ile dilbeste kesildiği bir makam; bakanları imrendiren/kıskandıran bir makam… Gerçi ötede/ahirette mü’minler için “kıskanma” meselesi söz konusu olmaz; çünkü o duygu, insanların sinesinden silinip gitmiştir. Fakat bir “teğâbün” -Teğâbün Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi- vardır: “Keşke ben de bu temaşaya mazhar olabilecek ufku ihraz edebilseydim?!. Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..” Herkes -bir yönüyle- orada “Keşke!” diyecek. Zannediyorum “Keşke!” demeyenler, enbiyâ-ı ızâmdır, hususiyle Sultan-ı Enbiya’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Teheccüd… وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl.” (İsrâ, 17/79) Ne kadar unutulmuş!.. Teheccüd, peygambere vacib; ümmete sünnet. Bir yönüyle Berzah âlemlerine seyahat manasına gelen, âhiret âlemlerinin projektörlerinin düğmesi mahiyetinde sayılan, öbür âlemi aydınlatabilecek projektörlerin anahtarı mahiyetinde sayılan “teheccüd”, toplumumuzca, belki İslam dünyasında pek çok toplumlarca unutulmuş bir mi’ractır, bir basamaktır veya bir merdivendir. O’na (celle celâluhu) doğru yükselme ve maiyyetine ulaşma adına bir merdiven, bir mi’rac, bir asansördür.

İsrâ Sûresi’nde böyle buyuruluyor; Dehr (bir diğer ismiyle “İnsan”) Sûresi’nde de şöyle deniyor: وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً “Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbîh ve ibadet et.” (İnsan, 76/26) Başını yere koy; kemâl-i ta’zimle, tevazuunu tam ifade edecek bir tavır ile O’na içini dök! وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً Upuzun bir gecede, sürekli hep O’nu (celle celâluhu) tesbîh u takdîs et!.. Noksan sıfâtlardan O, müberrâdır; sen de o tebriâtı dillendir. “Allah’ım! Sen, kemâl sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve Zât-ı Baht’ın ile bir Mevcud-u Mechûlsün; ihata edemeyiz!” mülahazalarıyla tesbîh et!.. وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلا “Geceleyin O’na secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbîh et.” (İnsan, 76/26)

Sonra, إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً “Doğrusu şu (günahkâr kimseler,) peşin gelir olarak gördükleri dünyayı tercih edip onun peşinde koşmakta, fakat önlerinde kendilerini bekleyen çok ağır bir günü ise bir kenara koymaktadırlar.” (İnsan, 76/27) Ama gel gör ki, kalbi ölmüş, gözü kapalı, kulağı tıkalı kimseler sadece dünyanın peşinde koşuyorlar. Mesmûata karşı kapanmışlar, mübserâta karşı da kapanmışlar; ne tekvînî emirlerden bir şey anlıyorlar, ne de semâdan gelen, tekvînî emirlerin de tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’den bir şey anlıyorlar. Onlar, körler, sağırlar, kalbsizler. Ölmüş kalbleri onların; kalbleri hareket ettiğinde hep aritmi var. Dolayısıyla -bir yönüyle- onların da huzuru yok. Etrafa zift püskürtüyorlar ve farkında değiller. İçinde bulundukları toplumu kirletiyorlar, farkında değiller. İnsanî duyguları öldürüyorlar, canavarlaştırıyorlar onları, farkında değiller. Zulmü alkışlattırıyorlar, zâlimi sevdiriyorlar, farkında değiller. Çünkü kalbleri ölmüş onların. لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179) Gözleri var, ama görmüyorlar. Kulakları var; fakat işitilecekleri işitmiyorlar. Kalblerine gelince, sebep-sonuç münasebeti ile esas bir neticeye, bir sonuca varamıyorlar; tenâsüb-i illiyet prensibine göre sebepleri tam bulup o sebeplere göre büyük büyük müsebbeblere dilekçe sunamıyorlar.

   Allah Rasûlü’nün herkesi Hakk’a çağırma gibi ağır bir sorumluluk yüklendiği günlerde teheccüd ile melekûtî ufuklara yönlendirilmesi fevkalâde mânidardır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen ayetler, Mekke’de ilk gelen sûreler, اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!..” (Alak, 96/1) “Oku!” deyip, okumanın ne demek olduğunu O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattıktan sonra teheccüdü nazara veriyor: يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4) “Ey örtüsüne bürünen İnsan! Kalk şu gece, örtünü at sırtından!..” O’na göre normal bir örtüye bürünmüş, normal bir insan olarak, bilmem kaç dakika, ne kadar kısa zamanlı bir dinlenme faslına yelken açmış; o kadar. “Kalk, geceyi ihya et!” diyor. “Örtünü at sırtından. Gecenin pek çoğunu Rabbinin karşısında kemerbeste-i ubudiyet ile geçir!” Elhak, O (aleyhissalâtü vesselam) da öyle yapıyordu.

İlk gelen vahiyler bunlar. Ondan sonra gelen sûrede: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ “Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3) İkinci vazifen, “Ey örtüsüne bürünen!..” Burada “disâr” diyor. Bu aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) neye sarınıp ne ile yattığını göstermesi açısından da çok önemlidir. Sadece “tül” gibi bir şeyi üzerine alıyor; hasır gibi bir yerde, mübarek ayaklarını uzatmadan kıvırıyor; elini başının altına koyuyor, kıbleye müteveccihen duruyor; kaç dakika uyuyorsa uyuyor. O da öyle uyuyor ki, gözleri uyurken kalbi uyumuyor, melekût âlemine açık daima. Orada bile Allah ile münasebet içinde geçiriyor o mübarek, o nurlu, o nûr-efşân dakikalarını.

“El-Müddessir; disârına bürünen İnsan!” قُمْ فَأَنْذِرْ “Sana vahiy geldi; kalk, insanları, eğri yolun encamından sakındır!” Gittikleri yol, doğru değil; o bir zulüm yolu, o bir küfür ve küfran yolu, o bir i’tisâf yolu, o bir irtikâp yolu, o bir ihtilas yolu, o bir hak bilmezlik yolu, o bir adaleti ayaklar altında çiğneme yolu… İnsanlar, şirazeden çıkmış bir kitabın eczâsı gibi dağılmışlar etrafa; ahsen-i takvîme mazhariyeti ayaklarının altına almışlar ve esasen kendileri ayaklar altına alınmış, insanî kıymetlerini çiğnetiyorlar. Kalk, bu zavallı derbederleri inzâr et!. Kalk, günümüzün Müslümanları gibi, bu zavallı derbederleri, bu perişanları, bu manevî hayatları itibarıyla, manevî anatomileri itibarıyla kalbi ölmüş insanları veya kalbleri zift yuvası haline gelmiş insanları uyar. Kalk, zulüm yaparken gülüp duran, kahkaha atan -nezaketim müsaade etseydi, diyecektim- “edepsiz insanları” eğri yolun encâmından sakındır!..

Bir de وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ O büyük olan Rabbini, “Ekber” diye Kendini ifade eden Rabbini, sen de tekbir et! اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا * لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، أَعَزَّ جُنْدَهُ، هَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، لاَ شَرِيكَ لَهُ de ve O’nu (celle celâluhu) tazîm edebildiğin kadar ta’zim et!..

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen emirler mevzuunda zerre kadar muhalefet şöyle dursun, muhalefetin rüyasını bile görmemiştir. O’na ruhlarımız, canlarımız kurban olsun!.. Allah, bizi O’nun vesayetinden, gölgesinden ayırmasın!.. Vakıa gölgesi yere düşmezdi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), Itrî’nin ifade ettiği gibi: “Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tur’sun / Mihr-i âlemgîrsin baştan ayağa nursun.” O öyle birisiydi ama Allah, “gölge” manasına “vesayet”inden bizleri zerre kadar ayırmasın!..

   İstemez misiniz, dünya onların olsun, âhiret de bizim!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) emirlere öyle riayet ediyordu ki, sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta duruyordu. Çok iyi bildiğiniz bir hadiseyi hatırlatayım: Mübarek anamızdan, anaların anası anamızdan, analarımızın da anası, nenelerimizin de anası, bütün ümmetin anası, Sıddîk’ın Sıddîkası, Allah Rasûlü’nün de Sıddîkası Hazreti Âişe’den… -Cenâb-ı Hak, o duygu ile bizleri serfiraz kılsın; bu mevzudaki sapık düşüncelerin ve sapık mülahazaların tesirinde kalmaktan bizleri muhafaza eylesin! Demiyorum kimler; onların kimler olduğunu söylemiyorum.- Anamız ifade buyuruyor. Örtüsü “disar” idi zaten O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), minnacık bir şeydi.

Hele o “îlâ” hadisesi sırasında bir hasır üzerinde yatıyordu; üzerine de incecik bir tül almıştı. Hazreti Ömer, kapının tokmağına sık sık dokununca, kapıda perdedarlık yapan Bilal-i Habeşî kapıyı açma mecburiyetinde kalmıştı. İçeriye girince, Rasûlullah’ın yanına gitmekten daha ziyade, kızı Hafsa validemizin üzerine yürümüş, “Ne halt karıştırdınız ki, Efendimiz’i rencide ettiniz?!.” demişti. Hazreti Ebu Bekir de, kerime-i mübeccele-i mukaddese-i münezzehesi üzerine yürümüş, Aişe validemizi itâb etmişlerdi.

Efendimiz cumbada, sizin ayağınızı çok rahat uzatamayacağınız bir cumbada, hasırın üzerinde, üzerinde sadece ince bir örtü, dinleniyor ve tefekkür ediyordu. Yatarken bile… Madem “gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor”; “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” ile, yatarken bile hayatının derinlikleri peşinde koşuyordu. Zaten öyle bir kalbî derinliği vardı ki!.. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “Hel min mezîd!” âbidesi idi; verilen şeyler karşısında “Ey nâmütenâhi olan Rabbim! Nâmütenâhilik istikametinde daha yok mu, daha yok mu?” diyordu. Çünkü Tasavvufçuların ifadesiyle, “Nâmütenâhi istikametinde seyr u sülûk, nâmütenâhidir, bitmez!” “Sona erdik!” diyen insanlar, yanılıyorlar; çünkü O (celle celâluhu), nâmütenâhîdir; Zât-ı Baht, nâmütenâhîdir: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Cenâb-ı Hak, bu hakikatleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun idrak etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hazreti Ömer’in girdiğini görünce doğruldu. Hazreti Ömer, O’na ne kadar delice saygılı ise, İnsanlığın İftihar Tablosu da Ashabına karşı saygılı olmada, onların haklarını verme mevzuunda hayalî bir kusur bile etmezdi. Hemen doğrulup oturmuşlardı. O’nun mübarek vücudu/yanı, yattığı hasırdan dolayı âdeta delik-deşik gibi olmuştu; hasır, iz bırakmıştı. Koca Ömer, yiğit Ömer, mert Ömer, pek öyle değişik şeyler karşısında ağlamayan Ömer, gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Niye ağlıyorsun yâ Ömer?!.” “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizanslılar, Romalılar, Persler şöyle saltanat ve debdebe içindeler; Sen, sultan-ı kâinatsın; hele hâline bak!..” أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الْآخِرَةُ “Yâ Ömer! İstemez misin, dünya onların olsun, âhiret de bizim olsun!..”

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allah ne demiş ve ne dilemiş ise, onu delâletin bütün çeşitleriyle test ederek yerine getirmişti. Bu delalet, şunu ifade ediyor; bu da “dâll bi’l-ibâre”si, “dâll bi’l-işâre”si, “dâll bi’d-delâle”si, “dall bi’l-iktizâ”sı ile şunu gösteriyor. Hepsi değişik delalet yolları ile bir şey ifade ediyor. Bunların bütününe göre kendisini öyle ayarlamış, -o tabir kullanılacaksa- öyle “regüle” etmiş, öyle “kalibrasyon”dan geçirmişti ki, milimi milimine riayet ediyordu her şeye.

İşte bu kâmetteki Kâmet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O daracık hücresinde, cumba gibi hücresinde yatarken, bir insan yatıyorsa bir yatakta şayet, orada bir başka insanın namaz kılacağı kadar bile yer kalmazdı. Hayatını böyle geçirmişti. Ahh “Ben, Peygamberin yolundayım!” diyen sahtekarlar!.. Müzaaf yalancılar, düzenbazlar, dolandırıcılar, sahtekarlar!.. Şuursuz kitleleri “Müslümanım!” diye kandıran, “Müslümanlığı getireceğiz!” diye kandıran sahtekârlar… Binler ile, yüz binler ile mesâkinde (hânelerde/saraylarda/iskan edilecek yerlerde) ikameti bile kendileri için yeterli görmeyen düzenbazlar!.. Utanmazlar mı bundan?!.

İnsanlığın İftihar Tablosu, gece, sabaha kadar namaz kılıyor. Mübarek Âişe anamız buyuruyor ki, “Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum. Ben, istirahat ediyordum.” Mutlaka anamız da kalkıyordu; o annemiz de mutlaka teheccüd kılıyordu, mutlaka hayatının o nurânî dakikalarında çok şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile paylaşıyordu. Ama anamız da bir insandı, istirahat buyuruyordu. Diyor ki: “Allah Rasûlü’nün ayakta ne kadar durduğunu bilemiyorum. Ben bir fasıl uyuyordum. Secde edeceği zaman, başını koyacağı yer olmadığından dolayı -her halde anamız da hasır üzerinde yatıyor- eli ile benim ayaklarımı kırmamı istiyor, ayaklarımdan boşalan yere alnını koyuyor ve secde ediyordu.”

“Ben, O’nun yolundayım!” diyen yalancılar, utansınlar bundan!.. Evet, bütün bu mülahazaları nazar-ı itibara alan Kaside-i Bür’e Sahibi, “Kaside-i Bürde” de deniyor, Kaside-i Bür’e sahibi, ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu!” Ama ben, gördüğünüz gibi, ne ayak şişmesi, ne diz ağrıması, ne kalça ızdırabı; aklıma geldiği zaman uzanıp yatıyorum. ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ O’nun ızdırardan ayakları şişiyordu.

   Şükreden insanlar ne kadar da az; oysa, bizi sayılamayacak kadar nimetlerle lütuflandıran Rabbimize karşı çok şükreden kullar olmalı değil miyiz?!.

Kaside-i Bür’e Sahibi, böyle diyor, Busîrî. Kendinden mi söylüyor? Sahih hadiste, Anamız diyor ki: “Bir gün dedim o Efendiler Efendisi’ne: Cenâb-ı Hak, Fetih sûresinde لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا buyuruyor; Allah, Sen’in, geçmiş ve geleceğe dair olması muhtemel bütün meselelerini af yörüngesine bağlamış. -Buna dikkat edin! Af yörüngesine bağlamış.- Neden kendine bu kadar zahmet ediyorsun; madem her şeyin -bir yönüyle- o yörüngede cereyan ediyor?!.” Allah Rasûlü, annemize şu zeberced sözler ile cevap veriyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Beni bu kadar nimetleriyle perverde eden (görüp gözetip besleyen, nimetlendiren) Rabbim’e karşı çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Şükür, nimete karşı metafizik gerilim içinde mukabelede bulunma demektir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu tamamiyetin çok çok üstünde, “etemm” şeklinde, “etemmü’l-etemm” şeklinde yerine getiriyor. Ne haddine İmam Busîrî’nin kendine göre söz konuşması!.. Anamız, adeta böyle buyuruyor: “Allah, Sana ‘Geçmiş ve gelecek günahların yok!’ dedi. Geçmişte Sen günah işlemedin. Gelecek adına da günaha giden yolları Sana kerih gösterdi; o türlü şeyler Sana göründüğünde miden bulandı. Dolayısıyla tabii olarak o yollar Sana kesildi. Seni af güzergâhına sevketti. Hâlâ bu ölçüde ibâdet ü taat ve geceleri sonuna kadar ihya etmek suretiyle kendine eziyet etmenin anlamı ne?” diyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka şey söylemiyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Ben, beni bu nimetlerle perverde kılan Rabbime, o ölçüde -şekûr, mübalağa kipi- çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Aslında Kur’an-ı Kerim, Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman ile alakalı bahisleri ifade ederken, اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin! Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır!” (Sebe, 34/13) buyuruyor. Allah’ın kulları arasında, Allah’a, Allah’ın azametine ve O’nun başkalarını nimetleriyle perverde etmesine mukabil, o ölçüde, mütenâsip şükreden kul sayısı, çok azdır!.. İşte o azlardan az olanların zirvesine otağını kuran zat, Allah Rasûlü’dür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), nimetlerin kâmetine göre, Cenâb-ı Hakk’a karşı bi-hakkın mukabelede bulunandır.

Şükür, gelen nimetlere mukabelede bulunma ameliyesidir; kavlî, fiilî, hâlî, fikrî, hissî, mantıkî mukabelede bulunma tavrıdır. أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا Evet, kalb, bu ölçüde berrak bir “âyine-i Rabbaniye” olunca, bir de o kalbin sahibi onu sürekli “lebrîz” edip O’ndan (celle celâluhu) gelen değişik dalgaboyundaki tecelliler ile doldurup taşırınca nimetlere öyle mukabele edecektir. -“Lebriz”, taşacak kadar dolu, taşkın demek; Akif, bu lebrîz tabirini kullanır.- Kalbi öyle lebrîz edince, bu hale gelir; o kalbi taşıyan insan gezerken-tozarken, gezdiği her yerde, İbn Abbas’ın dolaştığı çarşılar gibi, “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye herkesi merakla kapıya-pencereye sevkeder; “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye. Evet, kalb bu ölçüde gül gibi olmuşsa; böyle bir kalb sahibinin dolaştığı her yerde de âdeta güller açar, etrafa gül kokuları saçılır.

Biliyor musunuz, maraz-ı kalbe mübtela oluşum beni kalb vadilerine sevketti; yoksa ne haddime kalbden bahsetmek!.. Biz “kalb” demişiz. Bazen ona “Latife-i Rabbâniye” demişiz. Bazen büyüklerin ufku itibarıyla, bir yönüyle münezzehiyete mazhariyeti açısından “Latife-i Sübhâniye” demişiz; yani “Tecellîgâh-ı İlahî” ve “Beyt-i Hudâ” olması itibarıyla, o tenzihi nazar-ı itibara alarak “Latife-i Sübhâniye” demişiz. Bazen de hassasiyeti, inceliği, değişik şeyler karşısında teessürü, teessür duyulacak şeyler karşısında teessürü, belki kırılacağı hadiseler karşısında kırılması itibarıyla da, belki bir buudu ve onun kendine mahsus bir derinliği açısından “gönül” demişiz. Nasıl Anatomide kalb değişik sistemlerden mürekkeb; yani, harekete geçiren sistemi var, harekete geçen yanı var, o hareketi ritme sevkeden yanları var; değişik mekanizmalardan meydana gelmiş, Anatomik bir yapıya sahip. Aynen öyle de, bedene nisbeten ruh nasıl ise, “Latife-i Rabbâniye” dediğimiz şey de, o maddî/sanavberî (çam kozalağı) nevindeki kalbe bir “ruh” mahiyetindedir. Latife-i Rabbâniye… “Kalb” dediğimiz şey, odur.

Evet, onun kendine mahsus bir derinliğine de fonksiyonları itibarıyla biz “gönül” diyoruz: “Koyma”, ondan oluyor: “Gönül koydu!” “Kırılma”, ondan dolayı oluyor: “Gönlü kırıldı!” Efendim, “tutulma”, dilbeste olma: “Gönül dilbeste oldu!” Onu çok iyi bilme, sevdasına tutulma: “Gönül âşina oldu!” O’nun için iştiyakla yanma: “Gönül, iştiyâk-ı likâullah oldu!” Böyle demek suretiyle o latife-i Rabbâniyeye ait ve ona mahsus ayrı bir derinliği -nüansları mahfuz- ifade edegelmişiz.

Sözlerimizi “kalb-i selîm” talebiyle noktalayalım: اَللَّهُمَّ أَفْئِدَةً سَلِيمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ “Allah’ım! Bize selîm kalbler ihsan eyle; her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde temiz gönüller lütfet!..” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur ey bütün âlemlerin Rabbi!..”

Bamteli: BAHARIN VAKTİ VE SABR-I CEMÎL

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bu dünyaya ait olan her şey, böyle gelip gidiyor. İnsanlar da bir bir geliyor, bir bir gidiyor; gelenleri, arkadan gelenler takip ediyor. Gitmeyen “Bir” (celle celâluhu) kalıyor, bütün gidenlere rağmen. Onun için çok güzel söylemiş birisi, anonim:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,

Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.

Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;

Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.”

   Ömrün uzunluğu kısalığı değil, onun yediveren, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır.

“Ben kalacağım!” iddiasında ve ısrarında bulunan insanlar, hiç beklemedikleri şekilde öyle yuvarlanır giderler ki, siz de hayret edersiniz. Gitme mukadderdir herkes için; fakat “iyi gitme”ye bakmak lazım. O da تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.” hakikatinde belirtildiği üzere, iyi ve sâlih bir insan olarak yaşamaya bağlıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanına tevfikan denebilir ki, nasıl ve hangi çizgide yaşıyorsanız, o çizginin sizi taşıdığı yerde, ya “yuvarlanma” olur veya “kanatlanma” olur; ya bir çukura tepetaklak gitme olur ya da zirvelerde kanat çırpma olur. Ve nasıl ölüyorsanız şayet, öyle dirilir ve öyle haşrolursunuz.

Bu açıdan da insanlar, öbür hayattaki dantelalarını örgülüyorlar; iradeleri, tığ ve ip. Onunla en güzel bir örgü örgüleme gayretinde bulunan, ona tam muvaffak olamasa bile, niyeti onu tamamlama istikametinde olduğundan, Allah, onu tamam olarak o kulunun karşısına çıkarır, orada/ötede. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” Niyet, nâmütenâhîyi kucaklar. O niyet sayesindedir ki, insan kısacık hayatı vesilesiyle ebedî saadete nâil olabilir. Sanki o insan, o kısa hayatı boyunca şöyle demiştir: Allah’ım, beni bin sene yaşatsan, yine Sen’in karşında kemerbeste-i ubudiyet içinde duracağım. Yer yer rükûa varacağım; zaman zaman tevazu/mahviyet ve hacâletimi ifade etmek için secdeye kapanacağım. Ama o kadar sene olmadı, elli oldu, altmış oldu, yetmiş oldu. Beni binlerce sene yaşatsan, aynı çizgide kalma niyetindeyim. Beni aynı çizgide sabit-kadem eyle! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dininde sabit kıl!.. “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Vird-i zebân bu olunca, dile dolanan şey bu olunca, Allah (celle celâluhu) da muamelesini ona göre yapar. Ve o meselenin “zerre”sine -aynı zamanda- “güneş”ine bakılmaz; “damla”sına, “derya”sına bakılmaz. Saffetine, duruluğuna, o mevzudaki hulûsa, o mevzuda Allah rızasının gözetilmesine ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturup-kalkmaya bakılır. Onun için, ömrün uzunluğu kısalığı değil de onun yediveren başaklar, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır. Gerçek ömür odur; işte o ömür ile insan, öbür tarafta “muammer” olur. Ömür, muammer olmaya yaramıyorsa, bence bî-hûde (beyhude/boşu boşuna) yaşanmış bir şeydir. Fakat ebedî muammer olmaya, ma’mur olmaya, iltifat görmeye vesile oluyorsa ve insan bu dar damlacıkta, o minicik zerrecikte onu vuruyorsa, hedefi o ise şayet, Allah (celle celâluhu) kulunun hedeflediği şeye göre ona muamele yapar. Elverir ki samimi olsun, ihlaslı olsun ve şu tevazu anlayışıyla yaşasın: “Herkes yahşi; men, yaman / Herkes buğday; men, saman.” (M. Lütfî) İsterseniz buna şunu da ilave edebilirsiniz: “Aman Allah’ım, aman / Sen’den olmazsa emân / Doğrusu işimiz çok yaman!”

   Sürekli “Dünya!” der ve ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan sonunda kendiniz hasat edilirsiniz!..

Allah’a müteveccih olan insan, hiçbir zaman kaybetmez. Böyle ara sıra tsunamiler gelir, Texas’a geldiği gibi, İstanbul’u basan seller gibi, oraya yağan dolular gibi. Fakat bunların hepsi gelip-geçici şeylerdir; bunlar, ikaza müteveccih şeyler, uyarmaya matuf şeylerdir. Adeta “Aklınızı başınıza alın! Kulağınızı çekiyor, ensenize bir şefkat tokadı indiriyorum!” demektir. Yine o Rahmâniyet, Rahîmiyet, Hannâniyet, Mennâniyet; onlara ait bir utûfettir esasen. Uyarmaya matuf olunca… Sizi teheccüde kaldırmaya matuf olan bir “temcîd” -bir yönüyle- uykunuzu bölse bile, mübarektir o. Sizi bunlar ile tembih buyuruyor/uyarıyorsa, Kendine yönlendiriyorsa, “Amanın, eğri yolda gitmekten vazgeçin! Dünyaya takılmayın! Bana müteveccih yaşayın!” diyorsa!..

Dünya arkadan gelirse, zararı yok; fakat o, arkadan gelmeli. O, hedefiniz olmamalı.. dünya, mihrabınız olmamalı.. dünya, minberiniz olmamalı.. dünya, mutlak yörüngeniz olmamalı!.. O, arkadan kendi kendine gelirse, gelsin; o makbuldür. Öyle gelirse şayet, -zannediyorum zaten- onu da siz, ukbâ istikametinde değerlendirirsiniz. “O’ndan (celle celâluhu) geldi, O’na gitti!” dersiniz. Hazreti Osman (radıyallahu anh) gibi hareket edersiniz; beş yüz deveyi, birden, yükleriyle beraber; rahat armağan edersiniz de, yüreğiniz “Cızz!” etmez. “Acaba Allah, kabul buyurdu mu?!” Belki onun endişesini taşırsınız. Hazreti Ebu Bekir, her şeyini bir bohçaya koyup huzur-u Risâletpenâhi’ye getirdikten sonra, “Çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?!.” Sorusuna “Onları, Allah’a bıraktım!” cevabını veriyor.

Böyle, arkadan gelen şeyler, çok rahatlıkla verilir. Fakat taparcasına “Dünya!” derseniz, ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan kendiniz hasat edilir kalırsınız. Değirmende dövülüyor, harmanda -eskiden harman vardı, şimdi biçer-döverler var- döverlerin altında dövülüyor, parçalanıyor gibi hasat olursunuz, biçiliyor gibi hasat olursunuz. Şu halde, dünyayı arkaya almak lazımdır.

Çok iyi bildiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim, Kârûn ile alakalı, o beş-altı ayeti ifade buyururken, şunu da der: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; ehh bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا Evet, Allah’ın sana verdiği şey ile sen âhiret yurdunun arkasında ölesiye, yüreğin çatlayasıya bir talep, bir arzu, bir istek içinde bulun! وَابْتَغِ kelimesi “taleb”in üstünde bir mana ifade ediyor; işin arkasından koşturmacasına bir talep. Berikine gelince, وَلاَ تَنْسَ “Unutma!” diyor. Ona, unutmama ölçüsünde sahip çıkacaksın…

Bazen, dünya kendi kendine çok gelebilir, sizin arkadaşlarınızın çoğuna öyle çokça geldi. Fakat onlar, onu, yüreklerine/gönüllerine yerleştirmediklerinden, ona tapmadıklarından, onun arkasından koşmadıklarından dolayı, o, onların arkasından -bağışlayın- dünya onların arkasından kuyruk sallaya sallaya koştu. Onlar da dediler ki, “Madem sen, O’ndan geldin, öyle ise müstahakkın şu senin veya hakkın şu; seni, O’nun yolunda kullanmak lazım. Şurada bir üniversite açalım, burada yoksul talebelere bir yurt açalım, bakalım onlara. Şurada bir okul açalım; kendi düşünce dünyamıza, kendi kültür dünyamıza yönelelim, kendimiz olmaya çalışalım. Yurtlarımız ile, pansiyonlarımız ile, okullarımız ile, üniversitelerimiz ile -bir yönüyle- kendi kimlik dantelamızı örmeye çalışalım!”

O dantela, iki-üç asırdan beri bir dejenerasyona uğramış. Ne tığ doğru işlemiş, ne kullanılan iplikler doğru kullanılmış, ne şu olmuş, ne de bu olmuş. En güzel unsurlar elde varken, maalesef, onlarla çok berbat şeyler ortaya konmuş. Ne o olmuş, ne bu olmuş; en çirkin şeyler ortaya konulmuş!.. Bunu -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu heyete bakanlar, bu hizmete bakanlar tamir edeceklerdir. Bu arada, “Hizmet” kelimesi aslında “dal” harfi ile “hidmet” şeklindedir; dal’e bir nokta koyarak “zâl” yapmışız ve “Hizmet” diyoruz. Cenâb-ı Hak, nefsaniyet adına, işe bir nokta koymaya muvaffak eylesin!..

   Sabrın başlangıcı zehir-zemberek olsa da sonu şeker-şerbettir; şu kadar var ki, gerçek sabır, musibet başa geldiği ilk andan itibaren olandır.

Burada -elektronik tabloda- ne diyor: “İnsanların sabırlı olmalarını istiyorsan, sen, daha da sabırlı olmayı öğren!” Evet, tam günümüze göre bir ikaz; önemli disiplinlerden bir tanesi, belki önemli -Frenkçe ifadesiyle- argümanlardan bir tanesi, sabırlı olmaktır, bütün envaıyla. Hususiyle günümüzde, daha çok, belaya ve o bela dairesi içinde şöyle-böyle belli bir münasebetle bulunmaya karşı sabır… O bela dairesi içinde kendisi bulunabilir, eşi bulunabilir, çocukları bulunabilir, akrabası bulunabilir. Birisi o daire içinde bulununca, belki onunla şöyle-böyle alakalı herkes ondan elem duyar. Bazen bir insanın hakikaten yüksek bir itibarı vardır; o, çevresinde ciddî bir alaka uyarmıştır. Öyle birisi, öyle bir mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, mevkufiyete maruz kalınca, bütün köy halkının yürekleri onun için “Cızz!” eder. Bazen o “Cızz!” etmeler, âdeta kalbdeki ızdırapla dile dökülür ve duaya dönüşür; “Allah’ım! Bunu, onun terakkisine, zirvelerde kanat açıp üveyikler gibi uçmasına vesile kıl!” olur.

Dolayısıyla herkese günümüzde çok ciddî sabretmek düşüyor, bu belalar ve musibetler karşısında. Elin-âlemin o mevzuda yatıştırıcı şeylerine değil, meseleyi Allah’a teslimiyetimize bağlayarak ve o sabrın getirilerine bağlayarak sabretmemiz gerekiyor. “Başlangıcı zehir-zemberek, sonu şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır!” Şu kadar var ki, musibet başa geldiği ilk andan itibaren sabır…

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor; “İşin şoku yaşandığı zaman… Sabır, işte o zaman sabırdır.” Daha sonra, öyle aktif beklentinin, aktif sabrın sonucunda elde ettiğiniz vâridata bakarak, analizlere girip “Yahu ne güzel olmuş! Ne güzel olmuş!..” filan demek de güzel bir şeydir. Fakat bu hiçbir zaman balyoz tepenize indiği an, “Oh elhamdülillah!” demeniz gibi değildir. Böyle Mus’ab İbn Umeyr gibi, Abdullah İbn Cahş gibi, kolu-kanadı bir bir koparken, “Elhamdülillah! Zaten ben de bunu istemiştim! O’nun yolunda değil mi?!. Rasûl’ün önünde değil mi (sallallâhu aleyhi ve sellem)?!.” diyebilmek gerçek sabırdır.

Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâm ile teveccüh edersek, bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın oluşturduğu/geliştirdiği şeyler, bundan sonra da katlanarak gelişir, yediveren başaklar gibi, yetmiş veren başaklar gibi… Semerenin ve sevabın katlanması meselesini sadece sadakaya vermemek lazım; sizin tavırlarınız, davranışlarınız, kıvamınız, kıvam düşünceniz de yediveren, yetmiş veren, yedi yüz veren başaklar gibi olabilir. مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) İşte yedi yüz, birden bire… Samimi, bir kuruş veriyorsunuz, Allah (celle celâluhu), yedi yüze ulaştırıyor onu. Bin kuruş veriyorsunuz, yedi yüz bine ulaştırıyor onu; bir milyon veriyorsunuz, yedi yüz milyona ulaştırıyor Allah (celle celâluhu).

   Yâd-ı cemîl olmak da var, lanetlenen cebbarlardan biri olarak anılmak da!..

Allah, şimdiye kadar bunu size yaptırdı. O’nun bir teveccühü idi; çok şey yaptınız. Büyük devletlerin yapamadığını yaptınız; seksen milyonluk Türkiye’nin onda birini yapamadığını, Allah, o bir avuç ama saf/temiz/duru insana yaptırdı. Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, yaptırdığı şeyler, yaptıracağı şeylerin en inandırıcı referansıdır. وَاللهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَاءُ “Allah mülkünü dilediği kimselere verir.” (Bakara, 2/247) Evet, isterseniz Âl-i Imrân sûre-i celîlesindeki ayetler ile bu hususu noktalayabilirsiniz: قُلِ اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26)

Allah, mülkün sahibidir, o yegâne Mâlik’tir. Yegâne Melik. “Mâlikü’l-mülk” ismi, Esma-i Hüsna’dan; sona doğru zikredilen isimlerden bir tanesi. اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verirsin!..” Dilediğine mülkü verir Allah (celle celâluhu). Bu, dünyevî bir şey değil; işte biraz evvelki mülahazalara bağlı, dünya adına gelen şeyin bile, seyyidinâ Hazreti Musa mantığı ile, felsefesi ile, daha doğrusu “peygamberlik firaset ve fetânet”i ile değerlendirilmesi… Kârûn gibi “Saray!” deyip, “Villa!” deyip, “Filo!” deyip, ölmeyecekmiş gibi dünyaya dört elle sarılma şeklinde değil, Hazreti Musa gibi hareket etme!.. Allah’ın binlerce salat ve selamı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, onun ve emsalinin üzerine olsun.

Mâlike’l-mülk… وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, mülkü dilediğinden de çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın!..” İnanın, Lenin, saltanatı eline geçirdiği zaman, bütün Asya’ya diş geçirdiği zaman, devamlı kalacağını zannediyordu. Dört beş sene sonra, çıktı bir tsunami, bir fırtına, kattı önüne; biraz evvelki mülahaza ile, sürükledi bir çukura. Çukura sürüklenme de var, Everest tepesinin zirvesine yükselme de var, Allah’ın izni ile.

Lenin, senelerce kaldı işin başında. Bir toplumu kendi özünden, kendi değerlerinden uzaklaştırmak için uğraştı; yattı onu düşündü, kalktı onu düşündü; hayatını onunla zehir-zemberek haline getirdi. Fakat ne oldu? Bir gün geldi, o sistem, gümbür gümbür yıkıldı. Fâni idi; fâni blokaj üzerine bina edilmişti, sağlam statiği yoktu. Sağlam statik, semâvîdir; o, peygamberlerin koyduğu statiktir. Gerçek bir blokaj, peygamberler tarafından ortaya konan blokajdır. Onun üzerine kurulmadığı için, arkadan gelen o müthiş değişimle heykelleri bir bir yıkıldı, her yerde adı silindi, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi. Evet, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi.

“Dünyayı, insansız, sana birkaç gün sonra teslim edeceğim!” diyen, Rus cephesinde, Hitler, 1945 yılında, şakağına kurşunu sıkmak suretiyle hayatına bir nokta koydu. Dünyasını harap etmişti zulümleriyle, i’tisaflarıyla, irtikâplarıyla, ihtilaslarıyla, şiddetleriyle, hiddetleriyle, insanları hapse atmasıyla, sürgün etmesiyle, evladı annesinden ayırmasıyla, karıyı kocasından ayırmasıyla, toplumu ayrıştırmasıyla… -Bu sözleri Picasso’ya verin, resim çizsin; karşınıza çok iyi tanıdığınız bazı devletlerin resmi çıkacaktır!..- Hitler de öyle hem dünyasını hem de ahiretini harap ederek yuvarlandı, bir çukura gitti ki, kimsenin onu oradan çıkarmaya gücü yetmeyecektir. Lanet ile anılan cebâbireden birisi de o oldu. Amnofisler ile, Ramsesler ile, Jull Sezarlar ile beraber anılıyor artık.

Öyle değil, esasen insan, yâd-ı cemil olmalı. Peygamberlerin babası Hazreti İbrahim (aleyhisselam) da bunu talep etmiş; وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuarâ, 26/84) demiştir. Öyle müstağnî bir insan.. dû cihandan el yuyan, “Hânümânım kalmadı!” diyen bir insan.. ateşe atılırken, Cibril’in desteğini bile istemeyen bir insan.. nâr-ı Nemrud’u berd ü selâma çeviren -Allah’ın izni ve inayetiyle- bir peygamber. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ*وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmamı nasip buyur ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) diye dua ediyor. “Arkadan gelen nesillerde, beni yâd-ı cemîl yap, hayırla yâd etsinler beni!” diyor. Siz, onu ortaya koyunca, zaten arkadan gelenler, yâd-ı cemîl olarak yâd edeceklerdir. O dua kabul olmuş ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “salât u selam” tavsiyesi içinde, اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ، وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ diyerek, günde beş vakit namazda, bir yâd-ı cemîl olarak, hoş bir anış ile anıyoruz ki, hepsinden haberdar oluyor. Hepsi -bir yönüyle- sizin defter-i hasenatınıza, bir diğer taraftan da onun defter-i hasenatına akıyor şakır şakır, gökten gelen rahmet gibi akıyor.

Bir böyle olma var; bir de arkadan gelenlere, “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur.” dedirtme var!.. Yılanların, çıyanların cirit attıkları bir yerde otağ kurma var!.. Ona “otağ” denir mi? Onların otağı da o. Mezarda rahat yok. Berzahta rahat yok. Ötesinde rahat yok!..

   “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikayetimi, şiddetli elemimi ve yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Öyle ise gelin, bir kere daha, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ deyin, “Sabr-ı cemil”. قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) “Ben, dağınıklığımı, tasamı, Sana arz ediyorum!” Hazreti Şâh-ı Geylânî diyor ya: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Sen’in benim halimi bilmen, beni değişik şeyler söylemekten müstağnî kılıyor. Söylemeye ne gerek?!. Hâlime bak, neye muhtacım, Sen biliyorsun!..” Koca Hazreti Yakub (aleyhisselam) إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ diyor. Evlatlarına karşı bunu dediği gibi, zannediyorum, daha büyük şeyler için onun yüreği her zaman “Cızz, cızz!” etmiş; her zaman Cenab-ı Hakk’a “Dağınıklığımı, tasamı Sana şikâyet ediyorum!” demiş. Hak dostları شِكَايَتِي وَكَمَدِي “şikâyetî” (şikâyetimi) ve “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü de ilave etmişlerdir ona ve “Sana halimi şikâyet ediyorum!” demişlerdir. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bu, aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da üslubudur. Mekke’de yüz bulamayan o Güzel Yüz (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada yüz bulamayan o Güzel İnsan, orada insanlardan yüz bulamayıp kendisini dinletemeyince, “Belki Tâif’te dinletirim, belki orada yüz gösterirler!” deyip oraya gittiği zaman, orada da çok hor muamelelere, çok hor muamelelere maruz kaldı. Ama ayrılırken, başını yere koydu, اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, kuvvetimin zayıflığını ve çaresizliğimi Sana arz ediyorum, Sana şikâyet ediyorum. Dayanamadım, demek zayıfım, demek kuvvetim o kadar benim!” dedi. اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi öyle diyordu ama onu bir de benim gibi Kıtmîr’lerin kalbine sorun!.. Parmağını kaldırdığı zaman, Kamer’i paramparça eden bir Zat; elini sürdüğü zaman, en onulmaz dertleri Allah’ın izniyle gideren bir Zat; seyyidinâ Hazreti Mesih gibi, ölülere nida ettiği zaman, onların kıyamını sağlayan bir İnsan… Bir parmak işaretiyle Everest tepesini, Lût gölünün dibine atardı. Ama orada “Allah’ım! Kuvvetim adına zaafımı Sana şikâyet ediyorum; çaresizliğini Sana şikâyet ediyorum!” demek suretiyle, bize, sıkıştığımız zaman, çaresiz kaldığımız zaman başvuracağımız teveccüh üslubunu, Allah’a teveccüh üslubunu öğretiyor.

Hazreti Üstad da bu üsluba riayet ederek diyor ya hani: “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, Bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!” O da öyle diyor, halini Allah’a şikâyet ediyor.

   “Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..”

Evet, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ “Artık bize düşen, güzelce sabretmektir.” Bir dörtlükte dendiği gibi, “Bir gül gibi, gördüğün herkese gül / Renk ve kokunla ruhlara süzül / Hep bir sevgi sembolü gibi görül / Tebessümle yaşa, tebessümle öl!” Öyle yaşayanlar var ki, ölüm geldiği zaman… Hani hocalar, hocalarımız camilerde tevbe-istiğfar yaptırırken, bir şeyler söylerler orada: “El, el ile; ayak, ayak ile, elveda/elfirâk ettiği zaman… Buyurun ol kelime-i tayyibe-i münciye-i mübareke ki: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ” derler. İşte öyle; el, el ile; ayak, ayak ile elveda/elfirâk ediyor. Can, çekiliyor. Kalb, artık ayaklara kan pompalamayınca soğuma oluyor, halk arasında “Canı, ayaklarından çıktı, şimdi dizlerinde, şimdi kalçalarında, şimdi göğsünde, biraz sonra gırtlağına gelecek!..” derler. İşte böyle bir ruh haleti içinde, öyle insanlar var ki, tebessüm ediyorlar orada. Kim bilir, Hazreti Azrail veya onun yardımcıları/avenesi nasıl Cennet kılık ve kıyafetleriyle geliyorlar; belki daha orada ona müjdelerde/muştularda bulunuyorlar: “Ne mutlu sana!.. Güzel yaşadın; şimdi çok güzel bir yere gidiyorsun. O yerin darlığına bakma; o, ahiretin engin âlemlerine açılmış sadece bir kapı. O delikten geçeceksin; o delikten geçtikten sonra bir daha delik görmeyeceksin! Bir daha öyle dar bir yer ile karşı karşıya kalmayacaksın!” Tebessüm ile gidiyorlar. Bazıları da öyle ekşiyorlar ki orada, dünyada en büyük bela ve mesâib karşısındaki ekşime, onun yanında basit kalır, ona ekşime denmez; öyle ekşiyerek gidiyorlar.

Burada dinlendirmek için bir şey arz edeyim: Çoklarınızın -belki- gördüğü, bazılarınızın da duyduğu, tanıdığınız bir büyük idi. O Hazreti Pîr-i Mugân’ın -bazıları bu ifadelerden rahatsız olsalar da diyeceğim, inatlarına, “Niye diyor?!” deseler de- şem’-i tâbân, ziyâ-ı himmet, Hazreti Üstad’ın ilk talebelerinden, Ahmed Feyzi, rahmetullahi aleyh. Kıtmîr, onu iyi tanımıştı. O, namaz kılardı. “Namaz kılardı!” diyorum. Ben, hayatımda üç-dört tane namaz kılan gördüm; bir tanesi o idi. Öyle kıvranırdı ki, böyle, kalbi duracak zannederdin. Şakır şakır gözyaşları akardı. Başını yere koyduğu zaman, âdeta kaldırmak istemezdi.

Ahmet Feyzi Ağabey, vefatından bir gün evvel, o kaldığımız yere gelmişti. Bize de üç sene mahkûmiyet, bir sene de sürgün vermişti mahkeme. Teselli için, rahmetlik Atıf Hoca’yı anlattı, ağlayarak anlattı. Dedi ki: Atıf Hoca müdafaasını hazırlıyor akşam; sonra yatıyor. Ertesi gün mahkemede kendini müdafaa edecek. Sabah kalkıyor, sabah namazına; müdafaa adına yazdıklarını alıyor, bağışlayın, halk öyle der, “Cırt cırt yırtıyor!” onları. Yanındaki soruyor: “Hoca, niye yırttın müdafaanı?” Diyor ki: “Bu gece Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi, bana ‘Ne o Atıf? Bana gelmek istemiyor musun?!.’ dedi. Eğer beni asmaları suretiyle O’na gideceksem, O’na giderim!” Ağlayarak bunu anlattı. Sonra bizi teselli etti; “Varsın etsinler!” dedi. Ve sonra ayrıldı, Antalya’ya gitti.

Orada vefat ettiğinde, kefeni açarak yüzüne bakmışlar; “Hocam! Böyle, en tatlı tebessümlerle gülüyordu!” dediler bana. Hâlâ hayıflanırım, keşke gidip o güzel çehreye bir de ben baksaydım! Azrail, onun karşısına temessül edince, ona verdiği bişâret ile, o, tebessüm ederek ruhunun ufkuna yürüyor. Tebessüm ederek, ruhunun ufkuna yürüyor…

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz. Allah (celle celâluhu) iyi yaşamayı, iyi ölmeyi ve hayırlı şeylere mazhar olacak şekilde öyle dirilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..

   Hiç şüphesiz bahar gelecek, ne var ki onun bir vakt-i merhûnu vardır; hâlis mümine düşen, sabr-ı cemil ve temkîn içinde tazarru ve niyazdır.

Ne var ki,

“Asırlar var, ruhun gibi rengin de sapsarı,

Bilinmez nasıl verecek Rabbimiz kararı,

Belli halinden, sen de bekliyorsun baharı,

Ve bağrında renk renk tüllenecek lâlezârı…”

Unutmayın!.. Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek. Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır. Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu. Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir. Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz. O, geldiği zaman, kendi gelecek. “Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.” O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele. Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.

“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir. “Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı. Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi. Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar. Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir. Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız. Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar. “Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar. Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!.. Nasıl düşünmezsiniz ki!.. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.

Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet. Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek. Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek. Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var; “Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!” Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım. Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Ve önemli şeylerden bir tanesi de şudur: Bazıları, gönül kaptıracağımız/kaptırılması gereken şeye gönlünü kaptırır; gözü hep ondadır. Cennet’in sekiz tane kapısı mü’minlere açılacak; birinde “Reyyân” olacak, birinde “Feyezân” olacak, birinde bilmem ne olacak; herkes, ameline göre bir kapıdan girecek. O sekiz kapısı birden açılsa, o Cennet’in içindeki huriler-gilmanlar görülse, akan çayların/ırmakların çağıltıları duyulsa, ağaçların üzerindeki bülbüllerin şakıması işitilse, güllerin size tebessümler yağdırdığı görülse… Sonra bir de dönseniz, burada Hizmet’e baksanız… Fakat cenderede bir Hizmet.. sıkıntılar içinde bir Hizmet.. canlar gırtlakta bir Hizmet… Tercihini o istikamette kullanan o insanlar şöyle derler: “Buraya, talimgâha, talim görmek üzere beni gönderen Sen’sin! Tezkere Sen’den geleceği âna kadar da ben kendi kendime tezkere uydurma niyetinde değilim! Sana iştiyak ile yanıp tutuşuyorum; gözüm görmüyor o Cennet’i!”

Dün, birisine birisi söylüyordu: “Kollarımdan tutsalar, bütün debdebe ve ihtişamıyla beni o Cennet’e zorlasalar, yemin de edebilirim, girmek istemem ben oraya! Şu sıkıntılı, kalbi her an durdurabilecek hadiselerin tazyikâtı karşısında, sizinle beraber o Hizmet şehrâhında yürümek üzere aranızda kalmayı Cennet’e girmeye tercih ederim! Sizin aranızda, nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda i’lâ edilmesi istikametinde…”

Evet, kesip diyeyim: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ  Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum Rabbim!..

Bamteli: BAYRAM, MAZLUMLAR VE HÜZÜN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Işık zulmeti boğa, bayram o bayram olur!..

Bu bayramlar, asıl bayramı hatırlatma adına âdeta birer tembih mahiyetinde bir misyon eda ediyorlar. Şahsî hayatımız adına, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin ifadesiyle, “Mevlâ bizi affede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatâlar gide / Bayram o bayram olur.” “Gör ne güzel ıyd olur.” diyor, bir de “tahmîs”ini böyle yapıyor; “Bayram o bayram olur / Gör ne güzel ıyd olur.” “Îd” (ıyd) de bayram demek. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram olur / Zulmetler bir bir gide / Bayram o bayram olur. // Her yana ışık yağa / Bayram o bayram olur / Işık, zulmeti boğa / Bayram o bayram olur.”

Sizin gerçek bayramınız, bu bayramların hatırlatması ile -esasen- o bayramdır: İnsanların re’fet ile, şefkat ile birbirlerini kucakladıkları, kendi şahısları, şahsî kaprisleri adına silinip gittikleri, varlıklarını -bir yönüyle- başkalarına adadıkları o mübarek günlerdir. “Eyyâmullah” denir onlara, “Allah günleri”; asıl bayram, o bayramdır.

İnsanlık, tarihin değişik dönemlerinde böyle bayramları yaşamıştır ve bu bayramlarda insanlığa serkâr olanlar da Enbiyâ-ı ızâmdır. O bayramların en büyüğünü ise, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa yaşatmıştır. O bayramların en büyüğünü… Bir yönüyle bütün insanlığın içine/gönüllerine açılma bayramı.. gönüllerin, gönüllere açılma bayramı.. İslam’ı herkese sevdirme bayramı.. Allah’ı, herkese sevdirme bayramı.. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara teklif ettiği sistemi, bir sevgi sistemi olarak sunma bayramı.

Onun için, bu bayram, uzun zaman değişik ellerde hep el değiştirmiş durmuş ama izafî/nisbî değişikliklere rağmen hep mevcudiyetini korumuştur. Râşid Halifeler ile -tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden gittiklerinden dolayı- zirve yapmış. Emevîlerde belli bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış; Abbâsîlerde bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış. Orta Asya çok erken dönemde sahip çıkmış o bayrama; hemen “bayram”ın ikinci günü, üçüncü günü. Çünkü ellinci sene, bütün Asya İslam’a teslim-i silah etmiş. O dönemin, o devrin o babayiğit insanları sayesinde -âdetâ O’nun için küheylan gibi koşmaktan başka bir şey bilmeyen insanları sayesinde- mesele tâ Çin Seddi’ne ulaştırılmış, Allah’ın izniyle.

Ara sıra geceler gelmiş, ışığın yerine oturmuş. Zaten “ışık” harekete geçirilmezse, “ışık” hareket halinde olmazsa, bir yönüyle “karanlık” esastır. Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Geceyi gündüze bürür.” (A’râf, 7/54) denmektedir. Bunların ikisi de mensup; Arapça Nahiv bilenler, anlarlar. يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Leyl, nehârı, gaşyeder/kapatır.” demektir; Arapça’da, iki tane mensup, peşi peşine geldiği zaman, bir tanesi/önceki “fâil” takdir edilir. Demek ki, esas kaplayan, ortalığı kaplayan, karanlıktır, gecedir. Bu açıdan da “ışık” meşîet-i İlâhiyeye, irâde-i İlâhiyeye göre ve şart-ı âdî planında insanların iradesi ile oluşturulacak şeydir. Dolayısıyla o zaman “ışık” gelir, “karanlık”ı boğar. Hani var ya: “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Çevreye yeniden nurlar yağacak / Dağ-dere, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak…”

   “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak; ışık gelip karanlığı boğacak!..”

Hiç inkisara düşmemek lazım!.. Hâl-i hazırdaki tablonun karanlığına yenik düşmemek lazım!.. Siz, bu mevzuda iradenizin hakkını vermezseniz, karanlığın kündesine gelirsiniz, el-ensesine gelirsiniz. Bir kere de o, tepeye bindi mi, bir daha da inmek istemez. Çünkü karanlığın arkasında Şeytan vardır. Bu espriyi yanlış anlayan ve düalizme inananlar, “Hürmüz ve Ehrimen” filan demiş, nur-zulmet ikilemine/düalizmine inanmışlardır. İkisini de hâkim, müessir ve birbirine karşı koyacak güçte farz etmişlerdir. Çünkü o karanlığın, ortalığı karartmanın, gönülleri karartmanın, ümitleri söndürmenin, “recâ” hissini tahrip etmenin arkasında, Şeytan ve Şeytan’ın avenesi vardır.

O avene de bazen bilinmeyerek, birer mübarek insan gibi, serkâr-ı mü’minîn gibi alkışlanır, takdir edilir. Yığınlar, farkına varmadan, “kalb”e bakacaklarına “dil”e bakarlar. “Dil” esasen Farsça “gönül” demektir; fakat onlar sadece o “dil”in tercümanı olan “lisan”a bakarlar. Lisan da Arapçadır; biz, bir “dil” demişiz, “kalb” yerinde kullanmışız onu; çok doğru. Kalbin yerine oturmuş dil (lisan). Dolayısıyla da onu iyi kullananlar, iyi demagoji yapanlar, iyi diyalektik yapanlar, pragmatist hareket edenler, Makyavelist hareket edenler, yığınları/kitleleri kandırmış, arkalarından sürüklemişlerdir. “Câmi” demişlerdir, “mihrap” demişlerdir, “tekke” demişlerdir, “zaviye” demişlerdir. Ama bunları abdestli yapmışlar mıdır, yapmamışlar mıdır, belli değil!.. Yalan söylemeye açıktır bu dil. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu iki dudak arasındaki unsur mevzuunda Bana söz verin, Ben de size Cennet hususunda söz vereyim!” diyor. Dil, öyle bir unsur. Dil, kalbin yerine oturunca bir yönüyle vicdanın aydınlık ufkunu karartıyor; latife-i Rabbâniyenin dili kesiliyor, his ölüyor, şuur felç oluyor. Dolayısıyla vicdan, mekanizmasıyla âdeta yıkılıyor orada, kündeye geliyor.

Evet, değişik zamanlarda, o Şeytanî durum hâkim olmuştur. Fakat Allah, meşîet-i Sübhâniyesiyle Enbiyâ-ı ızâmı göndermiş, Müceddidîn-i fihâmı göndermiş; hiçbir dönemi peygambersiz veya mürşidsiz bırakmamıştır. Efendimiz’den sonra (sallallâhu aleyhi ve sellem), Peygamber yoktur; bu, açık ve kesindir. O (aleyhissalâtü vesselam) hem “Hâtem” (mühür, son), hem “Hâtim” (Mühür basan) hem de “Hâtim” (hitâma erdiren, bitiren)dir. Ama o dava-i Nübüvvetin vârisleri vardır. Başta O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört halifesi olmak üzere Ömer İbn Abdülazizlerden alın da Ebu Hanife’lere, İmam Şâfiî’lere, İmam Mâlikî’lere, Ahmed İbn Hanbel’lere, Hazreti Şâh-ı Geylânî’lere, Muhammed Bahauddin Nakşibendî’lere, Mustafa Bekrî Sıddıkî’lere, Necmeddin-i Kübrâ’lara, Hazreti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’lere ve onlardan bu güne kadar “silsile-i zeheb”te (altın zincir halkalarında), “silsile-i fidda”da (gümüş zincir halkalarında), “silsile-i cevher”de (cevher zincir halkalarında) namları zikredilen ne kadarı sâlih zat varsa… Onlar, değişik dönemlerde âdetâ birer fecir gibi doğmuşlar; insanlığın maşrığında mustatil bir fecir gibi tulu etmişler ve insanları yeniden ümide/recâya çağırmışlardır, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Dolayısıyla her zaman karanlık, ışığa yenik düşmüştür, Allah’ın izniyle. Karanlık asıl olduğu halde, aslı yenmiştir fer’, O’nun (celle celâluhu) yaratmasıyla ve insanların şart-ı âdî planında iradeleriyle/ortaya koyduklarıyla. Belki bir gün yine o günler gelir. Zulmet, künde yemiş gibi yere serilir, Allah’ın izniyle. İnsanlarda ötelere ait metafizik gerilir, gerildikçe gerilir. Ve ölü ruhlar -üç asırdan beri ölü ruhlar, mezar-ı müteharrikler- bir bir dirilir. Dolayısıyla, yeryüzünde yaşama hakkı olmayanlar da gider, toprağa gömülürler; onların hepsi mi’adlarını doldurur, zinciri boşalan, zembereği boşalan, -şimdi- pili biten saatler gibi…

Eskiden saatler, zemberek ile işlerdi; ondan evvel ne ile işlerdi, bilmem. Onun için Gönenli Mehmet Efendi söylüyor da kime ait bilmem: “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık / Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk…‎” Evet, saatin pili bitince veya zemberek boşalınca, bütün çarklar durur orada. Ne ibreler işler, ne balans bir şey ifade eder; durur. Belki öyle olan insanlar, “Neden durdu?!” diye kudurur. Fakat Allah’a dayanmış, sa’ye sarılmış, hikmete râm olmuş insanlar da o doğru yollarında hiç durmadan yürür durur.

Şimdi bir kısım gulyabaniler, değişik köşe başlarını tuttular, engel olmak, geçerken size çelme takmak istiyorlar. Yaptığınız bu “ışık ocakları”nı söndürmek istiyorlar. Eğer bu işin arkasında o Kudret-i nâmütenâhiye varsa, İrade-i nâmütenâhiye varsa, Meşîet-i nâmütenâhiye varsa, onların işleri akametle sonuçlanacaktır; Allah’ın izni ve inayetiyle, siz bu işi güneşin doğup-battığı her yere kadar götürecek ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı hoşnud edeceksiniz.

İşte, “Güneş yeniden doğa / Bayram, o bayram olur // Işık, zulmeti boğa / Bayram, o bayram olur.” Kurban ve Ramazan bayramları, o asıl bayramı sadece mikro-planda göstermektedirler. Ama bunlar da güzeldir; hâşâ hafife almıyorum. Bununla beraber, bu bayramlar, bizim şahsımızı, uhrevî-dünyevî şahsî hayatımızı alakadar eden şeylerdir. O bayram ise, bütün insanlığı alakadar eden bir bayramdır; gerçek bayram, o bayramdır. Allah, o bayram ile sizlerin içinize inşirah salsın, inşaallah.

   Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etmek lazımdır!..

Bir yanıyla, şimdiye kadar zaten yaptığımız bir şey vardı: Hep Cenâb-ı Hakk’ın o “mazlum”ları, “mahkûm”ları, “mağdur”ları, “mehcûr”ları, aynı zamanda “mescûn”ları (kendini hapishanede bulanları), “fârrîn” diyoruz, zalimlerin şerlerine maruz kalmamak için ülkesini terk edenleri, “muhâcir”leri hürriyetlerine kavuşturması için dua ediyoruz. اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَحْكُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمَهْجُورِينَ وَالْمَسْجُونِينَ وَالْفَارِّينَ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْمَوْقُوفِينَ وَالْمُضْطَرِّينَ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا؛ اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ هَؤُلاَءِ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ diyoruz. “Allah’ım! Bütün bu kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş.. bir yönüyle hürriyetleri ellerinden alınmış.. -Usûl-i hamse’ye ilaveten “hürriyet”; usûl-i sitte oluyor onunla. Hürriyetleri ellerinden alınmış- çocuklarından koparılmış, eşlerinden koparılmış… Allah’ım! Ne olur bu mağdurlara, bu mazlumlara, bu mehcûrlara, bu mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanlara Sen bir ferec, bir mahreç ihsan eyle!” falan diye hep yalvarıp durdunuz, yalvarıp duruyoruz. Burada şahsıma nispet etmek suretiyle söylemek istemem. Bir fazileti kendine nispet etmek de bir gurur olabilir. Fakat insanlık vazifesi olarak, size yemin ederim, tespihimi elime alıp defaatla, belki yüz defa dediğim de oluyor, arkadaşlarımdan bazıları da diyorlar bunu.

Bunun gibi وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 5/67) ilahi vaadini zikrediyorum. “Allah’ım, asâleten Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruduğun gibi, ne olur, ‘Evime baskın yapacaklar, beni de derdest edip götürecekler!’ endişesiyle yaşayan o insanları da Sen sıyanet buyur!” diyorum. وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar.” (Yâ-Sîn, 36/9) ayetini anıyorum. “Allah’ım, Sen’in o sevdiğin, ‘Habibim!’ dediğin ve bizim de Mahbubumuz olan -Allah, gönülden sevmeye bizleri muvaffak buyursun!- Habîb-i Edîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) evini kuşatmış kefere ü fecerenin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ deyip görülmeden sıyrıldığı gibi, arkadaşlarıma da görünmeden sıyrılmalarını lütfeyle!” diye dua ediyorum.

Evet, zaten yalvarıp duruyordunuz; aklınıza gelen şeyler sizin -zannediyorum- bir tevhidnâmelik oldu. Söylüyorsunuz aklınıza gelen şeyleri, hep dua ediyorsunuz. Fakat bazı günler var ki, o günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapıları ardına kadar açılır. Mesela dün Arefe idi, millet Arafat’taydı. Sizin de aklınıza gelmiştir, ellerimi kaldırırken dedim ki: “Yâ Rabbi! Bu ellerin orada kalkmaya liyakati yok ama orada Sana kalkan ellerin yanında bunları da kabul et. Benim isteğim nefsim adına değil; nefsim adına istemiyorum istediğimi, ‘Beni Cennetine koy!’ demiyorum, ‘Huri-Gılman ver!’ demiyorum ben. O mazlum, o mağdur, o mehcûr kardeşlerimi çok önemli bir esas olan hürriyetlerine, insanca yaşamalarına kavuştur!”

Hac vazifesini eda edenler, gece Müzdelife’ye gittiler, gece uyumuyorsam şayet onu da bir fırsat olarak değerlendirmeye çalıştım: “Allah’ım! Sen, Efendimiz’in üç defa isteğine ‘Hayır!’ buyurmuştun; fakat orada (Müzdelife’de) isteklerini kabul buyurdun. Ne olur, oradakilerinin kabul ettiklerin istekleri arasında, bizim de bu isteğimizi kabul buyur! Ve sonra Kâbe’yi tavaf edenler, her dönüşlerinde günahlarından bir kısmını dökenler, orada aklanan-pâklanan insanlar arasında, ne olur, lütuf, rahmet, utûfet teveccühünle bu mağdurlara, bu mazlumlara da lütfunla teveccüh buyur. Biz biliyoruz ki, Sen’in yaptığın her şeyde bir hikmet vardır! ‘Her işte bir hikmeti vardır / Abes fiil, işlemez Allah.’ Bizi arındırmak için yapıyorsun, bizi dünya ile entegrasyona geçirmek adına yapıyorsun, dünyanın değişik yerlerine, o hak ve hakikat bayrağını/sancağını/livâsını dalgalandırmak için dağıtıyorsun. Sen, bunun için yapıyorsun, boşuna değildir, her işte hikmetin vardır Sen’in. Bize de bu mevzuda sabr-ı cemil ihsan eyle! إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Tasamızı-dağınıklığımızı sadece Sana arz edelim, aynı zamanda Sana niyazda bulunalım!”

Zaten bunlar hep yapılıyordu ama işte bir Arefe günü öyle dua etmek, bir bayram gününü öyle değerlendirmek… Bugün oturup-kalkarken dudaklarımızdan hep o türlü şeylerin dökülmesi… Bir “eşref-i saat”e, “eşref-i dakika”ya rastlayabilir. O Hazreti Pîr’in ifade ettiği, “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” Bir anda çok ciddi bir konsantrasyon olabilir. Öyle bir hal olur ki, hakikaten, hani kendi ufkum itibarıyla, o üst seviyedeki durumu düşünmeye bile gücüm yetmez; fakat Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma mülahazası… Görüyor bizi. Elimi kaldırdığımı, vurgulamalarımı, ses tonumu duyuyor ve görüyor. İşte bu mülahaza ile diyeceğin şeyleri diyorsun; tam konsantrasyon… Bu defa senin dilin -esasen- kalbinin emrine giriyor. Dil, kalb adına yalan söylemiyor; kalbin emrine giriyor; latife-i Rabbâniyenin, daha doğrusu vicdanın sözcüsü haline geliyor. “Vicdan, yalan söylemez!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân.

İşte, öyle bir ân-ı seyyâle yakalanabilir; hemen “tık” diye o esnada “Evet!” denir duaya, “tık” diye “Evet!” denir. Siz öyle dediğiniz zaman, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri vardır, onlar da size iştirak ederler. Siz zannediyor musunuz ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toprağın altında -birilerinin zannettikleri gibi- ölüler, toprağın altında çürüyüp gittiler?!. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle her zaman sizin saflarınızın arasında bulunabilir. Her zaman, kendisine gönülden, delice bağlı olanların saflarının arasında bulunabilir; rüyalarına girebilir. Ashâb-ı Bedir, girebilir. Münzelîn ve Müsevvimîn, sizinle beraber olabilirler. İşte bunların el kaldırıp, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği bir âna rastlayabilir sizin teveccühleriniz.

Onun için hiçbir ânı boş geçirmemek lazım. Bir vesile ile -min gayri haddin- arz etmeye çalıştığım gibi, ne olur yani, gezerken bile اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، وَ فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ deyin. “Allah’ım! Bir Nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret! Allah’ım! Yakın zamanda engin bir fütuhat; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, Allah’ım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede.” بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ifadesi de bir kudsî hadisten iktibas. “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun. Allah’ım, çünkü Sen’in gücün her şeye yeter!” اَللَّهُمَّ إِنَّكَ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبٌ بَصِيرٌ، وَإِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ * رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ “Allah’ım, şüphesiz Sen, herkesi ve her şeyi işiten Semi’, herkese ve her şeye yakın Karîb, her çağrıya icabet eden Mucîb, her şeyi gören Basîr’sin; muhakkak Sen her şeye gücü yeten Kadîr’sin. Dualarımıza icâbet etmek Sana ne de çok yakışır!.. Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma!..”

Evet, O (celle celâluhu) murad buyurduğu her şeyi, o “kün, fe-kân” tezgâhında hemen ortaya koyar. “Kün, fe-kân tezgâhı” tabirini kullanırlar, dilimizde nesirde ve şiirde. إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn, 36/82) beyanındaki “Kün, fe-yekûn” ifadesinden; “O (celle celâluhu) ‘Ol!” deyiverdi, o da hemen arkasından oluverdi!” O (celle celâluhu), bir kere “Ol!” deyiverdi mi, hemen arkasından oluverir, Allah’ın izniyle. Geriye dönelim: Şimdiye kadar “Ol!” dediği ve oluveren şeyler, bundan sonra “Ol!” dediğinde oluverecek şeylerin -aynı zamanda- en inandırıcı referansıdır.

   Ey kalbi kırıklara maiyyetini vaad buyuran Rabbimiz!.. Arakan’dan Şam’a kadar koca bir coğrafyada ve özellikle ülkemizde mazlumlara reva görülenler karşısında kalblerimiz kırık!..

Diğer bir husus, bayramları böyle zevk u sefâ ve keyifli bir havada geçirme meselesi… Cenâb-ı Hak, yine kudsî hadisinde buyuruyor: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben, kalbi kırıklarla beraberim.” أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ Bu beyana saygının ifadesi olarak biz de şöyle diyebilelim: هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ ، هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “İşte hepimizin kalbi kırık. İşte biz de kalbi kırıklarız!..” Kardeşlerimize, mü’minlere reva görülenler karşısında… Arakan’daki insanlardan Şam’daki insanlara ve ülkemizdeki, mübarek ülkemizdeki insanlara kadar… Analarla dolu, burcu burcu, pühür pühür şefkatin yukarılara doğru yükseldiği Anadolu.. analarla dolu o ülkede ağlayan analar, çığlık çığlık bağıran çocuklar… Ve bunlardan ayrı düşmüş, cüdâ düşmüş, inleyen insanların ülkesi. O ülke adına hüzün duymak, kalbin kırılması… هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ Ee ne diyeceksiniz sonra? Bu, bir yönüyle hâli arz idi; burada bir de dua/taleb: اَللَّهُمَّ اجْبُرْ كَسْرَنَا “Ne olur, bu kırığımızı sar, sarmala, bir sargı ile!..”

Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. Ka’b İbn Mâlik, Hilal İbn Ümeyye ve Mürâre İbnu’r-Rabî’, Efendimiz’le sefere katılmadıklarından, elli günlük bir tecride mahkûm edilmişlerdi de قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” dediler. “Nefislerimiz bize dar gelmeye, yer -genişliğine rağmen- bize dar gelmeye başladı.”. Meseleyi öyle hissetme ve ondan sonra da, ıztırar halimizi dillendirerek şöyle deme: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Evet, هَا نَحْنُ قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” Amma, وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Sen, dayanağımızsın ve tek ümit kaynağımızsın!” deme… Bir de meselenin bu yanı var. Onların üzüntüsünü paylaşma… Çünkü hadis-i şerifte buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm: مَنْ لا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlarla paylaşmayan, o derdi aynen yaşamayan, onlardan değildir!” Ayrı çizgide gidiyor demektir; o kategoride mütalaa edilemez, deniyor. Öyle ise ikinci mesele o. Siz onlar için bu iç üzüntüyü, kederi tasayı duyacaksınız; bir yönüyle ye’se düşmemek, inkisar yaşamamak kaydıyla; bir yönüyle “aktif sabır” ve aynı zamanda “aktif recâ” hissiyle. Aktif recâ hissiyle dolu olma fakat o hüznü de yaşama… Bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Cenâb-ı Hakk, ne zaman inayet ve rahmet kapıları açar, sizi ve onları beraber kucaklar, kucaklaştırır; ne zaman sarmaş-dolaş olursunuz?!. Telefon ekranlarında, şimdi gördüm, çok memnun oldum, sevindim; bir de bunu gerçekten yaşamak var. O tedâî ettiriyor. Gerçekten, elli senelik arkadaşlarımla telefon ile görüşürken, mesele noktalanırken, sözün kafiyesi, ağlama ile konuluyor; kelimenin yarısı orada kalıyor, yarısı ancak bana ulaşabiliyor. Bugün de yine kaç kişide öyle oldu; kaç kişi sözünün sonunu getiremedi, söz şiirinin kafiyesini koyamadı. Bir de öyle sarmaş-dolaş olma, öyle bir bayram yaşama var!.. Allah, böyle bir bayram yaşatsın!..

   Tasalanmayın; Allah’a gerçekten inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz; o alçaklıkları size yapan kimselerdir asıl alçak olanlar!..

Bir diğer mesele, onları düşünerek değişik yerlerde tüten ocaklar oluşturma, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi “muâvenet” diyorlar; bazıları, “himmet”e antipati duymaya başladılar. Millet, bu mevzudaki o yüksek “îsâr ruhu” ile, o okulları yaptı, o vakıfları kurdu; Türkiye’nin içinde ve Türkiye’nin dışında binlerceye ulaştı. Orada yetişen insanlar, sigara içmediler, uyuşturucu kullanmadılar, bohemliğe düşmediler; ahlaklı ve mazbut idiler. Şimdi ise, uyuşturucu, elini-kolunu sallaya sallaya ilk mektebe kadar giriyor; kendisine parola sorulmadan her yere girebiliyor. Hâlbuki o müesseseler öyle güzel eğitim veriyordu. Bir yönüyle “Tekke”nin, “Medrese”nin, “Mekteb”in fonksiyonunu, bu müsellesin (üçlü saç ayağının, üçgenin) fonksiyonunu birden edâ eden o müesseselerin kapılarına kilit vuruldu. Dolayısıyla oralardaki ışık, söndürülmeye çalışılıyor; fakat başka şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle, yanacak onlar yine.

Evet, muavenet… Şimdi, elimizden geldiğince, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” esprisine bağlı yaşamalıyız; kendi hayatımızı biraz daha ekonomik hale getirerek, iktisadî hale getirerek. Şimdiye kadar ayda bin dolar ile geçiniyor idiysek, örnek olarak arz ediyorum, bundan sonra yedi yüz elli veya sekiz yüz ile geçinip iki yüzü de “muâvenet” için ayırmak.. bir yolunu bulup orada akraba ve taallukatımıza, yakınlarımıza, mağdurlara, mazlumlara, mehcûrlara, yurt dışında -bir yönüyle- başlarını sokacak yer arayan insanlara mürüvvetkerâne yardım etmek.. onların imdadına koşmak. Bu da günümüze göre bir “îsâr ruhu” sergilemek demektir. “Îsâr ruhu”, başkalarını yaşatma hissiyle yaşama demektir; “Yaşayacaksam, başkaları için yaşamalıyım, kendim için değil!” mülahazasına bağlı olmaktır. Bir de bu “muâvenet” mevzuu; onlar için yapılması gerekli olan şey. Bu, üç oldu.

Bir dördüncü husus; ulaşabiliyorsak, değişik yollar ile, o mazlumlara ümit kaynağı olacak solukları ulaştırmak. Şimdi telekomünikasyon imkânları yaygın ama Türkiye’de sizin hissiyatınıza tercüman olan bütün kaynaklara kilit vurdular; demir parmaklıklarını kırdılar, SS’ler gibi. Dolayısıyla onlara muhalif, hakka muvafık bütün sesler kesildi. Bu açıdan da o insanlara “ümit-bahş olan ses” ulaştırma, çok zor.

Ama günümüzde değişik yollar var. Ben o teknolojiyi bilmiyorum; arkadaşlar adlarını söylüyorlar, onları bile belleyemedim. “İnternet” ile oluyor, yok “Facebook” falan diyorlar, bir şey diyorlar, bilmem televizyon nesi diyorlar, nesi diyorlar… Telefonlar ile alma işine kadar, bu mevzuda onları moralize edecek, rehabiliteye tâbi tutacak veya rehabilitede bulunacak şekilde kuvve-i maneviyelerini sağlamak lazım. Nihayet onlar da insan. Fakir de iki-üç defa öyle yerlere düşmüştür, orada herkes moralini koruyamayabiliyor. İman dairesi içinde ayaklarını çok sağlam yere basan bir insan, tahliye günü geldiği zaman -hapishanede beraber idik- “Tahliye edildin!” denildiğinde yerinden kalkamamıştı. Hâlâ rahmetliği bugün gibi hatırlarım; kucaklayıp ben kaldırdım yerinden, “Tahliyen geldi senin, sen çık!” diye. Askerî cezaevinde yine öyle; intihar etmeyi düşünen insan vardı. Öyle moral bozucu şeyler olur. Öyle bir despotizma hâkimdir ki orada. Dövmeler, vurmalar, “yat-kalk”lar… Şimdi bütün bunlar öyle moral bozucu şeyler ki!.. Bu demoralizeye karşı, şayet siz diğer taraftan onları moralize etmezseniz, kuvve-i maneviyeleri kırılır; sarsılırlar, yolunuzda yürüdüklerinden dolayı pişmanlık duyarlar. O fırsatı vermemek lazım; hangi yolla onlara ulaşılacaksa, onlara ulaşıp kuvve-i maneviyelerini takviye etmek lazım.

Hâsılı, وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Gevşekliğe girmeyin, tasalanmayın! وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Siz, yükseksiniz!.. O alçaklıkları size gösteren/yapan insanlar, esas alçak onlardır!.. وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Yürekten Allah’a inanmışsanız, siz, â’lâsınız!.. Çünkü اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ Hak, her zaman yüksektir; hiçbir şey, onun üstüne çıkıp â’lâlığa dem tutamaz, a’lâlık sevdasında bulunamaz! Vesselam.

Bamteli: SAĞLAM İNSAN KITLIĞI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bağdatlı Ruhî der ki:

“Gör zâhidi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der;

Dün mektebe vardı, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

“Zâhid” kelimesinin yerine, zâhide yüklenilen mana itibarıyla, “derviş” demeyi tercih ediyorum, vezin bozulmuyor. “Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

   Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler ama halkı illüzyonlarıyla sürükleyip felakete götürürler.

Evet, şimdiye kadar öylelerine -okumak suretiyle o türlü sevdalara tutulanlara- “diplomalı cahiller” dendi. Diplomalı cahil, diplomasız cahilden daha tehlikelidir; çünkü o, insanları, avamı, yığınları, sürüleri kandırabilir. Bunca diz çürütmüş, bunca rahlede -eskidendi “rahle”- sıralarda oturmuş, tahtalara bakmış, kitaplar karıştırmış, fihristlerle uğraşmış, intihallerde bulunmuş, başkalarından aldığı şeyler ile kendisi için bir şeyler örgülemiş… Ve böylece avam için bunlar birer illüzyon olmuş; uyumuş ve onların arkasından sürüklenmişler.

Dolayısıyla şimdiye kadar onlar (diplomalı cahiller), diğerlerinden (diplomasız cahillerden) daha tehlikeli olmuşlardır. Diğerleri saf kalb, temiz beyan, duru düşünce; küçük bir mürşîd bulunca, hemen derlenip-toparlanıp kendilerine gelmişlerdir. Fakat onların iğfal ettikleri ve arkalarından sürükledikleri insanları yola getirmek, çok zor olmuştur. Şimdiye kadar değişik tiranların arkasından sürüklenen insanlar, hep bu türden insanlardır. Bunlar, onların zâhirî şatafatlarına, ihtişamlarına, görünüşlerine aldanmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, (halkı dış görünüşleriyle aldatan) münafıkları o durumları ile, değişik yerlerde serdediyor, nazara veriyor. Ezcümle şöyle buyuruyor: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir. (Hain oldukları için hep korku içinde yaşar ve bu sebeple kulaklarına giden) her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar, dolayısıyla onlara karşı dikkatli olun. Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar.” (Münafikûn, 63/4)

Şekil, şemâil, kıyafet.. ayna karşısında kendilerini şekillendirme, elbiseleriyle görünür hale gelme.. beyanları ile kandırma, tumturaklı ifadeler etme; hikayeler, Firdevsî destanlar ile avam insanların gönüllerini çelme… Bu hususlarda çok maharetli olmuşlardır; olmuşlardır ama o maharetleri, insanlık hayrına/yararına olmamıştır. Aksine insanlığın zararına olmuştur; çünkü hevâ ve heveslerine göre yığınlar oluşturmuşlardır. Kafaları karıştırmışlardır; müstakîm düşünmeyi yıkmışlardır insanların kafalarında. Evet, onların yaptıkları o tahribatı, tamir de çok zor olmuştur. Böyle “dilbend” (kalbi olmayıp da kalbine yüklenecek manaları dilinin ucunda taşıyan) kimseler, her zaman toplumları şirazeden çıkarmış, bir daha ipe-sapa gelmez hale getirmişlerdir.

Evet, oradaki iki mısradan mülhem söyledik bunları: “Gör dervişi ki, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der. / Dün Tekkeye gitti…” Zâviyeye gitti veya babasından tevarüs etti veya kayınpederinden tevarüs etti; “…bugün ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der.” Ve cahil yığınlar da bir “derviş”, bir “mürşîd” diye onun arkasından sürüklenir giderler. Zannediyorum günümüzde bunların yığın yığını yaşanıyor.

Niyazî-i Mısrî, asırlarca önce demiş ki: “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Çünkü onun yolu -bir yönüyle- Kitap ve Sünnet’e göre dizayn edilmiş, işaretler konmuş ve hedefler gösterilmiştir. Tabii bu arada o, “Kitab”a ve “Sünnet”e sıkı sıkıya bağlı olan “Selef-i Sâlihîn”in izinde yol almıştır.

Hakiki mürşîdler, Ebu Hanife’nin, İmam Malik’in, İmam Şâfiî’nin, İmam Ahmed İbn Hanbel’in, muhaddisîn-i kirâm efendilerimizin, müçtehidîn-i ızâm efendilerimizin, müceddidîn-i fihâm efendilerimizin, tek kelime ile -hepsi için kullanabileceğimiz ifade ile- “selef-i sâlihîn” efendilerimizin yolunda yürümüşlerdir. Bu mürşîd-i kâmiller, onların (selef-i sâlihînin) yolundan gittiklerinden dolayı, ona bir mükâfat olarak, Allah (celle celâluhu) onların gözlerini açmış, basiretlerine ve firasetlerine fer vermiş, onlara doğruyu göstermiştir. Onlar, doğru gidenlerin arkasında bir azm u cehd gösterdiklerinden dolayı, mükâfatsız kalmamışlar; Allah da (celle celâluhu) onları yalnız bırakmamıştır.

   Hemen her alanda “kaht-ı ricâl” kendini hissettiriyor; sağlam insan kıtlığı, toplumu adeta felç ediyor.

Fakat “Ben, bana yeterim! Benim aklım bana yeter!” diye düşünen ve Kitap’tan üç satır bilmeyen.. Kur’an’ı biliyorsa şayet, sadece -Üstâd Nurettin Topçu’nun ifadesiyle- “gırtlak ağalığı” yapan, “ses sanatkarlığı” yapan, okuduğu Kur’an ile başkalarını büyülemeye, iğfal etmeye çalışan.. öyle görünmek suretiyle yeni kazanımlar peşinden koşan… Gırtlak ağaları, ses sanatkârları, şimdiye kadar kimseye Allah’ı sevdirememiş, Peygamber’i sevdirememişlerdir; hiç kimsenin selef-i sâlihîn’in yoluna sülûk etmesine vesile olamamışlardır. İşte bunlar, “nâdân”lardır; irşad postunu/makamını tevârüs suretiyle elde etmişlerdir.

Oysaki Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerine göre -ona ruhlar fedâ- on iki ilimden mücâz (icazet sahibi) olmayan bir insan, seyr u sülûk-i ruhânîsini tamamlasa, üst üste on defa “halvet” yapsa, “erbaîn” yapsa da ona icazet verilmez. İlle “Sarf”ı çok iyi bilecek, “Nahv”i çok iyi; “Me’ânî”yi, “Beyan”ı, “Bedî”i çok iyi bilecek; “Hadis”i, “Kur’an”ı, “Usûl-i Hadis”i, “Tefsir”i, “Usûl-i Tefsir”i, “Usûl-i Dîn”i çok iyi bilecek. Aynı zamanda seyr-i sülûk-i ruhânînin âdâb u erkânını çok iyi bilen, iyi bir üstadın, sarraf gibi bir üstadın elinden geçecek; potalardan geçirilecek, eritilecek ve onun “has” ile “ham”ı birbirinden ayrılacak. Ondan sonra ona “Sen artık birilerine bir şey anlatabilirsin!” denilebilecek.

Çok meselede iflas yaşandığı gibi, günümüzde o alanda da ciddî bir iflas yaşanmaktadır. Doğrusu “hakiki mürşîd” iflası ve kahtı yaşanmaktadır. Eskiler buna “kaht-ı rical” derlerdi. Türkçemizde çevirmişiz, “kaht”a biz “kıtlık” demişiz. Evet, bugün “sağlam insan kıtlığı” yaşanmaktadır. Ama bir alanda mı? Zannetmiyorum. “Tekvinî emirleri hallaç edecek insanlar” alanında da kıtlık yaşanmaktadır. Maalesef zamanımızda her yerde statükoya bağlı, bir yönüyle bir kısım dogmatistler arkasından koşturup duran insanlar var. Fihristlere bakarak kitaplar meydana getirenler.. bir yönüyle “zımnî intihal”ler ile kendilerine belli pâyeler kazandıranlar… Arap’ın ifadesiyle “düktûr” ve “dûcent”ler. Birisi “dû-çent” şeklinde söyler, “dû-cennet” gibi telaffuz ederdi; öyle deyince “dû”, Farsçada iki demektir; “iki Cennetlik”. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetinde işaret edilen iki Cennet. Ciddî mesele içinde bu kadar esprinin çok yakışıklı düşmediğinin ben de farkındayım.

“Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır!” Her idarecinin arkasından sürüklenme ki, yolunu sarpa uğratır. Kalbî/ruhî ciddî donanım ister o mevzuda; Hazreti Ebu Bekir olmak ister, Hazreti Ömer olmak ister, Hazreti Osman olmak ister… Sizin kökünüz, kök sağlamlığınız itibarıyla Orhan olmak ister, Osman olmak ister, Melikşah olmak ister, Murad Hüdavendigar olmak ister, Murad-ı Sânî olmak ister, Fâtih Mehmet olmak ister, Yavuz Han olmak ister… İster… O kadar ki, şöhretin en küçüğünü bile -kendi hayatı adına- “ölüm” sayar ve ondan kaçar. Alkışlanmayı hakaret sayar; takdiri, sövme gibi kabul eder. Gerçek mü’min de odur; yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eder. Yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eden Hazreti Pîr mülahazasıyla, -birileri onun hakkında bu tabirlerin kullanılmasını istemeseler bile- o şem’-i tâbânın, ziyâ-ı himmetin ifadesiyle, “Ben, kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyecek kadar kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yiğitçe davranmak ister. İhraz ettiği konumun hakkını vermek, ancak o sayede olur.

Dolayısıyla bütün alanlarda bir kıtlık yaşanmaktır. Bir kıtlık… Bu kıtlığa da ancak dünya ve-mâfîhâyı bilmeyen, kendilerini tamamen Allah’a ve Peygamber’e vermiş, milimi milimine Sünnet-i Seniyye yolunda giden insanlar giderebileceklerdir. Başkalarını “firak-ı dâlle” ile karalayan, ölçüsüz ve kıstassız vandallar gibi değil, milimi milimine Kitabı, Sünnet’i bilen… O eskiler gibi; bir Buharî gibi, bir Müslim gibi. Metni kritik etme mevzuunda o kadar mâhir olan.. Ricâli nakd mevzuunda o kadar mâhir olan.. otuz-kırk tane hadis kitabını devirmişlik içinde “Falan yerde, falan şekilde yaklaşılıyor; filan yerde, filan şekilde yaklaşılıyor!” diyen, gerçek erbâb-ı ilim. Ve hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş; şöyle de diyebiliriz, kalb ve ruh miracıyla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmuş insanlar.

Var mı -rica ederim- onlar gibi yaşayan insanlar?!. Dünyadan göçüp gittiği zaman ellerini bir Hak dostu gibi çırpıp, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı; ne sarayım, ne geride başkalarına miras bırakacağım bir şey kalmadı!” diyerek, Hazreti Ebu Bekir gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Ömer gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Osman gibi öbür âleme, Hazreti Ali gibi öbür âleme yürüyen.. analarımız Ümmü Atiyye gibi, Ümmü Seleme gibi.. daha büyükleri Âişe-i Sıddîkâ validemiz gibi ve onca serveti olmasına rağmen, zannediyorum giderken karnı aç giden mübarek annemiz, annelerin annesi Hazreti Hadîcetü’l-Kübrâ gibi…

   Erken doğan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu bulan, imana ilk uyanan ve servetini Allah yolunda harcadığından fakr ü zaruret içinde dünyadan ayrılan annemiz, Hadîce-i Kübrâ

“İlk doğuş”, onunla… Kadınlık âleminde hakikate ilk defa gözü açılan, ilk defa basireti açılan o olması itibarıyla, isim-müsemmâ birlikteliği içinde bir anadır, Hazreti Hadîce. “Hadîce”, ilk doğan, erken doğan demektir. İlk defa elini göğsüne vurup, Hazreti Ebu Bekir’ce, “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyen o olmuştur. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyin ekstralığı karşısında, -bir yönüyle- kısmen “Acaba ne oluyor ki?!.” diye… Hâşâ, O’na “tereddüt”ü nispet etmekten Allah’a sığınırım! Fakat bir insan olarak çok sürpriz bir şey ile karşılaşıyor. Sesler duyuyor, melek görüyor; sonra o meleğin bütün ufku kapladığını görüyor. Bütün derinlikleriyle, buutlarıyla… Rivayetlerde “üç/altı yüz kanadıyla” deniyor, üç yüz veya altı yüz tane derinliğiyle bütün ufku kaplıyor. Çok basiretli bir insan, birden bire bu sürpriz şeyler ile karşılaşınca, “Acaba ne oluyor ki?!.” diyor, “Ne oluyor ki?!.” Ama Peygamberlik adına çok fazla bir şey bilmeyen o büyük anamız, O’nu teyîd ediyor.

Büyük olduğundan dolayı, ona Siyer “Hadîcetü’l-Kübrâ” demiş. Evet, Hazreti Ebu Bekir’e “Ekber” veya “Kebîr” dendiği gibi, Hazreti Hadîce validemize de “Kübrâ” demişlerdir. “İlk doğan” büyük kadın; çünkü imana ve Efendimiz’e uyanma, bir insanın yeniden doğması demektir. Bir söz var; “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir!” Çünkü insan, insan olduğunu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendi.. konumunu, O’nun sayesinde öğrendi.. varlığa bakışını, O’nun sayesinde öğrendi.. hedefini, O’nun sayesinde öğrendi.. kıymet-i harbiyesini, O’nun sayesinde öğrendi.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ne demek olduğunu O’nun sayesinde öğrendi.. insan olduğunu, O’nun mesajı ile öğrendi. Bu açıdan O’nun vilâdeti, insanlığın doğumu demektir. Efendimiz’in vilâdeti kutlanırken, haddizatında ona “insanlığın vilâdetini kutlama” da diyebilirsiniz; çünkü O’nun sayesinde insan, insan olduğunun farkına vardı.

Evet, Hadîcetü’l-Kübrâ ilk defa elini göğsüne koyup “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyerek iman eden insan. Kervanları vardı. İşte o kervanlardan birisini, Efendimiz, “reis-i sârbân” olmak suretiyle Şam’a kadar götürdü; sattı, ciddî bir kazanç ile geriye döndü. O, Efendimiz’den birkaç yaş daha büyüktü. Başından öyle bir şey (evlilik) geçmişti. Efendimiz’i maddî-manevî güzelliği ile keşfedince… Gerçek kâşif, ona derler. Amerika’yı keşfeden değil, Uzak Doğu’yu keşfeden değil!.. İnsanlığı kurtaracak Kâşif’i keşfetme… Anamız, onu yaptı; dolayısıyla ona “kâşife-i kübrâ” da diyebilirsiniz, kâşife-i kübrâ. Baktı Efendimiz’in yüzüne, kendisini ifade etti. Efendimiz, hiç öyle bir şey beklemiyordu; çünkü dünya adına O’nun beklentisi yoktu zaten. Zannediyorum o günlerde yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı; Siyer kat’î bir tarih vermiyor ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü Ficâr Savaşları olduğu zaman, yirmi küsur yaşındaydı; arkadan başkalarına lojistik destekte bulunuyordu. Dolayısıyla henüz bu sergüzeşti söz konusu değildi o zaman.

Buram buram terledi hicabından; çünkü aynı zamanda bir hayâ âbidesi idi. Bir hayâ âbidesi idi, böyle bir teklif karşısında buram buram terledi. Ama ikna ettiler kendisini; belki amcası, belki başkaları, belki başkaları, belki de bir dönemde arkadaşı olan, Ashâbı’nın serkârı. Hazreti Ebu Bekir arkadaşıydı o zaman; çünkü aralarında iki buçuk, üç yaş var. Biri ikna etti, oldu; ne mübarek şey oldu, ne mübarek şey!..

   Evliyaullah Kervanının Reisesi ve Ehl-i Beyt Sevgisi

Hâlâ vefat edenleriyle bile, Ümmetin kaderiyle alakadarlar. Onun neslinden vefat etmeyip hayatta kalanlar da. Onun nesli, sülâlesi Fâtıma validemiz vesilesiyle devam etti. Bu açıdan ona bütün evliyâullahın reisesi denebilir, evliyaullah kârubânının/sârubânının reisesi denebilir. O da öyle bir ana. Efendimiz’den sonra da zaten çok fazla yaşamaya dayanamamıştı. Dayanamamıştı… Bir hastalığının olduğunu bilmiyorum; Siyer’de görmedim, Hadis-i şeriflerde de görmedim. “Şu hastalığı vardı, bu hastalığı vardı!” bilmiyorum ama Efendimiz’den az sonra vefat etti, ruhunun ufkuna yürüdü.

Hazreti Fâtıma, merkad-ı şerifi ziyaret ederken, ne demişti: مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ “Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, dünya boyu başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!.” Bu, iki mısradan مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا* أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ sonra, صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ Aslında, “mesâib” kelimesi gayr-ı munsarif ama burada tenvin ile dize geliyor; orada da bir ifade inceliği var. صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ لَوْ اَنَّهــــا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيّامِ صِرْنَ لَيالِيَا “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” Bu kadar ince benim anam… Ha “Benim anam!” derken, sakın o nesilden geldiğim adına bir iddiada bulunduğumu anlamayın! Ama derim ki “Keşke olsaydı!” Fakat o kapının Kıtmîr’i olduğumu her zaman şerefle ifade edebilirim. O soyun, o sülalenin en sonunda gelenlerin bile arkasından kuyruk sallaya sallaya koşturmaya teşne bulunduğumu çok rahatlıkla ifade edebilirim.

Âl-i beyt sevgisi.. Ehl-i Beyt sevgisi… İmam-ı Şâfiî gibi, Abdurrezzak İbn Hümâm gibi kimseler öyle seviyorlar ki onu, o sevgiyi değerlendiren insanlar, “Acaba bu da Şiî mi, filan?!” diyorlar. “Ehl-i Beyt’i sevmek, eğer Şiîlik ise, yedi cihan şahit olsun, ben Şiîyim!” diyen, İmam Şâfiî. Abdurrezzak İbn Hümâm da, Yahya İbn Saîd el-Kattân gibi, Şu’be İbn Haccâc gibi hadis kritiğinde çok hassas bir insan; hassas, iyi bir sarraf. Nakd-i hadis mevzuunda, nakd-i ricâl mevzuunda çok hassas bir insan. Onda çok ciddî bir Ehl-i Beyt muhabbeti var. Dolayısıyla bazı kimseler, “itâle-i lisan”da (söz itibarıyla hadlerini aşma kusurunda) bulunarak diyorlar ki, “Acaba Şiî mi, bu da?!.” İmam Ahmed gibi birisine oğlu soruyor; mâlum Müsned’in Zevâid’ini yazan da odur. Oğlu, “Baba nasıl biliyorsun onu?!” deyince, “Ben ondan böyle bir şey duymadım.” diye cevap veriyor. Kendisi de yemin edercesine “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a hiçbir zaman Hazreti Ali’yi tercih etmedim!” diyor.

İmam Rabbânî hazretlerinin de Mektubât’ında ifade buyurduğu gibi, “Hilafet sırasına göredir, onların değerleri!” Hazreti Ebu Bekir’in bir rüchaniyeti vardır ki, kimse ona ulaşamaz. Fakat Ehl-i Beyt’e baba olma açısından Hazreti Ali’nin de bir rüchaniyeti vardır; orada “mercûh, râcihe tereccüh eder.” O ayrı, o ayrı… Hazreti Pîr bu meseleyi ifade ederken, şu hususu nazara verir:  Biri, dava-i nübüvvetin verâseti cihetiyle Efendimiz’in bıraktığını alıp ileriye götürüyor. Öbürü de dava-i velâyetin temsilcisi olarak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kalbî ve ruhî hayatına dair derinliklerini taze, taptaze tutuyor; insanları hayvaniyetten çıkaran, cismâniyetten kurtaran, kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselten bir nesl-i emcedin, bir silsile-i zehebin ceddi, cedd-i emcedi.

“Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.” Evet, “der” kelimesine uygun yarım kafiye ile diyeyim: Günümüzde ne kadar da çok var. Allah’ım bize öyle güzel bir ahlak lütfet ki, o sayede her türlü kötü huydan müstağni olalım!.. O ahlak-ı âliye-i İslamiye ile -eskilerin ifadesi- tahalluk edelim! Ama bu aynı zamanda hadisin ifadesi; تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!”

   “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi iyi bilen münafıklardır.”

İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Kendini Allah’a yürümeden alıkoyacak “mesâvî-i ahlak”tan, “me’âsî”den, haramdan, haram irtikâbından, yalandan, şöhretten, kuvvet zehirlenmesinden uzak olduğu nispette Allah’a yakındır. Bu illetlerden biriyle malûl olan bir insana, AİDS virüsünden daha kötü bir virüs musallat olmuştur. Zavallı, mânen dize gelmiştir, farkında değil esasen; toprağın altına girdiği zaman, orada hayvanlaşması ile dünyayı nasıl kirlettiğinin farkına varacaktır. Alkış hastaları, saray hastaları, servet hastaları; bunlarla zehirlenmiş insanlar, muvazenesini kaybetmiş insanlar… Böyle muvazenesini kaybetmiş insanlar, delirmiş boğalar gibi, esirmiş develer gibi veyahut da insanlara kızmış filler gibi sokakta önüne gelen herkese ya boynuz vururlar ya da hortum sallarlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle söylediği mükerrer sözler vardır; “Hakkınızda en çok korktuğum husus…” manasına gelen أَخْشَى مَا خَشِيتُ veya أَخْوَفَ مَا أَخَافُ şeklindeki ifadeler de bunlardandır. Mesela, bir defasında -mealen- şöyle buyurmuştur: “Hakkınızda en çok korktuğum şey, sizin şunun ile, bunun ile kavganız değildir; -serveti, Bahreyn’den gelen ganimeti göstererek- bu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdır!” Orada o korkusunu izhar buyurmuş, ortaya koymuştur. Bir başka zaman da أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ، قِلَّةُ الْيَقِينِ، وَكَثْرَةُ النَّوْمِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” buyurarak, ümmetini, yakîn azlığı, sürekli uyuma, gaflet içinde ömrünü geçirme ve çok yeme gibi hususlara karşı ikaz etmiştir.

“Hakkınızda en çok korktuğum şey!..” Evet, Efendimiz, değişik vesileler ile korkulacak şeyler mevzuunda ikaz buyururken, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!” demiştir ki, bunlardan bir tanesi de, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan münafıklardır.” şeklindeki beyanıdır. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “her fert” demektir; bu, dilin hususiyeti açısından, “her fert”. “Küllü şey’in”, “her şey” demektir, istisnasız. Belki dereceleri vardır onların ama كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Alîmü’l-lisan olan her münafık…” bu söze dahildir.

Dili iyi kullanan, kalemi iyi kullanan; fakat “Dün başka, bugün başka!..” diyen.. dün başka teraneler tutturan, bugün başka türlü teraneler tutturan.. dün “Falanlar, bizim dostumuzdur, onlarla münasebetlerimiz devam ediyor!” diyen, bugün ise onları yerden yere vuran.. dün “Falan kesimin bir parçasıyız, onlarla beraber hareket ediyoruz!” diyen ama ertesi gün, “Ey falanlar! Aklınızı başınıza alın; bakın biz de varız!” diye hemen döneklik yapan kimseler… Fır dönenler… Bu biraz avamca mı oldu?!.

Hani “U dönüşü” falan derler. Bir dönemde, bir başbakanımız vardı. Belki “başbakaniçe” demek de uygun olabilir; o zaman siz de kolayca ulaşabilirsiniz kimliğine. “W dönüşü!” falan demişti. Onun bu sözü çok hoşuma gitmişti benim. Yani, bir kere değil ki zikzak; o fâsid dâire içine girince, sürekli, kalbin ritimleri gibi, böyle eksen kırarak… Sürekli böyle, inişli çıkışlı; “Dün başka, bugün başka!..” Fakat mûcib-i hayret bir şey: Diğerlerinin duygu, düşünce ve kabullerinde de bu olmayınca, en azından bunlardan biri ile bir çarpışma olabilir. Hiç çarpışma olmadan, her şeye “Evet!” diyorlar; dünkü yalana “Evet!”, bugün onun zıddı olan başka bir yalana yine “Evet!”; yine “Evet!”, ona yine “Evet!”, ona yine “Evet!”

Efendim, bu türlü korkunç bir dejenerasyona, deformasyona maruz olmuş toplumların, ne dünya adına, ne de ukbâ adına vâdettikleri hiçbir şey yoktur. Fakat sadece “alîmü’l-lisan” olan o münafıklara kanarlar. Kullanılacak argümanlar, onları kandırmaya matuftur. İcabında illüzyon ile… Bakın, hani olmamıştır bu; o bile olsa, garipsemem ben: Bir illüzyon ile, bir tane helezon ve o helezonun ucunun da gidip Cennet’in kapasına dayandığını filan gösterseler, onu bile kendi hesaplarına kullanırlar. “Sarayımız adına, filomuz adına, aynı zamanda güçlü ve kuvvetli olmayı devam ettirmemiz adına bir şey vadediyorsa şayet…” der, onu da kullanırlar. Bir gün öyle bir helezon, başkaları tarafından, o Cennet’in eşiğine konmuşsa, fakat o, onlara bir şey getirmiyorsa, ellerine birer balyoz alırlar ve o helezonu kırmaya çalışırlar.

Evet, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi çok iyi bilen münafıklardır.” Hadiste geçen, “alîm” kelimesi de mübalağa kipi olarak kullanılıyor; “allâme” kelimesini o türlü şeylerde hiç kullanmadıklarından dolayı, Allah Rasûlü kullanmıyor. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil sultanı aynı zamanda, beyan sultanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “Her sözü O’nun, âdetâ beşer sözlerinin efendisidir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığın efendisi olduğu gibi, O’nun beyanı da bütün beşer sözlerinin efendisidir!” demiş, bir Hakk dostu.

   Yalancılara cesaret veren, yamacılardır; günümüzde yalancılıkta olduğu gibi yamacılıkta da çağ atlanmaktadır!..

Hani size bir “yalancı” ile “yamacı”dan bahsetmiştim. Yalancı, yalancıdır ama esasen yalancıyı yalan adına şahlandıran, yalan istikametinde kalbi durasıya, küheylan gibi koşturan yamacılardır. Fakat bazen öyle yamacılar vardır ki!.. Benim bahsedeceğim hikâyedeki yamacının yamalamaları da bir yere kadar sürüyor ama öyle yamacılar vardır ki, hakikaten “Ben Cenneti tuttum, dünyanın göbeğine getirdim, koydum! مَنْ أَرَادَ بُحْبُحَةَ الْجَنَّةِ، فَلْيَلْزَمْنِي Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen, benim hizbime tâbi olsun! Yahu ne olacak, alt tarafı bir tane kağıt; gidip bir sandığa atsın, Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen!..” filan dese, buna bile inanır.

İşte öyle bir yalancı çıkıyor bir gün, “Arkadaşlar!” diyor. Böyle toplanmış millet başına, “Bugün ne türlü bir sürprizden bahsedecek yine?” diye. “Sabah erken. Daha herkes kalkmamıştı. Ben dışarıya çıkınca, bir de baktım, gökte -bağışlayın- köpek yavrularının havlamaları duyuluyor!” Yalancı bunu söyleyince, herkes, “Yahu olmaz öyle şey!” falan diyorlar. Yamacı, yanında onun; sürekli hep onu takip ettiğinden, hemen yamayı yapıştırıyor: “Niye istiğrap ediyorsunuz?” diyor, “Ben ondan evvel kalkmıştım; orada bizim şeydeki -bağışlayın- yavru yapmış köpeğin yavrularını kartallar yukarıya kaldırdığından dolayı, canları yanmış, onlar bağırıyorlardı!” Dinleyenler, “Allah Allah, inanmamıştık ama doğruymuş demek!” diyorlar.

Cesaret alınca yalancı, başkalarının tasdikinden cesaret alınca, yalanı hüsnükabul görünce, yalanlarına devam ediyor. -Ben biliyorum, bir tanesi, bin taneden fazla yalan söyledi, zikzak çizdi; arkasından sürüklenenlerden bir tanesi kalkıp da onun bin yalanından iki tanesine “Yalan!” demedi.- İyice cesaret alıyor, yalanın daha büyüğünü söylüyor ertesi gün. “Arkadaş!” diyor, “Bir gün yayımı-okumu aldım. Avlanmaya çıktım. Daldım ormana. Yürüdüm, yürüdüm. Aman Allah’ım, birden bire baktım ki, güvercinler yığını, bir yere otağ kurmuş duruyorlar. Yerleştirdim okumu yayıma, gerdim yayımı. Bir oku fırlattım, bir de arkadan koştum. Ne göreyim, o güvercinlerin hepsi püryan olmuş, pişmişler.” Hani belki yamacı buna bir şey bulacaktı, diyecekti ki, “Sürtünmeden dolayı herhalde ateş çıktı, onlar piştiler!” filan. Ama yalancı durmuyor orada. “Bir de yanında soğan, sarımsak, yoğurt olmaz mı?!. Ye Allah’ım ye!..” Yamacı düşünüyor, düşünüyor; bakıyor ki, bu işle ne iğne başa çıkabilir, ne de çuvaldız başa çıkabilir. “A be birader!” diyor, “Hadi diyelim ki sen oku atarken orada sürtünmeden yangın çıktı, güvercinler pişti; soğanı, sarımsağı, yoğurdu nereden bulayım ben?!.”

Fakat çağın yalancıları, yalanı bu ölçüde götürdükleri halde, arkadan bu ölçüde olsun bir yamacının çıktığına şahit olmadım. Cenâb-ı Hak, yalancıyı da yamacıyı da ıslah eylesin! Kâbil-i ıslah değilse, kafa karıştıran bu insanları, insanların kafalarını karıştırmaya meydan vermemeleri için, O’na (celle celâluhu) havale ediyoruz; ne yaparsa yapsın!..

KADINLARA, ÇOCUKLARA, BEBEKLERE UZANAN ZULÜM

Herkul | | DIGER

Mesleklerinden ihraç edilen, malına mülküne el konulan, günlerce gözaltında tutulan, haksız yere tutuklanan, işkencelere uğratılan, gaybubete maruz kılınan veya hicrete zorlanan yüz binlerce insanın mazlumiyet ve mağduriyet haberleriyle hüzün içinde geçen günler, haftalar, aylar ve yıllar yaşıyoruz.

Dinin-diyanetin nasıl tahrip edildiğini, bir ülkenin nasıl bitirildiğini ve bir nesle nasıl kıyıldığını görüp de adeta kahrolmamak mümkün değil.

Bütün bunların yanı sıra veya ötesinde, doğumhanede yaralı bereli haliyle gözaltına alınan, hatta hapse atılan anneleri; dünyaya gözünü zindanda açan bebekleri; aylardır anne-baba yolu gözleyen, valideyninin elbisesine ya da resmine sarılıp ancak uyuyabilen binlerce çocuğu görüp ızdırapla inlememek imkânsız.

Kalbi/vicdanı bütün bütün ölmemiş her insan gibi, acı ve ızdırapla bakıyorum sosyal medyaya düşen resimlere/videolara. Zalimi zulmünden vazgeçirmek için bir şeyler demek geçiyor içimden; heyhat, o çizgiyi çoktan aşmışlar, hak ve hakikati işitmeye tahammülleri yok. Ne var ki, zulüm karşısında sükût da şeytanî bir iş; en azından onu duyurmak ve zalimin karşısında olduğunu vurgulamak vicdanın asgari gereği. Bu sözlerim de zaten bir şey ifade edip etmeyeceği kaygısından uzak, böyle bir mesuliyet duygusunun neticesi.

Fakat keşke, hatırlasalardı, nifakın bir alametinin de düşmanlıkta sınır tanımamak olduğunu; Efendimiz’in münafığı tarif ederken, “O düşmanlık yaptığında zalimce ve ilkesiz davranır; insafı terk edip haddi aşar.” dediğini..

Keşke, azıcık düşünselerdi İslam büyüklerinin “Haksız insafsız olur” tespitinin manasını..

Keşke ölçü alsalardı Allah Rasûlü’nün yolunu ve davranışını.. Oysa hemen hepsi bilirlerdi Gâmidiyeli Kadını. Suçunu itiraf ettiği ve hakkında ölüm cezası kesinleştiği halde, tam cezası infaz edileceği sırada hamile olduğu anlaşılınca, İnsanlığın İftihar Tablosu ona, “Git, şimdilik serbestsin; cezanı çocuğun doğduktan sonra çekeceksin!” demişti. Kadın, birkaç ay sonra gelerek doğumu haber verip “cezama hazırım” deyince, Allah Rasûlü, “Git, çocuğun sütten kesilene kadar onu emzir ve ona güzelce bak! Sonra gel.” buyurmuştu. Evet, keşke, bari şu iyi bildikleri hadise, vicdanlarına az dokunsaydı ve onlar da hiç olmazsa çocuk haklarını korusalardı.

Heyhat, düşmanlık, kin ve nefret kalblerini öldürmüş, vicdanlarını felç etmiş. Onlara evrensel insanî haklardan bahsetmek faydasız. İslamî değerleri hatırlatmak da bir işe yaramıyor. Masumiyet karinesi ve suçun şahsîliği gibi esaslar onlara hiçbir mana ifade etmiyor. Hatta ayet ve hadislerde hiç kimsenin -kızı/oğlu veya annesi/babası da olsa- bir başkasının suçundan sorumlu tutulamayacağı apaçık anlatılmış olsa bile, ona karşı da kör ve sağır davranıyorlar.

Bazen beddua edecek kadar öfkeleniyorum zalimlere ve destekçilerine; fakat sonra hemen gayzımı yutuyorum; “Bunlar, bulacakları belayı zaten bulmuşlar” diyorum. Zira bunca zulmü işleme ve ona taraftar olma vicdansızlığı insana bela olarak yeter! İnsan için özünü gaflete salmaktan daha büyük bir felaket düşünülemez.

Doğru tarafta ve hak olan safta bulunduğuma dair onlarca delilim var. Bedeli ne olursa olsun, mazlumların yanında durma konusunda kalbim mutmain. Bununla beraber, zalimlerin çirkefliğini ve had bilmezliğini gördükçe, onların safında yer almadığıma binlerce kere hamd ediyorum.

Hapiste, sorguda, gaybubette ve hicrette olan ağabeyim, ablam, kardeşim, bacım!.. İman ve ahiret perspektifinden bakınca, kazananın siz olduğunuzu görmemek de körlüktür. Mazlumiyet ve mağduriyetlerinizin bir an evvel son bulması için dua ve niyazın yanında, Rabbimin beni de sizinle beraber haşr etmesini diliyorum.

Zalimlerin yaptıklarından Allah’a sığınıyor ve bu zulümler karşısında susan insanların, hele dilsiz şeytanlık yapan ehl-i imanın yerine utanıyorum. Mazlumları, mağdurları Allah’ın rahmet ve inâyetine; zalimleri, destekçilerini de Hakk’ın kahır ve adaletine havale ediyorum.

Osman Şimşek

Bamteli: EN FAZİLETLİ İBADETLERDEN: “İNTİZÂR-I FEREC”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hususiyle böyle büyük bir dava içinde bulunan insanlar, atacakları her adımı, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin o yüce mefkûreleri istikametinde atmalıdırlar. Çağa/zamana ait, onların da kendilerine göre girdileri vardır; o husustaki meselelerde de aklı başında ashâb-ı re’y ile istişare ederek isabetli karar vermeye çalışmalıdırlar.

   Yüksek bir gaye-i hayale bağlı iman hizmetinin ciddiyetsizliğe tahammülü yoktur, zira bazen fürûâta dair küçük bir hata usûlü yıkıp götürebilir.

Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ buyurduğuna göre, demek ki insanın belki en az yanılacağı yer, istişare meclisidir; en az yanılma yeri. Fakat insan o yanılmada bile -“içtihad hatası” olduğundan- sevap kazanır; ne var ki, meselenin dünyevî işlere akseden yanı da o ölçüde geniş olmaz, belli bir darlıkta kalır.

Evet, büyük işlere tâlip olmuş insanlar… Nedir talip olduğunuz şey? “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân sohbet-i Cânân olsa.” Her yerde Zât-ı Ulûhiyet’e karşı bir gönül alakası uyarma.. her yerde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygı uyarma.. tavır ve davranışlarımızla O’na karşı antipati uyarmamaya dikkat etme.. O’nu kendi derinliği, kendi güzelliği ile gösterme.. O’nun bir insanlık âbidesi olduğunu ortaya koyma.. Allah, O’nu öyle ortaya koymuş; sizin de ona vefalı olmanız lazım.

Nedir dünyaya duyurmak istediğiniz şeyler? Bu temel kriterlerin süzgecinden geçmiş gelenekleriniz, an’aneleriniz var. Bunlar -bir yönüyle- dinî mahiyet arz eden hususlardır. Ferdî hayatınızdan ailevî hayatınıza, içtimâî hayatınıza, ticarî hayatınıza, iktisadî hayatınıza kadar her şeyde cereyan eden gelenekler, an’aneler, töreler var. Fakat bunlar dinin temel disiplinleriyle -belki- elenmiş, elli defa incelenmiş, refere edilmiş şeylerdir. Dolayısıyla dünyaya bunları duyurmak istiyorsunuz. İşte bunları duyururken, duyurmak isterken, bazen çok küçük bir hata, “fürûât”a ait bir meselede bir yanlışlık, “usûl”ü temelinden yıkar götürür, “esas”ı temelinden yıkar götürür.

Onun için hizmet-i imaniye/Kur’âniye/milliye, gayr-ı ciddîliğe tahammülü olmayan şeylerdir. Dairenin genişliği nispetinde, insanların -bu türlü durumlarda- yaptıkları hatalar da o kadar büyük olur. Fakat sizin bir gâye-i hayaliniz var. “Gâye-i hayal” tabirini, Hazreti Pîr-i Mugân, Ziya Gökalp’ın “mefkûre”si yerinde kullanmış, daha doğru bir ifade; Ziya Gökalp de “ideal”in yerinde “mefkûre” tabirini kullanmış, Fransızca’dan alınma bir kelime.

Gâye-i hayal… Bir şeye gönül vermiş, dilbeste olmuşsunuz; “Olsun!” diyorsunuz, yatıp-kalkıp hep onu diliyorsunuz. Yatarken dua ediyorsunuz; bir yönüyle kendi adınıza dua edeceksiniz. Dilinizin ucuna geldi; bir dua dilinizin ucuna kadar geldi. Kim bilir belki de Cennet’e girme gibi bir şey için dua edecektiniz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَتْبَاعِ أَتْبَاعِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri, ashâbı, onları takip edenler ve sonrakiler arasında adım adım onların izinden gidenler hürmetine.” -Daireyi geniş tuttuk biraz.- Tam bunu diyecektiniz; fakat o meseleye öyle bağlanmışsınız ki, o gaye-i hayal sizin Cennet’e girmeniz mevzuunu o anda size unutturuyor. Bu defa birden bire dilinizden dökülen kelimeler şunlar oluyor: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، وَاسْمَ مُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini dünyanın her bir köşesinde ve hayatın her ünitesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.”

Allah’ım! Yüce İslam dinini her yerde i’lâ eyle; bayrağın dalgalandığı gibi dalgalansın; bayrak gibi, şehbal gibi dalgalansın, herkes baksın, ona imrensin!.. Bir yönüyle, o mefkûreye karşı belli daireler halinde, kabulleri ölçüsünde, onun etrafında halkalar teşkil etsin. Bazıları “Pes!” desinler, “Olsa, bu olur!..” Bazıları “Yahu bu da olabilir!” desinler. Bazıları “Yahu, ‘olabilir’e benziyor!” desinler. Bazıları “Buna ilişmemek lazım; çünkü çok rahatsız edici bir yanı yok!” desinler. Bazıları daha ötede, bazıları daha ötede, bazıları daha ötede… Fakat herkes belli ölçüde buna karşı bir alaka duysun. Bunların hepsi sizin hesabınıza birer kazanımdır. İşte gâye-i hayal, bu.

Bu meseleyi nihâî noktaya kadar değerlendirme meselesine gelince, o tamamen meşîet-i İlahiye’ye vâbestedir; Allah dilerse olur, murad buyurursa olur, kudreti taalluk ederse, olur. Ama sizin için olacak şey nedir? Siz o yüksek gâye-i hayale dilbeste olmuşsanız.. O “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak/duyulacaktır!” buyurmuş, siz de buna kilitlenmiş iseniz.. başka bir şey düşünmüyorsanız.. hatta bazen evinizin yolunu unutuyorsanız… Çünkü asıl gaye-i hayal, O. Esas unutulmaması gerekli olan, O. Veya her yerde yâd edilmesi gerekli olan, O. O’nun yâd edilmesiyle dünyanın çehresi değişecek.

   İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi efdalüssalevât ve etemmütteslimât) doğumu, insanlığın da yeniden doğumu demektir.

Geçende -levhalardaki bir söz münasebetiyle- arz etmeye çalıştım; O’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğmadan evvel, insanlık, konumunun farkında değildi; ne “Allah” bilir, ne “peygamber” bilir, ne “ef’âl-i İlâhiye” bilir, ne “âsâr-ı İlahiye” bilir, ne “sıfât-ı Sübhâniye” bilir, ne “Esmâ-i İlahîye” bilir ve ne de “Zât-ı Baht” bilirdi; bilmezdi bunları. Bu bilinmezleri, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim etti. Dolayısıyla biz, yeniden insan olduğumuzu idrak ettik.

İnsan, insan olduğunu idrak edeceği âna kadar, gerçek insan değildir! Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış ve ahsen-i takvîmi de “iman” ve “amel-i sâlih”e bağlamıştır. Yoksa çukuru gösteriyor, “esfel-i sâfilîn” diyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık; sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4-5) Çukurların en derinine, “esfellerin en esfeli”ne. Çünkü insanın iki yönüyle öyle bir çukura düşme ihtimali vardır: Bir: Atalet. İki: Oraya kendisini düşürebilecek menfi fiillerde bulunma. Bir kurtuluş yolu, kanadı vardır; o da Allah’a iman ve aksiyon. Bir şansa sahipsiniz orada. Şimdi evvelâ, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ buyuruluyor. Sonra, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna.” (Tîn, 95/6) Kur’ân-ı Kerim’de, şu anda sayısı aklımda değil, bilmem ne kadar yerde, belki yüz yerde “iman ve amel-i sâlih” beraber zikrediliyor; “iman, amel-i sâlih”, “iman, amel-i sâlih”. Üstad Necip Fazıl, “iman ve aksiyon” demiş ve bir konferansına mevzu yapmıştı bunu.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vilâdeti, insanlığın -yeniden kendi insanlığını idrak etmesi, konumunu idrak etmesi açısından- doğumu demektir. Ben -bir yönüyle- “insan” olamadıktan sonra, ha varmışım, ha yokmuşum; “cemâd”dan (cansız, kuru varlıklardan) farkım yok demektir. Cemâd olmadığımı, farklı bir konuma sahip olduğumu ve Allah’ın bana farklı baktığını ben öğrendimse, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendim. Ama kendi kabiliyetime göre öğrendim. Siz kendi ufkunuz itibarıyla daha derin öğrendiniz. Ufku daha enginlere açık insanlar, daha derin öğrendiler, Mele-i A’lâ’nın sâkinlerininki ölçüsünde öğrendiler onu. Ve dolayısıyla bir diriliş, gerçek bir ba’s-u ba’de’l-mevt oldu, O’nunla.

Bir ba’s-u ba’de’l-mevt… Ne zaman ölmüştük biz? Dünyaya ölü olarak geliyoruz biz, “hiçbir şey” olarak. Kur’an öyle ifade buyuruyor, çend yerde hem de; anne karnındaki o “cenin”lik durumundan alıyor da -Jinekologlar biliyorlar bunu, geçirdiği safhalar itibarıyla- dünyaya gelmeye, sonra çevresi itibarıyla öğrendiği şeyleri öğrenmeye kadar… Hiçbir şey olarak dünyaya geliriz. Fakat dünyaya geldikten sonra ortam ve işte o yüce mesaj… O’nun mesajının ne kadarı bize geliyorsa şayet -alfası mı, betası mı, gaması mı geliyor; ne kadarı geliyorsa- o kadar istifade ederek, o kadar kendimizi idrak etmiş olur, konumumuzu belirlemiş oluruz, Allah’ın izniyle.

Bu açıdan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim için her şeydir. O’nun sevdirilmesi de, tanıtılması da, şöyle-böyle, hangi seviyede olursa olsun bunların hepsi, O’nun hesabına bir kazanımdır. Allah Rasûlü, مَنْ قَالَ “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ”، دَخَلَ الْجَنَّةَ “Lâ ilâhe illallah diyen, Cennet’e girer!” buyuruyor. Evet, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Lâ ilahe illallah”ın lâzımıdır, o da melzûm. Bir insan böyle bir mesajda bulununca, kendi kendine dememiştir; hele O’nun gibi, Hazreti Sâdık u Masdûk, böyle bir şeyi kendi kendine söyleyemez. Fakat “Lâ ilâhe illallah diyen, Cennet’e girer!” diyor. Ee, kim böyle bir şey söyleyebilir: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Muhammedun Rasûlullah” denen zât, “Hazreti Ahmed u Mahmud u Muhammed” denen zat; sahih hadis kitaplarında da öyle buyuruyor.

Bir kısım kardeşlerimiz bu meseleyi serişte ederek, “Baksana yahu, imanı böldü parçaladı bu adam. Meseleyi sadece ‘Lâ ilahe illallah’a bağlıyor!” dediler. Yahu ben değil, onu, o sözün sahibi, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylüyor ve o meselenin esprisi de burada. Öyle ciddî bir bişârette bulunan bir insan, olmadığı zaman öyle bir tahzîrde bulunan bir insan, kendi hevâ ve hevesine göre konuşmaz ki!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir vazifeli, O bir muvazzaf. Dediği şeyin, söylediği üç tane kelimenin bir tek harfinde yanlışlık olduğu zaman sema gürler ve O, ikaz edilir; “Öyle değil sevdiğim, bu böyledir!” denir. Dolayısıyla, مَنْ قَالَ “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ”، دَخَلَ الْجَنَّةَ

Sahabe-i kiram efendilerimizden öylesi var ki geliyor, rahle-i tedrisi önünde çöküyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, bir savaşa gidiş esnasında. Ve sonra da o iş başlıyor. Bir tek namaz kılmadan orada şehit düşüyor. Namaz kılmadan şehit düşen, şehit düştü; düştü ama nereye düştü, “cup” diye Cennet’in göbeğine düştü. Namaz kılmadı, oruç tutmadı, dinin esâsâtına dair bir şey öğrenmedi ama o mübarek kelimeyi söyledi. O anahtar ile Cennet’in kapısını açtı: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Kapı açıldı, o da -bağışlayın- “cup” diye içeriye girdi.

   İnsan hâlis niyetle yola çıkarsa, hedefe ulaşamasa bile, Cenâb-ı Hak onu ötede hedefi yakalamış gibi mükâfatlandırır; zira ameldeki boşlukları hâlis niyet doldurur.

Bu açıdan o şehbalin dalgalanması, kimin üzerinde, ne ölçüde tesir icrâ ediyorsa etsin çok önemlidir. Siz buna dilbeste olmuşsanız… “Dilbeste”, Farsça kelime; “dil”, gönül demek, öbürü de “bağlanma” demek. Buna gönül bağlamışsanız şayet.. onu kendiniz için meselenin olmazsa olmazı haline getirmişseniz şayet.. “Çok geniş bir şey, nasıl yaparız bunu?” deyip onu gaye-i hayal yapmışsanız şayet, sizin o mevzuda yaptığınız şeyler, meselenin tamamiyetinin size kazandırdığı sevabı kazandırır. Çünkü إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.” Buharî’nin birinci hadisidir bu; Hazret, ihlasına binaen, orada evvelâ bu niyet hadis-i şerifini zikrediyor.

Ayrıca, bir hadiste, نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” deniyor. Bu, “Amelin hayrı yok!” demek değildir. Hadiste geçen “hayr” (خَيْرٌ) kelimesi, ism-i tafdildir; “Mü’minin niyeti, amelinden daha hayırlıdır.” Çünkü niyette esasen, bir genişlik, bir vüs’at vardır. Mevzuya bir misal olarak şunu arz edeyim: Yatsı namazını kılıp sabah namazına kalkma niyetiyle yatağa giren insan sabaha kadar ibadet etmiş gibi sayılır. Yatıyorsun; sağ yanına yatıyorsun, sol yanına yatıyorsun, sırt üstü yatıyorsun, başka başka şeylerle meşgul olarak da yatıyorsun. Ama akşam yatarken “Sabah namazına kalkacağım!” diyorsun. Bir de daha derin bir şeye kalkma niyeti varsa, “Teheccüde kalkacağım! Bir hacet namazı kılacağım! Şu dize gelmiş, asâ gibi iki büklüm olmuş mü’minlerin, bellerini doğrultmaları adına seccadeye başımı koyacağım, Allah’a en yakın olduğum o anda, içimi O’na dökeceğim!” diyorsan…

Efendim, “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte, insanı kurbete taşıyan cadde.” Allah Rasûlü buyuruyor: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü andır!” Su gibi… Su, yüzünü yerlere sürerek ummanlara ulaştığı için, yeniden tebahhur edip semalara çıkma yolunu buluyor, tevazuuna Allah’ın bir ihsanı olarak. Sonra da rahmet olarak şakır şakır başımızdan aşağıya yağıyor. İşte “secde” öyle bir şey; bir insanın “Daha ötesi yok benim için.” diyeceği yer, “El-pençe divan durdum!..” “El-pençe divan” derlerdi ona da veya Hazreti Pîr ifadesiyle “kemerbeste-i ubudiyet”. Kulluk adına kemerbeste olma. Beline bir kuşak bağlamışsın, kulluğun emaresi olarak. Mevlânâ’nın dediği gibi,

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَابَنْدَه شُـدَمْ

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. (Kulluk vazifemi hakkıyla ifa edemedim, mahcup oldum, başımı önüme eğdim.) Her köle âzâd edilince sevinir, şâd olur; ben ise Sana kul oldum diye seviniyorum. (İzinin tozuna yüz sürebildiğim için şâd ve mesrûrum.)” diyorsun. Sonra eğiliyorsun, “Hayır, bu ayakta durmak yetmez; iki büklüm, asâ gibi iki büklüm olmak lazım!” Sonra âdetâ kalkıp hani O’nu (celle celâluhu) “görüyor” gibi yapma ve O’nun (celle celâluhu) tarafından “görülüyor olma” mülahazasını ortaya koyma. Efendim, Cibrîl hadisinde, “El-İman.. ve’l-İslam.. ve’l-İhsan.” مَا اْلإِحْسَانُ؟ diye soruyor. أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, şudur: Allah’ı görüyor gibi kulluk yapman; sen O’nu (celle celâluhu) göremeyebilirsin, O (celle celâluhu) seni görüyor ya!” O mülahaza…

Âdetâ başını o mülahaza ile kaldırma. سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ “Allah, hamd edenin hamdını işitir!” Hamd ediyorsun, fakat O’nun işitildiğini de aynı zamanda ilan ediyorsun. “Ey her şeyi işiten Semî, Karîb, Basîr! Benim Rabbim!” يَا مُجِيبَ الدَّعَوَاتِ.. سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ diyorsun. Âdetâ orada cevap almış gibi, bu defa, “Esasen benim yapacağım şey, tamamen yüz üstü kapanma, Sen’in karşında yerlere kadar.” diyorsun. Başını secdeye koyduktan sonra da şöyle yakarıyorsun: اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana (Yaratan’a) secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

Bakın, bu duada bir kere daha, تَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ deniyor. “Sen, beni öyle bir mahiyette yarattın ki, vücudum, mafsallarım, filan… Sen’in karşında kulluk yapmaya göre sanki beni programlamışsın!..” Evet, insanın vücudunda üç yüz şu kadar küsur mafsal bulunduğunu söylemiş Sâhib-i Şeriat, Söz Sultanı. Günümüzdeki anatomistler de bu meselenin milimi milimine aynen olduğunu ifade ediyorlar. Bunları düşünmeli!.. “Âdetâ Sen beni, Sen’in karşında eğilmem için.. Sen beni, Senin için oruç tutmam için.. Sen beni, Hacca gitmem için programlamışsın! Onun için ben bunları duyarak Sen’in karşında başımı yere koyuyorum!..” demeli.

Evet, baş-ayak, aynı yerde, öper alnı seccâde; işte insanı kurbete, Allah’a yakınlığa taşıyan, kestirme cadde!.. Kestirme cadde… Ulaşıyorsun orada.. ve orada içini döküyorsun. Onun için buyuruyor Hazreti Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü secde anıdır. Orada çok dua edin!”

   Rabbenâ, yaptığın bu Hizmet mamuresini zâlimlere, fâsıklara, hazımsızlara, hâsidlere yıktırma; mazlum ve mağdur Hizmet gönüllülerine bir an evvel ferec ve mahreç lütfeyle!..

Antrparantez arz edeyim: Şimdi öyle çok dua edilecek konu var ki?!. Vallahi hani ben sizin seviyenizde değilim; esasen ben, sizin içinizde bulunmanın avantajlarını öbür tarafta yaşayacağımı zannediyorum. Kalbleriniz temiz inşaallah, çehreleriniz gibi. Kendinizi imana, Kur’an’a ve geleneklerimizi dünyaya duyurmaya adamışsınız. Gelip esen, üzerinizden geçen fırtınalar/musibetler, gelip size çarpan tsunamiler, sizde katiyen olumsuz bir tesir icrâ etmiyor, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Ben de sizin içinizde olma bahtiyarlığını öbür âlem itibarıyla kendi içimde yaşıyorum. Defaatla söyledim, belki yüz defa olmuştur; kendimi hep şöyle düşündüm: Ötede mü’minlere “Sen de geç, sen de geç!.. Sen geç, sen geç!” denirken… Hani ulûfe-i şâhânelerde liyakati olmayanlara da “Herkes aldı, sen de al!” denir ya!.. Devlet-i Aliyye’de yapılan bir şey, “ulufe-i şâhâne” deniyor. “Sen de geç!..”

Kıtmîr, kendini düşünürken böyle düşünmüştür. “Sen geç, sen geç, sen geç!..” diyorlar. Geçenler geçiyor; sen de geliyorsun. Size geçende arz ettiğim gibi, dönüp bir geriye bakıyorsun. “Olumsuz yere sürükleyin şunu!” denecekken, “Hayır, madem bunların içindeydi o da!..” “Sen de geç, yaramaz çocuk, sen de geç!” Kendime böyle baktım. Birilerinin bu mevzuda mübalağa yapıp, hüsnüzanlarını ileriye götürerek farklı şeyler söylemeleri ve farklı şekilde görmeleri, Kıtmîr’i hiç alakadar etmez. Kıtmîr’i alakadar etmeyen şeyler, gönül isterdi ki, şöyle-böyle okumuş, diploma sahibi olmuş, hatta kariyer yapmış insanları da alakadar etmesin. Fakat şeytan, kullandı. Şeytan, Kâbil’i kullandığı gibi onları da kullandı. Şeytan, yeniden, bir kere daha Faust ile Mefisto oyunu oynadı. Toy Mefisto, bir kere daha aldandı.

Evet, başımızı yere koyup bu işle şöyle-böyle menfi olarak uğraşan insanların hidayeti için ve aynı zamanda bu işe dilbeste olmuş insanların da kuvve-i maneviyeleri kırılmadan, sarsılmadan bu işi devam ettirmeleri için dua etmeliyiz. Anneniz, babanız, çocuklarınız, eşiniz öldüğü zaman ne ölçüde bir duyarlılık atmosferi içine girer, ağlarsınız?!. Bence o ölçüde gözyaşı dökerek, “Yâ Rabbi! Ne olur; yaptığın bu şeyi, zâlimlere yıktırma! Fâsıklara yıktırma! Hazımsızlara, hâsidlere yıktırma Allah’ım!” diye dua etmeliyiz. “Böyle şeyler, güzel şeyler yaptıklarından dolayı, mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahrumiyete maruz kalan insanlar var; onları da maruz kaldıkları bu şeylerden halâs eyle!” diye niyazda bulunmalıyız.

Arkadaşlardan bazıları şöyle dua ediyorlar: اَللَّهُمَّ إِطْلَاقَ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا وَأَخَوَاتِنَا وَأَصْدِقَائِنَا وَصَدَائِقِنَا وَأَحْبَابِنَا وَأَحِبَّائِنَا وَالْمُظَاهِرِينَ بِنَا وَمَنْ عُدَّ مِنَّا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ لَاسِيَّمَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمُسْتَنْطَقِينَ وَالْمُتَّهَمِينَ بِالْإِرْهَابِ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلَاقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ. اَللَّهُمَّ إِطْلَاقَ سَرَاحِ هَؤُلَاءِ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلَاقِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle bütün kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın, sevdiklerimizin, bize destek olanların veya bizden sayılarak zulme uğratılan diğer insanların hürriyetlerini lütfet; onların hepsini kurtuluşa erdir. Allah’ım, özellikle mazlumlara, mağdurlara, sorguya alınanlara, hapiste tutulanlara ve terörle suçlanan masumlara Senden gayrısının özgür kılmasına muhtaç bırakmayacak şekilde tam bir hürriyet lütfeyle!.. Allah’ım, onları öyle kurtar ve hürriyete kavuştur ki, Senden gayrı kimsenin serbest bırakmasına muhtaç olmasın, esbaba bel bağlamasın ve mâsivânın minneti altında kalmasınlar!..”

“Allah’ım! Bunları, ekstradan lütfunla, bulundukları duruma yeniden çıkar, ıtlak eyle, salıver bunları!” Başını yere koy, birinci mesele gibi, bunlar için yalvar. اَللَّهُمَّ وَلاَيَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَوْلِيَةِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım, bize dostluğunu lütfeyle! Ve başkalarına yalakalık yapmaktan bizi muhafaza buyur!” Allah’ım, bizi Kendine dost eyle; kim olursa olsun, Şeddâd olsun, Nemrut olsun, Firavun olsun, Saddam olsun, Kazzâfî olsun, başkalarına yalakalık yapma zilletine bizi mâruz bırakma!.. Amin.

   Zamana ve şartlara göre değişik değişik musibetler vuku bulduğundan Peygamberlerin ve sâlihlerin ferec talep ve beklentilerinde de bir kısım farklılıklar olmuştur.

Tirmizî’de İbn-i Mesûd hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, en faziletli ibadetlerden biri olarak “intizâr-ı ferec” (kurtuluş beklentisi içinde olma) konusunu nazara veriyor. “Ferec”, olumsuz bir şeye maruz kalınca, insanın ondan sıyrılması, o işin dışına çıkması demektir. Bu, farklı şekillerde olabilir; değişik durumlara göre, değişik şekilde “çıkış”lar söz konusudur.

Hazreti Yûsuf Aleyhisselam’ın fereci, kuyudan çıkmaktır. Orada seyyidinâ Hazreti Yûsuf’un ne dediğini çok bilmiyoruz. Fakat çocuk olmasına rağmen, o tertemiz kalbiyle kim bilir neler demiştir. Bir de genlerinde peygamberlik var. Bir gün Mısır’da bir ses ve soluk olacak.. Kahire başta olmak üzere, bütün Mısır’a sesini-soluğunu duyuracak.. zindandaki insanlara rehberlik yapacak.. sonra Melik’in yakını olacak, sonra nâzırı (bakanı) olacak.. sonra dünya kadar insan, ona bakarak Müslüman olacak.. tâ ses ve soluğunun yankıları, seyyidinâ Hazreti Musa dönemine kadar uzanacak. Öyle ki, Mü’min-i Âl-i Firavun ondan bahsedecek. Firavun sarayındaki, Firavun ordularının başkomutanı, Asiye validemizin de ağabeyi Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’yı müdafaa sadedinde, وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ “Daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) diyor. “Bundan evvel Yûsuf da gelmişti!..” Ne kadar zaman evvel? Belki bin sene evvel gelmişti. “Siz o zaman bile şek ve şüpheden bir türlü sıyrılamamıştınız!” Hazreti Yûsuf’un sesi-soluğu tâ o döneme kadar ulaşıyor. Evet, O (aleyhisselam), kuyunun dibinde bir musibete maruz kaldı, ona göre bir ferec talebinde bulundu.

Yunus İbn Mettâ’nın ferec istemesi… O da işte balığın dişleri arasında veya karnında kalıyor. Kur’an “Yuttu!” diyor, karnında kaldığını ima ediyor. فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sonra, (düştüğü balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, ‘Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!’ diye yakardı.” (Enbiyâ, 21/87) Böylece, halini arz ediyor, niyazda bulunuyor. “Ya Rabbi! Ben kendime zulmettim!” Halini arz etmedir bu. “Şunu yap, bunu yap!” değil; halini arz ediyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Lemalar’da, Hazreti Pîr-i Mugân tarafından bu meselenin üzerinde hususi olarak duruluyor, bildiğiniz gibi. Hazreti Yunus aleyhisselam’ın yalvarıp-yakarması ve ferec intizarı da böyle bir şey.

Eyyûb (aleyhisselam) da tepeden tırnağa yara-bere içinde oluyor. Hatta menkıbelerde rivayet edilen vakıası itibarıyla -Hazreti Pîr’in de yine Lemalar’da nazara verdiği gibi- diline ve kalbine de yaralar isabet ediyor. Bir yönüyle latife-i Rabbâniye’si ve O’nu dillendirecek dili müteessir oluyor. Esasen “dil” o (gönül), Farsça; bu, “lisan”, o da Arapça. Dolayısıyla bu (dil), onun (kalbin) tercümanı olması itibarıyla kıymet ifade eder; ona tercüman olmadığı sürece laf-ı güzaf, yaptığı her şey. Bu iki şeye (dil ve kalb) yara-bere isabet edince, edeceği şeyi edemediğinden dolayı, O (aleyhisselam) da, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz diyor. Hazreti Üstad, naklederken, onun duasına “Rabbi” kelimesini de ilave ediyor; çünkü Cenâb-ı Hakk’a nida ediyor orada; demek ki “Rabbi!” dedi, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ “Bu dert, bu zarar bana iyice dokundu.” Sâd Sûresi’nde de, أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) dediği naklediliyor. “Şeytan, bana dokundu!” diyor orada, nefsini biraz daha aşağıya alarak, suçlayarak, sorgulayarak. Peygamber âdâbı, “niyaz”da bulunuyor. Onun da maruz kaldığı musibet, farklı bir şey; intizâr-ı fereci de öyle oluyor.

Seyyidinâ Hazreti Musa’yı da demeden geçmeyelim. Firavun, ordularıyla arkadan gelince, arkasındaki insanlar az endişeye kapılıyorlar. “Takılmış!” demeyeyim, ona “ittibâ etmiş” insanlar, O’nunla beraber gidilecek yere gitmeye karar vermişler; “İşte geldiler, yakalayacaklar!” falan, paniğine/telaşına kapılıyorlar. قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Hazreti Musa, ‘Asla!..’ dedi, ‘Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62) “Rabbim bizimle beraberdir ve mutlaka bize bir yol gösterecektir!” Karşılarına ırmak çıkıyor, deniz çıkıyor, arkada da düşman…

Tarık İbn Ziyad ile alakalı yazılan bir romanda şöyle bir hadise anlatılır: İspanya’ya geçtiklerinde, karşılarında koskocaman, yüz binlik bir ordu görülüyor; arkalarında da deniz. Denizi geçtikten sonra da, Cebel-i Tarık boğazını geçtikten sonra da, esasen Herkül Burcu’nu geçtikten sonra da gemileri yaktırmış ki, kaçma duygusu, geriye çekilme duygusu kalmasın. Romanı yazan diyor ki: “Ordusuna şöyle seslendi: Önünüzde deniz gibi bir düşman, arkanızda da düşman gibi bir deniz! Ya geriye kaçıp boğulacaksınız veya ileriye gideceksiniz, Endülüs’e girme imkânı olacak!” Şahlanıyor asker, çok kısa zamanda kralın sarayı içinde kendilerini buluyorlar, Granada’da.

Evet, seyyidinâ Hazreti Musa da, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim, benimle beraberdir, hiç şüpheniz olmasın, mutlaka bir yol gösterecektir!” diyor. اِضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ “Asânı denize vur!” deniyor; asasını vurunca, deniz şâk oluyor. Onlar (Hazreti Musa ve kavmi) geçiyor; zalim, fâsık, münafık, hâsid -her dönemde olduğu gibi- cezasını buluyor. Onlar geçiyor kurtuluyor; arkadan gelenler boğuluyor, belasını buluyor. Hep öyle olmuştur: Onlar geçecek, kurtulacak; onlara zulmedenler ise gelecek, belalarını bulacaklar.

Şimdi bakın, şartlara ve zamana göre durumlar, hadiseler farklı, sıkışmalar farklı; dolayısıyla da ferec-mahreç talepleri de farklı oluyor. Biz de dua ederken, ondan mülhem, اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım! Bize bir ferec, bir çıkış yolu, bir mahreç ihsan eyle!” diyoruz. Şimdiki hadiseler de o günkü hadiseler gibi değil. Siz Kâbe’ye gidiyormuşsunuz; bir yönüyle, hacca gideceksiniz, Kâbe’yi tavaf edeceksiniz, Ravza-i Tâhire’ye gideceksiniz, Muvacehe’ye yüzler süreceksiniz. Birden bire kırk haramîler önünüzü kesmiş burada. Mallarınıza/mülklerinize el koymuş. Çok olmuş bu, tarihte böyle olmuş, mala-mülke el koymuşlar. Çırılçıplak kalmışsınız; elbiselerinizi bile almışlar, hayvanların sırtındaki ihramlarınızı bile almışlar orada. “Yahu hacca gideceğiz, Harem sınırları içine girdiğimizde ihrama gireceğiz; fakat ihramı da aldılar bunlar, haramîler!” falan. Böyle bir şeye maruz kalmışsınız orada. Şimdi o zaman Cenâb-ı Hakk’a teveccüh keyfiyeti -herhalde- farklı olur.

   Allah’ın fazlından talepte bulunun; şüphesiz O (azze ve celle) Kendisine dua edilmesini ve fazlından istenmesini sever.

Şimdi başta işaret ettiğimiz hadis-i şerife gelelim; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: سَلُو اللهَ مِنْ فَضْلِهِ “İsteyeceğinizi, Allah’ın fazlından isteyin!” Allah’ın fazlı, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütfu demektir. Hani Türkçemizde Türkçe kelime zannedilir de, Arapça bir ifade olan “meccânen” tabirini kullanırız. Bir Hak dostunun dediği gibi, “Allah’ım, beni meccânen yarattın, meccânen bu noktaya getirdin, meccânen de bağışla!” Hani ille de bir karşılık olmasın!.. Biraz evvel bahsettiğim hadisteki arkasına bakan zat gibi. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bütün sermayesi. “Buyur, sen de onlarla beraber gir!” Allah’ın fazlı, bu.

O “fazl”a işaret sadedinde, Efendimiz buyuruyor ki ashabına: “Allah’ın fazlı olmadan, hiç kimse Cennet’e giremez!” Soruyorlar, “Sen de mi yâ Rasûlallah?!” Diyor ki, “Ben de Allah’ın fazlı ve rahmeti olmayınca giremem, ben de!” Bir şeye dikkati çekiyor, “muktedâ bih” olması itibarıyla: Hiç kimsenin ameli, davranışı, -ne kadar fedakârlık yaparsa yapsın- Cennet’i peyleyebilecek kadar değerli değildir.

Dünyadaki bütün hayatınız ne kadar? Sizin bütün ömrünüz, olsa olsa… Dünyada en uzun yaşayan olarak, şimdi her halde 140 yaşında bir insandan bahsediyorlar; belki iki tane insan var öyle, geçmişte de belki o kadar. Ebediyete nispeten buna “sıfır” bile derseniz, sizi sorgularlar; “Niye yalan söylüyorsun?” diye. Ebediyete nispeten “sıfır” ifade etmez bu. Onun için yine Hazreti Pîr buyuruyor ki: “Dünyanın birlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir dakikasına mukabil gelmez!” Bir de onun üstünde ayrı bir şey var ki; “Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez.” O’nun Cemâl-i bâ-kemâlini görmeye… Şimdi o zaman sen, senin amelin?!. Hiç durmadan, uyumadan hep koşturup dursan -bir küheylan gibi, kalbin durasıya- zannediyorum, insafına sorsalar senin, deseler ki: “Bu yaptığın şeyler ile hakikaten, Cennet peylenir mi, Cemâlullah’a tâlib olunur mu?!.” -Cemâlullah için “peylenme” tabirini kullanmayın! “Onlarla, Cenâb-ı Allah’ın cemaline tâlip olunur mu?” diyebilirsiniz.- Estağfirullah, ne münasebet!.. Ya bu, bir damla ile deryayı peyleme demektir. Bu ne küstahlık, bu ne saygısızlıktır?!. Demek ki, oraya girme mevzuu tamamen Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütfu.

Öyleyse, Allah’ın lütfuna talip olun, Allah’ın fazlından isteyin!.. فَإِنَّ اللَّهَ (عَزَّ وَجَلَّ) يُحِبُّ أَنْ يُسْأَلَ “Şüphesiz Allah (azze ve celle) Kendisine dua edilmesini ve fazlından istenmesini sever.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Allah, Kendisinden bir şey talep edilmesini çok sever!” diyor bu hadis-i şerifte. Efendimiz, مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ buyuruyor başka bir yerde de, “Bir kimse Allah’tan sualde bulunmuyorsa, bir şey istemiyorsa, gazab-ı İlahî’ye düçâr olur!” Niye küstahlık yapıyorsun sen?!. Sen, durumun itibarıyla kapıkulu değil misin?!. O kapının tokmağına dokunma mecburiyetinde değil misin?!. Ziline basma mecburiyetinde değil misin?!. “Allah!” deme mecburiyetinde değil misin?!. Niye istemiyorsun?!. “Verecek Zât’tan niye istemiyorsun?!. Bu, bir istiğna olmaz mı? “Benim sana ihtiyacım yok!” manasına gelmez mi? Ve bu, bir küstahlık sayılmaz mı?!. Öyle ise, bakın nasıl “gazab-ı İlahî” diyor; Cenâb-ı Hak’tan bir şey istememe, İlahî gazabın celbine sebebiyet veriyor. Onun için, يُحِبُّ أَنْ يُسْأَلَ “Kendisinden istenmesini sever.” Bu da pozitifi; o negatifi idi, bu da pozitifi.

   İntizâr-ı ferec, ibadetlerin en faziletlilerinden biridir; fiilî ve kavlî duaya sarılıp sabr-ı cemil ile kurtuluş bekleyenler her an ibadet ediyormuş gibi mukabele göreceklerdir.

Sonra, وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ انْتِظَارُ الْفَرَجِ “İbadetlerin belki en faziletlilerindendir, intizâr-ı ferec.” Bir hazf-ı icaz var burada; yani, belki ibadetlerin en faziletlilerinden bir tanesi de “intizâr-ı ferec”dir. Kuyuya düşmekten, balık tarafından yutulmaktan, arkada Firavun ordularıyla karşı karşıya kalmaktan, kırk haramîlerin gelip sizi hac yolunda soymalarından… Bütün bunlardan sıyrılma adına -esasen- bir beklentiye girme, “intizâr”.

Sarf iştikaklarına göre “intizâr” kelimesi, “ifti’âl” babından gelir. İfti’âl babı, mutavaat içindir; bir yönüyle “nazara / n-z-r” kelimesinden geliyor bu. Bakacaksınız, fakat o bakmayı/beklemeyi -esas- tabiatınıza mal edecek, tabiatınızın derinliği haline getireceksiniz. Öyle ki sürekli bir intizâr içinde, bir bekleme içinde, bir bakma içinde olacaksınız. Kur’an-ı Kerim’de değişik ayetlerde böyle bir intizâr nazara veriliyor; mesela وَانْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ “O halde bekleyin bakalım netice nasıl tezahür edecek; nitekim biz de beklemekteyiz.” (Hûd, 11/122) deniyor. Evet, siz bakın, bekleyin, intizâr edin; biz de intizâr ediyoruz!..

Evet, “İntizâr-ı ferec, ibadetlerin en faziletlilerindendir!” Şimdi meseleyi bu çerçevede ele aldığımız zaman, şu anda Müslümanların, İslam dünyasındaki bütün Müslümanların, maruz kaldıkları musibetler var. Sizleri de onlardan ayrı düşünmek doğru değil, sizin de maruz kaldığınız şeyler var. Kuyu dibine atılma gibi şeyler var. Farkı yok esasen… Balık tarafından yutulma gibi şeyler var. Karşıda bir deniz, arkada deniz gibi bir düşman durumuna maruz kalma gibi şeyler var. Bütün bunlar karşısında o beklemeyi, o gözetlemeyi tabiatınızın derinliği yaparak, onu içtenleştirmek -yalın Türkçe ile, içtenleştirmek- suretiyle hep oturup kalkıp onu vird-i zebân etme: اَللَّهُمَّ إِطْلاَقَ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا، وَأَخَوَاتِنَا، وَأَصْدِقَائِنَا وَصَدَائِقِنَا، وَأَحْبَابِنَا، وَأَحِبَّائِنَا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım, Sen kadın-erkek bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı ve sevdiklerimizi salıverirsen, bizim o mevzuda yapacağımız her şeyden, başkalarının serbest bırakmasından bizi müstağni kılmış olursun. Sen yap Allah’ım!..”

Böyle bir intizârda bulunmak ve abdeste hazırlık esnasında bile onu söylemek!.. Namazda, imamın arkasında duruyorsunuz; orada sükût etmek, “istimâ” esastır. Fakat kelâm-ı nefsi ile, yani bir “iç söylenti” ile, “iç mülahaza” ile, yine o meseleyi dillendirmek… İçte o meseleyi dillendirmek… Yemek yerken yine o meseleyi dillendirmek.. Lokmayı ağzımıza götürürken dahi hep şu mülahazalarla dolu bulunmak: Bunu bazı yerlerdeki kardeşlerimiz bulup ağızlarına götüremediler! Belki kendileri bir yerde ağızlarına götürüyorlar; fakat eşleri ağlıyor, çocukları “ciyak ciyak” bağırıyorlar ama ağızlarına götürecek lokmaları yok. Çokları dünyanın değişik yerlerine sığındı, kamplarda yaşıyorlar. Bunların hepsi Sen’in yolunda hizmete adanmış insanlardı. Ve bu adanmışlığı, Sana karşı belki en önemli bir vazife sayıyorlardı. “Allah’ım! Kendimizi Sana adadık, Sen’in âzâd kabul etmez, boynu tasmalı kullarınız. Sen’in nâm-ı Celîlini dünyaya duyurma niyetindeyiz, azmindeyiz, kararındayız!..” diyorlardı/diyorlar. Allah, bu duygu ve bu düşüncelerden bir dakika bizi mahrum yaşatmasın!..

Biz, Allah’ın izni ve inayetiyle durduğumuz yerde duracak, sürekli halimizi Cenâb-ı Hakk’a -o peygamberler gibi- arz edecek ve bir intizâr-ı ferec içinde oturup-kalkacak, hep o mülahaza ile hayatımızı sürdürmeye çalışacağız. Bu niyette olduğumuz sürece, bu niyet ettiğimiz meselelerin realize edilmesine terettüp edecek sevaplar terettüp edecek.

Başa dönüyoruz: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”  إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir.” Evet, kim Allah için hicret ederse, muhacir olursa, gittiği yerde mutlaka bir çeşit Ensar ile karşılaşır. Dolayısıyla dünyaya bir kere daha Ensar ve Muhacir faslı yaşatır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sesini-soluğunu oralarda da duyurur.

Esasen, çok geniş âlemde ses-soluk haline gelme hakkı olan bir yüce mefkûre, ihtiyarî olarak -belki- dünyanın değişik yerlerinde ifade edilememiş, seslendirilememişti. Allah, “cebr-i lütfî” ile bunu yaptı/yapıyor. Bu da bir lütuf olduğuna göre, varsın arkasında “cebir” olsun. Cebr-i lütfî ile, Allah saçtı, savurdu. Nasıl saçtı, savurdu?!. Adeta dedi ki: “Kurak yerler var, çorak yerler var. Ben sizi birer tohum gibi oralara saçıyorum. Gidin oralarda toprağın bağrında çürüyün; toprağın bağrında çürüyün ve başağa yürüyün!..” Vesselam.

Bamteli: SON ŞEYTANÎ SENARYO

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!”

Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde, dört şeyden dolayı dünyayı “kesben” değil “kalben” terk etmek lazım. Demek ki, insan kazanabilir ama Hazreti Ebu Bekir gibi, vereceği yerde her şeyini bir dağarcık içine koyar, getirir, Allah Rasûlü’nün huzuruna bırakır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çoluk-çocuğuna, baban Ebu Kuhâfe’ye bir şey bırakmadın mı?” buyurunca, “Onlar için Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım!” der. Böyle kazanmanın hiçbir mahzuru yok; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi…

Dinin i’lâsı adına, her yerde ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına, millî mefkûremizin dünyanın değişik yerlerinde bayraklaşması adına, insan, kazanabildiği kadar kazansın. Ama hepsini verdiği yerde bile, içinde bir ukde hâsıl olmaması ve “O (celle celâluhu) verdi, ben de O’nun yolunda verdim!” diyebilmesi çok önemlidir.

Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Satın alan, Allah’tır. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ Önce “nefis”ler zikrediliyor. Sonra, وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “be”, “be-i mukâbele” veya “sebebiyye”. Şart-ı âdî planında “sebep”; karşılık manasında. Onun karşılığında, Allah (celle celâluhu) Cennet’i veriyor. Bütün hezâfiriyle, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika içinde yaşamaya mukabil gelmeyen Cennet karşılığında. Allah (celle celâluhu) kendi verdiği “nefisler”ini alıyor, kendi verdiği “mallar”ını alıyor, karşılığında Cennet’i veriyor. İşte böyle kazanma, ayrı bir kazanım.

Öyle bir kazanım ki bu, bir taraftan siz kazanıyorsunuz, zengin de oluyorsunuz; fakat her şeyi Hak yolunda kullanma/istimal etme istikametinde hazır ve teşne bulunuyorsunuz. Ne mutlu böyle düşünen ve böyle yaşayanlara!..

Ama bir de meşhur bir sözde işaret edilenler var; ben onu biraz değiştirerek şöyle söylüyorum: “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!” SS’leri biliyorsunuz; Hitler’in etrafı yakıp-yıkan adamları idi, “SS”. Bir de işin başında bir “S-S” varsa, iş arızasız yürür-gider. SS’i, “S-S” idare eder; kapılar kırılır, pencereler yarılır, kadınlar derdest edilir, insanlar zindana atılır, gidilir malın-mülkün üstüne konulur. “Eşkıyalık” olduktan sonra, her şey yapılır; çünkü eşkıyanın kurallarında “helal-haram” mülahazası yoktur. Onlarda sadece “ezme” vardır, “gasp etme” vardır, “tagallüp” vardır, “tahakküm” vardır, “tasallut” vardır, “Bana benzeyeceksin, beni kabul edeceksin!” şeytanî mülahazası vardır. Zavallı Firavun, bunun altında ezilip gitmişti; Şeddâd, bunun altında ezilip gitmişti; Nümrûz da bunun altında ezilip gitmişti.

Nümrûz’a biz Nemrut deriz; o Babil’de şatafat ve debdebenin çıldırttığı/zehirlediği/şirazeden çıkardığı adam. Onun da sarayları, kapkara sarayları vardı. Daha neleri vardı, neleri vardı!.. Ama bir şeyi yoktu: “Allah” yoktu onun nazarında; “iman” yoktu, “haşr u neşir” yoktu, “mizan” yoktu, “terazi” yoktu, “sevap” yoktu, “günah” yoktu. Ve bu “yok”lar altında “yok olup gitti” zavallı. Ne ile? “Bir sinek ile.” derler. Nasıl ki bir örümcek ile, Allah, koruduğunu koruyor; bir güvercin ile koruduğunu koruyor; Sevir sultanlığında, Sultanlar Sultanı’nı, bir güvercin ile, bir örümcek ile, örümcek ağı ile koruyor; bir Nemrut’u da bazen bir sinek ile, bazen bir mikrop ile yere seriyor.

Bekleyip göreceksiniz!.. Şimdiye kadar hiçbiri pâyidar olmadı; ne eskiler, ne yeniler. Dünya ne Firavun’a vefalı olabildi, Nemrut’a vefalı olabildi, Jull Sezar’a vefalı olabildi, Hitler’e vefalı olabildi, Leninlere, Stalinlere vefalı olabildi; ne de Saddamlara, Kazzafîlere vefalı olabildi! Onlar, dünyaya taptıkları halde, bir gün ondan öyle bir tokat yediler ki, dünyevî itibarlarını yitirmelerinin yanı başında, ahirete ait mev’ûd şeylerini de yıktı, öyle yuvarlandı gittiler, heder oldu gittiler. Allah bizi, onların yoluna düşmekten muhafaza eylesin!

   “Bilemiyorum hangisine daha çok sevineyim; Cafer’in gelişine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Allah için işlemeli, Allah için başlamalı, Allah için görüşmeli, Allah için konuşmalı, Allah için koşmalı; Allah için koşarken, bir küheylan gibi, o yolda kalbi durmalı ve öbür tarafa yürümeli!.. Kazanım, budur; hayatın her hamlesinde “Allah!” deme!.. Hazreti Pîr, Besmele’de, tâ işin mebdeinde, bunlara dikkati çekiyor. Cenâb-ı Hak, anlama idrakiyle idraklendirsin; gönüllerimizi O’na karşı vefâ hissiyle doyursun, itmi’nâna ulaştırsın!..

Kur’an-ı Kerim, o itmi’nânın vesilesini nazara veriyor: الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) “Dikkat edin; kalbler, her şeyiyle O’nu yâd etmek suretiyle oturaklaşmaya erer, itmi’nâna ulaşır!” Yani, başka şeyler ile artık alakaları kesilir, sanki bütün dünya onların olmuş gibi. Öyleleri, Behlûl gibi, yırtık elbise ile yaşarlar; İbrahim Ethem gibi, yırtık-pırtık elbise ile yaşarlar; fakat nezd-i Ulûhiyet’te âdetâ sultanlık saraylarına otağlarını kurarlar.

Kim bilir, sizin için de kaderî plan ve programda ne güzel şeyler vardır?!. Erdiğimiz zaman oraya, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanma gibi… Hani dilimin ucuna kadar geldi “kucaklama” da; ben şahsım itibariyle öyle bir kucaklamaya kendimi layık görmediğimden dolayı, umumî manada herkese tamim ederek konuştum. Evet, kimileri O’nun ayaklarına kapanır, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarına kapanır, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin gül kokan ayaklarına kapanır, çiçek gibi edâlı ayaklarına kapanırlar. Kim bilir belki de bazı kâmet-i bâlâlara onlar gelirler; onlara sarılır, muânaka yaparlar ve sonra derler ki, “Bilemiyoruz, Cennete girdiğimize mi, yoksa bunların kudûmuna mı sevinelim!”

Efendimiz, kime böyle demişti? Cafer İbn Ebî Tâlib’e (radıyallahu anh). Ne zaman demişti? Hayber fethedildiğinde; yani, bir yerde bir temerrüdün kırıldığı anda. Artık o noktada dahi yollar açılmıştı O’na, ilerleyecekti onların içine doğru; “onlar” diyorum, onların içine doğru. Tam o esnada da Habeşistan’a hicret etmiş mü’minler -bilmem kaç sene sonra- oradan gelmişlerdi. Cafer İbn Ebî Tâlib onların başında bulunuyordu. O Hazret, aynı zamanda Mu’te’nin kumandanı, şehidi; Hazreti Ali’nin ağabeyi; çok farklı bir insan, çok farklı. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu: لا أَدْرِي بِأَيِّهِمَا أَفْرَحُ؟ بِقُدُومِ جَعْفَرَ أَمْ بِفَتْحِ خَيْبَرَ “Bilemiyorum neye/hangisine sevineyim: Cafer’in gelmesine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Bu itibarla, kim bilir, bazı kâmet-i bâlâlara, işte o kâmet-i bâlâlar sarılacak, onlarla muânaka edecek ve diyecekler ki: “Bilemiyoruz buraya girdiğimize mi, yoksa bunların geldiğine mi sevinelim?!.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), arkasından ne kadar çok insan, kendisini izlemiş ve oraya girmişse, o kadar müreffehtir, o kadar sevinç içindedir. İşte o sevinç hatırına -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikten sonra bile Miraç’tan geriye dönmüştü. Elinden tutulacak insanların elinden tutup o ufka ulaştırmak için, yaşatma zevkini yaşama zevkine tercih etmişti. Kim olursa olsun, en büyük veliler dahi oraya çıkınca geriye dönmezler. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü sizin için, bizim için.. hususiyle saff-ı evveli teşkil eden “hâle”si için.. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” mübarek sözüyle şereflendirdiği ilk safı teşkil eden babayiğitler için.. inananlar için.. Bedir’de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşanlar için, Uhud’da şehit olanlar için, (Ahzâb’a karşı ) hendek kazanlar için, Mu’te’de savaşanlar için, Havazin’de savaşanlar için…

Cenâb-ı Hak, yürüdüğünüz bu yolda sizi sabit-kadem eylesin; ne ölçüde, ne miktarda yürüme oldu, Allah bilir; tam yürümeye de sizi ve bizi muvaffak eylesin! Şunun-bunun saldırıları karşısında tereddüde düşmekten muhafaza buyursun!.. Âmin.

   17/25 Aralık ve 15 Temmuz komplolarından sonra sıra üçüncü şeytanlık faslında; zâlimler, kendilerini âdil göstermek için yeni bir “şeytanî senaryo” hazırlığında!..

Ancak bir şey daha diyeceğim; müsaade ediyor musunuz? Sanmayın ki bu yapılan şeyler, bu kadarıyla kalacak! Ne onlar için, ne de sizin için; ne edenlerin ettiği, ne de edilenlere edilen şeyler bitmiş değildir. Bir “hırsızlık” ortaya çıkınca, adını “darbe” koyup Müslümanlara eziyet etme işi; o bir başlangıçtı. Fakat maşerî vicdan, genelde böyle bir muamele için onu yeterli sebep görmediğinden dolayı, şeytanın yeni bir senaryosuna ihtiyaç vardı. Gerçekten “darbe” denecek bir darbe senaryosuna ihtiyaç vardı. Onlar “Sağ olsun!” derler Şeytana, biz de “Yerin dibine batsın!” deriz; çünkü onlara öyle bir senaryo verdi, ellerini güçlendirdi.

“Darbe” senaryosuyla kısmen güçlendiler; bir yönüyle yapılan mezâlim, makuliyet kazandı: “Ettiler, ediyoruz! Dediler, diyoruz! Kıydılar, kıyıyoruz!.. Yaptığımız şey, mukabele-i bi’l-misil!.. Ne yapalım, Kur’an, ona -bir yönüyle- cevaz veriyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِSize ikâb ederlerse ve onlara ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.’ (Nahl, 16/126)”

Önce, “Bakın, bu adamlar, utanmadan kalkıp ‘Siz hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız!’ diye bizi utandırıyorlar; ne hakları var? Kocaman kocaman insanların, değişik merhalelerden geçmiş çok mevkileri ihraz etmiş, şeref ve itibar ile serfirâz insanların şerefine dokunmaya ne hakları var? Bu, apaçık bir darbedir” dediler. Fakat bu yeterli olmadı. “Yahu darbe mi, değil mi?” Bî-idrak olanlar bile onu darbeye benzetemediler. Onun için şeytan yol gösterdi: “Ben başka bir senaryo hazırladım size! Aklınız ermiyor, bak bu senaryoyu kullanın!.. Hakikaten darbe suretinde bir şey yapın! Ama iktidardakilerden kimseye dokunmayın sakın. Halkı sokağa dökün, sonra kendi muhafızlarınızla halkın üzerine ateş edin, sonra halkı öldürün, sonra da onu başkalarına fatura edin! Sonra da deyin ki, ‘İşte siz yaptınız!’ O zaman milleti derdest edip içeriye doldurmaya o yığınlar da inanacaklardır.”

Fakat baktılar ki, dünya buna da inanmıyor. Dünyanın değişik yerlerinde erbâb-ı basiret, elit, entelektüel, “Yahu böyle bir şey olmaz!.. Bu insanlar, nasıl olur, her şeyden haberdar oldukları halde?!.” diyorlar. Evet, camilerin minareleri/hoparlörleri hazır, diyanet teşkilatı hazır, imamlar hazır, müezzinler hazır… Hâdise olmadan evvel çıkıp camilerin minarelerinde bile haykırıp insanları sokaklara dökecekler ve sun’î bir kargaşaya sebebiyet verecekler. Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de ifade buyrulduğu gibi; ben değil, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Ölen niçin öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilemeyecek!” Kargaşa, anarşi… Diyor ki adam -IŞİD’den, tuhaf kılıklı ve kıyafetli- “Bize silah dağıttılar, ‘Şunu vurun, bunu vurun!’ dediler.” Evet, dolayısıyla dünya, bu hadiseleri görüyor, sizin baktığınız perspektiften bakıyor ve “Yahu burada da bir kısım boşluklar var; buna ‘darbe’ dediler ama bu galiba ‘darbe’ diyenlerin uydurması. Bu da Şeytan’ın bir senaryosu!” diyor.

Bunun üzerine, fesada kilitli ruhlar başka bir senaryonun peşine düştüler: “Acaba şimdi ne yapsak?!. Öyle ise, daha ciddisini yapmamız lazım. Çok önemli bazı kimseleri öldürmemiz lazım, doğrudan doğruya. Sonra da bunu…” Neyi söylüyorum biliyor musunuz? Ayağa düşmüş şekilde konuşulan şeyleri söylüyorum. Ayağa düşmüş şekilde konuşulan, kapalı kapılar arkasında konuşulan şeyleri söylüyorum: “Önemli bazı kimseleri… Gerçekten meseleye ‘darbe’ dedirteceğimiz şekilde… Yeni/yepyeni -evet hiç kullanılmayan bir kelime ile diyeyim- “neo-kargaşa”, yeni bir kargaşa tipi… Öyle ki Türkiye’deki bir kısım kandıramadığımız kimseleri de bununla kandıralım ve bir de dünyada kamuoyunu değiştirelim, lehimize değiştirelim!.. Zira şimdilerde, herkes, bunun bir ‘senaryo’ olduğunu söylüyor!”

Böyle bir şeyin zilleri çalmaya başlamıştır. O açıdan, Hak kapısının önünde, o kapının tokmağına dokunmaya teşne bulunan insanların, başlarına daha ötesinde bazı şeylerin geleceğini de hesaba katarak, firaset ile, basiret ile, uyanıklık ile hareket etmeleri lazım. Bir karıncaya basmama ölçüsünde, bir cana kıymamayı o ölçüde kıymetli görerek ona göre davranmaları lazım.

Bir-iki akılsız insan, bu türlü maceralara katılabilir bilemeden, aklını kullanamadan; şunun-bunun macerasına katılabilir, akıntıya kürek çekebilir, farkına varmadan. Fakat, اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ “Mü’minin firâseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nuruyla bakar.” fehvasınca, hakiki mü’min, Allah’ın nuru ile bakar; o, aldanmamalı!..

Evet, bundan sonra da -bir yönüyle- yemek istediklerini yemek için, yemeye bahane bulmaları lazım. O bahane uğruna yapmadıkları şeytanlık kalmayacaktır. Şu bahsettiğim, “üçüncü şeytanlık faslı”. Zannediyorum, en profesyonel senaristleri bile şaşırtacak kadar ve Jules Verne’in hülyalarını geride bırakacak kadar, çok şeytanî senaryolar sahneye sürülmek suretiyle kendilerini haklı göstermeye çalışacaklar. Zâlim, kendisini âdil gösterecek; Haccâc-ı zâlim, kendisini Hazreti Ömer göstermeye çalışacak; Yezîd, kendisini Hazreti Ebu Bekir göstermeye çalışacak. Ve zulümlerine devam edecekler.

Hiç tereddüdünüz olmasın; çünkü bir kere yalan söyleyen, her zaman söyler. Bir kere iftira eden, her zaman iftira eder. Bir kere bir senaryo sahneye süren, her zaman benzer -fakat zamanın girdileri ile- senaryolar sahneye sürer. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i daiminde, hadiseler, “misliyet” çerçevesinde cereyan eder; dün başka, bugün başka; dünün senaryosu başka, bugünün senaryosu başka. Dolayısıyla çok farklı senaryolar ile, imandan, İslam’dan, milli kültürlerini dünyaya duyurmaktan başka bir dertleri olmayan insanları yok edip -bir yönüyle- dünyanın tek hâkimi olma istikametinde Şeytan’ın ve Şeytan avenesinin yapmayacağı hiçbir şey yoktur.

Bunu diyecektim. Dedim. Allah, o fırsatı vermesin onlara!..

   Allah hakkındaki zannınızı güzelleştirin; zira Allah, kullarına, Kendi hakkında besledikleri zanna göre muamelede bulunacağını vaad etmiştir.

Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan, kendi ufukları itibarıyla Akrabü’l-Mukarrabîn’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, farklı dairede, farklı çerçevede, farklı çizgide cereyan eder. Benim gibi mücrimler, gırtlağına kadar levsiyât içine girmiş olabilirler. Fakat yine de her şeye rağmen derler ki, “Rabbim, Gafûr ve Rahîm’dir!” Hiç ümitlerini kesmezler; hep ellerini kaldırıp أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” dediklerinde, âdetâ -hakikaten- omuzlarına binmiş o günahların, hataların, meâsînin, mesâvînin döküldüğünü hisseder gibi olurlar. Öyle inanırlar, en mücrimler, bencileyin, en mücrimler.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) -zannediyorum- belki hayal ötesi meselelerde istiğfar edip bağışlanma umardı. Hayal ötesi… Kendince, Allah ile münasebeti açısından, hayaline gelip çarpmamasını düşündüğü şeyler, gelir hayaline çarparsa… Mesela Efendimiz -Hâşâ, öyle bir şey düşünmüş müdür?- “Acaba bu mesele burada mı kalır, yoksa ileriye mi gider?” Ama Allah, “Şuraya kadar gider!” demişse, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona katiyen inanmıştır: “Böyle bir şey karşısında, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine karışmak ne haddime?! Ben, O’nun (celle celâluhu) hakkında hüsnüzan ediyorum: Benim nâm-ı celîlim, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” İşte mukarrabîn hüsnüzannı…

“Ben”cileyin bir hüsnüzan; “O”nculayın bir hüsnüzan. Çok geniş dairede bir hüsnüzan. Bir taraftan, insanın, yaptığı hatalar karşısında, Allah’ın afv u mağfireti mevzuunda hüsnüzanda bulunması lazım. Bu konuda, çok önceden, belki defaatla dinlediğiniz bir hadîsi hatırlatayım:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl -hani biraz evvel bahsettiğim gibi- Allah’ın gördürmesiyle görüyor, bildirmesiyle biliyor, nâm-ı celîl-i Nebevîsinin güneşin doğup-battığı her yere ulaşacağını… Sizin arkadaşlarınız, büyük ölçüde ulaştırdılar. Şu anda birilerinin yıkmasına bakmayın! Yezid’ler başka bir şey yapmaz ki; Haccâc’lar başka bir şey yapmaz ki!.. Ama bir yere kadar ulaştı. İnşaallah bir gün tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dediği yere kadar da ulaşacaktır; bir yönüyle zamanın yaptığı girdiler ile, bir yönüyle o dinin temel disiplinleri ile elene elene, belki referansı onlar ola ola. Bugüne kadar gelmiş gelenekleriniz, an’anelerimiz, örfleriniz, âdetleriniz, onlar bile çok mübarektir; onlar da “tâlî edille-i şer’iyye” içinde -bir yönüyle- yerleri olan hususlardır. Ve dünya, bunları görmeye müştaktır, görmelidir; teşnedir, bekliyor; bekliyor “Kapımızı ne zaman çalacaksınız?” diye, bekliyor. Şu anda öyle bir kapı çalınmasını bekleme havası, dünya çapında yaygın; size meseleyi anlatmak düşüyor.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şeyi -böyle- Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle bildiği gibi… O (celle celâluhu) bildirdikten sonra Efendimiz niye bilmesin ki?!. Bildiriyor O’na; ister vahy-i metlûvu ile, ister vahy-i gayr-ı metlûvu ile, ister rüyaları ile; çünkü peygamberlerin rüyaları da vahiydir. Buyuruyor ki: “Mahşerde…” Bir mahşer manzarasını anlatıyor; demek ki “ilmî vücûd” esasen veya “vücûd-i necm-i nurânî”. Bu, Efendimiz için kullanılan bir tabir. Ama herhalde bu metafizik dünyaların ötesinde, belki metapsişik hadiselerle alakalı varlıkları biz “tecessüm” etmiş olarak düşündüğümüz zaman, “vücûd-i necm-i nurânî”, “vücûd-i necm-i hâkânî”, “vücûd-i feyezânî” ifadeleriyle ifade edeceğiz bunları. İşte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücûd-i necm-i nurânîsiyle Mahşer’i de görüyor, Cennet’i de görüyor, Cehennem’i de görüyor; görüyor onları, o vücutlarıyla. Ama hakiki keyfiyetleriyle onlar, ahirette inkişaf edecekler. Demek ki, ilmî vücutları itibarıyla, Allah (celle celâluhu) -benzetmek olmasın- sizin rüyalarda gördüğünüz gibi gördürüyor. Ama onun tevile ihtiyacı yok, o “ayn-ı hakikat” görüyor; yanlış anlamayın, ayn-ı hakikat görüyor.

Evet, Mahşer’de herkes hesaba çekiliyor, terazi/Mizan işliyor. Bir tanesininki çok kötü çıkıyor; Mizan’da hakkında verilen karar, olumsuz/menfi çıkıyor. “Derdest edin, Cehennem’e götürün!” deniliyor. Saçı-sakalı ağarmış, hayatını kirletmiş; o hayat için hep koşup durmuş ama “Götürün onu oraya!” hükmünü duymuş. Götürülecekken, dönüyor, acı acı arkasına bakıyor. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Sorun, niye öyle baktı?” Diyor ki, “Yâ Rabbi! Ben Senin hakkında hiç böyle düşünmemiştim!..” Hüsnüzan… İşte Kıtmîrâne bir hüsnüzan. Allah o duruma düşürmesin, meccanen affetsin!.. Meccânen yarattı, meccânen Müslüman yaptı, meccânen Efendiler Efendisi’nin arkasına taktı, meccânen Mahşer’i aşma, Mizan’ı geçme, Sırât’ı uçma ve Cennet’e girmeyi lütuf buyursun! Meccânen, meccânen, meccânen… Türkçe kelime değildir, “meccânen” kelimesi, Arapça’dır. Meccânen, “bedelsiz, karşılıksız, en küçük bir sebep bile olmadan” demektir. Meccânen… Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Döndürün, götürün! Hakkımda hüsnüzan etmiş; onun hüsnüzannına göre muamele edeceğim!” İmanı var; imanı var ama kirletmiş hayatını. Günahlara girmiş, levsiyâtla simsiyah hale gelmiş. Ama Allah hakkında hüsnüzan beslemiş. Oraya kadar hüsnüzan…

   Allah hakkında hüsnüzannın bir yanını O’nun her şeye kâdir bulunduğuna iman, diğer yanını da ilahî rahmetin enginlerden engin olduğuna izan teşkil eder.

Bugün arkadaşımız Cuma namazında da okudu: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26) “De ki: O, benim Allah’ım!.. Allah’ım!..” مَالِكَ الْمُلْكِ “Bütün mülkün mâliki Sensin.” قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ Nidâ ifadesi: “Ey Mâlike’l-Mülk!” تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Mülkü, dilediğine verirsin.” وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ “Dilediğini de, içinde ârâm edip duran saraylardan çıkarır, mülklerini elinden alırsın, saraylarını başlarına yıkarsın!” O Şeddâdların, Nemrutların, Firavunların, Sezarların, Hitlerlerin başına yıktığın gibi, başına yıkarsın. Yıkılan dünyaları karşısında, yeisle, ümitsizlikle âkıbetleri o olur; ya Nemrut gibi bir sinek ile ölürler, ya başka bir Firavun gibi bir mikroba yenik düşerler veya Hitler gibi kendi elleriyle kendilerini öldürür, dünyalarını kararttıkları gibi, âhiretlerini de kapkara hale getirirler. İsterse dünyada bembeyaz saraylarda otursunlar, bembeyaz villalarda hayat sürdürsünler.

Muvakkattir dünya hayatı: قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, (Cehennem’dekilere şöyle) der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) Yeryüzünde ne kadar kaldınız? قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) “Belki bir gün, belki bir günden daha az; vallahi aklımız ermiyor, bir bilene sorsanız daha iyi olur!” Yani, “Onda bile şaşırıyoruz; bir gün, belki bir günden de az.” Niye? Çünkü ebediyet tabloları var karşınızda.

Bu açıdan Allah, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır; geceyi gündüz yapar, kışı bahar yapar. Bu mevzuda da Cenâb-ı Hak hakkında hep hüsnüzan etmek lazım. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyuruyor Efendimiz; “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettir; ibadetin en güzelidir!” diyor. (Bu rivayette mutlak hüsnüzan zikrediliyor; Tirmizî’deki hadiste de إِنَّ حُسْنَ الظَّنِّ بِاللَّهِ مِنْ حُسْنِ عِبَادَةِ اللَّهِ buyurularak Allah hakkında hüsnüzanda bulunma özellikle nazara veriliyor.) Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm hakkında hüsnüzan.. ve tabii, mü’minlerin birbirleri hakkında hüsnüzan etmeleri de ayrıca حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Onun için havanın karardığı, mevsimin bir kış haline geldiği, ortalıkta sadece zâlimlerin hayhuyunun duyulduğu, etrafın mazlumun iniltileriyle inlediği dönemde bile, bir de bakarsınız, ufukta mustatil bir şafak belirir. Öyle ki, en âmî insanlar bile bakınca, derler ki: “Vallahi bunun arkasından güneş doğacak!” Çünkü o mustatil şafak, yalan söylemez. Hatta değil mustatil şafak, “fecr-i kâzib” dahi yalan söylemez; kendi kâzip olduğu halde, “fecr-i sâdık”ın en sâdık şâhididir o. Fecr-i kâzib olunca, arkadan fecr-i sâdık gelecek demektir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu açıdan geleceğe hep ümitle bakmak lazım; Cenâb-ı Hak hakkında hüsnüzan adesesiyle bakmak lazım. O’nun hakkındaki hüsnüzannınızı, sizi hiç yanıltmayan, tam bir mercek gibi bilerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, meseleyi öyle görebilirsiniz.

Onun için -geriye dönelim- Zât-ı Ulûhiyet’in, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyen insanların işlerini boşa çıkarmayacağı, O’na doğru yürüyen insanları yolda yüz üstü bırakmayacağı ve yerde sürükletmeyeceği mevzuunda hüsnüzanla dolu olmak lazım. Allah’ın izni ve inayetiyle, onları, hiç olmayacak yerlerde, üveyikler gibi kanatlandıracağı ve Kendisine ulaştıracağı konusunda hüsnüzanda bulunmak lazım. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin! Gönüllerimizi hüsnüzan, recâ ve ümit duygusuyla âbâd eylesin!..

Efendim, Akif’in sözünü çok duymuşsunuzdur, biliyorsunuz:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Hazreti Sâhib-kırân da şöyle diyor: “Yeis, mâni-i her kemaldir.” Yani, ümitsizliğe düşmek, bütün güzellik, olgunluk ve mükemmelliklerin önünde bir engeldir. Bunu nasıl demez ki?! Kur’an, bu hakikati ifade ediyor: وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, Allah’ın rahmetinden, kâfir olanlardan başkası, ümidini kesmez! Zât-ı Ulûhiyet hakkında hep ümitvâr olunuz!

Yine diyor ki Hazreti Sâhib-kırân: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” Ve yine ümitvârlığını haykırırken şöyle diyor: “Ümidim var ki, istikbal semavât-u zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” Bu cümle, küçük farkla iki şekilde naklediliyor: “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ, hem olur teslim…” veya “…Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” diyebilirsiniz. İkisi de olur. “Asya bâ” deyince, “kurulu düzen, çark, işleyen çark” demek. “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ”, sema ve zemin, işleyen bir çark halinde; “hem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a”, İslam’ın âlemi aydınlatan nûr-efşân eline teslim olur, gözünü ona açar ve bir daha da gözünü yummaz, kendi dünyasını karartmaz.

Allah, göz yummadan, kendi dünyamızı karartmadan bizi muhafaza buyursun! Allah sizden ebeden razı olsun!

Bamteli: SÜFYÂNİYET ÇAĞI, TOPLUMSAL CİNNET VE HUKUK MÜCADELESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hak kapısının tokmağını çal dur ama kullardan asla lütuf bekleme; yoksa hiç farkına varmadan sen de peylenmiş olabilirsin!..

Hiç durmadan iste!.. Öyle bir kapıdan istiyorsun ki, O (celle celâluhu), Kendisinden isteyenleri geriye boş döndürmüyor. Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” “Acele” nasıl oluyor? يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!”

Menkıbe ya, o büyüklere ait; Hazreti Cüneyd-i Bağdâdî bir şey için tam altmış sene Cenâb-ı Hakk’a yalvardı. Tam altmış sene… “Altmış sene sonra verdi bana onu!” diyor. Ama o yalvarmalar, dua olarak -Allah kapısında, o kapının tokmağına dokunma şeklinde, (أَجِبْ (اِسْتَجِبْ “İcabet buyur Allah’ım!” şeklinde- onun defter-i hasenâtına kaydoldu. Öbür tarafta, o defter teşhir edilince bir meşher-i a’zamda, “Allah Allah! Ne kadar çok istemiş, hiç durmadan! Hiç ümitsizliğe kapılmamış, ye’se düşmemiş; ümitsizliği mâni-i her-kemal bilmiş, bataklık görmüş; uzağında durmuş ye’sin/ümitsizliğin.”

Çünkü yeis, kâfir sıfatıdır. وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, ümitsizlik kâfir sıfatıdır ama bazen mü’minde de bulunabilir. Çünkü her mü’minin her sıfatı mü’min değildir, bazı sıfatları kâfir olabilir; bazı kâfirlerin, mü’min sıfatları bulunduğu gibi. Bunu da o çağın bülbülü/andelib-i zîşânı söylüyor.

Duamız: اَللَّهُمَّ لُطْفًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ أَلْطَافِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Ulu Dergâhından bizlere öyle bir lütufta bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek iyilik ve lütuflardan bizleri müstağni kılsın!”

Falandan/filandan utûfet bekleme, lütuf bekleme!.. Farkına varmadan, peylenmiş olabilirsin. İnsan hiç farkına varmaz, satılmış olur, peylenmiş olur. Sonra bu defa onların borazanı haline gelir. Onlar ne derlerse, onu yapar. Ama bir insanın eli hep Hak kapısının tokmağında ise, o asla satılmaz. “Subhânallah!..” ile, “Elhamdülillah!..” ile, “Allahu Ekber!..” ile o tokmağa dokunuyorsa… Fakat hadis-i şerifte önce “Allahu Ekber” ifade ediliyor: اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا İşte o tokmak, o; o dil, bu. Bununla o kapıda olduğunu ifade edeceksin!..

O’nun kapısı, her yerde, herkese açık.. O (celle celâluhu), mekandan münezzeh.. ne cisim, ne araz, ne cevher, ne mütehayyiz.. ne yer, ne içer, ne zaman geçer. Cümlesinden berîdir Allah! “Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir / Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah. // Tebeddülden, tagayyürden dahi elvân ü eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır budur selbî sıfâtullah.” (Erzurumlu İ. Hakkı Hazretleri) Densizler, nâdanlar, vandallar, birilerinin direktifi ile bazı şeyleri çarpıtarak, -hâşâ- Zât-ı Ulûhiyete zaman, mekan, tahavvül, tebeddül, tagayyür isnad ediyor gibi gösterseler bile, o türlü şeylerin rüyasına dahi “Bin defa estağfirullah!” deriz; rüyasına bile bin defa estağfirullah!..

   Hasedi imanın önüne geçtiğinden, samimi mü’minleri karalamayı bile meslek edinen, Süfyâniyet çağının taylasanlılarını da Allah’a bırakın!..

Dolayısıyla, yalan söyleyenleri, iftira edenleri Allah’a bırakın. Cenâb-ı Hak, فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyuruyor; “O yalan söyleyenleri Bana bırak!” diyor Allah Rasûlü’ne. Yalan söyleyenleri, iftira edenleri, tezviratta bulunanları, insanları karalamaya çalışanları… Utanmadan “Okudum!” diyenleri, okumadıkları halde; her şeyi çarpıtanları, altını-üstünü kesip biçip şekillendirenleri… Bunlarla dine hizmet eden insanları itibarsızlaştırmayı hedef alanları, bırakın Allah’a!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!” deyin, bırakın Allah’a!.. O (celle celâluhu) görüyor. Siz, sabrınızla test ediliyorsunuz; yani, sizi size gösteriyor; yoksa O (celle celâluhu) biliyor; Semî’, Basîr, Karîb…

Cenab-ı Hak, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) diyor. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ Yine, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız olun, O (celle celâluhu), sizinle beraberdir!” (Hadîd, 57/4) buyuruyor. Kur’an-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) dediğini anlatıyor. Mekan mı nispet ediliyor Allah’a?!. Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Keza, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ Mekan mı isnad ediliyor? Ama gel gör ki, diplomalı cahiller, nâdânlar meseleleri çarpıtıp bir camiayı karalamaya çalışıyorlar. Hizmet edemediklerinden dolayı, “Neden onlar hizmet ediyor, biz edemiyoruz?!.” dercesine bir haset sergiliyorlar.

Antrparantez: Haset ve çekememezlik öldürücü bir marazdır; başkalarının yaptıklarını yapamayanlar, küfür ölçüsünde cinayetlere girerler. Bunun kestirmeden ifadesi şudur, birine göre: “Hased, bazen küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!” Onun içindir ki, Hak dostu, “Ben, hâsidden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmüş değilim!” diyor. Kim söylüyor bunu? Tâbiîn’in büyüğü, Hasan Basri Hazretleri. “Ben, hâsidden (hased edenden) daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” Hazreti Pîr, izah sadedinde, hasedin evvela hâsidi/hased edeni yakıp bitireceğini belirtiyor; “Hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel ceza var ki, o hased, hased edeni yakar.” diyor. Kendisinin yapmadığı/yapamadığı şey biri tarafından yapılıyorsa, hasetçi bir kere daha yanar, bir kere daha yanar.

Biliyor musunuz, bu yalanlar, tezvirler ve İbn Selûl’lerin direktifleri ile iş yapanlar var ya!.. Bunların topu birden hayatlarında beş tane insana kendi değerlerimizi anlatamamış ve sevdirememişlerdir. Burada yemin edebilirim. Onlar (tarafımızdan kaleme alınmış olan kitapların hepsini, Din İşleri Yüksek Kurulu olarak dikkatlice okuduklarını söyleyip tenkit edenler) yetmiş kitabı okuduklarına yemin edemezler, çünkü yalan. Ama ben yetmiş defa yemin edebilirim; beş tane insana Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirememişlerdir; “Edille-i şer’iyye-i asliye”yi sevdirememişlerdir; “Edille-i şer’iyye-i fer’iyye”yi -geleneklerimizi, an’anelerimizi, din tarafından belki bir yönüyle elenen/elenerek bize kadar gelen, intikal eden örflerimizi ve âdetlerimizi- sevdirememişlerdir. Mübarek ülkemizi, analarla dolu o mübarek ülkenin güzelliğini -ütopyalarda olduğu gibi- beş tane insana sevdirememişlerdir. Bundan dolayı hased ile yanıyor ve kavruluyorlar. Nezaketim müsaade etseydi, “geberiyorlar” derdim. Fakat size saygısızlık olur diye, kendi küstahlığımı burada perde altına alıyorum; onu dememişim kabul edin. Ölüyorlar…

Saçları var, sakalları var… Ama Süfyân’a uyan, arkasından sürüklenen taylasanlı yetmiş bin tane Horasanlı… Asya milletlerinden gelip Süfyân’a uymuş, Deccal’e uymuş insanların olacağını Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor. Çağ; bir Süfyân çağı, enâniyet çağı, bencillik çağı, gurur çağı, saltanat çağı, villa çağı, filo çağı, saray çağı… Ve çokları bunlar ile tıpkı pazarlardaki behâim gibi peyleniyorlar.

   Fazilet hissi insanlarda mehâbetullahtandır.

Bu peylenen insanlar içindir ki Kur’an-ı Kerim, أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) buyurur. Onlar, yol-yöntem bakımından hayvandan daha aşağıdırlar.

Zira fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır. “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.” “Korku” meselesi biraz bazılarını ürküttüğünden dolayı, vezne dokunuyor ama vezne dokunma günahını işleyerek, diyorum ki “mehâbetullahtandır”; fazilet hissi insanlarda, mehâbetullahtandır. “Yüreklerden silinsin -farz edelim- havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır tesiri katiyen, ne vicdanın. // Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” Böyle bir çağda yaşıyoruz. Bu konu, uzun boylu olarak, kalemi işlek birisinin ele alıp bunu kalem ile kâğıtlar üzerine işleyeceği bir konudur. Enâniyet çağı; bencillik, egoizm, egosantrizm, narsizm çağı… Herkes, o bir parçacık enâniyetini, erimeyen aysberg gibi görüyor. Ateşlere koysanız bile erimiyor. Dolayısıyla Allah, eriyecekleri yerlerde eritecek onları. Aldırmayın bunlara!..

Elektronik tabloda اَلرَّشِيدُ ism-i şerifi çıktı. اَللَّهُمَّ رُشْدًا تَامًّا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِرْشَادِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım! Dergâh-ı Ulûhiyetinden bizleri öyle kâmil bir rüşd ile, istikamet ve muvaffakiyet ile serfirâz kıl ki, her türlü sürçme ve kaymalara karşı bizleri korusun ve Sen’den gayrısının irşadından bizi müstağni kılsın; ey Erhamerrâhimîn!.. “Reşîd” ism-i şerifin hürmetine, bizi gözü kapalı, kulağı tıkalı, kalbi perişan o zavallılardan eyleme!.. Bugüne kadar ayakta tuttuğun, sâbit kadem eylediğin, çok büyük hayırlara vesile kıldığın gibi… Vifâka ve ittifaka teveccühünün sonucu, birliğe-beraberliğe iltifatının sonucu olarak; yoksa ne bizim haddimize ne de o cemaatin haddine!..

Kimse, O’nun (celle celâluhu) kudret eliyle meydana gelen şeylere sahip çıkmadı; herkes “Allah yapıyor!” dedi. يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ * مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Bu, Söz Sultanı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلَامِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözü, beşer sözlerinin efendisidir.” O, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm öyle buyuruyor.

Bu bahsi bir dua ile tamamlayıp başka bir konuya geçelim: اَللَّهُمَّ دَعْوَةً مُسْتَجَابَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ أَيِّ أَسْبَابٍ سِوَاكَ، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ أَيِّ أَسْبَابٍ سِوَاكَ Allah’ım, hakkımızda hayırlı neticelerin vukuu için muztarr kaldığımız anlarda, inayetinin esbâb-üstü müdahalesi adına yaptığımız istek ve dileklerimize cevap ver, yakarışlarımıza icabet buyur. Dualarımıza öyle bir karşılık ver ki; faydalı gördüğümüz şeylere nail olma veya problemlerimizi çözme hususlarında Sen’den gayrısına dil dökmekten, mâsivâyı yardıma çağırmaktan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun!.. Dualarımıza icabet buyur, bizi herhangi bir sebebe muhtaç eyleme! Bizi sebeplere bel bağlamaktan müstağni kıl!..

   Milletimizin parlak çehresini kirlettikleri gibi, ülkemizde hukuk sistemini de adeta felç ettiler.

Milletimiz, tarihte hakikaten ibret alınacak, ibret levhaları sergilemiş, takdir meşherleri sergilemiş mübarek bir millettir. Biraz evvel bir yanına işaret ederek “analarla dolu” dedim; yani bir yönüyle, şefkatin buhur buhur tüttüğü, bir buhurdanlıkta püfür püfür yukarıya doğru yükseldiği mübarek bir ülke. Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi, Campanella, “Güneş Devleti” ütopyasını yazdığı zaman, Devlet-i Aliyye’den haberdar oluyor; “Ben, beyhude bir şeyin çerçevesini çizmeye çalışmışım! Meğer bir yerde bu, yaşanıyormuş!” diyor. Öyle mübarek bir ülke; belli bir dönemde, mübarek insanlarıyla, kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-ihtiyarıyla böyle güzellikler meşheri, imrendiren bir ülke; herkesin bağrına koştuğu bir ülke. Bir dönemde o güzellikleriyle, o güzellik meşherleriyle hep yâd ediliyordu. İnsanlar, imreniyordu, bağrına koşuyordu. Hani Fransız Prensi, Kanunî’nin himayesine koşuyor, düşünün. Kim bilir daha niceleri!.. Bugün, falanın-filanın vesayetinde olan insanlar, gelip onun himayesine ve vesayetine giriyorlardı. Ve kocaman bir ülkede muvâsala ve muhabere imkânları -bağışlayın- atın-katırın sırtında yapılıyordu; bir yerden bir yere problemi halletmek için gitmek istediğiniz zaman, aylar alıyordu. Ama böyle bir örnek olmuştu.

Şimdi ise en kötü örnek; problemler sarmalı içinde; her taraftan bakınca -zannediyorum- insanların mânen istifrağ edesileri geliyor. Biraz evvel, onun bir dönemdeki güzelliğinin resmini vermeye çalıştım ama o resmi benden beklemeyin. O gün yaşananları Picasso’ya verseydiniz ve resim çizseydi, Şecere-i Numaniye’de Muhyiddin İbn-i Arabî hazretlerinin dediği gibi, “Râşid Halifeler ve Osmanlı Devleti” çıkardı; tecrîd mülahazası ile öyle bir şey çıkardı ve herkesin -bağışlayın- ağzının suyu akardı. Şimdi ise, midedeki potansiyel, istifrağ; ülkeye karşı, insanımıza karşı… Ve bunu, biz, bize karşı bir saygısızlık olarak alıyoruz; “Benim milletim, böyle bir saygısızlığa maruz kalmamalıydı!” diyoruz.

Ama gelin görün ki, o milletin dırahşan çehresini kirlettiler, mide bulandırıcı hale getirdiler. Öyle ki ülkeyi kirletmekle kalmadılar, dünyanın değişik yerlerinde -esasen- geçmişten tevarüs eden güzelliklerin meşherlerini hazırlayan insanların bile yaptıklarını yıkmak için, yani -bir manada- mabetlere dinamit koymak için seferber oldular. Burada bir yalancıya -bağışlayın- beş yüz bin dolar verdiler. Başka bir ülkede birine okulları kapattırmak için her ay beş yüz bin dolar verdiler. Tek, bu yapılan şeyler yıkılsın diye. Neden? Biraz evvel arz ettim; hased, küfrün yaptırtmadığını yaptırtıyor insanlara. Bakın, değişik yerlerde Allah’a inanmayan Ateistler var, Deistler var, Pozitivistler var, Natüralistler var; var oğlu var. Fakat hiçbiri bu şenaate, bu denâete teşebbüs etmiyor. Fakat genel manzara bu, Türkiye’de.

Ülkemizde adalet sistemi meflûç; meflûç değil, yoğun bakımda. Adalet sistemi, yoğun bakıma alınmış. “Oksijenle, dıştan oksijen üflemek suretiyle, acaba kaç gün daha yaşatabiliriz?!.” Öyle, o hale gelmiş; oksijenlik… Serkârların çoğunun aklı başında değil. Aklı başında bir psikiyatrist -ki, onun da kahtı yaşanıyor- görse bunları, aklı başında biri görse, “Bunların çoğu deli!” der.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim; Bir gün biri gelmişti; bugün yine kalemini deliler hesabına kullanan birisi, o zaman Kıtmîr’i ziyaret etmişti. Türkiye’deydim daha, Beşinci katta. Beş, dört, üç; hepsi bunların sıfırlandı, bildiğiniz gibi. Masada oturuyoruz, çay mı içiyoruz, yemek mi yiyoruz; ben dedim, “Yahu bu mübarek ülkede paranoya yaşanıyor!” O, benim dediğimi az hafife alırcasına… Şimdi sağ olsun, kalemini o istikamette kullanıyor, sağ olsun, Allah uzun ömür versin; şu anda yaptığı şeyi sevap zannediyor, defter-i hasenâtına günah döktürüyor. Evet, isim söylemek memnu’, gıybet olur; çünkü gıybetten korkarım ben. “Yahu hocam! Allah aşkına ne paranoyası? Düpedüz ülkede cinnet yaşanıyor!” dedi. Fakat herkes deli olduğundan, farkında değiller bu meselenin.

Bir antrparantez ile bir hikâye daha anlatayım; bahsetmişimdir: Hepatit oldum askerlikte. Onların Amerika’da kesilmiş etlerini yemediğimden, gıdasızlıktan falan, çok zayıf düştüm; altmış küsur kilo; düşünün, sadece galiba kemik kalmıştı. Dolasıyla hastaneye yatırdılar orada. Hatta beni hastaneye sevk eden doktor subay dedi ki, “Senin işin bitik!” Hastaneden çıktıktan sonra da “Nasıl olsa öleceksin, kendi memleketine gitsen iyi olur!” diye ekledi. Üç ay hava değişimi verdiler. Orada bizim yattığımız Dâhiliye koğuşundan bir koridor ile Asabiye koğuşuna geçiş oluyordu. Asabiye koğuşundan birisi, sık sık bizi ziyarete geliyordu. O, kendi koğuşundakileri deli görmüyor, bizi deli görüyordu. Özür dilerim, bağışlar mısınız? Evvela bağışlamanızı alayım. Evet, “Merhaba deliler, zır deliler, zır zır deliler, hınzır deliler!” diye bizi -Dâhiliyedekileri- selamlardı.

Toplum, bu hale gelince, bu sürüleşmiş demektir. Ve sürüklenip birilerinin arkasından giderler. Nasıl itibar kaybettiklerinin farkında değillerdir. Belli bir dönemde şuna-buna bazı şeyler yedirmek suretiyle ca’lî ve sun’î kredilerini/itibarlarını korumaya çalışırlar; fakat o, bir yere kadar.

   Adalet mekanizmasını da bir cinnet sistemine dönüştürdüler; fakat, asla ümitsizliğe düşmemek ve hukuk mücadelesinden vazgeçmemek lazım!..

“Adalet, meflûç!” dediniz. Hayır, yeni bir sistem oluşturmuşlar, yeni bir cinnet sistemi, farklı. Esasen Anayasa Mahkemesine gidemezsiniz, diğer mahkemeler işliyorsa, Adliye işliyorsa. Yargıtay işliyorsa, orada da hakkınızı arayacaksınız. Yargıtay’da da aleyhinizde çıktıysa, Anayasa Mahkemesine müracaat edeceksiniz. Orada da aleyhinizde bir şey çıktıysa, sonra da İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceksiniz.

Bir kere Yargıtay’ın önüne setler oluşturmuşlar, gidemiyorsun orada. İki sene insanları içeride tutuyorlar, ifadelerini almıyorlar, iddianame hazırlamıyorlar, “Bekleyin!” diyorlar, “Müstahak size; çünkü ‘hak’ dediniz siz. ‘Hak’ diyenlere, yaptığımız şeyler bunlar, size müstahak!” Bu da, onların hukuk mantığı… “Hak!” diyorsunuz, maruz kaldığınız şeylere “müstahak” oluyorsunuz. “Kıyak” değil mi? Özür dilerim, halk dili oldu biraz, hakkınızı helal edin! Oradan, mahkemeden sıyrılsanız, gideceksiniz bir o kadar da, iki sene, üç sene, Yargıtay’da bekleyeceksiniz. Oradakiler de zaten korkuyorlar; başta onlar hakkında iki defa, üç defa, dört defa müebbet isteniyor. Kime? Kime müebbet isteniyor? Belli bir dönemde ya bir makale yazmış, ya bilmem ne yapmış, ya falan, ona.

Efendim, Karakuşî karar… Hırsız girmiş eve, talan etmiş. Sonra çıkarken, “Kapıdan çıkacağıma pencereden ineyim!” demiş. Evin penceresine de o günlerde bir boya çalmışlar, az kayganmış. Sonra hırsız, oradan, pencereden aşağıya doğru atlarken, düşmüş, ayağı kırılmış. Gitmiş muhakemeye; Kadı Karakuş’a ev sahibini şikâyet etmiş. Sonra, Karakuş da ev sahibini mahkûm etmiş, idama mahkûm etmiş. Hırsızın ayağı kırıldı; o kırık ayağıyla artık nasıl hırsızlık yapacak, nasıl rüşvet alacak; nasıl bir kısım fetva eminleri bulacak, onlara para döktürecek, onları peyleyecek, satın alacak, sonra dediğini güçlendirecek, elini güçlendirecek?!. Bütün bunlar, onun ayağının sağlam olmasına bağlı; Karakuşî mantığı. “Asın bu adamı!” diyor, “Hırsızın ayağının kırılmasına sebebiyet verdi!” Önceden bir darağacı koymuşlar oraya. Götürüyorlar ev sahibini asmaya. Efendim, bu defa adamın boyu biraz uzun geliyor, darağacı yetmiyor ona. Gelip diyorlar ki, “Efendim, darağacı biraz alçak düşmüş, adamın boyu da uzun, asıyoruz asılmıyor!” Kadı Karakuş, “Götürün onu, getirin başka birisini asın!” diyor. Karakuşî karar…

Hukuk, böyle… Yargıtay, böyle… Bütün bunları geçerseniz şayet -Kaf dağını geçmek gibi bir şey- Anayasa Mahkemesine gideceksiniz. Anayasa Mahkemesinin bu mevzuda bir şey yapması için de yine evvela onların kurduğu süs mahkemesine müracaat edeceksiniz. Lüks muhâkeme o, lüks; Anayasanın da üstünde, lüks muhakeme. Efendim, oradan da bir şey çıkarsa şayet, bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceksiniz. Dolayısıyla, burada dendiği gibi, hakikaten ümitsizliğe düşebilir hak arayan insanlar.

Fakat Üstad’ın ifadesiyle, “Yeis, mâni-i her kemâldir.” Mehmet Akif aynı hakikati şöyle seslendirir:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Bence yürekli olmak, durduğumuz yerde dimdik durmak lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğümüz yol, bizi İnsanlığın İftihar Tablosu’na doğru götürüyor mu? Bütün işaretler hep O’nu işaretliyor mu? Hedefte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) görünüyor mu? Mesele, Kitap’a, Sünnet’e, Selef-i Sâlihîn’in sâfiyâne içtihatlarına uyuyor mu, uymuyor mu? Müzakereli Hadis okunuyor mu okunmuyor mu; şimdi Müslim otuz Hadis kitabıyla beraber mütalaa ediliyor mu edilmiyor mu? Otuz Fıkıh kitabı beraber mütalaa ediliyor mu edilmiyor mu? Bütün bunlara rağmen, bir santim yanlışınız var ise, dönmüyorsanız, sizi Allah’a havale ederim ben! Fakat yürüdüğünüz yol, Kitap’ın, Sünnet’in, Selef-i Sâlihîn’in -bir yönüyle- şâfiyâne, sâlihâne yolu ise, inşirah veren yolu ise şayet, o yoldan dönmeye “döneklik” denir, hafizanallah. Allah, o yolda sabitkadem eylesin! Allah, Râşid Halifelerin yolundan ayırmasın bizi! Kara saraylara, filolara, villalara kalb kaptırmaktan, kalb kaptırma aşağılığından, kompleksinden sizleri, bizleri muhafaza buyursun!.. Yeryüzünde isterse bir dikili taşımız olmasın; olmasın!.. Kıtmîr, öbür tarafa yürürken, öyle yürüyecektir. Hesabını vereceği bir şeyi arkada bırakmadan, öyle yürüyecektir. Ama Allah, onların hesabını da onlardan soracaktır.

   Yolun sonunda Hakk’ın rızası varsa, başımızdan aşağıya meteorlar yağsa, balyozlar inip-kalksa, bizi potalara koysalar ve madenler gibi eritseler de yine katlanmalıyız!..

Bence, ye’se kapılmamak lazım. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde hadiseler, hep böyle cereyan edegelmiş. Mehmet Âkif, “Kânun-i İlâhî, göreceksin ki, değişmez.” diyor; göreceksin ki, değişmez âdet-i İlahî. Eğer değişseydi, Ulû’l-azim Peygamberler hakkında değişirdi. “Diğerlerini bırak!” sözü ile demeyeceğim, onların hepsi başımızın tacı; fakat şimdilik bahis-mevzuu etmeyelim onları. Hazreti Nuh (aleyhisselam); Kur’an, Ulû’l-azim peygamber olarak ifade buyuruyor mu, buyurmuyor mu? Hazreti İbrahim (aleyhisselam), Hazreti Musa (aleyhisselam), Hazreti İsa (aleyhisselam) ve medâr-ı iftihar, şeref-i nev’-i insan, ferîd-i kevn u zaman, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem). Şimdi -zannediyorum- Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun başına gelenlerin onda biri eğer sizden birinizin başına düşseydi, araya kılıç girerdi!” Ne demekse?!. Ona (Alvar İmamı’na) göre böyle; ben bunu, kulaklarımla duymuştum. Fakat çevirip şöyle diyeyim; “O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelenler, Everest tepesinin başına inseydi, o tepe Lût gölünün dibine dönerdi!” Evet, O’na her şeyiyle medyunuz. “Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet / Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

Evet, yol bu ise, başımızdan aşağıya meteorlar yağsa, balyozlar inip-kalksa, bizi potalara koysalar ve madenler gibi eritseler, yine de katlanmalıyız. Yol bu ise, yöntem bu ise, hedefte O’nun (celle celâluhu) rızası görünüyorsa ve o hedefte işaret alametleri Kur’an’ın işaretleri ise şayet, Sünnet-i Sahiha’nın işaretleri ise şayet, bence, dişimizi sıkıp katlanmalıyız. Çünkü katlanmışlar…

Hazreti Nuh, katlanmış. Bir yerde iş son kerteye gelince, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” demiş. Arz-ı hâldir, bu. “Allah’ım! Yenik düştüm. Ne olur, nusretin! Nusretin!..” Tabiatıma mal edeceğim nusretin. “İfti’âl” kipinden alacak olursanız; “Tabiatıma mal edeceğim nusretin, Allah’ım!” O zaman, “Nâçâr kalacak yerde / Nâgâh açar ol perde / Dermân olur her derde / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” (Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri) Hazreti Nuh, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ deyince, Cenâb-ı Hak, “o sebeple” mi, fâ-i sebebiyye veya “onu müteakip” mi, fâ-i tâkibiyye şöyle buyuruyor: فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da, sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/11-12) Gökten boşalan, yerden fışkıran… Bunlar iltika edince, bir araya gelince, yeryüzü -bir yönüyle- seylaplara yenik düşüyor. Ancak onun (Hazreti Nuh’un) “sefine-i necât”ına binenler kurtuluyor, ona inananlar kurtuluyor.

Hazreti İbrahim, nâr-ı Nemrud’a atılıyor. Hanginiz nâr-ı Nemrud’a atıldınız? Hazreti Musa -haşa ve kella- bir mücrim gibi adım adım takip ediliyor. Adım adım, tâ zalimler denizde, deryada boğulacakları âna kadar. Seyyidinâ Hazreti İsa (aleyhisselam), yine o Ulû’l-azim peygamberlerden. Nâsıralı genç. Kaçamak, oradan oraya seyahat ediyor; orada burada nasihat ediyor; adım adım takip ediliyor. En sonunda kaldığı yeri keşfediyorlar. Bir dönemde sizin evleri keşfedip baskınlar yaptıkları gibi… Şimdi evleri keşfedip, miting meydanlarında “Tanıdıklarınızı haber verin, baskını biz yapalım. Tanıdıklarınızı haber verin, baskını biz yapalım!..” dedikleri gibi. Aynen öyle…

Ondan kaç asır sonra Ashâb-ı Kehf… Esasen kimler ise?!. Bizim bazı kaynaklarımızda Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş. Bir de Kefeştetayyuş çobanının Kıtmîr’i var, bencileyin. Evet, nelere katlanıyorlar!.. Her sokak başında bir çarmıh; her çarmıhta -o gün için- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، عِيسَى رَسُولُ اللهِ diyen insanlar berdâr ediliyor, asılıyor. Bütün bunlar karşısında çaresizlikle mağaraya sığınıyorlar ve Allah (celle celâluhu), onların -bir yönüyle- “ruh-i hayvânî”lerini muvakkaten alıyor, “rûh-i nefehât-ı Sübhâniye”leriyle onları diri tutuyor; çürümüyorlar. Üç yüz sene, Kur’an dokuz daha ilave ediyor oraya; bazıları bundan Kamerî ve Şemsî seneleri çıkarıyorlar; “Kamerî o kadar yapar, Şemsî de o kadar yapar!” diyorlar. Evet, Hazreti İsa’nın yolunda yürüdüklerinden dolayı, onlar da bilhassa bir kısım Ehl-i Kitap tarafından da -Dakyanus değil sadece- aynı şeylere maruz bırakılıyorlar.

Bütün bu çekilenleri üst üste yığın, bunları toplayın. Gerçi farklı şeyler toplanmaz, Matematikte. Ama siz toplayın, olsun; Matematiğe o kadar aykırılık olabilir. Toplayın; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiği yanında, onda bir yapar. Sizin çektikleriniz de onlardan en az çekeninin çektiği yanında onda bir yapar. Bence, Allah aşkına bu kadarına katlanın!.. Katlanın!.. Birileri Dakyanusluk yapsın; siz Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş; ee bir de Kıtmîr’iniz var; olsun, ekip tamam, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Onların sayılarının yedi olduğu söyleniyor; yedi midir, esasen? Kur’an-ı Kerim, sayıları mevzuunda, سَيَقُولُونَ ثَلاَثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ “(Ashab-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi, ‘Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.’ diyecek; daha başkaları, ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir. Bazıları da, ‘Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.’ diyecektir.” (Kehf, 18/22) dedikten sonra, قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ قَلِيلٌ فَلاَ تُمَارِ فِيهِمْ إِلاَّ مِرَاءً ظَاهِرًا وَلاَ تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا “(Rasûlüm,) de ki: ‘Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında sağlam ve doğru bilgi sahibi çok az insan vardır.’ Dolayısıyla, onlar hakkında bilinen gerçeklerin dışında herhangi bir kimse ile münakaşaya girme; onlar hakkında tartışanlardan da herhangi bir şey sorma.” (Kehf, 18/22) buyuruyor. Her dönemde bunlar olacaklarına göre, bence, işte bu kadar da olabilir. Dünyanın değişik yerlerinde de böyle olabilir. Ve bunların hepsi, değişik dağların tepelerinde/zirvelerinde Sevr Sultanlığına sığınmış gibi, Hira Sultanlığına sığınmış gibi, Allah (celle celâluhu) onların “ruh-i hayvânî”lerini alır, “ruh-i insânî”leri ile, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (ona ruhumdan üfledim) (Sâd, 38/72) hakikatine bağlı ruh-i insânîleri ile, onları devam ettirir.

   Falana-filana hınç, kin ve nefretin ifadesi olarak değil, mazlumların kurtuluşu ve ülkemizin geleceği için, şahit olduğumuz zulümleri herkese anlatmalıyız!..

Ha, ille de her şeyin sizin döneminizde olması, o Hizmet şiirinin kafiyesinin sizin tarafınızdan konması şart değil. Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin!.. Evet, sen tohum at git, kim hasat ederse etsin, biçerse biçsin, döğerse döğsün, değirmene götürürse götürsün!.. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), tohum attı; fakat öyle sağlam tohumlar attı ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdü; arkadan gelenler, aynen, O’nu adım adım izlediler; Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali; Hasan u Hüseyin, Aşere-i Mübeşşere… (radıyallahu anhüm ecmaîn) Kıtmîr, diyorum ben bu tabiri: Onların yüzü suyu hürmetine duamızı kabul buyur; مِنَ الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabından seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve o en hayırlı zatlar hürmetine!..”

Ashâb-ı Bedir başta olmak üzere, وَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabından seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve o en hayırlı zatlar hürmetine, Allah’ım, bizi onlara bağışla; onların yolundan ayırma!.. Bu kötülükleri yapan, Firavunların yapmadığı kötülükleri yapan insanları da, Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan, “an karibi’z-zaman” (en yakın zamanda) hidayet eyle! Kalblerini telyîn etmeyi murad buyuruyorsan, telyîn eyle; yumuşat kalblerini Allah’ım! Kasvetten kurtar!.. O kasvetli kalb ile ne kabir aşılabilir, ne mahşer geçilebilir, ne Cennet’e girilebilir, ne de Cehennem’den âzâd olunabilir. Allah, hidayet eylesin!..

Bence bütün dünya mazlumları, mağdurları, mehcûrları, mahcupları, mazurları, mahrumları… Daha neleri?!. Efendim, bu mevzuda değişik kelimeler kullanabilirsiniz. Dünya duydu bunları ve çoğu, yapılan şeylerin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine de muttali oldu. Muttali olmayanlara da o duymayı değerlendirmek suretiyle, sizin anlatmanız gerekiyor: Zulüm var, gadir var, feryad u figan var, bir damla ekmeğe muhtaç olan insanlar var. Binlerce insan, yüz binlerce insan gadir yaşıyor. Yüz binlerce insanın yaşaması, milyonlarca insanın içinin yanması demektir; Kıtmîr’e kadar, milyonlarca insanın içine kan damlaması demektir. Çünkü içeriye alınan yüz binlerce insan.. ihtifâ eden yüz binlerce insan.. yurdunu-yuvasını terk edip firar eden insan.. hicret eden insan… Bunların anneleri, babaları, amcaları, dayıları, evlatları vardır. Her bir insanı elli ile, yüz ile, bir de tanıdıklar ile hesap edecek olursanız, binlerle çarptığınız zaman, milyonlarca insanın içine her ân kan damlıyor. Kan damlıyor… Kanlı katiller tarafından.. kanlı katiller tarafından.

Ölenlerin hadd u hesabı yok. Çileye maruz kalanların hadd u hesabı yok. Çıplak vücutları istif halinde, değişik yerlerde teşhir edilenlerin hadd u hesabı yok. Öyle hadd u hesabı yok ki, Lenin görseydi, “Ben, bu haltı yapmamıştım!” diyecekti, “Asyalı insanlara!” O açıdan böyle bir mazlumiyeti, mağduriyeti, mahcuriyeti, mahkûmiyeti dünya duydu; duymayanlara da anlatmak lazım.

Bu falana-filana hıncın, kinin, nefretin, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinin ifadesi olarak değil. Esasen, mübarek vatanımızın eşrârdan, füccârdan, hattârdan, -bence- kurtarılması lazımdır. Ama onların yaptıkları, kanlı katillerin yaptıkları gibi değil; “medenilere galebe, ikna iledir!” Hâlâ aklı başında beş-on tane insan varsa, onlara meseleyi anlatmak suretiyle, dünyaya meseleyi anlatmak suretiyle, derdimizi dinletmek suretiyle, Allah’ın izni ve inayetiyle, eşrârın şerrinden, füccârın keydinden, kâidûnun hıyanetinden kurtarmak, bir vecibedir. Ama demokratik yollar ile.. cumhurî yollar ile.. insanî yollar ile.. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) fehvasınca, mukabele-i bi’l-misil’e “kâide-i zâlimâne” diyoruz; mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi. “Isırdılar; biz de buna karşı diş gösterelim!” Hayır, çünkü biz, insanız, elhamdülillah.

Bamteli: GÜCÜN KAPIKULU FETVACILAR VE ISMARLAMA İFTİRALAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nezaket ve inceliğiyle melekleri dahi imrendiren insanlar da var, kabalık ve küstahlığıyla şeytanları bile ürperten kimseler de!..

Tabiat-ı insâniyede çok korkunç sukût etmeler de var; hayvanın altına düşmeler de var. Ben mi söylüyorum? Kur’an buyuruyor: لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar. Bu halleriyle onlar, küçük veya büyükbaş hayvan sürüsü gibi, hatta onlardan daha çok insiyaklarına tâbi, yol bilmez ve güdülmeye mahkûmdurlar. Onlardır gerçeklerden bütünüyle habersiz olanlar.” (A’raf, 7/179) وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Şeytan ile teâtîde (alış-verişte) bulunuyor; o, ona -halk ifadesiyle- fiskos yapıyor, o da ona fiskos yapıyor. Bazen o ölçüde sukût edebiliyor insan.

Onun için büyük gönül insanı, kalb insanı, “hayvaniyetten çıkmayı, cismâniyeti bırakmayı, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat yapmayı talim eden” Mevlânâ -şimdikiler folkloruyla müteselli- diyor ki: “Bazen melekler bizim incelik, nezâket ve nezahetimize imrenirler; bazen de şeytanlar, kabalık ve küstahlığımızdan tiksinti duyarlar.” Bu kadar şâirâne ifadeyle, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık; sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4-5) hakikati -zannediyorum- daha güzel ifade edilemezdi.

Ama “Urvetü’l-Vüskâ” (sağlam kulp, hiç kopmayacak bir tutamak) olarak tutup âlâ-i illiyyîn-i kemâlât”a yükseleceğiniz şey, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna.” (Tîn, 95/6) Yürekten, iz’an ölçüsünde, riyazî katiyetin çok üstünde inanma… “İki kere iki dört eder.” Şüpheli bu; çünkü a’dâtın müsâvî olması şüphelidir; o da bazen üç buçuk yapar, bazen de dört buçuk yapar. Fakat öyle inanmalı ki, riyazî katiyetin üstünde ve bir “Yetmez!” mülahazası ile. Buna Hazreti Pîr, “Hel min mezîd kahramanı” diyor. “Kahraman”ı ben ilave ettim; “Hel min mezîd; daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Seyr ilallah, seyr fillah, seyr maallah, seyr anillâh. O esnada nabzını tutsanız, kalbine kulak verseniz, hâlâ durmadan mırıldanıyordur: “Hel min mezîd / Daha yok mu?!.” Neden böyle diyor? O’na ulaştıktan, O’nda fâni olduktan sonra misyonunu hatırlayarak, bir yönüyle yine halkın içine döndüğü, Efendimiz’in Miraç’tan dönüşü gibi dönmeye muvaffak olduğu zaman bile “Hel min mezîd” diyor. Çünkü nâmütenâhî istikametinde seyr ü seyahat, nâmütenâhidir; bitmez zira “Künh-ü Bârî nâ-kâbil-i idraktir.”

Ondan dolayı Zât’ı açısından O’na “mevcûd-ı meçhul” demiş ehl-i tahkik. Benim sözüm değil, onların beyanı: “Esmâsıyla mâlum, sıfatlarıyla muhât, Zât’ıyla mevcûd-ı meçhul.” Meçhul değil, ihata edilmez, nâ-kâbil-i idrak. Onun için oraya sınır koymuş Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem); Zât’a gelindiği zaman, tevakkufu emretmiş: Âsârını ve ef’âlini düşünün. Enfüste tedebbüre, tezekküre ve teemmüle dalabildiğiniz kadar dalın, mercan adalarına dalıyor gibi. Her dalışta yeni yeni şeyler elde edeceksiniz marifet adına. Fakat mesele Zât-ı Ulûhiyete gelince, -hâşâ ve kellâ- “Nedir?” cevabını akla getirecek, “Kimdir?” cevabını akla getirecek, bir şâirin dediği gibi -o tabiri kullanmıyorum- “Ne idüğü…” tabirini akla getirecek şeylerden tevakkî adına, hemen -bir yönüyle- oraya fikrî/zihnî surlar oluşturmalı. Bu suretle, لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar bulunan)dır.” (En’âm, 6/103) hakikatine sığınmalı; “Sen, Zât’ın hakkında böyle buyuruyorsun.” demeli, “edep temkini” içinde olduğu yere ayağını basmalı!.. Sadece o mevzuda. Öbür tarafta Zât-ı Ecell-i A’lâ (celle celâluhu) Kendini ne kadar ifade buyuracaksa, o kadarına kanaat ederek durduğu yerde durmalı!..

   Süfyâniyet çağı; taylasanlısı da saldıracak cübbelisi de!..

Bu, me’âlîye ait meseleyi ifade etmede, kelimelerin yetmediğinin farkındayım ben de. Yetmeyen kelimelerle bazı şeyler ifade edilince, terminolojiye de vâkıf olmayan insanlar, meseleleri sağa-sola çekiyorlar. Gerçi “sağa-sola” diyorlar da, benim gördüğüm, şimdi çok sağa çekilmiyor, hep sola çekiliyor, arkaya çekiliyor, alta çekiliyor. Böyle sağa çekecek insaflı bir adam çıkmıyor, nedense bilemiyoruz. Herhalde Cenâb-ı Hak bu dönemin insanlarını öyle yaptı ki, her şey bu dönemde sola doğru çekiliyor, şeytanın sola doğru çekmesine karşı, insanlar teyakkuza geçsinler diye. Çünkü az önce de geçtiği üzere, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) Bazıları, bazılarını aldatacak şeyler, mesajlar, sinyaller veriyorlar. Bazen insanlar, şeytanlara mesaj gönderiyor; bazen de onlar onlara yapıyorlar. Kalbde, Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı Sübhânîsi olan o önemli Latife-i Rabbâniyenin yanı başında “Lümme-i Şeytaniye” var. Orası da Şeytanın gez-göz ve arpacığı karşısında tek hedef; sürekli vesvese oklarını oraya saplıyor ve insan, hiç farkına varmadan, onun güdümüne girebiliyor. Çağımızda bu, biraz daha fazlaca oluyor.

Onun için, böyle apan-sapan -uydurma kelime- insanların apıp sapmalarına çok takılmamak lazım. Bir kere, çağın “Süfyâniyet çağı” olması itibarıyla, herkes takılabilir; taylasanı ile takılan da olabilir, cübbesi ile takılan da olabilir, takkesi ile takılan da olabilir, başı açık takılan da olabilir; takılan da olabilir, takılan da… “Garûr” diyor Kur’an-ı Kerim, sonra da “eş-Şeytan” diyor. فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللهِ الْغَرُورُ إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا “… Dünya hayatı sizi sakın ola ki aldatmasın! Yine sakın ola ki, (o çok hilekâr şeytan dâhil), aldatanlar da sizi Allah hakkında (yanlış bilgi, yanlış inanç ve yanlış yaklaşımlarla) aldatmasın. Şüphe yok ki şeytan, sizin için (sinsi ve hileleri çok) bir düşmandır, öyleyse siz de onu düşman edinin.” (Fâtır, 5-6) Evet, “Garûr” yani mübalağa kipiyle, “çok fena, yavuz aldatan, çok çelmeci, çok el-enseci birisi” dedikten sonra, “O Şeytandır” diyor. İşte, çokları, farkına varmadan o şeytanın güdümüne girebilirler.

İnsanların çoğu da bazı yanlarıyla azıcık parlak bir insan ortaya çıkınca, onun arkasından sürüklenebilirler. “Kitle psikolojisi” denen bir şey var. Senelerce Avrupa’da sosyal ihtilaller olmuş; üç-beş tane sergerdan bunları meydana getirmiş. Birbirlerini boğazlamış, öldürmüş, kırmış-geçirmişler. O, ona “Kapkara!” demiş; o da ona “Kapkara!” demiş. Kimin “kara”, kimin “ak” olduğu belli değil. Birbirlerini yemişler, yamyamlar gibi, hafizanallah. Bu tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hep devam edegelmiştir. Çağımızda biraz daha yaygınlaşmış olabilir; telekomünikasyonun yaygınlığı, onu da yaygın hale getirmiş olabilir. Bugün, çeşitli muhabere ve muvâsala imkânları var, her şeye çabuk ulaşılabiliyor; bir şey sorduğunuzda, hemen cevabını almak mümkün. Mesela, hadis okuyoruz, metin okuyoruz, ricâle bakıyoruz; “metin kritiği” diyoruz, “rical kritiği” diyoruz. Merak edip hemen bir aletin düğmesine basınca, hadisin metni ve râvîsi bütün hüviyetiyle karşınıza çıkıyor. Nedir, ne değildir; râvî, “sika” mıdır, “mutemed” midir, “mevsuk” mudur, “hâkim” midir, “hâfız” mıdır; yoksa “kezzâb” mıdır, “zayıf” mıdır, hemen karşınıza çıkıveriyor. Dolayısıyla o, hem “olumlu şeyler” adına kullanılabiliyor; belki insanların bazı şeylere ulaşmasını kolaylaştırıyor, süratlendiriyor; hem de “olumsuzluk” adına kullanılıyor.

İnsanların çoğu, olumsuz olduğundan dolayı, şimdi bu telekomünikasyon, bu muhabere ve muvâsala imkânları, olumsuzluk adına son santimine kadar kullanılıyor; hatta yine yabancı dil ile diyelim, “rantabl” olarak kullanılıyor. “Aman, ânını fevt etmeyelim; onu öyle kullanalım ki, kimleri hasım olarak -baştan- ilan etmişsek, onların canlarına okumak için, onları ciğerlerinden sokmak için!” Ve sokuyorlar da!.. Ama gerçek mü’min, yedi can taşıyordur; onun ciğerini elli defa kobralar soksa, Allah’ın izniyle, o ölmez. “Hablü’l-metin” olan “Urvetü’l-Vüskâ”ya sarılınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, kuyuya atsalar bile, seyyidinâ Hazreti Yusuf gibi, kendini orada emniyette bulur, sonra emniyetli bir kovaya tutunur, sonra biraz sıkıntı ve meşakkatin akabinde Mısır’da nâzır olur; sonra da kendi dininin bayrağını, inancının bayrağını orada dalgalandırır; şehbal açar nâm-ı celîl-i İlahî, onun vasıtasıyla; ne hayırlara, ne hayırlara vesile olur!..

   Devrin Dârü’n-Nedve’si olur da hakikatleri sağından solundan kesip, şeytanca ölçüp biçip hüküm veren Velîd’ler olmaz mı?!.

Bu açıdan da yaramaz mülahazalar, yaramaz düşünceler üzerinde fazla durmamak lazım. “Bâtılı, -haddinden fazla- tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.” Onları çok büyütmemek lazım. Kur’ân buyuruyor: قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise, asıl, Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) Evet, herkes karakterinin gereğini sergiler. “Yalancı”, yalan söyler; “tahrifçi”, tahrif yapar; “ta’yirci”, ta’yîr yapar. İfadeleri ve beyanları değiştiren, siyakından-sibakından koparan, kesen-biçen, yeniden şekillendiren karakterler, her zaman olmuştur.

Ezcümle, Velîd, sözden anlayan birisiydi. Hazreti Hâlid’in babasıydı; diğer bir oğlunun adı da Velîd idi, onu da zincire vurmuştu, din düşmanlığı öyleydi. Fakat Bedir’de de geriye dönmüştü, bazı şeyleri görüyordu; bazı şeyleri görüyor olmasına rağmen, temerrüd ediyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in büyüleyen beyanına vurulmuştu. Semavî Beyan karşısında, aklı başındaysa, kalbi yerindeyse, azıcık ruha ve kalbe açıksa, bir insanın pes etmemesi mümkün değildi. Velîd de bakınca, büyülenmişti orada. Fakat gerçek düşüncesinin aksine bir şeyler demişti.

Kur’an-ı Kerim, onun o andaki halini şöyle anlatıyor: إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ * فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ نَظَرَ * ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ * فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ * إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ * سَأُصْلِيهِ سَقَرَ  “(İnsanların gözünde Kur’ân’ı nasıl mahkûm ederim diye) düşündü, taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca, nasıl da ölçtü biçti! Hay kahrolası, gerçekten nasıl da ölçtü biçti! Sonra, (önemli bir şey söyleyecekmiş tavırlarıyla) şöyle bir bakındı. Ardından suratını astı, kaşlarını çattı. Sonra da arkasını döndü ve (vicdanında Kur’ân’ın İlâhî Kelâm’dan başka bir şey olamayacağını kabul ettiği halde) kibrine yenik düştü. Ve ‘Bu,’ dedi, ‘olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir. Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!’ Bundan dolayı, çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım.” (Müddessir, 74/18-26)

“Kahrolası, geberesi, nasıl da takdirde bulundu?!.” Takdir mi denir ona? Tevbîh, bu ifade. Bir kere daha Kur’an onu beyan ediyor: ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Hay kahrolası, gerçekten nasıl da ölçtü biçti!” (Müddessir, 74/20) Lisân-ı nezihiyle, Kur’ân’ın bu tabiri iki defa kullanması, meselenin şenaatini aksettirmesi açısından çok önemlidir; zira Kur’ân’ın ince, nezih, müeddibâne bir tabiri vardır. فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Kahrolası, geberesi insan, nasıl takdirde bulundu?!. Ha sonra yine geberesi insan, nasıl takdirde bulundu!..” (Müddessir, 74/19-20) Nasıl böyle bir şeye imza attı? Nasıl “Evet!” dedi? Nasıl kalktı, o şeyi -ciddi bir meseleymiş gibi- zavallı, cahil, şuursuz, maşerî vicdana, jurnallere, jurnalcilere duyurdu? ثُمَّ نَظَرَ Sonra baktı. ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ Sonra yüzünü ekşitti, bir yönüyle takallüste bulundu. Sonra döndü, sırtını döndü, sonra takıldı kibrine, yuvarlandı. İmana girmeye mani faktör, kibir; “Kalbinde zerre kadar kibri olan insan, Cennete giremez!” buyuruyor, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm. Sonra da “Ne desem, ne desem, ne desem?!.” Bütün bunlardan sonra, hepsinin arkasından… Eğer bunları müteakip dediği o şey ise, “fe”, fâ-i tâkibiyye veya “bu sebeple” veya “kendi şaşkınlığının ifadesi” olarak فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ “Dedi ki: Bu, olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir.” إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ “Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!” dedi. سَأُصْلِيهِ سَقَرَ “Ben de, çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım.” Kur’an diyor: سَأُصْلِيهِ سَقَرَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ * لاَ تُبْقِي وَلاَ تَذَرُ * لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ * عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ “Çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım. Bilir misin Sekar nedir? Nereden bileceksin ki! O, (içine atılanı) yaktıkça yakar ama bırakmaz ki ölsün. Deriyi kavurdukça kavurur. Başında on dokuz (görevli) vardır.” (Müddessir, 74/19-30)

Azıcık anlayan birisi bile, orada temerrüdü ile, eskiden takılakaldığı şeyler ile, önyargıları ile, şartlanmışlığı ile, o meseleyi doğru olarak gördüğü halde çarpıttı. Onlardan alacağı pâye/alkış veya o “Dârü’n-Nedve”de verilen karara uyma sebebiyle çarpıttı. Dârü’n-Nedve karar verince, birilerinin ona uymaması mümkün değil. Her dönemde Dârü’n-Nedveler olmuştur ve orada bir kısım “senâdîd” (önde görünenler) ve “ekâbir” (büyük başlar) olmuştur. Orada Firavunâne kararlar oluşturulmuştur. Sonra o kararlar, kapıkullarına, halâyıka “Böyle yapın!” filan şeklinde intikal ettirilmiştir. Kapıkulları da, sürüler de, “Onları kes-biç, yeniden şekillendir; iftirada, ta’yîrde, tahrifte bulun!” filan… Falanı karalama, itibarsızlaştırma adına… “Onu itibarsızlaştırınca, arkadakilerini dağıtabilirsiniz!” falan… Görüyorsunuz ki değişmemiş!..

   Müminlere şifa ve rahmet olarak inen Kur’ân, mütekebbir zalimlerin ziyanını artırmıştır.

Kendini debbağın derisi gibi yerden yere vurmayan, makuliyeti, aklîliği, mantıkîliği yerden yere vurur, hiç farkına varmadan. Öyle bir zavallılaşır ki, tarihin sayfalarında yerden yere vurulur, mahşerde yerden yere vurulur. Bu türlü olumsuzlukları yapanlar da yarınsız insanlardır; yarını yok bunların. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “Bilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) Dünyevî makamlarını, mansıplarını, konumlarını, zırhlı arabalarını, gümüş kaplamalı banyolarını koruma adına böylesine tepe-taklak gitmeyi göze alıyorlar. Evet, burada dediği gibi, سَأُصْلِيهِ سَقَرَ Tepe-taklak Cehenneme yuvarlanmayı göze alıyorlar; hiç farkına varmadan, tepe-taklak…

Bu açıdan da bu inhiraflar karşısında paniğe kapılmamak lazım, gözde büyütmemek lazım. Meseleye bir “karakter” meselesi olarak bakmak lazım; “yalancı insanın işi” diyebilirsiniz buna, “Velid işi” diyebilirsiniz, “Utbe işi” diyebilirsiniz, “Şeybe işi” diyebilirsiniz, “Ebu Cehil işi” diyebilirsiniz. Evet, hep öyle olmuş. Nasıl böyle şifâyâb olan reçeteler, bir yönüyle, bazılarının hastalıklarını azdırmış!.. Tabiatları öyle; bazılarını şirazeden çıkarmış, hafizanallah. Ayetler indikçe, bazıları delirmişler. Bu arada, her ayetin inişiyle delirenlerin yanı sıra, daha ilk ayetlerin inişiyle hakkı bulup ona tutunanlar da olmuş. Temiz fıtrat, önyargısız fıtrat, âbide şahsiyet, Hazreti Ebu Bekir gibi. Allah bizi ona bağışlasın!.. Cenâb-ı Hak, ayağının altına başımı koymayı -siz de var mısınız, başlarımızı koymayı- müyesser kılsın inşaallah. Evet, onu bekliyorum ben; onun, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin -Elfe merrâtin Allah onlardan razı olsun veya elfe elfi merrâtin; bin bin defa, milyon defa Allah onlardan razı olsun.- ayaklarının altına başımı koyacağım ân, iştiyakla beklediğim ândır. Hazreti Ebu Bekir, daha ilk anda elini göğsüne götürdü “Bana anlat!” dedi. Birisi öyle dedi; birisi de ayetler indikçe iyice çıldırdı. On üç sene sağanak sağanak Mekke zeminine ayetler indi. Ve onlar da bunu gördüler. Belki vicdanlarını sâlim duygularla dinledikleri zaman, Ebu Cehil gibi, hakikatin bir yanını ifade ettiler: “Biliyorum, yalan söylemiyor bu adam. Fakat ‘Mekke’nin/Kâbe’nin bakımı/görümü bizde!’ sözünden sonra, bir de kalkıp bu Hâşimoğulları’nın ‘Peygamber de bizden!’ demelerini içime sindiremem!”

Kibir/enâniyet/büyüklük ile zehirlenme, kuvvet ile zehirlenme, kabile/tayfa/parti mülahazasıyla zehirlenme, arkasındaki şuursuz kitlelerin kendisine alkış tutmasıyla zehirlenme… Böyle zehirlenme, insanın sâlim düşünmesine mânidir. İnsanları sefalet ve sukût-i hayale bâis üç şey vardır: Aklın kılleti, ruhun zilleti, vücudun illeti. Alîl insanlar, mantıkları/muhakemeleri yok bunların. Dolayısıyla o “Kamer-i Münîr”i gördüğü halde, “hâle”siyle birlikte gördüğü halde, inen her âyet, sağanak sağanak, onun küfrünü artırdı: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ, 17/82) إِلاَّ كُفْرَهُمْ Ancak küfürlerini artırır. Küfrünü artırdı ve o küfür ile öldü. Bedir’e öyle geldi; kadınlara raks ettirdi. “Er-Risale” ve “Çağrı”da gördüğünüz gibi, raks ettirerek geldi. “Medine’de onların işi bitiktir!” dedi. Kimin işinin bitik olduğunu Allah gösterecekti. İşleri orada bitti, sinesine yediği bir mızrak ile “Kalîb-i Bedir”e yuvarlandı. Allah Rasûlü, إِنَّا وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا؟ buyurdu; “Biz, Allah’ın vadettiğini bulduk; siz de Allah’ın vadettiğini buldunuz mu?” dedi.

   Şayet Diyanet’in son raporundaki kıstaslarla (!) sorgulanacak olsa tekfir edilmedik hiç kimse kalmaz.

Evet, o rahmet yağmurları/sağanakları âdetâ onları çıldırtıyor, şirazeden çıkarıyor. Onun için de İnsanlığın İftihar Tablosu’na bile olmadık şeyler söylüyor ve kötülük yapıyorlar. Yüzü suyu hürmetine insanlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hani bazıları bu ifadeye de takılıyorlar. لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ “Sen olmasaydın, Habîbim, kâinatı yaratmazdım!..” Bizim Türkiye’de daha ziyade hocalar, لَوْلاكَ لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, Habîbim, kâinatı yaratmazdım!..” der, Levlâke’yi tekrar ederler. Araplar, لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ derler. Şimdi Kıtmîr bu türlü şeyleri söylerken, hep “hadis diye rivayet edilen…” demişimdir. Fakat “hadis diye rivayet edilen” kaydını kesince oradan, لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاكَ “Mevzu bir şeye -baksana, cahil herif- hadis diyor!” falan… Evet, bir de böyle; bu kesme-biçmenin kerâmeti; “kerâmet”i veya “ihanet”i. Evet, yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı… Üstad Necip Fazıl, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) ile alakalı yazdığı kitaba, “O ki, o yüzden varız!” dedi; “O ki, o yüzden varız!” Tenkit edilecek birisi varsa, onu tenkit etmek lazım.

Şimdi birilerine ait sözleri söylerken, makul bir mahmîle bağlayarak söyleme, âdet-i Kıtmîrâne. Birinin bir sözünü naklediyor, makul bir mahmîle bağlıyorsun. İhtimal, kim, mesela Muhyiddin İbn Arabi bir beyanda bulunmuş… Gördüğünüz gibi, Fütuhât’ı da okuyoruz; İmam-ı Rabbânî’nin Mektubât’ını da okumuştuk daha evvel, Allah’ın izniyle. Netâic’e kendim baktım. Öyle onlara baksalar, sorgulanacak şeyler var onlarda. Efendim, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri, “Cenâb-ı Hak bana şöyle dedi!” diyor; siz de onu naklediyorsunuz; “Bana şöyle dedi!” diyor. Hazreti Bayezid… “Hazret” diyor herkes; menkıbelere, o koca kutbiyeti, gavsiyeti ile geçmiş; kutbiyet ve gavsiyet destanlarıyla yâd ediliyor. “Cenâb-ı Hak bana, ‘Yâ Bayezid! Çok ibadet yapmakla, maksadın Cenâb-ı Hakk’a kavuşmaksa, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur. O’na kavuşmayı düşünüyorsan, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!’ dedi.” diyor. Sorgulasınlar onu!.. “Cenâb-ı Hak bana şöyle dedi.” diyen İsmail Hakkı Bursevî’nin Netâic’ini ve “Rûhu’l-Beyân”ını da sorgulasınlar.

O bakışla, daha nicelerinde sorgulanacak çok şey bulabilirler. Mesela, cin mevzuunda, çok kafaları karıştıracak beyanda bulunan İbn Âşûr’u sorgulasınlar. Önemli bir müfessir; eseri bir heyetin tefsir yazarken çok başvurduğu bir kaynak; o tefsiri de bir Ramazan münasebetiyle gözden geçirdik. Orada da kafaya takılan yüz tane şey vardı. Ama bir heyet; o heyetin hatırına ben bir tanesini bile dillendirmedim. Hele ilk baskısında, fuhşu, para ile zina yapmayı tecviz eder mahiyette, bir türlü nikâhı tecviz eden, kendine “ilahiyatçı” diyen bir insanın, mütalaasını bile dile dolamadım. Çünkü o terbiyesizliği onlar yapabilirler; fakat ben terbiyesizliğe karşı kapılarımı da, panjurlarımı da sonuna kadar kapadım; kapıların arkasına da sürgü vurdum. “Terbiyesizliği bir alanda biri yapacaksa, nasıl olsa yapılıyor, onlar yapsınlar. Ben, terbiye dairesi içinde kalmalıyım!” dedim, bir şey demedim. Ha, onlar anlamadılar bunu!.. İnsan iseler, bir gün anlarlar; hâlâ insanlıklarını yitirmemiş iseler, bir gün anlarlar.

Onlar için de denecek o kadar çok şey var ki!.. Neye göre? Otuz tane tefsiri beraber mütalaa ettik mi, etmedik mi? Otuz tane hadis kitabıyla, Müslim-i Şerifi mütalaa ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Bilmem ne kadar şerh ile Buhârî’yi gözden geçirdik mi, geçirmedik mi? Evet, zannediyorum, alanın mütehassısı profesörler bile, Kütüb-i Sitte’yi okumamışlardır. Benim terbiyem müsait olsa, “Kütüb-i Sitte’yi okumayan a be cahil! Sana hadisçi denmez ki!.. Sana ancak -uydurma bir ism-i tasgîr ile diyeyim- ‘hudeysçi’ denir. Zavallı hadisçikçi… Telaffuz da edemiyoruz, zavallı. Zavallı ise bunlar, kendi yaptıkları şeyin mahcubiyetini varıp kendileri yaşasınlar.

   Teşbih bilmez, istiâreden anlamaz, mecazı görmez nadanlar, Nesîmî’ye ait bir sözün nakledilişini bile çarpıtıp tekfirlerine bahane yapmışlar.

Şimdi, Kıtmîr, sermest-i câm-ı aşk olan (yaratılışı adeta aşkla yoğrulan ve Allah aşkıyla kendinden geçen) birinin sözünü naklediyor. Bunlardan birisi de Mevlânâ Câmi. O diyor ki: يَكِى خَواهْ، يَكِى خَوانْ، يَكِى جُوىْ، يَكِى بِينْ، يَكِى دَانْ، يَكِى گُوىْ “Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor. Biri taleb et, başkalar lâyık değiller. Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Biri söyle, ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir.” Sorgulanır bunlar da: “Her şeyi elinin tersiyle it!”

Biri diyor ki, “Ey sâkî aşkın oduna…” Büyük, kutup sayılabilen büyüklerden; Pîr-i Küfrevî hazretlerinin serkâr halifelerinden bir tanesi. Diyor ki: “Ey sâkî aşkın oduna / Yandıkça yandım bir su ver.” Şimdi, Tasavvuftaki sembolleri bilmiyorsa câhil, siz de bunu bir yerde, bir söz münasebetiyle söylemişseniz, alır değerlendirir. “Ey sâkî aşkın oduna / Yandıkça yandım bir su ver. // Düşeli dilber derdine / Yandıkça yandım, bir su ver!” (…) “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nûr-i cihan / Verir hayat-ı Câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!”

Ve yine diyor ki, o büyük halife: “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem / Ma’mur eyle bu harâbı, lütf-i izhardır bu dem.” “Allah Allah!.. Adam meyhaneci, baksana şu söze!” filan derler; “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem.” Birinin sözünü naklediyorsun… Sermest-i câm-ı aşk olan birinin sözü… “Sâkî” tasavvuf ifadesinde nedir? O, mürşîd-i kâmil. “Şarap” nedir? Aşk, aşk-ı hakiki, iştiyâk-ı likâullah. “Vakt-i iftar” nedir? Bir vuslat ânı. Yakalamış bir ân-ı seyyâle ki, binlerce seneye muadil geliyor. O mülahaza içinde bir şeyi seslendiriyor: “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem / Ma’mur eyle bu harâbı, lütf-i izhardır bu dem.” diyor..

Ve yine mecâzî aşk mahiyetinde söylüyor ama sembol bunlar. Diyor ki: “Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı / Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.” Nüshalara geçen şekliyle “gülber” diyor; doğrusu, “gülberg” olmalı, yanak demek. “Bir güzel isterim ki, yanakları kıpkırmızı olmalı!..” diyor. Büyük, kutup… Doksan yaşında söylüyor bunu. “Dilber” ile İnsanlığın İftihar Tablosu kastediliyor. Sembolden haberi yok!.. Teşbihten anlamıyor, cahil!.. Siz onun sözünü naklediyorsunuz orada:

“Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı,

Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.

Sahn-ı sînesi nûr ola, cîm-i cemâli hûr ola

Güneş gibi fehûr ola, öylece dilber isterim!..”

Derdi, davası, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm. Sermest-i câm-ı aşk olmuş, kendinden geçmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun güzellikleri karşısında bayılmış ve duygularını ifade etme adına sembollere başvuruyor, teşbihlere başvuruyor, istiarelere başvuruyor. Teşbih biliyorlar mı, istiare biliyorlar mı, bilmiyorum!.. Dolayısıyla “Baksana adam ne dedi?” diyorlar.

Nesîmî bir şey söylüyor. Bu Nesîmî, maktul olan Nesîmî midir, başka Nesîmî mi? Pîr-i Küfrevî’nin halifelerinden de bir tane Nesîmî vardır. Baştaki, öndeki mısralardan birinde diyor ki: Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin! / Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.” Onun bu sözünü naklediyorsun; ona ait bir şey. Fakat üstünden-altından koparıp meseleyi çarpıtıyorlar, “Baksana, kendisine Hak’tan nidâ gelmiş!..” Biraz evvel bahsettim; kendilerine Hak’tan nida gelenler, açıktan açığa söylüyorlar. Biz, o kapının kıtmîri bile olamayız; kendimi yüz defa, bin defa ifade ettim. Evet, diyor ki:

“Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin!

Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.”

(…)

“Nesîmî, Sâki lütfundan bu gün mest-i tecellîdir,

Beni mest eyleyen dâim o meyden Mustafâ gördüm.”

“Bir kadeh şarap içtim ki, onun içinde Hazreti Muhammed Mustafa’yı gördüm” diyor. O semboller, o teşbihler, o istiareler… Fakat Nâdanlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divânelerin hemdemi divâne gerektir.” (Ziya Paşa) Evet, “Nâdân ile sohbet zordur, bilene / Nâdân söyler, ne gelirse diline.” Ve “Sohbet-i bâ-nâdân, alâmet-i nâdânist.” Sâdî, Gülistan’ında diyor. “Cahil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok.” Onlara demiyorum, başkalarına diyorum ben bunu ama birisi öfkelenmiş, öfkesini alamıyor böyle, belki bunları söylüyor.

   Dünyaya peylenip ilmi, hakkı, hakikati ayaklar altına alarak, kesme, biçme ve çarpıtmalarla koca bir camiayı karalayan o yarınsızları Allah’a havale ediyoruz!..

Bırak!.. Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e  فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü (Kur’ân) yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyurduğu gibi, sen de her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havale et!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ * أَعُوذُ بِاللهِ مِنْ هَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ * اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، اَللهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Onların bütününden Allah’a sığınıyoruz. Allah’ım o şerirlerin tamamını Sana havale ediyoruz. Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Ey âlemlerin yegane Rabbi, Rabbimiz!..”

Böyle çarpıtmalar… Ama zannediyorum uyanık maşerî vicdan, bunların hepsinin mahiyetinin ne olduğunu görecek, değerlendirecek. Değişik kanallarla, yollarla topluma, maşerî vicdana ulaşacak; herkes neyin ne olduğunu görecek. Birileri iftira, tezvir, tahrif, tağyir ve karalamaları ile tarihin sayfalarına kapkara mevzular olarak intikal ederken, esasen siz de onlar tarafından yâd-ı cemil olarak yâd edileceksiniz.

Çok yadırgamayın!.. Hazreti Nuh’a “sâhir” demişler, “kâhin” demişler, “büyücü” demişler. Hazreti Hûd’a başka bir şey demişler. Hazreti Sâlih’e başka bir şey demişler. Hazreti Musa’ya başka bir şey demişler. Demişler… Efendimiz’e demedik bir şey bırakmamışlar. Demedik şey bırakmamışlar… Demek ki, bu yolda yürüyenlerin kaderi, böyle!.. Onun için, “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam u felek, böyle gelmiş, böyle gider.” “Zuhura gelir -ne ise- hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Bu son ikili mısralar da, Enderûnî Vâsıf’a ait. Keşke onların da Enderûnî Vâsıf kadar iz’anları olsaydı.

Yazık ettiler!.. Ben hakkımı helal ediyorum; öbür tarafa mahsus olanı da. Fakat incittikleri bir maşerî vicdan varsa, “Onları da ben helal ettim!” demek, benim küstahlığıma verilir; “A be terbiyesiz, sen kimsin ki, böyle halka diş gösteren, salya atan insanlara ‘Hakkımı helal ettim!’ diyorsun!..” derler, yakamdan tutarlar. “Isırmak”, başkalarının karakteriymiş. “Salya atmak”, başkalarının karakteriymiş. “Karalamak”, başkalarının karakteriymiş. Kes-biç-yapıştır, tahrif et, tağyir et…

Bırakın onları!.. Maşerî vicdan, yaptıkları şeyleri, çamurları onların yüzüne er-geç çarpacak. Onlar da ettikleri şeylerin nedametiyle iki büklüm olacak ve acındırıcı bir bakış ile sizin gözlerinizin içine bakacaklar. Bugün olmazsa yarın… Ve yarınlar yarını sayılan ya müthiş veya da muazzam bir “yarın”. Bir yarın var ki, hem çok müthiş, hem de çok muazzam. O muazzama tâlip olanlar, bugünün müthiş hadiselerine göğüs germeliler; Hazreti Ali gibi, سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي أَصْبَرُ عَلَى أَشَدَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabırdan daha şiddetlisine sabredeceğimi sabır anlayacağı âna kadar, dişimi sıkıp sabredeceğim!” demeliler.

Hâsılı, Allah, alınıp-satılmaktan, peylenmekten muhafaza buyursun. Evet, ben “fiyat” falan diyemem. Bizim sevdamız, -esasen- gözümüzün nuru, aşk u iştiyak içinde beklediğimiz tek şey, tek şey, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın da “Bunlar da bizdendi!” demesi. Bir iddia yok… Defaatla dedim, siz şahitsiniz; yüz defa demiş miyimdir? “Sizin içinizde bulunduğumdan dolayı, Cenâb-ı Hak, mahşerde bana da ‘Yaramaz, sen de geç!..’ falan der mi?!.” Yüz demiş miyimdir; belki daha fazla?!. Evet, kendime böyle baktım ve bunları başkalarının yaptığı gibi bir “Estağfirullah!” yatırımı için de değil, inandığım için yaptım.

Bamteli: AKTİF SABIRLA SABREDECEĞİZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Dünya, içiyle-dışıyla bir kitap fuarı..

Nümâyân her yanında ulûhiyet esrârı,

Dönüyor, temaşa edince, insanın başı,

Marifet nurları sarıyor bütün efkârı.”

Bu nazar nerede, biz neredeyiz?!. أَيْنَ هُوَ، أَيْنَ نَحْنُ Koca kâinatı, bir “kitâb-ı kebîr” (büyük bir kitap) gibi, mütalaamıza sunmuş. “Arz” aşağıdan yukarıya olduğu için, orada “arz” tabirini -dil esprisi açısından- kullanmamak lazım; “sunmuş” ve “Alın, bu kitabı mütalaa edin!” buyurmuş. Derin bir kitap; okuyamıyoruz!.. Paragraflar arası, cümleler arası münasebeti kuramıyoruz. Efendim, Samanyolu’dur, başka kehkeşanlardır… Bir buçuk milyar galaksi varmış, her galaksi içinde şu kadar sistem, bir milyar sistem varmış… Sonra, “Kudret” ve “İrade”siyle önümüze serdiği, “Kudret ve İrade meşherleri” diyeceğimiz, “İlim” programına göre Kudret ve İrade meşherleri… Kocaman bir kitap, okuyamıyoruz onu!.. “Madem okuyamıyorsunuz; Ben size onun sayesinde kâinatı da okuyacağınız/okuyabileceğiniz bir kitap göndereyim! Bir Beyan!.. O Kur’an-ı Kerim, onu (kâinat kitabını) okuyor, onu dinleyin!..”

   “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor!”; Allah’ı tanımanın ve yaratılış sırlarına ermenin yolu, o sese kulak vermektir.

Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Sus; kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” O kocaman meşherleri, kâinat kitabını hallaç edercesine Kur’an-ı Mu’cizü’l-beyan, okuyor. “Takıldığınız yerler varsa, benim Nebî’m (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona tercüman; şerhler, hâşiyeler düşerek, ‘Sünnet-i Seniyye’si ile. Onu da tam anlayamıyorsanız, husûsî bir cemaat yarattım Ben (celle celâluhu); müçtehidîn, müceddidîn, ulemâ-i âmilîn/kâmilin. Onlar, o meselenin doğrusunu anladılar. Bir de kulaklarınızı onlara açın!”

Mesmûâta dair Allah’tan gelen mesajların yanında, bir de kulaklarınızı onlara açın. O zaman, kulaklarınızı açınca, gözünüz de açılacak. Evvelâ kulakları açmak, mesmûâta karşı. Çünkü sadece gözü açmak eğer yetseydi, kâinat kitabını hallaç edenler, Allah’a ulaşırlardı. Binlercesi, onu didik didik ettikleri halde, hâlâ yollarda; Firdevsî destanlar kesip duruyorlar, iki adım atamamışlar. Öyle ise evvelâ “mesmûât”, sonra “mubsarât”; kulaklarda tın tın hakikatin sesi, nağmesi; bestesi güftesine uygun, güftesi bestesine uygun. Onu dinleyin. Sonra kâinattaki besteyi de duyacaksınız, güfteyi de duyacaksınız/anlayacaksınız. Yazan’ı (celle celâluhu) da tanıyacaksınız, “Seslendiren”i (sallallâhu aleyhi ve sellem) de tanıyacaksınız, onun şerhini/hâşiyesini de tanıyacaksınız. Onu tanımanın yolu da, onları tanımadan geçiyor. Bu argümanları tanımadan ve doğru yorumlamadan, O’nu tanımak ve O’nu bilmek mümkün olmayacaktır.

Zira رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِكُمْ “Sizi en iyi bilen, Rabbinizdir” (İsrâ, 17/54) Kendini en iyi bildirme mevzuunda da, sizi gerekli donanımlarla donatmıştır; “Gelin, Beni bilin!” وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, bana kulluk etsinler -İbn Abbas yorumuyla, Beni bilsinler, Beni tanısınlar- diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) Bilip tanımayınca, kulluk şeklî olur, folklor olur. Yatar-kalkarsınız, aç durursunuz, para harcar hacca gidersiniz; şekildir bunların hepsi. Fakat özü, esası ve ruhu, bir yönüyle o meselenin kalbe ve tabiata mal olmasıdır, sizin bir parçanız haline gelmesidir. Namazlaşmak, oruçlaşmak, haclaşmak; o işin tâ kendisi olmak. Kendisi olmayınca ki bu, meselenin “hakka’l-yakîn” ufkudur; onu -eskilerin tabiriyle-  “mahiyet-i nefsü’l-emriye”sine uygun, nasıl ise öyle, tanımanız mümkün değildir. Mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tanımanız mümkün değildir; fakat tanıtmak için Allah, yapılacak her şeyi, on katı ile yapmış; laubaliler anlamasalar bile, lakaytlar anlamasalar bile!..

Atıp tutmayı bırakmak lazım; iddiayı bırakmak lazım!.. İddia, atıp-tutma, “olma”nın önünde en büyük bir engeldir. Bunları atmadan bir insan, “olma” denen o ufka ulaşamaz. O olmayınca da, hep “ham” tadı verir, ekşi, tuz-biber.

   “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..”

Bu girizgâhtan sonra bugünkü mevzuya geçelim: Malın mülkün gasp edilmesi, zindan, gaybubet, hicret. Bunların hepsi, musibet kategorisi içinde mütalaa edilebilecek şeyler. Bazılarına “tam musibet” denir, bazılarına “nisbî musibet” denir. Fakat hani bunların bir zâhiri durumları itibarıyla ifade ettikleri şeyler var. İfade ettikleri şeyler acı, ızdırap… Onun için dişini sıkıp sabretmek lazım.

Hazreti Ali’ye nispet edilir, Kıtmîr de Arapçasını tahta kulübeme asmıştım. O tahta kulübeden ayrılırken, sevdiğim arkadaşlarımdan -belli bir dönem belki talebelik yapan- bir arkadaşımız, her halde o levhayı aldı: سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي أَصْبَرُ عَلَى أَشَدَّ مِنَ الصَّبْرِ “Öyle dişimi sıkıp sabredeceğim ki, sabrın kendisinin de kafasına ‘Dan!’ diyecek; dahasına sabretmeye teşne bulunduğumu anlayıp da kafasına ‘Dan!’ diyecek!..” Sabır… Evet, bu söz, farklı bir meal ile bizim elektronik levhalarda da var.

Sabrın çeşitlerini biliyorsunuz. Önce, ibadet u tâate karşı sabır ki, hem onun sıkıntılarına/meşakkatlerine katlanma, hem de onun için zaman ayırma, ara vermeden, hiç fâsıla vermeden onu devam ettirme. Biz bunları ifade için sabra bir kelime daha ilave ediyor, “aktif sabır” diyoruz. Sadece durağan bir sabır değil, aktif sabır. Sürekli o sıkıntıları göreceksin ibadet u tâatten; mesela, hadis-i şerifin ifadesiyle, إِصْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Abdest almanın çok zor, çok çetin olduğu şartlar altında abdest alacaksın.” Namaza gitmenin çok zor, çok çetin olduğu bir dönemde, namaza gideceksin. Günlerin çok uzun olduğu yerlerde -Kutuplara doğru, Kuzey Kutba doğru- oruç gelip çatacak, oruç tutacaksın; yirmi saat belki, oruç tutacaksın. Takvimini, sana yakın -yirmi dört saatin söz konusu olduğu- yerlere göre ayarlayacağını fukahâ-i kiram söylüyor. Sabredeceksin; her gün bir kere daha kendini sabırla ortaya koyacaksın. Hacca giderken hem sıkıntısına, hem para harcamaya, hem orada maruz kalacağın şeylere sabredeceksin. Namazda sabredeceksin. Alın teri ile kazandığın şeylerde sabredeceksin!..

Bir de hani bir şeye daha sabretmek lazım: Alın teri ile kazanacaksınız. Sineleriniz, himmet ile çarpacak. Doğrudan dişinizden-tırnağınızdan -Türk atasözüdür, dişinizden-tırnağınızdan…- artırdığınız şeylerle eğitim faaliyetlerine hizmette bulunacaksınız; burs vereceksiniz, okul yapacaksınız, üniversiteye hazırlık kursu açacaksınız. Eğitimin her şeyin üstesinden geleceği inancıyla, malınızı bunlara harcayacaksınız. Evet, bu bir sabır ister. Fakat onun ötesinde daha ağır bir sabır da şudur: Siz bu mevzuda civanmertçe infakta bulunacaksınız; sahabe gibi, Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, dişinizi sıkıp malınızın hepsini, yarısını, üçte birini, dörtte birini vereceksiniz; en küçüğü kazandıklarının dörtte birini vermişler, siz de vereceksiniz. Sonra elin oğlu gelip el koyacak buraya. Bir kısım gâsıplar tayin edecekler ve onlar da o müesseseyi sizin gözünüzün içine baka baka batıracaklar, iflas ettirecekler. Siz bakacaksınız; emeğiniz, semeğiniz, oradaki hatıralarınız, çok ciddî, derin, sizi yaralayan nostaljiler… Burnunuzun kemikleri sızlayacak… Bir zamanlar içinde bulunduğunuz, gezdiğiniz-tozduğunuz, hizmet verdiğiniz müesseseler; fakat Ali Baba’nın Haramîleri, günün SS’leri (Schutzstaffel; Hitler’in özel askerleri) gelip oraya el koyacaklar, gözünüzün içine baka baka. Bunu yaparken de bu “kâfirce işi, kâfirce işi, kâfirce işi” dinin ruhuna uygun yapıyormuş gibi arkalarındaki vandallara anlatacaklar ve onları da şeyin arkasından sürüklenen yığınlar gibi arkalarından sürükleyip götürecekler. Bir de bunları görüp, bunlara sabretme var!..

Belli bir dönemde, üniversiteden mezun olmuş, çiçeği burnunda arkadaşlar, ilk planda külah içinden kuraları çekmiş, coğrafyada yerini bilmedikleri ülkelere gitmişler; oralarda dişlerini sıkmış ve aynı zamanda bir amele gibi, halayık gibi çalışmış, müesseseler kurmuş, okullar açmışlar. Günümüze gelinceye kadar dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okul açmışlar. Sonra birileri güve gibi gidecek, oralara musallat olacak; onları kemirecek, bitirmeye çalışacak, yıkmaya çalışacak. Güvelerin onları yediğini görünce, içiniz yanacak, insan olarak, hayıflanacaksınız, “Yazıklar olsun size!” diyeceksiniz. Ama bunların hiçbiri, sizin o esnadaki yaralarınıza tedavi olmayacak, reçete olmayacak. Sabır!..

Evet, سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي صَبَرْتُ عَلَى شَيْءٍ أَمَرَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim.” Sabır, sabırdan daha ağırına, daha çetinine dişimi sıkıp sabredeceğimi anlayacağını âna kadar ‘Sabır!’ diyeceğim. Cenâb-ı Hakk’ın Esma-i Hüsnâ’sı arasında, Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği isimler içinde, en son gelen اَلصَّبُورُ Allah, “Sabûr”dur. Hemen, insanları cezalandırmıyor; mehil mehil üstüne veriyor onlara. Hemen tecziye etmiyor, akıllarını başlarına alırlar, öbür tarafa bırakmazlar diye; fakat temerrüd edip, inat edip “İlle de benimki o tarafa kalsın!” diyen bir sürü mütemerrid var, münkir var, mülhid var.

Bu sabır çeşitlerine daha değişik şeyler de ilave edebilirsiniz. Mesela hususi mahiyette diyeyim ben: Maskat-ı re’sim (dünyaya geldiğim yer); içinde dedemin hânının bulunduğu, başkalarını misafir ettiği, doğup büyüdüğümüz ev; babamın, amcalarımın, belki onların babalarının, onların babalarının, onların da babalarının içinde doğup-büyüdüğü ev. O ev, bir restorasyondan geçirilerek vakfediliyor, milletimize bedava hizmet etsin diye. Gelip onun da tepesine konuyorlar. Yâ Sabûr!.. Üstadımızın gelip misafir olduğu -yine- dede hanı; misafirhane olarak yapmışlardı, orayı da. Yaz günlerini değerlendirmek için kadın-erkek talebeler, gidip orada kamp yapıyorlardı. Dede hanı; Üstad da Van’dan alınıp Korucuk köyünden geçirilirken orada misafir kalıyor. Orayı yeniden gözden geçirmiş, restore etmiş, kalınır bir hale getirmişlerdi. Fakat vakfa vermişler, hüsn-ü niyetle; “En emin bir yer; biz de emniyet ve güven içinde kullanırız!..” Ali Baba’nın eşkıyaları, gelip oraya da, onun tepesine de binmişler. Buyur, sabret; bütün bunlara sabret!.. Hepsinin içinde dünya kadar hâtıralarınız var; yatmanız var, kalkmanız var, oturmanız var, arkadaşlarla toplanıp görüşmeniz, konuşmanız var; geçmişiyle alakalı hâtıraları dillendirmeniz var, destanlaştırmanız var. Buyurun sabredin!..

Amnofis, böyle yapmamıştır; Ramses, böyle yapmamıştır; İbnü’ş-Şems böyle yapmamıştır. Bunlar, Mısır’ın meşhurları, herkes bildiği için söylüyorum. Sezar, böyle yapmamıştır; Hitler, böyle yapmamıştır. Biraz Lenin’den şüpheleniyorum, “O öyle bir şey yapmış mıdır acaba?” filan diye!.. Buna, insanın Leninleşmesi denir, Stalinleşmesi denir; isterse ara sıra, abdestli-abdestsiz, câmiye gelsin, ön saflara geçsin. “Bak, ben de geliyorum!..” Ubeyy İbn Selûl de öyle yapardı; öyle görünürdü. Abdesti var mıydı, yok muydu? Hatta gusül abdesti var mıydı, yok muydu, belli değil. Evet, bu yaptıkları şeylere bakınca, o mevzudaki o dinî hassasiyete riayet edeceklerine ihtimal vermiyorum ben. Ama bu mesâvîler, bu me’âsîler, öbür tarafta ortaya dökülecek; o günahlarla onları tartarken Hazreti Deyyân, arsa-i mahşerde kırılacak Mizân!..

   Zindan, musibetin büyüklerindendir; ne var ki, hâlis mümin orayı muvakkat bir çilehane olarak görmeli ve dişini sıkıp “Medrese-i Yûsufiye” haline getirmelidir!..

Zindan… Her dönemde olmuş bu. Daha eskilere gitmeden, devr-i Risâletpenâhi’de zincire vurmuşlar sahabileri; babası vurmuş, annesi vurmuş. Çok benziyor; aile fertlerini birbirinden koparma mevzuunda, müşriklerin Müslümanlara yaptıkları şeylere o kadar benziyor ki!.. Mesela, Velid İbn-i Velid, Hazreti Hâlid İbn Velid’in ağabeyi. Babası, oğlunun adını da Velid koymuş. Hazreti Velid, ömrünü Mekke döneminde hep zincirde geçiriyor. Habbâb da öyle geçiriyor. Ve diğerleri… Orada çölde, o sıcakta, beyinleri kaynayarak ölüyor niceleri. Aynen… Günümüzde de nice insan öldü; nice insanın ırzına geçildi; nice insan, zindanlarda çırılçıplak hale getirildi; niceleri orada eskileri, o Firavunları unutturacak mezâlime maruz bırakıldı. Evet, zindan… Zindana karşı sabır, zannediyorum, belâ ve musibetlere karşı sabrın en ağırlarından bir tanesi.

Bir-iki defa o mübarek yerin (zindanın/Medrese-i Yûsufiye’nin) cefasını, Fakir de gördü. Fakat itiraf etmeliyim ki, ne 27 Mayıs’ta darbe yapanlar, ne o 12 Mart’ta darbe yapanlar, tutuk evine, sonra da hapishaneye koyanlar, bunların yaptıkları saygısızlıkların onda birini yapmadılar. Onlardan o saygısızlığı görmedim, mübalağa yapmıyorum; yine yiyeceğimizi veriyorlardı, bir tokat vurmadılar. Bir tokat vurmadılar, bir saygısızlık göstermediler. Günümüz SS’leri gibi gelip malınıza-mülkünüze el koymadılar. O 12 Eylül’de Bozyaka vardı, gelip el koymadılar. Yamanlar’ın bir binası bitmek üzere idi, birinin de temeli atılmıştı; gelip el koymadılar, “Bunlar bizimdir!” demediler. Bir şom ağızın “Milletin malını, millete iade ediyoruz!” dediği gibi demediler. Bağışlayın, bu çirkin laflar geliyor da, muktezâ-i zâhire mutabakatı açısından, kelâmın hatırına söylüyorum: “Vandal”, diyor ki, “Milletin malını, millete iade ettik!” O millet, canını dişine taktı, helalından kazandı ve her şeyin “eğitim” ile halledileceğine inanarak, okullar yaptı, yurtlar yaptı, pansiyonlar yaptı, fakir talebeye burs verdi. Fakat gelip SS gibi onun tepesine kondular. Milletin meşrû malının tepesine konuyorlar; örneğini verdim az önce. O askerî darbelerde, askerî hınç ile gelen insanlar, o terbiyesizliği, o saygısızlığı yapmadılar.

Bu itibarla da çok farklı bir dönem yaşıyoruz. Bu meselenin bir yanını, “zindan” teşkil ediyor. “Sen, ByLock kullanmışsın!”, zindan… “Senin üzerinden, üzerinde 1 rakamı yazılı dolar…”, Bir de “F” varsa seri numarasında, belli artık, tamam, “siz”den; zindan… İçeriye alıyorlar; “Sonra ifadeni alırız; hele bir sene yat, sonra düşünürüz onu! Bir yolunu buluruz onun!..” Bir “çatı dava” filan, milletin canına tak diyeceği âna kadar orada… Basit şeylerden dolayı zindan…

Orada dişini sıkıp sabretmek lazım; “Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler!” deyip, dişini sıkıp sabretmek lazım. “Hakk, şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayr eyler / Ârif, ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler!” de, dişini sık; zindanı “Medrese-i Yûsufiye” haline getir!.. Tutamadığın oruçları tut, kılamadığın namazları kıl; “Doğru kılamadım!” dediğin namazları kıl orada. Zindanı bir halvethâne -eski velilerin, hususiyle Halvetîler’in çilehaneleri gibi bir çilehâne- sayarak, orada tasaffî etmeye bak!.. Tâbir-i diğerle, “Hayvaniyetten sıyrılmaya, cismâniyeti bırakmaya, kalb ve ruhun derece-i hayatına -orayı miraç yaparak- yükselmeye bak!..”

Evet, zindan, bir Medrese-i Yûsufiye haline getirilmeli!.. Hazreti Pîr “Yusuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir ve hapishane bir nevi Medrese-i Yûsufiye olur.” demiş. Hazreti Yusuf da orada nicelerinin imanına vesile olmuş ve Mısır’da, mebdei hapishaneden başlamak üzere Müslümanlaşma olmuş. Gönüllere girmeye bir seyahattir o. Bunları düşünmeli ki, şu anda çektiğimiz şeyleri tadil edici faktörlerdir bunlar. Dişini sıkıp sabretmek lazım; sabır zindanın da sevabını kazandırır. Ne gibi? Sürekli namaz kılmış gibi, oruç tutmuş gibi, Hacca gitmiş gibi sevap kazandırır.

   Zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir.

Belki bazıları da gaybûbet ediyor, oraya girmemek için, dışarıda duruyor. En azından, eşi vardır, çocukları vardır; onlar için teselli kaynağı. Veya bir yolunu bulup birine haber veriyor, “Falanlara bakın!” Bunun için gaybubet ediyor onlar da, bazen içte, bazen de dışta. Onlar da onun sıkıntısını çekiyorlar; çarşıya çıkamıyor, pazara çıkamıyor, işlerinin başına gidemiyorlar. Bir de bu arada “Her an bir baskın olabilir!” endişesiyle yaşıyorlar. Dahası, yakın akraba ve taallukatının yanında kalıyorlarsa şayet, “Siz niye böyle bir şakîyi, eşkıyâyı, terör örgütüne mensup birisini korudunuz, kolladınız?” derler, onlara da bir şey yaparlar diye, onun da sancısını çekiyorlar. Bu da yine büyük bir sabır mevzuu; ona katlanmak gerekiyor.

Burada antrparantez ifade edeyim: İster zindandaki, ister gaybûbet eden, zâlimin işini kolaylaştırmama adına, yaptıkları şeyleri yapmalılar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde bir vebaldir, bir günahtır. Ne Efendimiz ne de diğer peygamberler ve selef-i sâlihîn, zalimlerin işini kolaylaştırmışlardır. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Mekke müşriklerinden ayrılıp Medine’ye gitti. “Kaçtı!” demiyorum; “kutsal yolculuk”, “Sevr sultanlığı”, “kutsal yol”, “kutsal şehrâh”; çünkü umumî işlek yoldan gitmediler, âlemin gitmediği bir yol takip ettiler; “gitti!” demek de ne demek, “şereflendirme”dir o, başka bir yeri şereflendirdiler. Gitti Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); kâfirin/zâlimin işini kolaylaştırmamak için. Hazreti Musa, Medyen’e gitti, Firavunların işini kolaylaştırmamak için. Koca “Nâsıralı Genç” diye bilinen seyyidinâ Hazreti Mesih, oradan oraya kaçtı, oradan oraya kaçtı; üç insan buldu, onlara bir şey anlatmak istedi; beş insan buldu, onlara bir şey anlatmak istedi. En-nihayet, bir yerde, Havarilerin de bulunduğu bir yerde, evini bastıkları zaman, Allah (celle celâluhu), Onu (aleyhisselam) vücûd-i necm-i nurânîsiyle mi, vücûd-i hâkânîsiyle mi, nezd-i Ulûhiyetine aldı, semalardaki tahtında, tahtını otağ yaptı, oraya oturttu. İşin mâhiyet-i nefsü’l-emriyesini idrakten âciziz. Söylediğim sözler biraz da o aczi aksettirici mahiyette; siz anlarsınız, Kıtmîr’in o mevzudaki hassasiyetini.

Bir de hicret meselesi var. Hicret… Şimdi, bir yönüyle boşluğa atılma gibi, bir çağlayana salınma gibi, bir şeye salınıyorsun ki, o deryanın nerede sona ereceği, nerede senin bir sahile yanaşacağın, yanaşıp dışarıya çıkacağın belli değil. Akıp gidiyorsun orada… Dolayısıyla mebdeinde çok ciddi bir ızdırap çekersin; çünkü bir meçhule doğru akıp gidiyorsun. “Kanada’ya mı gitsem, Brezilya’ya mı gitsem, Arjantin’e mi gitsem, Şili’ye mi gitsem? Nereye gitsem, nereye iltica etsem?!.” Bu, bir. İkincisi; “Malıma-mülküme el koydular, o gittiğim yerde ne yapabilirim?!” Soruyorum bazılarına, “Ne yaptınız?” Hiç öyle bir işin insanı değil; “Bir tane araba buldum, dolmuşçuluk yapıyorum!” diyor. Öbürü, “Biz de böyle beş-on kuruş bir şey bulduk; hanımlarımız -Allah razı olsun- orada ekmek yapıyorlar veya bizim yemek kültürümüze dair bir şey yapıyorlar, onu satıyorlar, onunla geçinmeye çalışıyoruz.” diyor. Bir iş tutturuncaya kadar ızdırap içinde kıvranıyorlar.

Hicret… Ve aynı zamanda bunlar, dışta muavenet oluşumları teşkil ediyorlar; bu kadarcık olsun eli kolu açık olmayan, daha doğrusu eli-kolu bağlı bulunan insanlara yardım etme adına heyetler oluşturuyorlar; “Acaba, bu elde ettiğimiz şeyden beş-on kuruş artırıp o mağdurların yardımına koşabilir miyiz?!.” Onu yapıyorlar. Şimdi bu yönüyle de hicret, hicrettir.

Esasen, bunların hepsi o ilklerin gölgesinde yaşanan mazlumiyet ve mağduriyetlerdir. O “zindan”ı, hakikî manada yaşayan, o “gaybubet”i hakikati manada yaşayan -ki, Efendimiz de yaşamıştır onu-, o “hicret”i hakiki manada yaşayan insanların zindanlarının, gaybubetlerinin, hicretlerinin gölgesi olarak, o işin izâfîsi olarak günümüzde de yaşanıyor.

   Cenâb-ı Hak, her birimizi ayrı ayrı mağduriyetlerle imtihan ediyor; bize düşen, nerede bulunursak bulunalım, konumumuzun hakkını vermeye çalışmaktır.

Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ اْلآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhirette verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. Ah, (insanlar) bunu bir bilselerdi!” (Nahl, 16/41) Bir ayet, bu. “Zulme uğradıktan sonra hicret edenler var ya, dünyada, Ben onlara güzellikler hazırladım.” buyuruyor Allah (celle celâluhu). İnşaallah, günümüzdekiler de gittikleri yerlerde, Güzeller Güzeli’nin (celle celâluhu) güzelliklerini anlatmak suretiyle, “Şimdiye kadar niye gitmedik?” dedirtecek şekilde, çok önemli bir misyonu edâ etmiş olurlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Hicret, bu. Cenâb-ı Hak, oralarda geniş imkânlar bahşeder, çok rahat hareket edebilirler.

Önemli olan, içinde bulunduğumuz konumu “rantabl” olarak değerlendirmektir. Şimdi buraya -min gayr-i haddin- çıkardınız. Ben buranın hakkını verdim veya veremedim, ayrı bir mesele. Fakat demek ki buraya çıkma bir şey ifade ediyor; öyle ise, buranın hakkını vermek lazım. Orada duran da, oranın hakkını vermesi lazım; şu mihraba geçen kimse de onun hakkını vermesi lazım; o minbere çıkan insan da oranın hakkını vermesi lazım.

Her konumun hakkını vermek lazım; her konumu, rantabl değerlendirmek lazım. Efendim, bunun açılımı şu: “Şimdi bu durumda daha ne yapılabilir? Bu imkânlar içinde daha ne yapılabilir?” مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden, haybet yaşamaz!” “Şimdi bu pozisyonda olan insan, ne yapabilir? Ne yapmalı ki, yarın ‘Keşke şunu da yapsaydım!’ dememeli!..” Ortak akla müracaat ederek, meşverete başvurarak, işte o yapılmalıdır. Bazıları öbür tarafa gidince, “Keşke, keşke!” diyecekler. “Yarınlarda ‘Keşke, keşke!’ dememek için, şimdi ne yapmalıyım?” demeli, konumunu rantabl olarak değerlendirmeli, Allah’ın izni ve inâyetiyle..

“Doğacaktır sana vaad ettiği günler, Hakk’ın,

Kim bilir, belki yarın; belki yarından da yakın.” (M. Akif)

***

“Mü’mine sadakat yaraşır, görse de ikrâh,

Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” (Ziyâ Paşa)

***

Zâlimlere bir gün dedirtir Hazreti Mevlâ,

Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ” (Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yûsuf’un kardeşlerinin ona dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yûsuf, 12/91) dedirtir.” (Ziya Paşa)

Vesselam.

Bamteli: DÜNYA ŞEFKATE MUHTAÇ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir.

Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır.

Gelirse gelir bir kıl ile eyleme tedbir.

Giderse gider, eğlemez bir koca zincir!”

Buyurun, gelenleri savın! Buyurun, gelmek isteyenleri, gelmesini istediğiniz şeyleri, kendiniz getirin! Getiren de O (celle celâluhu), götüren de O; var eden de O, yok eden de O. Öyle bir kapı, öyle bir dergâh varken, bence başka kapıların ziline dokunmak, beyhude enerji harcamak demektir; karanlıkta türkü söylemek demektir. Öyle değil, sesimizi/sözümüzü O’na teveccüh, O’na münâcaat ile değerlendirmeliyiz. Kelimeler, O’nu ifade ettikleri zaman altına, gümüşe, zebercede, yakuta dönüşür; melekler, avuç açarlar onlara; “Benim avuçlarıma dökülsün!” diye. O’nu ifade eden kelimeler, O’nu ifade eden beyanlar, kıymet üstü kıymet kazanır.

   Neye namzet olduğunu bilmeyen insan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemediği halde, bakırcılar çarşısında talep arar.

İnsan, öyle şeylere namzet yaratılmıştır ki, “namzet olduğu” şeyleri bilmiyorsa, hiç farkına varmadan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemeyecek insan, bakırcılar çarşısında talep arar; kendi kıymetini düşürür, ayaklar altına almış olur.

Allah; insanı, sevilen bir varlık olarak yaratmıştır. “Mahlûk” demedim; çünkü dilimizde onu hakaret ifade eden bir tabir olarak kullanırız. Evet, insan, sevilen/sevilesi bir varlık olarak yaratılmıştır. “İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” O (celle celâluhu), sizi de sever, yarattığı her şeyi de sever. Hazreti Pîr’in değişik yerlerde, farklı üsluplarla anlattığı gibi, “Sanatını sever!” Hele insanı, ahsen-i takvîme mazhar etmiştir.

Batılı birisi/bir düşünür -haşa- o tabiri kullanıyor, “Allah, insanı, özenerek yaratmış!” diyor. Belki bu ifade insanların yaptıkları şeyler, ortaya koydukları sanatlar için kullanılabilir; mesela Michelangelo (Mikelanj) veya bilmem kim, sanatına karşı ciddi bir alaka gösterir, özenir. Fakat bu tabiri Zât-ı Ulûhiyet için kullanmak, doğru olmayabilir. Ama onlar, sizin o ince kıstaslarınıza vâkıf olmadıklarından dolayı öyle diyordu, bir eserde görmüştüm: “Allah, insanı, özenerek yaratmış!”

İhtimal hesaplarına göre, milyarda bir, belki trilyonda bir, yüz şeklinin bu hali alması. Burun.. kulaklar ile münasebeti onun.. gözler ile münasebeti… Sadece bir kulak-burun-boğaz uzmanı açısından meseleye baktığınızda, ihtimal hesaplarına göre ancak trilyonda bir bu böyle olabilir. Belli ki bir meşîet-i İlahî var; belli ki bir ilm-i muhît programına göre her şey oluyor, kendi kendine değil. Bunların rastlantıya verilmesi mümkün değil; “ahsen-i takvim”e mazhar ediyor ve onu, o sanatı, severek yaratıyor. Sevilsin diye sahneye sürüyor. Ona karşı saygı duyulsun, alnından öpülsün, elleri sıkılsın, bağırlara basılsın diye yapıyor.

İnsanın da bunu anlaması lazım ki, bu, “makâsıd-ı İlâhiyeye göre hareket etme” demektir. İnsanın, Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki murad-ı Sübhânîsine göre -evet, başka bir kelime olacaktı, onu da yakışıklı bulmadım, demedim- makâsıd-ı Sübhâniyesine göre hareket etmesi lazım.

   İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır ve kişinin imandan nasibi, mahlûkata -hususiyle de insana- şefkatiyle doğru orantılıdır.

İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!.. Ve insanın imandan nasibi, mahlûkata, hususiyle insana şefkati ile -eski ifadesiyle diyeyim- “mebsûten mütenâsib”dir (doğru orantılıdır). Mahlûkata şefkati ne kadar varsa, insanları ne kadar seviyorsa, insanın imandan nasibi de o kadardır. Çünkü o mesele, Allah ile irtibatlıdır; Allah’ın sanatına karşı saygılı olma, Allah’ın en mükemmel yarattığı, ahsen-i takvîme mazhar ettiği sanat eserine, âbide sanat eserine saygı duymayla alakalıdır.

Başta, Allah (celle celâluhu), Hazreti Âdem’e karşı meleklere اسْجُدُوا “Eğilin, inhinâda bulunun onun karşısında!” buyurmuştur: “Ben, onu size bir ibre gibi yarattım, bir pusula gibi koyuyorum önünüze; ona eğilmek suretiyle, Benim karşımda eğilmiş sayılacaksınız!..” Hazreti Âdem, öyle bir “mihrab-nümâ”, O’nu gösteren bir ibre. Siz ona eğildiğiniz zaman, emre itaatteki inceliğin gereğini yapmış oluyorsunuz.

Bu konuda, Hallaç’ın -sorguladığım- bir lafı vardır: “Emre itaatteki inceliği Âdem’den öğrenmek lazım!” der. Bunun devamında, şeytan için de bir şey diyor, onu sorguluyorum: “Aşkı, O’na bağlılığı, O’ndan başkası karşısında eğilmemeyi de şeytandan öğrenmek lazım!” Adeta şeytan “Ben eğilirsem, sadece Senin karşısında…” demiş. İşte Hallaç’ın bu sözünü sorguluyorum. Şeytanınki öyle mi, yoksa “Ben, ateşten yaratıldım; ona (Hazreti Âdem’e) fâikım, eğilmem karşısında!” mülahazasından mı kaynaklanıyor; fîhi nazar.

Evet, insan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır! Allah; mü’minleri daha çok sever. Ve imtihanıyla bile -esasen- sevginin ayrı boyutunu ortaya koyar veya sevginin ayrı bir televvünü ile tecelli buyurur. İmtihan ederken bile, bir yönüyle arındırır mü’mini. İmtihanlar, âdeta onu arındırma kurnalarının altına sokmak, “Yıkan!” demek gibi bir şeydir; “Kirlerini at!” demek gibi bir şeydir. “Seviye kazan; mahiyet değişikliğine gir! Huzuruma çıkmaya ehil, layık, münasip hâle gel!” demek için, onu değişik haddelerden geçirir, değişik cenderelerden geçirir. Dolayısıyla O’nun şefkatinin, re’fetinin ayrı bir tecellisi olur bu.

Diğerlerine de şefkat ve merhametiyle muamele eder. İnanmıyordur, beyne-beynedir, ortadadır, âraftadır… Onlara da “imhâl, imhâl üstüne” vermek suretiyle yine re’fetinin ve şefkatinin bir çeşit tecellisini ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim’de kaç yerde, bazen, بِمَا كَسَبُوا bazen de بِمَا ظَلَمُوا kaydıyla zulüm ve kötülük irtikâp edenlere mühlet tanındığı bildirilmektedir. Mesela, bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir.” (Nahl, 16/61) Evet, “Eğer Allah, zulmettiklerinden dolayı o insanları helak etse, yeryüzünde bir dâbbe, bir canlı, debelenen bir şey kalmaz!” diyor. İmhâl üstüne imhâl ediyor; mehil veriyor, mehil veriyor, mehil veriyor… Bu, O’nun yarattıklarına karşı şefkatinin gereğidir. Kâfir, münkir, mülhid, materyalist, dinsiz, imansız da Cenâb-ı Hakk’ın bu türden bir şefkat tecelli dalga-boyu altında -esasen- imhâl imhâl üstüne, mehil mehil üstüne, uzun boylu yaşama imkânı buluyor, öleceği âna kadar.

Öbür tarafa gittiği zaman, mazereti yok onun. “Ben sana şu kadar zaman tanıdım, hak tanıdım. Hatta bir gün bile olsa, o bir günde Beni bulabilirdin, Beni bilebilirdin. Ama hiç aramadın!..” مَنْ جَالَ، نَالَ “Eğer bir şeyin arkasında isen, cevelanda olduğun sürece sen, onu elde edebilirsin.” مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ “Bir şeyin arkasına düşüyorsan, düşmede de ciddi isen, mutlaka onu bulursun.” مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ Bir gün bile yeter bunda. Fakat sen, bir günü değil de, hem de elli sene, onun bir miktarını bile ayırıp bu mevzuda hiç kullanmamışsın. Tekvinî emirlere bakmamışsın. Dimağını o istikamette değerlendirmemişsin. Biraz evvel arz ettim; çehrene baksaydın, yeterdi senin için, mahiyetine bakman kâfi gelirdi; zira senin anatomin hep Allah’ı haykırıyor.

“İnsan, Bu Meçhul” kitabında Alexis Carrel, insan anatomisi ile -esasen- Zât-ı Ulûhiyeti anlatıyor. Bir yönüyle, bakınca bir insan, mutlaka o mevzuda bir yere varır, bir şey der: “Bu mesele, öyle rastlantıya çok benzemiyor; var arkasında bunun bir sır. Sır değil, Sırlar Sırrı (celle celâluhu) var.” Onun için “sırri sırri sırri” diyorlar, üç defa; “Sırlar Sırrı” bu. Dolayısıyla o güzergâh takip edildiği zaman, sen, sırların sırlarına ulaşırsın. “Evet, sana çok az bir zaman bile yeterdi ama Benim sana olan şefkatimden dolayı Ben sana bir sene, iki sene, üç sene… mühlet verdim.” Kur’an-ı Kerim’de, أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.” (Fâtır, 35/37) buyurulur. Cenâb-ı Hak, “Düşünebilen insanın düşünebilmesi için, Ben ona ömür vermedim mi, onu ma’mur, muammer kılmadım mı, ömrünü uzatmadım mı?!.” der. İşte bunlar, hep “şefkat tecelli dalga-boyu”nda, Cenâb-ı Hakk’ın insana teveccühünün ifadesidir. İnsan, böyle bir varlıktır.

Demek ki, izafî olarak herkese karşı bir “İlahî şefkat” var. Öyleyse, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ mülahazasıyla siz de “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” Siz de sevin, herkese karşı bir şefkat tavrı sergileyin! Yumuşak gönüllerin avlayamayacağı insan yoktur, bugün olmasa yarın. Senin kalbin, öyle bir mülayemet içinde ise, herkese açık ise… Yine Levhalardaki sözlerden yürüyelim: “Vicdanınızda veya kalbinizde herkesin oturacağı bir sandalye olmalı! Sizin sinenize seyahate azmeden insan, ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı!” Gönlünüze girdiği zaman mutlaka bir koltuk bulmalı; böyle bir koltuk da değil, Şah İsmail’in koltuğu gibi bir koltuk… Estağfirullah; Cennet’te Allah’ın “erâik” (erîke’nin çoğulu: Taht, koltuk ) ve “sürür” (serir’in çoğulu: Divan, kürsü, taht) gibi koltuklarından bir koltuk bulmalı ve oturmalı; ayakta kalma endişesine/paniğine kapılmamalı. İnsan, bunun için yaratılmıştır. Bir yönüyle, insanlara karşı böyle davranması, Allah’ın insanlara karşı o mevzudaki İrade-i Sübhâniyesi, bakışı ve tecellileri ile örtüşmesi içindir. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ beyanı da öyle davranmayı gerektirmektedir.

   İlahî ahlakla ahlaklanıp mahlûkata karşı şefkatle dolu bulunduğundandır ki, İnsanlığın İftihar Tablosu, ulaşılmazlara ulaştıktan sonra bile – ellerimizden tutmak için- dert ve ızdırap yurduna dönmüştür.

Geçen sohbette ifade edildiği gibi; İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’te, o kadar saygısızlık, o kadar hakaret ve o kadar densizliğe maruz kalmasına rağmen; nefsini Allah’a şikâyet etmiştir. Arz etmiştim; şöyle niyazda bulunmuştur:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Sonra, Allah (celle celâluhu) ta’zîb melâikesini gönderince, onlara “Hayır!” diyor. Bu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahlûkata şefkatinin ifadesi. Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ tabiri geçiyor. Bir yerde, “İnanmıyorlar diye!..” لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuârâ, 26/3) Diğer bir yerde ise, “Sana ineni kabul etmiyorlar diye…” فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) “Neredeyse kendini öldüreceksin!..” Öyle ki herkesi kucaklayıp Cennet’e sokmayı düşünüyor; çünkü ebedî hayatın orada olduğuna çok iyi inanıyor.

Evet, yine değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, Miraç’a yükseliyor, “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle, “vücûd-i necm-i sâkib”iyle, “vücûd-i necm-i hâkânî”siyle. Ve öbür tarafta olabilecek her şeyi inkişaf etmiş şekilde görüyor; görülmesi gerekli olan şeylerin en yücesini de görüyor; bazılarına göre, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede ediyor. Ama dönüp geriye geliyor. Niye? Adeta kendini uğrunda öldürdüğü o yüksek “gâye-i hayal” adına geriye dönüyor. Abdülkuddûs’ün sözüne bakın: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), varılmazlara vardı, görülmezleri gördü. Allah’a yemin ediyorum ki, ben oralara çıksaydım, geriye dönmezdim!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatinin enginliğiyle, senin için, benim için dönüyor. Elimizden tutmak için dönüp geliyor. Ne kadar insana parmak uzatırsa… “Tut, sen de şuna yapış! O parmağın gösterdiği yere sen de yönel, teveccüh et! Rica ederim, güneşe sırtını dönme, gölgene takılma! Karanlıkla kendini boğma, ışığa doğru yürü!” Onun için dönüp geliyor. Dönüp geliyor, yine yeryüzünde çekmeye devam ediyor.

Ve hiç şikâyet etmiyor. “Hasımlarımın ettikleri şeyden şikâyet ediyorum!” demiyor. “Kaç insana ulaşır, bu mevzuda onlara ruhumun ilhamlarını duyursam, içimdeki heyecanları onların içine boşaltırsam, onları Allah’a yönlendirirsem, kazanmış sayılırım!” mülahazasıyla yaşıyor. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ beyanını hayatıyla talim buyuruyor. Onun için, Allah O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) buyuruyor. Tebcîl, takdir, Allah’ın takdiri. Bu, öyle bir şeydir ki, insan bu mevzuda, bu uğurda bin defa ölse, yine karşılığı sayılmaz. وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, gerçekten, Allah ahlakı ile ahlaklanmış yüce bir mütehallıksın!” (Kalem, 68/4)

   Dünya Allah Rasûlü’nün ortaya koyup talim buyurduğu şefkate ne kadar muhtaç!..

Sana kurban olayım ben, kurban olayım!.. Bu söz ifade etmez ki!.. Bin defa düşünmüşümdür, geçerken O’nun nâm-ı celîlinin yanından. Benim gibi bir günahkâr, köpek olamam O’na, olamam. “Fethi de benim köpeğim!” dese!.. Ama nâm-ı celîlinin yanından geçerken, o resmi kaç defa öpmek gelmiştir aklıma. Ama korkuyorum; siz bir şey yaparsınız, kalkar insanlar da öyle bir şey yaparlar. Putperestlik, bu mülahazalarla doğmuş, insanların ruhuna hâkim olmuştur. Sevin!.. Burunlarınızın kemikleri sızlasın!.. Ahiret sizin için “Şeb-i arûs” şeklinde algılansın!.. “Ben Efendimiz ile aynı sofraya oturacağım, kaşık çalacağım, O’nu göreceğim, müsaade buyururlarsa. Haftada bir mi olur, ayda bir mi olur, senede bir mi olur; O’nu göreceğim. Etrafındaki nurdan hâleyi göreceğim. O bir “Kamer-i Münîr”, etrafındakiler de O’nun ışıktan hâlesi. Onlarla beraber olacak, onlara karışacak, onlarla beraber oturup kalkacağım, onlarla…” mülahazalarıyla dolup taşın!..

Evet, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ diyor; “Sen, ahlakın en yücesi üzerine yaratılmışsın!” (Kalem, 68/4) Şefkatin unutulduğu, re’fetin gömüldüğü, üzerine taş taş üstüne konduğu, “Aman bir daha dirilmesin!” dendiği; vahşetin, denâetin, zulmün müza’afının -hayır, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle- “mük’ab”ının peşi peşine irtikâp edildiği bir dönemde, o şefkat iklimine ne kadar ihtiyacımız olduğunu daha iyi anlıyoruz. İnleyen çocukların sesinde, annesiz çocukların sesinde, o nağmeyi duyuyoruz!.. Annelerin çocuklarına karşı iniltilerinde… Derdest edilmiş, zindana atılmış; bir vehme binaen, bir cinnet saikasıyla, bir paranoya saikasıyla zindana atılmış. Aileler parçalanmış, toplum, didik didik edilmiş. Bir yönüyle bir kutbiyet, bir gavsiyet gayret ve ciddiyetiyle meseleyi tamir etmeye, yeniden restore etmeye kalksanız, inanın bana, bir nesil boyu yetmeyecektir bu işe. İslam dünyasında öyle korkunç bir tahribata, öyle korkunç bir deformasyona sebebiyet verilmiştir ki!.. Şefkat ayaklar altına alınmış; re’fet ayaklar altına alınmış; mülayemet ayaklar altına alınmış; Allah’ın değer atfettiği, yaratıp değer atfettiği, “Bu Benim sanat eserim! Buna, bunlar yapılmaz!” dediği varlığa karşı, hayvana yapılmayan şeyler yapılmış.

Aslında hayvana bir şey yapılırken bile şefkat esastır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Keseceğiniz zaman…” der. Besin zinciri mülahazasıyla. Hayvanat âleminde de var; onlar da kendilerine göre -o besin zinciri mülahazasıyla- gıdalarını onun ile temin ediyorlar. Buyuruyor ki, “…Bıçağı iyi bileyin!” Diyor ki, “Ona eziyet çektirmeyin! Canını acıtmayın!” Şefkat Âbidesi, “Raûf ve Rahîm” diye Kur’an-ı Kerim’in anlattığı. Raûf ve Rahîm, içi tir tir titreyen, insanlar için. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, re’fetinin ve şefkatinin gereği, hayvanlara karşı bile, böyle davranılmasını tavsiye buyuruyor: “Bıçağı bileyeceksin, onu incitmeyeceksin, canını yakmayacaksın!” Bıçağı ilk çalışında hemen şoke olacak o, acıyı da duymayacak. Allah’ın kânunu, kuralı, cevaz verdiği şeydir, onların etinden istifade. Kur’an diyor: “Allah’ın helal kıldığını, kim haram kıldı?!.” Siz nasıl haram kılıyorsunuz onu; Allah, onları helal kılmış. Ama bizim burada üzerinde durduğumuz şey, şefkat âbidesi, re’fet âbidesi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzudaki tavrıdır.

Ne kadar muhtacız o tavra?!. Yitirdik onu, belki birkaç asır evvel. Fakat şimdi, o yitirmenin âdetâ müza’afının, mük’abını yaşıyoruz; kat katını, iki buudlusunu, üç buudlusunu, dört derinliklisini, beş derinliklisini yaşıyoruz. Öyle ki, zannediyorum, aslanlar, kaplanlar, panterler, ayılar insanlara reva görülen bu şeye baksa, “Allah Allah! Bizden vahşileri de varmış!” diyecekler, zannediyorum. İsterseniz bir deneyin; bir ormana gidin, bakın; aslanın bakışında, kaplanın bakışında, panterin bakışında, ayının bakışında bunları göreceksiniz. “Allah Allah!” dercesine şaşkınlık ifadesi sergileyecekler. Hal diliyle, “Biz, bu insanları böyle bilmiyorduk. Hayret, bu ne vahşetmiş, bu ne denaetmiş, bu ne şenaatmiş!” diyecekler. Re’fete ve şefkate o kadar ihtiyacımız var.

   Günümüzde insî şeytanlar cinnî üstatlarını zil takıp oynatacak kötülükler yapıyorlar; “bir dolar” hikayesi ve bebek isimleri bahanesi sadece iki misal!..

Geriye dönelim; insanın, imandan nasibi, mahlûkata -hususiyle insanlara- gösterdiği/göstereceği şefkat ile mebsûten mütenâsiptir; ne kadar şefkat duyuyorsa, Allah ile münasebeti o ölçüde engindir/derindir. Ne kadar şefkatten, re’fetten, merhametten, mürüvvetten mahrum yaşıyorsa, daha doğrusu gırtlağına kadar vahşet içinde sürüklenip gidiyorsa, o kadar da şeytanı memnun ediyor demektir. Şeytanları memnun ediyor, hiç farkına varmadan; kendisi de insan suretinde -belki- bir şeytandır onun. Onun için Kur’an-ı Kerim “cinnî ve insî” diyor: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا  “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) Aldatmak, şaşkınlığa sevk etmek için, o ona, o da ona bir fit sokar/sokuşturur. Dolayısıyla insanlar, şeytanın güdümüne girince, onu memnun edecek, zil takıp oynattıracak şeyler yaparlar.

İnanın, şu anda o kulağınız varsa, şeytanın zil takıp oynadığını duyacaksınız. Ben duymuyorum da fakat zannediyorum veli olan kullar, duyacaklardır. Allah’ın dostu olan insanlar duyup söyleyeceklerdir: “Şeytan, şu anda zil takmış oynuyor!” Amnofis döneminde, Ramses döneminde, İbnü’ş-Şems döneminde, Sezar döneminde zil takıp oynadığı gibi, şimdi de Kapadokya’nın değişik vadilerinde zil takmış, hep oynuyordur. “İşin doğrusu ben bu insanların bu kadar hayvanlaşacağına ihtimal vermiyordum. ‘Kandıracağım!’ diyordum, ‘Sürçtüreceğim!’ diyordum fakat böylesine balıklamasına, dalaletin, küfrün, küfranın gayyasına gireceklerine ihtimal vermiyordum!” diyordur. Zannediyorum, onun da kafası karışmış herhalde. Zannediyorum, kulak verip dinleseniz, şeytanın böyle dediğine şahit olacaksınız. Ama veliler/Hak dostları dinliyorlardır; dinleyip dedikleri gibi inlere girenleri, gorilleşenleri; onlar görüyorlardır, söylüyorlardır. Ama öyle olanlar, o işin farkına varmadıklarından dolayı, onlar da o işin “Hel min mezîd!” (Daha yok mu?) deyicisi olmuşlardır; vahşileştikçe yine “Hel min mezîd!” diyorlardır: “Daha, daha, daha, daha, daha!..”

Evet, bakın, sizin menkıbe gibi, ironi zannedeceğiniz bir şey söyleyeyim size: Hani bir dolar hikayesi var ya!.. Üzerinde bir rakamı olan, bir dolar meselesi. Onun ile derdest edilenler, bazı kimseleri o mevzuda ciddî israfa sevk etmiş; adamların ellerinde bir dolar varmış, çokça. “Başımıza iş açarız!” diye, götürmüş çöplükte yakmışlar o bir dolarları. Çünkü üzerlerinde bir dolar bulunması, “Suç tamam; öyle ise, ceza da tamam verilmeli!” diye, insanların derdest edilmeleri için yetiyor.

Bundan daha komik bir şey var: Şimdi nüfus kütüklerine bakılarak tespitler yapılıyor; şu beş on sene içinde dünyaya gelen insanların isimleri sizin tarafınızdan konuyor diye… “Baba ile oğlun isimleri birer şiir mısraına kafiye olacak şekilde birbirini tutuyorsa, bu da bu mevzuda yeterli bir suç sayılır.” Mesela “Hakan ve Orhan; “İşi başlattı Hakan / Devam ettirdi Orhan!” “Ha, tamam, belli!.. Bu da, bu uğursuz şebeke tarafından… Bu da onlardan, falan!..” Evet, hilaf-ı vâki beyanda bulunmuyorum. Bu işi takip etmek için ekip, hususi bir ekip kurmuşlar.

Şeytanın aklına gelmemiştir bu. Çünkü şeytanın dediği şeyler Kur’an’da anlatılıyor; ben biliyorum onun dediklerini, biliyorum ben onu. قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ  “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Sağdan, soldan, önden, arkadan gelirim!” diyor, “Bunları, tepeden vururum, bazen!” diyor. Fakat aklına gelmemiştir böyle şey. Demek ki, bir müctehid derecesinde kötülük kabiliyeti var bunlarda. Sürekli, şeytanın borazanı haline geldiklerinden dolayı, dinlediğiniz nağmeler de şeytanın borazanından çıkan ses oluyor.

Böyle bir dönemde, siz, bu vahşeti, bu denâeti, bu şiddeti, bu hiddeti ancak re’fetinizle, şefkatinizle kırabilirsiniz. Zira mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerseniz, hatta sözünüzle/beyanınızla “Bunlara laf yetiştirelim!” derseniz, meseleyi büyütmüş olursunuz, ikiye katlamış olursunuz. Musibet ve bela, ikileşmiş olur. Basit iken, bir vâhid iken, bu defa muzaaf (katlanmış) olur. Siz, yerinizde durursanız, hatta onların uzaklaşmalarına rağmen, şöyle yarım adım, bir karış onlara yaklaşırsanız, mesafenin çok açılmamasına vesile olmuş olursunuz ve onun mükâfatını da mutlaka görürsünüz. Ama onlar kötülükleriyle on kilometre uzaklaştığında, “Biz de o kadar uzaklaşalım!” derseniz şayet, aradaki mesafe yirmi kilometre olur. Sonra bir gün pişman olursanız, onlar da pişman olurlarsa şayet, nedâmet duyarlarsa, yirmi kilometrelik bir mesafeyi kat’ etmek icap eder. Bence, arayı açmamak lazım; yeni mesafeler oluşturmamak lazım.

Durduğumuz yerde durmamız, yaptığımız şeyleri yapmamız, Allah’ın izni ve inâyetiyle, gelecekte karşımıza çıkacak devâsâ problemlerin halli adına çok önemli, müşkül-küşâ anahtarlardır, mülahazalardır. Hatta bazıları çok fazla bulabilirler: Bence şefkatiniz adına bile bir şey kaybetmeden, durduğunuz gibi durmalısınız, kucakladığınız gibi kucaklamalısınız. Bir gün birileri hiss-i nedâmetle dönüp geldiklerinde, hemen sizin bakışınıza, yüz çizgilerinize ve tebessümlerinize bakıp kendilerini sizin kucağınıza atmaya onları itmelisiniz. İtmeli mi? Çekmelisiniz!.. İle’l-merkez bir güç ile ki, bu “merkez-çek” demektir; “ile’l-merkez” bir güç ile kendinize çekmelisiniz. Çehrenize bakan, şayet önyargısı yoksa, inadında, temerrüdünde hâlâ ısrarlı değilse, güvenle dolacaktır. Abdullah İbn Selam gibi, bir kere bir çehreye bakış, yetecektir ona. Hemen kendisini o kucağa atacaktır; “Vallahi bu çehrede yalan yok, irdeme (beğenmemek, istememek, nefret etmek) yok, kovma yok, tard etme yok; emniyet var, güven var, şefkat var!” diyecektir.

   İmtihanlar da bir yönüyle Kuddûs isminin cilvesidir; arınmanın önemli bir vesilesi ise, musibet ilk tosladığı andan itibaren sabretmektir.

İsm-i Kuddûs’ün cilvesi… Kâinatta umum temizliğin esasıdır, Kuddûs ismi. Zât-ı Ulûhiyet adına, sıfât-ı selbiyeden münezzehiyete delalet eder. “…Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah / Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.” (İbrahim Hakkı Hazretleri) “Sübhân” kelimesi, “Kuddûs” ismi, Zâtına bakan yönüyle bunu ifade eder; kâinata bakan yönüyle de altı tane isim: Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs. Evet, Kuddûs, Lem’alar’da ifade edildiği gibi, kâinattaki umum nezâhetin, nezâfetin, temizliğin, zerâfetin, inceliğin, dizaynın, peyzajın -esas- arkasındaki mukaddes bir isimdir. Zira bütün varlık/âsâr, Ef’âl-i İlahiye sonucudur; Ef’âl-i İlahiye, Esmâ-i İlahiye’ye dayanmaktadır; Esmâ-i İlahiye, Sıfât-ı Sübhâniye’ye ve o da Zât-ı Akdes-u Mukaddes’e.

İsm-i Kuddûs… İsm-i Kuddûs’ün bir cilvesi olarak, Cenâb-ı Hak, huzur-i kibriyâsına öyle arınmış şekilde çıkmaya muvaffak eylesin!.. Cenâb-ı Hak lütfeylesin!.. O zatın dediği gibi, Kıtmîr de hep onu tekrar ediyor: “Allah’ım, meccânen, meccânen, meccânen, meccânen! Allah’ım, lütfen, lütfen! Allah’ım, fadlen, fadlen, fadlen.” O ahlak da benim Efendim’in ahlakı (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Hiç kimse ameli ile Cennet’e giremez!” buyurunca, sahabî soruyor: “Sen de mi yâ Rasûlallah?!” “Evet, Ben de. Ancak Allah’ın fazlıyla!..” buyuruyor. Hani buna isterseniz “Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütfu” diyebilirsiniz, kudsî hadisin ifadesine bağlayarak/irtibatlandırarak: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ  “Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” “İşte bu kategoride, tutar elimden, beni öyle Cennet ile serfirâz kılar!” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak, bir yönüyle, Huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak çıkmaları için kullarını imtihanlarla arındırır. Zira ancak pâk ve temiz olanlar, O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edebilirler. Bir yönüyle aklananlar.. bir yönüyle Allah tarafından kutsananlar.. Kuddûs ismine mazhar olanlar. Kuddûs isminin tecellisiyle bütün tekvinî daire temizlendiği gibi, insan da pak hale gelir. Şu kadar var ki, insanın temizlenmesi -şart-ı adi planında- iradî olur. Dolayısıyla insan bazen imtihanlarla arınır: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الأَمْوَالِ وَالأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları!..” (Bakara, 2/155)

İmtihan ile arınma… Korku ile.. açlık ile.. maldan, candan, hasılattan eksilme ile. Birileri gâsıbâne malınıza/mülkünüze el koyacaklar, üzerine oturacaklar. Buna eski ifadesiyle “tagallüp, tahakküm, tasallut, temellük” diyoruz. Hakları olmadığı halde senin evine sahip olacaklar. Birine müftüyü yerleştirecekler, birine vâizi yerleştirecekler. Dolayısıyla böylece o İlahiyatın onlara kazandırdığı sinerji ile de (!) daha bir katlanmış güce sahip olacaklar. Sizin yüzünüze hakaret edici bir bakışla bakacaklar; “Bakın, falanlar da bizimle beraber!” diyecekler. Nasıl beraber? “İşte görüyorsunuz ya, gasp edilmiş, temellükte, tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunularak ele geçirilmiş, falanın evinde oturan insanlar, bizim dediğimizi diyorlar!” diyecekler. İşte, malınızla imtihan.

Korku… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ “Hiç şüphesiz sizi korku ile imtihan ederiz.” Terör estirecekler.  Sindirecekler; “Dediğimizi deyin, yoksa canınıza okuruz!” diyecekler. “Bizim gibi düşünün, değiştirin kafanızı. Mümkünse bir nöroloğa gidin, beyninizdeki nöronları değiştirin. Şuuraltı müktesebatı kaldırıp atmak çok zordur; fakat o temiz nöronları değiştirin, bizim kirliliğimizle uyum sağlayabilecek farklı nöronlar yerleştirin! Bunu ayının kafasından mı alırsınız, panterin kafasından mı alırsınız. Dolayısıyla öyle farklı nöronlar yerleştirin, bizim gibi düşünün!..” Havf ile imtihan.

Açlık… وَالْجُوعِ Aç bırakılırsınız. Binlerce insan açlığın/susuzluğun pençesinde inim inim inliyorlar. Malına el konmuş, mülküne el konmuş, evine el konmuş. “Nerede oturursan otur; beni gönlünde oturtmadığına göre, nerede, hangi cehennemde oturursan otur!” mülahazası… Mantık bu.

Maldan, candan ve meyveden, semerâttan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla da bir şekilde imtihan… Fakat mü’min bütün bunlar karşısında, sabra kilitlenmelidir. وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Müjdele o sabırlıları!..” diyor. Evet, bütün bunlar karşısında, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ * اَلْخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ * اَلْخَيْرُ فِيمَا وَقَعَ “Hayr, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır; hayr, Allah’ın takdir ettiğindedir; hayr, Allah’ın izin ve meşietiyle vukua gelendedir.” diyen insanlar müjdeleniyor. “Sen bunları müjdele, onlara bişârette bulun!” deniyor. Türkçemizde “beşâret” diyoruz, mahzuru yok, galat-ı meşhur. “Bişârette bulun!” diyor, “Müjdele bunları!” Ne ile müjdeliyor? Bir yönüyle, “Ahiretlerini teminat altına almakla müjdele. Cennet’e girmekle müjdele. Cemâl-i bâ-kemâli görmekle müjdele!” demek. الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’a aidiz (O’nun mahlûku, O’nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).” (Bakara, 2/156)

İşte biraz evvel sayılan musibetlerden herhangi biri gelip tosladığı zaman, daha ilk tosladığında, sabırla mukabele etmek ve “Vardır bir hikmeti!..” demek lazımdır. إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: “Sabır, meselenin şoku yaşandığı ândadır.” Daha sonra onun vâridatı ve mevhibeleri söz konusu olduğu yerde, döner; onu, sizi sevindirecek/güldürecek menkıbe şeklinde anlatmaya durursunuz. Ama ilk başınıza geldiği/çarptığı zaman… Malınıza eşkıya/kırk haramîler el koyduğu zaman.. mülkünüze el koydukları zaman.. evlerinizi sahiplendikleri zaman.. sizi vatandaşlıktan çıkardıkları zaman… İşte o zaman sabredeceksiniz. Hâdisenin şoku yaşandığı ân, sabredeceksiniz. “Sen’den geldi.” diyeceksiniz. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna sefâ / Lütfun da hoş, Kahrın da hoş.” Sen’den hem o hoş, hem bu hoş; hepsi ne hoş!..

“Hoş!” diyeceksin musibetlerin hepsine. Ondan sonra, bir gün gelecek, onlar, vâridatını senin eteklerine döktüğü zaman, “Yahu ne isabetli imiş meğer bu!” falan diyeceksin. Bunu dünyada da diyeceksin, kabre girdiğinde de diyeceksin. Münkir-Nekir gelecek, diyecek ki: “Yahu bu arınmış insanlara ne soruyorsunuz? Bunlar, dünyada sorgulandılar. Kabrin sıkıştırmasına/tazyikine lüzum yok; bunlar dünyada sıkıştırıldıkları kadar sıkıştırılmışlar.” Evet, sıkıştırmaz kabir o zaman. Ne soru soracaksın bunlara? Dünyada istintaka tâbi tutulmuşlar; diyeceklerini demişler, çekeceklerini çekmişler! Ya “Nem!” diyecekler sana, hadisin ifadesiyle, “Sen, uyumana bak!” diyecekler. Veya bir de böyle teheccüd namazlarını kılmış, Evvâbînlerini kılmış, Duhalarını kılmış isen, berzah hayatını projektörlerle aydınlatmışsın demektir; o aydınlığın -bir yönüyle- varabildiği yere kadar, azm-i râh edeceksin. Evet, “azim”, azmetme, o Arapça; “râh” da Farsça “yol” demek. “O yola koyulacaksın!” diyebilirsiniz. O yola koyulacak, varman gerekli olan yere Allah’ın izni ve inayetiyle varacaksın.

Bamteli: MUKADDES ÇİLE NÖBETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Allah’ın gücü ve kuvveti, her şeye yeter. “Hakk tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Tefviznâme’yi hepiniz bilirsiniz: “Hak şerleri hayreyler / Sen, sanma ki gayreyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Deme ‘Bu niçin böyle?’ / Yerindedir ol öyle / Var sonunu seyreyle / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

   “Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

O kadarı gelmiş-geçmiş ki, ilk insandan günümüze kadar… Zamanın farklılığı ve konjonktürün farklılaştırmasıyla, “ayniyet” çizgisinde değil “misliyet” çizgisinde cereyan ededurmuş her şey ve bütün olumsuzluklar. Bir de bakmışsınız, bu olumsuzlukların yerini bu defa olumlular alıyor; olumsuzluklar fâsit dairesini (kısır döngüsünü) olumlular sâlih dâiresi (doğurgan döngüsü) takip ediyor.

Başkaları da kullanmış mı; Hazreti Pîr-i Mugân, şem-i tâbân, ziya-ı himmet onlardan mı almış?!. Diyor ki: “Her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır!” (Rus polisinin “Heyhat! Şaşarım senin ümidine.” demesi üzerine, bu sözle ona mukabele ediyor: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”)

Ortalığı kar kaplayınca, me’yûs olmayın, “Kar, buz, filan!” diye; çünkü onları hep “nevbahar”lar takip etmiştir. Bütün şom ağızlar bir araya gelse, bir şom ağız korosu oluştursalar, “Baharın gelmesine ben müsaade etmeyeceğim!” deseler, baharı getirecek Kudret-i Kâhire (celle celâluhu), İrade-i Sübhâniyesi ile onların ağızlarına bir şamar indirecek, yine baharı getirecektir. Bahardan sonra da yaz olacak, güller açacak, bülbüller şakıyacak, Allah’ın izniyle; yarasalar inlerine sığınacaklar, saksağanlar da hadlerini bilip gül dalından inecek ve dikenlerin dibinde kuytulara sinecekler.. inecek ve sinecekler. Şu üst üste aysberglerin istilasına uğradığınız dönemde, hiç umulmadık şekilde onların tuz-buz olup eriyeceklerine inanabilirsiniz.

Bu arada, hırçınlıklar ve huşunetler, kime karşı kullanılıyorsa, onlarda muvakkaten bir üzüntü meydana getiriyordur ve getirmesi de tabiidir. Çok iyi bildiğiniz İzzet Molla’nın iki mısraı ile ifade edeyim, az üzülmenizin tabii olduğunu: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyeceksiniz, tokat yiyeceksiniz ama yüzünüz kızarmayacak veya sarsılmayacaksınız; olacak şey değil bu. Çınar bile olsanız, bir tekme vurulduğu zaman, bir ihtizaz yaşayacaksınız, bir titremeye maruz kalacaksınız.

   Maruz kaldığınız musibetler vesilesiyle hâsıl olan evrensel merakı, davanızın evrenselliğini anlatıp tanıtma yolunda çok iyi değerlendirmelisiniz!..

Amma, zannediyorum, tepenize inen her balyoz, sırtınıza inen her tekme, sizdeki immün sistemini güçlendirecek; sizi yeni yeni stratejilere sevk edecek. Meselenin bir dünya meselesi olduğunu daha iyi anlayacaksınız, bütün alternatifleriyle. Öylesine duyulmayı, üzerinize mercek konulmasını ve “Ne imiş bunlar?!.” falan diye insanlardaki bir taharrî (araştırma) hissinin uyanmasını, kendinizi pozitif olarak anlatmak suretiyle değerlendireceksiniz. Allah’ın murad-ı Sübhânîsine uygun bir yolda yürümüş olacak ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bişâretlendirdiği” -böyle hiç kullanılmamış bu tabir- bişâretini verdiği “Benim nâmım güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” gaye-i hayalini gerçekleştirmeye çalışacaksınız.  

Bugün, güneşin doğup-battığı hemen her yerde, “Yahu bunlar ne imiş, kimmiş bu insanlar?” diyorlar. Bazıları “Hareket” diyorlar, bazıları da “Câmia”. Câmia’dan rahatsız olan, “câmia” alerjisi olan insan da var. O, polen alerjisinden daha kötüdür, onun tedavisi yok. Evet, böyle alerjisi olan insanlar, alerji olacaklar; rahatsızlık duyacak ve kaşınıp duracaklar ama kaşınmaları ile kalacaklar, Allah’ın izniyle. Madem o merak, çok ciddi bir merak, o tabir de kullanılmamış, “evrensel merak”; size de o evrensel merakı iyi değerlendirmek düşecek.

Davanın evrenselliğini ifade etmek için böyle bir evrensel meraka ihtiyaç vardı. Evet, o merakın arkasında kıpırdayan dudaklardan dökülen şeyler: “Yahu bunlar kimmiş böyle?!.” İşte bu da işin üzerine bir mercek koyma demektir; sizin nabzınızı tutma, kalbinizin ritmine kulak verme demektir. O zaman dinleyecekler ve siz de kendinizi güzel dinleteceksiniz. Hakikaten ritmin hiç bozuk olmadığını göstereceksiniz. Nabzın düzgün attığını, “yetmiş” deyip “yetmiş bir” dememeye yeminli olduğunu anlayacaklar.

Böyle pozitif bir anlayış sizin kredinizi daha bir yükseltecektir. Onlar, atıp tuttukça, atıp-tutmaları, bu çağlayanın debisini yükseltecektir. Hani Sızıntı, Çağlayan’a dönmüştü ya!.. Onun önünü kestiler ama farkına varmadılar, o muvakkaten baraja dönüştü; sonra -negatif şekilde değil de- deldi barajı; İrem barajı gibi değil, deldi barajı. Bu defa Çağlayan oldu, şimdi deryaya doğru yürüyor.

   Siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar; kaldı ki siz, onlar için söz konusu olmayan bir kısım recâlara dilbestesiniz!..

Allah, sizinle beraber ise, O’nun inayetiyle, riâyetiyle, kilâetiyle, hıfzıyla, hırzıyla, hısn-ı hasîniyle, inşaallah, kimse sizin önünüzü alamayacaktır. Fakat diğerleri belki hırçınlıklarından, değişik bela ve mesâibe maruz kalacaklardır. Yer yer bayılıp düşeceklerdir, saralılar gibi. Yer yer kasıklarını tutup sancıdan kıvranacaklardır. Bağışlayın, “Uf-puf!..” deyip yatakta sağdan sola, soldan sağa dönecekler; yanlarında yatan masum insanları bile rahatsız edeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor: إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Eğer siz (katlanmanız gereken bir) acı, bir zorluk çekiyorsanız, onlar da sizin acı ve zorluk çektiğiniz gibi acı ve zorluk çekmektedirler; kaldı ki siz, Allah’tan onların ümit edip beklemedikleri pek çok şeyi ümit edip bekliyorsunuz.” (Nisa, 4/104) Evet, siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar. Ama bir fark var: Siz, bir kısım recâlara dilbestesiniz! Bir taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın iyi günler, nevbaharlar lütfedeceğine inanıyorsunuz. Bir ikincisi de dünya adına bir talebiniz olmadı ki, kaybetmenin hüsranını/hicranını yaşayasınız. Normal meşru yollar ile ticaretini yapan insanlar, bir şey kazanmış olabilir; fakat ya tamamen kendini bu işe adamış insanlar!.. Ben, o adanmışlara “Bir dikili taşı olan var mı? Varsa parmak kaldırsın!” desem, zannediyorum parmak kaldıracak kimse olmayacak.

Evet, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı.” Giderken, gözün geride olmayacak; dönüp dönüp arkana bakmayacaksın. “Şuyum vardı, buyum vardı; villam vardı, yahu filolarım vardı; adalar arasında bunlar yüzüp duruyordu, ben de çakırkeyif hep onlara bakıyor, seviniyordum. Öyle yatıyor, öyle kalkıyordum!” Yok, böyle bir derdin. Efendim, “yok”lukta yaşadın, bir dikili taşın olmadı; dolayısıyla “var”lığa yürüdün. Dünyada varlığın adına ne varsa, hepsini, o ilk evin, şeb-i arûs adına ilk evin olan kabre taşıdın.

Bu itibarla, “Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin nerelerde daha şehbal açması gerekli? Nâm-ı Celîl-i Muhammedi (sallallâhu aleyhi ve sellem) nerelerde bayrak gibi dalgalanmalı? Acaba hangi yolla gitsek bu meseleyi hızlandırırız?” İşte ona bakmalı; onun dışındaki her şeye jalûzileri de kapamalı, kapıları da kapamalı. Sûzî’nin ifadesiyle, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” demeli, sürgüleri sürmeli ve başka her şeye karşı kapanmalı.

Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” “Ben hep ‘Ben!’ deyip davul sesiyle kendimi ifade ettiğim sürece, Sen tecelli eylemezsin, Allah’ım!” diyor; “Zira şart-ı izhâr-ı vücudunu, benim yok olmama bağlamışsın.” Bir yerde, En Büyük Hak Dostu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ben” diyene kapısını açmamış. Evet, iki “ben” olmaz, bir tane o; bir tane sonsuz olur, diğerleri nisbî/izafî sıfırlardır.

Kendini bu konumda kabul ettiğin ve kendine de konumunu kabul ettirdiğin takdirde, Allah’ın izni ve inayetiyle, âlâma (elemlere) maruz kalsan da -zannediyorum- diğerlerininki yanında o öşür (onda bir) bile sayılmaz. Onlar kıvranıp duruyorlardır. Elde ettikleri şeyleri kaybetme korkusuyla, meşrû ve gayr-ı meşru, “hazine-i hâssa-i milliye”den (millî özel/örtülü hazineden) elde ettikleri şeyleri düşünüp “Ya kaçırırsak!” diye, inanın endişe ile oturup kalkıyor, endişe ile kıvranıp duruyorlardır. Çevrelerinde henüz bu işleri bilmeyen çoluk-çocukları, yakınları/akrabaları bile, “Bu sancı da neden?” falan, der dururlar. Öyle bir sancı çekerler ki esasen onların durumunu -iç dünyaları itibarıyla- keşfedemeyen insanlar, hayret ederler; “Neden böyle kendini öldürüyor bu insan?” derler.

Evet, siz de belki ölesiye bir yolda koşuyorsunuz, bir küheylan gibi ama bir hedefe koşuyorsunuz: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hedef, bu.

Bu mevzuda ne kadar sırtınızda yük varsa, hepsini atıyorsunuz; وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Hazreti Ebu Zerr’e böyle buyuruyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Bu uzun yolda, sırtında taşıdığın yükleri hafif tutmaya bak! Zira aşman gerekli olan tepeler, çok sarp!” diyor. Sarp tepeler… Yunus ifadesiyle, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Ona göre hazırlığını yapacak, o geçidi olmayan yerleri geçecek, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerini aşacaksın, Allah’ın izniyle. Ve herkesin can atıp ulaşmak istedikleri Sultanlar Sultanı’na (celle celâluhu) ulaşacaksın.

“Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmediği”ni söylüyor, Söz Sultanı. “Cennetin de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez!” diyor. Bütün varlığın çehresinde gördüğünüz güzellikler, O’nun çok perdelerden geçmiş, yetmiş bin perdeden geçmiş -kesretten kinaye, yetmiş milyon perdeden geçmiş- gölgesinin gölgesi… O cemali ayân-beyan göreceksiniz. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanıyla, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi…” Bu, izdiham yaşamadan, bakan herkesin görmesinden kinayedir; yoksa O, dolunay değildir ve görünmesi de dolunay gibi değildir. Ama meseleyi istiare tarikiyle ifade etmek için öyle buyurulmuş; müzâhame yaşamadan O’nu göreceksiniz!..

İnsan, o farklı yapı ile, Kudret-i Kâhire’nin kâmil manada tecellisine mazhar o yapı ile, duyduğunu duyacak, gördüğünü görecek. Allah, o duymayı lütfeylesin, o görmeyi lütfeylesin!.. Önünüzde böyle bir vaad-i Sübhânî, vaad-i Nebevî varsa, bütün dünya elinizden gitse -bence- gamınız, fazladan sayılır; gam adına israfa girmiş olursunuz. Onun için elden geldiğince -Fuzûlî ifadesiyle- gamı pinhan etmeye bakın; hatta en sevdiğinize bile açmayın. O der ki: “Gamı pinhan ederdim ben; dediler: Yâre kıl rûşen / Desen, o bî-vefâ, bilmem, inanır mı, inanmaz mı?” Ama siz, gamınızı pinhan edin, saklayın bu mevzuda.

“Bir insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” İnsanlara şefkat etmeyen kimseler, kendi insanlıklarından istifa etmiş sayılırlar. İnsanlara şefkatli olmayanlar, insanlıktan istifa etmiş, i’tizal etmiş sayılırlar. Yazıklar olsun onlara!.. İnsanları derdest edip içeri atanlara!.. Yazık ediyorlar kendilerine!.. Öbür âlem itibarıyla kendilerini acınacak duruma düşürüyorlar. Daha şimdiden aklımıza gelince, gözlerimizi yaşartacak duruma düşürüyorlar.

   Her tarafı seller alsa, köprüler yıkılsa ve yollar tıkansa da siz alternatif mecralarla hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz; çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı.

Maruz kalınan musibetlerin hikmetleri araştırıldığında, dış yüzü itibariyle acı gibi görünen bir kısım şefkat tokatlarıyla dünya ve mâfîhâdan tiksindirmek ve öbür tarafa yönlendirmek, bu meselelerin başında gelir. Allah (celle celâluhu), insanın dünya için değil de ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterme adına, esasen enbiyâ-ı ızâmı, sonra da derecesine göre diğer insanları imtihanlara uğratmıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanı ile, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Evet, belanın en çetini, en zorlusu, başta enbiyâ-ı ızâma gelir. Neden? İmam onlar. O imama bakan, “Akrep soktu onu, yılan soktu; demek ki bizim için de bunlar mukadder olabilir!..” der. Evet, şayet Onları bir akrep sokmuşsa, bir yılan sokmuşsa -bağışlayın- bir kene ısırmışsa, demek ki bunlar arkadaki cemaat için de her zaman söz konusu olabilir; başlarına her ne geliyorsa, o cemaat için de söz konusu olabilir.

Evvela, Allah’ın en sevdiği insanları, mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nu düşünün!.. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekiyor. Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi hazretlerinin ifadesiyle, O’nun çektiği şeyler, bir yönüyle dağların başına inseydi, dağlar paramparça olurdu. Fakat hiç O’nun “Ooff!” dediğini bilmiyorum. Tâif dönüşü öyle şeye maruz kaldı ki!.. Çünkü oraya ümitle gitmişti. Halkın tenezzühte bulunduğu bir yer idi orası, sayfiye yeri idi. Orada devamlı oturan insanlar da vardı ama Mekke’nin senâdidi, aristokrat sınıfı da yaz günleri, sıcaklarda, ağaçlı, bağlı-bahçeli olan o yere, o tepeye gidiyorlardı; yazı orada geçiriyorlardı. Öyle dinlendikleri bir dönemde, “Ben de kendimi dinletirim!” diye oraya gitti, canım çıksın!.. Mekke’dekiler dinlemiyordu; “Bir de sesimi orada duyurayım!” dedi. O ses, insanın içinde ihtizaz hâsıl edebilecek bir ses idi; hiçbir musikî korosunun ifade edemeyeceği kadar derindi. Zannediyorum konuşurken, melekler bile kulak kesiliyor, O’nu dinliyorlardı. Fakat inadın gözü kördür; inat, Tâif’tekilerin de kulaklarını kapamıştı. Kur’an diyor: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.” (Bakara, 2/18) Kör, sağır ve kalbsiz idiler; onlara bir şey anlatmak zordu. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyi deniyordu.

Antrparantez arz edeyim; Yollar kesilse, her tarafı seller alsa, hiç yoktan karşınızda dağlar dikilse, alternatif yollar ile, yöntemler ile yine hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz. Neden? Çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı. Yolunuz, peygamber yolu ise şayet, Rehberiniz öyle yapmıştı.

Evet, “Bir de Tâif’te sesimi duyurayım!” dedi. O sesin arkasında -bir yönüyle- belki İlahî soluklar vardı; zira her ses, O’ndan (celle celâluhu) bir nağme; her eser, O’ndan bir nâmedir. Efendiniz, “Bir de o nâmeyi ve o nağmeyi orada duyurayım!” demişti. Fakat aynen Mekke’deki şeyler ile karşı karşıya kalmış, bir yönüyle taşa tutulmuştu. Taşa tutulma şöyle dursun, güneş, şualarını O’nun başından aşağıya indirirken, “Yahu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) incitmeyecek şekilde indirmeliyim bunları!” demeliydi. O, incinmemek üzere yaratılmış bir varlıktı ama onlar, recmediyor gibi taşa tuttular ve ayakları yarıldı. Yanında Zeyd İbn Hârise vardı. Bir dönemde mevâlîsinden; onu parasıyla almıştı, büyütmüştü ve tâ Mûte’de şehit düşeceği âna kadar yanında kalmıştı. Gözü gibi aziz biliyordu; o da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) göz üstü aziz biliyordu. O en tehlikeli noktada, O’nunla beraber, O’na kalkan idi. Mus’ab’ın Uhud’daki kalkanlığı gibi kalkandı. Gelen taşlara karşı bazen göğsünü, bazen elini, bazen ayağını siper etmişti fakat öyle bir taş yağmuru/dolusu var idi ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini-ayağını yine yaralıyordu, kanlar içinde bırakıyordu.

İnsanlığın İftihar Tablosu, oradan çıktıktan sonra bir vadide, “Sıyrıldım!” dediği bir vadide, başını yere koydu; (nazlı) şikâyette değil, arz-ı halde bulundu: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” dedi. Şu iki kelime yeter bence: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي “Kuvvetimdeki zaafı ve çaresizliği, bir yönüyle, bir formül bulamamadaki aczimi Sana arz ediyorum.” “Anlatamadım.. dinletemedim.. demek ki o durumda değildim!” demek suretiyle burada, tatlı, ince, bir ney sesi ile esasen onlara niyâzını ifade etti orada. وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “İnsanlar arasında, hor-hakir görülmemi, Sana arz ediyorum ben; durumum bu!..” أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ “Sen, böyle zaafa maruz kalmış insanların Rabbisin! Rabbu’l-âlemînsin!” dedi, arz-ı halde bulundu.

Allah Rasûlü, orada “niyaz”da bulundu, “naz”da değil. Eğer böyle bir nazda bulunsaydı veya niyazını o istikamette ifade etseydi, melek hemen gelmişti oraya; “İstersen, dağı kaldırıp -İsrailoğulları’nın başına Tur’un kaldırıldığı gibi ki ayetin ifadesiyle, onu başlarında bir bulut gibi gördüler ve eğilme mecburiyetinde kaldılar- tepelerine koyayım!..” İşte o zaman, o yüksekliğe yakışır şekilde derin bir üzüntü duydu; “Hayır yâ Rabbî!” dedi, “Bunların neslinden yüz sene sonra, bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyecekse, hayır yâ Rabbî!..” İşte gönül bu… Gönül!.. Gönlün ortaya konduğu yerde, yüzde yüz gönül kesiliyor, vicdan kesiliyor, öyle bakıyor. Kendini taşa tutanlara karşı bile, “Yüz sene sonra onlardan bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyerek, ebedî hayatını garanti ve teminat altına alacaksa, mahvetme onları Allah’ım!” diyor.

   Çile kahramanlarının merkezini enbiyâ-i ızâm tutar; sağ ve sol cenahlarda ise asfiyâ ve evliya yerlerini alırlar.

Evet, çekme mevzuu; enbiyâ-ı ızâm çekiyor. Ama Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, o en büyüklerin, Ulû’l-azim peygamberlerin en son çekeni. Ulû’l-azim peygamberlerin ilki -böyle biliyoruz- Hazreti Nuh (aleyhisselam). Kur’an, kronolojik sıralarken, o sıraya göre meseleyi takdim buyuruyor, “sunuyor” diyebilirsiniz. Evet, taşa tutulmuş o da; hatta menkıbelerde -Kur’an-ı Kerim’de o mesele yok da- bazen ip bağlamış, sürüklemişler. Sürekli kapıların tokmağına dokunmuş; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، نُوحٌ نَجِيُّ اللهِ mı, رَسُولُ اللهِ mı, نَبِيُّ اللهِ mı demiş? Misyonunun gereği diyeceği şeyi demiş. Fakat her deyişinde, her edişinde, vahşice bir mukabele ile karşılaşmış.

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) aynı şeyi söylemiş. وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O’nun (Hazreti Nuh’un) soyundan, yolundan, yönteminden birisi de Hazreti İbrahim; kalb-i selim ile gelmiş, tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Rabbine yönelmişti.” (Sâffât, 37/83-84) İçinde hiç gıll u gış yoktu; kimseye karşı hiss-i nefret yoktu. Sempati ile açılmıştı herkese, şefkat ile herkese teveccüh ediyor, “Kucağım herkese açık!” diyordu. Ama ne yaptılar, onların o bâtıl inançlarına/itikatlarına karşı tavrını sergileyince?!. Bir ateş yaktılar, insanları öyle cezalandırıyorlardı; ateşe attılar O’nu da.

Hazreti Hûd’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Sâlih’e (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Lût’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Zekeriya’yı (aleyhisselam) baştan aşağı testere ile kestiler. Şam’da bir camide, âbidesini yapmışlar; biçildiği yer olarak, âbidesi orada; Kıtmîr de gördü Şam’dan geçerken, gördü orada. Baba yetmedi diye, evladı Hazreti Yahya’yı (aleyhisselam) da şehit etmişler. Halazâde Hazreti İsa’ya (aleyhisselam) takılmışlar, “Nâsıralı genç!” diye. Sağda-solda, gönülleri hoplatacak sözler söylüyor ama -hâşa ve kella, onların mülahazasını ifade ederken, o mülahazayı ifade edecek kelimelerle bile ifade etmekten sakınıyorum- bilmem ne gibi, yakın takibe almışlar, adım adım. Girdiğine ihtimal verdikleri her kapıyı kırmışlar, her pencereyi kırmışlar, O’nu derdest etmek, yok etmek için.

O günden bugüne o büyük insanlar, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ gerçeğinin -bir yönüyle- mâruzu olmuşlar; hep o şeye maruz kalmışlar ve bu halleriyle, bu tavırlarıyla, mâruz kaldıkları şeylerle demişler ki: “Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!..” Eğer onların yolunda iseniz, onların başına gelen şeyler, sizin de başınıza gelecek. Zira siz, bu dünya için yaratılmadınız; siz, ebed için varsınız. “İnsan, ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmaz!” “Bin sene!” deseniz, “İki bin sene!” deseniz, “Bitiyor mu bu zaman; istemem ben onu!..” İşte, istemeyeceğiniz şeylerden sizi uzaklaştırıyor, aynı zamanda ebediyen isteyeceğiniz bir yöne yönlendiriyor; bunun için azıcık kulağınızı çekiyor. Öyle sayılır O’na göre, azıcık ensenize bir tokat vuruyor.

   O da çok çekti, çekti ama -inşallah- Firdevs’e yükseldi; “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyen ise, bir çöp arabasına konulup çöplüğe atıldı.

Şimdi bizim yediğimiz tokatlar da öyle… Değişik versiyonlarıyla çekmenin her türlüsü oldu. Ama bizimki bu son çağa imzasını atan o büyük Zât’ın yanında işin öşrü olmaz. Şu kadarını söyleyeyim; hani “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor. Şikayet etmeyen insan, halini arz etme adına, topluma adeta “Bakın böyle!..” diyor. Bu yolda yürüyenlerin başına gelecekler böyle… Bir sinek ısırması kadar bile bir şeye maruz kalmamış, hazırcı, sonradan bulma bir kısım densizler, bilemezler.. esasen, bu din-i Mübin-i İslam’ın ne ızdıraplar çekilerek bu hale getirildiğini bilemezler!.. Anlayamazlar çünkü gözleri kör, kulakları sağır, kalbleri de meflûç.

Evet, “…belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor; bu meselenin ağırlığını ifade ediyor. Ben, hayat-ı seniyyelerinde onun on dokuz defa zehirlendiğini biliyordum. Meseleyi benden daha iyi bilen birisi, yakın tarihte bana ulaştırdı; yirmi bir defa zehirlemişler. Bakın, yanında olan o beş-on insan, yirmi insan, otuz insan, kırk insan. Sempatizanı çok, “İyi bir insan!” diyeni çok, belki onunla bir milyon; nitekim Afyon savcısı öyle diyor, “Beş yüz bin kadar, yarım milyon kadar sempatizanı var!” diyor. Fakat genelde hapse atılanlara, Denizli’de de, Ankara’da da, Afyon’da da içeriye girenlere veya değişik yerlerde takip altına alınanlara bakınca, böyle sizin kadar bir şey. Bu kadara bile tahammülleri yok. “Hayır, o kadar insan bile sizin etrafınızda kümelenmemeli; buna hakkınız yok!” diyorlar. Bunu, çarpık bir mülahazaya binaen yapıyorlar, çarpık bir mülahaza. İntikamın her türlüsünü yapmışlar fakat bir türlü kânî olmamışlar; “En iyisi mi bunu zehirleyelim!” demişler. Zehirlemişler bu defa ama ruhunun ufkuna yürümemiş; demiş: “Ben burada kalacağım biraz daha!” Bir daha yapmışlar, yine “Ben burada kalmaya kararlıyım arkadaşım!” demiş; “Burada din-i mübin-i İslam’a hizmet!” demiş. “… Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” sözleriyle “Ben, burada kalmalıyım!” demiş.

Yaşama, hizmet için olmalı; hizmet etmeyeceksem, yaşamamın hayvan yaşamasından farkı yoktur! Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi dünyaya duyurmayacaksam, kendi kültür değerlerimi bir mûsikî edasıyla dünyaya duyurmayacaksam, ben hayvan gibi yaşıyorum demektir. Evet, “Duracağım!..” demiş. İki, üç, dört, beş… Yirmi bir defa zehirlemişler. Belki onca zehir, daha sonra tesirini icra etti, Urfa’ya, peygamberler diyarına gitti. Belki “ceddinin diyarı” diyeyim. O, seyyid olduğuna göre, Hazreti İbrahim’in ülkesi olması itibarıyla, orada ruhunun ufkuna yürüyecekti; oraya kadar gitti ve orada ruhunun ufkuna yürüdü. Başı, birinin dizinde; o diz sahibi bana anlatmıştı, “Oraya kadar hiç uyuyamamıştı, hep inlemişti ızdıraptan!” demişti. Adını söylememde mahzur yok, çok sevdiğim birisi, halktan bir insandı ama meseleleri pozitif yanıyla kavrama/değerlendirme mevzuunda filozof gibi bir insandı: Bayram Yüksel. Başı, onun dizinde. “Otelde yatakta, başı yine benim dizimde duruyor. Bir aralık, ‘of’u, ‘puf’u kesildi, inlemiyordu artık. Ben de uyudu diye sevindim!” diyor; “Bir de kurcalayınca, gördüm ki, ruhunun ufkuna yürümüş.”

Daha sonra kendi başlarına gelecek beladan habersiz, o günün dâhiliye vekili, bu vefatı, bu mübarek vefatı duyunca, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” demiş. Nicelerini çöp arabasına koydu, götürdü bir mezbeleliğe attılar. Hatta bir şarkıcıyı bile… Evet, söylemeyeyim adını, değil mi? Gider orada da bulur yine işkence ederler ona. “Orada ölsün diye!” atıyorlar; o da kıpırdıyor, bakıyor ki “Ölmemişim, ölmediğime göre kalkmam lazım benim!” diyor. Kalkıyor, sonra Cenâb-ı Hak, yurt dışına çıkma yollarını da açıyor; yurt dışında genel durumu destanlaştırıyor çaldığı saz ile. Fakîr’e de telefonda dinletti; Türkiye’deki vâveylâyı, zalimlerin hay-huyunu, mazlumların iniltisini dinletti, Fakîr’e de dinletti. Aynen öyle, “Çöp arabasına koyun, bir yere atın!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki, aynı şeye o sözü söyleyen maruz kalıyor. Onun için de öyle bir şeye maruziyeti -yine Kıtmîr, ince kalbim ile- arzu etmem. Fakat darbeden sonra, omuzundan, omuzundaki payelerle kendini payeli zanneden birisi, bir tekme vuruyor; bulunduğu bir binanın balkonundan “Küt!” diye aşağıya düşüyor ve ölüyor. Bu defa, o gün işe hükmedenlerden birisi, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyor.

   Firavunların yapmadığı zulümleri masum insanlara reva görenler, kendilerini haklı göstermek için “Bunlar irtidat etti!..” iftirasıyla çırpınıp duruyorlar ama Allah her şeyden haberdâr!..

Evet, Türkçemizde de kullanılan bir tabir vardır; Arapça, مَنْ دَقَّ، دُقَّ (Eden bulur; kapı çalanın kapısı çalınır.) derler. مَنْ دَقَّ، دُقَّ Aynen. Biri, Cennetü’l-Firdevs’e amudî bir yükselişle, bir helezonla yükselir gibi yükseliyor; öbürü de -Hazreti Yusuf’un kuyunun dibine atılışının Kur’an’daki iç musikî ile “Cubb!” diye ifade edildiği gibi- “Cubb!” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyor. Zâlimler de öyle “Cubb!” diye bir çukura yuvarlanacaklar. Kadın-erkek tefrik etmeden, aileleri parçalayanlar.. annesini evladından edenler.. evladını annesinden edenler…

Dinlerine/imanlarına bakmadan, insanlara Firavunların, Amnofislerin, Ramseslerin, İbnü’ş-şemslerin, Jull Sezarların, Kaddafîlerin, daha bilmem ne kadar kefere vü fecerenin yaptığı şeyleri yapıyorlar. Bir de halkı, bir yönüyle böyle sürü gibi görerek, “Bunlar, Yahudileşmiş, Hıristiyanlaşmış!” falan diyorlar. İşin âdâbına kadar Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda değilsek, Allah, bir an evvel canımızı alsın!.. İşin âdâbına kadar… Teheccüd kılmayanı, bir yönüyle sorgulayacak kadar bir ruha sahiptir bu hareketin içindeki insanlar. “Acaba attığım bu adım, Efendimiz’in izine tam basma şeklinde miydi, değil miydi; değilse, ayağım kırılsın!” diyecek kadar bu mevzuda hassas yaşayan insanlara, bir şom ağızlı, kendini bilmez, “Hıristiyanlaşma, Yahudileşme, dinden çıkma, irtidat etme, firak-ı dâlle olma!” filan gibi iftiralar atıyor. Böylece, şom ağızların hırıltıları türünden hırıltılarla, arkalarından sürü halinde sürüklenen insanlara kendi yaptıkları şeyleri makul gösterme, meşrû gösterme, hukukî gösterme, âdilâne gösterme gayreti içinde çırpınıp duruyorlar. Ama Allah, her şeyi görüyor; Kirâmen Kâtibîn, her şeyi yazıyor; Muakkibîn, her şeye nigehbân. Kabre girildiği zaman, her şey anlaşılacak; akı, karayı görecekler.

Hâsılı; bu yol, bu. Bilerek bu yola girmişseniz, bu yol, bu. Ona katlanacaksınız. Zaten, hiç kimse pişman değil. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Evet, belayı, musibeti, hoş birer şerbet gibi yudumlayan insanlara -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu Hizmet yolunda yürümeyi katiyen acı gösteremezler. Onlar, Hizmet tatlılığından başka bir şey bilmiyorlar. Hizmet tatlılığı onları öyle mest etmiş ki, bu mevzuda, Gedâî’nin dediği gibi, “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyorlar. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver! // Bak şu gedanın haline / Bend olmuş zülfün teline (Rasûlullah’ın zülfünün teline bend olmuşlar.) Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına / Bandıkça bandım bir su ver!..”

Yolu, bu.. yöntemi, bu.. tattığı, bu… Siz, zehir bile içirseniz, o, ağzındaki bal ile onu bala çevirir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çin’i karıştırsanız, Maçin’i karıştırsanız, Avrupa’yı karıştırsanız, Amerika’yı karıştırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir gün bu insanlar -akılları başlarına gelecek- sizin o karıştırmalarınızı -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın- tükürük haline getirecek, sizin yüzünüze çarpacaklar. Hicaptan iki büklüm olacaksınız. Vesselam.

Bamteli: RAMAZAN’DA İNLEYEN GÖNÜLLER

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dün akşamki sohbetinde şunları söyledi:

   Gök kapılarının açıldığı kutlu zaman dilimleri çok iyi değerlendirilmelidir!..

Ramazan nesrimize girmiş, şiirimize girmiş, edebiyatımıza girmiş, vaaz u nasihatlere mevzu olmuş; bu güne kadar, zannediyorum söylenecek her şey söylenmiş. Cenâb-ı Hak, söylenen şeylerin tesirini halk eylesin; her şey O’nun elinde!..

Ancak böyle mübarek günleri her saatiyle, her dakikasıyla, –Kaos ve Ramazanlaşan Ruhlar” makalesinde de ifade edildiği gibi- sahurlarıyla, geceleriyle, yerinde teheccüdleriyle tam değerlendirmek lazım. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan-ı şerifte teheccüd kılıyor muydu? Hazreti Âişe validemizin beyanına bakılınca, işte o terâvîhi öyle, o kadar yapıyorlardı; onunla iktifa ediliyordu ve vitr-i vacip kılınıyordu. İsteyen, yine müsait olursa, teheccüd de kılabilir, hacet namazı da kılabilir. Fakat böyle mübarek günler, gök kapılarının açıldığı ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetle baktığı zaman dilimleri olarak çok büyük fırsat bilinmelidir.

Vakıa hadis-i şerifte, Cenâb-ı Hak, “Her gece semâ-i dünyaya iner.” buyuruluyor. “Teveccüh buyurur.” diyebilirsiniz; bir yönüyle “insanlara melekûtî âleme dair kapılar aralanır” şeklinde yorumlayabilirsiniz, lâzımî mana olarak.. ve “kullar tarafından denen/istenen şeylere açık durulur” şeklinde algılayabilirsiniz.

Gök kapıları, Allah tarafından sizin diyeceğiniz/edeceğiniz şeylere açılıyorsa, her halde o gök kapılarının ötesinde bulunanlar da sizin diyeceğiniz şeylere “âmîn” diyor ve “âmîn” demeye teşne bulunuyorlardır. Belki bir gözleri sizin üzerinizde, bir gözleri de gördükleri-görmedikleri mâverâ-i tabiatın, -İmam Rabbanî ifadesiyle- verâların, verâların, verâların, verâsında… Bî kem u keyf O’na (celle celâluhu) bakıyor gibi.. O’nun o mevzudaki teveccühleri, diyeceği şeyleri almak için… Belki haliniz, İslam dünyasının hali itibariyle, biraz da nazarlarından şefkat taşarak, aynı zamanda ızdırap taşarak, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyorlardır. Onların o hallerine iştirak etmek -zannediyorum- insan olmanın gereğidir.

Terâvîh, her “tervîhâ”sıyla, çok iyi değerlendirilmeli. Ne kadar terâvîh kılıyoruz, tabii onun da her zaman münakaşası yapılabilir. Ne kadar namaz kılıyoruz, her zaman münakaşası yapılabilir. Ama kılıyoruz işte; “kılıyoruz” sözü ne ifade ediyorsa, o ölçüde kılıyoruz. Cenâb-ı Hak, meselenin ikâmesini lütfeylesin inşaallah; onu iç-dış erkânıyla, şerâitiyle, hudûu ile, hüşûu ile, haşyeti ile, yerine getirmeye muvaffak eylesin!..

   Ramazan’ın her anı mazlum ve mağdurlara maddî manevî yardım mülahazalarıyla ve gayretleriyle de dolu olmalıdır!..

Evet, Müslümanın bugün en büyük derdi, İslam dünyasının derdi olması lazım. İslam dünyası, değişik dönemlerde çok olumsuz/menfî şeylere maruz kalmıştır. Belki dünya da maruz kalmıştır; Amerika’daki McCarthy gibi, başka yerlerde de nice McCarthy’ler çıkmıştır. Bir yerde bir Saddam çıkmış, bir yerde bir Kaddafi (Kazzâfî) çıkmıştır. Bir yerde de başkaları Müslümanlığı doğru yaşamak isteyen, gönlünce yaşamak isteyen insanların karşısına çıkmış, Müslümanlığı siyasî telakkileri çerçevesi içinde yorumlamış, o yoruma bağlamış ve onun öyle icrâ edilmesini istemişlerdir. Siyasî telakkilerine, siyasî arzularına/isteklerine ve siyasetle ikbâl ve istikbal arzularına muhalif gibi gördükleri şeylere karşı çıkmışlardır, binlerce insanın kanına girmişlerdir. Şimdi bazı İslam dünyasında yüzbinlerce insan… Bu yüzbinlerce insan, kendileriyle alakadar olan aileler ile müşterek mütalaa edildiği zaman, zannediyorum yüz ile çarpmak icap eder. Dolasıyla ızdırap duyan, ızdırap yaşayan, ızdırap soluklayan insanların sayısı, milyonlara bâliğ olmuştur.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Savaş mecburiyetinde kaldığınız zaman, mâbedlere sığınan insanlara ilişmeyin, kadınlara ilişmeyin, çoluk-çocuğa ilişmeyin!..” buyurmuştur. Fakat İslam dünyasında, bazı İslam memleketlerinde, ona riayet etmek şöyle dursun, McCarthy’nin felsefesine, Saddam’ın felsefesine, Kaddafi’nin felsefine göre bile hareket edilmemiştir; daha zâlimâne muameleler yapılmıştır. Ne Ramazan tanınmıştır, ne sahur tanınmıştır, ne terâvîh tanınmıştır, ne Müslümanlık bilinmiştir/tanınmıştır. İslam dünyasında bu çağda zuhur ettiği kadar zâlim, zuhur etmemiştir; münafık, zuhur etmemiştir. Bu çağ, münafık çağıdır; Deccâl’den sonra en tehlikeli çağ, Müslüman göründüğü halde Süfyanca hareket etme, bir Süfyan çağı, bir nifak çağı olduğunda şüphe yoktur.

Öyle ise, bize düşen şey, bu mevzuda, bir taraftan zulüm görenlere dua etmektir. O “mazlum”lar, “mağdur”lar, “mehcur”lar, “mevkuf”lar, “mescûn”lar, “muhtefî”ler, “fârr”lar, “muhacir”ler ve bir de daha önceden gitmiş olduklarından dolayı “Ensar” olma gayreti içinde olan insanlar için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunmaktır. Bunların hepsinin -bir yönüyle- maddeten olduğu gibi, muavenet açısından olduğu gibi, dua açısından da desteklenmesi gerekmektedir. İşte o aralanan gök kapılarını değerlendirerek, bir size, bir ötelere, ötelerin ötesine bakan ruhanîlerin/meleklerin bakışlarındaki şefkat durumunu değerlendirerek, onlar için “Allah’ım! Bu mazlumları, mağdurları; zâlimlerin, münafıkların şerrinden muhafaza buyur!” demek lazımdır.

   Ramazan Ayı Boyunca Hemen Her Zaman Gönlümüzün Bamteline Bir Mızrap Gibi İnmesi Gereken Bazı Dualar:

Bu konudaki taleplerinizi farklı dualarla seslendirebilirsiniz. Mesela اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Onları hürriyetlerine kavuştur Allahım!..” deyin. يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى Cevşen’de yedinci fıkra zannediyorum: يَا غَافِرَ الْخَطَايَا، يَا كَاشِفَ الْبَلاَيَا، يَا مُنْتَهَا الرَّجَايَا، يَا مُجْزِلَ الْعَطَايَا، يَا وَاسِعَ الْهَدَايَا، يَا رَازِقَ الْبَرَايَا، يَا قَاضِيَ الْمُنَايَا، يَا سَامِعَ الشَّكَايَا، يَا بَاعِثَ السَّرَايَا “Ey hata, kusur ve günahları bağışlayan! Ey bela ve musibetleri kaldıran! Ey bütün istek ve dilekler Kendisine ulaşan! Ey ihsan ve atiyyeleri bol olan! Ey hediyeleri çok geniş olan! Ey her varlığın rızkını ulaştıran! Ey vakti geldiğinde verdiği hayatı geri alan! Ey her şekva ve arz-ı hali duyan! Ey her yana değişik mahlukatından ordular yollayan!” Son fıkra يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan!”  يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا * يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur!..” Onların hepsini birden kurtar; بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Mağdur kardeşlerimize öyle bir lütufta bulun ki; göz görmemiş, kulak işitmemiş ve beşer tasavvurlarını aşkın, Şânına yakışır bir iltifat-ı Sübhâniye ile onları serfirâz kıl!” “Tasavvurları aşkın, sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Ey mutlika’l-usârâ!..” diyeceksiniz.. يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَحْكُومِينَ  “Ey Gariplerin Sahibi… Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…” يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Onları da hürriyetlerine kavuştur!..” diyeceksiniz. “Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!.. Haklarını, imkanlarını iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin, mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar! Ve onları salıver!” diye inleyeceksiniz. İnlemeliyiz; bir yönüyle, içimizin sesi olarak, heyecanlarımızın bir mızrap gibi kalbimizin hassasiyet tellerine dokunması neticesinde çıkacak seslerle, aralanan gök kapılarını değerlendirmeye bakmalıyız.

Bunu her fırsatta yapmalı. Teheccüd kılacaksanız, teheccüd esnasında.. gece sahura kalkacaksanız -kalkacaksınız- sahurda.. ve aynı zamanda terâvîhlerde. İki rekatta bir selam vererek kıldığınız terâvîhin “tervîha”larında, Itrî’nin salat ü selamından daha ziyade, bir şeyi demek aklıma geliyor: Şu dediğim şeyleri de diyebilirsiniz arada. İlle de o makamda söylenmesi şart değil. Önemli olan bir koro halinde onu seslendirmek. Belki melekler de onu seslendiriyor, ruhanîler de onu seslendiriyor. Öyle bir koroya iştirak etmeye bakmak lazım, onlar öyle diyorlarsa, biz de öyle dediğimiz zaman, o tevâfukun tesiri çok önemlidir.

Hazreti Üstad, “Nasılki sâbık hadîsin sırrıyla: Sadaka, belayı ref’ eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.” (Onaltıncı Lem’a) diyor. Yani bizim gibi umum, sıradan insanlar bir araya gelmiş hâlisâne dua ediyorlarsa, Cenâb-ı Hakk, bir ferec-i umûmî lütfeder. Mübarek günlerde, mübarek saatlerde, çok mübarek ibadetler arasında, gök kapılarının aralandığı bir esnada, meseleyi o şekilde koro haline getirme, nezd-i uluhiyette -inşaallah- kabule karin olur. Düşünün ki, hürriyetini yitirmiş, esârete düşmüş, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan on binlerce insan var. Mallarına/mülklerine el konmuş, eğitim müesseselerine el konmuş, “münafık”lar tarafından, “zâlim”ler tarafından… Tereddüt etmeden söylüyorum bunu; çünkü milletin alın teriyle kazandığı şeylere, himmetleriyle ortaya koyduğu şeylere, hiç kimsenin gelip el koyma hakkı yoktur; Allah’a hesap verirler. Fakat münafığın hesap ile alakası olmadığından, zâlimin hesap ile alakası olmadığından, onun hesabını ötede Allah görecektir. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” Bugün halka cevretmek kolay, çünkü güçlüsün, kuvvetlisin; yarın Hakk’ın divanı var, canına okuyacaklar; yarın Hakk’ın divanı var, canına okuyacaklar!..

Bir taraftan sızlayan, inleyen bir gönül ile, yani heyecan mızrabını hassasiyet tellerine dokundurmak suretiyle çıkaracağımız seslerle, onlar için Cenâb-ı Hakk’a arzularımızı sunmalıyız. “Niyaz” edasıyla, “nâz” edasıyla değil, niyâz edasıyla. Onu da, Yakub aleyhisselam’dan öğrenelim: قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ وَأَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ “Ben, dedi, sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.” (Yusuf, 12/86) Veya ıztırar halimizi dillendirerek: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahrec nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..” demek suretiyle, halimizi arz etmeliyiz.

Veya bir kudsî hadiste أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ الْقُلُوب “Ben kalbi kırıklarla beraberim!..” ifade buyrulduğu için şöyle niyaz edebiliriz: يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ؛ هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ… اُجْبُرْ كَسْرَنَا، وَاجْبُرْ كَسْرَنَا، وَاجْبُرْ كَسْرَنَا “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme! Kırıklarımızı sarıp sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve kırık döküklerimizi gider!..”

   “Allah’ımkavmime hidayet eyle; çünkü onlar beni ve ne yaptıklarını bilmiyorlar!..”

Bir taraftan, bu; bir taraftan da -bence- himmeti âlî tutarak başkaları için de ıslah-ı hal duasında bulunmak. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek sinn-i şerifi düştüğü zaman, miğferi yarıldığı zaman, yanağı yaralandığı zaman, uğrunda başların-kolların verildiği zaman, hiç öfkelenmedi, kızmadı; şöyle dua etti: اَللَّهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْرِفُونَ “Allah’ım kavmimi hidayet eyle, bilmiyorlar beni; bilseler, yapmayacaklar!” Evet, bir taraftan da İslam dünyasına musallat olan münafıkların ve zalimlerin ıslahı için, içinizden gelircesine dua edin. Allah, onları da evvelâ insan eylesin! Sonra da şöyle-böyle Müslümanlık şerefiyle şerefyâb eylesin! Âhiretlerini karartmasın!..

Zira ben biliyorum ki, sizin kalbiniz dünyada her mazlum, her mağdur için tir tir titrediği gibi, bamteline dokunurcasına tir tir titrediği gibi, öbür tarafta da onların o ağır hesapları karşısında, terazinin bir kefesinin yukarıya kalkması ve günah kefesinin girip yerin dibine batması karşısında, orada da yürekleriniz sızlayacak. Oradaki o yürek sızlamasına meydan vermemek için, Müslüman milletlerin başına musallat olmuş münafıkların, bütün münafıkların, bütün zalimlerin salah-ı hâl etmeleri için de dua etmelisiniz.

Evet, terâvîh kılarken, o tervîhalar arasında şöyle de diyebilirsiniz: اَللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، مُجْرِيَ السَّحَابِ، هَازِمَ اْلأَحْزَابِ، اِهْزِمْهُمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ، اِهْزِمْهُمْ، اِهْزِمْ أَعْدَاءَنَا فِي اْلأَحْزَابِ “Ey Kitab’ı indiren! Ey bulutları yürüten! Ve ey Ahzab topluluğunu hezimete uğratan Rabbim! Bizlere adavete kilitlenmiş bütün nâdanları hezimete uğrat ve nusretinle bizleri onlara karşı zeferyâb eyle! Bize düşmanlık besleyen her topluluğun Sen hakkından gel!” اِهْزِمْ أَعْدَاءَنَا فِي كُلِّ اْلأَحْزَابِ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ، عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ “Hangi topluluk içinde bulunursa bulunsun, bizlere karşı kin ve nefretle oturup kalkanları Sen hezimete uğrat!… Ve onlara karşı nusretinle maiyyetini bizlere duyur. Bizim için kurdukları tuzaklar başlarına dolansın ve kötü âkibet hep onların tepelerinde olsun!” Evet, bir tervihada bunu söylersiniz. Bir diğer tervîhada, يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ؛ هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme!” niyazını üç kere tekrarlar, sonunda da onu şu söz ile noktalarsınız; اُجْبُرْ كَسْرَنَا، وَاجْبُرْ كَسْرَنَا، وَاجْبُرْ كَسْرَنَا “Kırıklarımızı sarıp sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve kırık döküklerimizi gider!..” dersiniz.

Bir başka tervîhada da -daha önce zikredildiği üzere- يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahrec nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”  demek suretiyle, halinizi arz edersiniz.

Böylece inşaallah, bu Ramazan ayı, Ümmet-i Muhammed’in, sizin, bizim -her şeye rağmen, günahlarımıza/hatalarımıza rağmen- vesile-i necatımız olduğu gibi; ehl-i dalaletin, ehl-i nifakın da hidayetine vesile olur. Mazlumların halâsına, hapishane kapılarının açılmasına, bir sürü mağdur edilen insanların mağduriyetten sıyrılmalarına, mahrum edilen insanların mahrumiyetten sıyrılmalarına vesile olur.

Her gün buraya birkaç tane mağdur, mazlum… Vazifesini yaparken, hiçbir şeyden haberi yok, ne Temmuz biliyor, ne Ağustos biliyor, ne Aralık biliyor; hiçbir şey bilmiyor. Bunlar ne, ne olmuş bunlarda, onu da bilmiyor. Fakat belli bir dönemde bazı münafıklar tarafından şüphe ile, şeytanî şüphe ile fişlenmiş. Sonra da uydurulan bir hadise, bir senaryo; hemen onu müteakip aynı gün bütün o insanların ipleri çekilmiş, idam ediliyor gibi.

“İdam gelsin!” falan diyorlar. İdamdan daha kötü, yapılan şeyler. Bir yönüyle “aile ruhu” idam ediliyor burada. “Huzur ruhu” idam ediliyor burada. “Müslümanlık ruhu” idam ediliyor burada. En zalim, en gaddar Deccallar tarafından bile yapılmadık şeyler irtikâp ediliyor.

Ve bu arada -müsaadenizle, saygısızca bir ifade olacak belki- “ahmak-ı humakâdan bir ahmak”, önemli mevkileri ihraz edenlerden birisi, kalkıp diyor ki, “Şu anda bizim memleketimiz, üç asırdan beri değişik dönemlerin en güçlü dönemini, en mükemmel dönemini yaşıyor!” Bunu diyecek kadar ahmak münafıklar, Müslüman dünyanın kaderine hakim olmuşlarsa, bence ona ağlama da yetmez, inleme de yetmez, hiç uyumadan geceleri ihya etme de yetmez. Çünkü öyle bir illüzyon, öyle bir tenvîm, öyle bir uyutma var ki, böyle dün başka, bugün başka, korkunç bir ahmaklık, bir uyumuşluk yaşanıyor ki, hiç sormayın; İsrafil’in Sûr’u bile uyarmayacak gibi geliyor!.. Vesselam.

 

Bamteli: TUT ELİMDEN, TUT Kİ EDEMEM SENSİZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Bir insan -debbağın deriye yaptığı gibi- sürekli kendisini yerden yere vurmazsa, hep kadere taş atar ve etrafta mücrimler arar durur.

Kendini yerden yere vurmayan, Hakk’ın takdirini yerden yere vurma durumunda olur. Başa gelen her musibeti insan kendinden bilmelidir. وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ “Size gelen her musibet, kendi elinizle ettiğiniz şeyin sonucudur. Her yaptığınız şeyi de cezalandırmaz; Allah, çoğunu affeder.” (Şûrâ, 42/30) Kur’an-ı Kerim, öyle buyuruyor ve bu mevzuda Sâhib-i Şerîat’tan şeref-sudûr olmuş hadis-i şerifler var. O musibetleri sabır ile karşılarsanız, ayağınıza batan bir diken bile günahlarınızdan bir kısmını alıp götürmüş olur. Bir sıkılıp terleme, bir hafakan yaşama, bir baskı altında bulunma; sizi kirleten nice şeyleri alır götürür ve böylece arınmış olursunuz. Sâhib-i Şeriat Söz Sultanı’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) mazmun olarak bu istikamette şeref-sudûr olmuş beyanlar var.

Debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi, kendini yerden yere vurmayan, kadere taş atmaya ve başkalarını suçlamaya durur. Başkalarını suçlamaya kendini salmış bir insan da ömür boyu kendi kusurlarını görmez, hep başkalarına çamur atar-durur. Hiç farkına varmadan, ta’yîr u ta’yîbe (başkalarını kınayıp ayıplamaya) girer; bu da er-geç gelir, kendi başına dolanır.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz buyuruyor: مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ “Bir insan, mü’min kardeşini bir ayıp ile suçluyorsa…” Mesela, çalmayan bir mü’mine/mü’minlere “hırsız” diyorsa, “haramî” diyorsa, “firak-ı dâlle” diyorsa, “terör örgütü” diyorsa… “O, o iş başına gelmeden ölmez!” Ama geniş dairede, ama dar dairede; ama kendisine, ama evlâd ü ıyâline, eşine, yoldaşına, onu mutlaka inletecek bir şey, dize getirecek bir şey, “Offf!” dedirtecek bir şey isabet eder; Allah, ona maruz bırakır.

   Yarınsız yaşamak, bir insan için en büyük felâkettir.

Bu açıdan da bugünü yaşayan insanlar, hep, yarınları hesaba katmalıdırlar. “Yarınsız” yaşamak, bir insan için en büyük felâkettir. “Yarın” dediğimiz; yarın, öbür gün, daha öbür gün.. ve “ûlâ”nın mukabili olan “uhrâ”; tâ öbür gün.. Ma’dele-i ulyânın, mahkeme-i kübrânın, mahşer-i uzmânın tahakkuk ettiği gün. Hafizanallah, orada insan, kendini yerden yere vurur. “Yarınlı” yaşamak lazım… Bugünün zevk u sefasından dolayı bu çağ biraz o hastalıkla malûl; “Bilerek dünya hayatının ahiret hayatına tercih edildiği” bir çağda yaşıyoruz.

Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyler karşısında, bunların ne önemi olur?!. Lütfettiklerine bakıp, Alvar İmamı gibi; “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?!.” demek gerekir. Bunca arkadaşın, kardeşin, yoldaşın olması, sizin ile beraber aynı mefkûreyi paylaşmaları, Cenâb-ı Hakk’ın öyle engin bir lütfudur ki, buna mukabil siz, ömür boyu zindanda kalsanız, azap görseniz, akla hayale gelmedik işkencelere maruz bırakılsanız, yine hafif kalır. Çünkü burada sadece “i’lâ-ı kelimetullah”, “i’lâ-ı Hakk”, “i’lâ-ı mefkûre”, “i’lâ-ı gâye-i hayal” için yaşıyorsunuz. Bunlara bağlı yaşadığınızdan dolayı, evet, bunların bir yönüyle bedelini/karşılığını dünyada bulmak mümkün değildir ama Cenâb-ı Hakk’ın bir teveccühü, dünyanın binlerce mesûdâne hayatına mukabildir. Şayet çektikleriniz o teveccühe vesile ise, “Kaybettik!” dediğiniz yerde kazanıyorsunuz demektir. Ki, böylelerinin durumu “kaybetmeler kuşağında kazanma”dır. Bir de birileri “Kazandım!” diyorlar; onlar da kazanma kuşağında kaybediyorlar; şehrâhta yürürken -farkına varmadan- patikada yürüyormuş gibi düşüyor, sürüm sürüm hale geliyorlar; tökezliyor, kündeye geliyor, derbeder oluyorlar; der-be-der; dilimizde çok kullanılan Farsça bir kelime.

Evet, zavallı insan!.. Muvakkat hayatında, ebedî kalacakmış gibi, tûl-i emel ile, tevehhüm-i ebediyet kaynaklı tûl-i emel ile, “Şuyum da olsun, şuyum da olsun, şuyum da olsun!..” düşüncesiyle aldanıyor. Siz görüyorsunuz, bazen şurada çayın içine sakarini katıyorum; ben kendim için hazırlıyorum; “Bir yudum alırım, dudaklarımdaki kurumayı götürürüm!” diyorum. Fakat gördüğünüz gibi, bazen bana nasip olmuyor.

Bir yerde, o dünya adına böyle yığanlara, Kârûn gibi yığanlara, “Buraya kadardı!” derler. O yığar-durur; gelir ona “Buraya kadardı!” derler. Tatmadan, zevk etmeden, فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) tokadıyla yerin dibine batırılır. Zira hangi şeyde hak ve adalet olmazsa -o arş-ı kemâlâta da çıksa- geçer zemine bir gün mutlaka. Ziya Paşa’nın sözü: “Olmazsa devletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemine, arşa çıkan pâye-i devlet.” O saraylar, o villalar, o yalılar falan, birer mâtemhaneye döner. Tam “Alacağım, edeceğim, yapacağım!” dediği anda, yukarıdan “Buraya kadardı!” derler, keserler sesini/soluğunu!..

Bu mübarek dünya hayatında “yarınlı” yaşamak gerekir. “Mübarek” dedim âhireti kazandırdığından, “ahiretin mezrası” olduğundan, “esmâ-i İlahiyenin tecelligâhı” olduğundan, “sıfât-ı Sübhâniye’nin mezâhiri” olduğundan. Bunlardan dolayı kıymeti olan bu dünyayı -yarınlı yaşamazsan- beyhude, üç-beş kuruşa -bir yönüyle- satmış olursun. Oysaki onun ile âhiret, onun ile Cennet, onun ile Cenâb-ı Hakk’ın Cemâli, onun ile Rıdvân pekâlâ peylenebilirdi. “Ben, bunları Senin için, hep Senin için, hep Senin için değerlendirdim!..” denebilirdi.

   Hakiki mü’min, dar hallerde olduğu gibi rahat zamanlarda da “Tut beni Allah’ım, tut ki, edemem Sensiz!..” mülahazasıyla doludur.

İnsan, yürekten inanmışsa ve her meselede O’na çok ciddî ihtiyaç hissiyle oturup-kalkıyorsa… Ki rahat zamanlarda bunun irâdî olanı bir kıymet ifade eder. Rahat durumlarda, O’na ihtiyaç duyması ve o ihtiyacı vicdanında derinlemesine hissetmesi neticesinde insan irâdîliğin mükâfatını görür. Fakat öyle bir durumda, O’na ihtiyacını gerektiği gibi duyamıyorsa, her şeyde, hani Kıtmîrâne bir mısrada dendiği gibi, “Tut beni elimden, tut ki edemem Sensiz!..” diyemiyorsa, insan “Sensiz edemem!” mülahazasını hiç olmazsa ıztırar halinde duymalıdır. Hiç olmazsa ıztırar halinde, alacağı cevap açısından…

“Muztarrın duasına icabet eden, O’ndan başka kimdir?” Kur’an-ı Kerim buyuruyor: أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml, 27/62) Efendim, o -ne diyelim ona- “dâire-i sev’” (kötülük çemberi, musibet dairesi); ondan o muztarrı kurtaran kimdir?!. Öyle bir badireye düşmesine meydan vermeyen veya koruyan/sıyanet eden kimdir?!. O’nu duyması, O’nu hissetmesi… Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ayrı, ızdırarî bir lütfudur.

İnsan -alâ külli hal- hem geniş zamanda hem de dar anlarında Allah’a teveccühte bulunmalıdır. Kur’an-ı Kerim’in, çok farklı yerlerde, farklı şekilde ifade ettiği gibi, çokları “Bela ve musibete maruz kaldıkları zaman, içten yalvarır, yakarırlar ama rahata erdikleri vakit, hiçbir şey yokmuş gibi bir hal alırlar.” Alır yine başlarını dikip -bağışlayın- kendi serserilikleri içinde yürür, giderler.

Oysa, esas olan; orada o rahatlığı size bahşeden Allah’a karşı minnet hissiyle ihtiyaç duymaktır… “Bunları lütfeden Sensin, Sen!” demektir… “Yaratan Sensin, Veren, Sensin!..” Hak dostunun dediği gibi, “Meccânen yarattın.. meccânen Müslüman kıldın!..” İlave edelim: “Meccânen Hazreti Muhammed Mustafa’ya ümmet kıldın.. meccânen O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Kardeşlerim!’ dediği bir zümre içinde yaşama imkanı verdin.. meccânen din adına boyunduruğun yere konduğu bir dönemde, onu kaldırma şerefiyle şereflendirdin.. meccânen dünyanın değişik yerlerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına ses kıldın, soluk kıldın; âdeta bir ney sesiyle milleti incizaba/cezbeye getirdin.. meccânen… Bütün bunları karşılıksız ve bedelsiz lütfettiğin gibi, meccânen bizi insan-ı kâmil olmaya yükselt; hayvaniyetten kurtar, cismâniyeti ayaklarımızın altına alma/ezme imkanıyla şereflendir; kalbî ve ruhî hayata helezonlar lütfeyle!.. Yükselelim o ufka, tarassut edelim Esmâ’nın mâverâsını, Sıfât’ın mâverâsını ve hayret yaşayalım Zât-ı Baht mülahazası karşısında. Hayretten hayrete düşelim!..” En büyük pâye, “hayret” makamıdır, “heymân” makamıdır.

Cenâb-ı Hak, bu lütuflarla lütuflandırsın. Bunlar -bence- elin-âlemin kaybettiği güzergâhta, Hakk’a gönül vermiş, ihyâ hareketine kendini adamış insanların kazandıkları/kazanacakları şeylerdir. Allah, kazanma yolunda bizleri kazanma ile şerefyâb eylesin!..

   Kâmil insan başkalarının avukatı, kendisinin de savcısıymış gibi davranır ve Kur’an’a, Sünnet’e, Selef-i Sâlihînin hayat çizgisine uygun yaşamaya çalışır.

Baştaki söz: “Başkalarının ayıplarıyla meşgul olan, hayat boyu hep ayıp yapar durur.” Öyle edeceğimize, başkalarının “müdâfîi/avukatı” olalım, elden geldiğince. Avukatlığın böyle üstün bir yanı var. Evet, düşmüşün elinden tutup kaldırma, müdafaasız insanın müdafaasını yapma, onu ihya etme gibi bir şeydir ve ibadet sevabı kazandırır. Ama kendimizin de müddeîsi/savcısı olmamız, en küçük kusurumuzu sorgulamamız lazım. Elli-altmış sene evvelki bir göz kayması, bir kulak kabartma, bir dil oynatma ölçüsündeki kabahat ve kusurlarımızı dahi hiç unutmamamız, her aklımıza geldiği zaman “Bir yetmez, أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ Bir milyon estağfirullah yâ Rabbî! Bir milyon estağfirullah!..” dememiz lazım. “Gözü, doğruyu görmek için verdin! Sen, kulağı, mesmûâtı işitmek için verdin, Sen’den gelen mesajı duymak için verdin. Sen, kalbi, Senin için atsın diye verdin. Ama ben, bunları başka yerde zâyi ettim, israf ettim! Şimdi أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ diyorum!..”

Bu da mü’minin çelişkisidir; bir yerde avukat olma, bir yerde müdde-i umumî olma. Avukat olma, başkalarını müdafaada; onların kusurlarını mâkul bir mahmil bularak ona ircâ etmek suretiyle… “İhtimal, böyledir. Ehl-i iman olduktan sonra bilerek hiç gözünü haramda kullanır mı?!. Dilini hiç yalan söylemede, iftirada, tezvirde kullanır mı?!.” Başkaları için öyle…

Antrparantez; burada temkin ve teyakkuzunuz farklı bir meseledir. Böyle biri varsa ve bu sizin Hizmet hayatınızla alakalı ise şayet, orada “hüsn-ü zan, adem-i itimâd” mülahazası esas olmalıdır.

Ama kendimize gelince, defterleri karıştırma, -bağışlayın- nerede, ne zaman, hangi haltı karıştırmışız, onları yeniden, bir kere daha hatırlama… Gizli; fâş etmeme, söylememe… Efendimiz’in Hazreti Mâiz’e ve Gâmidiyeli kadına dediği gibi, “Git, Allah’a tevbe et; Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur!” Kendi kusur ve günahımızın da dellâlı olmama, başkalarını şâhit haline getirmeme, başkalarına “Yapılabilir!” mülahazası vermeme… Ama kendi içimizden güm güm gümleme, magmalar gibi sürekli yanıp tutuşma, “Nasıl oldu da Allah varken.. nasıl oldu da beni insan yaratmışken.. insanı mü’min yaratmışken, ben o haltı karıştırdım.. elimi harama uzattım, dilim ile haram işledim, kulağımı harama kabarttım, gözümü harama tevcih ettim, yolumu haramîlerin yolu haline getirdim; gasp ettim, tagallüpte bulundum, tahakkümde bulundum, tasallutta bulundum, insanların hukukuna tecavüz ettim?!. Nasıl oldu da -bağışlayın- bu hayvanlıkları irtikâp ettim?!.” Kendimize bakarken de böyle bakma.

Bunları yapıp da kendine böyle bakmayan, gerçekten -biraz evvel utanarak telaffuz ettiğim o kelime ile ifade edildiği şekilde- Allah’ın garip mahlûklarıdır. Mesâvîyi irtikâp ettiği halde, mesâvîye “mesâvî” demeyen bir kısım yalancı “müftiyân”ın… Böyle dedim; “müfteyn” (müftücük) demek daha uygun, değil mi? Onun ism-i tasgiri yok ama yaparım ben; müftücükler!.. Onların o mevzuda şirin görünme adına me’âsîyi şirin göstermelerine bakmayın. Evet, esasen- mesâvîyi şirin gösteriyorlar. Böyleleri “Zina, çok kötü değil.. bohemlik, fena bir şey değil.. rüşvet almaya ‘hediye’ de sen, o da çok kötü bir şey değil; fırsat ele geçtiği zaman, alır yaparsın, kendin her şeyi yaparsın!.. Kendini, çocuklarını, torunlarını, torunlarının torunlarını -dünyada ebedî kalacak gibi- düşünmede bir mahzur yok esasen.. insanın tabiatında olduğuna göre, genlerinde var demektir!..” derler. Bir de hadis okurlar: كُلُّ النَّاسِ خَطَّاؤُونَ “Her insan hata işler durur.” “İnsanlar, hata yapabilirler! Allah’ın da affetmeyeceği hata yoktur!” derler. “Nisyan!.. İnsanın tabiatında var, ‘insan’ kelimesi ondan alınmış; ya ‘üns’ten veya ‘nisyan’dan alınmış. Unutabilirsiniz. Kaldı ki, hani, Efendimiz buyuruyor ‘Kalem merfûdur, hata ve nisyan yazılmaz!’ diyor.” falan gibi, bir de böyle, onlara bu mevzuda fetva veren “zevâzik”; onları güçlendiren, o mesâvînin yaygınlaşmasına -bir yönüyle- toplumsal hale gelmesine sebebiyet veren “zevâzik” varsa şayet… Türkçe kelimeleri de cem-i mükesser ile cemi’lendirme… Kelime hazinenize bir kelime katıyorum! Özür dilerim, zevâzik…  Onu bilenlere sorarsınız, neyin çoğulu?

Onlara (zevzeklere) değil, Kur’an’a bakmak lazım, Sünnet’e bakmak lazım, Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali hassasiyetine bakmak lazım (radıyallâhu anhüm), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tavır ve davranışlarına bakmak lazım. Hayatımızı ona göre ayarlamak lazım; bir kalibrasyondan geçireceksek şayet -o “Muhammedî meltemler” mi diyelim, “sinyaller” mi diyelim (sallallâhu aleyhi ve sellem)- ona göre kalibre etmek lazım. Sesi, doğru almak lazım oradan; o doğru ses içine şerâre karıştırmamak lazım, kirli insanî mülahazaları karıştırmamak lazım. O’ndan gelen her şeyi, O’ndan geldiği gibi dupduru, saf; “di-di-dâ-dıt / dâ-dâ dıt / dıt-dıt-dıt”, doğru almak, doğru çözmek lazım. Ve onu mantık ve muhakemeye emânet etmek lazım, kalbin kontrolüne vermek lazım.

   “Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?!.”

Ayrıca, “Dua ve tevekkül, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerrin kökünü keser!” Benim aklımda böyle kalmış, “Tevbe ve istiğfar dahi, meyelân-ı şerrin kökünü keser.” Şerre meyletmeye meydan vermez; giderken, önünü keser. “Manhattan’a gideyim -bağışlayın, biraz halk dili kullanacağım burada- bir iki volta atayım orada; az gözüm-gönlüm açılsın, me’âsîye gireyim!” Fakat tevbe etmişsin: Allah’ım! Beni kaydırma! رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) niyazıyla, “Kaydırma! Lütfunla, rahmetinle, beni hep istikamet içinde sâbit-kadem eyle!” demişsin.

Yine, Nâkil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek beyanı, يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dinde sâbit kıl!” يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..” Böyle dedin, tam donanımını aldın, tam; “Allah’ım kaydırma!” dedin. Veya Sabah virdlerinde olduğu gibi; سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي، وَأَسْأَلُكَ رَحْمَتَكَ؛ اللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا، وَلا تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ أَنْ هَدَيْتَنِيَ، وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Seni (Sana yakışmayacak her şeyden) tenzih ederim. Allahım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allahım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın.” “Vehhâb’sın!.. Karşılıksız bağışlayan Sen’sin!.. Sen’sin affeden.. Sensin istikamette sabit kılan!..” dedin, tam donanımını aldın; azığın ile yola çıktın, titreyerek yola çıktın.

Fakat bir aralık, فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ “Bunun üzerine, şeytan o ikisini oradan kaydırdı.” (Bakara, 2/36) fehvasınca, şeytan, sana bir zelle yaşatmak istedi: “Yahu çık bir gez şurada!” Ama bu donanımı almışsan, yalvarmış-yakarmışsan, O’na o derin ihtiyacını açmışsan, “Beni, benimle başbaşa bırakma!” demişsen… يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ، وَلا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرَفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ “Yâ Hayy, ya Kayyûm, rahmetin hürmetine Sen’den yardım diliyorum; her halimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar -hatta ondan daha az bir süre- olsun beni nefsime bırakma.” “Göz açıp-kapayıncaya kadar, beni benimle başbaşa bırakma, ey Hayy ve Kayyûm olan!.. Lafz-ı Celâle’den sonra gelen isimlerinle Seni yâd ediyorum, Sana yalvarıyorum: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ، وَلا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرَفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ “Senin rahmetinden yardım diliyorum. Beni göz açıp-kapayıncaya kadar, ondan daha az, benimle başbaşa bırakma! Hevâ-i nefsimle başbaşa bırakma!” diye niyaz etmişsen…

Donanım tam. Fakat فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ misali, çıktı karşısına şeytan, “Gez!” dedi. Eğer böyle samimi, kalbini Allah’a vermiş ve O’na ihtiyacını tam ortaya koymuş, “Sensiz edemem ben, tut elimden!” demişsen… Gidiyorsun oraya… Birinin başından geçen vakıayı da hikâye etmiş oluyorum, üstü kapalı. Oraya doğru giderken, Hak dostlarından biri yolda önüne çıkıyor, Belki bir “Hızır”, belki “Ebdâl”den birisi, belki “Evtâd”dan birisi, belki de bir “Gavs”, bilemezsiniz, bir Hak dostu, “Yahu, ben de seni bekliyordum!” diyor. “Çoktan beri görüşmemiştik böyle, tam semaver de kaynamıştı; zahmet olmazsa bir gitsek, orada hakikaten o semaverin hakkını versek!” deyip tutuyor seni.

Böylece, senin bir yerde ahd ü peymânda bulunman, âdeta karşına öyle bir Hak dostunu çıkardı. Bir yönüyle iradî olarak kaymaya azmetmiş gidiyordun, kaymak için gidiyordun, sürçmek için gidiyordun, zelle yaşamak için gidiyordun, “zeyğ” (meyletme, hidayetten sapma) istikametine doğru adım adım kayıyordun. Fakat o kadar yürekten O’na teveccüh etmiştin ki, orada senin iradeni tersyüz etti, karşına bir Hak dostunu çıkardı. Gittin onun yerine, bir bardak tatlı çay içtin veya bir fincan kahve içtin. Ondan sonra “Güle güle!” dedi sana, sen de anladın meseleyi. Sonra döndün, geldiğin yere gittin. Kendi hücrene kapandın ve öyle bir mâsiyete, öyle bir me’âsîye, öyle bir bataklığa dalmaktan Allah seni kurtardı.

Her zaman O’nun (celle celâluhu) beraberliğine sığınılırsa, O’na ihtiyaç hissi her zaman derinden derine duyulursa, O da sizin ihtiyacınızı karşılar. Çok iyi bildiğiniz, Alvar İmamı’nın sözünü hatırlayın. Kıtmîr de burada çok tekrar etmiştir ama güzel söz olunca, zannediyorum fazla gelmez. Erzurumluların Arapça-Türkçe bir tekerlemesi vardır: “et-Tekrâru hasen, velev kâne yüz seksen!” Tekrar güzeldir, yüz seksen kere bile olsa!..

“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?!.

Rızâsına ivende, senden râzı olmaz mı?!.

Sen Hakk’ın kapusunda cânlar fedâ eylesen

Emrince hizmet kılsan, Allah ecrin vermez mi?!.

Vâriyyetin mahveyle, esmâullahı söyle,

Bu cânı kurban eyle, Mevlâ kabul etmez mi?!.

Şer-‘i şerîf yolunda, Peygamber’in hâlinde,

“Allah!” desen dilinde, bin kez hâlin sormaz mı?!.

Dert ile cângâhından Cânân diye çağırsan,

Derden dermân ederler, yaran merhem urmaz mı?!.

Sular gibi çağlasan, Ya‘kûb gibi ağlasan,

Ciğergâhın dağlasan, ahvâlini sormaz mı?!.

Derde dermândır bu dert, dertliyi sever Samed,

Dermândır derde Ehad, fazlı seni bulmaz mı?!.

Büyük nimettir imân, bize Allah’tan ihsân,

Bu tevhîdin kıymeti, Cennetleri almaz mı?!.

Lutfiyâ yâri gözle, cân u gönülden sızla,

Dergâha dönder yüzün, duân kabul olmaz mı?!.”

Sen, O’na teveccüh edeceksin. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Verdiğiniz sözü tutun, mukabelede bulunayım Ben de. Mukabelede bulunayım ve size vefa ile teveccüh edeyim!” (Bakara, 2/40) Fiilleri O’na nispet ederken, Zât-ı Ulûhiyet’e yakışmayan nâ-sezâ sözlerden içtinap ettiğimden dolayı, tevakkuflarımı mazur görün; O’na saygımın ifadesi. O’nun için “mukabele” diyorum; mukabele, vefaya vefa ile mukabelede bulunmak.

   “Allah’ım, beni kardeşlerimle, kardeşlerimi de benimle mahcup eyleme!..”

Cenâb-ı Hakk, istikametten ayırmasın, sizi-bizi. Elin, kendini bilmez densizlerin “terör” falan demesi, “firak-ı dâlle” demesi… Bunları bırakın, kirlenmiş ağızların, zift tutmuş zihinlerin, ölmüş kalblerin hırıltıları bunlar; kulak asmayın bunlara! Allah, sizi nasıl biliyorsa, öylesiniz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mânen size nasıl bakıyorsa, öylesiniz. Ve manaya açık olan insanlar nezdinde nasılsanız; Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali, size nasıl bakıyor ve sizi nereye koyuyorsa, siz öylesiniz.

Şimdi bir hey’et meselesi, bir hizmet meselesi… Bazıları “Hizmet” diyor. Bir kardeşimiz, o konuyla alakalı değişik dillerde kitaplar yazdı: Hizmet… İngilizce de yazdı, arkasına yine “Hizmet” koydu; Fransızca da “Hizmet” oldu, Urduca da oldu, yine “Hizmet”. Hizmet… Çoğu insanlar “Hizmet” diyor.

“Hizmet” esasen… سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispet edilen bir söz bu; buyuruyor ki, “Bir kavmin efendisi, onun hâdimidir!” Bir topluluğun hâdimi, efendisidir. Kendi çevresinde bulunan insanlara hizmet ediyorsa, bir yönüyle, hâdim; kendisine “hâdim” nazarıyla bakmalı; nezd-i Ulûhiyet’te o, “efendi” olur; nezd-i Nebevîde o “efendi” olur.

“Hizmet”, “hareket”, “adanmışlar topluluğu” bir yönüyle -diğerlerinin dediği şeylere bakmayın- şimdi bir “bünye” haline, bir “bünyân” haline geldiğinden dolayı, onların içinden bir tanesinin, bir olumsuz şeye sebebiyet vermesi; umum o cemaati, o heyeti yere baktırır. Söz Sultanı’nın (parmaklarını birbirine kenetleyip göstermek suretiyle) buyurduğu gibi, إِنَّ الْمُؤْمِنَ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Müminler birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibidirler.” Baksanız, bir hücre gibidir o; bir molekül gibidir. Ve unutmayın, anatomiye vâkıf olanlar, insan fizyolojisine vâkıf olanlar bilirler; insanda bir molekül bozukluğu, bir yerde bir molekülün bir kanser hücresine yenik düşmesi, o vücutta arızaya sebebiyet verir. Çabuk önü alınmazsa, metastazlar bütün vücudu sarar.

Aynen öyle de, tam bir hey’et haline gelmiş, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in beyanıyla; الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ (الْمَرْصُوصِ) يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Mü’min, mü’min ile kenetlenmiş, bünyân-ı marsûs gibidir.” İsterseniz “taşı-tuğlası, kurşun ile perçinleşmiş bina gibidir” diyebilirsiniz. Bizim o muhteşem cami kubbelerimizde gördüğümüz hey’et gibi, kenetlenmiş, baş başa vermiş. Dökülmemek için baş başa vermiş bir şey… Ama onların birinde bir arıza olduğu zaman, biri düştüğü zaman, dökülmeler birbirini takip eder. Metastazı düşünün, dökülmeler… Bir, meselenin bu yanı var.

Bir ikincisi; zaten fırsat kollayanlar, yalan olmayana “yalan” diyenler, hiç olmadık şekilde iftira edenler, karalamak için karalama alternatifleri oluşturanlar, o temiz, o nurânî, o mübarek hey’et içinde bir tanesinin böyle bir “zeyğ”ine şahit oldukları zaman, âdetâ bütün heyeti birden karalamaya dururlar. Bu da, o mübarek heyetin toplum nezdinde itibarsızlaştırılması demektir. İşte bu mülahaza ile duam: “Allah’ım, beni kardeşlerimle, kardeşlerimi de benim ile mahcup etme!..” Onları mahcup edecek büyük/küçük, bir arpa kadar bir şeyle, bir arpa kadar haram yemekle de olsa, ‘Bu da haram yiyor!’ dedirtmek suretiyle, kardeşlerimi yere baktıracaksam, Allah’ım, o arpayı yemeden, canımı al!” Huzurunuzda da tekrar ediyorum: “…Allah’ım, canımı al!”

O arpa kadar haramı yememeye dikkat ettim; şimdiye kadar dikkat ettim. Bana ait olmayan arpa kadar şeye elimi sürmemeye çalıştım. Ama insanız, Şeytan bir zeyğ, bir zelle yaşatabilir. Hakkım yok benim bu kardeşlerimi mahcup etmeye. Onların da hakları yok birbirini mahcup etmeye ve Kıtmîrlerini/köpeklerini mahcup etmeye; hakları yok!..

“Allah’ım, beni kardeşlerimle, kardeşlerimi de benimle mahcup etme/utandırma, itibarsızlığa mahkûm etme!” cümlesi, bu mülahaza ile söylenmiş bir söz. Her birerlerimize bu mevzuda heyetin namusu/şerefi/haysiyeti mülahazasıyla hassas yaşamak düşüyor. Gözümüzü kontrol etmekten kulağımızı kontrol etmeye kadar.. dilimizi kontrol etmeye kadar.. hayat tarzımızı, üslubumuzu kontrol etmeye kadar… “Bu da nereden?!. Bu da nasıl elde edildi?!.” dedirtmeden, hayatımızı gayet nezihâne sürdürmemiz gerekiyor. Belki öldüğümüz zaman, kefen parası bulamayacaklar. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Ali gibi, Selahaddin-i Eyyûbî gibi, kefen parası bulamayacaklar; borç alacaklar bir yönüyle, belki hediye alacaklar ama “Allah’ın huzuruna şerefimizle, insan olarak, orada hesabını vereceğimiz bir şey ile gitmeden gitmem!” mülahazasıyla dolu bulacaklar. Evet, bu ölçüde hassasiyet disiplinlerine sahip çıkarsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, ne kardeşlerimiz utanır ne de biz utanırız.

Antrparantez arz edeyim: Şimdiye kadar, şu fitne-fesat döneminde, bazı müfterilere “itiraf” adı altında kâğıtlar yazıp önlerine koydular ve imzalattılar. İlaç içirip hezeyan konuşturdular ve öyle bir kısım müfterîler oluşturdular. Onların dinî kıstasları yok, kriterleri yok, Allah korkusu yok, mahşerde hesap endişesi yok. Evet, bir Türk atasözü vardır: “Kork korkmayandan ki korkmaz  Allah’tan!..” Kork korkmayandan ki, korkmaz Allah’tan!.. Allah’tan korkmayan, Peygamber’den utanmayan, mahşer bilmeyen, dünyaya tapan o dünyaperestler, hainliği -bir yönüyle- meşru gördükten sonra, o istikamette her haltı karıştırılabilirler, her haltı karıştırıyorlar.

Bunların dışında, kendini Hizmet’e adamış arkadaşlarımız, yüz yetmiş küsur ülkede -elhamdülillah- mahcup etmediler. Allah huzurunda da, bize de iki kelimelik konuşma fırsatı verirlerse, “Ben şâhidim!” derim, “Ben şâhidim Allah’ım!” derim. Ve dilerim bundan sonra da ne dünyanın cazibedar güzellikleri, ne nefs-i emmârenin bazı şeyleri tezyin etmesi, Hizmet’e kendini adamış o insanların ne bakışını bulandırır ne de başlarını döndürür. İşe başladıkları gibi, pîr u pâk yürürler hedefe doğru.

Hedef: اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَاءِ اللهِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” Bu mülahazalara bağlı yapacakları şey: “İ’lâ-ı kelimetullah”, nâm-ı Celîl-i İlahînin bir bayrak gibi, bir sancak gibi her yerde dalgalanmasını sağlamak. Havl, Allah’tan; kuvvet, Allah’tan. Yapılmaması için hiçbir sebep yok. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ * اَللَّهُمَّ أَيِّدْنَا بِحَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak yoktur. Allah’ım, güç ve kuvvetinle bizi destekle; ey Erhamürrâhimîn, ey Celâl ve İkrâm Sahibi Rabbimiz bizi te’yîd buyur.”

Bamteli: İMAN’DAN AŞK’A

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dârda kalmanın şe’ni, darda kalmaktır!”

“Meşakkat miktarı me’âlî elde edilir.” Hedeflenen şeyler çok büyük şeyler ise, o yolun da kendine göre sıkıntıları vardır. Düşünün ki, Cennet’e giderken, Sırât’tan geçme var. Dünya hayatında da “sırât-ı müstakîm”i yaşama var. İbadet ü tâat gibi cismaniyet, beden ve hayvaniyete ağır gelen tekâlif-i İlahiyeyi taşımak, taşımakta sabır, kararlılık, kendine rağmen yaşamak var. Nefsânî ve cismânî arzularına sürekli başkaldırma cehd ü gayreti içinde bulunma gibi bir aktiviteye ihtiyaç var; öyle bir tavra, başkaldırmaya ihtiyaç var.

Başından aşağıya sağanak sağanak yağan/boşalan belâ ve musibetlere karşı insan sabretmeli. Bu bela ve musibetler, bazen insanın kendi eliyle, bazen bir mülhidin/imansızın eliyle, bazen bir zâlim ve hodfurûşun eliyle gelebilir. Kimin tarafından olursa olsun, bunlara karşı dişini sıkıp katlanma, bir yönüyle o zirvelere tâlip olmuş insanın “lâyetebeddel ve lâyetegayyer” (değişmez ve başkalaşmaz) kaderidir. Kader… Yoksa gününü gün etmek isteyen ve her gün ayrı bir pazarda kendini farklı şekilde pazarlayan insanlar, hayatlarını güllük gülistanlık içinde geçirirler ama berzah hayatını ve öbür dünyayı karartmış olurlar.

Bu açıdan burada insanlar, muvakkaten bazı “küsûf” ve “hüsûf”a, (ay ve güneş tutulmasına) maruz kalabilirler. Bazen birileri onların ışıklarını kesebilir; bazen takvimlerinin ahengini bozabilir, ay ile oynayabilir. Fakat öyle yüce bir gâye-i hayale dilbeste olmuşlarsa, yüksek bir mefkûrenin arkasından koşturup duruyorlarsa, tâbir-i diğerle hep ışığa doğru yürüyorlarsa, ışık yolcuları iseler şayet, o inkıtaların gelip-geçici olduğuna inanmaları, durdukları yerde kararlı durmaları gerekir.

“Durma” derken, “tevakkuf” değil; düşünce ve niyet itibarıyla değişmeden, yürüdükleri yolda hızlarını artırarak sürekli yürümeleri… Doğruyu bulmak, doğruya dilbeste olmak, bir yönüyle, kendini doğruya adamak; bunlar çok önemli mazhariyetlerdir. Sırât-ı müstakîme, doğru yolda yaşamaya kendini adamak çok mühimdir. Fakat o mevzuda hiç inhiraf etmeden “kararlı duruş” ondan daha önemlidir. Fırtınalar, hangi taraftan eserse essin… Şâir-i şehîrin dediği gibi, “Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…” O öyle dediği için diyorum; yoksa hiçbir rüzgâr “kahpe” değildir, her birinin ifade ettiği manalar vardır.

İnsan, öyle yüce bir mefkûreye kendini adamışsa, onu ikame etmeye çalışırken mutlaka sıkıntılara maruz kalacaktır. Hazreti Bediüzzaman, “gâye-i hayâl” diyor; evet, “ideal” veya “mefkûre” de diyebilirsiniz; nüanslarıyla bunların hepsi aynı şeyi ifade eder. Bir gaye-i hayale adanmış insanların başına gelen şeyler, birbirine benzer şekilde olmuştur hep. Zira بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat, ne kadar ağır ise şayet; zirveler, insana o kadar yol vermiştir, kapılar aralamıştır.”

Aksi halde, öyle rahatlık içinde o zirvelere ulaşılamaz. لاَ رَاحَةَ فِي الدُّنْيَا diye, hoş bir söz vardır. Bazıları belki hadis diye de rivayet ediyorlar; öyle olduğunu görmedim. لاَ رَاحَةَ فِي الدُّنْيَا “Dünyada, rahat yoktur!” Hususiyle mü’minler için… Vakıa, başkaları da çok defa öyle rahatsızlığa maruz kalırlar ama mü’mini rahatsız edecek hadiselerin cereyanı öncelikle onun tâlip olduğu hedefin muktezasıdır: “Bu yol, uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var.” Önde uçurumlar var.. aşılması gerekli olan zirveler var.. tekâlif-i İlahiyeyi arızasız yerine getirmeler var.. Şeytanın ve nefsin ayak oyunlarına karşı kündeye gelmeden, sürekli yiğitçe durma var… Meşakkatli bir yol.

Onun için, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ buyurmuş: “Cennet, cismâniyet, nefis ve hayvaniyet itibarıyla insanın hoşuna gitmeyen şeyler ile kuşatılmıştır.” Cismâniyeti itibarıyla… Bir gün o meşakkat gibi görülen şeyler de, insanın terakkisi ile, yani hayvaniyetten sıyrılması ile, cismâniyeti bir kenara bırakması ile, kalb ve ruhun semâlarında/atmosferinde bir üveyik gibi kanat açması ile, onun için gayet zevkli bir hal alabilir. Bunu da yine o Hazret ifade eder: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, zevk-i ruhânî.” “Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” (Yirminci Mektup)

   “İman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor; küfür ise, manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.”

Hepsinin temelinde “iman-ı billah” var; mebde, o; zemin, o; esâsât, o. Statiğin temel hesapları ona bağlı; riyâzî mülahaza, ona bağlı: İman, “iman-ı billah”. Sonra inandığın o şeyi çok iyi bilme, “vicdanî kültür” diyebileceğimiz şekilde kalbine mal etme, kendi iç derinliğin haline getirme: Ona da “marifet” diyebilirsiniz; marifet. Marifet, ârifin küheylanıdır. İnsan, marifete biner, Allah’ın izni ve inayetiyle, “muhabbet” ufkuna/zirvesine ulaşır. Oturur-kalkar, hep Allah sevgisini mırıldanır. “Mırıldanır”, bana göre; “vird-i zebân eder”, size göre. “Diline dolar” demek “vird-i zebân”; Farsça mürekkep bir kelime. Sürekli diliyle tekrar eder durur; “Sevgi, sevgi, sevgi!..” der. Geçenlerde de bir mülahazayla ifade edildiği gibi, “aşkın âşığı” olur, “sevginin âşığı” olur. Sevgi, sevgi olduğu için sevilir/sever. Ve sonra o istemese bile, Allah’tan farklı tayflar halinde gelen -bir yönüyle- “zevk-i rûhânî” olur. Öyle derin bir zevk duyar ki, daha şimdiden âdetâ kalbindeki Cennet çekirdeği olan imanın inkişaf etmişliğini hissediyor gibi olur.

Herkesin kalbinde, bir çekirdek halinde, “iman”, neşv ü nemaya hazır. Kalb, kuvve-i inbâtiyesi çok güçlü; bazen, belki hemen bir saatte, iki saatte, insanı zirvelere çıkarabilecek bir kuvve-i inbâtiyeye sahiptir. Evet, düşünün, Ashâb-ı kirâm arasında öylesi var ki, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ imana giriş anahtarını kullanıp o daireden içeriye giriyor; fakat amele dair hiçbir şey yapmadan şehit oluyor; halk ifadesiyle diyeyim, “cup” diye cennete giriyor. Evet, öyle bir şey; kalbin kuvve-i inbâtiyesi öyle bir şey.

Bu açıdan da, insanın kalbinde iman bir nüve halinde, bir çekirdek halinde… “Bir Tûbâ-i Cennet çekirdeği” diyor ona; öbürüne de “zakkum-u Cehennem tohumu”. Evet, iman hayra yönlendirdiği gibi, küfür de insanı sürekli olumsuzluk istikametinde dürtükleyip duruyor. Doğuda kullanılan tabir ile diyeyim, modullayıp duruyor. Evet, nodüllere sebebiyet verecek şekilde, onların metastazına sebebiyet verecek şekilde modullayıp duruyor..

“Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” Birincisine “taşıyor” diyor, öbürüne de “saklıyor” diyor. Kullandığı kelimelerdeki nüansa da çok dikkat etmek lazım. Evet, “taşıyor” ve “saklıyor”. Daha dünyada iken o kalbinde inkişaf eden, bir çınar gibi boy atıp gelişen, dal-budak salan, gölgesi ile seni serinleten iman âdetâ bir Cenneti sana yaşatıyor. Dünyada iken… Ama işte o iman-ı billah, o marifetullah, o muhabbetullah, o zevk-i ruhânî.

Antrparantez; burada çok defa tekrar ettiğim bir hususu bir daha tekrar lüzumunu duyuyorum: O “zevk-i ruhânî”nin arkasına düşmemek lazım. Bize düşen şey, derin bir iman. Bin tane şeytan, her biri bin tane, bin alternatifli şeytanlık oluştursalar, onlarla karşımıza çıksalar, yine de sarsılmayacak bir iman. Bir taraftan Kur’an-ı Kerim’e sarılmak… Bir taraftan bizi yanıltmayan, önümüzdeki Rehberimiz, “en-Nûru’l-Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem), mutlak pişdâr, mutlak pîşuvâ, mutlak rehber, yanıltmayan Rehber; O’nun arkasında yürümek… Bir diğer taraftan da “tekvinî emirler”i, eşya ve hadiseleri sürekli hallaç edip durmak; bir kitabın sayfalarını, yapraklarını karıştırıyor gibi sürekli onlar ile bazı şeylere ulaşmak.

   “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş / Açacaksan, tek O’na aç âğûş!..”

İmanını bu üç küllî muarrif ile derinleştirme… İmanı “marifet”e çevirme, içtenleştirme ve işte o elli türlü şeytan entrikasının söküp atamayacağı şekle getirme. Talep, o olmalı!.. Sonra delice “Allah sevgisi”ne tutulmalı. İstemeli Allah’tan; “Allah’ım! Seni delicesine sevmeye beni muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَحُبَّ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Senin sevgin.. Seni sevenlerin sevgisi.. Habîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerinin sevgisi… Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece!..” Sen’den, zaman sürdüğü sürece benim içimde sürekli inkişaf ederek, gelişerek, dal-budak salarak, sökülmeyecek şekilde kalbimin derinliklerine doğru da kökleriyle sağlam tutunarak mevcut olacak bir muhabbet istiyorum. Öyle bir muhabbet istiyorum ki, dünya bin türlü debdebe, şatafat, ihtişam ve -Arapça ifadesiyle- zehârifiyle (زخاريف – Zuhruf kelimesinin çoğulu; yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler) karşıma dikilse, yine başım dönmeden, bakışım bulanmadan hep “Sen! Sen! Sen!” diyebileyim.

Bu arada, “Sen!..” demeyi de O’nun ruhsatına bağlıyoruz. O (celle celâluhu) ruhsat vermeseydi, saygısızlık olurdu ama O ruhsat vermiş: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeyi talim buyurmuş. “İyyâke…” “Ancak Sana kulluk yaparız ve ancak Sen’den yardım dileriz!” Yapacağımız kulluk için veya bizi sırât-ı müstakîme hidayet etmen için sadece Sen’den istiânede bulunuruz. Evet, onun için “Sen!..” demeye bir cevaz kapısı aralanıyor. İsterseniz buna da o Hazret’in Kur’an-ı Kerim için dediği aynı şeyi söyleyebiliriz: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ “İnsanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakk’ın hitabâtında yaptığı tenezzülât-ı İlahiye.” Kur’an-ı Kerim, “Kelam” sıfatında gelen öyle tenezzülâttır ki, insan aklına göredir. Hazreti Cebrail’in aklına göre, Mikâîl’in aklına göre, İsrafil’in aklına göre, Hamele-i Arş’ın mantığına göre, Mühimmîn’in mantığına göre nazil olsaydı, biz hiçbir şey anlamazdık ondan; ona bir muamma nazarıyla bakar, bakar kalırdık. Ama Allah’ın ayrı bir rahmet tecellisi; o, bizim idrak seviyemizde, anlayabileceğimiz şekilde. Şu kadar var ki, herkes, idrak derinliğine göre ondaki enginlikleri anlar. Bir âmî, baktığı zaman ona, “Zannediyorum içine girdiğim zaman, bu çağlayan benim topuklarıma vurur!” der. Duruluğundan, şeffâfiyetinden… Fakat kendini saldığı zaman -orada kendini salmak lazım- o çağlayana, bakar ki, mesele ne topuk meselesi, ne diz meselesi, ne göbek meselesi, ne çene meselesi. Ve kendini o derinliklere saldıkça salar; kendi derinliklerinde mercan adalarına ulaşır.

Evet, ulaştıkça da yine Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla, “Hel min mezîd!” der, “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Doymayan bir muhabbet duygusu ile… “Leylî sözü söyle, yoksa hâmûş! / Açacaksan, O’na aç âğûş!..” Birinci mısra Fuzûlî’ye ait; diğeri de bir fuzulî adama ait.. “Leylî sözü söyle!..” “Leylâ!..” de hep, onu mırıldan. “Yoksa hâmûş”; aksi halde, sükût et, zira Leylî olmayan her söz, kelâm adına israftır. “Açacaksan, O’na aç âğûş.” Âğûş da kucak demek.

Muhabbet öyle kök salınca, sökülüp atılamayacak hale gelir dünya muhabbetiyle, dünya debdebesiyle, ak sarayıyla, kara sarayıyla, Fener’i ile, Dolmabahçe Sarayı ile, Yıldız’ı ile… Bunları gördüğü zaman, o kalbinde kurduğu saray, “muhabbet sarayı”, kendisini delirtecek o aşk sayesinde hepsini komik bulur. Bunları kendisine teklif ettiğiniz zaman, “Allah Allah! Bu insanlar, film mi çeviriyorlar, ne diye bana böyle komik şeyler teklif ediyorlar?!” der. Filoları komik görmeye başlar; villaları komik görmeye başlar; ak sarayı, kara sarayı komik görmeye başlar. Alkış beklentisini komik görür; “Allah Allah!.. Bu insanlar ne kadar akıllarını kaybetmişler, deli gibiler; bekledikleri şeylere bakın: Arapçadaki ifadesiyle, tasfîk (kanatları/elleri birbirine vurma, alkış) ve aynı zamanda Nebî beyanına göre “mekrûh”.

Fakat mekrûhu ve memdûhu tefrik edenler için; dünya sergerdanları anlamaz onu. Gönlünü dünyaya kaptırmış; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الآخِرَةَ “Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme Sûresi, 75/20-21) fehvasınca, Şeytanın tokadını yemiş, geriye dönmemek üzere dünyanın ziftli çağlayanına kendini salmış, kenara çıkmaya imkân bulamayan zavallılar, bunu anlayamazlar. Her şeyi dünya debdebesinde, iktidarında, alkışında, âlemin takdirinde, yiyip-içip yan gelip zevk u safâ içinde yatmada, gezip değişik güzel yerlerde tenezzüh etmede görenler, gerçek mü’minlerin kalblerinde inkişaf etmiş o Cennet çekirdeğinin bir Tûbâ-i Cennet şeklindeki halini, şeklini katiyen duyamazlar ve zevk edemezler. Başka bir şeye gönüllerini kaptıran insanlar, zaten dağılıp gitmişlerdir.

Bu iş ise, çok ciddî konsantrasyon ister, im’ân-ı nazar ister, onun üzerinde bakış teksîfi ister; ister ki o marifet, muhabbete dönüşüversin. Muhabbet de zevk-i ruhânîyi doğurur bağrında. Âdetâ, قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي اْلأَيَّامِ الْخَالِيَةِ “Salkım salkım meyveleri elle koparılacak mesafededir. Kendilerine şöyle denilir: Artık geride kalmış günlerinizde işleyip de, buraya gönderdiğiniz güzel işlerinizden dolayı afiyetle yiyin, için!” (Hâkka, 69/23-24) İsterseniz burada alabilirsiniz o zevk-i ruhânîyi.

   Aldanmamanın biricik yolu, Efendimiz’in vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan ve zevk-i ruhanî dahi olsa Hakk’a kullukta fevkalâde beklentilere girmemekten geçer.

Fakat Allah sevgisi, Allah rızası, ötede Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ Kemâlini müşahede etme gibi çok önemli, çok hayatî, çok zirve meseleleri hedef haline getirmiş bir insan, bence burada o ruhânî zevki bile istemez. Ama isteksiz, talepsiz terettüp ederse, onları da tahdîs-i nimet kabîlinden karşılar; “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” der. “Benim gibi birisine gelmezdi ama bu esinti neden geldi böyle? Öyle bir zevk-i ruhânî içinde kendimi hissediyorum ki, Sen’in azametin karşısında başımı secdeye koyduğum zaman bir daha kaldırmak istemiyorum. Kendi küçüklüğüm ile Sen’in azametin; işte bu birleşme meselesi… Ben ondan bir kere daha ayrılmak istemiyorum. Vicdanımın derinliklerinde duyuyorum. Neyi? أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” hakikatini. Ve Sana dua ediyorum, ediyorum, ediyorum, ediyorum da ‘Bitmesin!..’ diyorum, ‘Vakit ilerlemesin!..’ diyorum, ‘Bast-ı zaman olsun!’ diyorum; ‘Öyle bast-ı zaman olsun ki, ben iki saat başımı kaldırmadan bu secdede kalayım!’ diyorum.” Böyle bir zevk-i ruhânî ile, ondan öyle bir zevk alıyorsun.

Fakat sen talep etmeden, talepsiz, Allah’ın lütfu olarak farklı bir tecelli şeklinde geliyor. Tahdîs-i nimet kabîlinden -Alvar İmamı’nın sözüydü- diyorsun: “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” Nasıl oluyor da bunlar bana geliyor? Benim gibi densiz birine… Çünkü Alvar İmamı kendi hakkında, “Herkes yahşî, men yaman / Herkes buğday, men saman!” diyordu. Kıtmîr de kulaklarıyla duymuştu, defaatla. “Herkes yahşî…” Azerî dilinde, herkes iyi, güzel, tayyip, tâhir demek. “Men yaman!” Ben ise yaman birisiyim; tam onun zıddı. “Herkes buğday, men saman!..” Nasıl oluyor da böyle, samana geliyor, buğdaya gitmiyor? Nasıl oluyor da, yahşîye gitmiyor, yamana geliyor? Sana binlerce hamd u sena olsun! Allah’ım -korkarım- bunlar istidraç olmasın, beni baştan çıkarmak için, kendimi bir şey görmek için!.. Oysaki meslek itibarıyla tevazu ve mahviyet şe’nimiz olmalı; daha doğrusu önümüzdeki Rehber-i Zîşân Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), o mümtaz pîşuvânın arkasında yürüyen insanların kendilerini bir yönüyle tevazu, mahviyet ve hacâlete bağlamaları lazım.

Daima vird-i zebânımız şu olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي حَلِيمًا، سَلِيمًا، أَوَّاهًا، مُنِيبًا، مُتَوَاضِعًا، خَاشِعًا، (مُتَوَاضِعًا خَاشِعًا)، مُتَخَلِّقًا بِأَخْلاَقِ الْقُرْآنِ، وَقُورًا، جُدِّيًّا، مُخْلِصًا، مُخْلَصًا، مُلْهَمًا، مُشْتَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، آمِينَ يَا رَبِّي “Allah’ım, beni halîm, selim, evvâh (Allah’a yalvarıp yakaran, çok içli), evvâb (yürekten Hakk’a yönelip O’ndan başka her şeye kapanan), münîb (gönülden inâbede bulunup O’nda fâni olan), mütevazı, hâşi’ (halinde ve azalarında dahi huşû emareleri görülecek kadar haşyetle dopdolu bulunan), Kur’an ahlakıyla ahlaklanmış, vakur (ağırbaşlı, izzetli ve temkin sahibi), ciddi ve sağlam, ihlasa kilitlenmiş, Hakk’ın inayetiyle ihlasa erdirilmiş, ilhama mazhar, Sana, Habîb’ine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerine kavuşmaya müştak bir insan eyle!.. Ebedler ebedine kadar, zaman sonsuza doğru akıp gittiği sürece beni bu güzel sıfatlarla muttasıf kıl!.. Âmîn yâ Rabbi!” Ses tonumu ayarlayamadan dediğim şeylerden dolayı beni mazur gör!..

Bunları derken, elektronik levhada şu çıktı; benim Efendim’e hitaben: “Ey şiarı aydınlatma olan Zat! Gel, bizim şu kararmış dünyamızı da aydınlat!..” Doğ içimize bir kere de, Seni başımızda görüyor gibi… O kararmış dünyamıza birkaç tane tohum at!.. O Tûbâ-i Cennetler, orada boy atıp gelişsin, neşv ü nema bulsun; gölgesine sığınanlar, gölgeye sığınmış olsun!.. Meyvesini yiyenler, Cennet meyveleri deriyor gibi olsun!.. Ve herkes, Seni ansın; herkes, Senin karşında asâ gibi iki büklüm gibi olsun!.. “Gel, bizim şu kararan dünyamızı da aydınlat!..”

Geriye dönelim: Zevk-i ruhânî, bir yönüyle, istenmez ama Allah -siz O’na karşı bir şey yaptığınız zaman- hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Siz, bir adım atarsınız, öyle mesafeler kat edilmiş olarak O’nun teveccühleri gelir ki, şaşırırsınız! “Yahu ben bir adım atmıştım, bu bin adımlık teveccüh de ne böyle?!.” dersiniz. Çünkü O, Allah (celle celâluhu); bir damla ile O’nun teveccüh deryasına katıldığınız zaman, birden bire damlanız derya olur. O’nun teveccüh güneşine bir zerre olarak kendinizi saldığınız zaman, birden bire zerreniz güneş olur. Hazreti Pîr’in isteğinde de var ya; “Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.” (Onyedinci Söz) Ebed için yaratılan insan, himmetini âlî tutuyor, bunları istiyor. Ve istenen şeylerin en başı, O, Hüve. Yâ Hû, yâ Hû, yâ Hû!.. Selef-i sâlihîn, üç defa tekrar ediyorlar virdlerinde. Yâ Hû; İsm-i Azam olma ihtimali de var. Itlakı ile bütün Esmâ-i İlahiyeyi câmî. “Hû” derken, doğrudan doğruya “Lafza-i Celâl” veya “Lafz-ı Celâle” esas hedeflenmiş oluyor. (İki tabiri de kullandıkları için, ben ikisini de arz etmek istedim.)

Zevk-i ruhânînin ötesinde “aşk u iştiyâk-ı Rabbânî” geliyor. Âşık. Aşka âşık olma.. artık kendisini o deryaya salma.. ve bir daha da geriye dönmeme. Allah, o ufka ulaştırsın!.. El-pençe divan dururken, kemerbeste-i ubudiyetle arz-ı ubudiyette bulunurken, iki büklüm olup rükûa giderken, kalkıp murâd-ı İlâhîyi dileme mülahazasıyla, سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ derken, “Yetmedi bu, büyüklüğün karşısında!” deyip secdeye kapanırken… Bütün bunlarda öyle bir tavır ve davranış içinde bulunma ki!.. وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “Secde edenler arasında Senin kıvrım kıvrım kıvrandığını, O (celle celâluhu) görüyor!” (Şuarâ, 26/219) İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselam) ile alakalı bu beyan. Yine, يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ diyor, bir şâir, bir nâatçı: “Ey o yüce Zat ki, secde ettiği zaman, Allah tecelli ediyor!” يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ Secde ettiği zaman Efendim, O’na bakan bir insan, “Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.” (Aziz Mahmud Hüdâî) der. Evet, öyle bir aşk u iştiyak çağlayanına kendini salma… “Bitmesin!” diyeceksin orada, “Bitmesin!..” İsrafil (aleyhisselam) Sûr’a üflediği zaman -yeryüzünde misin, berzahta mısın- “Yahu keşke üfürmeseydi!.. Yahu niye acele ediyorsun?!. Ne güzel ben işte gidiyordum böyle, bu aşk u iştiyak çağlayanı içinde gidiyordum!” Tabii ötesini bilemediğimizden dolayı!..

Çünkü ötesinde, أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Salih kullarıma öbür âlemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” müjdesi var. Ötesinde bunlar var: Göz görmemiş, kulak işitmemiş, hiçbir ressamın resmi ile ifade edilmeyecek kadar ne baş döndüren manzaralar var, ne güzellikler var, ne tecelliler var, ne teveccühler var!.. Onları gördüğün zaman, Cennetin nimetlerini bile unutacaksın. O zaman diyeceksin ki, “Yahu ben bu çağlayan içinde giderken, aşk u iştiyaka kendimi salmıştım; İsrafil’e ‘Sûr’a üfleme!’ demek içimden geçiyordu. Fakat çok yanılmışım ben; neler varmış burada neler, neler!..” Kendimden konuşmuyorum burada, Jul Vern gibi hayalî roman anlatmıyorum size!.. Bunlar, âyât-ı beyyinâtın, ehâdîs-i Nebeviye’nin mazmunları, mefhumları, mantukları. Evet, yanlış bir şey söylüyorsam, Rabbim affetsin, siz de kusura bakmayın!

   Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak Cennetten görürler; görürler de diğer bütün Cennet nimetlerini unuturlar.

Ayrıca, “Rü’yet” mevzuu da hadislerde anlatılıyor. Hususiyle Aliyyü’l-Kâri (merhum) Şifâ-i Şerif üzerine yazdığı geniş şerhte, o “rü’yet” konusu üzerinde de çok uzun boylu duruyor. Âişe validemizin, “Künh-ü Bârî (celle celâluhu), nâ kâbil-i idrak” yüksek mantığı ve anlayışı açısından o meselede farklı bir mütalaa da beyan ediliyor. Yani “O, ihata edilemez, görülemez!” Bu da Kur’an-ı Kerim’im, لاَ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) ayetine dayandırılıyor. Onu kendi ifademizle, o kalıplara döküp ifade edecek olursak, “Muhit, muhit olduğu aynı anda muhât olmaz!” O, her şeyi kuşatmıştır; وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ “Onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara, 2/255) O’nun ilminden hiçbir şeyi siz kuşatamazsınız; ee nerede kaldı ki Zât-ı Bahtı, falan… Âişe validemiz yüksek bir idrak sahibi. Zannediyorum, o Hazret’in o mevzuda ifade etmek istediği şey şu: “Görme” başkadır, “tam ihata etme, kavrama” başka; -eğer o tabire cevaz olsaydı, denebilirdi- “bir çerçeve içine alma” daha başka. Esas, imkânsız olan, odur.

Yoksa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu, sahih hadis-i şerifte, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi göreceksiniz!” deniyor. Orada da bir “dolunay” gibi görme meselesinden bahsedilmiyor; esasen müzâhemeye sebebiyet vermeden, bakan herkesin görebileceği esprisi anlatılıyor. “Herkes çok rahatlıkla görebilecek O’nu!” deniyor. O açıdan da rü’yet-i İlahî, her şeyin üstünde gibi görülüyor.

Bazı hadis-i şeriflerde, Cenâb-ı Hak, sevdiği ibâdına, “Ben, sizden razıyım!” diyor; bir “son zirve”de diyor bunu. Fakat O’nun “Ben sizden razıyım!” dediği insanlar dünyada da Allah’ın razı olduğu insanlar, onlar da Allah’tan razı oluyorlar. رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ Önce geliyor. “Allah, onlardan razı oldu!” وَرَضُوا عَنْهُ “Onlar da O’ndan razı oldular!” Bu “rıza” ve “Rıdvan” meselesi, öbür tarafta kendine has, keyfiyetler üstü, kemmiyetler üstü -ifade ederken “bî kem u keyf” diyoruz ona- ihata edilemez, “nâ kâbil-i idrak” şekilde gerçekleşecek. Evet, aynı zamanda o “Rıdvan” da o gün inkişaf etmiş engin vicdanlar tarafından duyulacak.

Şimdi Cenâb-ı Hakk’ın “Ben, sizden razıyım!” buyurmasının vicdan tarafından duyulması nasıl bayıltan, engin bir zevk, tahmin edemiyoruz bunu. Çünkü görmeden, bilmeden tahmin edilemez. Belki bunu, zılli ile, izafi şekli ile, gerçek müştâk-ı likâullah olanlar, “iştiyak likâullah” yolcuları, vicdanlarında kısmen duyuyorlardır. Bizim orada duyacağımız şey, işte bunun bin kat daha fazlasıdır, benim duyduğum şeyin bin kat daha fazlasıdır. Bu açıdan, hani, onun kendine göre bir fâikiyeti var, aynı zamanda “Rü’yet”in fâikiyeti var. Fakat usûliddin uleması, daha ziyade Akaidciler, Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetinin bütün Cennet nimetlerini unutturacağından bahsediyorlar. Üstad’ın o mevzudaki beyanı malum: “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.” diyor.

Bin sene Cennette yaşamayı bir dakikaya sıkıştırsalar, verseler; sen o zevk zemzemesi içinde mest olsan, kendinden geçsen; işte o, Cenâb-ı Hakk’ın bir dakika Cemâlini müşahedeye mukabil gelemez. Onun için, “Bed’ü’l-Emâlî”de de,

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) Ehl-i İ’tizal, “Rü’yet”i kabul etmediklerinden dolayı, “Yazıklar olsun ona!” diyor. لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103)

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

Bir örnekle bile anlatılamaz. Evet.. “Mislinin misli yok, misli gibi yoktur!” diyor Kur’an-ı Kerim, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “O’nun misli gibi bir şey yoktur ve O öyle semî’, öyle basîrdir.” (Şûrâ, 42/11) “Ke-mislihi” diyor, bakınız; “misil” ve bir de teşbih “kef”i var burada; “Misli gibi yok!” diyor. “Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde / Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.” (E. İbrahim Hakkı)

Evet, فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu gördükleri zaman Cennet nimetlerini unuturlar.” Evlerinin yolunu unuturlar, huriyi unuturlar, villayı unuturlar, akan ırmakları unuturlar. Bir dakika Cemâl-i bâ-kemâli müşahede!.. Neden? Sizin ahsen-i takvim üzere olan mahiyetinize akseden tecelliler, bütün varlığa akseden tecelliler, kehkeşanlara akseden tecelliler, sistemlere akseden tecelliler, görmediğimiz metafizik varlıklara, metapsişik varlıklara tecelli eden bütün güzellikler… Bir yönüyle sizin mir’ât-ı ruhunuza, oradaki mahiyetinize birden aksedecek onlar. Bütün o güzellikleri âdetâ bir levhada görüyor gibi olacaksınız.

Dünyada yine bunu, aşkın düşünenler, eşya ve hadiseleri her zaman hallaç edenler, izafîsini/nisbîsini kısmen duyabilirler burada. Ve o mukayese ile aynı zamanda onu anlayabilip değerlendirebilirler kendilerine göre. Fakat benim gibi ümmîler -size bir şey demiyorum- o meseleyi sadece nazarî olarak ifade ederler.

Cenâb-ı Hak, bizi, o yolda sâbit-kadem eylesin! Öbür tarafta da Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şereflendirsin! Liyakatimiz yoksa da, وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلاً، فَهُوَ أَهْلٌ لِذَاكَ O yüksek şeye, O ehil. اَللَّهُمَّ عَامِلْنَا بِأَهْلِيَّتِكَ، وَلاَ تُعَامِلْنَا بِأَهْلِيَّتِنَا “Allah’ım! Sen, Sana layık olan ile, Sana şâyeste olan ile bize muamelede bulun; bizim densizliğimize göre muamelede bulunma!” diyor söz sultanları, düşüncelerini/duygularını doğru ifade eden insanlar. Vesselam.

Bamteli: DERİN MÜSLÜMANLIĞA İHTİYAÇ VAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârlara karşı köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.”

Bizim, daha çok, “geceleri ihya etme”ye ihtiyacımız var. O’nunla (celle celâluhu) halvete ihtiyacımız var. Karşısında dururken, ciddî, kalb uyanıklığı içinde bulunmaya ihtiyacımız var. Çok iyi bildiğiniz “ihsan” manası açısından kulluğu devam ettirmeye ihtiyacımız var. Çok muhtacız; eskilerin ifadesiyle, eşedd-i ihtiyaç ile muhtacız.

Bu esen şiddetli fırtınalar karşısında, birbirini takip eden tsunamiler karşısında, hortumlar karşısında, koca çınarların bile mukavemet edemeyip devrilmeleri karşısında, bence Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine daha fazla, daha sıkıca sarılmaya ihtiyaç var. Büyük bir zatın dediği gibi, “Eğer Allah’ın gazabından korkuyorsan, emirlerine sımsıkı sarıl! Ağaçlar, değişik fırtınalar karşısında, devrilmemek için, yerin derinliklerine doğru sürekli kök salar dururlar!” Onun için kökleri suya yakın olan ağaçlar, fazla derinlere doğru kök salmadığından -buradaki ağaçlar gibi- çok küçük bir fırtınada hemen devrilirler. İşte böyle, derinlere doğru kök salan ağaçlar gibi, dinî emirlerde sürekli derinleşmeye bakmak lazım. Çünkü çok kimsenin düşmanca, zalimce, haince, derinlemesine üzerinize geldiği bir dönemde, şayet siz aynı derinlikle onlara karşı durmazsanız, dik durmazsanız, dik durmanızı devam ettirmezseniz, hafizanallah, o fırtınalar alır sizi götürür; ağaçların başında hazan yemiş yapraklar gibi savrulur gidersiniz.

Cenâb-ı Hak, bu güne kadar muhafaza buyurmuştur; bundan sonra da muhafaza buyursun! Bu hal, bu keyfiyet, bu tavır, bu davranış, bu gaye-i hayal devam ettiği ve onda sâbit-kadem olunduğu sürece -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’a atılmış her adım, adımlarla mukabele görür; yürüme, koşma ile mukabele görür. Mukabeledir bunlar. Siz, “bir” damla bir şey yaparsanız, O (celle celâluhu), “on” yapar, “yüz” yapar, ihlasınıza, niyetinizdeki samimiyetinize göre.

Bu açıdan da bir taraftan kullukta derinleşmeye, bir taraftan da derinleşmeye gerçek kıymetini kazandıracak olan “ihlas”a ve “samimiyet”e çok önem vermek lazım. “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” diyor Hazreti Üstad ısrarla. İtiraz edilmeyecek bir şeydir. “Amelinizde rıza-i İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” Madem öyle bir teminat, öyle bir garanti var, o mevzuda bir taraftan “amelde ciddiyet”, hiç aksatmama; diğer yandan ihlas ve samimiyet…

Hatta antrparantez bir şey arz edeyim: Hepimiz insanız, farklı kültür ortamlarından geldik. Acaba gençliğimizde ibadetlerimizi hassasiyetle yerine getirebildik mi? On beş yaşında namaz farz olur, bazılarına göre. Bazılarına göre, “on sekiz yaş” diyorlar, rüşd yaşı. Siz belli bir dönemde, mesela on üç yaşında başlamışsanız, kendinizi on üç yaşında reşid hissetmişseniz, mümeyyiz hissetmişseniz, o günden itibaren başlamışsanız; acaba o mevzuda taharetinize tam dikkat ediyor muydunuz? İstibrânızı kemâl-i hassasiyetle yerine getiriyor muydunuz? Hakikaten namazı, dıştaki şartları ile, içindeki rükünleri ile ve için içindeki huşu ile قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) ayeti mucebince eda ediyor muydunuz? Namazı huşu ile, Allah karşısında tir tir titreyerek اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي أَخْشَاكَ كَأَنِّي أَرَاكَ “Allah’ım! Beni öyle bir haşyet sahibi kıl ki, Seni hep görüyor gibi oturayım, kalkayım, doğrulayım, eğileyim, yürüyeyim, öyle yatayım!” duygusu içinde miydik?!. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatarken bile ayaklarını kıvırıyor, teeddüben; elini başının altına koyuyor, teeddüben; kıbleye müteveccih yüzünü çeviriyor, teeddüben. Acaba, ben bunların hepsine riayet ettim mi? Etmedim ise, “Vira bismillah!” deyip, şu belli bir yaşa kadar olan namazlarımı bir daha kaza edeyim!.. Her gün bir yirmi rekat, kırk rekatıma ilave etsem ne olur?!. Böyle bir derinleşme!..

   Kullukta derin olmayan insanlar, daha evvel bin bir yeminle “Dönmem!” demiş olsalar bile, bazen küçük bir fırtına karşısında fırıldak gibi dönerler!..

Derince üzerinize gelen zâlimlere, hâinlere, Hizmet düşmanlarına, nâm-ı celil-i Nebevî’nin dört bir yanda şehbal açmasına savaş ilan edenlere karşı ayakta durabilmek için Allah ile münasebetin çok kavî olması lazım. Sıradan, camide, cemaat halinde gidip yatıp kalkan insanların seviyesinde ibadet ü tâat değil; Allah’ı görüyor gibi kulluk yapma!.. Siz, henüz o ufku yakalamamış iseniz şayet, hiç olmazsa, O’nun tarafından her rükünde görülüyor olma mülahazasıyla hareket etme!.. Görüyor; ellerimi kaldırdım ben, O (celle celâluhu) beni görüyorsa, ona göre saygıyla, nasıl dediyse öyle… Fukahâ-i kirâm’ın değişik hadislerden istinbatlarına göre, böyle omuz hizasında; Hanefi fukahâsının değişik şeylere dayanarak dediği üzere, kulak yumuşaklarına ellerini değdirecek şekilde veya değdirme seviyesinde; “İşte tam Allah’ım bunu istiyor benden! Efendimiz de bu şekilde talim buyurmuştu.” diyerek hareket etme… Sonra ellerimi nasıl bağlayacaksam; orada da bazı fukahâya göre salma, bazı fukahâya göre göbeğin üstünde bağlama, bazı fukahâya göre böyle göğsünün üstünde bağlama… Büyük çoğunluk, sizin yaptığınız gibi, Hanefî fukahâsının yaptığı gibi, tüm Kûfelilerin yaptığı gibi, ellerini göbeklerinin üstünde bağlıyorlardı; büyük ölçüde âlem-i İslam’da da öyle uygulanıyor, öyle uygulanmış.

Şimdi o, bu; o mevzuda meselenin münakaşasını yapmamak lazım. Fakat benim yaptığım şeyler, bunlar eğer birer rükün ise.. yani, yapılması, ortaya konması gerekli olan bir bütünün parçaları, iç parçaları ise şayet.. dışta onun için hazırlık nev’inden olan şartlar değil, esasen iç parçaları ise.. iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, sücûd, ka’de-i âhirede teşehhüd miktarı bekleme… Teşehhüdü okurken, “el-Hüccetü’z-Zehrâ”daki mülahazalar içinde, Allah huzurunda duruyor olma şuuru ile her kelime, âdetâ bir mızrap gibi kalbimize inmeli, ses çıkarmalı. اَلتَّحِيَّاتُ Cenâb-ı Hakk’a karşı ta’zimâtımızı, tekrimâtımızı ifade ediyoruz. اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ، وَالصَّلَوَاتُ Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden dua olan salavâtı zikrediyoruz. Sonra اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ Bütün “tayyibât”ın O’na ait olduğunu ikrar ediyoruz.

Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor: مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ “Kim izzet istiyorsa, izzet bütünüyle Allah’ındır (ve dolayısıyla onu Allah’tan istemelidir). (İzzet sebebi) pak söz O’na yükselir ve meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik aksiyon o sözü yükseltir. Buna karşılık, sürekli kötülük düşünüp kötülük tuzakları kuranlar için ise çetin bir azap vardır. Onların kurdukları bütün tuzaklar boşa gitmeye mahkûmdur.” (Fâtır, 35/10) Tayyibât (pak sözler), her şeyden önce tevhid/şehadet cümlesi, yani “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” ilanıdır. Diğer iman esaslarını da bu şekilde ilan etme ve bütün diğer güzel sözler, bu cümle üzerine oturur. Bu sözleri sadece söyleme, onların gerektirdiği aksiyon (amel) olmazsa, söze sözün gerektirdiği davranış eşlik etmezse, sadece ağızdan çıkan ve iddia niteliğindeki sözün Allah katında fazla bir değeri olmaz. سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ tayyibâttandır. Veya ism-i A’zam olarak zikredilen dualar, onlar da var: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِأَنَّ لَكَ الْحَمْدَ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ، اَلْمَنَّانُ، بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ ذُو الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ * يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ، بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ * سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَلاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ، وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ * لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * يَا رَبُّ، يَا فَرْدُ، يَا حَيُّ، يَا قَيُّومُ، يَا حَكَمُ، يَا عَدْلُ، يَا قُدُّوسُ  

Bunlar gibi, daha neyi diyorsanız!.. إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ Kelime-i tayyibe, Allah’a yükselir; nezd-i Ulûhiyete arz edilir. Fakat onun kanadı, amel-i sâlihtir; arızasız, riyasız, gösterişsiz, ucubsuz, fahirsiz amel. “Ben, Allah kapısında bir kapıkuluyum! Başım, hep Senin eşiğinde. Beni de kabul buyur, kabul buyurduğun insanlar içinde! Kendime bakıyorum da kabul edilecek hâlim yok benim; perişanım, derbederim, garîbim, nâtüvânem, el-emân gûyem, meded-hâhem, zidergâh et, İlahî! -Hazreti Pîr’in Farsça dediği gibi.- Başım, kapının eşiğinde.. elim, o kapının düğmesinde.. Senin nâm-ı Celîlini, Esmâ-i Hüsnâ’nı anmak suretiyle, ben, kapının tokmağına dokunuyorum. Benim niyazımı, lütfen, kabul buyur Allah’ım!..” şuuruyla edâ edilmesi; böyle derince meselenin üzerine gidilmesi.

Benim arz ettiğim şeyler içinde, meselenin derinliğini -zinhar- ölçmeye kalkmayın!.. Benimki, benim sığlığıma göre ifade ediyorum ben bunu. Siz, kendi gönül derinliğiniz içinde meseleye bakın; ona göre!.. Nasıl? O mevzuda, böyle mercan adalarına dalıyor gibi dalmak gerekli; balıklamasına o işin içine dalmak lazım. Boğulma varsa, mercan adalarına doğru giderken boğulma olmalı; mercan adalarına doğru giderken boğulma olmalı!..

Şimdi böyle bir derinlik olmazsa şayet, işte bir küçük yel karşısında devrilmeler olabilir. İnsanlar iftiraya girebilirler, “itiraf” unvanıyla. Birilerine şirin görünmek için çizgilerini değiştirebilirler. Bir dönemde “Benim kırmızı-çizgim, katiyen çiğnetmem onu; ölürüm, ölürüm yolumdan dönmem! Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin dört bir yanda şehbal açması için, o nâmı dalgalandırmak için ölesiye koşarım, dönmem!” demişlerdir. Fakat bu mevzuda şayet o derinliğe sahip değilsek, bir fırtına karşısında bazen, “Dönmem!” derken fırıldak gibi dönmeler olabilir.

Görüyorsunuz; kendini umur-i dünyeviyeye kaptırmış olanların halini. 3. Mustafa’nın sözleri tarif ediyor onu:

“Yıkılupdur bu cihan, sanma ki bizde düzele,

Devleti -çerh-i denî- verdi kamu müptezele,

Şimdi ebvâb-ı saadette gezen, hep hezele,

İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel’e.”

Beynin nöronları bunlar ise, bunların size empoze edeceği, sinyaller halinde göndereceği şeylerin, sizin ruh dünyanızda nasıl bir tahribat yapacağını siz hesaba katın!.. Nöronlar bunlar; onlar hükmediyor, sinyalleri onlar gönderiyorlar. Doğrusunu seçebilirsen seç bu arada. İçinde bir tane yoksa alacağın şey de bellidir.

   Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ rehberliğinde, Selef-i Sâlihînin yolunda, doyma bilmeyen bir iştiyak ile hep O’na doğru yürümek lazım!..

Bu açıdan Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet, Kıyas-ı Fukahâ; selef-i sâlihînin yolu; Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yolu, radıyallâhu anhüm elfe merrâtin. O mevzuda meseleyi pekiştirme; bir “urve-i vüskâ”, kopmayan bir urgandır, bir zincirdir; ona sımsıkı sarılma!.. Yoksa gevşek durursanız, hafizanallah, bir defasında başkasının akıntısına kapılırsınız, bir başka zaman bir başkasının akıntısına. Bir defa “A”ya kapılırsınız, bir defa “K”ya kapılırsınız, bir defa “P”ye kapılırsınız ve böylece -hafizanallah- savrulur giderseniz. Benim şâir arkadaşımın dediği gibi; iki mısra aklımda kalmış; saatçi idi fakat şiir de yazardı, halktan bir insandı: “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni!..” Hiç farkına varmadan, eğri-büğrü bir deryaya yelken açar insan; sonra o sahilsiz, limansız, rıhtımsız deryada sürüklenir gider, rotasız gemiler gibi ki “Rotası olmayan, pusulası olmayan geminin rotası denizin dibidir!”

Derinleşmek lazım… Derinleşmek lazım… Derinleşmek… “Min indi nefsî” (kendi nefsimden mi) mi bunlar?!. “Hel min mezîd” yolu gösterilmiyor mu?!. Mesela; hakiki bir mürşit buldun. Niyazî-i Mısrî’nin dediği gibi, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır!” Efendim, falanın arkasından, filanın arkasından… Fetvalar yağdırır; “Yol bu, yöntem bu, gerisi angarya… İşte bu yolda, ayağa kalkacaksan, ayağa kalk Sakarya!” derler. Birilerinin hesabına konuşur, onların hissiyatına tercüman olurlar. Öyle değil!.. Allah (celle celâluhu), Kitâb’ında ne diyor; İnsanlığın İftihar Tablosu, o Kitâb’ın kavl-i şârihi, beyân-ı vâzıhı olan beyanında ne diyor? Fukahâ-i kiram, ekstradan Allah’ın yarattığı insanlar… Selef-i Sâlihîn, ekstradan Allah’ın yarattığı insanlar… Onlar, o meseleleri nasıl anlamış ve nasıl yorumlamışlar?!. Adım adım o izleri takip etmek suretiyle, Allah’a doğru yürüme… Cenâb-ı Hak, öyle yürümeye, o “ihsan” şuuruyla öyle yürümeye muvaffak kılsın!..

Bir mürşide el veriyor. Sonra ondan aldığını alıyor ama doyma bilmeyen bir talip… Âdetâ hayalen, fikren, ruhen, kalben, kalbî ve ruhî hayatı itibariyle Sahabe-i kiram meclisine giriyor. Hazreti Ebu Bekir’de onu okumaya, Ömer’de okumaya, Osman’da okumaya, Ali’de okumaya (radıyallâhu anhüm) bakıyor. Aldığı şeyleri alıyor; öyle bir alıyor ki, hani “Parmağım aşkın balına, bandıkça bandım, bir su ver!” der gibi. “Bak şu gedanın haline, bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına, bandıkça bandım, bir su ver!” (Gedâî) Bandıkça isteği artıyor. Hani deniz suyu içen, su adına ihtiyacını, su içme ihtiyacını çoğalttığı gibi, o da marifet adına, muhabbet adına, aşk u iştiyak adına derinleştikçe, içinde daha bir derinleşme arzusu oluyor. Sürekli, “Hayır, doymadım ben!” diyor orada. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesine uzaktan bakıyor; insanların bayılıp gittiklerini, o insibağ ile münsebiğ olduklarını görüyor. Müthiş bir şey!.. Hâşâ, orada “Doymadım!” diyemez insan…

Fakat bir yönüyle, esas zirveyi bize gösteren, rasat ettiren… Rasathane orasıdır, o hâledir. Oradan sonsuza bakıyor; “Ma’allah”a bakıyor, “maiyyetullah”a bakıyor. Demiyor muyuz; اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنكَ الْحَصِين، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ Ve zirve:وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ  “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” Bakın, doyma bilmeme meselesi, böyle bir mevzuda olmalı!.. Yoksa dünyada doymuşsun, doymamışsın, ne ifade eder?

Dünya… O büyük Zât’ın ifadesiyle, “Burada tatmaya izin var, doymaya izin yok!” Tadacak ilahî nimetleri. “Allah’ım! Sen, ağzı vermişsin; ona göre bir şeyler de vermişsin. Ne kadar uyum içinde bunlar?!. İhtimal hesaplarına göre, riyazî mülahazaya göre baktığın zaman, bu uyum, ancak yüzde bir ihtimalle olabilecek bir şey, binde bir ihtimal ile olabilecek bir şey. Sana binlerce hamd ü senâ olsun; beni böyle bir düşünce ufkuna i’lâ buyuruyorsun!” İşte bu kadar; tatma, o kadar. Kuvve-i zâika, kapıcı; o kadar vereceksin, onun da hakkını vereceksin. Ağzına koyduğun her şeyi, onun hakkını yercesine, hemen yutmayacaksın. Öyle yapmakla, kapıcının hakkını yiyorsun ve aynı zamanda mideyi de zora koşuyorsun. Oysaki orada ezilmesi, hazmedilmesi, midenin işini kolaylaştırır. Sen onu orada çiğnerken, midede sulanma asitleri meydana gelir; o oraya hemen “şıp” diye düştüğü zaman, o da erimeye başlar orada. Dolayısıyla ağzının hakkını da, dilinin hakkını da, kuvve-i zâikanın hakkını da, yutağın hakkını da, midenin hakkını da, kolonların hakkını da, her şeyin hakkını düşüneceksin! Bu haklar çiğnendiğinden dolayı, bazen orada, bazen dilde, bazen midede, bazen kolonlarda değişik değişik arızalar oluyor. Neden oluyor bu arızalar?!. Allah, onların hangi fonksiyon için yaratıldıklarını gösterme, duyurma veya o nimetlerin kadrini bildirme adına tembihte bulunuyor, kulak çekiyor; adeta “Aklınızı başınıza alın!” diyor. İhtimal hesaplarına göre, bunların böyle dengeli olması, trilyon trilyon trilyonda bir ihtimalle ancak olur; fakat ben onu genelde riyazî düşünceye kâil olanlara göre söylüyorum; belki olmaz, yine olmaz.

Doyma bilmeyen bir iştiyak ile hep O’na doğru yürüme… Fenafillah.. Bekâ-billah.. Maallah… Sen’in rızan, Sen’in hoşnutluğun; hep Sen’inle beraber olma… Var ya: Hep hakkı heceleme, oturup-kalkıp Hak ile geceleme!.. İbrahim Hakkı hazretlerinin ifadeleriyle; “Ey dîde, nedir uyku; gel uyan gecelerde!” Efendimiz’in şu ayet hakkındaki sözüne aykırı yanı var mı?!. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ * اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.” (Âl-i Imrân, 3/190-191) Efendimiz bu ayetle ilgili olarak “Yazıklar olsun bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere!” buyuruyor. Âişe validemiz, Efendimiz’in bu ayeti okuyup hıçkıra hıçkıra ağladığını ve ağlama meselesini nazara verdiğini anlatıyor. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الأَلْبَابِ * اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ Yatarken, kalkarken, otururken, bakarken… Cenâb-ı Hakk’ın bu muhteşem kitapta, tekvînî emirlerde, icraat-ı Sübhanîyesine -işte biraz evvelki mülahazalarla, riyazî bir mülahaza ile- bakma ve “Aman efendim! Bu ne nizam, bu ne ahenk?!.” deme!..

Rahman sûre-i celîlesini düşünün: الرَّحْمَنُ * عَلَّمَ الْقُرْآنَ * خَلَقَ الْإِنْسَانَ * عَلَّمَهُ الْبَيَانَ * الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ * وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ * وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ “Rahmân. Kur’ân’ı öğretti (insanlığa ve cinlere); insanı yarattı; ona konuşmayı talim etti. Güneş de, ay da, (Rahmân’ın tespit buyurduğu) bir hesaba göre vardır ve bir hesaba göre hareket eder. Yıldızlar ve ağaçlar da (Allah’a) secde eder, (O’na, kanunlarına tam teslimiyet halindedirler). Ve gök, Allah onu (yerin üstünde) yükseltti ve ölçüyü, dengeyi koydu.” (Rahman, 55/1-7) Mîzân… Mîzân… Dört defa mizân ve âhenk vurgulanıyor. “Aman Allah’ım, bu ne âhenk! Ne baş döndürücü âhenk!..”

Âyetü’l-Kübra, ona tercüman olmuş. Orada “Hel min mezîd!” deniyor. Yürü, durmadan yürü. Sen yürüdükçe, Cenâb-ı Hakk’ın vâridatı sağanak sağanak başından aşağıya dökülecek. İnsanlığın İftihar Tablosu öyle buyuruyor, ağlıyor orada. Efendim, İbrahim Hakkı hazretlerinden diyordum:

“Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde

Kevkeplerin et seyrini seyran gecelerde

Bak heyet-i âlemde bu hikmetleri seyret

Bul Sani’ini ol âna hayran gecelerde

Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil

Koy gafleti dildardan utan gecelerde

Az ye az uyu hayrete var fani ol ândan

Bul canı beka ol âna mihman gecelerde.”

Evet, hep Hakk’ı heceleme; oturup kalkıp, hep Hak ile geceleme… O (celle celâluhu), gecenin son sülüsünde -geçen sohbette de min gayri haddin ifade etmeye çalıştım- gecenin son üçte birinde sema-i dünyaya teveccüh buyuruyor. Hadis, ifade ederken, “iniyor” diyor orada; tenezzül buyuruyor, teveccüh buyuruyor, orada tezâhür buyuruyor ve diyor: “Yok mu şunu yapan, mukabele edeyim! Yok mu şunu şöyle eden, mukabele edeyim! Yok mu şunu şöyle eden…” Açıyor gök kapılarını; Kendi Arş’ının kapısını, Kendi Kürsî’sinin kapısını açıyor, insanları davet ediyor; “Dileyin, dilediğinize icâbet edeyim Ben!” diyor. Bu yolla derinleşmek suretiyle, o maiyyeti ihraz etmek suretiyle, şeytan ve şeytan avenesinin sürekli değişik güzergâhlarda, değişik köşe başlarında kurguladıkları şeytanî komploları aşabilmek için, bunlara eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğumuzu bir kere daha tekrar edeyim.

   Soru: Sohbetin tedaî ettirdiği bir ayet-i kerimeyi sormak istiyoruz. Derinlikten bahsettiniz. Ahzâb Sûresi’nin 35. Ayeti’nde ifade edilen hususlar mü’minin derinlik ufku ve Kur’an’ın nazarları çevirdiği derinleşme vasıfları olarak görülebilir mi?

Evet, orada Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا “Allah’a tam teslim olmuş erkekler ve tam teslim olmuş kadınlar.. hakkıyla ve gerçekten iman etmiş erkekler ve hakkıyla ve gerçekten iman etmiş kadınlar.. (İslâm’ın her hükmüne baş eğmiş) tam itaatkâr erkekler ve tam itaatkâr kadınlar.. (bütün söz ve davranışlarında) dürüst ve yalandan uzak erkekler ve dürüst, yalandan uzak kadınlar.. (İslâm’ı yaşamada) sebatkâr ve başlarına gelenlere sabreden erkekler, sebatkâr ve sabırlı kadınlar.. (Allah karşısında) tam manasıyla saygılı ve boyunları önde erkekler ve tam manasıyla saygılı, boyunları önde kadınlar.. (Allah yolunda ve muhtaçlar için) infakta bulunan erkekler ve infakta bulunan kadınlar.. oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar.. ırzlarını, iffetlerini ve açılmaktan avret yerlerini koruyan erkekler ve ırzlarını, iffetlerini ve açılmaktan avret yerlerini koruyan kadınlar.. (ibadet içinde ve dışında) Allah’ı çok zikreden erkekler ve Allah’ı çok zikreden kadınlar: Allah, bu kutlu insanlar için sürprizlerle dolu bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35)

Ayetin sebeb-i nüzûlünde Ümmü Seleme validemizin bir sözünden bahsedilir. Kur’an-ı Kerim, çok defa, tağlîb tarikiyle (bir alâka ve ilgiden dolayı bir kelimeyi, başka bir manayı da içine alacak şekilde kullanma, ana-babaya “ebeveyn” denilmesi gibi) hitap eder. Esasen, tağlîb tarikiyle hitap yapılırken, “Söz kimin adına söyleniyorsa ille de o daha fâiktir” manasına gelmez. Nitekim mesela Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Ömer, tağlîb tarikiyle, beraber zikredilince, “Ömereyn” deniyor; Ömereyn… “Bû Bekreyn” falan denmiyor da “Ömereyn” deniyor. Bu açıdan da tağlîb tarikiyle söylenirken, çok defa, erkeklere hitap ediliyor gibi oluyor. Ümmü Seleme validemiz de, tabiî Efendimiz’e yakın. Onun “Ya Rasûlallah! Kur’ân’da daha çok erkekler hayır ile anılmaktadır…” demesi üzerine bu ayetin nazil olduğu anlatılıyor tefsir kitaplarında ve esbâb-ı nüzul kaynaklarında. Esbâb-ı nüzul mevzuunda “fîhi nazar” denebilir. Çok defa, meseleleri doğru anlama, yerli yerinde anlama adına, onlar önemli mercektir; gez-göz-arpacıktır. Hedefi yakalama adına önemli faktörlerdir âyetlerin nüzul sebepleri; önemli faktörlerdir fakat meseleyi sadece onlara bağlı görmemek lazım.

Evet, validemiz öyle diyor ve bu Ahzâb Sûresi’ndeki ayet nazil oluyor. Daha değişik yerlerde farklı şekillerde de geliyor bu: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ Evvelâ “Allah’a tam teslim olmuş erkekler ve tam teslim olmuş kadınlar..” deniyor. Teslim olma, Müslüman olma… Demek ki “iman” eğer iz’an meselesi ise şayet, esasen taklidî ve şeklî kabullenmekten başlanıyor. Ve nitekim hani birileri “âmennâ” diyorlar da… قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا “(Birtakım) çöl sakinleri (bedevîler), ‘Biz de iman ettik.’ diyorlar. De ki: Hayır, siz iman etmediniz. Bu sebeple, ‘Biz, (İslâm idaresine teslimiyetle) Müslümanlar olduk.’ deyin.” (Hucurât, 49/14) “Âmennâ!” demeyin, “Eslemnâ!” deyin; çünkü siz, kalben yapmadınız, deniyor. Demek ki meseleyi tahkik etmeden, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla duyduğu gibi ifade eden, ortaya koyan, edâ eden insanlar, sadece “teslim” olmuşlar. Yani bizim camilere giden cemaatin yüzde doksan dokuz virgül dokuzu gibi. Bunlar kültür ortamlarının kendilerine verdiği şey ile öyle Müslümanlar. Onlarda öyle bir derinlik, böyle bir maiyyet-i İlahîye, bir teveccüh-ü İlahiye, bir fenâ fillah, bir bekâ billah, bir maallah, bir seyr anillah, bir insanların elinden tutma yok; öyle bir dertleri yok!.. Bu açıdan da evvelâ “teslim” zikrediliyor. Duada da, bizim tesbihat duasında da اَلْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ، وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ deniyor ki, bu ayet-i kerimedeki bu sıraya, bu tertibe uygun olmuş oluyor.

Vakıa Hanefi fukahâsına göre, “vav” mutlak cem’ için olması itibarıyla, ille de o “tertip” manasına gelmeyebilir. Öyle denebilir de fakat İmam-ı Şâfiî ve onun gibi fukahâdan çokları, “vav”da “tertip” manasını da düşünüyorlar. Yani “vav” ile bir şey atfediliyorsa, demek ki, bir evvelki cümleye nispeten o, farklı derecede bir şey, ayrı bir şey; yani, aynı kategoride bir şey değil. Bu açıdan, islamdan sonra iman zikrediliyor: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ “Müslüman olan erkekler, Müslüman olan kadınlar…” وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ  “Gerçekten, iz’ân şeklinde Allah’a iman eden erkekler ve kadınlar…” Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyâzî kat’iyetle. Riyâzî kat’iyet derken de, onun üstünde iz’an. Çünkü “riyâzî kat’iyet” dediğimiz şeye genelde misal verirken, “İki kere iki dört eder.” diyoruz. Kemmiyyette adetler birbirine müsâvî olmadığından dolayı, “iki kere iki” dört etmeyebilir bazen. Adetler müsâvî olmadığından dolayı, bazen “üç buçuk” yapar, bazen de “dört buçuk” yapar. Bu açıdan da esas olan, iman itibarıyla iz’ândır; kemmiyyet üstü, riyâzî katiyet üstü bir katiyetle inanma.. aksine ihtimal vermeyecek şekilde, binde bir aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’a inanma.. inanılması gerekli olan şeylere inanma.. آمَنْتُ بِاللهِ، وَمَلاَئِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna, öldükten sonra yeniden dirilmeye iman ettim. Şehadet ederim ki Allah’tan başka mabud-u bilhak yoktur ve yine şehadet ederim ki, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasûlüdür.” “…İllallah”ı biraz vurgulu söyledim; Alvar İmamı öyle dediği için, ben de alışmışım biraz. Evet, وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ İşte öyle inananlar…

   Kunût’un Manası ve Namazlaşan İnsanlar

Sonra, وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ Farklı manaları “kânit” kelimesinin. “Kunût etme”; Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe divan durma. Bu manadan dolayı, namazda uzun ayakta durmaya da “kunût” deniyor. “Çok rekât mı, yoksa uzun kunût mu?” deniyor orada. Demek Allah karşısında çok uzun boylu durmaya “kunût” dendiği gibi, aynı zamanda her zaman Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunanlara ve namazda uzun boylu ayakta duranlara da “kânit” deniyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi…

Antrparantez; umum cemaate namaz kıldırırken, Efendimiz hiç öyle yapmamış. Yirmi ayet, otuz ayet, kırk ayet; öyle yapmış. Fakat hususî namaza durduğunda, mesela yanında Hazreti Enes gibi (radıyallahu anh), İbn Mes’ûd (radıyallahu anh) hazretleri gibi sahabîlerle hususi namaz kılarken veya ezvâc-ı tâhirâtından bazı validelerimizle namaz kılarken, o zaman uzun kunût yapmış; onlara da böyle uzun boylu kıldırmış; Ebu Hüreyre ile namaz kılarken, uzun boylu kılmış. Mesela diyor ki Hazret; “Kıraati uzun tuttu; Bakara sure-i celîlesini okudu, Âl-i İmran’ı okudu… Aklımdan kötü şeyler geçti benim!” Ona kurban olayım, “kötü şey” diyor, koca Devs kabilesinin arslanı. Soruyor tâbiûn: “Ne geçti aklından yâ Ebâ Hüreyre?” (Başka rivayetlerde bu şahsın Abdullah bin Mes’ûd olduğu nakledilmektedir.) Diyor ki, “Dayanamadım, oturacaktım!” Ona “kötü şey” diyor. Yahu oturuyor herkes, hepimiz oturuyoruz işte, niye “kötü şey” olsun?!.

Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi kendine olunca, ayakları şişinceye kadar kunûtta duruyor, ayakları şişinceye kadar. Ve sonra selef-i sâlihîn de aynı şekilde hareket ediyorlar. O hadis ricalinde, “nakd-i rical” yaparken, görüyoruz onları, hadis kitabında. Kur’ân-ı Kerim’i iki rekâtta hatmeden insanlar var; “Bir oturuşta, Kâbe’nin karşısında, baştan sona kadar bitirdim!” diyor. Bast-ı zaman olmadan bitmez; onlar benim gibi ve bazılarımız gibi bir nefeste بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ  diyerek okumuyorlar. Böyle bir okuyuş, Kur’an okumayı taklit etmektir; okuma değildir bu. Okuma şudur: Her kelimeyi vicdanda duymaya çalışarak, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ…* اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ…* اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ…* مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ…* إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ… * اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ… صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ… * آمين  Bunları da vicdanında duyarak…

Evet, Allah Rasûlü, öyle okuyor; onlar da öyle okuyorlar. Şimdi arkadaşı diyor ki “Kâbe’nin karşısında oturdu; Kur’an-ı Kerim’i hatmetti, öyle kalktı!” Yine, “İki rekât namazda Kur’an-ı Kerim’i hatmetti!” diyor. Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn, Sahabe dönemlerinde emsâl-i adîdesi var bunların. Nasıl dine kilitlenmişler, nasıl bağlanmışlar? Nasıl derinliği keşfetmişler?!. Meseleyi sadece nazarî planda bırakmamışlar. Zaten öyle olmasaydı, atın/katırın sırtında, daha sonraki dönemlerde bir asırda, iki asırda, üç asırda yapılan şeyleri elli seneye sığıştıramazlardı. Hicret-i Seniyye’nin sekseninci senesi, yani Efendimiz’den yetmiş sene sonra, Horasan’da girilmedik yer kalmıyor. Ellinci sene, Çin Seddi’ne dayanıyorlar. Hicret-i Seniyye’nin ellinci senesinde, yani Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürüyüşünden kırk sene sonra, Çin Seddi’ne dayanıyorlar. Atın/katırın sırtında… Lojistiği bunların; malzemesi, yiyecekleri, içecekleri, barınakları?!. O işin delisi olmuşlar, anlatmak için… Anlatınca uçuyor, kanatlanıyorlar onlar. “…Üzerine Güneşin doğup battığı her şeyden hayırlı!” Bu rivayet zayıf; fakat şu rivayet: “Yığın yığın kırmızı koyunlardan daha hayırlı!” Bir insanın kalbine o iman ile girebilme… O imanın, onun kalbinde otağ kurmasını sağlama… Bir yönüyle, ebedî hayata gidecek yolu gösterme ve ona ebedî hayatı kazandırma mevzuu.

Evet, وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ dedik; Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde, upuzun durmaktan söz açtık; sonra Efendimiz’in upuzun durduğundan bahsettik; sonra selef-i sâlihînin upuzun durduğundan bahsettik, Hazreti Pîr-i Mugân’a kadar.

   Hazreti Bedîüzzamân’ın Namazı İkâme Keyfiyeti

Hazreti Üstad, Allah huzurunda durduğu zaman -has talebelerinden dinlemiştim ben- her kelimeyi derinlemesine duymak için gayret ediyor. Yine antrparantez arz ediyorum: Camide, cemaate namaz kıldırırken, âciz vardır, zayıf vardır, hasta vardır. Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm buyuruyor ki, “Bazen namazı çok uzatmak istiyorum. Fakat bir çocuk sesi duyunca, annesinin ona karşı re’fet ü şefkatini düşünüyor, hemen -biz Türkçe’ye çevirecek olursak- geçiştiriyorum!” Zannediyorum o “geçiştirme” de, yine yirmi ayettir, otuz ayettir; öyle, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun geçiştirmesi. Fakat o tabir, belki yakışıksız düşüyor; “Hemen hızlı geçiyorum, o mevzuda.” denebilir.

Hazreti Pîr’in o has talebelerinden dinlemiştim: Her kelimeyi vicdanında derinlemesine duymak için gayret ediyor. Hatta Mustafa Sungur ağabey gibi, Tâhir ağabey gibi kimseler -daha diğerleri de, isim vermeyeceğim- onun arkasında namaz kıla kıla, âdetâ o insibağ ile münsebiğ olmuşlardı ve anlatırken de öyle anlatıyorlardı. Böyle dururken Allah karşısında, zaten asâ gibi iki büklüm âdetâ. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Tam diyemedim ben bunu!..” “Her bir hâmidin hamdi, kimden olursa olsun, kimden gelirse gelsin, yalnız O’na (celle celâluhu) mahsustur!” mülahazasını derinlemesine duyma.. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemalinden vefâ / İkisi de câna safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” mülahazasıyla… Her şeye rağmen, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Çünkü fedâil ve fevâdile karşı, vazife-i ubudiyeti edâ etme اَلْحَمْدُ لِلَّهِ ile ifade ediliyor. Gelip sana ulaşan nimetlere karşı ise “şükür” ile mukabelede bulunursun. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Onu vicdanında tam, derinlemesine duyuncaya, kalb o ritme göre bir âhenge girinceye kadar, onu (kendi kendine namaz kılarken) tekrar etmeye çalışma… Sonra, اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Rahman”, neye taalluk ediyor; “Rahîm”, neye taalluk ediyor? مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ Bize hangi günü hatırlatıyor? “Din günü”, hesap verildiği gün… Onu vicdanında derinlemesine duyacağı âna kadar… Bazen belki bir kerede duyuyor: مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ derken, âdetâ “Oooh!” filan, der gibi.. “Oooh!” der gibi oluyor.

Sonra, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Kendisinin de ifade ettiği gibi, orada, kendi şahsî ubudiyetini yeterli bulmuyor. Bir, saf halkası içinde bulunuyorum ki ben!.. O saf, Kâbe’nin etrafında halkalar halinde, halkalar teşkil etmiş; ben de onların içinde bulunuyorum.. tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar.. semada ruhânîlere kadar.. orada Cibril’lere, Mikâil’lere, İsrafil’lere, Azrail’lere, Hamele-i Arş’a kadar.. mukarrabîne kadar… Herkes, kemerbeste-i ubudiyet içinde halkalar teşkil etmiş ve hepsinin dediği, إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Ben de işte onu diyorum. Hepimiz Sana kulluk yapıyoruz! Eğer gücüm yetse, onların yaptığı şeylerin hepsini, kulluk adına, ubudiyet adına, ubûdet adına burada Sana takdim etmek istiyorum!..” Diyor mu, demiyor mu?!. إِيَّاكَ نَعْبُدُ

Fakat bu öyle ağır bir şey ki, işin doğrusu altından kalkılacak gibi değil. Onun için, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Hem de oradaki “iyyâ” kelimelerinin başa alınması meselesi, “hasr” ifade ediyor: “Yalnız Sen’den yardım istiyoruz!..” Ayrıca, وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ derken “isti’âne” kelimesini ele alacak olursanız; “istif’âl” babından geliyor. “Efendim sin-i istif’âl gelir bir nice manaya / Âna bir hoş nazar eyle, ersin bir yüce manaya / Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman / Tamam, teslim olur el-ân, rücu kıl Rabb-i A’lâya!..” Belki bunların birkaçı birden mülahazaya alınıyor. Talep, tahavvül, teveccüh, istikamet, karardîde olma orada… وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Seçilen şey, Allah o kelimeleri seçmiş. Söylerken de o kelimelerin manalarına bağlı olarak, onların ruhuna uygun olarak, bir yönüyle iç musikî ile o meseleleri öyle ifade etmek lazım. وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

Ondan sonra da, “Sen’den, benim istediğim en önemli şey nedir?” اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım, ifrat ve tefrite değil; beni, sırat-ı müstakime hidayet eyle!” “Hidayete erdirmiştin; hidayette derinleştir! Belli derinleşme lütfeylemiştin; öyle derinleştir ki, ben boğulayım artık o derinleşme içinde!..” Başa dönebilirsiniz;  derinleşme, doyma bilmeden derinleşme. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Ee nasıl derinleşme?!. صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Sen’in in’âmlarına mazhar olan insanların sırâtına…” Kim?!. وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Kim Allah’a ve (o şanı yüce) Rasûl’e gerektiği şekilde itaat ederse onlar, Allah’ın kendilerini (tam hidayet) nimetiyle serfirâz kıldığı şu seçkin insanlardan (en azından biriyle) beraberdirler (ve Cennet’te de onlarla beraber olacaklardır): Nebîler, bütün duygu, düşünce, inanç ve davranışlarında dosdoğru ve Allah’a karşı tam bir sadakat içinde bulunan, özü sözü bir kimseler (sıddîklar); başkalarının inandığı gaybî gerçekleri bizzat tecrübe eden ve onların doğruluğuna hayatlarıyla şahadet edenler (şahitler/şehitler) ve inanç, düşünce, söz ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güdenler (Salihler). Ne güzel arkadaşlardır bunlar!..” (Nisa, 4/69) Allah’ım, Sen’in in’âm ettiğin insanlar; مِنَ النَّبِيِّينَ Peygamberler.. وَالصِّدِّيقِينَ Sâdık kullar; Ebu Bekir’ler.. وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ Şahitler/şehitler ve sâlih kullar.. وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا Bu ne güzel arkadaşlık ve ne güzel arkadaşlardır bunlar!.. Hadis ifade buyuruyor: الْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Kimin yolunda isen, onlarla berzah hayatında da, öbür dünyada da beraber olursun. Kimin çizgisini takip ediyorsan şayet, onlarla beraber olursun. Efendim, bakınca, numara-drop uyuyor; “Tamam, bu da bizdendi!” derler, “Belli…” Çizgilerini korumuşsan, orada sahiplenileceğin -Allah’ın izniyle- muhakkaktır; “Emin olabilirsin!” demedim, çünkü, بِفَضْلِ اللهِ، بِفَوْزِ اللهِ، بِمَنِّ اللهِ، بِمِنَّةِ اللهِ، بِشَفَاعَةِ النَّبِيِّ، وَبِشَفَاعَةِ أَصْحَابِ رَسُولِ اللهِ “Allah’ın fazlı, başarı lütfetmesi, nimetlendirmesi, iyilikte bulunması, Peygamberin şefaati ve Rasûlullah’ın ashabının şefaatiyle, Cenâb-ı Hak, imanda nâmütenâhî derinleşmeye bizleri muvaffak kılsın!..

   Allah’ım, biz liyakatli değilsek de Sen fazl ü ihsan ile marufsun, meccanen ihsan buyurursun; bu güzel sıfatlarla bizi de serfirâz eyle!..

Bakın, ondan sonra geliyor: وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ Evet, hep istikamet içinde, sıdk içinde bulunma ve sözleri ile doğru konuşma. Demek bunların zıddı, sâdıkînin zıddı, “kâzibîn, mürâîn, ucub insanları, kibir insanları.” Cenâb-ı Hak, sadakat ile serfirâz kılsın, doğruluk ile, istikamet ile.

Sonra, وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ diyor. Sabır da yine orada meselenin bir buudu olarak zikrediliyor. Kadimden bu yana, İslam dünyasında İbn Miskeveyh, sonra Hazreti Üstad sabır meselesinin üzerinde de ısrarla duruyor ve onu genelde üç sınıfa ayırıyorlar: “Belâ ve mesâibe karşı dişini sıkıp sabretmek.. ibâdet ü tâatin ağırlığına rağmen, hiç birinde kusur etmeden dişini sıkıp hepsini vaktinde, yerli yerinde yerine getirmek.. ve aynı zamanda mâsiyete karşı, günahlara karşı, bohemliğe düşmemeye karşı dişini sıkıp sabretmek.

Ayrıca, bir şeyin vakt-i merhûnûna karşı sabretmek; beklediğiniz şeyler vardır; o da ayrı bir sabır meselesi oluyor. Ve aynı zamanda “vuslata karşı sabır”; belki sabırların en büyüğüdür. İştiyak ile yanıp tutuşuyor; Cenâb-ı Hakk’a “Beni bir an evvel şeb-i arûs ile serfirâz kıl!” diyor. “Ne olur, Efendimiz’in huzuruna, o berzaha hemen bir an evvel gideyim; yüzümü ayaklarının altına süreyim O’nun. O halkasının arkasında bulunan halkanın içinde ben de kendime göre yerimi almaya çalışayım!..” Delice arzu ediyor, sonra dönüp Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısının gereği “Beni bu talimgâha Sen gönderdin; tezkeremi de Sen doldurmayınca, benim buradan ayrılmam Sana karşı saygısızlık olur!.. Emre itaatteki incelik, aşkın da ötesindedir, iştiyakın da ötesindedir!” diyor. Ciğeri cayır cayır yanarken, diyor ki, “Ben şimdilik, bu şeb-i arûs sevdasını hele bir bastırayım; demek askerliğe biraz daha devam etmem lazım burada, bu talimgâhta. Başkalarına -ama onbaşı seviyesinde, ama çavuş seviyesinde, ama başçavuş seviyesinde- askerlik öğretmem lazım benim; onları da öbür tarafa hazırlamam lazım!” Bir de sabrın o türlüsü var.

Sırasıyla bütün bunları yaparken, öyle şeyler ki bunlar, huşu olmadan da olmaz. وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ  Mü’minûn Sûresi’nde ifade edildiği gibi. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ* الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/1-2) Ve aynı zamanda derin bir iç saygıyla.. Allah’a karşı içteki saygıyla… Eğilirken, kimin karşısında eğiliyor?!. El-pençe divan dururken, kimin karşısında duruyor?!. Secdeye kapanırken, kimin karşısında secdeye kapanıyor?!. Başını kaldırırken, kim tarafından görülüyor?!. Onu derinlemesine vicdanında duyarak edâ etme. خَاشِعِينَ – خَاشِعَات Kadın ve erkek.

Sonra, وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ Bu da sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar. Burada da “tasadduk” kelimesi gelince, iki şeyi düşünebilirsiniz: “Tefe’ül babı”, malum orada tekellüf içindir biraz. Biraz zorlama mevzuu var. Hatta bazı Sarfçılar, orada bile esasen, إظهار ما ليس في الباطن manasını mülahazaya alırlar. Önce içinden gelmiyor; içinden gelmemesine rağmen öyle yap! Hani, “Ağlayın! Ağlama içinizden gelmiyorsa, ağlamaya kendinizi zorlayın!” “İzhâru mâ leyse fi’l-bâtın.” Şimdi “tasadduk” kelimesini “tefe’ül” kipinden ele alacak olursanız, “tekellüf” içindir esasen; orada “Kendinizi tasadduk etme mevzuunda biraz zorlayın!” demek söz konusudur. Bir diğer mevzu da işin zorluğuna ima yapılmış olmasıdır; demek ki insanın yapacağı zor şeylerden bir tanesi de tasadduktur. Fiilin kipi şunları hatırlatmaktadır: “Efendim, bu zor mevzuda dişinizi sıkın, sabredin, her şeye rağmen. İçinizden gelmese bile tasadduk edin. Yapacağınızın üstünde; yani son kerteye kadar!.. Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Ali gibi; neyiniz varsa, hepsini i’lâ-i kelimetullah istikametinde, mücâhede ruhuyla verin. ‘Allah yolunda!’ falan deyin; tereddüt etmeden, Hazreti Osman efendimiz gibi infak edin!..” Öyle diyorlar, beş yüz deveyi yüküyle veriyor.

Daha sonra, وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ geliyor; biliyorsunuz, “savm” oruç demek; bu ifade de “oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar” manasına geliyor. Buraya kadar zikredilenlerin hepsi pozitif hususlar, müspet sıfatlar; vazife ve sorumluluklar.

Bir de -yine sabırda da üzerinde durulması gerekli olan şeylerden bir tanesi- münkerâta karşı, fuhşiyâta karşı, bohemliğe karşı dişini sıkıp sabretmek: وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ Irzlarını, namuslarını muhafaza eden erkekler ve kadınlar. “Aman, gözüm harama kayar!.. Aman, ağzımdan batılı tasvir adına bir şey çıkar; safi zihinleri idlâl etmiş olurum!.. Aman, yazdığım çizdiğim şeylerle nefsânîliği tetiklemiş olurum!..” Buna kadar yolu var bu mevzunun. Irzlarını namuslarını öylesine koruyan insanlar…

Ondan sonra da وَالذَّاكِرِينَ اللهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ “Allah’ı çokça zikreden erkekler ve zikreden kadınlar!..” Ki, أَعَدَّ اللهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا Allah onlara bir yarlığama lütfeylemiştir, onları mağfiret buyurmuştur ve bir de onlara ecr-i azim vaad etmiştir.”

Allah’ım bu evsâf-ı âliye ile -liyâkatimiz olmasa bile- bizleri serfirâz kıl! وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلاً، فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ “Biz buna liyakatli değilsek de Sen fazl ü ihsan ile marufsun, meccanen ihsan buyurursun.” Bu evsafta bizleri sabit-kadem eyle! Bu evsâf ile hayata göz kapamaya muvaffak eyle! Bu evsâf ile berzah hayatını geçmeye muvaffak eyle! Bu evsâf ile mizanı geçmeye muvaffak eyle! Bu evsâf sayesinde Kendi fazlınla, kereminle, lütfunla, Efendimiz’in şefaatiyle Sırât’ı geçmeye muvaffak eyle!.. Cennet’e girmeye muvaffak eyle!.. Cemâl-i Bâ-Kemâlini müşahedeye muvaffak eyle!.. İştiyak, “iştiyak-ı likâullah” dediğimiz şeyle şereflenmeye muvaffak eyle!.. Âmin. وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ (Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..)

BAMTELİ: ÜFLEMEKLE SÖNMEZ, SÖNDÜRÜLEMEZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Yarınsız dünyaperestler, ahiret hesabına mutlak güvendeymiş gibi yaşıyorlar; oysa, âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!..

Emîn olmak lazım, mü’min olmak lazım ama insan, tavır ve davranışları açısından âkıbetinden, edip-eylediği şeylerden emin olmamalı; “Âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!” Gerçekten öyle olma, onun cehdi/gayreti içinde bulunma başkadır; kendini gerçek bir emniyet zemininde, emniyet yolunda görmek daha başkadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ele alınıp yazılıp çizilip üzerinde durulması gerekli olan hususiyetlerinden biri de âkıbetinden endişe etmesi ve onu ifade eden sözleridir. Ben onu, O’na saygımın ve O’nun konumunun ifadesi olarak, “muktedâ bih” olması itibarıyla, arkasındakilere mesaj mahiyetinde yorumlamaya çalışıyorum. Sözlerinden öyle endişe dökülüyor ki, öyle benim diyen mü’minler onun onda biri kadar o endişeye sahip değiller. Hazreti Ebu Bekir endişe ediyor, Hazreti Ömer endişe ediyor, Hazreti Osman endişe ediyor, Hazreti Ali endişe ediyor…

Hazreti Âişe validemiz; bir nur hanede dünyaya geliyor, teşrif ediyor ve daha kendini henüz idrak etmeden, eder etmez kendini nur dairesi, nur helezonu, nur hâlesi içinde buluyor. Her gün sabah-akşam vahiy sağanaklarıyla arınıyor. Göklerin yere indiği bir evde, bir saadet hücresinde hayatını geçiriyor fakat o kadar endişeli ki!.. Yeğeni Hazreti Urve, onun namazda nasıl ağladığını, hıçkıra hıçkıra saatlerce nasıl ayakta durduğunu anlatıyor; onu birkaç kez ifade etmiştim. Validemiz, bir keresinde de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ehlinizi âhirette hatırlar mısınız?!” diyor. O (aleyhissalâtü vesselam), iyilik adına, tebşîrât adına veya inzâr adına diyeceği şeyleri hep Cenâb-ı Hakk’ın muradı istikametinde, O’nun demesi istikametinde icrâ ve edâ buyuruyor; “Üç yerde asla!” diyor, “Üç yerde asla!..” Âişe-i Sıddîkâ, ümmetin bi’l-icmâ “doğrulardan daha doğru” dedikleri mübarek bir anne ve hepimizin “anne” demekle iftihar duyduğumuz mübarek bir kadın, kadınların sultanı. O, kendi ameline/davranışına, saatlerce ayakta durmasına güvenmiyor, “Eşinizi, ehlinizi orada hatırlar mısınız yâ Rasûlallah?!” diyor; “Üç yerde asla!” buyuruluyor. Bu kadar endişe duymak lazım.

Enâniyetin hüküm-fermâ olduğu, insanların kendilerini çok emin, doğru yolda zannettikleri, vehim ve kuruntulara takılıp gittikleri bir dönemde yaşıyoruz. Virüs gibi o, bize de bulaşıyor; hepinize/hepimize de bulaşıyor, bir yönüyle. Hiç yarını düşünmüyoruz. Bugünün kulları gibi yaşıyoruz. Bugünün kulları… “Bugün saltanatım olsun, debdebem olsun, ihtişamım olsun, filolarım olsun, villalarım olsun!.. Bir villa da İngiltere’de, bir villa da Almanya’da, bir villa da Fransa’da yapayım!.. Ne olur ne olmaz, şimdi işler dümeninde gidiyor ama bakarsın yine birileri bir terslik çıkarırlar ve bana da bir uçağa binip oraya gitmek düşer. En iyisi dünyanın değişik yerlerine çuvallarla para taşımalıyım; oralarda yatırım yapmalıyım!.. Bu alternatiflerden tek birisi bile bana ölünceye kadar yettiği halde, ne olur ne olmaz, birkaç yerde aynı alternatifi değerlendireyim; ne olur ne olmaz!..”

Bugünün kulları, bugüne tapanlar, bugünün putperestleri… Zehirlenmiş insanlar; hırsla zehirlenmiş insanlar, tûl-i emel ile zehirlenmiş insanlar, kuvvetle zehirlenmiş insanlar, muvakkat hâkimiyet ile zehirlenmiş insanlar… Düşünmüyorlar ki bir gün, “Ben ona sahibim!” dediği şeyler, ellerinden uçup gidecek ve açıkta kalacaklar. Kendilerini zehirleyen o şeyler, uçup gidecek; bu defa maşerî vicdan karşısında hicaptan iki büklüm olacaklar. Allah karşısında iki büklüm olmayan, asâ gibi bükülmeyen bu insanlar, bugün güce, kuvvete, imkana, iktidara, arkasından sürüklenen sürülere güvenip kendine göre bir hayat çizgisi belirlemesine mukabil, yani Allah’tan kopmuş olmasına mukabil, o gün, öyle bir tablo meydana gelecek ki, utanacaklar arkalarındaki insanların yüzlerine bakmaya, utanacaklar!.. Söndürmek istedikleri nuru söndürme helecanının hacâletiyle iki büklüm olacaklar. Ama -diyeyim şunu, Kur’an dediği için- “Katiyen söndürmeye çalıştıkları nuru, söndüremeyecekler!” Çünkü onu, Allah yakmış…

   Küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayacaktır!..

Bir meşale ki, bir şule ki, bir nur ki, Allah (celle celâluhu) onu yakmış, parlatmış; kimsenin haddine değil onu söndürmek!.. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar ağızlarıyla; takavvülleriyle, laflarıyla, lakırdılarıyla, yalanlarıyla, tezvirleriyle, iftiralarıyla… بِأَفْوَاهِهِمْ “Ağızlarıyla” diyor. Hâinîn, fâsikîn, fâcirîn, zâlimîn, kâidîn, mâkirîn, mütekavvilîn, mütekellimîn, kâtibîn, nâşirîn; hepsi o kategoriye giriyor. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ Allah’ın nurunu… Gökleri ve yeri nurlandıran.. “Nur”, Kendi ism-i şerifi olan.. “Münevvirü’n-Nûr” olan.. “Musavvirü’n-nûr” olan Hazreti Allah’ın tutuşturduğu bir meşaleyi söndürmek istiyorlar; zift akan ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Allah, “Hayır!” diyor; وَيَأْبَى اللهُ “îbâ” buyuruyor; nurunu ikmâl ve itmam etme meşîet-i Sübhâniyesini ortaya koyuyor.

Ona “Hayır!..”, onların üflemelerine “Hayır!..”; “Ben, o nurumu tamamlayacağım!” diyor. وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Nankörler… Bir dönemde kendilerine destek olanlara şimdi nankörlük yapanlar.. tutup destekleyip ayağa kaldıranlara nankörlük yapanlar.. milletin temel değerlerini dünyanın dört bir yanında, âdetâ bayrak gibi dalgalandıranlara karşı nankörlük yapanlar… وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Kafir”, nankör de demektir; esasen “bir şeyi örten” demektir. Olup-biten şeyleri setreden demektir. Onun için lügat manası itibariyle, “tohumu toprağa gömen” kimseye de “kâfir” denir. O da tohumu gömüyor fakat o mahzurlu bir gömme değil; bunlar, ayan-beyan hakikati gördükleri halde, ona karşı gözlerini kapıyorlar: لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “… Onların kalbleri vardır ama bu kalblerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” (A’raf, 7/179) Gözleri var fakat görmüyorlar. Kulakları var ama mesmû’âta karşı kapalı, duymuyorlar. Öyle olunca da, kalb sistemi, ruh sistemi çalışmıyor, yararlı bir ürün ortaya koyamıyor. Çünkü bu iki kanal çok önemli, oraya malzeme taşıyor; biri (sem’), gökten gelen semâvî emirler, onları değerlendiriyor; öbürü (basar) de tekvinî emirleri okuyor, bakıyor onlara, eşya ve hadiseleri hallaç ediyor, değerlendiriyor, malzeme üretiyor, kalbe ve ruha gönderiyor. O tezgâhlarda onlar işleniyor, “marifet”e dönüşüyor, “muhabbet”e dönüşüyor, “aşk u şevk u likâullah”a dönüşüyor.

Nankör… وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Bu ilahî beyandan sonra şöyle buyuruluyor: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe, 9/33) “O Allah ki, elçisini, hidayetle ve din-i hak ile gönderdi.” Evet, o yolda iseniz, O’nun yolunda iseniz, tersyüz edilme endişesine kapılmamalısınız. Zorlayabilirler, itibarınızla oynayabilirler, onurunuzla oynayabilirler, baskı yapabilirler, kâğıtlar yazıp iftiraları “itiraf adı altında” önünüze koyabilirler, “İsimler verin, sizi salalım!” diyebilirler. Aynen Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, Firavun gibi davranabilirler. Her türlü kötülüğü yapabilirler… Bunlar, yapılan şeyler. Akla gelmeyen daha ne hesaplar, ne planlar, onun arkasında!..

Fakat, هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ “O Allah ki, elçisini, hidayetle ve din-i hak ile gönderdi; bütün dinlere, bütün sistemlere galebe çalsın diye!..” لِيُظْهِرَهُ beyanındaki “lâm”a, “ta’lil” için de diyebilirsiniz, “âkıbet” için de; sonuç itibariyle, esasen, bütün sistemlere galebe çalsın diye göndermiş. Sizin, saltanat, debdebe, güç ve kuvvet adına her şeyinize rağmen, Allah (celle celâluhu) netice itibariyle O’nun galebe çalmasını sağlayacaktır.

Bu, Tevbe Sûresi’nde. Ayetin sonunda وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ diyor, burada. “Müşrikler”, Allah’a eş/ortak koşanlar.. dünyaya tapanlar, servete tapanlar, şâna/şöhrete tapanlar.. bir yönüyle korkuyla bozgunculuğa girenler, çizgi değiştirenler.. “Bir şey kaybedeceğim!” diye dünya adına ahireti kaybedenler… Bütün bunlar, Allah’ı bırakmışlar, hafizanallah farklı şeylere taptıklarından dolayı gerçek tevhitten fersah fersah uzaklaşmışlar demektir. Ve hepsi, belli nispetlerle şirk içine girmiş demektir.

   Dünyada alınıp satılmayan insan sayısı çok azdır, çoğunda sadece fiyat farkı vardır; Allah sizi o peylenmeyen azlardan eylesin!..

Birine deniyor ki, münafıklardan, ser-münafık değil, münafıklardan birine: “Yahu ne diye gittiğin her yerde bu Hizmet’in, bu hareketin aleyhinde konuşuyorsun?” Cevaben “Ee, şakır şakır para yağdırıyorlar!” diyor. Soruluyor, “Bugüne kadar o yağan şeylerden ne kadar biriktirdin?” Vakıa, bir vakıayı anlatıyorum size. En yakın arkadaşına anlatıyor. Bir dönemde beraber koşmuşlar, soluk soluğa, aynı maratonu paylaşmışlar; onun için, içini tam olarak ona döküyor: “Şimdiye kadar yağan şeylerden ne kadar biriktirdin?” Efendim, yatırım yapmayı düşündüğü yer İngiltere ise herhalde, sterlin demektir. “İki yüz milyon kadar! Fazla değil ama bu bana zannediyorum, ölünceye kadar yeter!.. Böyle bu çizgide devam ederse, tabiî arkası da gelecektir onun!..” Hani burada birisine, yarım milyon veya ondan daha fazla bir şey vermek suretiyle, yalan söylettirmek, olumsuz bir iş yaptırtmak için, yaptıkları türden… Demek, alınıp satılabilen, hayvan gibi peylenebilen pek çok kimseyi peyleyebiliyorlar.

Evet, çok tekrar ettiğim bir şey… Antrparantez, sizi rahatsız etmesin; bir kere daha tekrar etmek istiyorum: Dünyada alınıp satılmayan, peylenmeyen insan sayısı çok azdır. Allah, sizin bütününüzü o alınıp satılmayan, peylenmeyen insanlardan eylesin!.. “Cenneti veriyoruz, hürriyetini ver! Duygu ve düşünceni ayaklar altına al!” dense, şöyle düşünen insanlardan eylesin: “Hayır, tevbeler tevbesi!.. Benim, Allah’a karşı ahd ü peymânım var!.. O’ndan başka hiçbir şeye, O’nun bana verdiği şeyleri vermem; ne aklımı, ne mantığımı, ne onurumu, ne şerifimi, ne haysiyetimi, ne doğru bildiğim yolumu… Katiyen… Ben, kendimi O’na peylemişim, O’nun rızasına… اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” demiş, ahd ü peymânda bulunmuşum. Tekrar ediyorum onu; her gün, defaatla ahd ü peymânımı tekrar ediyorum. Ondan dönersem, bana “dönek” derler. Mele-i a’lânın sakinlerince, ‘İşte size bir dönek!’ dedirtmemek için, dönmeme azm u cezm u kastı içinde bulunmam lazım!..” Allah, sizi bugüne kadar peylenmekten muhafaza buyurmuştur; ebedlere kadar da muhafaza buyursun!.. Alınıp satılma, hayvanlara, eşyaya, câmid şeylere mahsus bir şey. Ahsen-i takvîme mazhar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki insanların, din-i mübîn-i İslam’a ahd ü peymân ile bağlanmış insanların alınıp satılmaları söz konusu değildir. Alınıp satılmama mevzuunda azm u cezm u kast içinde bulunmak lazım.

Diğer bir sûrede, zannediyorum biraz da daha sonraki dönemler itibariyle aynı hakikat ifade ediliyor. O dönemde birileri ağızlarıyla üflüyorlardı, meşaleyi elinde tutan da Efendimiz idi. Meşaleyi yakan, Allah idi; elinde tutan da Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm idi; Hazreti Münevvir’in “münevvir” olarak yarattığı, âlemi nurlandırmak için yarattığı/gönderdiği Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm idi; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.” diyen insandı. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ اَلْعَقْلَ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.” diyen, Ehadiyyet sırrıyla “akl-ı evvel” kendisi olduğunu söyleyen insandı.

O zaman, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekemeyenler, hazmedemeyenler yine aynı şeylerle zehirlenmişlerdi; güç ile, kuvvet ile, mensup olduğu şeyler ile… Bir Ebu Cehil, Beni Mahzum’dan; kendine göre, “Benim babam şu, dedem şu, öbür dedem de şu!..” diyor, yirmi dedesini sayıyordu; yirmi dedesine kadar hepsi o kavim içinde, o kabile içinde nam u şan sahibi idi. Utbe, Beni Umeyye’den, o da öyle diyordu. Şeybe, öyle diyordu. Velid, babası ve amcası gibi öyle diyordu, öyle diyordu. O günün -Allah belası- insanları.. ve daha dıştan da olanlar; bir yönüyle geçmişlerinde doğru yolda yürümüş fakat Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ı çekememiş kimseler. Bazen hased, küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!.. Çağımızda Hizmet’e karşı, küfrün yaptırtmadığını bazılarına yaptırtan da o “hased” denen marazdır. Şeytanın, esasen, kullandığı argümanlardan, enstrümanlardan birisidir hased; onunla felç ediyor duyguları/düşünceleri ve hased edenler kâfirin yapmadığını yapıyorlar.

Orada o gün Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’a karşı çıkan, o nuru söndürmek isteyenler, onlardı. Allahu A’lem, âhirzamanda daha farklı şeyler, hususiyle “Fiten ve Melâhim” kitaplarında anlatılan şeylerin bir kısmı, belki daha büyükleri de zuhur edecektir: Ölen, niye öldü, bilemeyecek; öldüren, neden öldürdü, bilemeyecek. Ben, başka şeyler ilave edeyim; içeri alınan, neden içeriye alındı, bilemeyecek.. mahkeme sandalyesinde oturan insanlar, “Bunlar neden karşıma geldi?” bilemeyecek.. avukat, müdafaa adına bir şey sundukları zaman, “Vallah başkaları böyle istiyor, benim bu mevzuda diyeceğim bir şey yok!” diyecek, bilemeyecek!.. Evet, demek ki “Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de, ifade edilen Deccâliyet’e ait, Süfyâniyet’e ait dönmeler eliyle, yine aynı şeyler yapılacak, nur-i İlahî söndürülmeye çalışılacak.

   Dünden bugüne, Allah’ın -bir ağaç gibi- bitirdiğini, hiç kimse bitirememiştir, bitiremeyecektir!..

Onun için, orada (diğer sûrede) يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayıcıdır, (tamamlayıp dünyanın her tarafına ulaştıracaktır).” (Saff, 61/8) Netice itibarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar; hedefleri o, onlar onu hedeflemişler; yine “Lâm”a, “Lâm-ı âkıbet” diyecek olursak veya “Söndürmek için” esasen “Lâm-ı ta’lîl”. Fakat burada devamında isim cümlesi kullanılıyor, ism-i fâil. O, devam ve sebata delalet eder. وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ Sonu, fezleke diğeriyle aynı: وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Onlar patlasa da… Kuvvetin zehirlediği insanlar, sarayın zehirlediği insanlar, sürülerin alkışlamasının zehirlediği insanlar, gücün zehirlediği insanlar, söndürmeye çalışsalar bile وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ Allah, o nurunu itmâmda devam buyuracaktır. Meşîet-i Sübhâniyesini, devam istikametinde tecelli ettirecektir. İrade-i Sübhâniyesini, onu devam ettirme istikametinde hep tecelli ettirecektir.

Yine, وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ifadesinde, kafirûnun manası, aynı zamanda, nankörler, hakkı/hakikati göremeyenler, hak/hakikat adına duyulması gerekli olan şeyleri duyamayanlar, kalbe ve ruha malzeme gönderemeyenler, yarınsız/öbür günsüz insanlar, her şeyi sadece bugüne bağlayan kimseler… Bunlar, ağızlarıyla söndürmeye çalışsalar da Allah devam ettirecektir onu. Allah’ın devam ettirdiğini de kimse durduramayacaktır.

Hani var ya (bir tabloda), bir ağaç dikmişler, “Bitirdik!” sözünün karşısına, altına da yazmışlar: “Allah’ın böyle ağaç gibi bitirdiğini, geliştirdiğini, dal-budak saldırdığını, ser çektirdiğini kimse bitiremez!” Allah, bir ağaç gibi bitirmiş, büyütmüşse onu, söğüt gibi -Söğüt’teki söğüt gibi- değişik metamorfozlarla geliştirmişse şayet, o uğursuz ağızlarıyla, zift püskürten ağızlarıyla üflemek suretiyle söndüremezler. Aksine, onların üzerlerine gelen, o iklime giren, o atmosfere giren, o hâleye giren ziftler, bir yönüyle meşaleye dönüşecektir. Onlarda metafizik gerilimin artmasına sebebiyet verecektir. Bir dar yerde o mesele icrâ edilirken, bu defa evrensel bir mesele, dünyanın en büyük meselesi şeklinde bütün insanlık tarafından kemal-i hassasiyetle mercek altına alınan bir mesele haline gelecektir. Murad-ı İlahî de budur; murad-ı Nebevî de budur. وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Saff Sûresi’ndeki bu ayetten sonra da az önce zikri geçen Tevbe Sûresi’ndeki ayetin aynısı geliyor: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O Rasûlünü, diğer bütün dinlere üstün kılmak için, hidâyet ve hak dini ile göndermiştir. İsterse müşrikler bundan hoşlanmasınlar.” (Tevbe, 9/33; Saff, 61/9)

   “Halkın mallarını haksız yollardan yiyen, insanları Allah’ın yolundan uzaklaştıran ve altını, gümüşü yığıp infak etmeyen kimseleri acı bir azapla müjdele!..”

Yine Tevbe Sûresi’ne dönecek olursak; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Ey iman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin çoğu halkın mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele!” (Tevbe, 9/34) لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ O gün onlar, hakları olmadığı halde, milletin malını batıl olarak yiyorlar. Çalıyor, çırpıyor, saray yapıyor.. çalıyor, çırpıyor, filo oluşturuyor.. çalıyor, çırpıyor villalar yapıyor.. ve çalıyor, çırpıyor, insanların aklını çelmek için, insan peyliyorlar. Öyle yerlere paralar yatırıyorlar ki, bunlar tamamen din düşmanı, iman düşmanı, millî mefkûre düşmanı, tarihten tevarüs ettiğimiz değerlerin düşmanı. Onlara para yatırıyorlar ta dünyanın dört bir yanında ister din ve diyanetin, isterse millî mefkûremizin, geleneklerimizin ve an’anelerimizin bir şehbal gibi dalgalanmasını temin eden insanların oralarda yaktıkları meşaleyi söndürmeye matuf; her yere döküyorlar.

Ayrıca, وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ “Allah yolunda, Peygamber yolunda yürümek isteyenleri engellemek istiyorlar.” Yirmi senedir, otuz senedir nabız tutulmuş; kalbler dinlenmiş, herhangi bir aritmiye rastlanmamış, “Bunlar doğru insanlar!” denmiş, çok farklı kültür ortamlarında. Siz yirmi-otuz sene sonra, otuz sene test edilmiş bu insanlar hakkında gidip Dudu ninelerin yaptıkları laflarla o işi söndürmeye çalışacaksınız!..

Bakın nasıl bahsediyor onlardan: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ Altın ve gümüşü, hazine yapıyor, stokluyorlar, Kârûn gibi. Evet, bunlar, bir yönüyle paranın, servetin zehirlediği insanlar. Servet, Kârûn’u zehirlemişti. Bir kısım illüzyonlar, laf ebeliği, başkalarını laflarıyla tesirde bırakma; o da Hâmân zehirlenmesi. Güç ve kuvveti kullanarak, birilerini ezme, onları dize getirme; o da Firavun’un marifeti. O illüzyon da, Sâmirî’nin marifeti. Ve bütün bunların hepsi, zehirleyici faktörler. وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Canları yakacak elîm bir azap ile onları tebşîr et!..”

Aslında o servet ile, o sâmân ile, o imkan ile, değişik bişâretlere mazhar olma imkanı vardır. Fakat tevbîh için: Bakın, siz nasıl bir bişâret almanız gerekirken, nasıl bir “bişâret” alıyorsunuz?!. Cehennem, sizin için müjde!.. Oysaki Allah’ın size verdiği o aklı, o mantığı, o gücü, o kuvveti, o serveti, o imkânı, gerçek bir bişâret adına kullanabilirdiniz, değerlendirebilirdiniz. Ve onun için seçilen kelime; فَبَشِّرْهُمْ  بِعَذَابٍ أَلِيمٍ Can yakan, yüreğe oturan bir azap ile onları tebşîr et! Ne acı tebşîr!.. Ne acı tebşîr!.. Bir şey beklerken; servet, sâmân, debdebe, ihtişam karşısında, bir şey beklerken, tebşîr beklerken, müjde, yalın Türkçe ile “muştu” beklerken, al sana Cehennem muştusu!.. فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Bir de bunları destekleyen, bir yönüyle bu mesâîye, bu me’âsîye ortak olan, onları bir kısım dinî argümanlara dayandırmak suretiyle, işin blokajını hazırlamak suretiyle, statiğini hazırlamak suretiyle, onların ellerini güçlendiren insanlar var ki?!. Bir de böyle yarım yamalak, müsvedde insanlardan bir şeyler almak suretiyle işin blokajını oluşturuyorlarsa, statiğini ona göre oluşturuyorlarsa, artık bu gözü dönmüş katillerin, hainlerin, mâkirlerin, kâidlerin, kâtiplerin, nâşirlerin, müfsidlerin, mel’unların önünü almak mümkün değil. Alamazsınız!..

   Her şeye rağmen sinmemek lazım; zira “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”

Fakat bir şeyi de unutmamak lazım: Onların da Allah’ın yaktığı meşalenin önünü almaları mümkün değil! O meşaleyi, Allah yakmıştır. “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez.” Kuvvet ile her şey halledilmez. “Bâzû”, bizim pazı dediğimiz şey. “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!” Evet, söndüremeyecekler. Onun için yolunuza doğru yürüyün!..

İmmün sistemi zayıf bazı kimseler olabilir. Manevî anatominin immün sistemi; “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tır. Bu konuda donanımı tam olmayan insanlar, yazılıp önlerine imzalanmak üzere bir kâğıt uzattıklarında, “Yahu beş-on tane masum insan söyle, onları da içeriye atalım! Şu anda bir hınç dönemi, bir intikam dönemi, bir hased dönemi yaşıyoruz. Şeytan bu dönemde, bu argümanları kullanıyor. Bizim de, o üstadımıza, o pîr-i mugânımıza muhalefet edecek halimiz yok ki; şeytan cenapları öyle buyurunca, bizim de ona uymamız lazım!.. Ezmek istiyoruz, bize ‘Pes!..’ demeyenleri, elini yere vurup ‘Yenildim!’ demeyenleri, -Kırkpınar’a gitmişseniz, güreşe- ‘Tamam’ demeyenleri…” Pes etmeyenleri pes ettirmek için önüne kâğıt koyuyorlar; dolayısıyla itiraf adı altında mü’min kardeşlerine iftirada bulunuyorlar.

Bunlar, bazılarını sarsabilir. Cenâb-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde; وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lütf-ü keremimi) müjdele.” (Bakara, 2/155) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ “Kasem olsun, and olsun ki, imtihan edeceğiz sizi!” Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için değil; bildiği o şeyi size de bildirmek için. “Bakın, karakteriniz bu sizin! İmmün sisteminiz bu! Kendinizi anlayın!.. Nereye kadar dayanıyorsunuz, nereye kadar dişinizi sıkıp sabrediyorsunuz?!.”

İmtihan… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ Korku ile, tehdit ile… Birini içeriye atınca, diğeri “Beni de atarlar!” diye korkar. Birinin malına el koyunca, öbürü “Benim malına da el koyarlar!” diye korkar. Birinin müessesesi, tagallübe, tahakküme, tasalluta uğrayınca, öbürü “Benimki de uğrar!” diye korkar. Onun için Allah, böyle bir korkuyla imtihan eder.

Bakara sûre-i celîlesi… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ “Açlıkla…” Şimdi onunla imtihan ediyorlar insanları. O insanların çoğunun her şeyleri ellerinden alınmış. Yüksek maaş alıyorlarmış, alınmış ellerinden. Bir yere girme imkânları kalmamış, imkân ellerinden alınmış. Mallarına el konmuş; malları ellerinden alınmış. İşletmelerine el konmuş, işletmeler ellerinden alınmış. Tamamen acz u fakr içinde; çocukları var, eşi var, annesi var, babası var. Bunu böyle yapmak, diğerlerini de vesayet altına alma adına, “Bakın, görüyorsunuz, bir örneği var. Size de aynı şeyi yapar ve öyle kolunuzu-kanadınızı kırarız sizin!” demektir. Katmerli intikam!..

İslam Hukuku ve Modern Hukuk, bir noktada birleşir: “Suçun hususiliği/şahsîliği”. Tamim edilemez o. “Sen de galiba öyle düşünüyormuşsun; üzerinden 1 dolar çıktı diye, demek sen de aynı mantığa sahipsin!.. ByLock’u kullandığından dolayı, demek ki siz, hep aynı çizgide insanlarsınız!..” demek gibi, vehimle, paranoya ile, cinnet mahiyetindeki ancak mecnunların verebileceği kararlar türünden kararlarla, insanlara eziyet etmek, zannediyorum Firavun’un da aklından geçmemişti, Ebu Cehil de bu şeytanlığı düşünememişti, Hitler de bunu düşünememişti. Lenin’in düşünüp düşünemediğini bilemiyorum; Stalin’in düşünüp düşünemediğini bilemiyorum. Onlar ne yaptılar o milletlere, Asya insanlarına?!. Onu, tarihi iyi bilenlere, o günleri adım adım takip edenlere sormak lazım. Ama Siyer’in, Megâzî’nin bize bildirdiği insanlar içinde ve yakın tarih itibarıyla bildiğimiz insanlar içinde, örnekleri var bunların. Fakat zannediyorum, onlar bile bu türlü şeylere tenezzül etmediler.

Efendim, bütün bunlar, sindirmek için. Sinmemek lazım. Sinerseniz, aç canavara karşı tahabbüb göstermiş olursunuz. Hâlbuki “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.” Ey itiraf adı altında iftirada bulunan talihsizler!.. İmtihanda kaybedenler!.. Altın olma varken, posa durumuna düşenler!.. İki-üç günlük dünya hatırına ahiretini kaybedenler!.. الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler!..”

Evet, meselenin bir yanı bu; bu mevzuda Cenâb-ı Hakk, sabr u sebat ve ikdam ihsan eylesin! Bizi, dinde sabit-kadem, Hizmet düşüncesinde sabit-kadem kılsın! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanıyla; يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ Ben, mütekellim ma’a’l-gayr ile (birinci çoğul sigasıyla) diyeyim: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ آمِين يَا رَبِّي “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!.. Amin yâ Rabbi!..”

   Câhiliyenin, küfrün ve çölün en olumsuz şartlarına rağmen, kızgın güneşin altında “Ehad, Ehad!..” diye inleyen o Ashâb-ı Kirâm’dan hiç kimse döneklik yapmamıştı!..

İkinci bir mesele: Bu umumî fırtına, bu tayfunlar, bu hortumlar, şimdilerde ilk defa esmiyor; öteden beri hep esegelmiş. İşte biraz evvel bahsettim. Tâ Hazreti Nûh döneminde esmiş; Hazreti Hûd döneminde esmiş; Hazreti Sâlih döneminde esmiş; Hazreti Şuayb döneminde esmiş; Hazreti Lût döneminde esmiş; Hazreti İbrahim döneminde esmiş; esmiş, esmiş, esmiş… En şiddetlileri, en sertleri, korkunç, her şeyi kökünden söküp savuran fırtınalar, İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde esmiş. En güçlü immün sistemine karşı, imtihanın en ağırı.

On üç sene Mekke-i Mükerreme’de, o sıcakta, çoğu itibarıyla çölde, kumlar içinde, eziyete ve işkenceye maruz bırakılmışlar. Ben bu insanlardan dönen kimse bilmiyorum. Kur’an-ı Kerim’den beş-on ayet, birkaç sûre nâzil olmuş. O insanlar, bu kadarcık tutanakla ayakta kalmışlar. Esasen bunlara birer hablü’l-metin olarak, urve-i vüskâ olarak sımsıkı sarılmışlar. Bir tane dönek insan hatırlamıyorum. Dönmemiş, bir tanesi bile dönmemiş.

Ve hiçbiri paniğe kapılmamış, bunlardan. Onlar, baskı yaptıkça; bunların “Ehad, Ehad!” sesi, daha bir yükselmiş. Bir gün bir-iki insandan yükselen bu ses, gün gelmiş, korodan yükselen ses haline gelmiş. Âdetâ onların -serzâkiri diyeyim ben, koruyu idare eden değil- serzâkiri, Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-enâm, “Ehad!” deyince, dağ, taş, ova ve obadan -Dağ, taş, ova, oba Hazreti Davud aleyhisselam’ın sesine yankılarıyla cevap verdiği gibi- “Ehad, Ehad!” sesi yükselmeye başlamış, “Samed, Samed!” sesi yükselmeye başlamış. Paniklememişler; katiyen “dönme” akıllarından geçmemiş, her şeye rağmen.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazılarına “Habeşistan’a gidin!” demeseydi, gitmeyeceklerdi. Nitekim gittikten sonra, havanın az yumuşadığı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da mânen “Artık gelin!” der gibi bir hava içine girdiği mülahazasıyla, geriye dönenler olmuş. Onlara gitmiş, “Müşrikler de hepsi Müslüman oldu!” diye haber ulaşmış; “Madem oldular, biz de dönelim!” falan demişler, dönenler olmuş. Ama emre itaatteki inceliği her şeye tercih eden Hazreti Cafer ve arkadaşları, tâ Hayber fethine kadar Habeşistan’da kalmışlar. Nasıl bakıldılar, görüldüler, bilemiyorum. Zannediyorum şimdi yurt dışına çıkan insanlara bazı âlî himmet kimselerin sahip çıktığı gibi sahip çıkılmış. Kendi vatanlarında o ölçüde, onda biri kadar insan nazarıyla bakılmadığı bir dönemde, o insanlar, onda on, onlara kucaklarını açtılar. “Benim yedek bir evim de var, orada oturabilirsiniz. Onurlu yaşamışsınız, belli bir konuma gelmişsiniz; sizin burada böyle bir sefalete maruz olmanızı istemiyoruz, gönlümüz ona razı olmuyor!” demişler.

Evet, sahip çıkmışlar fakat bu herkes için değil. Tabiî orada hâlâ o sınırlar içinde kalıp, hâlâ “Bana da sıra gelir mi?!” endişesini taşıyan insanlar var. Hususiyle son zulmeden el, biraz daha güç kazanınca, belki panikleme, biraz daha fazla artmış olabilir. Ama sesin ulaşması kanalları bütünüyle tıkandığı için, aynı zamanda orada by-pass da yapılamıyor. Siz bir kanal bulup, onunla sesinizi-soluğunuzu ulaştırmak istediğiniz zaman, ânında kesiyorlar. Adeta “Hayır, burada sadece saksağanlar öter! Bülbüllerin sesi, bizim nağmemizi bozuyor! Evet, diken tarlasına saksağan yakışır. Biz burayı diken tarlası, hâristan haline getirdik; kimsenin tımar etmesini istemeyiz.” diyorlar. “Bir bağ ki, görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar; hâristan olur.” Problemler sarmalı içinde kalır. Bütün dünya tavır alır onlara karşı. Ellerindeki şeyleri, rehin olarak vermek suretiyle, bir şeylere sahip olmaya, ekonomiyi düzeltmeye çalışırlar. Sürçerken, yeni sürçmeler fâsid dairesi içine girerler. Sürçmeleri, sürçmeler takip eder.. takip eder.. takip eder. Kine, nefrete, gayza, hemze, lemze, hasede, intikama yenilmiş; kinin, nefretin, hasedin zavallı kulları!.. Evet, bazı kimseler, bu yeni tablo karşısında biraz daha sarsılmış olabilirler. Oysa, Allah’ın dediğinin dışındaki, olmaz!..

   Öyle şirk ifadelerine ve çirkin laflara göz yumdular ki, sonunda “Falanların eşleri bize helaldir!” diyebilen ahlaksız vandallar türedi!..

Geriye dönüyorum: İmtihan. وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ Öldürürler; nefislere de tecavüz ederler. İslam hukukunda ve aynı zamanda Modern Hukuk’ta “usûl-i hamse” (canı, dini, namusu, aklı, nesli korumak) esastır; “hürriyet” ile beraber, “usul-i sitte” esastır. -Bilmiyorum, usûl ilmini biliyorlar mı?- Fakat وَالْأَنْفُسِ “Enfüs” kaydının da ifade ettiği üzere, nefislere/canlara da kastedebilirler.

Bakın, bir vandal kalkıp bir şey dedi. Hani daha önce bir vandal, “Falan, Allah’ın evsâf-ı âliyesiyle muttasıf…” dedi. Yani, Sübutî sıfatlar; Hayat, İlim, Sem’, Basar, Kudret, İrade, Kelam, Tekvin sıfatlarıyla muttasıf demek bu. “Allah’ın evsâfıyla muttasıf!” demek, ne demek bu?!. Zâtî sıfatlar: Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdaniyet, Muhalefetün Li’l-havâdis, Kıyam binefsihi. Ef’âl sıfâtı: Halk, İbda’, İnşâ, İhyâ, İmâte, Terzîk. “Bütün bu evsâf-ı âliye-i İlahîye ile ittisaf etmiş!” Buna sadece “küfür” denmez; buna, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, “mük’ab küfür” denir, “mük’ab”. Cephe hatırına kimse, “Yahu, sen biraz ayıp ettin, ileriye gittin!” demedi. Allah’a karşı mük’ab terbiyesizlik irtikâp edildiği halde, sesini kesen “dilsiz şeytan”lar!.. Dünyanın dört bir yanında dinlerini, diyanetlerini, iffetleriyle, ismetleriyle temsil eden insanlara karşı savaş ilan ediyor gibi, umumî harp ilan ediyor gibi, cihada gidiyor gibi yola çıkan insanlar!.. Onların, neyin peşinde oldukları belli!..

Efendim, biri öyle dedi; biri de “Bakara-Makara!” dedi. Gördünüz mü, o cepheden ona itiraz eden bir insan! Bir kişi kalktı sadece, bir câmi vaizi veya hatibi; sadece o, bu mevzuda bir şey söyledi. Belki bir-iki ceridede de çıktı. Fakat cephe hatırına Allah’a sövüldüğü zaman bile ses çıkarılmadı. Koskocaman bir yurdun masum çocukları tecavüze uğradığı halde, örtbas edildi. Efendim, uyuşturucu, onların kutsadığı mekteplere kadar indi; ilk mektep talebelerine kadar indi, seslerini çıkarmadılar. Bütün me’âsîye, mesâvîye “evet” dediler, “Olsun! Madem bizim cephemizde; biz affettik, Allah da affeder!” Allah’a inanıyorlar mı, bilmiyorum; tabiî onu, Allah bilir. Bakın bu denen şeylere!.. Daha neler dendi neler?!. “Elini sürmek ona, ibadettir!”; bu da ayrı bir küfür.

Bütün bunlara karşı sessizlik, dilsiz şeytanlık ve sesini çıkarmayan insanların hali, bu mevzudaki cüretkâr bir kısım saygısız ve terbiyesizleri daha da cesaretlendirdi. “Bu, yurt dışına kaçan insanların veya bizim içeriye attığımız insanların kadınları/kızları bize helaldir!” dediler. Biri dedi; ser-münâfıktan hâr-münafığa kadar, kimse sesini çıkarmadı. Cesarete geldi, bir başkası da aynı şeyi söyledi. Kim bilir kapalı kapılar arkasında daha niceleri aynı şeyleri tekrar ediyorlar?!.

    Ne olursa olsun, sarsılma; “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!”

İslam dini, bu dönemde maruz kaldığı bu ölçüdeki tahkire, tezyife, tenkide, böylesine dünya adına kullanılmaya hiçbir dönemde maruz kalmamıştır! Bunu, bu hale getirenlerin Allah belasını versin! Bunların böyle olduğunu gördüğü halde susan dilsiz şeytanların, bunlara yağcılık yapan teologların, Allah onların da belasını versin! Çünkü tahribat, dinedir. Bunların din adına yaptıkları bu tahribatı, Hazreti Mehdi gelse, Hazreti Mesih gökten inse, zannediyorum çeyrek asırda, yarım asırda tamir edemezler. Vakıa şimdi çok Mehdi, çok Mesih de var ama esas onlar hakkında bile bir çift laf eden yok!.. Gördüğünüz gibi, bunlarla alakalı yarım kelimelik bir şey yok! Neden?!. Bütün kelime güçlerini, bütün tekavvülâtlarını, bütün tekellümâtlarını masum insanlar hakkında sarf ediyorlar. Bu kelimeleri “tefa’ul kipi”nden kullandım; çünkü zorlanarak, işin aslına/esasına kendileri de inanmadığı halde, “Belki böyle yaparsak, ahmakları da inandırırız!” diyerek yaptıkları için. Maalesef, inandırıyor da; ahmak çok. Cenâb-ı Hak, inayetini bizimle beraber eylesin…

Sarsılmamak lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!” Evet, “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!” Eteklerini ümitle doldur; dünyanın dört bir yanına ümit tohumları saç; ümidini yitirme durumunda olan insanları ümitlendir, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar / Me’yûs olan, ruhunu vicdanını bağlar.” (M. Akif) O duruma düşmelerine meydan verme, Allah’ın izni ve inayetiyle!..

Bütün zalimlerin geldikleri gibi gittikleri türden; çağın zalimlerini de -dünün Saddamları, Kaddâfîleri gibi- Allah (celle celâluhu) kazf edecek. Onlar da savrulup gidecekler, Allah’ın izniyle. Hak ve hakikat ise, ile’l-ebed pâyidar olacak, devam edecek; hiç endişeniz olmasın! Çünkü karşı taraf, neyi kullanırsa kullansın -biraz evvelki ayetlere meseleyi ircâ ederek- “O nuru Allah yakmışsa (celle celâluhu), kimsenin onu söndürmeye gücü yetmeyecektir!” Karşı tarafın hıncı, ne kadar olursa olsun, o nur söndürülemeyecektir!..

Cenâb-ı Hakk’ın rızasına dilbeste olmuş insanlar.. o ilahilerde, o münâcaatlarda, o nâatlarda ifade edildiği gibi, kime bende olduğunu ortaya koymuş insanlar.. dünyaya ait hiçbir şeye bağlanmamış insanlar…. Evet, onlar geleceklerinden endişe duymamalılar!.. Zayıf karakterliler, immün sistemi zayıf insanlar, “Şu olmasaydı da, bu olmasaydı da!” demek suretiyle, güft ü gû ile kadere taş atmak suretiyle meseleyi tamir edemezler. Ve aynı zamanda musibeti ikileştirmiş olurlar; kardeşlerini de küstürmüş olurlar. فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” (Yûsuf, 12/18) Allah, yegâne yardım edendir; Allah’ın yardım ettiklerine de kimse galebe çalamaz!..

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْخَائِنِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْمَاكِرِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَائِدِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، عَلَى الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، فَانْصُرْنَا عَلَى الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، فَانْصُرْنَا عَلَى الْمُتَقَوِّلِينَ عَلَيْنَا السُّوءَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْمُتَكَلِّمِينَ عَلَيْنَا السُّوءَ

يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ، بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ صِفَاتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak ,, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler ve nankörler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’” (Bakara, 2/286)

Fâsıklar, zâlimler, hâinler, komplocular, entrikacılar güruhlarına karşı bize yardımda bulun!.. Husumet ve düşmanlık duygularıyla aleyhimizde yalan ve iftiralar uydurup yazanlara karşı da bize yardım eyle!.. Bize düşmanlık yapan yazarlara ve dünyanın dört bir yanındaki Hizmet gönüllüleri hakkında iftira dosyaları hazırlayıp yayanlara karşı bize nusret ver. İçlerindeki husumeti kalemlerinden nefret olarak akıtanlara ve hariçte bunu kalbleri karartmak için kullananlara karşı bize inâyetini/yardımını yâr kıl!.. Hakkımızda kötü ve çirkin sözler uydurup yaymak için çırpınıp duranlara ve orada burada o bühtanları dillendirmek için koşanlara karşı bize medet et!..

Ey yegâne merhametli, ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Zât’ının hakkına, azamet ve ululuğun hakkına, Ulûhiyet ve Rubûbiyetin hakkına, sıfât-ı Sübhâniyen ve esmâ-i hüsnân hakkına, en yüce ismin, İsm-i A’zam’ın hakkına ve hürmetine.. ve Efendimiz Muhammed Mustafa hakkı, hürmeti ve şefaatine dualarımızı kabul buyur. O’na salât ü selam dileyerek bunu Sen’den dileniyoruz, ey Erhamürrâhimîn Rabbimiz!.. Âmin.”

Bamteli: KARASEVDALILAR VE ZAMANIN RUHU

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Âşık u sâdıkların dileği, ne helva ne de selva, illa rü’yet-i Mevlâ, illa rü’yet-i Mevlâ!..

“Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş.” diyor Niyazî-i Mısrî. Aynı şiirinde önce, “Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.” sözlerine yer veriyor; “İşit Niyâzî’nin sözün, bir nesne örtmez Hakk yüzün / Hak’tan ayân bir nesne yok, gözsüzlere pinhân imiş.” diyerek nazmını noktalıyor. Şiddet-i zuhurundan muhtefî, zıddı olmadığından dolayı. Yoksa ayânlardan ayân; beyanı, beyanlardan daha ebyen.

“Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin.” diyor. “Zâhid”e sesleniyor; zâhid, kalben dünyayı terk eden, kalben hep âhirete müteveccih yaşayan; kesp ederken bile, ne kazandığının farkına varmayan; Allah’ta bu kadar fâni olmuş insan… Fakat onu bile Hazret sorguluyor: “Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin / İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş.” İrfân’a, bir kelime Türkçe, bir kelime Frenkçe ile “vicdan kültürü” denebilir. İzahı; (iman ve ilmi) “tabiata/fıtrata mal etme; iç dünyamızın, mânevî anatomimizin bir derinliği haline getirme”; marifet, irfân.

Öyle bir şey insanın tabiatında hâsıl olunca, hâliyle Allah’a karşı ciddî bir sevgi meydana geliyor. Artık, فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” O (celle celâluhu), seni görüyor; sen de O’nu görebilirsin; âsârında, ef’âlinde, esmâ-i İlâhiye’nin cilvelerinde, sıfât-ı Sübhâniye’nin tezahürlerinde, Zât-ı Baht’ın idrak edilmezliğinde O’nu görebilirsin. Ama sen O’nu (celle celâluhu) görmesen de O seni görüyor ya!..

Cibrîl hadisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İman”, “İslam” dedikten sonra, bu manalara gelen “İhsan”dan bahsediyor. الإحْسَانِ: أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de şüphesiz O seni görüyor.” Gerçek marifet, bu; demek Allah nezdinde -esas- halk ifadesiyle “hora geçen” şey, o marifet. Çünkü doğurgan olan o; “muhabbet”i o doğuruyor; marifetin bağrında doğan şey, muhabbet. Muhabbet, “aşk” zirvesine varınca, insan deli gibi “İştiyâk!” diyor, “İştiyak!..”

“Ne helva, ne selva, illa rü’yet-i Mevlâ!” Râbia Adeviyye’nin sözü. O, “Münacât-ı Seheriyye” adıyla meşhur duasında da görüldüğü üzere şöyle nida edermiş: إِلهِي، لَسْتُ فِي الْبَلْوَى، وَلَا أَشْكُو مِنَ الْبَلْوَى، مُرَادِي مِنْكَ يَا سُؤْلِى بِلَا مَنٍّ وَلَا سَلْوَى، وَإِنْ أَعْطَيْتَنِي الدُّنْيَا وَإِنْ اَعْطَيْتَنِي الْعُقْبَى، فَلَا أَرْضَى مِنَ الدَّارَيْنِ إِلَّا رُؤْيَةَ الْمَوْلَى “Allahım! Hamd ü senâ olsun ki, belâlar içinde değilim ve Sana belâlardan şikâyet etmeyeceğim. Ey muradımı gerçekleştirmeye kâdir yüce Rabbim; Senden istediğim ne “kudret helvası”dır ve ne de bıldırcın eti. Bana dünyayı da versen âhireti de, her iki âlemi bağışlasan bile, yine razı olmam; ben Seni dilerim Rabbim, ancak rüyetinle hoşnutluğa ererim.” Ne dünyanın şu tadı, şu lezzeti, ne başka şey; ne Cennet, ne Huri, ne Gılman; ne köşk, ne villa, ne şeker-şerbet akan ırmaklar… İlla rü’yet-i Mevlâ.. illa rü’yet-i Mevlâ.. illa rü’yet-i Mevlâ!.. İşte iştiyâk, bu; zirvede gerçek kulluk da bu!.. Diğerleri o yolda taklit emekçileri demek, e-mek-çi.. veya isterseniz “taklit emekleyenleri” de diyebilirsiniz.

Cenâb-ı Hak, marifetle kalblerimizi mamur eylesin!.. Vicdanlarımızda marifete kapılar açsın!.. Muhabbet ufkunu temâşa ile serfirâz kılsın! Aşk u iştiyâk gaye-i hayali ile, mefkuresi ile bizi kalb ve ruh hayatının üstünde daha ötelere müteveccih kılsın!.. Vesselam.

   Her dönemin -çağa göre hizmet eden- karasevdalıları vardır; onların ortak vasıfları enbiya yolunda yürümeleri ve sahabe-i kirâmı adım adım takip etmeleridir.

“Karasevdalılar” mevzuu… “Babayiğitlerin destanı” demektir esasen bu. Belki tabir-i diğerle, esas “enbiya yolunda yürüme” demektir. Bir başka ifade ile de “sahabe-i kiram efendilerimizi adım adım takip etmektir.” رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ (Allah bütün Ashâb-ı kirâmdan razı olsun; Allah’ın salât ve selâmı da efendimiz, dayanağımız, günahlarımıza karşı şefaatçimiz ve her zaman elimizden tutan dostumuz Hazreti Muhammed’in üzerine olsun.)

“Peygamberler yolu”, bir yönüyle “sahabîlerin hayat tarzı”; seviye farklılığı mahfuz, fakat çok fasl-ı müştereklerde bir araya gelmiş, kilitlenmiş insanların güzergâhı. Hiçbir sahabî, Hazreti Ebu Bekir’in seviyesinde değildir; birileri bundan rahatsızlık duysa bile; Hazreti Ömer’in seviyesinde, Hazreti Osman efendimizin seviyesinde, Hazreti Ali efendimizin seviyesinde değildir. Hasan efendimizin, Hüseyin efendimizin, Aşere-i Mübeşşere’den diğerlerinin… Diğer altı insan var o dört halifenin dışında; dört halife de Aşere-i Mübeşşere içinde. Abdullah İbn Selam’ı da bazıları saymak suretiyle, “on bir tane” diyorlar; Aşere-i Mübeşşere, “hayatta iken Cennet ile müjdelenenler”. Bir yerde, bir kuyunun başında, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) otururken, kapı tıklatılıyor; “Aç kapıyı, Cennetle müjdele!..” diyor; geliyor Hazreti Ebu Bekir. Arkadan aynı şey; geliyor Hazreti Ömer. Arkadan aynı şey; geliyor Hazreti Osman. Hazreti Ali de hadislerde o on kutlunun dördüncüsü olarak zikrediliyor.

Ezbere konuşulan bir şey değil; semaların dilini, mâverâların dilini dillendiren Zât (aleyhi ekmelüttehâyâ) ifade buyuruyor. -O dile canlarımız kurban olsun!..- Dillendirdiği şeylerde lâl ü güher saçan söylüyor. -O lâl ü güherlere canımız kurban olsun!..- O, senin ifaden, benim ifadem değil; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ifadesi, bunlar.

Yol, onların yolu; yöntem, onların yöntemi. Kendi nefsimden bu mevzuda bir şey katarak söylüyor değilim. Bir taraftan umum ashabını kastederken; أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمُ اهْتَدَيْتُمْ “Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız, hidayeti bulursunuz.” buyuran O (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir, tıpkı. Hangisine tutunursanız, gözünüzle hangisine takılırsanız, mutlaka Bana ulaşırsınız!” diyor. Doğru yola, sırat-ı müstakîme ulaşırsınız. Ve dolayısıyla biraz evvel bahsedilen, o “iman-ı billah”a, o “marifetullah”a, o “muhabbetullah”a.. ve ufkunuzu yükseltme, daha ileriye götürme, gaye-i hayalinizde daha fazla derinleşme arzunuz, iştiyakınız varsa, daha ötesine ulaşırsınız. Şart-ı âdî planında iradeye yüklenen yüklerdir bunlar. Daha ötesine iştiyâkınız varsa, Hazreti Pîr-i Mugân’ın Ayetü’l-Kübra’da dediği gibi, “Hel min mezîd! Hel min mezîd! Hel min mezîd!” diyorsanız…

Hak yolcusu ciddî doyma bilmezlik içinde, sürekli ulaştığı her fevkalade menzilin üstünde “Daha yok mu yâ Rabbi!.. Daha yok mu, daha yok mu?!.” diyor. “Seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr maallah”, tasavvuftaki ifadeleriyle. O, o ufka ulaştığı zaman bile, “Hel min mezîd!..” diyor: “Daha yok mu?!.”  Efendim, Gedâî’nin ifade ettiği gibi;

“Ol suyu kim içse hemân,

Kalbe doğar şems-i cihan,

Verir hayat-ı câvidân,

Yandıkça yandım bir su ver!..”

“Bak bu gedânın haline,

Bend olmuş zülfün teline

Parmağı aşkın balına

Bandıkça bandım, bir su ver!..”

Hel min mezîd?!. Daha yok mu?!. Veren’in (celle celâluhu) hazineleri nâ-mütenâhi. Sen de tattıkça, o mevzuda her tatma aynı zamanda yeni, daha derin bir iştiyâk uyarıyor ve sen daha ötesindeki şeylere talip oluyorsun. Sürekli marifette öyle bir sâlih daire içinde bulunuyorsun. Fâsit daire karşısında, “kısır döngü” karşısında, onu da Türkçe’ye çevirirsek, “doğurgan döngü” diyebilirsiniz. Öbürü kısır döngü, “fâsit daire”; bu da doğurgan döngü, “sâlih daire”. Hayır, hayır doğuruyor; inkişaf, inkişaf doğuruyor; marifet, marifet doğuruyor; muhabbet, muhabbet doğuruyor; aşk u iştiyak, aşk u iştiyak doğuruyor… Ve sen sürekli “Daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” diyorsun, doyma bilmeyen bir iştiyakla. Biraz evvel Râbia Adeviyye’nin sözünü ifade ettim: Cennet, huri filan… Parmağınla gösterdiğin zaman, “Ne yapayım ben onları!” diyor; “İlla rü’yet-i Mevlâ! İlla rü’yet-i Mevlâ!..”

Evet, Cenâb-ı Hak, önemli bir hizmete muvaffak kıldı arkadaşlarınızı, bir manada sizin seleflerinizi. Belki aynı nesil içindesiniz; belki bir neslin sona ermesiyle, siz devreye girmiş oluyorsunuz. Bir manada -belki- iki-üç neslin sa’yi ve gayretinin neticesinde, onların müktesebatlarını, onların kullandıkları argümanları kullanmak suretiyle, bir yola devam ediyorsunuz; nâmütenâhîlik istikametinde bir yolda yürüyorsunuz, nâmütenâhîlik istikametinde. Ama siz, yeni bir espriye bağlı olarak, daha farklı bir mülahazaya bağlı olarak yürüyorsunuz.

O işin mimarları, bu çağdaki mimarları da meseleleri ortaya koyarken, şartlar ve konjonktürler, o dönemde işin nereye kadar olmasına müsaitse, o kadar olmuş. Yani evlerde iki-üç insan bir araya gelirler. “Amanın! Dikkat edin! Ehl-i dünya, ehl-i dalalet, ehl-i gaflet sizi görmesin! Üç insanın bile bir araya geldiklerini görürlerse, vehme kapılırlar. Çoğu, paranoya yaşıyorlar; gelir, tepenize binerler!” Onun için yirmi-otuz insanı bir araya getirmek, bir yerde bir üniversiteye hazırlık kursu açmak, bir yerde insanlara bir lisan kursu açmak, bir yerde bir okul açmak, bir yerde bir üniversite açmak… O gün, o günkü mantığa, o günkü felsefeye göre, o günkü şartlara göre bunları yapmak mümkün değil. O gün yapılması gerekli olan şeyler, en zoru onlardı ve en zoruna kadar yapılıyordu. Kitap, elden düşürülmüyordu; müzakere, ihmale maruz bırakılmıyordu, ihmale feda edilmiyordu; mutlaka o iş hangi ölçüde devam edecekse, o ölçüde ele alınıyordu. Yol, yolun müsaadesi ölçüsünde yürünüyordu. Yollar, bazen sarpa sarıyordu; bazen patika şeklinde oluyordu; Yunus ifadesiyle;

“Bu yol, uzaktır,

Menzili çoktur,

Geçidi yoktur,

Derin sular var…”

Yol, bazen geçitsizliğe uğruyordu; bazen derin sulara, bazen kandan irinden deryalara, bazen aşılmaz tepelere ve uçurumlara uğruyordu. Fakat onlar, o şartlar altında, urganlar ile, halatlar ile, o tepeleri aşmaya çalışıyorlar; bir yönüyle, geçilmez gibi olan köprülerden geçiyor; bazen o sulara dalıyor, kandan irinden deryalara dalıyor, götürüyorlardı.

   “Geçmişlerinizin kötü yanlarını zikredip durmayın; onları iyilikleriyle anın!..” Anın ve sâlih amellerini, güzel hizmetlerini siz de uygulayın!..

Bir esastır; وَلاَ تَذْكُرُوا مَسَاوِي مَوْتَاكُمْ، اُذْكُرُوا مَحَاسِنَهُمْ “Geçmişlerinizin kötü yanlarını zikredip durmayın; onları iyilikleriyle anın!..” (Hadis-i şerifte; اُذْكروا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ، وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِئِهِمْ “Ölüp giden geçmişlerinizi iyi yanlarıyla zikredin; onların eksiklik ve kötülüklerini sayıp dökmekten uzak durun/dilinizi tutun!..” buyurulmaktadır.) Onlara bakarken hep “mehâsin”leri, saçtıkları, serpiştirdikleri iyilikleri, güzel yanları ile bakmak lazım. En ağır şartlar altında, meselelerde zerre kadar kusur yapmadan hizmet etmişler. Onlar, zindanların birinden boşalıyor, diğerine giriyorlardı; birinden boşalıyor, diğerine giriyorlardı. Çağımızın zalimleri/gaddarları onları arattırmayacak şekilde yapacaklarını yapıyorlar, onlar da misyonlarını son kertesine kadar edâ ediyorlar! O gün de, o günün zalimleri, aynı şeyleri yapıyorlardı. Fakat o yapmalar, katiyen o yolda yürümekten onları alıkoymuyordu.

Bir insan… Bahsetmiştim size, Kıtmîr’e de o hakikatlerden böyle damla sunan bir insan; makamı cennet olsun. Elli yedili yıllarda zannediyorum, Hazreti Pîr-i Mugân’ın yanından gelmişti. Çok önemli, zirve zatlardan birisinden bahsetmişti; yanında, bî-hemtâ bir zat. Odasının kapısını da kapamış; sadece yemeğinin verilebileceği bir menfez var. Ben öyle anladım onu. Orada ihtiyaç yeri de var, bir de su var orada ve aynı zamanda bir de bir delik var, dışarıya doğru. On beş sene dışarıya çıkmadan, orada sürekli eserleri yazmış. Matbaa imkânı yok. Ne günümüzde olduğu gibi böyle modern matbaa makinaları ne de o iptidâî baskı makinaları… İlk defa bir yerde kolla çevirdikleri bir teksir makinası bulunca, dünyalar onların olmuş gibi seviniyorlar. Atıf Ural’dan bahsederken, çeviriyor böyle, efendim, لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ * سُبْحَانَ اللهِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ، وَلاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyor, çeviriyor makinanın kolunu. O zat, on beş sene orada yazıyor. Yemeğini sunuyorlar, ihtiyaçlarını görüyor; sonra o delikten, yazdığı şeyleri röleler halinde dışarıya uzatıyor. Biri geliyor, gizlice elini sokuyor, alıyor o röleyi. Götürüyor, başka bir yerde, onunla birleştirilmesi gerekli olan şey ile birleştiriyor; “Bu falan yerin lem’asıdır; bu falan yerin mektubudur; bu falan yerin sözleridir!..” Bu kadar ağır şartlar altında… Aynen devr-i risalet-penâhîdeki zorluklar altında… Dedikleri şeyden vazgeçmeyerek fevkalade fedakârlık içinde o işi götürüyorlar.

Günümüzün şartları, daha farklı şeyler yapmaya müsait hale geliyor. Bir gün geliyor ki, siz, kurslar açabiliyorsunuz, okullar açabiliyorsunuz. Evet, burada bir sevk-i İlahî var; fakat -şart-ı adi planında- sâfiyâne bir gayret de var. Hani ilk defa taklitle başlıyor. “Taklit”, “tahkik”in en önemli unsurudur. Zâtında makbûliyeti yoktur taklidin, zatında makbul değildir, o; fakat tahkike bir basamak olması itibarıyla, usûliddin uleması, “Taklit de makbuldür!” demişler “iman hakikatleri”nde, “İslam hakikatleri”nde, bir de isterseniz buna ilave edelim, “hizmet hakikatlerinde”. Birileri hizmet yapmış; nasıl, hangi şartlar altında yapmışlar? Bir nesle, âdetâ menkıbe şeklinde intikal etmiş.

İşte menkıbe gibi bir şey anlattım. Siz, zannediyorum, bunu söyleseniz çoklarına, “Acaba, yahu, böyle insan da oluyor mu?!.” derler. Yahu oluyor; işte Bilal-i Habeşî’nin göğsüne taşları koyuyorlar. Sıcakta, kum sıcağında… Orada kum sıcağında, öyle o taşların altına yatma değil, şemsiyesiz gezdiğiniz zaman, beyniniz kaynıyor. Burada benim şahidim var; amcasının beyni orada böyle bir şeyden kaynadığından dolayı, hayatının sonuna kadar arızalı yaşadı. Güneşin beyin kaynattığı bir dönemde… Ama bildiğiniz gibi, “er-Risâle” ve “Çağrı”da da gördüğünüz gibi, onca eziyete maruz kalmasına rağmen, Bilal-i Habeşî hazretlerinin dilinden dökülen şey, onun vird-i zebânı; “Ehad! Ehad! Ehad!..” قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ “Eşi, menendi, zıddı, niddi olmayan, yegâne tek, Sensin Allah’ım!” diyor. Döndüremiyorlar onu, döndüremiyorlar.

O insanlar içinden hiçbiri dönmüyor. Bildiğiniz gibi Ammâr İbn-i Yâsir’in (radıyallahu anh) gözünün önünde annesini öldürüyorlar, babasını öldürüyorlar. “Sıra sana geldi!” deyince, o, bir yönüyle, “Lât, Menât!” mı diyor, ne diyorsa diyor. Sonra ipini çözünce, Rasûlullah’a koşuyor, “O haltı yaptım yâ Rasûlallah!” diyor. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhsat yolunu gösteriyor, إِنْ عَادُوا فَعُدْ “Onlar sana aynı şeyleri yaparlarsa, sen de sıyrılmak için aynı şeyi yap!” buyuruyor. Bu kadar ağır şartlar altında…

   Selef-i sâlihîn, Kur’an’ın tek bir meselesi için aylarca zindan işkencelerine katlanmış; hiç şekva etmeyerek, kemal-i sabır ile sebat ortaya koymuşlar.

Meselenin o ağır şartlar altında yerine getirilmesini tevârüs eden, arkadan gelen müçtehidîn-i ızâm, müceddidîn-i fihâm aynı şekilde davranıyorlar. Hazreti Pîr de ifade ediyor, Ahmed İbn-i Hanbel, “Kur’an mahlûk mu, değil mi?” mevzuunda, “Kur’an mahlûk değildir!” diyor. Abbasî döneminde… Yine Müslüman, onlar “Biz Müslümanız!” diyorlar; “Hilafeti biz temsil ediyoruz!” diyorlar; “Yeryüzünde Müslümanların haysiyet, şeref ve onurunun müdafisiyiz!” diyorlar. Ama bir meselede, İyonya’dan gelen bir felsefenin tesirinde, bir Grek felsefesinin tesirinde “Kur’an, mahlûktur!” da diyorlar. “Değildir!” diyor Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri. Zindana koyuyor, kamçılıyorlar. Sırtına inen her kamçı karşısında “Değildir!” diyor. Kamçılar, onu inletirken, inlemeleri “Değildir!.. Değildir!.. Değildir!..” şeklinde oluyor. Buharî’nin şeyhi Yahya İbn Ma’în; “Kelam-ı lafzî olarak Kur’an, mahlûktur; kelam-ı nefsî olarak ise Kur’an, mahlûk değildir!” deyince, Hazret, o kamçılar altındaki inlemesinden daha fazla inliyor; “Yazık etti benim arkadaşım!” diyor.

O Yahya İbn Ma’în’e de benim canım kurban olsun!.. Hadîs ricâli arasında dev bir insan; Everest tepesi… Fakat bir yerde, o mevzuda, hem bir disiplin ortaya koyuyor; hem de bazıları o işten sıyrılsınlar, kamçı yemesinler diye, “Bizim ağzımızdan çıkan şey itibarıyla, biz telaffuz ettiğimizden dolayı, okuduğumuz Kur’an mahlûk!.. Kalemimizden çıktığından dolayı, Kur’an’ın satırları da mahlûk! Kur’an’ın içinde şekillenmesi itibariyle, mahlûk! Ama ruhu, özü, manası, muhtevası, Allah’a ait yanı itibarıyla -ki buna ‘kelâm-ı nefsî’ deniyor- mahlûk değil!..” diyor. Ama Ahmed İbn-i Hanbel hazretleri, bu kadar tavize bile, kamçılar altında inlemekten daha fazla inliyor, “Yazık ona!..” diyor. Arkadaşı, aynı halkanın insanları…

Şimdi söz konusu olan, Kur’an… Hazreti Pîr, Ahmed İbn-i Hanbel’in Kur’an’ın bir tek meselesi için, bu kadar işkenceye katlandığını anlatıyor. Diyor ki: “Hem kalbime geldi ki: Madem İmam-ı A’zam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel gibi bir mücahid-i ekbere, Kur’an’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve şekva etmeyerek kemal-i sabır ile sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemal-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler Kur’an’ın müteaddit hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde, pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.”

Şimdi bunlar, aklı o dönemlerde olan, mantığı o dönemlerde dönüp duran, aynı zamanda dinî duygusu, dinî felsefesi, dinî düşüncesi o dönemlerde dönüp duran, çağını aşkın insanlar… Bu dönemde duruyor ama adam sanki Efendimiz’in etrafında hâle gibi… Böyle, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarının dibinde, Hazreti Ömer’in ayaklarının dibinde yaşıyor gibi… Onlar meseleyi öyle tevarüs ediyorlar; öyle tevârüs etmişler. Kim? Şâh-ı Geylânîler, Muhammed Bahâuddin Nakşîbendiler, Mustafa Bekrî es-Sıddîkîler, Hoca Yesevîler, Necmeddin-i Kübrâlar, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmîler, Sultanü’l-Evliyalar ve daha niceleri, daha niceleri, daha niceleri… O dönemde yaşamışlar; aynı zamanda o dönemi -bütün hususiyetleriyle- kendi dönemlerine çekmiş getirmişler; o ağır şartlara rağmen, taviz vermeden yaşamışlar. Bu çağda yaşayan, o hakikatlere tercüman olan zât da öyle.

   Şart-ı âdî planındaki damlalarınıza Allah derya lütfetti; eltâf-ı ilâhiye olarak, ak cihangirlerin elde edemedikleri başarıları Mevlâ size bahş eyledi.

Siz de bir yönüyle öyle ikili, üçlü, dörtlü, beşli, altılı, yedili evler tutarak, o yolda onların yaşadığı o ağır şartlar altında yaşadıkları şeyleri yaşayarak, “Ha bu böyle yaşanması lazımmış!” filan dediniz. Şart-ı âdî planında… O kendisi de diyor: Bir dönemde -böyle- iman meselesi… Yazılacak, çizilecek, müzakere edilecek; bir kere iman-ı billah, vicdanlarda hâsıl edilecek. İmân-ı billah hâsıl edilecek ki, marifetullah da hâsıl edilsin. Marifetullah hâsıl olacak ki, muhabbetullah da hâsıl olsun! Bir gün gelecek, mesele “hayat” meselesi haline gelecek; meselenin tabiî seyri. Hayatın bütün birimlerinde aynı şeyler, vird-i zebân edilecek. Bir de bakacaksınız ki, size hiçbir zaman açılmaya niyeti olmayan kale kapıları bile size açılacak; okul kapıları açılacak, üniversiteye hazırlık kursu kapıları açılacak… Ve nitekim bir dönemde, Cenâb-ı Hakk fırsat verdiğinden, yirmi, otuz, kırk tane, yurt içinde/yurt dışında üniversite açıldı; açma imkânı verdi, kapılar açıldı. Dünyanın değişik yerlerinde de oldu; oralarda da kültür ve eğitim seviyesi çok yüksek, çok kadîm üniversitelerin önüne geçecek şekilde eğitim veren üniversiteler oluştu.

Şartlar, böylesine gelişince, “Ha, şimdi yapılması gerekli olan şey, bu imiş!..” Mesele sadece konumun muktezasını orada tayin etme ve belirlemeye kalıyor. Şimdi beni mihraba ittiklerine göre, bu mihrapta galiba benim cemaatten evvel tekbir almam lazım.. “Allahu Ekber!” demem lazım.. sonra Fatiha okumam lazım.. Fatiha’dan sonra zammı sure okumam lazım.. sonra rükûa gitmem lazım… Bir yönüyle, konumun gerektirdiği şeyi, konjonktürün gerektirdiği şeyi, esasen, yerine getirme!.. Şart-ı âdî planında… Meyelân/meyelândaki tasarruftan farkı yok bunun. Sadece bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışma… Cenâb-ı Hak, o basireti ihsan eylesin!..

Allah, belli bir dönemde, ne kadarını ihsan etti, bilemem; ben Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir lütfu olarak, tahdîs-i nimet nev’inden, arkadaşlarımızı bu işte istihdam buyuran Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ ediyorum. Ama daha büyüğü yapılabilir miydi? Hani bir yönüyle, sadece kendi hesabıma olsa diyebilirim: “Benim yerimde, böyle, arkadaşların beşine, onuna, yirmisine, otuzuna, sözü geçen bir insan olsaydı.. liyâkati olmadığı halde, fazileti dinleyenlere ait, meziyeti dinleyenlere ait benim yerimde, aklı başında, vicdanı derin, kalbî ve ruhî hayat yaşayan, sağlam karakterli bir insan olsaydı, bu mesele ikiye, üçe, dörde, beşe katlanmış olurdu!..” Kendime bakarken, böyle bakarım.

Kendimizi sorgularken de şöyle düşünürüm: Allah’a hamd olsun, zaman geldi, adet, milyonlara ulaştı ve dünyanın yüz yetmiş, yüz seksen ülkesine yakın yerde okullar açıldı. Şimdi meselenin büyüklüğüne bakılınca, bizim o mevzuda tecrübesizliğimize bakılınca, belli ki katkımız, meyelân/meyelândaki tasarruftan ibaret.. tesâvi-i tarafeynde (veya “mütesâvi’üt-tarafeyn”de; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebep bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün olanda) bir tercihte bulunmaktan ibaret. Bir de daha yalın bir Türkçe ile “kader-denk” hususunu kullanma istikametinde. Kader-denk; “Yahu böyle de yapılabilir, böyle de yapılabilir! Haydi, şunu yaptık!” Bir de bakıyorsunuz, isabetli bir şey yapmışsınız. Kendinize mal edemezsiniz onu.

Bir tek derdimiz var bizim; bir taraftan “edille-i şer’iyye-i asliye” diyebileceğimiz, usûl ü ümmehâtın, diğer taraftan “edille-i şer’iyye-i asliye” ile -bir yönüyle- refere edilmiş “edille-i şer’iyye-i tâliye”nin, geleneklerimiz, an’anelerimiz, örflerimiz ve âdetlerimizin tanıtılması. Bunların güzelliklerine inanarak, bugüne kadar yaşamışız; “İnsanlık, bu güzellikleri görsün!” diyoruz. Ayrıca, -bir yönüyle- aklın ve vicdanın kendine göre bir fonksiyonu vardır, dolayısıyla onların da ürettikleri güzellikler vardır. Bizim de onları almamız gerektiğini düşünüyoruz.

Bakın şimdi; Türkiye’den kaçıp gelen insanlar var Amerika’ya, İngiltere’ye, Hollanda’ya, Fransa’ya, daha Avrupa’nın değişik ülkelerine, Afrika’ya, Mısır’a, İslam dünyasına… Oralarda bir Ensar-Muhacir kardeşliği oluşturuyorlar ki!.. Arkadaşlar anlatıyorlar; kaç arkadaş anlattı burada; diyorlar ki: “Biri geldi dedi ki bana: Benim falan yerde bir evim var; o evde bedava, kira vermeden oturabilirsin!” Al sana bir Ensâr ve Muhacir kardeşliği… “Ha, aynı zamanda benim imkânlarım geniş; eğer para sıkıntısı, imkân sıkıntısı olursa, onu da yaparım!..” رَغْمًا عَلَى قَبَادُوقْيَا Kapadokya’ya rağmen!..

Evet, şimdi bütün bunlara bakınca, Allah’ın izni ve inayetiyle görüyorsunuz ki, şart-ı âdî planında ortaya koyduğunuz o meyelân, eğilim, eğilimdeki tasarruf, her iki yanı müsâvî olan hususlar arasında, şöyle-böyle bir tercihte bulunma işi, seni alıp bir yere götürmüş.

İşte, koskocaman Devlet-i Âliye!.. Ona canlar kurban!.. Bayraktar, aynı zamanda “cephedâr”. Bu tabiri hiç kullanmadılar ama biz kullandık, câiz. İslam dünyasının şimalinde, Müslümanlara zarar gelmemesi için sur oluşturan bir millet. Evet, cepheyi sağlam tutan, uyûn-ı sâhire, âdeta nöbetçi; “Sızdırmam! Kötü şeylerin içine sızmasına fırsat vermem!” diyen âlî, mübarek bir millet. Anadolu insanı… Evet, ırk değil, Anadolu insanı. Cenâb-ı Hakk, onu, o eski hüviyetine yeniden ircâ eylesin! Densizlere maruz bırakmasın!.. Evet, onlar, o dönemde -düşünün- onda birini yapamamışlar; o yapamadıkları şeyleri Allah bugün lütfetmiş. Fakat onların yaptıkları şey, sizin yaptığınızın on katı; ayrı bir mesele o. Ama o mevzuda, o eğitim mevzuunda, değerlerinizi -bir yönüyle- dünyaya transfer etme ve dünyadan alacaklarınızı alma mevzuunda, Allah size lütfetmiş. Dünyanın bir köy haline geldiği dönemde, evrensel değerler fasl-ı müşterekleri -şimdi “ortak paydaları” diyorlar- evrensel değerler ortak paydaları etrafında anlaşma imkânı veriyor Allah (celle celâluhu). Siz de bir ölçüde onu değerlendiriyorsunuz, o kadar. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ olsun!..

   Yalan ve iftira, iflas etmiş mantığın sermayesi; dün zulümlerine ByLock’u bahane ettiler, yarın da kalkıp “Bunlar IŞİD’çi!..” bile diyebilirler.

Buraya kadar sizi, böyle selametle getiren, Allah (celle celâluhu). Şimdi önünüze bazı yerlerde -her yerde değil- Yunus’un baştaki ifadesiyle, yine sarp kayalıklar çıkabilir, uçurumlar çıkabilir, kandan-irinden deryalar çıkabilir. Bir şakî gibi takip edilebilirsiniz. Hani Sefiller’de adam bir şakî gibi sürekli takip edilir; yok bir kusuru, zerre kadar bir kusuru yok ama bazıları, kafalarına takmışlar, kafalarında da akıl olmadığından dolayı, o meseleye takılmışlar. Efendim, bu ilk dönemlerin iptidâî paranoyası. Tabiî iptidâî dönemlerin paranoyası başka, modern dönemlerin paranoyası başka. Modern dönemlerde paranoya değerlendirilirken, bütün o modern dönemin tüm vâridatı da, telekomünikasyonu da, imkânları da, televizyonu da, telefonu da, dinleme hatları da değerlendirilir. İz sürme işi öyle kolaylaşır ki!..

Mesela bir gün… Ne idi o? “Bal-yok!..” Ha, “ByLock”. -Özür dilerim.- Allah Allah!.. Ne demekse o meret şey?!. Birisi ezkaza bin tane insanın kullandığı o şeye girmiş. Onların takiplerinde hedef olanlardan da onun içinde on tane varmış. O diğer dokuz yüz doksana ilişme yok; belki bazen onlara da ilişiyorlar, sonra salıyorlar. İnsanlar, “Siz, niye bu sistemi kullandınız!” falan diye, sorgusuz-sualsiz içeriye alınıyorlar orada. Telefon kullanmaktan dolayı da zannediyorum -gazetede yazı yazmaktan dolayı, üç defa kesinleşmiş- müebbet hapis!.. Evet, böyle!.. Buna, “adalet-i mahzâ” (!) denir; yani, adalet düşüncesini kılı kırk yararcasına uygulama. “Amanın zulme düşerim!” diye, meseleyi kırk defa, belki -ne diyeyim ona- kalibrasyondan geçirme, “bir yanlışlığa düşerim!” diye… Evet, böyle adalet, bayılırım!..

Ne ise, burada antrparantez arz edeyim: Hayret ettiğim bir husus var: Üç beş tane sergerdan böyle düşünüyor; fakat bu serkerlerin arkasında yığınlar da tereddüt etmeden aynı şeyi yapıyor; mezâlime “Off!..” diyeceğine -ki bu, insan olmanın gereği- “Ohh!..” diyor.

Millete Cenâb-ı Hak, öyle bir hizmet ettirdi ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, hani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) -O’na canımız kurban olsun!- Mâiz için ve Gâmidiyeli kadın için buyurmuşlardı: “Öyle bir tevbe etti ki, lâbeteyn arasında bütün insanlara taksim edilseydi, yeterdi!” Bütün millete, yapılan hizmetlerin sevabı taksim edilse, yeter. Bakmayın şimdiki şom ağızlı kimselerin Hizmet’i karalamalarına!..

Geçen sohbette -min gayri haddin- ifade ettiğim gibi; hani siz öteden beri terörü lanetlediniz. IŞİD gibi, Boko Haram gibi, el-Kâide gibi, Murâbıtîn gibi -ve daha adı-unvanı duyulmamış- değişik terör örgütleri hakkında, belki elli defa “terör örgütü” dediniz. Buna rağmen.. “Terörist, Müslüman olamaz!” demenize rağmen.. “Müslüman, katiyen terörizme girmez!” demenize rağmen… “Yahu bunları karalamak istedik; karalamak istedik ama bir türlü karalayamadık! Acaba bir de IŞİD’çi desek nasıl olur?!.” falan, gibi hesaplarının ve planlarının karşınıza çıkması karşısında da -rica ederim- sakın şaşırmayın!.. O mantığın normal gördüğü şeylerdendir bunlar. Öyle bir mantık ki, mantık açısından iflas etmiş bir mantık!.. Böyle bir hesabın da iflas etmiş bir mantığın nesebi gayr-ı sahih düşüncelerinden biri olduğunda, bence, şüpheniz olmasın!.. Bu açıdan, yol bu, devran bu, gerisi angarya!.. Şâir-i şehîrin sözü: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”

Ha, ızdırap çekiyorsunuz. “Izdırap, en makbul bir duadan daha makbul bir duadır! Izdırapsız sineler, köpeklere atılacak bir lokma et kadar değersizdir!..” Bu, birinin söylediği bir söz, kaldırın atın onu!.. Süfyân İbn-i Uyeyne; o, Tebe-i tâbiînin veya Tâbiînin serkârlarından birisidir. Evet, üç tane “Süfyân” var; fakat ikisi çok meşhur, mezhep sahibi: Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân İbn-i Uyeyne. Hazreti Pîr’in de bundan bahsederken belirttiği üzere; o, on beş yaşında iken, müçtehitler meclisinde oturuyor, fikrine müracaat ediyorlar. On beş yaşında iken, içtihat edecek seviyeye geliyor. İşte o Süfyân hazretlerinin mübarek sözü şu; diyor ki: “Bazen bir muzdaribin inlemesiyle Allah bütün bir ümmeti bağışlar!”

Izdıraplı inleme, çok önemli bir duadır. Bu açıdan da bir yönüyle ayak oyuncularının, kündecilerin, önünüzü kesip sizi devirmeye çalışmalarıyla karşı karşıya bulunduğunuz şu dönemde, ciddî bir gönül ızdırabıyla dua etmek lazım. “Allah’ım, peygamberler yolundaki bu Hizmet’i; Ebu Bekir u Ömer u Osman u Ali yolundaki bu Hizmet’i durdurmak isteyenlere fırsat verme! Allah’ım, bizleri bu Hizmet’te sabit-kadem eyle!” diye, ızdırapla içten dua etmek, Allah’ın izni ve inayetiyle, o kandan-irinden deryaları görmeden geçmeye vesile olacaktır. Everest Tepesi’nin, tepesine çıkılmıyor; o tepeyi düz yolda geçiyor/aşıyor gibi aşmaya vesile olacaktır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Elverir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, bazı bela ve musibetlerin def’inde ellerini böyle kaldırdığı -Müslim-i Şerif’teki hadis-i şeriflerin ifade ettiği üzere- “koltuk altlarının beyazının görüneceği şekilde, ellerini böyle kaldırdığı” gibi, yer yer ellerinizi kaldırın!..

يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ، يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ، اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا، وَادْفَعْ عَنَّا الْبَلاَيَا كُلَّهَا، وَاسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ؛ وَخَيِّبْ رَجَاءَ أَعْدَائِنَا، فِي كُلِّ رَجَائِهِمْ، وَفِي كُلِّ غَيْرَتِهِمْ، وَفِي كُلِّ هِمَّتِهِمْ، وَفِي كُلِّ حَوْلِهِمْ، وَفِي كُلِّ قُوَّتِهِمْ، يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ؛ بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحَقِّ رُبُوبِيَّتِكَ، بِحَقِّ صِفَاتِكَ، بِحَقِّ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحَقِّ وَحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْعَظِيمِ اْلأَعْظَمِ، بِحَقِّ وَحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، آمِينَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

“Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle. Dualarımıza icâbet buyur; bize ümit ve beklentilerimizde inkisâr yaşatma; ellerimizi boş ve hüsrâna uğramış olarak indirtme!.. Bizi düşman sayanlara ve bize husumet güdenlere gelince; onları ümit ve beklentilerinde hüsrana uğrat; bütün emel ve dileklerinde, umum gayretlerinde, topyekûn himmetlerinde, her türlü güç ve kuvvetlerinde onları haybete düşür, mahrum ve me’yus kıl!.. Ey Azîz, ey Cebbâr, ey Celîl, ey Kahhâr, ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Zât’ının hakkına, azamet ve ululuğun hakkına, Ulûhiyet ve Rubûbiyetin hakkına, sıfât-ı Sübhâniyen ve esmâ-i hüsnân hakkına, en yüce ismin, İsm-i A’zam’ın hakkına ve hürmetine.. ve Efendimiz Muhammed Mustafa hakkı, hürmeti ve şefaatine dualarımızı kabul buyur. O’na salât ü selam dileyerek bunu Sen’den dileniyoruz, ey Erhamürrâhimîn Rabbimiz!.. Âmin.”

Bamteli: ÖTELERE İŞTİYÂK VE PEYGAMBERÂNE ÎSÂR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Sâdî-i Şirâzî diyor ki: “Ne kadar okursan oku, bilgine yakışır şekilde davranmadığın sürece, câhilsin demektir!” Bilginin tabiata mal edilmesi.. bilginin Allah’ın rızasını kazanma istikametinde bir dinamik haline getirilmesi.. bilginin insanı sürekli şarj etmesi ve aldığı bu enerji ile insanın hep “Hû” deyip O’na (celle celâluhu) doğru koşması… Bilgi, bunu yapmıyorsa, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) Kur’an-ı Kerim ifade ettiği için, diyorum: Öyle biri, sayfaları, dosyaları, kitapları sırtında taşıyan bir merkûp gibidir!..

   İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gökler ötesi âlemlerden, dönüp insanlar arasına inmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “îsâr” derecesidir.

Bilginin, “marifet”e dönüşmesi… “Vicdan kültürü” haline gelmesi de diyebilirsiniz. Sonra onun orada kaynaya kaynaya kaymaklaşıp “muhabbet” haline gelmesi.. muhabbetin insanı çıldırtacak bir “aşk” haline gelmesi, insanın “aşk” deyip inlemesi.. sonra kaynaya kaynaya aşkın “iştiyâkullah/iştiyâk-ı likâullah” halini alması. Bu kaymak üstü kaymak, “akrebü’l-mukarrebîn”in işi. Hedef, o olmalı; insan, dünyevî işlerinde koşarken de hedefi o olmalı; uhrevî işlerde koşarken de hedefi o olmalı: “İştiyâk-ı likâullah”, Cenâb-ı Hakk’a mülâkî olma iştiyakı.

İnsan, iradesiyle frenlemeli o arzuyu. Yani insan, “Keşke bir an evvel ‘şeb-i arûs’ (vuslat günü/düğün gecesi) olsa; bir an evvel O’na (celle celâluhu) mülâkî olsam; bir an evvel bana ‘Kulum!’ dediğini duysam, bir an evvel!.. O eşref-i mahluk olan, ekmel-i mahluk olan İnsanlığın Medâr-ı İftiharı Hazreti Seyyidü’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile bir an evvel diz dize gelebilsem.. lâl ü gûher gibi dudaklarından dökülen inci-mercanı dersem.. kulak yoluyla kalbime indirsem.. ve onun zevki ile mest ve sermest olsam!..” demeli ama iradesiyle, “Hele dur biraz!.. Bu duyguyu, bu düşünceyi başkalarına duyurma gibi kutsal bir vazife de var!” düşüncesiyle o arzuyu frenlemeli.

Senin o kavuşma arzusuyla yanıp tutuştuğun Efendimiz, Allah’a mülâkî olduktan sonra, O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşâhede ettikten sonra dünyaya döndü. Büyük çoğunluğun kanaati bu istikamettedir: Gördü!.. Süleyman Çelebi de Mevlîd’inin Miraç bahsinde “gördü”ye bağlar meseleyi. Gördü!.. Cennetin binlerce sene mesûdâne hayatı bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini gördü. “Ben Sen’den hoşnudum!” iltifat-ı sübhâniyesini duydu. Ama döndü, geriye geldi; elinizden/elimizden tutmak için, o ufuklara bizi de ulaştırmak için.

İşte dünyada kalınacaksa, bunun için kalınır. Yoksa… Kutsal bir vazifedir İstanbul’un fethi de. Nasıl olmaz ki?!. Efendimiz buyuruyor: لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Fakat böyle bir vuslat arzusu.. iştiyâk-ı likâullah tutkusu.. “cinneti” de diyebilirsiniz.. o işin mecnunu olmak, mec-nu-nu… Mecnun, Ferhat, Vâmık gibi işin mecnunu olmak; esasen, onu şiddetle arzu etmek. “Burada kalma ne kadar zor yahu! Bir an evvel bir şeb-i arûs için kalbim hep çarpıyor, nabzımı tuttuğum zaman ‘Şeb-i arûs, şeb-i arûs, şeb-i arûs!..’ diyor. Ama burada kalıp da bu duyguyu başkalarına duyurma gibi kutsal bir vazife var!” Evet, bu, “îsâr”ın zirvesidir.

Birine yemek yedirmen, onu kendine tercih etmen, îsâr.. kendin giymeyip giydirmen, îsâr.. kendin binmeyip arabanı birine vermen, onu bindirmen, îsâr.. eski sisteme göre, atına binmeyip onu başkasına vermen ve yaya yürümen, îsâr.. aç durman ama başkasını doyurman, îsâr.. susuzlukla cayır cayır yanman ama suyu başkasına vermen, îsâr… Fakat bütün bu îsârların üstünde farklı bir îsâr var: İştiyâk-ı likâullah (Allah’a iştiyak duygusu) ile yanıp tutuştuğu halde, Efendimiz’e iştiyak duygusuyla yanıp tutuştuğu halde… Ki Hazreti Pîr “…Milyonlarca Fârûkî Ahmedler ile muhât olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” diyor. Binlerce Fârûk-i Serhendî’ler ile, İmâm-ı Rabbânî’ler ile muhât. Etrafına gittiğiniz zaman, belki peygamberân-ı ızâm bile, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) halka-i zikrinde, halka-i fikrinde veya halka-i sohbetinde veya müşâhede-i cemâlinde bulunuyor, etrafında halkalar teşkil ediyorlar. O halkanın içinde bulunma, onlarla beraber; Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın, Hazreti İbrahim’in, Hazreti Nûh’un temaşasına koştuğu Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) temaşasına koşma… İşte, bu iştiyak ile yanıp tutuşma fakat iradenin hakkını vererek, “Hele az daha dur, dişini sık, sabret!” deyip başkalarında da o duyguyu uyarma, çok önemli bir îsâr ve îsâr duygusunda “zirve bir îsâr”. Mü’minin, bütün îsâr duygularını böyle bir îsâr duygusuyla taçlandırması gereklidir. Gerçek mü’min, hakiki iman etmiş bir insan, böyle bir taçlandırmanın sevdalısıdır.

   “Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!”

İnsanlığın İftihar Tablosu, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşâhede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى “O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu… Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm, 53/16-18)

Orada, gördüğü her şeyi doğru gördü. O güzellikler karşısında, kendisini yanlış yorumlamaya sevk edebilecek yanlış algılamaları olmadı. Cenneti, debdebe ve ihtişamıyla gördü, “vücûd-i necmî-i nûrânî”siyle, “vücûd-i hâkânî”siyle… Cismanî keyfiyet kazanıp öbür tarafta size sunulacak şey, o cennet, o cehennem şu anda da mevcut; belki mahiyet farklılığıyla mevcut. Şu anda, siz onu göremezsiniz; çünkü belki birisi bir zakkum-ı Cehennem tohumu halinde, öbürü de bir tubâ-i Cennet çekirdeği halinde. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi vücûd-i necmî-i nûrânîsi, vücûd-i hâkânîsiyle gördü. Esasen, rüya değil, tahayyül değil, tasavvur değil ama farklı, tam kendine göre. O vücuda döndüğü zaman, o “tahavvül” mü diyelim, bir yönüyle, o “değişim” mi, “farklı değişim” mi diyelim; sofîlerin ifadesiyle, “fenâ fillah”, “bekâ billah/maallah” mı diyelim, o vücûd-i hâkânîsiyle, o âlemler, bütün debdebe ve güzelliğiyle meşher gibi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önüne serildi. Neye baktı ise o engin bakışıyla, sadece bakma değil, gördü; her şeyi gördü. Her şey nasıl görülecekse, göz kaymadı, öyle gördü; onun hakkında nasıl bir mütalaada, nasıl bir analizde, nasıl bir sentezde bulunulacaksa, nasıl bir terkipte, nasıl bir tahlilde bulunulacaksa, öyle bulundu.

Bir de çokları gibi Kadı Iyaz, “Şifâü’ş-Şerîf”inde ısrarla üzerinde duruyor, Aliyyü’l-Kâri de, Şifâ kitabı üzerine yazdığı şerhte Kadı Iyaz hazretlerinin mütalaalarına destek veriyor: Kaynak söylüyorum, erbâbı bilir bunları; “Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini de gördü!” diyor. Ama şu, bir disiplindir: “Muhît, muhît olduğu aynı anda, muhât olmaz!” Onun için Kur’an-ı Kerim, esas, “ihâtâ”yı nefyetmekte: لاَ تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar, O’nu ihata edemez, kuşatamaz! Çünkü bizim basarımız, bir yönüyle “muhât bir basar”dır, bize göredir; ne kadar engin bakarsanız bakınız, bize göredir. Oysaki O (celle celâluhu) nâmütenâhîdir, nâmütenâhî… Nasıl “Zât-ı Baht” dediğimiz Hazreti Zât-ı Kibriyâ, “nâ-kâbil-i idrâk”tir; aynı zamanda ihâta edilme mevzuunda da O, öyle ihata edilmez. Ama Efendimiz, o yüksek kabiliyet ve istidadıyla ve gözü kaymama kabiliyetiyle, Cenâb-ı Bârî hazretlerini de gördü; o baş döndürücü şeylere de şâhit oldu. Bir; böyle anlamak lazım.

Bir de başınız öyle döner ki, işte “Bed’ü’l-Emâlî”de dendiği gibi;

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) Ehl-i İ’tizal, “Rü’yet”i kabul etmediklerinden dolayı, “Yazıklar olsun ona!” diyor.

Efendimiz, orada, baş döndürücü şeyler görüyor; Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini de görüyor. Neyi görüyor? Cennetin binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen Zât-ı Bâri’yi müşahede ediyor. Kendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç hadis-i şerifinde ifade buyurduğu üzere, köşkleri/villaları görüyor. Hatta Seyyidinâ Hazreti Ömer’in, yine vücûd-i necmî-i nurânîsiyle, kendi villasını görüyor. İstiyor ki, o çok sevdiği, “Peygamber olsaydı benden sonra, Ömer olurdu!” buyurduğu insanın evini şereflendirsin. İhtimal, onun oradaki o hâne-i saadetlerine şeref vermek için adım atmak istiyor. Döndüğünde, bunu Hazreti Ömer’e hikâye ediyor: “Ömer’in o mevzudaki hassasiyet ve kıskançlığını hatırladım, geriye adım attım! Evinden içeriye girmek istemedim! O âlemdeki evinden içeriye girmek istemedim!” Hazreti Ömer, gözyaşlarını tutamıyor; “Sana karşı mı ya Rasûlallah!” diyor.

Harem odasına kadar, bırak harem odasını, kalbimizin en mahrem noktasına kadar, buyursun gelsin!.. Kalblerimizin Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) kursun otağını oraya!.. İman.. iz’an.. o mevzuda yakîn.. esasen, marifet-i tâmme, muhabbet-i tâmme şeklinde vicdanlarımız O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) otağını kurabileceği bir tahttır, bir taht. O’nu öyle taht-ı hümayun haline getirmeli ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, oraya baksın; “Tam bana göre bir taht!” desin. O bakış, cihanlara değer!..

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) Cenâb-ı Hakk’ın ne büyük âyetlerini gördü! مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى “Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm, 53/16-18) Esasen dünyada da bir sürü ayet var: Âyât-ı beyyinât, tekvinî emirler; hepsi âyât. Kur’an, o ayetlerin tefsiri. “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Yalnız Sensin, ey Kur’an! Ey Tercüman-ı Kur’an, Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-Enâm!.. Sana canlarımız kurban, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Ne gördü, ne ettiyse, onları hep vazifesi adına değerlendirmiş. Baş döndüren öyle bir meşheri temâşâ etmiş ama fevkalade vefalı. Biraz evvel îsâr adına bir şey dedim; O, îsârda insanlığın ulaşamayacağı ufku ihraz etmiş bir “îsâr âbidesi”. “Kahraman” tabirini de kullanmıyorum, Mahmud Akkad, kullanıyor. Bir îsâr âbidesi… Gördü onları; “Yahu insan, nasıl bunlardan mahrum kalır?!. Ben eğer burada kalmaya karar verirsem, pekâlâ buraya gelmeye çok ihtiyacı olan o insanlar buraya nasıl gelecek? Öyle ise her şeye rağmen, Benim geriye dönüp onların ellerinden tutmam icap diyor!” deyip döndü. Evet, o büyük Hak dostunun ifade ettiği gibi; “Hazreti Muhammed Mustafa, öyle makamları ihraz etti ki, vallahi ben oraya çıksaydım, geriye dönmezdim. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem), döndü, geldi, elinden tutulacak kimselerin ellerinden tuttu.” Ve sonra hükmünü koyuyor: “İşte veli ile Peygamber arasındaki fark!” İşte Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm ile en büyük veli arasındaki fark! Devlet başkanı falan-filan değil!.. Onlar, bir Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallâhu anhüm) değilse, beş para etmez. Satsanız bana, ben beş paraya almam! Çünkü yalanları, doğrularından daha çoktur; “Siyasette söz, hakikatin hilafınadır.”

   “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.”

Şimdi, Cenâb-ı Hak, evvela kalblerimizi o türlü iştiyakla mamur kılsın! Bizi, aşkın, sevdanın, iştiyâk-ı likâullah’ın delisi haline getirsin!.. Kendi kendime söz vermiştim: Hayat-ı Kıtmîrânenin sonunda, daha ziyade münâcaat ve naat yazmaya. Öyle şiire de kabiliyetimin olduğu söylenemez. Ama herkesin kendine göre bir dırdırı, bir mırmırı vardır. Şiiri de kirletmiş olabilirim, naatı da kirletmiş, münâcaatı da kirletmiş olabilirim. Ama şimdiye kadar o kadar enfes münâcaatlar, o kadar enfes naatlar yazılmıştır ki, Zat-ı Ulûhiyete karşı aşk u iştiyakı dillendiren, O’nun delisi olduklarını ortaya koyan!.. Hangisinin o sözlerine bakarsanız, “Yalan söylüyor, mübalağa yapıyor!” diyemezsiniz. Onu, bir sevda delisi şeklinde, Mecnun gibi görürsünüz. Öyle Mecnun gibi görürsünüz ki, sevdanın sevdalısıdır. Aşkın âşığıdır o. Ne dediğinin, ne ettiğinin farkında değildir, artık tamamen o işin delisi olmuştur.

Şimdi mesele gönle öyle yerleşince, -hep tekrar ettiğim ifade ile- tabiatın bir derinliği haline gelmişse, iç dinamizminiz haline gelmişse şayet, zannediyorum, sizde de çok ciddî, öyle bir iştiyak olacak. Diyeceksiniz ki: “Hayatta kaldığımız sürece, bu hayatta kalmanın gâyesi, gâye-i hayali veya mefkûresi veya ideali -bize göre- kendini düşünmeden, kendi rahatını düşünmeden, aile efradının mutluluğunu/rahatını düşünmeden, insanlık adına bir şeyler yapıp ortaya koyma mefkûresi/gaye-i hayalidir.”

Aslında böyle bir gaye-i hayal olmazsa, insanın, enâniyet girdabına kapılmaması da mümkün değildir. İşte Hazreti Üstad’ın bu mevzudaki beyanı: “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” Yani öyle yüksek bir duyguya, bir düşünceye, bir meseleyi realize etmeye kilitlenmemiş iseniz şayet… Yani Bağdat’a gitmeye… Bağdat derlerdi, eskiden sultanlık orada olduğundan dolayı… Bağdat’a gitmeye karar vermemiş iseniz şayet, enâniyet girdabına, egoizm girdabına, egosantrizm girdabına, narsizm girdabına düşmeniz, kaçınılmaz olur.

Öyle diyor: “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse…” Nisyan, unutma demektir; gaye-i hayali unutma. “Benim vazifem: İ’lâ-i Kelimetullah!” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) maddî mücâhedede: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim, Allah adının/dininin en yüce olması için mukâtele ederse, o Allah yolunda demektir.” buyuruyor. Günümüzde bu meseleyi ifade edecek olursak; مَنْ جَاهَدَ لِتَكُونَ كَلِمَةَ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ Nâm-ı Celîl-i İlahînin, her yerde anılan bir şey haline, şehbal açan bir bayrak haline gelmesi istikametinde, tamamen o duyguya kilitlenmiş, o gâye-i hayale kilitlenmişse şayet, zannediyorum, o insanın da başı dönmez, bakışı bulanmaz, sağa-sola takılmaz. Biri gelse ısırsa, öbürü çelme atsa, öbürü bir el-enseye kalkışsa, öbürü bir kündeye girişse, bunların hiçbirini görmez; yürür, “Vira bismillah!” deyip hedefine doğru. Durdursalar, yine yürür, yine yürür, yine yürür. Öbürü de arkadan ürür!..

“Gâye-i hayal olmazsa ya nisyan veya tenâsî edilse..” Unutulacak gibi değil ama tenâsî edilse. Tenâsî, “tefâ’ül” kipinden, “izhâru mâ leyse fi’l-bâtın” manasına. “Yahu unutulacak gibi değildi bu ama…” Hani eski Tıpta kullanılırdı, “temâruz”. Maraz, hastalık demek; temâruz ise, hasta görünme demektir. Böyle bir rapor koparmak için hasta görünür; “Uf başım, of kasıklarım, of falan-filan!” der. Buna eski hekimler, “temâruz” (تَمَارُض) derlerdi, şimdi ne diyorlar bilmem. “Te’âmî” (تَعَامِي) de onun gibidir; gördüğü halde görmezden gelmek. Gâye-i hayal olmazsa ya nisyan veya tenâsî edilse; görmezden gelinir, unutulmuş gibi bir muameleye tabi tutulursa, “ezhân enelere dönüp etrafında gezerler”; insan, egoizmanın korkunç akıntılarına kapılır ve bir daha da o kahredici akıntıdan sahil-i selamete çıkamaz; “Dünya!” deyip arkasından koşanların çıkamadıkları gibi.

   Yüce bir gaye uğrunda, damla ile deryaları kazanma ufkuna yürürken çekilen sıkıntılar yolun kaderi olarak görülmelidir.

Bize gelince, dileğimiz: اَللَّهُمَّ اِشْتِيَاقًا إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ، تُغْنِينَا بِهِ عَنِ اشْتِيَاقِ مَا سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ Allah’ım! Bize, Zâtına ve Habîbine karşı öyle delirtici bir iştiyak ver ki; başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Ey yegâne merhametli, başka bütün iştiyaklar, sinemizden silinip gitsin! Cennet bile silinip gitsin! Onun kıymeti de orada Allah’ın Cemâli var, Rıdvân’ı var, Enbiyâ-ı ızâm var, Allah’ın sevdikleri var; ondan dolayı, onların hatırına. Yoksa, bizim sevdalı olduğumuz şey, O (celle celâluhu).. Hû.. Allah Hû.

Evet, dünyada, böyle bir yüksek gâye-i hayal için durmaya değer. Kıtmîr’in mülahazası; iştirak etme mecburiyetinde değilsiniz. Ben, Sultanlar Sultanı’nı (celle celâluhu) insanlara anlatamayacaksam.. bu mevzuda bir hizmetim olmayacaksa.. Efendimiz ile alakalı iki tane gönle O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdiremeyeceksem şayet.. bir insanın hidayetine -Allah’ın yaratmasıyla- vesile olamayacaksam şayet.. kendi şahsî hayatım adına eğer böyle yüksek bir gâye-i hayale dilbeste olamamışsam… Siz beni mazur görün, kendime ait bir söz ile söylüyorum; cihanları fethetme dahi olsa onun karşılığında, kendimi “eşek” sayarım. Sakın size bir şey söyledim zannetmeyin! Ben, düşündüğüm şeyi -kendi adıma düşündüğüm şeyi- kendime söyledim!..

O’nu (celle celâluhu) sevdirme… Emir: حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ buyuruyor: “Allah’ı sevdirin kullarına ki sevsin Allah da sizi!” Mukabele… Böyle bir mukabele!.. Bir damla ile O’na (celle celâluhu) doğru adım atın, size derya ile mukabelede bulunsun! Bir zerre ile O’na (celle celâluhu) doğru bir adım atın, size güneşler ile mukabelede bulunsun! Bir fâni âlem ile O’na (celle celâluhu) doğru bir adım atın, bir bâkî âlemi size bahş eylesin!

Pazarlığa bakın! “Te’âtî”ye bakın! Ticarette “te’âtî” yolu ile alışveriş vardır. Malın fiyatı üstünde, bellidir; karşılığını verir, alırsın; pazarlık yapmadan, be’y ü şirâ mülahazasına girmeden. Buna da Kitabü’l-Büyû’da, “te’âtî yoluyla alışveriş” denir. İşte bu, “te’âtî”dir: وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ  “Verdiğiniz sözü tutun, bakın nasıl söz tutuluyormuş, Ben nasıl size verdiğim sözü tutacağım!” (Bakara, 2/40) Hele bir dilbeste olun, hele bir gönlünüz ile O’nun (celle celâluhu) arasındaki engelleri, mâniaları, surları elinizin tersiyle itin! Hele O’nun (celle celâluhu) ile bir kalbî bütünlüğe geçin; bakın başınızdan aşağıya sağanak sağanak neler yağdırıyor!..

Evet, O’nun (celle celâluhu) bir şey kazanmaya ihtiyacı yok. O (celle celâluhu), Ganiyy; O, Muğnî; O, Müstağni-i Mutlak. Siz/biz, muhtaç. Üyevsü’l-Karnî’nin münâcaatında dediği gibi; belki daha öncesi Seyyidinâ Hazreti Ali’ye, Zeynülâbidîn’e, Hasan Basri gibi kimselere dayanıyor. Evet, O (celle celâluhu), Ganiyy-i ale’l-ıtlâk, Müstağnî-i Mutlak!..  Muhtaç olan, biziz; fakir olan, biziz; âciz olan, biziz; sermayesi damla olan, biziz; sermayesi zerre olan, biziz!.. Bu minicik şeyleri vermek suretiyle cihan-bahâ şeyleri elde etmek, ne kadar kârlı bir ticaret!.. إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) buyuruyor.

Allah sizin ile öyle bir pazarlıkta bulunuyor. Satın size ait fânî şeyleri; alın bâkî şeyleri.. gelip-geçici şeyleri atın; alın gelip-geçmeyen şeyleri.. atın böyle fânî güzellikleri; elde edin bâkî bir güzelliği, bakmaya doyamayacağınız, gördüğünüz/baktığınız zaman kendinizden geçeceğiniz. Çünkü sadece dünyada değil, sistemlerde, galaksilerde, manevî hayatta, maddî hayatta, cismâniyette, metafizikte, metapsişikte ne kadar serpiştirilmiş güzellikler varsa, bütün o güzelliklerin kaynağı O (celle celâluhu)’dur. O güzelliklerin hepsini dolunay halinde, bir ufukta temâşâ ediyor gibi temâşâ etme… Orada kalb durması olsa, -zannediyorum- kalb durur. Fakat orada kalb durması yok, orada aritmi yok. Evet, kalb durur, ölür insan o güzellik karşısında. Dünyaya ait güzellikler, öyle deryada damla ve topraktan bir zerre gibi bir şey. Onu ver, bak ne alıyorsun karşılığında!..

Siz, ona talipsiniz, ona talip oldunuz arkadaşlarınızla beraber. Bugün de Cenâb-ı Hakk öyle yüce bir şeye talip olmanın bir parça sıkıntısını çektiriyor. Öyle büyük bir şeyi elde edeceksiniz, azıcık sıkıntı çekmeniz lazım. Öyle bir şey karşılığında sıkıntı çekmek, âdet-i İlahî. أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu, enbiyâ-ı ızâma… Sonra derecesine göre diğer insanlara.” Hazreti Pîr, açılımını yaparak söylüyor; أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَوْلِيَاءُ “Belanın en çetini, enbiyâ-ı ızâma; sonra evliyaya…” İsterseniz “asfiyâ”, “ebrâr”, “mukarrabîn” de diyebilirsiniz, derecesine göre. Enbiyâdan sonra “mukarrabîn”, onlardan sonra “asfiyâ”, onlardan sonra “evliyâ”, onlardan sonra da “sizler gibi güzel insanlar”, onlardan sonra da sizin yanınızda bulunduğundan dolayı belki Kıtmîr. Evet, “kıtmîr”, hurma çekirdeğinin yarığındaki iplik/nokta gibi şey veya o çekirdeği saran zar demektir; değersizliğin ifadesi olarak kullanılır; Ashâb-ı Kehf’in köpeğinin de adıdır. Evet, Hizmet dünyasında “kıtmîr”, o kadar.

   Haramîler Hizmet’i taşlıyorlar; bilmiyorlar ki, “Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.”

Evet, sizi ötede şanlı, namlı, nişanlı, adlı, ünvanlı hâle getirecek bir yolda yürüyorsunuz. O güzel hallerinizle hallolmayacak mesele yoktur. İnsanlığın problemlerini, o güzel halinizle/temsilinizle halledeceksiniz. Ha, bu arada birileri gelip ilişecek; diş atacak, ısıracak, yalan söyleyecek. Bunların hepsi kâfirce şeyler; onlara “kâfir” demiyoruz fakat bu davranışlar, kâfirce şeyler. Yalan, kâfirce bir şey.. iftira, kâfirce bir şey.. olmadık bir şeyde bulunma/söyleme, kâfirce bir şey.. birini ifnâ etme, ibâdede bulunma, tenkîlde bulunma, itibarsızlığa zorlama, kâfirce tavır, kâfirce davranış…

Bunları yapan insanlar, tevbe ederlerse, kurtulurlar. Bir de deyip ettikleri kimselerden özür dileme şartı vardır. Ama bir şey var ki bana yapılamaz gibi geliyor: Heyeti milyonlara bâliğ olan bir cemaat hakkında, bir Hizmet hakkında bu türlü iftiralarda, isnatlarda, nâsezâ/nâbecâ sözlerde bulunuyorlarsa, hafizanallah… O cemaatin teker teker her ferdinden -el öpme pahasına bile olsa- helallik almadıktan, bütününe “Hakkını helal et!” deyip helallik almadıktan sonra kurtulmaları mümkün değildir. Ve ona ne benim ne başkasının ne de başkalarının gücü yetmez. Cenâb-ı Hak, böyle diyen ve böyle edenleri, altından kalkılmayan o “vizr fâsid dairesi”nden halâs eylesin!.. “Vizr”, vebal, günah, kaybettiren şey demektir. O “vizr fâsid dairesi”nden halâs eylesin!..

Dünya, başlarını döndürmüş, bakışlarını bulandırmış; dünyadan başka bir şey görmüyorlar. “Dünya saltanatı!” deyip onun uğrunda her şeylerini fedâ ediyorlar. Kur’an’ın ifadesiyle: “Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorlar.” Ve bir yönüyle, bu kıymetli, çok değerli olan Hizmet’i değersizleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Cenâb-ı Hak, o fâsid daireler zincirinden onları da halâs eylesin! Ne diyelim?!.

Evet, “Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse / Ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse.” Bir kâsede altın taşıyorsunuz; kendini bilmez bir densiz, bir taş atıyor. Taş gelip kâseye (keseye) değiyor; ne taşın kıymeti artar, ne kıymetten düşer kâse. Öyle bir şey taşıyorsanız, size diyenler, sadece kendi densizliklerini ortaya koymuş olurlar. Evet… “Hakîr düştüyse ‘Hizmet’, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kıymetten…” Sürgün.. ihtifâ.. cebrî hicret.. zindan.. evlere kapanma, dışarıya çıkamama.. aç bırakılma, susuz bırakılma.. kâfirin, zâlimin yapmadığı/yapmayacağı şeylere maruz kalma… Bütün bunlarla sizi kıymetsizliğe mahkûm etme ceht ve gayreti içindeler. Fakat, yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kıymetten!..

Siz, cihan çapında maşerî vicdana otağlarınızı kurmuş insanlarsınız. Sevgi otağlarınızı, sempati otağlarınızı… Kimsenin o gönüllerden onu söküp atmaya gücü yetmeyecektir. Amnofis de olsa, yetmeyecektir; Jul Sezar da olsa, yetmeyecektir; Lenin de olsa, yetmeyecektir; Tiran da olsa, yetmeyecektir; yetmeyecektir, yetmeyecektir… Siz, hal ile, temsil ile dünya çapında insanlığın sinesine otağ kurmuşsunuz. Densiz, kirli ağızlar, ağızlarını her açışlarında levsiyât boşaltan insanlar, “terör örgütü” diyecekler, “firak-ı dâlle” diyecekler, “paralel” diyecekler… Halt edecekler, herze yiyecekler; fakat katiyen size zarar gelmeyecek.

Durumunuzu resmetme açısından -min gayri haddî- bunları söyledim. Eğer sizi incittiysem, özür dilerim. Allah karşısında da yakışıksız, şık olmayan bir şey dedimse, O’ndan da af dilerim. Ama zâlimlerden asla!..

Kırık Testi: FÂNÎLİKLERLE KUŞATILAN RUHLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünyayı sadece fânî yüzü ve kendi darlığı içinde duyanlar, vicdanın onca genişliğine rağmen hayatlarını zindanda geçiriyor gibi onu karartmış sayılırlar. Bunlardan pek çoğu, böyle bir darlığı her hissedişinde, ya daha parlak ve muhteşem kabul ettiği maziye vurgun yaşar ya da hayallerinde şekillendirdiği tül pembe bir gelecek rüyasıyla teselli olmaya çalışır. İçinde bulunduğu en eşref gün ve saatlere sözünü dinletip onlara gönlünün boyasını çalarak kalb ve ruhun ferah-feza iklimlerine yükseleceğine, ya “teselli” deyip hâli ve istikbali görmezlikten gelerek geçmişe sığınır; ya da köksüz, temelsiz bir yalancı âtî tasavvuruyla avunur durur. Bütün bunların teselli adına bir şey ifade etmediği/etmeyeceği açıktır; ama gel gör ki, o bir türlü bunu anlamamaktadır.

Evet, gelecek asla unutulmamalı, o her zaman millî ruh desenimize göre değişik ihyâ ve inşâ projelerine esas kabul edilmeli ve ona saygı duyulmalı; şanlı geçmişimiz de hep hayırla yâd edilmeli, ruh ve mânâ köklerimiz hatırına da her zaman müracaat edilecek bir kaynak sayılmalıdır. Bütün bunların yanında, daha çok da içinde bulunduğumuz zaman üzerinde durulmalı ve evrile çevrile değerlendirilmelidir ki, bence bazılarını sıkan ve bunaltan darlıktan kurtulmanın yolu da bu olsa gerek.. yoksa, ne “Her yer karanlık!” deyip geçmiş adına bir kısım üstûrelere sığınmakla ne de eşyanın tabiatını görmezlikten gelerek âtî hesabına tutarsız hülyalara dalmakla kat’iyen bir yere varılamaz. Şimdiye kadar bu tür hülyalar hasret, hicran ve inkisarlarımızı artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.

Ama ne acıdır ki, bazı kimseler, bulundukları durumun darlık ve sıkıcılığını iman ve Hak’la münasebetlerini güçlendi­rerek aşacaklarına, sürekli gelgitler yaşayarak boş kuruntularla ömür tüketmektedirler.

Böyleleri için hayat çok kısa ve sınırlıdır; onun ne insanın emellerine cevap verecek bir vüs’at ve derinliği ne de hislerinin enginliği açısından ümit vaad eden bir yanı vardır. O fevkalâde vefasızdır; ne yemeye doyar ne de yedirmeye “Eyvallah!” eder. Senin olup olmadığı belli değildir; bir ömür boyu sırtında taşırsın da bilinmedik bir dönemeçte “Allah’a ısmarladık” demeden çeker gider. Evet, kimsenin elinde miadını gösteren bir senet yoktur. Yaş ortalaması denen sınır kime vefa yüzü gösterir, o da belli değildir. Mukadder gibi görülen ömrü son damlasına kadar yaşayanların sayısı belli şart ve belli ortamlara göre farklı farklıdır: İnsan herhangi bir sabah veya akşam ya da günün belirsiz bir saatinde, kendi hâlinde, her şeyden gafil, karşısına çıkacak sürprizlerden habersiz, bir yolda yürürken, şu veya bu şekilde bir iş görürken derlenip toparlanma fırsatını dahi bulamadan tutuştururlar eline tezkeresini ve Yunusça ifadesiyle “Bindirirler cansız ata / İndirirler zulmete / Ne ana var ne ata / Örtüp pinhân ederler.” Biter onun için her şey; kopmuştur arkada bıraktıklarından; maldan-menâlden, evlâd ü iyâlden. Bir hiçle karşılaşırlar ömür çerçevesinde ağlayıp sızlayanlar veya cenazesine koşanlar.

Ne gariptir ki, bir ömür boyu böyle bir sonun hesabı hiç mi hiç yapılmamıştır. Bu itibarla, o güne kadar devam edegelen ve bir yekûna varması hayal edilen o bin bir hesaba bağlı kombinezonun bir daha meydana gelmesi de asla mümkün değildir. Ona ait hesaplar defteri kapanmış ve bütün o dar hesapları altüst edecek yeni bir muhasebe faslı başlamıştır. Buna her şeye “elveda” faslı da diyebiliriz; hayata elveda, güzelliklere elveda, tadıp doyamadıklarımıza elveda, gidip gurûba kapanan bütün ümit ve beklentilere elveda faslı… Bütün arzuların sönüp kül olduğu, bütün hülyaların serâba döndüğü, bütün emellerin dibe vurduğu, bütün hüzünlerin daha bir koyulaştığı ve bütün ideallerin yıkık bir rüyaya dönüştüğü böyle bir durumda, kim olursa olsun, o kendini iyiden iyiye sallantıda hisseder; belki de yıkılır dize gelir; ama, artık yapacak fazla bir şey de kalmamıştır.

Devrilip toprağın bağrına gömüleceğini tahayyül ettikçe kara kara düşünmeye durur; her şey gibi fânîliğin onun hakkından da geleceği mülâhazasıyla ecel terleri döker, çaresizlikle inler; inler sırça saraylarının yıkılıp gitmesi, hülyalarının altüst olması, gülüp eğlenmenin, sevip sevilmenin ve hayattan kâm almanın sona ermesi karşısında. Artık ruh dünyasında hazan uğultularıyla esmektedir esen her rüzgâr ve hayat boşalma sesleri vermektedir ona göre her yanda. Böyle bir boşluk hissiyle onun nazarında, milyonlarca-milyarlarca insanın müşterek duygu, düşünce ve tecrübesinden örülmüş nizam ve intizam da diyebileceğimiz kültürler, medeniyetler, felsefeler de gidip aynı müphem ve belirsiz boşluklara akmaktadır. Gelenler tıpkı gölgeler gibi gelmekte, gidenlerse hayallere karışıp yok olmakta.. ve böylece bir zamanlar toz pembe görünen her şeyin ve bütün hayatî aktivitelerin yerlerini bomboş çerçeveler, silik çizgiler ve sopsoğuk yokluklar almaktadır.

Artık, ne o her zaman renklerle tüllenen güzelliklerden bir parıltı ne o pırıl pırıl simalardan bir eser ne de o baş döndüren cazibelerden bir iz kalmıştır… Görünmüştür gayrı o yalancı rüyanın dibi ve en sevimli çehreler yokluğun ezip geçtiği yollarda hazan yemiş yapraklar gibidir.

Evet, kimilerince, ölümle insan ruhunda açılan oyuklar öyle derindir ki, böyle bir boşluğa açılan her ruh orada kendi yokluğuyla ürperdiği gibi, diğer insanların, milletlerin, hatta bütün varlık ve kâinatların gidip hiçliğe dökülmesiyle de irkilir ve dehşetler yaşar. Böylelerinin mızraplarından sürekli hasret ve hicran nağmeleri yükselir.. hep âh u vâhlar duyulur çevrelerinde ve “Şu vahşetzâra geldim ama bin peşimanım.” şikâyetleriyle inler o karanlık iklim.

Genç olsun ihtiyar olsun, hayatını beden ve cismaniyetin darlığında yaşayanlar için böyle bir hicran ve inkisar kaçınıl­mazdır. İçki, kumar, eğlence ve çakırkeyf yaşama iptal-i his nevinden belki bazılarını avutabilir, ama mutluluk adına onların da kat’iyen bir şey ifade ettiği söylenemez; aksine onlara müptelâ olanların her zamanki hâlleri stres, çılgınlık, hafakan ve cinnettir. Kıvranırlar iç içe ızdıraplarla her an; kapkaranlık duygularla soluklanırlar muttarid ve hezeyan yaşarlar sürekli…

İmandır, ümittir, vicdan genişliğidir insanı kendi darlığından kurtarıp kalb ve ruhun ferah-feza iklimlerinde dolaştıran.. ilhad, inkâr, şek ve tereddüdün sisini-dumanını silip herkese rahat bir nefes aldıran.. zindanları saraylara çevirip insana Firdevs esintileri yaşatan.. ve bu küçücük insanoğlunu kâinatlara denk, hatta onları da aşkın vüs’ate ulaştıran… Bilmem ki, cismaniyetteki darlığa takılıp ruhundaki genişliği göremeyen günümüzün görme özürlülerine bunları anlatmak mümkün olacak mı..?

Bamteli: HÜVE PERSPEKTİFİ.. VE MUKADDESÂTLA ALDATANLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Her şeyi O’ndan (celle celâluhu) bilenler, kazanırlar. Bazı şeyleri kendilerine nispet edenler -iradenin hakkı mahfuz- kazanma kuşağında üst üste kayıplar yaşarlar. “Ben” deme; “Biz” basamağına sıçra, oradan “Hüve”yi rasat etmeye dur!..

   “Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile / Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû”

İşin mebdei, kendinden geçmeye bağlı; ortası, “Biz” demek. Vifâk ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesi. Bir araya geldiğimizde, aynı şeyler istikametinde soluk soluğa koştuğumuzda, Cenâb-ı Hak değişik eltâf-ı Sübhâniyede bulunuyor. “Biz”in o kadar bir yeri var. Ama gördüğünüz gibi eltâf-ı Sübhâniyede bulunmak, yine O’na (celle celâluhu) ait. İş, gidip “Hüve”ye dayanıyor; Hû!.. Onun için “Allah” demiş, “Hû” demişler; “Rab” demiş, “Hû” demişler; “Cemîl, Celîl!..” demiş, “Hû” demişler; hep “Hû” (O), O’yu işaretlemişler.

“Hüve” (O), ıtlakı ile bütün esmâ-i İlahiyeyi ifade eder gibi bir gayb zamiri. Aynı zamanda onda Zât-ı Baht’ın nâ-kâbil-i idrak olduğuna da bir îmâ var. Sadece “O” diyorsun. Eğer, O (celle celâluhu), kendisine hitap ederken, tazarru ve niyazda bulunurken, bize “Sen” deme iznini vermeseydi, o saygısızlık olurdu. Ama tenezzülât-ı sübhâniye veya “telattufât-ı sübhâniye” neticesi, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ancak Sana kulluk eder, sadece Sen’den yardım dileriz!” demeyi talim buyuruyor. “Sana…” ve “Sen’den…” deme iznini bize verdiğinden dolayı, “Sen, Sen!..” de diyoruz. Yoksa O’nu (celle celâluhu) bütün sıfât-ı sübhâniyesiyle, esmâ-i hüsnâsıyla yâd etmek, ancak böyle olunca olur.

Hatta bildiğimiz esmâ-i İlahiye ile O’nu yâd etmek, yine yeterli değildir. Zira أَسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ، سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ، أَوْ أَنْزَلْتَهُ فِي كِتَابِكَ، أَوْ عَلَّمْتَهُ أَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ، أَوِ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ “Senden, Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin, mahlûkatından birine öğrettiğin veya gayb ilminde Kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine diliyorum ki…” hadis-i şerifinde/duasında ifade buyurulduğu gibi, O’nun bilemediğimiz daha pek çok ismi vardır. Nezd-i Ulûhiyetinde isti’sâr buyurduğu; melek varlığıyla alakalı, ruhânî varlıkla alakalı, öbür tarafta öbür tarafın var olma şecere-i nurâniyesiyle alakalı esmâ-i hüsnâsı vardır ki, onları nezd-i Ulûhiyetinde hiç kimseye bildirmemiştir; nebi de bilmiyor onu, veli de bilmiyor, has kulları da bilmiyor; benim gibi hamlar, hiçbir şey bilmiyor!..

Evet, kendimizi böyle tam -kendimize göre- konumumuza koyduğumuz zaman, yerleştirdiğimiz zaman, büyük ölçüde karşımıza çıkacak arızaları aşmış oluruz. Kendimizi yerli yerine koyamayınca, kendimize bazı şeyler bahşedince, “bahş” edip “Ben, şuyum, buyum!” mülahazalarına takılınca, -hafizanallah- kazanma kuşağında kayıplar yaşarız. “İnsanın kendini görememesi körlüğü” de ondan kaynaklanır; kendine o ölçüde im’ân-ı nazar, esas, görmeyi daraltır. Ve bu, insanın kadrine/kıymetine, ahsen-i takvîme mazhariyetine bir saygısızlıktır. İnsan, öyle bir varlık değil; ona bakmak suretiyle bakış açısını genişletmek lazım, daireyi genişletmek lazım.

Bakışa öyle “ani’l-merkez” bir açılım kazandırmalı ki, aşmalı “ef’âl” dairesini, “âsâr” dairesini, “esmâ” dairesini; ulaşmalı “sıfât” dairesine ve bir yönüyle “Zât-ı Baht” dairesine; kapının eşiğine başını koymalı ve burada “Hû” deyip inlemeli!.. مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!..” deyip inlemeli!..

   “Edemedik ya Rab, Seni hakkıyla takdir edemedik!..”

Hakk dostları öyle demişler: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” Sana hakkıyla ibadet edemedik, ey ibadet hakkı olan Ma’bud-i Mutlak, Maksûd-i bi’l-istihkâk! مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ “Ey her dilde meşkûr olan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik!..” Sen’in sağanak sağanak yağdırdığın, var olduğumuz günden, var etmediğin günden, var etme murâd ettiğin günden itibaren, başımızdan aşağıya yağdırdığın nimetler karşısında Sana hakkıyla şükredemedik, ey şükür hakkı olan Meşkûr-i ale’l-ıtlâk, Meşkûr-i Mutlak!.. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Rabbimiz, Sana hakkıyla hamd edemedik.” Sana hakkıyla hamd edemedik ey Mahmud-u Mutlak, Ma’bud-u Mutlak! مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا سُبْحَانُ “Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan ve tesbih edilen Rabbimiz, şanına lâyık zikr u tesbihi yapamadık!” Seni hakkıyla noksan sıfatlardan tebriye ve tenzih edemedik.. evsâf-ı kemâliye ile tavsif edemedik.. tam yürekten “Sübhân!” diyemedik.. Senin dışında her şeyi gözden silemedik.. dünya ve mâfîhâyı kalbimizden çıkarıp atamadık.. ve bir yönüyle, onları atmak suretiyle “ârif” olma yoluna giremedik!.. “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” (Fuzûlî)

O’nu gören, O’nu bilen, O’nu düşünen, O’nunla oturup kalkan birinin gözünde her şey, bir yönüyle izâfîliğe bürünür, nisbîliğe bürünür. Biri kalkar O’na “vücûdî” mülahaza ile bakar; “Sizin ‘siz’ diye bir varlığınız yok; O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerden ibaretsiniz; O’na ait tecellilerin tecessüm şeklisiniz!” der; “vücut” mülahazası. Biri kalkar der ki, “Siz müşahedenizde yanılıyorsunuz!”; “şühûd” mülahazası der. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), meseleyi gayba/ıtlâka havale etmek suretiyle, Allah’ın emri, Allah’ın talimi ile, başta üzerinde durulduğu gibi “Hû” der, O’nu, ıtlakı içinde zikreder; ve “Künh-i Bârî, nâ-kâbil-i idraktir!” der. وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ “Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tazimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer, 39/67) hakikatini seslendirir.

“Allah’ı hakkıyla takdir edemediniz!” Biz de kendimize böyle demeliyiz: مَا قَدَرْنَاكَ حَقَّ قَدْرِكَ يَا اَللهُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ، يَا اَللهُ اْلأَحَدُ الصَّمَدُ، يَا اَللهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، يَا اَللهُ، يَا فَرْدُ، يَا حَيُّ، يَا قَيُّومُ، يَا حَكَمُ، يَا عَدْلُ، يَا قُدُّوسُ، يَا هُوَ “Ey Rahmân, Rahîm Allah’ımız.. ey Ehad, Samed Allah’ımız.. ey Hayy, Kayyûm Allah’ımız.. ey Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs Allah’ımız.. ey Hû!.. Seni, kudret ve azametini hakkıyla takdir edemedik!..” “Yâ Hû” ile kafiyelendirmeliyiz onu; meseleyi ıtlâka havale etmek suretiyle, O’nun ihata edilemediğini ifade etmeliyiz: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Basarlar, basiretler, O’nu ihata edemez, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine göre O’nu kavrayamaz!..

Bilgi, bu, esasen; insanda bilgi yörüngesi de bu olmalı. İnsan, varlığa ve eşyaya bakarken, eşya ve hadiseleri hallaç ederken, “enfüs”ten başlayarak “âfâk”ın en zirve noktasına kadar nazarını gezdirirken, mülahazalarını hep bu ûlvî hakikate, bu “Hû” hakikatine bağlamışsa, Allah’ın izni ve inayetiyle bilme yoluna girmiş demektir. Böyle bir yola gireni de Allah (celle celâluhu), kendi cehaleti ile baş başa bırakmaz; siler, “izafî ilmîlik”e yükseltir; “nisbî ilmîlik”e yükseltir, bazen de “hakîki ilmîlik”e yükseltir. Doğru bilirler, bilinmesi gerekli olan şeyi, doğru bilirler. Günümüzde en az bilinen şey, bunlardır.

   Dünyalarını mamur etme adına, İslamî argümanları basit birer çekiç gibi, birer çivi gibi, birer tornavida gibi kullanıyorlar.

Günümüzün Müslümanları bile, Allah’ı bilmiyor; “Allah!” demede yalan söylüyorlar. Yalan söyleyen bir insanın, iftira eden bir insanın, başkalarının kusur ve ayıplarıyla meşgul olan ama kendine dönüp bir kerecik nazar etmeyen bir insanın Allah’ı bildiğinden söz edilemez. Yalan söylüyor o; “Ben Müslümanım!” derken yalan söylüyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Lâ ilâhe illallah!” derken, yalan söylüyor; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Muhammedun Rasûlullah!” derken yalan söylüyor. Nazarı hep başkalarında kusur aramada… Oysa, başkalarında kusur arayan bir insan, ömür boyu kusur irtikâp eder, durur!.. Dönüp kendine bakmaz. Kendi kırığını/gediğini tamir etme azm u ikdâmı içinde bulunmayan bir insanın kırılmalarını kırılmalar takip eder; eğrilmelerini eğrilmeler takip eder.

Hele bir de sağında-solunda müdâhinler (“müdâhin” yağcı demek) yağcılar varsa, rüşvete “hediye” diyenler varsa, çalmaya “Çalıyor ama çalışıyor!” diyenler varsa, bu hal, kendini bilmez densizleri bütün bütün küstahlaştırır/şımartır. Başkalarına sun’î kusurlar uydururlar ve hep onlarla uğraşır dururlar. Onlar, tepeden tırnağa leke içindedirler, cîfe içindedirler, levsiyât içindedirler, zift içindedirler. Ve hele bir de o zift duygularını neşreden bir zift neşriyatları varsa, onunla günah keçileri bulmuş, onları karalayıp duruyorlarsa, suçlu artık belli ve mâlum, “Bizim hiçbir kusurumuz yok!” der, kendilerini mualla, müzekkâ, mâsum, masûn, mahfuz melekler gibi görmeye dururlar. Ve bu duygu, bu düşünce, bu mülahaza, şeytanın pabucunu dama attıracak cinayetler işlettirir onlara. -“Şeytanın pabucunu dama atmak” tabiri, Türkçemizde bir idyumdur.- Tarihin değişik dönemlerinde böyle ifritten ruhlar, hakikaten şeytanın pabucunu dama attıracak cinayetler işlemişlerdir. Ama kendilerine “muallâ/müzekkâ Müslüman” nazarıyla bakmışlardır.

Cinayetlerinin en büyüğü de, dünyalarını mamur etme adına, İslamî argümanları kullanmalarıdır. Onlar, İslâmî argümanları, basit birer çekiç gibi, birer çivi gibi, birer tornavida gibi kullanmak suretiyle, esas dünyalarını mamur etmeye çalışmışlardır. Dinin “iman”a müteallik mesâilini, “İslam”a müteallik mesâilini, “ihsan”a müteallik mesâilini, “ihlas”a müteallik mesâilini, sadece dilin ucuyla telaffuz etmişlerdir. Ve bunlar aynı zamanda -Allah Rasûlü’ne isnad edilen bir beyanla- levsiyâta gömülmüşlerdir: اَلدُّنْيَا جِيفَةٌ وَطُلاَّبُهَا كِلاَبٌ “Dünya bir pislik yığınıdır; onu dileyip peşinden koşanlar da köpeklerdir.” “Ed-dünyâ cîfetun – Dünya bir pislik yığınıdır”, her varlığın مِنْ حَيْثُ هُوَ هُوَ “kendine bakan yanı” açısından ona bakıldığında; Cenâb-ı Hakk’ın esmâ, sıfât ve ef’âlini gösteren yanıyla değil, âhiretin mezrası olması yanıyla değil, oraya sizi götüren bir koridor olması yanıyla değil.

Evet, nefsine bakan yanıyla, dünya “cîfe”dir. Ve onun arkasından koşanlar, saray yapmakla ömür tüketenler, filolar icat etmekle ömür tüketenler, villalar yapmak suretiyle nefislerine tatmin arayan bedbahtlar, talihsizler, gamkînler… Onlar, hayatlarını böyle sürdürdükleri sürece bir sürü mâbudun arkasından -farkına varmadan- koşmuş olurlar. Dünyaya taparlar, zevke taparlar, bohemliğe taparlar, şehevât-ı nefsâniyeye taparlar, bedenî arzularına, garîze-i beşeriyeye taparlar. Kendilerinden sonra, nesillerinden gelen, kendi sulblerinden gelen insanların aynı levsiyâtı yaşamaları için, onlara da öyle bir ortam hazırlama istikametinde ömür sürerler; öyle bir ortam hazırlarlar ki, onları da kendilerinden sonra putperest haline getirirler. Böyle putperestler, ara sıra camiye gitseler de, “Müslüman!” deseler de, “Cedlerimiz!” deseler de, onlar için “ocaklar” açsalar da, bayraklar dalgalandırsalar da, bunların Lat’a, Menat’a, Uzzâ’ya, İsaf’a, Nâile’ye tapmadan farkları yoktur; Zeus’e, Afrodit’e, daha bilmem Allah’ın ne belasına tapmadan farkları yoktur.

   Kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman dünyevî onca putun esiri olarak kalacaksın?!.

Bütün putlara tapmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a kulluktan geçer; her şeyi O’nun için yapmaya ve bütün dünya ve mâfîhâyı nefsi itibarıyla, dünyanın dünyaya bakan yanı itibarıyla elinin tersiyle itmeye bakar. Dünyanın arkasından yarış atı gibi koşan bir insanın, “Ben Allah’a inanıyorum!” demesine, ben inanmıyorum, rica ederim, siz de inanmayın!.. Bir gün inanmış, kanmış, destek vermiş iseniz, büyük bir cinayet işlemişsiniz; bundan dolayı, bundan sonraki hayatınızı hep tevbe ve istiğfar ile geçirin. Hem de bir kere “Estağfirullah!” değil, katrilyon defa, katrilyon defa “Estağfirullah!” deyin: “Katrilyon defa estağfirullah, katrilyon defa estağfirullah!.. Biz, zâlime ‘âdil’ dedik; cebbâra/hodfurûşa Müslüman nazarıyla baktık; Müslümanlığı, Müslümanlığa ait değerleri, dünyalarını mamur etme adına birer argüman olarak kullanan, İslam’a en büyük ihaneti yapan, Ebu Cehil’den daha korkunç ihanet yapan, Utbe’den, Şeybe’den daha korkunç ihanet yapan kimseleri samimi mü’min sandık!..”

Evet, Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler dinin karşısında olarak, açıkça dine karşı idiler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu biliyordu; Hazreti Hamza da biliyordu, Hazreti Ömer de biliyordu, Hazreti Ebu Bekir de biliyordu (radıyallahu anhüm elfe merrâtin; Allah, hepsinden binlerce razı olsun!) Biliyorlardı ve ona göre stratejileri vardı, planları vardı. “Bunlar, birer canavar; belli artık, çizgileriyle belli, tavırlarıyla belli. Bu köşede olmazsa başka bir köşede, gulyabani gibi karşımıza çıkacakları da mukadder!” diyorlardı. Dolayısıyla işleri çok ağır değildi; aşarlardı Allah’ın izniyle ve aşmışlardı da Allah’ın izniyle. Fakat, nifak ehliyle başa çıkmak o kadar kolay değildi!..

Şayet, İslamî argümanları kullanmak suretiyle -bir yönüyle- sizin karşınıza çıkan kimseler, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ “Lâ ilahe illallah!” diyorlarsa.. dillerinin ucuyla söylüyor ve bu söylemeyi bile bir “getiri”ye bağlıyorlarsa, “dünyevî bir getiri”ye bağlıyorlarsa… Oysaki Müslümanlığın esası “adanmışlık”a dayanır; kendi için yaşamamaya dayanır; başkalarını ihyâ etmeye dayanır; bir ba’s-u ba’de’l-mevt eri gibi İsrâfîl olmaya dayanır; “Yeter ki başkaları doysun, gerekirse ben acımdan öleyim, ben sefil yaşayayım!” düşüncesine dayanır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu gibi: اللَّهُمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا، وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا، وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ “Allah’ım! Beni miskin olarak, yani, hiçbir şeysiz olarak yaşat! Hiçbir şeysiz canımı al, öldür! Hiçbir şeysizlerle beraber haşreyle!” Bu duasında “miskin” tabirini kullanıyor; miskin, fakirin ötesinde bir yokluğa maruz insan demektir.

Bütün dünyalar akıp ayağının dibine geldiği zaman, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ona karşı duyduğu endişe var: Bahreyn’den gelen o zengince ganimet karşısında, mübarek parmağını -O parmağa bin ruhum kurban olsun!- kaldırıyor ve işaret buyuruyor: “Ben başka şeyden değil…” “Şey” derken, umuma delalet eder, Roma imparatorlarından değil, Pers imparatorlarından değil… “Şu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdan korkuyorum!” diyor. Onun için yarışa girişeceksiniz. Dünyanın debdebesi, âlâyişi, serveti, imkânları mevzuunda yaka-paça olacaksınız. “Aman ona ilişirler!” diye, binde bir ilişme ihtimali olan insanları ademe mahkum edecek, bu suretle kendinize göre dünyaperest olma güzergah emniyetini temin etmiş olacaksınız!..

Öyle davranıyorlar: Hedeflerine, dünya adına hedeflerine varmak için, nâm-ı Celîl-i İlahî’yi, Allah (celle celâluhu) ism-i şerifini kullanıyorlar; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) ism-i celilini kullanıyorlar; آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ، وَرُسُلِهِ، وَكُتُبِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna iman ettim.” hakâikını kullanıyorlar. Ne için kullanıyorlar? Bir gün İsrafil’in sur sesiyle toz-duman olup gidecek şu dünya için!.. Dünyadaki villaları için, filoları için, yalıları için!.. Giderken arkadan alkışlanmaları, takdir edilmeleri için; “Şunu yaptı, bunu yaptı!” dedirtmeleri için!..

   Her dönemde İbn Selûller, Ebu Cehillerden daha tehlikeli olmuşlardır; çünkü onlar, dünyevî maksatlarına ulaşmak için mukaddesatı kullanır ve herkesi aldatırlar.

Fakat Allah (celle celâluhu) böylelerine sonuna kadar hiç de fırsat vermemiş. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay; yarın Hakk’ın divanı var.” Nitekim “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbad olur.” İşte size Amnofis!.. İşte size Ramses!.. İşte size Sezar!.. İşte size Stalin!.. İşte size Lenin!.. Üzerlerinden ne kadar zaman geçti; heykellerini/putlarını ayaklarının altına aldılar; denize mi attılar, kuma mı gömdüler! Onların beklediği şeylerin onda biri olmadı onlar için; hayır ile yâd edilmediler.

Dünyaya tapanlar, yaptıkları her şeyi dünya için yapanlar, hiçbir zaman yâd-ı cemil olma işini elde edememişlerdir. Hep lanet ile anılan cebâbire arasında yâd edilmişlerdir. Saddamlar denmiştir. Kaddâfîler denmiştir. “Kaddâfî” (قَذَّافِي), sözlük itibarıyla “atan, fırlatan” manasınadır. Hayatı boyunca hep atan-tutan, başkalarını karalayan kimseler gittikten sonra da insanların onlara lanet yağdıracağı mukadderdir.

Kendi arzu, istek ve kaprislerinden vazgeçemeyen bir insan, katiyen Allah’a sağlam kul olamaz! Allah’a kulluğun yolu, kendi istek, arzu ve kaprislerinden tamamen tecerrüde vabestedir. Giderken öbür tarafa, “Nefsim hesabına dû-cihandan el yudum, hânumânım kalmadı!” diyebilmeye bağlıdır. “Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dû cihânım kalmadı.” (Ahmedî) Müslüman geçinen insanlarda böyle deme durumunu görüyor musunuz? Diyebilirler mi? Hayır, katiyen ve kâtıbeten. Çünkü katiyen ve kâtıbeten İslam’ın mübarek ismini kullanarak yalan söylüyorlar; iftira ediyorlar, zift savuruyorlar kendileri gibi dünyaya tapmayanlara, hakka-hakikate kendini adamış olanlara, dünya namına her şeyi ellerinin tersiyle itenlere. Onların ortaya koydukları âsâr-ı bergüzideyi yıkmaya matuf, yapılan şeyleri yok etme istikametinde bütün himmetleri ve gayretleri Firavunların, İbn Selûllerin…

İbn Selûl, Ebu Cehil’den daha tehlikeli idi. Çünkü camiye geliyordu ve öyle hareket ediyordu ki!.. Oğlu Abdullah, Bedir’de bulunmuştu; asıl adı başkaydı ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona “Abdullah” dedi, “Allah’ın kulu”, o pâyeye layık gördü, adını değiştirdi. Dörtte dörtlük bir sahabî idi. Kızı Nâciye (bazı rivayetlerde Cemîle) de dörtte dörtlük bir sahabiye idi. Fakat kendisi öyle şeytan bir adamdı ki, o kızı ile oğlu bile bunun çevirdiği entrikaları bilemiyorlardı. Bazen yüz insanı, bazen iki yüz insanı, bazen üç yüz insanı arkasına almak suretiyle, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun strateji, plan, hareket ve hamlelerini sabote etmeye kalkıyordu. Bedir’de ayrı bir oyun oynuyordu; Uhud’da ayrı bir oyun oynuyordu; Hendek’te ayrı bir oyun oynuyordu. İşi bütün oyundu. Ama mescide gelmeyi de ihmal etmiyordu. Belki ön saflara geçiyordu. Bir de dönüp “Bak, ben buraya geldim!” der gibi, herkes onu yüzüyle orada görsün diye cemaate bakıyordu. O er-Risale ve Çağrı’da gördüğünüz gibi -o rolü oynayan o karakteri de çok iyi seçmişler- öyle tebessüm ediyor, öyle inandırıcı tavırlar sergiliyor ki, öyle “vallah, billah”lar ile meselelerini teyîd ediyor ki, inanmamak elinizden gelmez.

Siz de öyle münafıklara inanmadınız mı? Onlar için kapı kapı koşmadınız mı? Ve gittiğiniz kapılarda ters yüz edilmediniz mi? Başınızdan aşağıya sıcak sular dökülmedi mi?!. İnandınız. Çünkü biz ki mü’miniz, inanırız; aldanırız fakat aldatmayız. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: اَلْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ “Mümin, aldansa da aldatmayı asla düşünmeyen ve şartlar ne olursa olsun her zaman kendi karakterini sergileyen bir asil; fâcir ise, türlü türlü ayak oyunlarına teşebbüs etmekten hiçbir zaman sıkılmayan seviyesiz bir zelildir.” Mü’min, civanmert, âlicenap, mert oğlu merttir ama aldanabilir. Neden? Karşındaki “Lâ ilahe illallah!” diyor; “Ben senin Müslüman olduğuna inanmıyorum!” dersen, sana, Efendimiz’in Hazreti Üsâme’ye dediği gibi demezler mi: “Yarıp kalbine mi baktın!” Bu itibarla, senin için her zaman “aldanma” kapıları da aralıktır; aldanabilirsin. Onun için çağın büyük düşünürü, büyük kalb sahibi, yüksek ruh sahibi, münşi, büyük mimar, diyor ki: “Biz ki hakikî müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.” Aldanırız, aldatmayız!..

Bir gün farklı argümanlarla karşımıza çıksalar, ben size latife-vâri bir şey söyleyeyim, zannediyorum, biz yine aldanırız. Ve şu anda çokları aldanmış, sürükleniyorlar, körü körüne. Bir görmezin, bir duymazın, bir doğru konuşmazın, bir kalbi Allah için atmazın arkasından sürüklenip gidiyorlar. Sürüklenip gittiler nicelerinin arkasından sağınızda, solunuzda, önünüzde, arkanızda, uzak geçmişinizde… Kim bilir belki çok yakın geleceğinizde, uzak geleceğinizde, yine aynı İbn Selûllerle karşı karşıya kalacaksınız. Çünkü mü’minsiniz; aldandınız. Allah, aldatmaktan bizi muhafaza buyursun!..

   Siz, istikamet, samimiyet, sadakat ve Allah’ın icraatına karşı rıza tavrınızla gelecek nesiller arasında yâd-ı cemil olacaksınız!..

Evet, aldanma bir gün tamir edilebilir, onlar bir bir devrilip gittiklerinde… En köklü, bin senelik çınarlar, selviler bile şiddetli bir fırtına karşısında mukavemet edememiş, devrilmişlerdir. Devrilmeyen kalmamıştır. Devrileceklerinden hiç şüpheniz olmasın!.. Devrilip gideceklerdir. Ama siz de istikametinizle, samimiyetinizle, sadâkatinizle, gelecek nesiller tarafından hayırla yâd edileceksiniz. “Allah, onlardan razı olsun; eğitim müesseseleri açtılar. Eğitim müesseseleri açtı, gözlerimizi açtılar. Eğitim müesseseleri açtı, kulaklarımızı açtılar. Mubsarâta karşı gözlerimizi açtılar, neyin ne olduğunu gördük o müesseselerde; eşya ve hadiseleri hallaç etmeyi gördük; varlık mevzuunda sentezlere, analizlere muvaffak olduk. Ve mesmûata karşı kulaklarımız açıldı; vahy-i semâvîyi olduğu gibi duymaya başladık. Bir yönüyle kalbin dili çözüldü; hep O’nun (celle celâluhu) için atmaya başladı; ritimlerinde hep O (celle celâluhu), hep لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ duyuldu.” Gelecek nesiller, sizi böyle yâd edecekler.

Bugünkü muvakkat kayba, muvakkat mağduriyete/mazlumiyete takılıp kalmamada Allah’a karşı rıza edalı bir yaklaşım vardır. Zımnî olarak; رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً نَبِيًّا Rab olarak Sen’den razıyız. Peygamber olarak O’ndan razıyız. Din/sistem olarak İslam’dan razıyız!.. Hoşnuduz, hoşnut!.. “Râziye” ve “marziyye”. Allah’ın icraat-ı sübhâniyesinin hepsinden razıyız ve O’nun da bizden razı olmasını diliyoruz. Kur’an’da, kaç yerde geçiyor: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut.” Kur’an’ı bütünüyle bilmeyenler, en son “Lemyekün” (Beyyine) Sûresi’nin sonunun bununla noktalandığını düşünsünler, yeter: جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ “Onların mükâfatı Rabbilerinin nezdindedir: İçlerinde ebediyen kalacakları sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı. Bu, Rabbisine karşı kalbi saygı ve ürpertiyle dopdolu olan içindir.” (Beyyine, 98/8)

Rızadan evvel geçen şey: O mü’minler, amel-i sâlih yapıyorlar, iman ile mesafe üzerine mesafe kat’ ediyorlar; Allah da onları ebedî cennet ile serfirâz kılıyor. Bu ayette “ebed” tabiri kullanılıyor. On iki yere yakın Kur’an-ı Kerim’de “ebed” kelimesi kullanılıyor. Onlardan bir tanesi de, en sonuncusu, Beyyine Sûresi’nde, أبَدًا “ebedâ” deniyor. Sonra da رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ  “Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razı.” Nasıl olmasın ki ebedî?!. Nasıl olmasın ki?!. رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ Allah, onlardan razı oldu; Allah’ın razı olması, onlardaki rıza duygusunu tetikledi; onlar da “Ey Rab! Sen’den razıyız!” dediler. Allah, bizi, haklarında öyle denen ve kendileri de meseleyi öyle dillendiren âlicenap kullar zümresine ilhâk buyursun!..

   “Allah” derken dünyaya tapma, “Allah” derken saltanat arkasında koşma, “Allah” derken ikbal kovalama Allah’a karşı en büyük saygısızlıktır.

Yürüdüğünüz yol, doğru. Ona “eğri” diyen insanlar, kendi eğriliklerini görüyorlar. İnsan, insanın aynası; o eğrilikleriyle, birer ayna olan sizde, kendi tecellilerine bakıyorlar; “Allah Allah! Yamuk bu insan!” diyorlar. Oysaki asâ gibi bükülmüş olan, onlar!.. Şeytan karşısında bükülmüş, nefis karşısında bükülmüş, dünya karşısında bükülmüş, saltanat karşısında bükülmüş, alkışlanma karşısında bükülmüş, parmakla gösterilme karşısında bükülmüş, kendisine ayağa kalkılması karşısında bükülmüş… Bin tane “put” edinmiş ve bir türlü bunlardan yakasını kurtaramıyor; “Allah!” derken bile, esasen, onlardan ayrılamıyor, onları terk edemiyor; Allah’a karşı terbiyesizliğin, küstahlığın en büyüğünü irtikâp ediyor.

Evet, “Allah!” derken dünyaya tapma, “Allah!” derken saltanat ve debdebe arkasında koşma, “Allah!” derken “ikbâl!” deme, “istikbal!” deme, Allah’a karşı en büyük saygısızlıktır. Zira وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) buyuruyor Cenâb-ı Hak. “Ben, şah damarından size daha yakınım!”

Sen ne dersen de, senin içindekini, nöronlarından geçenleri, hipofiz bezinde yerleşen şeyleri, talamusun fonksiyonunu, Allah (celle celâluhu) biliyor. Sen belki bunları bilemiyorsun, belki bu mevzunun uzmanı tabipler bile, nörologlar bile bilemiyorlar ama Allah biliyor. Ne kadar biliyor Allah?!. “Benim, avucumun içini bildiğim kadar biliyor!” dersen, Allah’a karşı saygısızlık yapmış olursun. Öyle biliyor ki, onda hiç inhiraf yok; öyle biliyor. Sen ne dersen de!.. “Allah!” de, “Lâ ilahe illallah!” de… Ama niçin diyorsun? Neden dolayı diyorsun? Niye öyle görünüyorsun? Neden mazi ile irtibattan bahsediyorsun? Neden onun namına mazi ile alakalı -bir yönüyle- ocaklar oluşturuyorsun? Ve o ocaklarla birilerinin ocaklarını söndürmek istiyorsun!.. Ocaklar oluşturuyor, birilerinin ocağını söndürmek istiyorsun!.. Ve ediyorsun münkirâne ta’ne-i şimşîr-i hûn efşân, (kan saçan mızrağını, saplıyorsun herkesin bağrına) döküyorsun kan, yakıyorsun can; senin derdin şöhret ü şân!.. Vesselam.

Kırık Testi: EDEPTEN EDEBİYATA İNCE BİR ÇİZGİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Edep; nezaket, zarâfet, hayâ, iffet ve saygı… gibi hususların umumi nâmı; iyi-kötü, acı-tatlı her hâdise karşısında kibar ve nazik davranmanın, içtimaî münasebetlerde herkese karşı yumuşak ve sıcak tavırlar sergilemenin, elden geldiğince kırıcı, incitici olmamaya çalışmanın; ifade ve üslûpta şartları, konjonktürü nazar-ı itibara almanın; muhatabın/muhatap–ların seviye, konum, pâye ve mansıplarına göre hitap etmenin farklı bir unvanıdır.

İnsanın, bütün rezîlelerden uzak durması ve hayatını faziletlere bağlı sürdürmesi, edep adına ayrı bir yorum.. tabiîliğin korunması şartıyla söz, tavır ve davranışların inceliği, sıcaklığı ve yumuşaklığı, edep mülâhazasının ayrı bir açılımı.. neyin, nerede, kimden kime karşı olunca nasıl bir üslûpla ifade edileceği de edebin, aynı zamanda edebiyata açık menfezi de diyebileceğimiz ayrı bir buudu.

Hangi mânâda olursa olsun edep, kendilerine karşı saygılı olunması gereken zât/zâtlar itibarıyla farklı farklıdır:

Allah’a karşı edep, kalbin O’na kilitlenmesi, her an O’nu görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket edilmesi; his, şuur ve iradenin sürekli O’nun hoşnutluğu peşinde bulunması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durulması; insan mahiyetinde mündemiç bulunan sevme, sayma ve saygı duyma hislerinin O’na tevcih edilmesi şeklinde yorumlanmıştır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı edep, O’nun bizleri Allah’a götüren biricik rehber olmasının[1] doğru okunup iyi değerlendirilmesi; O Zât’a itaatin Hakk’a itaat sayıldığının[2] bilinmesi ve O’nun Allah’la münasebetleri örnek alınarak evvelen ve bizzat Cenâb-ı Hakk’a, ikinci derecede de O’na tahsis-i nazarda bulunulması; her konuda O’nun hedeflediği hususlar takip edilerek maiyyetine yürünmesi… gibi esaslarla seslendirilmiştir. Daha da açacak olursak: O, bir sorumluluk, bir murakabe, bir temkin ve bir teyakkuz insanıydı; her hâliyle Hakk’ı hatırlatır; oturuşu, kalkışı, konuşması, sükûtu, ağlayışı ve gülüşüyle her zaman ötelerden, ötelerin de ötesinden neler ve neler aksettirerek hep ruhlarda derin bir heyecan uyarırdı. Kilitliydi Hak rızasına ve risalet dâvâsına. O’nun bu konumu, Hak maiyyetinin yanında halkla beraber olmayı da gerektiriyordu. O, vazifesinin de, bulunduğu makamın iktiza ettiği edebin de şuurundaydı. Hakk’a kulluğu ve O’na karşı derin vefasıyla yükseldiği gökler ötesi âlemlerde ulaşılmaz şahikalara ulaştı, âdeta beşerîliği bütün bütün aştı ama başı dönmedi, bakışı bulanmadı; hep O’na yürüdü ve mesajına emanet ümmetini diledi. Evet O, bu zirveler zirvesinde dahi “Gözü hiç mi hiç kaymadı, şaşmadı ve haddini aşmadı.”[3] hakikatinin biricik kahramanı, en aşkın temsilcisi, “âyetü’l-kübrâ”nın da eşsiz okuyucusu ve yorumlayıcısı olduğunu ortaya koydu. Zaten Rabbi, O’nun hakkında “Şüphesiz Sen ahlâkın en yücesiyle serfirazsın.”[4] diyerek, O’nu bir edep âbidesi olarak hatırlatmıyor mu?

O, mevcudâtın hulâsası ve enbiyanın da mustafâsı (özü, esası) olduğu gibi elindeki ferman da geçmiş kitapların âdeta bir zübdesi ve usaresiydi. O yüce kamet, peygamberâne hislerini selefleri olan enbiya-ı izâmın edep, saygı ve temkin edalı üs­lûplarıyla seslendirir ve her zaman o kâmiller kâmili ufkundan Hakk’a niyaz ederdi. Yerinde Hazreti Mesih gibi soluklanır ve “Eğer onları (ümmetimi) cezalandırırsan, hiç şüphe yok ki, onlar Senin kullarındır; şayet affedersen, Azîz ve Hakîm olan da Sensin.”[5] diyerek ciddî bir edep tavrı sergiler; yerinde Hazreti İbrahim’in tazarru ve yakarışıyla inler, “Rabbim, o putlar insanların birçoğunu baştan çıkardı; gayrı bundan sonra kim benim yoluma girerse o bendendir, kim de başkaldırırsa o da Senin merhametine kalmıştır. Sen biricik Gafûr ve Rahîmsin.”[6] ifadeleriyle içini döker ve Allah’a karşı duruşunda her zaman edepli olmaya fevkalâde ihtimam gösterirdi.

Aslında, az dikkat edilse diğer peygamberlerin de aynı nezaket ve aynı incelik içinde oldukları görülecektir; onlar da Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.”[7] tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.”, yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.”[8] şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!”[9] türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”[10] mahiyetindeki iç çekişi de yüksek bir edep emâresidir.

Hâsılı, Hazreti Mevlâna’nın da ifade ettiği gibi, Kur’ân bir baştan bir başa bütünüyle edeptir; Allah’a karşı edep, Peygamber’e/peygamberlere karşı edep ve derecesine göre herkese karşı edep.. Kur’ân’ın mü’minlere “O’nun beyan, karar ve uygulamalarının önüne geçmeyin!”[11], “O’nun huzurunda sesinizi yükseltmeyin!”[12], “O’na birbirinize hitap ediyor gibi seslenmeyin!”[13] şeklindeki emirlerinin yanında; izin almadan huzurundan ayrılmama[14], O’na itaati Allah’a itaat bilme[15], Allah sevgisini O’na inkıyat etmeye bağlı görme[16]… gibi pek çok irşadâmiz fermanları da O’na karşı hep birer edep çağrısıdır.

Kur’ân atmosferinde edep, Hak’tan halka uzanan çizgide, seviye, vazife, misyon ve konum keyfiyetine göre kuşatıcı bir durum arz eder. Onun buyrukları ve irşadları çerçevesinde her mü’min bir edep insanıdır ve her insanın bu edep örfânesinden de mukadder bir payı vardır: Anne ve babaya karşı edep, Allah takdiri; ulemâya, ümerâya saygı, Kur’ân fermanı; hak dostlarına, hak yolunda olan idarecilere, sonra bütün vatandaşlara hatta bir mânâda bütün insanlığa karşı saygı ve edep, kendi çerçevesinde Müslüman olmanın gereğidir. Kur’ân âlemşümul bu edebin dupduru biricik kaynağı, sözleri lâl ü güher İnsanlığın İftihar Tablosu da onun eşsiz temsilcisidir. O, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[17], “Benim nezdimde sizin en sevileniniz ve kıyamet gününde yakınlığıma ereniniz ahlâkı en güzel olanınızdır.”[18] “İman bakımından en kâmil mü’min ahlâken en mükemmel olandır.”[19] gibi yüzlerce nurefşan beyanıyla bunu ortaya koyar ve bize edepli olmayı en yüce bir ufuk olarak gösterir.

Hususî mânâda bizler, genelde de bütün insanlık eğer bugün iyiyi-kötüyü birbirinden tefrik edebiliyorsak, bu, O’nun ufkumuzu aydınlatması sayesinde olmuştur.. şayet edepten söz edebiliyorsak bunu O’na borçluyuz.. hâlâ bazı kimselerde hayâdan bir eser kalmışsa bu da öz itibarıyla O’na aittir. Doğruluk, emniyet, iffet ve vefa hislerimiz üzerinde, O’nun sesinden, sözünden izler görmek ve göstermek mümkündür. Fena huylardan uzak durma, günahların öldürücü atmosferine düşmeme de O’nun hafızalarımızda yankılanan ışıktan beyanlarının tesiriyledir.

Bu sağlam kaynaklardan fışkıran edep düşüncesi, milletimizle farklı derinliklere ulaşmış ve insanımızda bir tabiat hâlini almıştır. Oturuşumuzda-kalkışımızda, birbirimizle münasebetlerimizde, üslûp ve hitap tarzımızda, düşüncelerimizi nazmen ve nesren ortaya koyuşumuzda hep bu karakter göze çarpar. Biz onunla kendi gerçek rengimizi ifade ederiz. Aslında o, hakikî insan olmanın en önemli derinliği, bizi ulaşılmazlara ulaştıran sırlı bir helezon ve Allah’ın insanoğluna lütfettiği büyük bir armağandır. Milletimiz bu armağanın kadrini bildi; tavırlarını, davranışlarını bu anlayışa bağladı ve çok derin bir edep kültürü oluşturdu:

Biz birbirimize “Buyurun efendim!” der; “Evet efendim!”le saygımızı seslendirir; kendimizden bahsettiğimizde “bendeniz”le söze başlar, muhatabımızı “zat-ı âliniz” sözüyle taltif eder, tekliflerimizi “buyurun”, “lütfedin” ifadeleriyle dile getirir, oğullarımızdan söz açarken “köleleriniz” demeye özen gösterir, karşı tarafın evi söz konusu ise “devlethane” demeyi ihmal etmez, söz bizimkine gelince “fakirhane” der geçer; dediğimiz, ettiğimiz, ortaya koyduğumuz her şeyde gayet içten, ince bir tavır sergiler ve hep “edep” der oturur-kalkar, çevremize edepten buketler sunardık.

Böyle bir edep ortamında boy atıp gelişen edebiyatın da farklı olması düşünülemezdi; o da ulûhiyet hakikati karşısında saygının dili-tercümanı olmalı ve duyanların, dinleyenlerin ruhlarında Hak sevgisi uyarmalıydı.. insan hissiyatını mücerred güzelliklere yönlendirerek gönülleri Güzeller Güzeli’nin cemâl-i bîmisaliyle şahlandırmalıydı.. insan, kâinat ve eşyânın çehresindeki edâ, endam ve ahenk de O’na ait çizgiler üzerinde durmalı ve her şey O’nu gösterdiği gibi, her söz, her ifade, her beyanda da O’na göndermeler yapılmalıydı.. O’nun rahmetinin enginliği ruhlarda muhabbet; ululuğunun ihata edilmezliği mehâbet; maiyyetinin tatlı ve yumuşak esintileri de gönüllerden taşan aşk u iştiyakı seslendirmeliydi. Bizim yetimâne hüzünlerimiz üzerine müstakbel ve mütemâdi vuslat neş’eleriyle gidilmeli; muvakkat hasret ve hicranlarımız da müebbed sürur neşideleriyle dillendirilmeliydi…

O atmosferin insanı, varlığı yorumlarken gözleri eşyâ üzerinde, basireti her şeyin arka plânında, mânidar bir kitap gibi görüp değerlendirmeliydi gördüğü her şeyi; bir dost, bir arkadaş gibi karşılamalıydı canlı-cansız her nesneyi. O bir maddeci değildi, natüralist de olamaz ve hayallerle avunmayı ise hiç mi hiç düşünmezdi. Bakışı ve yorumları, her varlık arkasındaki o Rahmeti Sonsuz ve Kudreti Nâmütenâhî hesabınaydı. Gördüklerini net görür, her şeyle bir çeşit yol arkadaşlığına girer ve O’na yürürdü. Ne muvakkat zevk u şevk peşindeydi ne de içinden çıkılmaz bir tasaya teslimdi; bugünkü mazhariyetlerini yarınki dolu dolu mükâfatların avansı gibi değerlendirir, verilenleri verileceklerin referansı sayar; şevkinin içinden iştiyak-ı kudsîye yürür, hüznünü içli bir ilticaya çevirir ve kanatlanırdı derin bir iman ve ümitle rahmet-i Rahmân ufkuna doğru… Böyle birisinde ezkaza, ara sıra nefsanî heyecanlar kabarıp köpürse de, söndürürdü bu fanî mülâhazaları ötelerin sermedî ışık tufanlarıyla; Firdevslere döndürürdü görülüp duyulan, hayallerde canlanarak gelip tasavvurlara çarpan bütün kirli ve sevimsiz hülyaları.

Bizim dünyamızda edebiyat, bütün bu güzelliklerin sözle ve yazıyla ifade edilmesi şeklinde algılanmıştır. Uzun zaman destanlar bu desene göre örgülenmiş; masallar bu anlayışa bağlı hülyaların bağrında boy atıp gelişmiş; hikâye ve roman türü şeyler hakikatle şöyle-böyle irtibatlarını koruyarak gün yüzüne çıkmış ve gelişmiş; ister halk ifade tarzı ister elit üslûbuyla olsun asırlar ve asırlar boyu geçmiş nesillerin müktesebâtı arkadan gelenlere intikal ettirilerek hafife alınamayacak hatta dahîl şeylerden bizleri müstağni kılacak bir zenginlik oluşturulmuştur.

Şimdi bilmem ki bizler, o zenginliğin farkında mıyız ve kaynağı edep olan bugünkü edebiyatımızla nasıl bir durumdayız? Ne var ki ben, o konuyu edebiyatın bizcesine âşinâ uzmanlara havale ederek Bediüzzaman ifadesiyle, “Edipler edepli olmalı.”[20] deyip bu fasla da nokta koymak istiyorum.

[1]   Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/21.

[2]   Bkz.: Nisâ sûresi, 4/80.

[3]   Necm sûresi, 53/17.

[4]   Kalem sûresi, 68/4.

[5]   Mâide sûresi, 5/118.

[6]   İbrahim sûresi, 14/36.

[7]   Şuarâ sûresi, 26/80.

[8]   Kasas sûresi, 28/24.

[9]   A’râf sûresi, 7/23.

[10] Enbiyâ sûresi, 21/83.

[11] Hucurât sûresi, 49/1.

[12] Hucurât sûresi, 49/2.

[13] Nûr sûresi, 24/63.

[14] Nûr sûresi, 24/62.

[15] Nisâ sûresi, 4/80.

[16] Âl-i İmrân sûresi, 3/31.

[17] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/381; Muvatta’, husnü’l-huluk 8.

[18] Tirmizî, birr 71; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/193.

[19] Tirmizî, radâ’ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 15.

[20] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.62 (İlk Hayatı).

Bamteli: İMAN, MUHABBET VE VAZİFE AŞKI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hayata mal olmayan, amel ve aksiyona dönüşmeyen bilgi sahibinin sırtında bir yüktür.

Ruha mâl edilmemiş ilimler, sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere yöneltmeyen mârifet de, bir kalb ve düşünce hamallığıdır. Evet, Kur’an-ı Kerim’in ayetiyle örtüşüyor: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللهِ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Tevrat’ın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer. Allah’ın âyetlerini yalan sayan kimselerin düştükleri durum ne fecî! Allah böylesi zalim gürûhu hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” (Cuma, 62/5) Çok kitap evirme-çevirme değil, asıl mesele, “kitaplaşma”, kitap muhtevası ile derinleşme ve kitabı kendi içinde bir dinamizm haline getirmedir.

İnsanı Allah’a yaklaştırmayan ilim, ilim değil, cehilden kötü bir beladır. İnsan, okudukça, düşündükçe, bir adım daha O’na (celle celâluhu) yaklaştığını hissetmeli; bir adım daha kendinden sıyrıldığını vicdanında derinlemesine duymalı; âdeta kendini İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, kemerbeste-i ubudiyetle Allah’a karşı ibadette bulunuyor gibi hissetmeli. Bilgiler, böylesine amele/hayata dönüştürülmeyince, sahibinin sırtında bir yüktür. Sâdî-i Şirazî diyor ki, “Bir insanın bilgisi, amele inkılap etmiyorsa, öyle biri, câhilin tâ kendisidir!” Bilgi, aksiyona dönüşmüyorsa, iç ve dış düzenimizi sağlamıyorsa, bizi ibadet ü tâat mevzuunda ve iç âlemimiz itibarıyla dizayn etmiyorsa, uhrevî/melekûtî bir peyzaja tâbi tutmuyorsa, -bence- o, sahibinin sırtında bir yüktür. Bir de “Niye bu kadar fuzulî şeylerle iştigal ettin?” diye öbür tarafta Allah, kişiye bunun hesabını sorar: “Sonuçsuz bir şey için niye bu kadar kafa yordun? Sonucu olmayan bir şey için niye şakak zonklattın? Neden bu işin arkasından koştun durdun?!.”

Dolayısıyla asıl “ilim”, ilmin “marifet”e (ki buna “vicdan kültürü” de diyebilirsiniz) dönüşmesi, marifetin “muhabbet”e dönüşmesi, muhabbetin de “zevk-i ruhânî”yi netice verip “aşk u iştiyak”a inkılap etmesi ve insanın, oturup kalkarken çok defa bu mülahazalarla oturup kalkması şeklinde tezahür eder.

   Sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek esastır; şahıslara değil onların kötü sıfatlarına karşı tavır alınmalıdır.

Evet, böyle bir programa kendisini tâbi tutan bir insan, bir “sevgi âbidesi” haline gelir. Sevgiyi sever, nefretten nefret eder. Kucaklaşma için bayılır; fakat kine-nefrete karşı ciddî bir gerilim içinde bulunur, yedi kapı kovar onları. “Aşk”a o derece âşık olur ki, “mâşuk”u gördüğü zaman, aşka olan aşkından dolayı, onu (mâşukunu) bile bilemez/tanıyamaz.

Menkıbe bu ya; Mecnun, Leyla için delice yanıp tutuşuyor. Fakat onunla karşılaştığı zaman, ona karşı alaka göstermiyor. Çünkü o, aşkın âşığı. Ferhat, aşkın âşığı… Aşka âşık olmak.. muhabbete âşık olmak… Evet, sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek; bütün mesele, bu!..

Bunun dışında, bir kısım şeylerden de nefret edilebilir: Kâfir sıfatı olan şeylere karşı insan, nefret duyabilir. “İlhad” gibi, “kin” gibi, “hased” gibi, “hazımsızlık” gibi, “başkalarını karalama tavrı” gibi şeylere karşı insan, nefret duyabilir. Fakat bu nefret duyma, “şahıslara karşı nefret” şekline getirilmemelidir. O evsâf-ı hasîseye, evsâf-ı deniyyeye, kötü sıfatlara karşı, esas, nefret duyulmalı, kin duyulmalı ama onu onlardan uzaklaştırma istikametinde o gerilim kullanılmalıdır.

Öyle bir duygu bizde ciddî bir metafizik gerilim hâsıl ediyorsa, onu -boğulmak üzere olan bir insanı kurtarmak gibi- o evsâf-ı deniyyeden, evsâf-ı hasîseden, evsâf-ı şeytâniyyeden o insanı kurtarma istikametinde kullanmalıyız. Evet, “kin”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “nefret”, evsaf-ı şeytâniyyeden; “tahrip”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “hased”, evsâf-ı şeytâniyyedendir. Bunların pençesine düşmüş biri, boğuluyor demektir, farkına varmadan. O, ayakta görülse bile, hiç farkına varmadan, mânevî bir “mesh” yaşıyor demektir. Yaptığı mâsiyetin keyfiyetine göre, mânevî meshi itibarıyla, bazen -bağışlayın- maymun, bazen goril, bazen dübb (ayı) -saygısızlık olur diye Türkçesini söylemedim-, bazen zi’b -Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor, kurt demek- ve bazen de çakal olur. Bunların her birisinin kendine ait hususiyetleri vardır; kimisi ısırır, kimisi parçalar, kimisi bir yönüyle mukallittir, kimisi boğar, kimisi yılan gibi zehirler. Evsâf-ı deniyye-i hasîse-i şeytâniyye bunlar.

Birinde böyle bir şey gördüğümüz zaman, doğru, bir nefret duygusu insanın içinde hemen depreşir. Fakat onu, o şahsa karşı kullanmamalı. Belki o insanı o türlü evsâf-ı deniyyeden sıyırma adına, boğulan bir insanı kurtarma cehdi ile kurtarma adına, bir gayret sarf edilmeli; bütün güç, o istikamette kullanılmalı. Genel ahlakımız bu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i öyle tanıyoruz; Hulefâ-i Râşidîn’i öyle tanıyoruz. Kini, nefreti, tahribi tel’in ediyoruz. Allah, o evsâf-ı deniyye ile hareket eden insanlara iz’an, insaf, hakikî iman, sevme duygusu, kucaklama duygusu, muânaka duygusu lütfeylesin! Onları, o hayvanî sıfatlardan, mânen mesh olma halinden, insan şeklinde görünseler de farkına varmadan iç dünyaları itibarıyla hayvan olmaktan halâs eylesin!..

   “O kimseler ki Allah onlara lânet etmiş, gazabına uğratmış, içlerinden bir kısmını maymun, domuz ve tâguta tapan kimseler yapmıştır.”

“Mesh”i, yani “kırade” (maymunlar) ve “hanâzîr” (domuzlar) şekline dönmeyi, tefsirlerde (bkz: Mâide: 5/60) müfessirîn-i ızâm, iki şekilde yorumlamışlar: Bazıları; “Hakikaten bazı kimseler, Cenâb-ı Hakk’a karşı isyanlarının cezası olarak maymun ve hınzır olmuşlardır.” diyorlar. Fakat bazı muhakkikîn de diyorlar ki, “Onlar, bedenen değil, sadece ruhen öyle olmuşlardı!”

Evvelki şıkta meseleyi ele alan insanlar, onların, evolüsyon, de-evolüsyon, aşağıya doğru bir değişim, deformasyon, dejenerasyon yaşadıklarını söylüyor; “İnsan tabiatı, ona müsait olmadığından dolayı, belli bir süre yaşamış ve ölmüşler.” diyorlar. Peygambere başkaldırmış, O’nun nurlu mesajını reddetmiş, ellerinin tersiyle itmiş, hevâ-i nefislerine uymuş, şeytanın arkasından gitmiş kimseleri Allah öyle cezalandırmış. Mesela, Hazreti Musa döneminde ve Hazreti Davud (aleyhimesselam) döneminde, biri onlar için bir şey demiş, o olmuş; öbürü de bir şey demiş, o olmuş.

Fakat bu mevzudaki yorumların diğeri de şöyledir: “Onlar, mânen mesh olmuş, şekil değiştirmiş; ahlak, karakter, tavır ve davranış itibarıyla aynen o mahlûklar gibi olmuşlar!” Salya atmışlar, diş göstermişler, asırlardan beri yapılagelen şeyleri tahribe çalışmışlar; kırk-elli seneden beri yapılan şeyleri tahribe çalışmışlar, o mevzuda bütün himmetlerini kullanmışlar, yıkmayı şiâr edinmişler; hafizanallah, mânen böyle bir mesh, yani bir gorillik, bir dübblük, bir zi’blik yaşamışlar.

Cenâb-ı Hakk isterse, öylelerini yeniden hidayete erdirir. Nasıl “ahsen-i takvim”e mazhar bir mahiyette yaratmışsa, ahsen-i takvime mazhariyetin gereği olarak hususiyetlerini onlara duyurmak suretiyle onları eski hallerine ircâ buyurabilir. Tâ baştan -şayet- öyle düşünüyor, öyle planlar peşinden koşuyor idiyseler, yine Allah’ın elindedir, Allah (celle celâluhu) tevbeye muvaffak kılabilir.

Gerçi, bir yönüyle, son andaki tevbe, “hâlet-i yeis”te söylediğinden dolayı, hüsn-i kabul görmüyor. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا “Yoksa makbul tevbe, (hayatları boyu) kötülükleri işleyip de onlardan birine tam da ölüm gelip çattığında, ‘Artık ben tevbe ettim!’ diyenlerin tevbesi olmadığı gibi, küfür içinde bir hayat geçirip, (ölüm anında tevbeye yeltenen, ama o andaki tevbe makbul olmadığı için) kâfir olarak ölüp gidenlerin tevbesi de değildir. Evet, böyleleri için çok acı bir azap hazırladık.” (Nisâ, 4/18) İşte, o hâle gelmeden, Allah (celle celâluhu) آمَنْتُ بِاللهِ، وَبِرَسُولِهِ، وَبِالْيَوْمِ اْلآخِرِ “Allah’a, O’nun yüce elçisine ve ahiret gününe inandım!” dedirtir. Allah’ın elinde; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir.

   Entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu her şeye rağmen seslendirmeyi gerektirir; maalesef günümüzde kendisini dilsiz şeytanlığa salmamış aydın yok denecek kadar azdır.

Geriye dönelim: Meslek itibarıyla, sevgiyi sevmek, sevgiye âşık olmak ve nefretten nefret etmek, onu yedi kapı kovmak şiarımızdır. Kimseye karşı nefret hissi, kin ve garaz duygusu taşımamak; ta’yîr, ta’yîb, tahkîr, tezyîf, tehcîr, tehdit, tenkîl, ibâde mülahazalarına gitmemek; hayatını “başkalarını bitirme” gibi şeytanî bir mülahazaya bağlamamak… Şeytanî mülahazadır bunlar. “Hepsini bitireceğiz; bilenmiş kılıç gibiyiz, onları yok edeceğiz!” mülahazası, şeytanî bir mülahazadır.

Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır. En azından bir entelektüel gibi “Yahu, bu kadarı fazla!” demeyen insanlar… Birileri mesh olmuş, ciddî bir deformasyona, bir tebeddüle, bir tagayyüre uğramışlarsa, bunlar da bu olumsuzluklar karşısında sükût etmekle, dilsiz şeytanlığa kendilerini salmışlardır, hafizanallah. Hâlbuki entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu -her şeye rağmen- seslendirmeyi gerektirir.

“Entelektüel” deyince Emile Zola falan akla geliyor ama aslında bizde öylesi çok. Fatih cennet-mekân’ın elinin kesilmesi hükmü, menkıbelerde anlatılır. Men-kı-be-ler-de… Şimdi her şeyi tenkit ediyorlar ya, “Böyle bir şey olmamıştır!” diye bunu da tenkit ederler. Gerçek hadise mi, menkıbe mi? Fatih’in elini kesilmeye mahkûm ediyor kadı Hızır Çelebi, Fatih’in kadısı. Onu mahkûm ettikten sonra, Fatih, o hükmü, cân ü gönülden, hüsn-i kabul ile karşılıyor. Ve sonra koltuğunun altında, tokmak gibi, balyoz gibi, sakladığı şeyi çıkarıyor: “Kadı efendi!” diyor, “Eğer Allah’ın verdiği hüküm ile hüküm vermeseydin, bu balyoz ile senin başını parça parça edecektim!” Hızır Çelebi de orada kolunun altından kama gibi bir şey çıkarıyor: “Hünkârım!” diyor, “Eğer sen de verdiğim hükme (Allah’ın hükmüne) razı olmasaydın, ben de bu mızrak ile veya kama ile seni delik deşik edecektim!”

Şimdi bu olmuş-olmamış meselesi değil; bu, hakka saygının, adalete saygının, insaflı olmanın, iz’ânlı olmanın, -bir yönüyle- sevgi insanı olmanın, muhabbet insanı olmanın, her hareketiyle kendisini Allah’a yaklaştıracak bir tavır ve davranış içinde bulunmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk öyle eylesin!

   İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir.

Hakiki manada sevgi, izafî manada sevgi… Hakiki manada sevgi; aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşanlar arasında… Hazreti Mevlana’nın dediği gibi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar, ancak anlaşabilir!” Derece derece alaka ve sevgi: Şunlara, şu türde şu çizgide olanlara, saff-ı evvelde olanlara karşı şu ölçüde sevgi.. ikinci safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. üçüncü safta bulunanlara şu ölçüde sevgi.. gelmiş tâ arkalarda durmuş, revaklarda durmuş, onlara da o ölçüde sevgi… Herkese karşı sevgi ama birilerine karşı hakiki manada sevgi, diğerlerine karşı mecazî manada sevgi.. fakat herkesle mutlaka bir alaka, bir irtibat.

İnsanın imandan nasibi, mahlûkata muhabbeti ve şefkati ölçüsündedir. İman ile şefkat mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır) denebilir. Kin ve nefret insanının, ehl-i imandan nefret eden insanın, imandan nasibi o kadardır. Böylelerine ehl-i iman nazarıyla bakıyorsak şayet, حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettendir!” fehvasınca bakıyoruzdur. Dolayısıyla bu mevzuda çok defa yanılabiliriz.

Belki Hazreti Pîr’in verdiği ölçüler içinde hareket edilirse, o yanılmayı da aza indirmiş olabiliriz: “Hüsnüzan, adem-i itimâd!” “Tedbir” mülahaza dairesini açık bırakmak, hançerleyecek insana, “Hançerlesin!” diye sırtını dönmemek; tedbirli, temkinli olmak. Tasavvufun -bir yönüyle- ilk basamağı sayılan da “teyakkuz” dairesi içinde hareket etmektir. “Tefe’ul” kipiyle ifade edildiğinden dolayı, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık, daha bir uyanık olmak.. mürgülemeye meydan vermeden, esnemeye meydan vermeden, kendini çimdikleyerek hep uyanık kalmak… “Ne ile?” Marifet ile, bir yönüyle “irfan” ile, delâili tetkik ile, müzakere ile, mütalaa ile kendini çimdiklemek suretiyle sürekli uyanıklığı zirvede götürmek.. hep, gözleri açık olmak.. hadis ifadesiyle, “uyûn-u sâhire”den olmak.. cephelerde uyûn-u sâhire; sınır boylarında, sızmalara karşı titiz bir şekilde ve uyanık bir vaziyette pürdikkat nöbet bekleyen er oğlu erler. Bunlar, sürekli ibadet ü tâatte bulunuyor gibi sevap kazanırlar.

Evet, “iman” çok önemli bir mevzudur. Mesele, o esas üzerine, o sağlam zemin üzerine bina edilince, Allah’ın izni ve inayetiyle “iman-ı billah”tan sonra “marifetullah”, sonra “muhabbetullah”, sonra kendi kendine terettüp eden “zevk-i ruhânî” gelir. İnsan öyle bir zevk duyar ki, artık yeme-içme, yemeden içmeden ve cismanî zevklerden lezzet alma, onun yanında “deryada damla” kalır. Ha bunun ötesinde ayrı bir şey var, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”; o, büyüklerin şe’ni… Fakat falanın-filanın şe’ni diye -estağfirullah, onlara falan-filan denmez- o büyük zevatın şe’ni diye, “Biz onu bırakalım; o, onların olsun!” da denmemeli. Hayır, bence, himmet, âlî olmalı; insan, himmetini âlî tutmalı. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki öbür âlem için, “Cenâb-ı Hak’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin! Çünkü o, cennetin zirvesi.” Kim bilir, belki çok farklı şekilde her zaman Cemâl-i bâ Kemâlini (celle celâluhu) temâşa, “Cuma yamaçları” dediğimiz Firdevs’teki o yamaçlardan yapılıyor! Bilemeyiz onu. Belki “Râzıyım!” sesinin yankılandığı “Rıdvan tepesi” de yine oradadır; bilemeyiz onu. Onun için de “İsterken, Firdevs’i isteyin, dûn himmet olmayın!” buyurulmaktadır. Himmet, çok âlî tutulmalıdır.

İman-ı billah.. marifetullah.. muhabbetullah.. kendi kendine gelen, zevk-i ruhânî. Zevk-i ruhanî, kendi kendine terettüp eder. Böyle, yaptığımız şeyleri yapıyoruz; ille de bunu “Zevk-i ruhânîyi peyleyelim!” diye yaparsanız, bence çok küçük şeylere talip olmuş olursunuz. İlle de bir şey talep edecekseniz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyeceksiniz. Bütün himmetinizi onları elde etme istikametinde kullanacaksınız.

Geriye dönelim: “İman” ile “muhabbet”, tev’em (ikiz) gibidir; bazen birbirini iltizam eder onlar; bazen de kozalite mülahazasıyla, sebep-sonuç mülahazası içinde ele alınabilir.

   Can hulkuma gelinceye kadar hizmete, kitap elden düşeceği âna dek okumaya/okutmaya devam etmeli!..

İstidradî olarak, bir şey arz edeyim size: Bildiğiniz gibi, yirmi kadar hastalığım var ama yine de derslere/sohbetlere çıkmak için kendimi zorluyorum. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali efendilerimiz, son anlarına kadar yapmaları gerekli olan şeyi yapmaktan dûr olmamışlar.

Yakın tarih itibarıyla, daha önce dar dairedeki/halkadaki arkadaşlara, beraber hadis-tefsir mütalaa ettiğimiz arkadaşlara arz ettiğim bir hususu arz edeceğim: Ben şahsen kendisini görmedim, son dönemin önemli allamelerinden Hüsrev Efendi (M. Hüsrev Aydınlar, 1884-1953) vardı. Aslen Arnavut, Mehmet Akif gibi; İstanbul’da büyük âlim idi. Öyle ki, Ömer Nasuhi Hoca’yı, biliyorsunuz; “Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu” münasebetiyle, bizim epey okuyan bir arkadaşımız, “Onun (Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın) bu eseri -veya “âsârı”, çok mücelledat olduğu için, âsâr-ı bergüzidesi- onun müceddid olduğuna delalet eder!” diyor. Benim hemşehrim Ömer Nasuhi Hoca, Erzurum Ova’dan. Hüsrev Hoca, ona diyor: “Sus, sus be câhil! Sen sadece kitaplara bakarsın; hani bir kısım kariyer yapan insanlar gibi, oradan alır, oradan alır, oradan alır, fişlersin, işlersin, kitap meydana getirirsin. İlim, o değildir!” Hazreti Gazzâlî’ye ait sözde olduğu gibi, “Tuttuğun not defterindeki ilme, ilim denmez!” İlim, kafanın nöronlarına işlemiş olmalı. İşte İhyâ’yı okuyoruz şimdi, görüyorsunuz. Adam şıp-şak, nerede hangi hadisi söyleyecek, hangi kelâm-ı kibârı söyleyecek, meseleleri nasıl analiz edecek, hemen ortaya koyuyor.

O da (Hüsrev Efendi de) böyle bir zat. Talebelerine ders verme mevzuunda dakika fevt etmiyor. Yaşını bilmiyorum. Mahmut Bayram Hoca da onun talebelerinden birisi.. İstanbul’un meşhur vaizlerinden, Fatih’in de imamı -onu görmekle de Cenâb-ı Hakk şereflendirdi Fakir’i- Salih efendi de onun talebelerinden birisi.. Diyanet İşleri Başkan yardımcılığı yapan, benim derinden saygı duyduğum, yirmi Diyanet İşleri Başkanı kadar hizmet eden Yaşar Tunagür Hoca da -Makamı cennet olsun!- onun talebelerinden birisi…

Hüsrev Hoca, derslerinde hiç kusur etmiyor. Aklımda kaldığına göre, özellikle Taftazani’nin “Tavzîh”ini okutuyor, ondan otuz defa icazet veriyor; otuz defa “Tavzîh”i okuyor/okutuyor. O da erbabınca mâlum bir eserdir; mâlum, usûl ile alakalı. Sürekli ders takrir ediyor. Gün geliyor, yatağa düşüyor. Bu defa o yatakta, talebeler yine halka oluyor, o da kitabı elinde tutuyor böyle. Fakat bazen eli kitabı taşıyamıyor, kitap elinden düşüyor ve Hoca hıçkıra hıçkıra ağlıyor, “Yâ Rabbi, artık kitabı taşıyamıyorum ben!” diyor. Ama bu haliyle yine diyeceği şeyleri demeye çalışıyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakta duracak halde olmadığı dönemde, Seyyidinâ Hazreti Ebu Bekir’in arkasında namaza durduğu gibi, yapabileceği şeyi, insan, cân hulkuma geleceği âna kadar arızasız yapmalı. Yirmi tane rahatsızlığım var; buna rağmen, üzerime terettüp eden vazifeyi yapmazsam, Efendim’e muhalefet etmiş olurum. Ve öyle büyük zatlara muhalefet etmiş olurum.

   Allah’ım bu ne iman, bu ne teslimiyet ve bu ne vazife aşkı!..

Ve bir gün gerçekten Hüsrev Efendi’nin elinden kitap düşüyor, Hazret ruhunun ufkuna yürüyor. Makamı cennet olsun; Allah, onu “Nûr-i Hâlid” (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber haşr u neşr eylesin!..

Bir taraftan, öğretme vazifesini yapma mevzuunda bu kadar işin delisi; öğretme, insanlara bir şeyler anlatma. Bir diğer taraftan da öyle engin bir teslimiyeti var ki!.. O meseleyi elli sene evvel dinledim, belki elli beş sene evvel dinledim sahibinden; o zatı bizzat görmedim, çevresinden dinlediğim şey ama aklım almıyor hâlâ.

Yaşar Tunagür Hoca diyor ki: Hocamız Hüsrev Efendi’nin evine yine derse gidiyorduk, evinde ders takrir ediyordu. Bir gün kapıyı çaldık; içeriye girerken, baktık kapının önünde altında ateşler yanan kazanda su kaynıyor. Bir de tabut ve teneşir var orada. İçeriye girdik; Hoca, her günkü gibi, dersi bize takrir etti. Bir şey demedik. Ayrılırken “Hocam, bu ne haldir?!” deyince, “Yok bir şey! Benim üniversiteye giden bir kızım vardı ya, dün vefat etti; su, onun için kaynıyor; tabut-teneşir de onun için geldi!”

Bu kadar, yaptığı vazifenin âşığı olması!.. Bu kadar, insanları mârifete yönlendirme mevzuunda hâhişkâr olması!.. İşinin delisi olması, bu kadar!.. Onlar, böyle yapınca… Siz, küçük çapta bile olsa, Kıtmîr’in dediklerine bir değer atfediyorsanız, size saygımın gereği olarak, benim de çıkıp sizinle musâhabede bulunmam bir vecibe gibi geliyor bana.

Belki bir gün burada, ama bugün, ama yarın… Hiç aklımdan çıkmayan bir hissimi söyleyeyim: Size bir şey söylerken hemen yüzü koyu yere yıkıldığımı duyar/görür gibi oluyorum. Ve bunu biraz da istiyorum: “Başımı secdeye koyduğum zaman; bana verdiğin şeyi al! Sana en yakın olduğum zaman al, Allah’ım!” Hep aklımdan geçiyor. Bu hissimi size açmamıştım, ilk defa açıyorum. Başımı yere koyduğum zaman.. ve bir gün burada bir şeyler derken, bir şeyler ederken…

Ama ne kadar işe yarıyor onlar, ne ifade ediyor? Ee ne yapalım, Kıtmîr de ancak o kadar şey yapabilir! Onu, bir Kıtmîr’den beklediğinizi bekliyor gibi bekleyin! Kıtmîr, Ashâb-ı Kehf’in kıtmîri gibi kıtmîr…

Kendime doğru dürüst bir insan nazarıyla bakmadım. Başkaları sağda-solda, “Şu şöyle dedi, bu böyle dedi!..” diyorlar. “Mâsum!” dedi, “Masûn!” dedi, filan… Ben, Esved İbn Yezîd en-Nehâî’nin korktuğu gibi korkuyorum; hafizanallah, Bel’am İbn Bâûra gibi baş aşağı gitmekten korkuyorum. Her gün yatağa girerken, “Allah’ım, beni kâfir olarak öldürme!” diyorum. Neler diyorum neler, orada!.. Uykum geleceği âna kadar, bir sürü yalvarıp yakarıyorum. Yalvarıp yakarma içinde gözlerimi yummuş oluyorum. “Allah’ım! Beni kafir olarak öldürme!..” Ödüm kopuyor, kâfir olarak ölmekten. Esved İbn Yezîd en-Nehâî de öyle endişe duyuyordu…

   Yuf olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulmederken bile vazife yaptığını sananlara!..

On defa dinlemişsinizdir, Âişe validemiz, bir saat ayakta duruyor; وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ * وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ “…Allah tarafından önlerine hiç de hesaba katmadıkları öyle şeyler konur ki! Bizzat işleyip kayıtlarına geçen kötülükler, (kazandıkları günahlar) önlerine dökülür ve alay edegeldikleri gerçekler kendilerini her taraftan sarıverir.” (Zümer, 39/47-48) ayetlerini sürekli tekrar buyurup duruyor, vird-i zebân etmiş, tekrar edip duruyor. Ben desem, ona “mırıldanma” diyebilirsiniz ama kadınların sultanı, sultanların sultanı anam (radıyallâhu anhâ) olunca, orada “Vird-i zebân etmiş duruyor!” denir. O, on dört-on beş yaşında, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sağanak sağanak vahiy yağan hânesine geliyor. Rüyasında bile günah görmüyor. Neye ağlıyor anam, ben bilemiyorum!.. O ağlıyorsa, bize “ağlama” değil, “heyecandan kalbin durması” düşer.

Yuf olsun kendini günahsız gibi gören zavallılara, zulüm yaparken vazife yaptığını zannedenlere!.. Bir manada bin dört yüz seneden beri yapılan şeyleri, bir manada da bir asırdan beri yapılan şeyleri yıkmayı vazife ve şiar edinerek, “Devletin parası deniz, yemeyen domuz!” mülahazasıyla etrafa paralar dökmek suretiyle, mâmûreleri/ümrânları yıkmak için elinden gelen her türlü şeytanlığı yapanlara yuf olsun!.. Allah, akıl ve fikir verecekse, yaşatsın, akıl ve fikir versin. Yoksa, insanlığı, Müslümanları, İslam dünyasını bu türlü eşrârın, bu türlü füccârın şerrinden muhafaza buyursun!..

Amma nasıl olsa gidecekler, herkes gibi. (Gönenli Mehmet Efendi’nin ifadesiyle) “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık!” Zincir yok şimdi. “Zemberek boşalınca, eylemez tık tık!” Evet, bunu da geçtik; “Pil bitince, eylemez tık tık.” “Vakt-i merhûnu gelince, ruha derler: ‘Çık, çık!’ / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk!”

Vesselâm.

Kırık Testi: Zamanı Bir Başka Duyuş

Herkul | | KIRIK TESTI

İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibarıyla âfâkî ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.

Günümüzde umumî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren, vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler ve ciyak ciyak reklâm ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi kirlendi ki, esaslı bir ameliyat-ı ruhiye ve fikriye geçirmeden, hatta yeni baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semavîliğini ve bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.

Mânevî kirlerden arınmış, semavîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir mûsıkî gibi dinler ve bir kevser gibi yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda tulûunu, tıpkı semavî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici şekilde hisseder; ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.

Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünnî zevk ve uhrevî hazlara, şimdilerde, pek çoğumuz itibarıyla fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünnî ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…

Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler, cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbaya açılan hususî menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhul ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle; geceler, halvetin idrakler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir tat, ayrı bir neşe ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.

Hele, Regâib, Miraç, Beraat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi, dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.

Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye rengini çalarak bizi bütünüyle veraîleştirir.. ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehabet yudumluyor ya da Cennetlerin ferahfeza ikliminde, huri ve gılmandan müteşekkil bir korodan neşideler dinliyor gibi buluruz.

Hele, bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde hep hasretini duyduğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz…” derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye koştuğumuz mabetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcudiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.

Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.

Bu mübarek zaman diliminin mehabetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta kendi iç dünyamızla hasbıhâle başlarız. Kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icra ediyordur. Evet bazen, murâkabe, his, mârifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattir.!

Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki, o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi hâlinde içimize aktığını hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki mevcudiyetimizin yanında, olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.

Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı gönüllerimize her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir. Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.

Bamteli: SIZINTI’DAN ÇAĞLAYAN’A

Herkul | | BAMTELI

   Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Eğer mâruz kalınan tazyikler, baskılar, zulümler, insafsızca saldırılar ve gâvurun yapmadığı şeylere maruz kalmalar, gönülden, bütün benliğimizle O’na yönelmemize vesile oluyorsa, kazanıyoruz demektir.

Öbür taraf, çok uzak gibi görünüyor. Oysaki dün aramızda dolaşıp duran insanların bugün gölgeleri bile yok aramızda; başka bir dünyadalar. قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) Dünyada ne kadar kaldınız/yaşadınız? Bir gün, belki günün bir parçası; hayır, ondan da az!.. Zaman üstü bir âleme açılınca, bu dünyadaki her şeyin bir “saniyelik şey” olduğunu göreceğiz/görecekler.

Burada ebedî kalacakmış gibi sadece dünyaya taparcasına, balıklamasına onun içine saplanan insanlar, onun bir “hiç” olduğunu orada duyunca/görünce, öyle bir ızdırap yaşayacaklar ki, zannediyorum, yine “acıma” size düşecek. Zalimleri orada kıvranır görürken, “acıma” size düşecek. Binlerce aileyi dağıtan “Zalimlere dedirtir bir gün Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ…” (Düşün ki, Hazreti Yusuf’a ne kadar zulmettiler. Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91) dedirtir.)

   Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ihsan eder.

Şu halde, “Mü’mine sadakat yaraşır, görse de ikrâh / Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” Mü’mine, sadakat yaraşır doğransa da, tazyik görse de, cenderelerden geçse de, paletler altında kalsa da, başına balyozlar inip-kalsa da, haksız iftiralara maruz kalsa da… Bütün bunlar, sabırla meseleyi göğüslüyorsa, onun için kazanım yollarıdır. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Çekilen sıkıntı ölçüsünde, seviye elde edilir.”

Allah (celle celâluhu), Hazreti Eyyûb (aleyhisselam)’ı, bir sabır kahramanı, bir sabır âbidesi olarak nazara vermektedir: إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “Biz O’nu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu O! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.” (Sâd, 38/44) Cenâb-ı Hak, Hazreti Eyyûb hakkında “Ne güzel kul!” demişse şayet, O’nun (aleyhisselam), çektiği şeyler karşısında, dişini sıkıp sabretmesi sonucunda olmuştur.

Evet, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي Bu ifadeyi, biraz farklı manalandırıyoruz: “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir!” Ne kadar ızdırap çekiyorsanız, ne kadar iğneli fıçılardan geçiriliyorsanız, o ölçüde Nezd-i Ulûhiyet’te değerler üstü değerlere ulaşırsınız!..

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) öyle yüce bir karakter. Fakat o yüce karakterin “Halîlullah” unvanını alması, ateşe atılmasını müteakip olmuş.

Hazreti Musa’nın (aleyhisselam), “Kelîmullah” unvanıyla şereflendirilmesi de öyle. O da daha çocukluğunda bir korku zemini içinde hayata gözlerini açmış. Ne sıkıntılarla, Firavun sarayında, boy atıp gelişmiş!.. Başına ne gâileler gelmiş!.. Senelerce maskat-ı re’si olan Mısır’ı terk ederek, Medyen’de yaşamış, senelerce. Dönüp gelmiş, çekmeler devam etmiş. Ama Allah (celle celâluhu), O’nu (aleyhisselam) muhatap olarak seçmiş ve Kitâbullah O’na “Kelîmullah” demiş, “Allah ile konuşan insan”.

Hazreti İsâ’ya (aleyhisselam) da “Rûhullah” denmiş. Az mı çekmiş?!. Hâşâ, sıradan bir insan gibi eşkıya tarafından, zalimler tarafından, çağın zalimlerine denk zalimler tarafından, adım adım takip ediliyor. O (aleyhisselam) da onların önünde, kâh orada, kâh burada hakkı-hakikati dillendiriyor. “Nâsıralı Genç”. İnsanları Allah’a çağırıyor/dâvet ediyor. Gönüllere, Allah’ın O’na (aleyhisselam) verdiği, o “Rûhullah”ın esrârını duyurmaya çalışıyor. Ama en seviyesiz insanın maruz kaldığı şeylerin çok çok ötesinde, daha derince şeylere maruz kalıyor. Nihayet, Allah, O’nu Kendine yükseltiyor. Cenâb-ı Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha hayattayken “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle öbür âlemlere yükseltip sevindirdiği gibi, Hazreti İsâ’yı “vücûd-i necm-i nûrânî”si itibariyle öbür âlemlere yükseltiyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Miraç seyahatinde O’nu (aleyhisselam), o makamında, o konumunda ziyaret ediyor; bizzat, O’nunla (aleyhisselam) da görüşüyor.

Çekmeyen yok, onların içinde; Nuh “Neciyyullah” (aleyhisselam), Hûd (aleyhisselam), Salih (aleyhisselam)… Hepsi çekmişler. Onların her birinin çektikleri şeyler, topyekûn bir milletin başına balyoz gibi inse, milleti ezer; o kadar şeye maruz kalıyorlar. Bunlar, Allah’ın sevdiği kullar ama her devirde, hayâsız zâlimler de var. Zulmederken, utanmayan talihsizler var; ehl-i dalalet var; ehl-i hüsran var. Ve bunlar karşısında iki kelimeyle olsun, sesini yükseltmeyen “dilsiz şeytan”lar var; seslerini yükseltirken bile, zalimi alkışlama şeklinde sesini yükseltenler var; etrafa zift saçanlar var. Bir manada, çağın müsaadesi ölçüsünde, insanlar ancak o kadar melek olabilir/melekleşebilir; melekleşmiş insanları şeytan gibi gösterenleri alkışlayanlar var. Dünyaya açılmak suretiyle, maarif ile beşerin gözlerini açmaya çalışan insanların üzerine “Mâ-a’rif” ile giden densizler var, hayâsızlar var, edepsizler var. Hiç eksik olmamış bunlar, dünyanın hiçbir döneminde!..

İlk Ulû’l-azm peygamber Hazreti Nuh (aleyhisselam) ile başlamış; Hazreti Âdem’in çektiği başka bir şey; İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, o yolun yolcuları, Peygamber yolunun yolcuları hep çekmişler. Her dönemde de, farklı zift yuvaları olmuş; şeytanî fikirleri üreten merkezler olmuş; diyalektik üreten, demagoji üreten, Makyavelist fikirlerle hedeflerine varmak isteyen densizler olmuş. Bir tarafta çektirenler; bir tarafta da çekenler olmuş. Dünyada çekmişler fakat “â’lâ-i illiyyîn-i kemâlât”a yükselmeleri için, o bir vesile olmuş. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir!” Ne kadar çekiyorsanız, ne kadar sıkıntıya maruz iseniz, o ölçüde nezd-i Ulûhiyette değeriniz/dereceniz var.

Bu açıdan müteessir olmamanız lazım. Kazanan, Allah’ın izni ve inâyetiyle, siz ve sizin çizginizde, hâlâ sarsılmadan, ayakta dimdik duran, dimdik durmayı temâdî ile taçlandıran insanlar!.. Vazife ve misyonlarını edâya devam ediyorlarsa, Allah’ın izni ve inâyetiyle, kazananlar, onlar olacaklar. Öbür taraftakiler de; “Yâ leytenî, yâ leytenî, yâ leytenî!..” (Vah başıma… Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..) ile homurdanıp duracaklar. “Homurdanıp duracaklar!” mı diyelim, “Yâ leytenî mırıldanıp duracaklar!” mı diyelim, “Yâ leytenî deyip ‘keşke’lerde teselli arayacaklar!” mı diyelim?!. Diyecekler, hiç tereddüdünüz olmasın.

   Ahiret, zannettiğinden de çok yakın; ölüm, çıkıp gelir bir gün ansızın; seni bekliyor kabir ki o amel sandığın!..

Uzak görülen o âlem, o kadar yakın ki, burnumuzun dibinde âdeta. Nasıl diyor?

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ   قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ   حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً   وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا   لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

(İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen bu sözler) يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ nidasıyla başlıyor. “Ey kendini dünyaya salmış…” “İştigal” kelimesi seçilmiş. Demek, dünya ile meşguliyeti tabiatının derinliği haline getirmiş: Bir saray yetmez, bir tane daha olsun!.. Bir filo yetmez, bir tane daha olsun!.. Bir ton parayı bir yere kaçırma yetmez; adam, bir tane daha olsun!.. Dünya ile öyle bir meşguliyete girmiş ki, o meşguliyet, tabiatının derinliği haline gelmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun nûr-efşân beyanıyla, iki dağ altını olsa, aralarına otursa, bunların bir üçüncüsünü isteyecek!.. يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ İşte böylesine dünya ile iştigali/meşguliyeti, tabiatının derinliği haline getirmiş, öyle içtenleştirmiş ki onu, dünyadan başka bir şey görmüyor.

Öyle ki; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise terk edip bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, hayır!.. Siz, hemen, âcil olan şeyi, peşin olan şeyi tercih ediyorsunuz, seviyorsunuz. Ama sonradan verilecek şeyleri görmezlikten gelme körlüğüne kendinizi salıyorsunuz. Öyle körlük çağlayanına salıyorsunuz ki kendinizi, Nebî eli bile sizi çıkaramıyor oradan; Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi ‘Kalîb-i Bedr’e (Bedir kuyusuna, Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara) kadar sürüklenip gidiyorsunuz!.. Siz değil, o zavallılar!..

Zavallı!.. قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ Kendisini tûl-i emel aldatmış. Şeytana “garûr” diyor Kur’an-ı Kerim; dünyanın aldatıcılığından bahsettikten sonra, Şeytana da “aldatan” manasına “garûr” diyor; mübalağa kipli bir kelime ile ifade ediyor: Çok yaman, yavuz bir aldatıcıdır. Sağdan gelir; suret-i haktan görünerek, “İslam!” der, “İman!” der, “Kur’an!” der, “Demokrasi!” der, “Hümanizm!” der, “Evrensel değerlere saygı!” der. Efendim, şunu vadeder, bunu vadeder; güzel şeyler vadetmek suretiyle sağdan gelir. İnsanın hevâ-i nefsini tetikler; şehevânî duygular içine, tûl-i emellere, tevehhüm-i ebediyetlere salmak suretiyle, onu soldan vurur. Bir yönüyle, önünü, geleceği karartır onun için, âhireti görmez hale gelir; perde perde üstüne, dünyayı bütün câzibedâr güzellikleriyle/hezâfiriyle onun önünde öyle tablolaştırır ki, insan, o resim karşısında bayılır, daha ötesini göremez; böylece önden gelir, vurur. Sonra, geçmişiyle alakasını keser/koparır; bu suretle bazı kimseleri arkadan vurur. Geçmişin lafını ederler fakat bizim geçmişimiz Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleridir, Ebu Bekir’in hayat-ı seniyyeleridir, Ömer’in hayat-ı seniyyeleridir, Osman’ın hayat-ı seniyyeleridir, Ali’nin hayat-ı seniyyeleridir; sahabenin, tâbiînin, müçtehidînin, muhaddisînin hayat-ı seniyyeleridir bizim geçmişimiz. O geçmişten koparır. Hâlbuki “Ben, kökü mazide bir âtiyim!” Geçmişten kopanların, geleceği de yoktur onların.

Bunlar, aynı zamanda Şeytan’ın da birer oyunudur: قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ * ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Çoğunu o insanların, şükürden nasipsiz olarak göreceksin! Şükretmeyecekler Allah’ın nimetleri karşısında!” diyor.

Evet, أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ “Ve lem yezel” وَلَمْ يَزَلْ de diyebilirsiniz. وَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ Gaflette öyle temâdî etti ki, öyle kendini körlüğe saldı, öyle bir görmezliğe saldı ki!.. Siz bir yerde, taylasanı ile filan, görüyor zannediyorsunuz ama adam körün teki, “görmez” katiyen. Görmediğinden dolayı da neler neler, ne densiz şeyler mırıldanır durur. حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ Derken, ecel birden bire gelip çatar. اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً Ölüm, ansızın gelir; beklenmedik bir yerde.

Şu anda hepimiz buradayız. Allah, ihlas içinde, rızası istikametinde, hâlis aşk u iştiyak mülahazasıyla, uzun ömür yaşamaya muvaffak kılsın. Ömür, öyle yaşanmayacaksa, bu camiden çıkmadan emanetini alması daha iyidir. Allah, size, öyle uzun ömür ihsan eylesin ve sizi, yolunda koştursun!.. Koştuğunuz yolda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep izlerini görüverin; Ebu Bekir’in izlerini, Ömer’in izlerini, Osman’ın izlerini, Ali’nin izlerini görüverin, Radıyallâhu anhüm elfe merrâtin. Az oldu değil mi?!. Milyon merrâtin, katrilyon merrâtin. (Allah onlardan binlerce, milyonlarca, katrilyonlarca razı olsun.) Hayır, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ أَجْمَعِينَ Allah Teâlâ, onların hepsinden ilmi ve malumâtı adedince razı olsun!.. Onların izlerini göreceksiniz. Esasen kendinizi o izlere saldığınız zaman, kime ulaşacağınız bellidir; ulaşacağınız “İmam”a ulaşmışsınız demektir. Bir yönüyle O’nun arkasındasınız demektir. Ve O’na ulaşan da, ulaşması gerekli olan her şeye ulaşmış demektir; “ihlas”a da ulaşmış, “rıza”ya da ulaşmış, “iştiyak likâullah”a da ulaşmış, ulaşacak hiçbir şey kalmamıştır. Yol, o; yöntem, o.

Ama beride اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ “Ölüm, ansızın gelir, çarpar; kabir ise, bir amel sandığıdır.” Ne kazanmış isen -âdeta bir gelin gibi- oraya gittiğin zaman, çeyizin ile orada karşı karşıya kalacaksın. “Al sana damatlık elbise! Al sana yatacak yatak! Al sana serîr!..” Bir böyle var.. Bir de bunun arkasında çok korkunç ürküten bir “bevâr” (helâk) حَفِظَنَا اللهُ مِنَ الْبُورِ وَالْبَوَارِ (Allah bizi kaybedip helâke uğramaktan, kötü akıbetten ve nihayet felaket yurdu Cehennem’den muhafaza buyursun!..)

Hiç… Zavallı, farkına varmadan, kendini bir gayya içinde bulur. Farkına varmadan, yaptığı o zulümler, o müteessifâne hadiseler, öyle bir gâile olarak balyoz gibi tepesine iner ki, elli defa “Keşke!” dese de hiç fayda vermez, elli defa. Cenâb-ı Hakk, bizi, samimi kulluktan ayırmasın. Haddimizi bilmeye bizi muvaffak kılsın! طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ، وَلَمْ تَيَجَاوَزْ طَوْرَهُ Ne mutlu o insana ki, kendi kulluk çerçevesini, ne olduğunu, konumun neyden ibaret bulunduğunu bilir; haddinin üstünde, kendini aşan şeylere dilbeste olmaz! Vesselam.

Çekme, ne güzel şey!.. Çekenler, çektirmeyecekler fakat öbür tarafta kazanacaklar. Çektirenler, öbür tarafta çekecekler fakat kazanamayacaklar. Hepsi bundan ibaret!.. Çekenler, burada çekecek; fakat, öbür tarafta kazanacaklar. Çektirenler, kaybedecekler; hiçbir şey kazanamayacaklar!.. Hiçbir şey!.. Hiçbir şey!..

   Soru: Çağlayan Dergisi’nin ilk başyazısı olan “Bir Küsûf Daha Sona Ererken” başlıklı makalede, toplumun içinde bulunduğu problemler sarmalı anlatılırken, “mefkûresizliğin yol açtığı nefsânîlik” de sayılıyor. Hizmet gönüllülerine bakan yönüyle, mefkûresizlik ile nefsânîlik arasındaki münasebeti lütfeder misiniz?

   Cevap: Estağfirullah. Evet, inşaallah, ümidimiz, recâmız; bir küsûf daha sona eriyor. Güneş’e perde çekilmez. Ara sıra bir küsûf (güneş tutulması) veya hüsûf (ay tutulması) olsa da… Bazen o araya giriyor, bazen de öbürü araya giriyor; küre-i arz, araya giriyor, bir şey oluyor; kamer, araya giriyor, bir şey oluyor; belki başkaları araya giriyor, bir şey oluyor. Bu araya girmeler, Cenâb-ı Hakk’ın âdet-i sübhâniyesi…

Cenâb-ı Hakk, bizim kalbimiz ile Zât-ı Ulûhiyet arasına böyle bir şeyin girmesine fırsat vermesin; bize hüsûf-küsûf yaşatmasın. En büyük küsûf, bence, O’na (celle celâluhu) karşı yaşadığımız küsûftur; Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) karşı küsûftur. Sonra Kamer-i Münîr’e karşı küsuftur, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı küsûftur. Ve Sahabe-i güzîn (radıyallahu anhüm) efendilerimize karşı küsûftur, hüsûftur; onlara “hüsûf” diyelim.

   Ümidi her zaman canlı tutmak, doğruya var güçle sahip çıkmak ve hep kararlı durmak lazımdır.

Ama ümit ve recâmızı hiç kaybetmedik. Hiç kaybetmeyin, hiç!.. Evet, gücümüz ne kadarına yetiyorsa, doğruyu o ölçüde sahiplenerek, o mevzuda kararlı durmamız ve hep ümitli olmamız lazım. Antrparantez bir şey arz edeyim:

Yetmiş yılında, askerî darbe olmuştu. Çoklarımızı içeriye almışlardı. Bana göre yüz Diyanet İşleri Reisi vazifesi görmüş Yaşar Tunagür hocamız da içeri alınmıştı. Onu, kırk küsur yaşlarında, müftü olarak tanıdım. Kürsülerde, sözünden daha çok gözyaşları, ağlamaları ve hicranı vardı; cemaati şakır şakır ağlatmaları vardı. Ve beni kendisine meftun eden şeylerden birisi de bu idi. Hakperest bir insandı. Ama bu insana bile gadrettiler. Bugün hâlâ, o gün o sorumluluğu üzerine alanlardan, hayatta olan insanlar var. Bir Diyanet İşleri başkan yardımcısını, Çorum’a vaiz olarak tayin ettiler. Askerî darbede de “Bu da sana çok, ne hakkın var, sen vaiz oluyorsun!” dediler.

Fakat o dönemde bugünkü şenaat ve denaet yoktu. Meseleler ferdî planda, “Suçun şahsîliği” disiplinine, hukukun ifadesiyle -ki İslam Hukuku’nda da öyledir, modern hukukta da öyledir- “suçun şahsîliği” esprisine bağlı götürülüyordu. Mesela Kıtmîr’i içeri aldılar ama “Siz, falanlar!.. Siz de bunun yeğenisiniz! Gel bakalım Mazhar, gel bakalım Kevser, gel bakalım Selman, gel bakalım Süleyman!.. Sizin de akrabalığınız var, uzaktan…” Halanızın torununun torunu!.. “Ha irtibat var, iltisak var; ihtimal, sana da o korku bulaşmıştır!..” Evet, böyle bir Yezîd adaleti, bir Haccâc adaleti… Niye “zulüm” demedim? Ağzımı bozmamak için.

Kendisinden dinlemiştim; Yaşar Hocayı da Ankara’da içeriye alıyorlar. Tevkifhaneye alırken, aynı zamanda saç sakalı kesecekler. Hani Kıtmîr’in de bıyıklarımı kestiler, saçlarımı da kestiler; ben bekliyordum makinanın kaşlarıma ne zaman geleceğini? Neyse ki lütfettiler, “Thank you very much!” Kaşlarımı bağışladılar. Yaşar Tunagür Hocayı da bu konuda zorluyorlar, “Sakalını keseceğiz!” diye. “Ben kestirmem!” diyor. Hakikaten, aşağı yukarı kırk yaşındaydı, ben tanımıştım, sakallıydı. Meğer yirmi beş yaşlarında tâ, sakal bırakmış. “Ben, sakalımı kestirmem! Allah için bıraktım, kestirmem!” diyor. Haberi yukarıya götürüyorlar, çünkü emir/ferman yukarıdan geliyor. “Hayır, ne olursa olsun, sakalını keseceksiniz!” deniyor. “Kestirmem!” diyor, diretiyor. O gel-gitler bile, bir parça insaf emaresi ifade ediyor. Şimdi gel-git de yok!.. Evet, sakalını değil, yukarıdan ferman-ı nâ-hümayun gelince, “Kellesini alacaksınız!” dense, kelleyi bile alırlar! Nice insanlar öldü. Ve bir yönüyle balık istifi gibi insanların bir mekânda çırılçıplak olduğunu dünya medyası aldı ve neşretti.

Evet, o gün askerî bir darbe olmuş, fakat tecziye lokal kalıyor. İşte mesela bizi, bütün Ege’dekileri aldılar oraya, hepsi hepsi on tane insan aldılar içeriye. Evet… “Ben, sakalımı kestirmem!” diyor. “Ee, biz keseriz. Nasıl olsa keseriz!” diyorlar. “Ha bak, şöyle kesebilirsiniz belki: Ben katiyen izin vermem buna ama ellerimi bağlarsınız, ayaklarıma da bir zincir vurursunuz. Kafamı da hareket ettirmemek için, ona da bir yönüyle belki bir şey takarsınız, bir tasma takarsınız. Fakat ben yine siz makineyi gezdirirken -gözümün önünde bugün, onun anlatışı- böyle yapar, o sakalımı yine kestirmem!” diyor. Sonra o gel-gitler de sona eriyor. “Benim son direnmem!” diyor orada. Adamlar yeniden bir tereddüde daha düştüler.

Efendim, mütereddit zalim, kararlı zalime göre Allah huzurunda farklı muamele görür. Evet, iki türlü zalim vardır: Biri, mütereddit; zulmün zulüm olduğunu bilir, endişe duyar, sıyrılma yolu arar. Diğeri ise, kararlı; aklına ne esiyorsa, Şeytan dürtüleri ile onu hemen yerine getirir. “Efendim; söyleyin bana, onlarla iltisaklı/irtibatlı kim varsa, hepsini derdest edelim/atalım; sonra, efendim, aklımıza estiği zaman mahkeme ederiz; yatsınlar orada, içeride/hücrede yatsınlar!” der.

Yaşar Hoca demişti ki: “Tam, ben o son mücadeleyi verirken, içeriye girdiler; ‘Yaşar Hoca, sen, tahliye edildin!’ dediler. Sakal kestirmemede kararlı duruşum benim, o en son direnmem, sanki bir yönüyle benim için dışarıya çıkmanın, tahliye olmanın anahtarı gibi oldu. ‘Yaşar Hoca, tahliye oldun!’ dediler. Ben, sakalıma iliştirmedim, Allah da bana iliştirmedi!” Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsieten. Kararlı durmak lazım… Kararlı durmak lazım…

Evet, “küsûf”tan bahsediyorduk. Hiç ümidimizi yitirmedik. Efendim, korkunç bir küsûf vardı ortada veya bir hüsûf; her ne olursa olsun, bunun da bir gün gideceğine inanıyoruz. Yalnız, zulmün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu açıdan, katiyen ye’se düşmemek lazım; o küsûf da, vakt-i merhûnu gelince açılacak; murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli edince, o küsûf da gidecek.

   Başlangıçtaki sızıntılar birer çağlayana dönüşüyor; çiseleme şeklindeki rahmet damlaları sağanak yağmurlara inkılap ediyor.

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Bir “Yeni Ümit” vardı, bir “Yağmur” vardı, bir “Sızıntı” vardı. Ve bunların hepsi, mütevâziâne isimlerle yâd ediliyordu. “Sızıntı”, hafif hafif suların o kaynaktan, o gözelerden sızması gibi bir şey idi. Bir gün geldi, kendi keyfiyeti, kendi çizgisi açısından, dünyada birinci, ikinci, üçüncü sırada yerini aldı. Bir milyon tirajlara ulaştı. Kimseyi inciten bir şeyi yoktu. Hatta askerî idarenin olduğu bir dönemde, mekteplerde tavsiye bile edildi. Birisinin gammazlaması ile o tavsiye kaldırıldı ama bir dönem mekteplerde bile tavsiye edildi. Bugün de alıp okuduğunuz zaman onu, ne yâra, ne de zülfüyâra dokunan tek kelime yoktur. Tamamen onda milli mefkûre dantelamız işlenmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu temin edebilecek şeyler, Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’ı memnun edebilecek şeyler, mezarlarında yatan ecdâdımızı memnun edecek şeyler, dâsitânî şeyler vardı; manzumesiyle, nesriyle, onları memnun edecek şeyler vardı.

Bir dönemde korkuttular, kısmen o tirajı düşürmeye muvaffak oldular. Fakat baktılar ki hâlâ alanlar var, ee gâsıp, mutasallıt, mütehakkim, mütegallip, mütemellik kimseler, geldi, tepesine bindiler. Alın teri ile kazanılmış, yirmi-otuz sene binlerce insanın içinde sa’yi bulunan bir şeyin, hak ve hakikatin nâşir-i efkârı olan bir şeyin tepesine kondular; “Bu, bizimdir!” dediler. Öbür tarafta görürsünüz, ey zâlim oğlu zâlimler!.. “Bizim!” dediler; görürsünüz öbür tarafta, ey zâlim oğlu zâlimler!.. Öyle ki, şimdi bir yerde benzeri, alternatifi bir şeyler neşredilince, bir şeyler çıkınca televizyonda veya işte İnternet’te veya telefonlarda, dijitalde bir şey çıkınca, diyorlar ki, “Biz, buraya el koymuştuk! Tasallutta bulunmuştuk! -Öyle diyeyim ben- tagallüpte bulunmuştuk, tahakkümde bulunmuştuk, temellükte bulunmuştuk, gasp etmiştik! Artık o daire, o câmia içinde bulunan insanların yazıları da -sonradan bile olsa- bize aittir!” Nasıl bir mantık ise bu?!.. Nasıl bir mantık?!. Yirminci asırda… Hukuku görüyor musunuz? “Hukuk” değil, buna, rahmetli Bekir Berk, “guguk” derdi.

“Gönül her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘sâdık’ dedikleri, çıkar münafık.” Hele bir de atıp tutuyorlarsa, iyilik-güzellik adına, hiç farkına varmadan, takılır münafıkların arkasından gidersiniz. Ve nitekim şimdileri köşelerinde yazıyorlar; yani “Bir döneme kadar, belli bir devreye kadar, iltizam oldu!” diyorlar. Demek ki, biz öyle bir günah işledik; “fâsık”ı sezemedik, “zâlim”i sezemedik, “münafık”ı sezemedik. Onları müstakim insan zannettik. Cenâb-ı Hak, adeta “Ne diye basiretinizi kullanmadınız? Ne diye “hüsn-i zan” derken, “adem-i itimâd” mülahazasını canlı tutmadınız? Neden ne olduğunu bilmediğiniz insanlara sırtınızı döndünüz, arkadan hançerlendiniz?!.” dedi. Sebep, bu!.. Sebep, “Yalanlara kandınız!” Yalan, bir lafz-ı kâfirdir. “İftiralara kandınız.” İftira, bir kâfir tavrıdır; isnad, bir kâfir tavrıdır; karalama, bir kâfir tavrıdır; camiye gelen yapsa bile, bir kâfir tavrıdır. Bütün bu sebepleri sıralayabilirsiniz. Fakat bütün bunların arasında çok önemli sâiklerden bir tanesi de, “mefkûresizlik”.

   Çağın insanı, mefkûresizliğin kurbanı olmuştur; acaba biz yüksek bir gaye-i hayale gönülden bağlı kalabildik mi?!.

Mefkûre tabirini, Ziya Gökalp, Fransızca “ideal”in karşılığında kullandı, dilimize soktu. O güne kadar biz, “ideal”i duyduğumuz andan itibaren, “ideal” diyorduk. Fakat Hazreti Pîr-i mugân, şem’-i tâbân -ondan da mana çıkarıyorlar, diğerini de söyleyeyim- Hazreti Bediüzzaman, “gâye-i hayâl” diyor. Ve o meseleye, bir yönüyle, bir hüküm yüklerken, diyor ki: “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” Bir insan, yüksek bir gayeye dilbeste olmamışsa, gönlünü ona vermemişse, onun için oturup kalkmıyorsa, hep onu soluklamıyorsa, hep onun rüyalarını görmüyorsa, hiç farkına varmadan, kendisini nefsânîlik akıntısına kaptırıverir. Bir egoist olur, farkına varmadan, bir egosantrist olur, bir narsist olur, daha bilmem Allah’ın belası neler neler olur.

Bu açıdan, ben, kardeşlerin, bu davaya gönül vermiş insanların, bu kategorilerin herhangi birisine girdiğini iddia etmek suretiyle, onlara karşı saygısızca bir ifadede bulunmak istemem. Fakat herkes, kendine bakarken düşünmeli: Hakikaten çok ciddî bir gaye-i hayalimiz oldu mu? Bir mefkûremiz oldu mu, hakikaten? Hep “Ne olur, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Güneşin doğup battığı her yere götürelim!” dedik mi?!. Atalarımızdan tevarüs ettiğimiz ve aynı zamanda din süzgecinden geçen, Kitap ve Sünnet referansıyla bu güne kadar gelen.. “Kitap” ve “Sünnet” referansıyla, “İcmâ” referansıyla, “Kıyas” referansıyla, “Tercih” referansıyla bu güne kadar gelen ve bize mal olan.. “gelenek”lerimizi, “tâlî edille-i Şer’iyye”yi, topyekûn dünya çapında ihyâ etme adına ölesiye bir gayretimiz oldu mu? Ölesiye bir gayret!.. Siz, bir tohum gibi, bir mefkûre uğruna, bir başağa yürüme adına, -tıpkı bir ağaç olma adına bir fidenin, bir filizin toprakta uzun zaman kalmaya katlanması gibi- bir ağaç olma, bir selvi olma, bir çınar olma gaye-i hayalini her zaman yaşadınız mı?

Derinlemesine bu mesele yaşanmadıysa, zannediyorum, işte enâniyet, bir yönüyle, bizim için öyle bir küsûfa sebebiyet vermiştir. Ve Cenâb-ı Hak, onun tokadını vurmak suretiyle, kulağımızı çekmek suretiyle, ensemize hafif bir şamar indirmek suretiyle -bu o kadar- “Aklınızı başınıza alın; siz, başka bir davanın yolcularısınız! Oturun-kalkın, hep onu düşünün! Ve kendi kendinize deyin ki: Allahım! Bize öyle bir akıl, öyle bir mantık ver, kafamızdaki nöronların bütününü o mefkûre için çalıştıralım!” Hepsini çalıştırıyor muyuz beynimizdeki nöronların? Zannetmiyorum ben. Nörologlar diyorlar ki, “Onların yarısı bile çalışmıyor!” Çalıştıranlar, çalıştırmış onu, çağın insanına kadar, çalıştıranlar, çalıştırmış. Çalıştırın onları!.. En onulmaz gibi görünen problemleri de çözün, insanlığa sürpriz armağanlar sunun. O size ait geçmişten tevârüs ettiğiniz güzellikleri, hâl ve temsil resimleriyle, meşherlerde öyle bir sergileyin ki, insanların başı dönsün, bakışı bulansın; koşan koşana sizin sergilerinize… Ama bu, bütün o nöronları o istikamette çalıştırmaya bağlı. İnsanın belli, sınırlı bir kapasitesi vardır. Şuna-buna dağıldığınız zaman, asıl “gaye-i hayal”e verebileceğiniz güç ve enerji kalmaz. Güç ve enerjinizi, bir yönüyle o güç/enerji sistemini bütünüyle çalıştırarak en önemli, hayatî noktaya teksif etmek, konsantre olmak suretiyle, bence onu elde etmeye bakın. Ha, biz, o mevzuda, size demem de, benim gibi adamlar gerekeni yapabildik mi?

   Gelin, kendimizi hesaba çekelim, Allah’tan bağışlanma dileyelim ve mazlumların necâtı için hep beraber ızdırapla inleyelim!..

Bir arkadaşımız, bana diyor ki: “Ben öyle hep meseleyi üzerinize aldığınızdan dolayı çok üzülüyorum. Bu mevzuun tek günahkârı siz değilsiniz!” Ama ben, mevzuun önemli bir günahkârı olarak kendimi görüyorum: “Neden beynimin nöronlarını bütünüyle çalıştırmadım? Neden münafığa “münafık!” diyemedim, o teşhisi koyamadım? Neden zâlimi başta keşfedemedim? Edemedim!.. Hüsn-i zannına binaen bütün arkadaşlarımızın mesailerine âdeta bir kerte vurdurdum!..” Ben, kendi kendimi sorguluyorum. Çok samimi söylüyorum. Başımı, Rabbime en yakın olunan secde halinde, yere koyduğum zaman, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا، وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ “Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Bizi günahlarımız sebebiyle azaba uğratma!” diyorum. “Ben ettim ya Rabbî!..” Çok defa içimden, kelam-ı nefsi ile… Hanefi mezhebine göre, meşhur-mütevâtir olmayan şeyler, namazda söylenmez. Ama çok defa, bir yönüyle, kelam-ı nefsiyle dilim onu kıpırdanıyor: “Ben ettim yâ Rabbi, Sen etme!” diyorum. Efendim.. “Benim günahlarımdan, hatalarımdan dolayı o tamamen masum, inanmış, kendini bu işe adamış insanlara çektirme! Kadın, erkek, çoluk, çocuk, zindanlarda, sürgünlerde, ihtifâlarda, yurt içinde gaybubetlerde.. aç, susuz, sefil.. gavurun revâ görmediği şekilde, olmayacak şeylere revâ görülmüş olarak.. o mazlumlar, o mağdurlar, o mehcûrlar, o muhtefîler, o fârrlar (firar edenler)… Eğer benim yüzümden ise, Rabbim… Benim günahlarım dağlar cesametindedir. Senin rahmetinden ümidimi kesmiyorum. “Ger günahım Kûh-i Kâf olsa ne gam, yâ Celîl / Rahmetin bahrine nisbeten “ennehû şey’ün kalîl.” Yine de Senin rahmetinden ümidimi kesmiyorum; fakat vebalimin büyüklüğü karşısında da eziliyorum, eziliyorum, eziliyorum, eziliyorum…

Bence size düşen şey de esasen, vicdanınızda o ızdırabı duymak.. o ızdırabı duyarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek.. Süfyân İbn Uyeyne’nin ifadesiyle, “Bazen, muzdarip bir gönlün inlemesiyle, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” Evet, bazen muzdarip bir gönlün inlemesiyle, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!..

Gelin, Allah için hep beraber inleyelim!.. Zâlimlerin def ü ref’i için… Zulüm adına ellerini size uzatanların, ellerini doğruya, müspete, pozitif şeylere döndürmeleri için… Şayet döndürmemede inat ediyorlarsa, onları kırmaları adına, kırıp yüzlerine vurmaları adına… Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunalım!.. Niyazda bulunalım!.. Binlerce mazlum, binlerce mağdur, binlerce mehcûr, binlerce müttehem…  “Terör örgütü ittihamı” ile, “firak-ı dâlle ittihamı” ile, “paralel ittihamı” ile, “irtidat etmişler ittihamı” ile müttehem… Ve dolayısıyla da ezilen binlerce insan, binlerce, binlerce insan… Sağa-sola sığınan, başını sokacak yuva bulamayan binlerce insan…

Cenâb-ı Hak, bu ızdırabı bir an evvel savsın!.. Buna mefkûresizliğimiz, gaye-i hayalimizin olmaması, idealsizce bir an yaşamamız sebebiyet vermişse şayet, o yırtığı yamamak da bize düşer.. o arızayı gidermek, bize düşer.. o tahribatı tamir etmek, bize düşer.

Ama unutmayın, اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ Zâlim, Allah’ın bir kılıcıdır. Allah, onunla intikam alır, te’dib eder, kulak çeker, şefkat tokadı vurur. Fakat sonra döner, zâlimden de intikam alır.

Kırık Testi: Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar

Herkul | | KIRIK TESTI

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefasetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve batınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine munisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sinesinden de ukba buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulûlarında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedaileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir Cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki ruhanî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok Cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşân zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i ruhanîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; mârifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller naralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umumî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının, Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus huzur ve itminan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan “Miraç” tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. “Beraat” bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. “Kadir Gecesi” ise, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar, onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün, bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen, hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve Cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham eder.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsıkî gibi tesir eder.. kendisine sığınanları semavî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zaman üstü âlemlerden bir şeyler akıyormuş gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhun rabıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sineleri aşkla, şevkle coşturur; onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itminanı yaşanır.. ibadetle şahlanan sineler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arûs” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaad ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler hâlinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur, gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakiki aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sinelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülâhazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

Bamteli: UKBÂ BUUDLU HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ömrün uzunluğu-kısalığı, onun daha ziyade yerinde değerlendirilip yediveren başaklar haline, yüz veren başaklar haline, yedi yüz dâne veren başaklar haline getirilmesi ya da getirilememesiyle olur, uzun yaşamakla değil. Kısa yaşamaya çok önemli şeyler sıkıştırmaktır esas. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) altmış üç yaşında ruhunun ufkuna yürümüştür. Şayet yapılan hesap kamerî hesap ise, altmış üç olur; eğer şemsî hesap ise, o kadar bile değil; yaklaşık altmış bir olur. Hazreti Ebu Bekir, O’ndan bir yarım sene daha eksik. Hazreti Ömer de tıpatıp, öyle. Ama hayatlarını öyle değerlendirmişler ki, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mâiz ve Gâmidiyeli kadın için kullandığı aynı tabiri onlar için kullanabilirsiniz: Yaşadıkları hayata terettüp eden sevap, fazilet, kurbet, Allah’a yakınlık ve maiyyete terettüp eden eltâf-ı İlâhiye bütün insanlığa dağıtılsa, herkese yeter ve artar! Her birininki!.. Öyle bereketli bir ömür yaşamışlar; altmış sene ama altı yüz sene yaşamaktan daha bereketli olmuş.

   İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.

İnsan, niyetiyle, samimiyetiyle, vefasıyla kısacık ömrünü o hale getirebilir ve böylece ebediyete liyakatini ortaya koymuş olur. Çünkü orada “ebedî mutluluk” söz konusu, “ebedî saadet” söz konusudur. İnsan, öyle yapmakla, ebediyet için yaratıldığını sergilemiş olur. “İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden, Ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz!” Bin senelik dünyevî ömür de onu tatmin etmez.

Menkıbelerde anlatılıyor, hadis olarak da rivayet ediliyor: Evet, kaynağı üzerinde durmayacağım. Hazreti Musa’ya, Azrail (aleyhimesselam) geliyor. Belki Azrail (aleyhisselam) sadece nezaret edecekti.

Zira mukarrabînin ervâhını, Cenâb-ı Hakk, doğrudan doğruya yed-i rahmetiyle kabzeder. Onun için Hakk dostları, “Kendi elinle verdiğin şeyi al!” falan demişler; “Nasıl verdinse, öyle al!” Çünkü hiç kimse -ne Azrail, ne Mikail, ne İsrafil- O’nun kadar merhametli olamaz. “O (celle celâluhu), erhamü’r-Râhimîn, eşfe‘ü’ş-şâfiîn, ekremü’l-ekremîn, e‘azzü’l-a‘izzâ’dır; alacaksa, o yegâne merhametli, yegâne şefaat sahibi, sınırsız ikram ve lütufta bulunan mutlak cömert, yüceler yücesi mutlak galip Zât (celle celâluhu) alsın!” demişler; “Sen al!” diye O’na niyaz etmişler.

Bu açıdan da Seyyidinâ Hazreti Musa’ya, Azrail aleyhisselam gelebilir; “Cenâb-ı Hakk, emanetini istiyor!” diye, mesaj getirir O’na. O da misyonuna bağlı olarak, “Biraz daha!” der, “Bu insanlarda hâlâ yontulması gerekli olan çok şey var; törpülenmeleri icap ediyor!” manasında. Çünkü Hazreti Musa, Tîh hadisesi esnasında ruhunun ufkuna yürür. Oysaki gözünde tüllenip duran Mescid-i Aksâ’nın fütuhâtı vardır. Cenâb-ı Hakk, o misyon ile O’nu tavzif buyurmuş ve oraya yönlendirmiştir. Ama gel gör ki, kapının önüne dayanan insanlar, قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ “Yine dediler ki: Ya Mûsâ! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi, sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz.” (Mâide, 5/24)

“Sen ve Rabbin; gidip savaşın orada; biz burada, keyfimize bakıyoruz!” demişler. Dolayısıyla kırk sene Tîh’te dolaşmış; sene ile “erbâin” çıkarmış, “çile” çıkarmış, kıvam bulmuşlar; belki iki nesil yetişmiş orada. Cenâb-ı Hakk, sonra onlara Yûşâ İbn Nûn vasıtasıyla Mescid-i Aksâ’nın fethini müyesser kılmış.

Hazreti Musa, Cenâb-ı Hakk’tan, misyonu adına daha uzun seneler istemiş. Cenâb-ı Hakk da buyurmuş ki; “Bir sığırın sırtına elini koy! Elinin altına ne kadar tüy rastlıyorsa, o kadar sana ömür vereceğim!” Bilmiyorum ben, saymadım; bir eli sığırın üstüne koyunca, altına ne kadar tüy geliyor? Bin mi, iki bin mi? Olabilir, herhalde bin olabilir. “Yâ Rabbî!” diyor Peygamber, “Sonra ne olacak?” Cenâb-ı Hakk, “Sona yine öleceksin!” buyuruyor. Evet, ölüm, dünyadakilerin kaderi; bu kader لاَ يَتَبَدَّلْ وَلاَ يَتَغَيَّرْ değişmez, başkalaşmaz. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “Öyleyse, şimdi olsun! Madem sonuçta olacak, şimdi olsun!” diyor.

Peygamberler, bir yönüyle, böyle nâz edâlı niyazlarıyla, iç dünyalarını Rabbimize döküyorlar; O (celle celâluhu) da onları çok sevdiğinden dolayı… Herkesi de sever de, nankörlük yapıp kendi elimizle kendimizi sevilmemezliğe itmememiz lazım!.. Evet, Hazreti Musa, ruhunu Allah’a teslim ediyor. Gaye-i hayâli, yüksek mefkûresi ise, Hazreti Hızır ile görüşmeye giderken, yanında götürdüğü “fetâ”sı, delikanlısı, -tasavvufa da bir ıstılah olarak girmiş tabirle- “fütüvvet”i temsil eden babayiğit, Yûşâ İbn Nûn (aleyhisselam) ile gerçekleşiyor; Mescid-i Aksâ’nın fethi ona müyesser oluyor. Hazreti Musa da onu görüyordur; “Benim dediğim oldu, arzu ettiğim oldu!” veya “Rabbimin beni vazifeli kıldığı, bir misyon olarak bana yüklediği şey olduğuna göre, gam yemem!” diyordur.

   Hayatı anlamlı kılan, gaye-i hayaldir; dine, imana, insanlığa hizmet edebileceksek, yaşamaya değer!..

Antrparantez; siz de öyle düşünmez misiniz? Ülkenizin, ütopyalarda bile tasvirine rastlayamayacağınız şekilde, hakkaniyetin, adaletin, istikametin, mürüvvetin, insanî derinliğin, re’fetin, şefkatin, birbiriyle kucaklaşmanın, birbirine saygı duymanın, anlayış farklılıklarına rağmen, farklılıkları ayaklar altına alarak sevgide buluşmanın ülkesi olmasını arzu etmez misiniz?!. Zannediyorum, herhalde kendini öyle bir yanlışlığa salanların dışında, onu arzu etmeyen tek bir fert yoktur. Öyle bir dünya… Herkesin birbiriyle kucaklaştığı, hatta düşmanlarıyla bile “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı -yâ Rab- şâd olsun / Benimçün ‘Nâ-murâd olsun!’ diyenler, bermurâd olsun.” (Nailî-i Kadim) anlayışıyla kucaklaştığı bir dünya!.. Çok defa tekerrür eden bir söz: “Âşık der, inci tenden / İncinme, incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen, incitenden!..” (Alvarlı Efe Hazretleri) İncinmeyenlerin ülkesi.. incitmeyenlerin ülkesi.. ezkaza incinmişse şayet, “mukabele-i bi’l-misil kaide-i zâlimâne”sinde bulunmayanların ülkesi…

Öyle bir ülke ve öyle bir toplum olsun.. herkes birbirini kabul etsin.. kimse “Ben!” demesin, şirke girmesin.. herkes “”ya yürüme adına, evvela, ilk basamak olarak, “Biz!” desin, “Biz!..” Mübarek milletimiz, analarla lebalep dolu olan ülke… Milletimiz, mutlu olsun.. o, mesut olsun.. orada herkes birbiriyle kucaklaşsın.. herkes, birbirini davet etsin.. birbirine çay içirsin.. kahveler sunsun.. yemekler yedirsin.. kendi saadetinden daha ziyade başkalarının mutluluğunu düşünsün.. saraylarını satsın, başkalarına bahşiş dağıtsın.. filolarını satsın, başkalarına bahşiş olarak kullansın… Böyle bir ülke, istemez misiniz? Size rüyanızda deseler ki, “O, yarın oluyor!” Size düşen şey şu mülahazadır: “Artık bundan sonra benim yaşamamın anlamı yok! Vazifem, misyonum bitti. Benim de bu oluşumda şöyle-böyle, küçük bir dahlim olduğundan dolayı, karınca kadar, bir termit kadar… Sonradan birileri tarafından ‘Sen de epey bir hizmette bulunmuştun!’ demelerini duymamak için, mezarı tercih ediyorum. Allah’ım! Bana, ülkemi öyle ütopyaları aşkın hale getirdiğin günü gösterme! Elin-âlemin parmak kaldırıp ‘Bu da bu mevzuda bir şeyler yapmıştı!’ demelerini duyurmadan, emanetini al!..

Efendim, bu, Hazreti Musa’nın ahlakı; bu, ahlak sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve ala ihvânihi mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn) كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “Ahlakı Kur’an olan” Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın ahlakı. O, ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, üç tane irtidat hadisesi, yalancı peygamberler, zuhur etmişti. Ruhunun ufkuna yürüdükten sonra çoğaldı, on bir tane oldu. Fakat geriye dönüp Hazreti Ebu Bekir’in arkasında, Hazreti Ömer’in arkasında, Hazreti Osman’ın arkasında, Hazreti Ali’nin arkasında kenetlenmiş o toplumun, Allah karşısında duruyor gibi kemerbeste-i ubudiyetle, en ağır vazifeleri, en ağır misyonları edâ etmeye âmâde ve teşne olduğunu görünce, tebessüm ederek öbür âleme yürümüştü. “Artık bundan sonra Benim yaşamamın bir anlamı yok! Nasıl olsa bu misyon edâ edilecek!”

Misyon için, vazife için, gâye-i hayal için, ideal için dünyada durmak!.. O, edâ ediliyorsa birileri tarafından, artık benim yaşamamın anlamı kalmamış demektir, vazifem bitti demektir!.. Bir asker olarak bir an evvel tezkeremi doldursalar da, ben de o “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem! Bir “diyâr-ı âher”e göç edip gitsem!.. Evet, temel felsefemiz bu.

Allah’ın lütfedeceği şeyleri, mesela İstanbul’un fethini en son adım atılıncaya kadar takip etme… Kapılar aralandı, Bizanslıların her birisi, bir ine sindi. Tabiî, ine sinenler de burada gorile dönüşüyorlar. Evet, öyle olmuştu, birisi için. On sene evvel, öyle olmuştu. On sene sonra öyle olduğunu görüyorum ben şimdi. “O nasıl ola ki?!” diye düşünüyordum; fakat öyle olduğunu şimdi görüyorum. Her birisi bir ine siniyordu orada. Herhalde Hızır Çelebi de, Ulubatlı Hasan da, Fatih (cennetmekân) da, “Galiba, benim vazifem bitti artık! Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ demiş, ‘güzel emir’ olmayı, İstanbul’un fethine bağlamıştı. O da olduğuna göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in iltifatı, benim hayatımın -bir yönüyle- kafiyesi oldu. Hayatın kafiyesi konunca, artık, o şiir bitmiş, o güfte sona ermiş demektir. Bana artık âhirete ait güfteleri orada seslendirmek düşüyor! Efendim, ilki de onun, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı…” demişlerdir.

Evet, kalbimiz, bu duyguyla çarpıyor/çarpmalı, ölünceye kadar: Muvaffakiyet ve zaferlerin hay-huyunu duyabileceğimiz günlere erdirmesin!.. Fakat o günleri mutlaka getirsin.. mutlaka analarla dolu olan o ülkeyi sevindirsin.. ütopya yazarlarına, “Ütopya meğer böyle olurmuş!” dedirtsin… Bunlar olduktan sonra, artık vazifemiz, misyonumuz bitmiş demektir bizim. O kadar hasbî olmak.. o kadar îsâr ruhuyla hareket etmek.. o kadar kendini ertelemek, ötelemek, adım adım geriye çekmek.. o kadar misyonu öne çıkarmak, olacak şeyleri öne çıkarmak, gâye-i hayale değerler üstü öyle değerler atfetmek… Nezd-i Ulûhiyette hora geçen şey, budur; Allah, buna değer verir, bunu kabul buyurur, “İşte Benim isteğim de buydu!” der. Yoksa falan yerin fâtihi, filan yerin bilmem nesi olarak, filan… Kalbiniz/sineniz o duyguyla atarak Allah’ın huzuruna giderseniz; bence, beyhude.. beyhude, havanda su dövmüş olursunuz. Yap, et, eyle.. ve onu -elinden geliyorsa- sadece O’na (celle celâluhu) söyle!..

Hatta, birisi, ehl-i derd için “Ehl-i hâl, halini arz etmez Allah’a bile..” diyor; “Arz etmem halimi, hemhâlim olan ‘âh’a bile.” mısraı ile başlayıp bunu söylüyor:

“Söylemem derdimi hemderdim olan ‘âh’a bile

Belki sînemdeki şu nâle-i cângâha bile

Kendi, bî-şübhe, bilir râz-ı derûnum yoksa,

Ehl-i dil söyleyemez derdini Allâh’a bile!..”

Ya bir naz şeklinde, şikayet şeklinde olursa bu?!. O kadar ince, o kadar nazik davranır. Evet, mesleğimizin esası, budur.

   Dünyada malı mülkü kaybetmek “küçük iflas” sayılır; asıl korkulması ve tedbir alınması gereken husus, ahirette müflis olmaktır.

Birileri sizi böyle tanımamış, böyle bilememişler. Gezdikleri her yerde, âdeta salya atıyor gibi, hakkınızda hiç de numarası-drobu uymayan şeyler söyleyip duruyorlar. “Terör” mü desek bunlara, “firak-ı dâlle” mi desek, “dinden dönmüşler” mi desek?!. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasûl’üne ve sizden olan ulûlemre de itaat edin.” (Nisa, 4/59) fehvasınca, kendilerini de “Ulû’l-emr” gördüklerinden dolayı mutlak itaat istiyorlar. Oysaki ulû’l-emr, “ulemâ-i benâm”dır; dünyayı-ukbâyı mahrutî görüşle aynı noktada gören/değerlendiren ufuk insanlardır. Kendini öyle gören zavallı!.. Kendini öyle görmenin esiri/zebûnu olmuş ve kendini “görülme”ye kurban etmiş zavallı!.. Allah’ın o kadar teveccühüne rağmen, hayatını bir müflis olarak yaşamış; öbür tarafta da müflis, hadisin ifadesiyle.

Müflis kime derler?” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ashâb-ı Kiram da dünyadaki iflasa göre tarifini söylüyorlar. Hani, imkânları olur, parası olur, malı olur, mülkü olur; fakat beceremez onu, dolayısıyla kaybeder her şeyi ve iflas eder, iflas bayrağı çeker. Efendimiz, onu “küçük iflas” görüyor; ona “küçük iflas” demiyor ama “küçük iflas” görüyor onu. “Müflis”, çok önemli şeylerle öbür tarafa gider: Falanın hakkını yemiş, filana zulmetmiş, filan hakkında iftirada bulunmuş, falan hakkında yalan söylemiş… Mesâvî-i ahlak adına neler varsa, hepsini yapmış; kendisini “mühlikât”, “mûbikât” akıntısına salmış ve öbür tarafa “müflis” olarak çıkmış. Varlıkla gitmiş öbür tarafa, dünya kadar varlığı var, Karun kadar serveti var; fakat almışlar sevabını/hasenâtını elinden, vermişler hakkını yediği kimselere; yüklemişler onun vebâlini ve günahını da onun sırtına. Kendi günahıyla beraber, bir de başkalarının günahını sırtlanmış. İşte asıl müflis, budur. Evet, hadisi açtım biraz ama ifade buyurulan mazmun ve mantûkun açılımı idi bu.

O türlü müflis olarak gitmemek için, “Burada iyi şeyler yaptım, çok ciddî kazanımlar ile öbür tarafa yürüyorum ama dünya kadar başkalarının hakkı da sırtımda, öyle gidiyorum!” dememek için, onu çok iyi düşünmek lazım. Arpa kadar hak ile öbür tarafa gitmemek için şakaklarımızı zonklatırcasına ızdırap duymalıyız. Kasıklarımızda sancıyı hissedercesine, bir arpa hakkı, tek bir arpa kadar hakkı sırtlanmamak için sancı çekmeliyiz. Ne kadar unutulmuş bu türlü şeyler, Kapadokya’da!.. “Hak” diye bir şey yok!.. “Hukuk” diye bir şey yok!.. “Adalet” diye bir şey yok!.. “İnsaf” diye bir şey yok!.. “İz’ân” diye bir şey yok!.. “Re’fet” diye bir şey yok!.. “Şefkat” diye bir şey yok!.. Dünya kadar mazlum, mağdur, mehcûr, mahrum, ma’zul… Bütün imkânları elinden alınmış ve âdeta bir müflis olarak sokağa salınmış. Gıdaya ağlayan çoluk-çocuğu kalmış arkada. Eşi kalmış yapayalnız. Bazen hanımını almışlar, bazen beyini almışlar; mutlaka herkese bir zulüm yapmak için ellerinden gelen her haltı karıştırmışlar.

Ve bütün bunları “Müslümanlık” argümanlarını kullanarak yapmışlar. “Müslümanlık gelecek, herkes Müslüman olacak, herkes huzura erecek!” demişler. Kendileri adına da bir sürü halt etmişler, herze yemişler; dünyalarını berbat ettikleri gibi, ahiretlerini de karartma yoluna girmişler. Çünkü tarihe öyle geçecekler; Amnofisler gibi, İbnü’ş-Şemsler gibi, Ramsesler gibi, Stalinler gibi, Leninler gibi geçecekler tarihe. Lanet ile anılacaklar bütün cebâbire ile, cebbârlar ile, hodfüruşlar ile beraber. Dünyada lanetle yâd edilecekler. Ve bunlar, öbür tarafta da karşılarına çıkacak, başlarını eğecekler önlerine.

   Bir tarafta “keşke” çığlıkları ve korkunç akıbet; diğer yanda, şükür koroları ve nimet üstüne nimet!..

Kur’an-ı Kerim, bu acı akıbeti gözler önüne seriyor: وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ * يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ * مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيهْ * هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهْ “Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse der ki: Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” (Hâkka, 69/25-29) Keşke kitabım verilmeseydi! Onu sol taraftan veya arkadan almasaydım! İçinde olanları görmeseydim! Keşke bu mal menâl, saray, filo, nedir bilmeseydim; yerin dibine batsın, bunlar olmasaydı; öyle gelmeseydim buraya! Ve defterime onlar yazılı olarak burada rezil u rüsva olmasaydım Allah karşısında, Hazreti Rasûl-i Zîşân karşısında ve kendilerine bir şey yaptım diye övündüğüm insanlar karşısında!..

Onlar öyle inleyip يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ * وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ “Eyvah, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım!” derken, beri tarafta birileri de gürül gürül, âdeta meseleyi korodan seslendiriyor gibi nida edecekler: فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ * إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلاَقٍ حِسَابِيَهْ * فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ * فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ * قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ * كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الأَيَّامِ الْخَالِيَةِ  “Hesap defteri sağ tarafından verilen neşelenir ve ‘İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin! Zaten ben hesabımla karşılaşacağımı biliyordum!’ der. O artık mutluluk veren bir yaşam içindedir. Çok güzel ve pek kıymetli cennet bahçelerindedir. Meyveleri hemen el ile koparılacak durumdadır. Kendilerine şöyle denilir: Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” (Hâkka, 69/19-24)

Evet, bu, sevinçten, gürül gürül bunları seslendirirken; öbürü, asâ gibi iki büklüm olmuş; o saraylarını, o filolarını, o villalarını sırtına yüklemişler: “Sen, hırsızlıkla yaptın, haramîlikle yaptın; bunları milletten çaldın, kendine mal ettin; çaldığını yüzüne vuranları sen, hırsız gibi gösterdin, onların üzerine gittin; diş gösterdin, salya attın; al veballerini sırtına, yürü şimdi gayyâya!.. خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ * ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ * إِنّهُ كَانَ لاَ يُؤْمِنُ بِاللهِ الْعَظِيمِ * وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ * فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ * وَلاَ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ غِسْلِينٍ * لاَ يَأْكُلُهُ إِلاَّ الْخَاطِئُونَ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın! “Bununla kalmayın, yetmiş arşın uzunluğunda bir de zincire vurun! Çünkü sonsuz azamet sahibi Allah’a inanmazdı o. Ve yoksulu doyurmaya hiçbir teşvikte bulunmazdı. İşte netice: Bugün burada hiçbir dostu yoktur ve irinden başka bir yiyeceği de; ki onu ancak, (küfür, şirk, zulüm gibi) en büyük günahları işleyenler yer.” (Hâkka, 69/30-37)

Baksınlar Kur’an-ı Kerim’e!.. Görsünler tefsirinde bu denen şeyleri, orada karşılarına çıkacak şeyleri!.. O duruma düşürecekse, bütün dünyanın size, tek bir ferdinize verilmesi, beş para etmez!

Aldanmış olursunuz!.. يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلاَنًا خَلِيلاً “Âh ah! Keşke şu falancayı dost edinmeseydim!” (Furkân, 25/28) diyecek hale düşersiniz. Ah, keşke falanı, falan tiranı, filan Müller’i, falan haini dost edinmeseydim! Arkasından sürü gibi gitmeseydim! Dediğini etmeseydim! Alkış bekliyordu, yapmasaydım! İnsan gibi davransa, insana yakışır şekilde hareket etseydim!.. لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي “Hakikatten, bana tebliğ edilen Kitap’tan beni o uzaklaştırdı, o saptırdı.” (Furkân, 25/29) Hak, hakikat bana hatırlatıldıktan sonra, tuttum ben, o tiranı, o haini, o münafığı dost edindim! Sürüklendim, arkasından gittim!.. Kimseye değil, kendi kendime ettim!..

Bir öyle deme var; bir de şöyle deme var: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Ey (iman ve ibadetle, zikirle) doygunluğa ermiş nefis! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak. Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Ey itminana ermiş; Allah ondan razı; o, Allah’tan razı; gönül itminanı, huzuru içinde insan!.. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Rabbine dön! O’ndan gelmiştin. ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً Sen, O’ndan; O da senden razı. Dön O’na!.. Nereye döndüğünü görüyorsun!.. فَادْخُلِي فِي عِبَادِي O Benim -Bana has- kullarımın içine dön! وَادْخُلِي جَنَّتِي Sonra da Cennet’e gir!

Evet, diğeri için خُذُوهُ فَغُلُّوهُ * ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ “Tutun onu, bağlayın ve kelepçeleyin; sonra da, yanıp kavrulması için kızgın alevli ateşe atın!” (Hâkka, 69/30-31) denmişti. “Sallayıverin Cehennem’e!” yerinde, buna فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي “Katıl sen de (Bana kullukla en büyük şerefe ulaşmış) has kullarımın arasına!.. Ve gir Cennetime!” (Fecr, 89/29-30) buyuruluyor. Bunlar, aynı sahnede, aynı mahşerde, aynı ma’dele-i ulyâ’da, mahkeme-i kübrâ’da konuşulacak, edilecek, üzerinde durulacak şeyler.

    “Hesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!

O günü bugünden çok ciddî hesap etmek lazım; o ağır hesap günü gelmeden evvel. Hesap günü o. Burada hesaplar, defterler sağlam tutulursa, oraya iflas etmemiş olarak gidilir. Burada defter sağlam tutulmazsa… Hazreti Ömer efendimize nispet edilir bir söz: حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُواHesaba çekilmeden evvel, her gün kendinizi birkaç kez hesaba çekiniz!” Var mı zimmetinizde bir arpa kadar haksızlık? Bir karınca ağırlığında, bir karıncanın kanına girme kadar bir ağırlık var mı? Bu zaviyeden meseleye bakın!

Mübalağa yapmıyorum ki? Zilzâl Sûresi’ne bakın; o icmâlî sûrede, kıyamet kopmasından, herkesin âkibetine -iyinin, iyi âkibetine; kötünün de kötü âkibetine- kadar, her şey âdeta Kur’an’ın hülasası gibi anlatılıyor: إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا * وَأَخْرَجَتِ الأَرْضُ أَثْقَالَهَا “Yer, kendisi için takdir edilen o müthiş sarsıntıyla sarsıldığı zaman.. ve yer, içindeki bütün ağırlıkları dışarı çıkardığı…” (Zilzâl, 99/1-2) dendikten sonra, mesele yine çekilip mizana götürülüyor; teraziye, kantara götürülüyor: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ Atom ağırlığı, zerre ağırlığı hayır yapmışsa, görür onu; karşılığını görür. وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre kadar şer yapmış, birinin hukukuna tecavüz etmiş, birine zulmetmiş, vehimlere binaen, paranoyalara dayalı olarak elin-âlemin hukukuna girmiş ve adaleti ayaklar altına almışsa, o da onu görür!.. Nereye kadar görür? Atom ağırlığındaki cinayetine kadar görür.

Kaldı ki bazı kimselerin yaptığına bakınca, o şâir-i şehîrin sözü insanın aklına geliyor: “Ger beni bu günahlarla tartarsa, Hazreti Deyyân!” O, “Rahman” diyor; onun mülahazasını da takdirle karşılıyorum, farklı bir espri var orada. Ben onu “Hazreti Deyyân” diye değiştiriyorum. Çünkü “yevmü’d-dîn” o gün; ceza günü, herkesin hesabının görüldüğü gün. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de mizân.” Terazi kırılır, benim bu halim karşısında!.. Evet, bu günahlarla, bu veballerle… Sen o filoları versen, o sarayı bile versen, o günah ve o veballer ile, öbür tarafta kantarı/teraziyi kıracak bir mesâvî ile, Hakk karşısında, insanlık karşısında, rezil olacaksın. “Keşke bunları görmeseydim! Keşke bunları yapmasaydım!” deyip inleyeceksin. Bin defa “keşke” diyeceksin fakat bu “keşke”ler, -Evet, bir espri yapayım, müsaade ediyor musunuz?- bir “keşkek” kadar bile kıymet ifade etmeyecek.

   Soru: Efendim, başlangıçtaki ifadeleriniz Hazreti Yusuf’u (aleyhisselam) hatırlattı. Yusuf Aleyhisselam, kuyuya salındığı, köle gibi satıldığı, zindana atıldığı çok sıkıntılı zamanlarda değil de dünyanın kendisine güldüğü bir anda ölümü istiyor. Bu da gaye-i hayal ve mesuliyet şuuru açısından değerlendirilebilir mi?

Evet… Vazife/misyon bitti… Onun güzelliği karşısında bayılmamak mümkün değil. Hepsinin ayrı bir güzelliği var, bir rüchaniyeti var. Hazreti Yusuf’ta da öyle bir kalb var ki!.. Zannediyorum, bir tabur melâike-i kirama taksim edilse, “Bize fazla geldi!” derler, öyle bir kalb var O’nda.

Fakat düşünün: Orada, bir yönüyle, nâzır oluyor. Bir dönemde bir nâzırın evinde neş’et ediyor, bir vekilin, Maliye bakanının evinde neş’et ediyor, büyüyor. Zindan yaşıyor, sonra o konumu ihraz ediyor. اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim.” (Yusuf, 12/55) diyor. “Beni hazinelerin, mâlî meselelerin üzerinde nâzır tayin et; ben o meseleyi -Allah’ın izniyle- iyi bilirim. Ve aynı zamanda o mevzuda da kimsenin hukukuna tecâvüz etmem, bir hafîzim.” diyor. Zât-ı Ulûhiyete ait bir isim, “Hafîz”; “Bir hafîz’im!” diyor. O adam da, O’nun (aleyhisselam) o karakterini, sergüzeşt-i hayatıyla çok iyi okuduğundan, hemen tavzif ediyor. Ve çevre onun için açılıyor. Onu da Kur’an-ı Kerim diyor. Artık her yerde sözü/sazı geçen bir insan haline geliyor.

Düşünün; çok temkinli/dikkatli hareket ediyor. “Temkîn”, tasavvuf merâhilinde son basamak. Temkînli hareket ediyor. O işe gelir gelmez hemen kardeşlerini çağırabilir; Bünyamin’e -Eski Ahid’e göre, Benjamin’e- “Ben buradayım, hemen gel, ben senin kardeşinim, Yusuf, bilesin!” diyebilir. Babası ağlaya ağlaya katarakt olmuş, mucize olarak gözleri açılıyor. Allahu a’lem, Hazreti İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin yakmadığı o gömlek, O’nun sırtında, onu korumuş Hazreti Yusuf. Onu korumuş, öyle diyorlar; bu bizim Kur’an ve Sünnet kaynaklarında sağlam rivayet edilmediğinden, mülahaza dairem açık. Onu, gözlerine sürünce, gözleri açılacaktır babasının. Fakat “Babacığım, ben Yusuf’um; sen de senelerden beri gözyaşı döktün, ağladın. Gel artık, Mısır’da bir konumum var, bir makamım var!” demiyor.

   Kalb balanslarını Hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, müzelik eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerektir!..

Öyle tedbirli, öyle temkînli hareket ediyor ki!.. Gelecek babası oraya, o peygamberlik misyonunu edâ edecek. Kendisi de peygamber. Kardeşleri de ettiklerine bin pişman; bir yönüyle O’nun çizgisinde, O’nun diyeceği-edeceği şeylere âdeta teşne; ne derse onu harfiyen yerine getirecek şekilde, Kahire’den başlamak üzere bütün Mısır’a seslerini/soluklarını duyurma adına. Öyle hareket ediyor, acele etmiyor orada. Meseleyi hep misyonuna bağlıyor. Yoksa içi yanıyordur, babasının içi yanıp gözünden yaş döktüğü gibi. Ağlaya ağlaya gözlerini kaybetmiş. Kendisinin de ciğerleri yanıyordur o mevzuda. Fakat onlarda misyon önceliği vardır, vazife önceliği vardır.

Dolayısıyla bir gün geliyor, hakikaten onlar rahatlıkla geliyorlar; Mısır halkı da seve seve bağırlarını açıyor. Çünkü Hazreti Yusuf, onlara mutlu gün, aynı zamanda malî refah yaşatıyor. Ekonomik durum çok önemlidir; önemli faktörlerden birisidir. Bir ülkenin bazen batması için, ekonomik batma yeter, artar. Ele-âleme el açma mecburiyetinde kalırsınız. Şimdi bir ülkenin sağdan-soldan para dilenmeye başlaması gibi bir şey olur, açıkları kapama adına. Yalancı avukatlar tutma adına, sağa-sola paralar saçıldığından dolayı, hazinenin canına okunmuş. Evet, dolayısıyla çok ciddî bir medyuniyet duyuyorlar O’na. Sonra onlar gelip oturunca, “Sen de, baban da, kardeşlerin de başımız üzerinde!..” falan diyorlar.

Hazreti Yusuf, bakıyor ki, artık bu çark dönüp duracak; o misyon, Allah’ın izni ve inayetiyle, edâ edilecek. Hazreti Musa döneminde mü’min-i âl-i Firavun da demiyor mu?!. وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ “Daha önce Hazreti Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) “Bundan evvel Yusuf da gelmişti; bazılarınız O’nun hakkında şüpheye düşmüştünüz!” Demek ki Mısır halkı, Hazreti Yusuf ile Hazreti Yakub ile, Bünyamin ile, Yehuda ile, bir yönüyle orada hakkı-hakikati tanıdı ve Allah’a teveccüh ettiler. İşte, o gemi işleyince, artık o çağlayana gemi salınınca, o deryaya doğru akıp gidince, O’na doğru akıp gidince, “Demek ki benim misyonum bitti artık; bana da gitmek düştü!” diyor Hazreti Yusuf.

Yusuf Aleyhisselam, رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dahil) hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yusuf, 12/101) diye niyaz ediyor. Önce, Allah’ın lütfettiği şeyleri sayıyor, nimetleri ta’dâd ediyor; “Bana şunu da verdin, şunu da verdin, şunu da verdin!..” Sonra da تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ “Şimdi beni Müslüman olarak öldür ve sâlih olarak, sâlihlere ilhâk eyle beni! Cedlerime, Hazreti İshak’a, Hazreti İbrahim’e, Hazreti Nuh’a, Hazreti Âdem’e beni de ilhâk eyle!..” diyor.

Hayatını, misyonuna bağlıyor: Vazife yapıyorsam ben, bir anlamı var dünyada durmamın; misyonumu edâ edemiyorsam, O’nu anlatamıyorsam, Efendim’i sevdiremiyorsam bir manası yok yaşamamın!.. Allah’ı sevdiremiyorsam, benim kavaktan bir farkım yok demektir, bir odundan farkım yok, bazı Doğu Anadolu dillerinde dedikleri “keran”dan bir farkım yok” demektir; keran (direk, uzun tahta, kalas)…

Evet, Yusuf (aleyhisselam), böyle bir babayiğit. Onu, diğer peygamberleri ve onların yolunda yürüyen kudsîleri şu sözlerle tavsif edip noktalayalım:

Hayat boyu sesleri-solukları bahar içindir. Onlar, “Nevbahar!” derler, inlerler. Bahar, onların dillerinde yakıcı bir nağme ve dirilten bir sihirdir. Bahar rüyaları görür, bahar hülyalarıyla oturur-kalkar, ütopyaları aşkın bir dünyanın hayaliyle yaşarlar. Ama gün doğup da ortalık ağarınca ve her yanda güller, çiçekler çığlık çığlık nâralar atıp gamzeler çakınca, onların sesleri kesilir, büyüleri bozulur ve tıpkı hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulur dururlar. Çünkü onlar, dünyayı, ukbâ buudlu donatmak için vardırlar; donanmış bir dünyada ise kendilerini, etnografik müzeleri süsleyen eşya gibi görürler.. kalb balanslarını hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları, eşya olmaya iknâ etmek, çok zor olsa gerek!.. Onlar, müzelik varlıklar değillerdir.

Vesselam.

Kırık Testi: BENCE TAM AĞLAMA MEVSİMİ

Herkul | | KIRIK TESTI

“Zihnî dehr elinden her zaman ağlar

                  Vardım bahçesine bâğbân ağlar

                  Sümbüller perişan güller kan ağlar

                  Şeyda bülbül terk edeli bu bağı.”

                                                   (Zihnî)

Gönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat… gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na yâr olanları. Diğer ağlamalar, insanın cismanî ve ruhanî tabiatının halitasından fışkırır gelir; cibillîdir, yaygındır, için sesi değildir, dolayısıyla da sıradan sayılırlar.

Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur.. ve devamı da, nazarların her şeyde O’nu okumasına, O’nu duymasına, O’nu talep etmesine, O’nu bilmesine ve O’nu söylemesine vâbestedir. Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.

Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir.. her zaman O’nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur.. bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O’ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr’ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli’ne uyanma, O’nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O’nu dinleme ve O’ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışanların hâlidir.

Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; bu da bir ağlamadır ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir: Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar. Bunların ağlamaları da susmaları da derin ve mânâlıdır.

Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa, gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler; dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle getirmek demektir.

Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir ruhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telaş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.

Hazreti Yakub’un Yusuf ve Bünyamin’e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim bilir belki de, bu Yüce Nebi’nin ağlamaları onları gelecek adına medar-ı ümit görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı. Eğer böyleyse –ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz– bu kabîl ağlamaların da mahzuru olmasa gerek. Buna karşılık Yusuf’un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf onlara: “Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi affetsin.”[1] diyecekti. Onlar da تَاللهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا “Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.”[2] ile ona mukabelede bulunacaklardı.

Allah için ağlama, O’na karşı olan aşkın iniltileridir. İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur.

Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı durdu. Nuh Peygamber’in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı. Bu itibarla da O’na bir hüzün ve ağlama Peygamberi demek yanlış olmasa gerek. O bir gün, “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Azîz Sensin, Hakîm Sensin.”[3] mealindeki âyetle “Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim benim izimce yürürse o bendendir. Kim de isyan ederse Sen Gafûr’sun, Rahîm’sin.”[4] mânâsına gelen âyetleri tekrar edip sabaha kadar ağladı. Cibril, Allah’ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah’a ulaştırınca da Cenâb‑ı Hak: “Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim.” bişaretiyle O’nun gönlüne su serpip bu feryad u figânı durdurdu.[5]

O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı. Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve sızlardı. Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder. O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir. Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini yükseltirler.

Hüzün ve ağlama, hak dostlarının her zamanki hâli ve gece-gündüz inleyip durma da Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur. Âşığı gözyaşlarından ötürü ta’n edenler kendi hamlıklarını mırıldanmış sayılırlar. Hasretle yanan sinelerden bir şey anlamayanlar da ötede hasret ve hicran içinde sabahlar-akşamlarlar.

Kur’ân sık sık ciğeri kebap, gözleri giryan insanlara dikkat çeker ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar:

O, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan gözleri takdirlerle yâd etme sadedinde: “O rabbânîler, kitaplarında geleceği vaad edilen Peygamber’i (Kur’ân’ın soluklarıyla) dinlediklerinde ağlayarak çeneleri üzere yere kapanır ve içlerinde her an artıp duran bir huşû yaşarlar.”[6] der ve Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacât armağanı gibi değerlendirir.

Allah, Meryem sûresinde değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil, takdir ve tahsin ettikten sonra: “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.”[7] diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar.

Önceki din ve başka kitaplarla ilk tembihini almış olan, müteakiben Son Peygamber’den son mesajı dinlerken hâlden hâle giren eski mü’min, yeni mûkinleri tebcil sadedinde de Kitab-ı Mübin: “Onlar, Peygamber’e inen Kur’ân’ı dinlediklerinde ondan anlayıp zevk ettikleri haktan ötürü sen onların gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün.”[8] şeklinde ferman ederek, gözyaşlarının nezd-i ulûhiyetteki önemini ihtar eder.

Keza Kur’ân, Allah yolunda mücahede için, gerekli imkâna sahip olamadıklarından ve bu konuda kendilerine bir el uzatılamadığından dolayı “Habibim! Sen onlara: Size binek olarak verecek bir şey bulamıyorum, dediğinde, (düşmanla savaşa iştirak edemediklerinden ötürü evlerine) gözleri yaşlarla dolu olarak döndüler.”[9] fermanıyla daha başka gözyaşı kahramanlarını nazara verir ve semanın takdirleriyle o kırık kalbleri teselli eder.

Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu hatırlatmanın yanında, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkındaki ikaz ve tembih de yine Kur’ân’a ait. Kur’ân “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.”[10] irşadıyla ağlamanın önemine farklı bir göndermede daha bulunur.

Kur’ân onlarca âyetle ve farklı üslûplarla hep aynı gerçeği hatırlatır ve bize, konumumuza göre bir duruş belirlememizi salıklar.

Kur’ân’ın bu ısrarlı tembihleri karşısında onun aydınlık ruh mübarek Mübelliği de hayat-ı seniyyelerini hep bu çizgide sürdürür:

O, arkadaşlarına yer yer: “Müjdeler olsun nefsine hâkim olana! Müjdeler olsun (misafir kabul etme adına) evini geniş ve müsait tutana.! Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökenlere!”[11] diyerek âdeta üç basamaklı bir miraç yolunu gösterir ve onları kendi ufkuna çağırırdı; çağırır ve “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”[12] gibi ifadeleriyle de arkadaşlarının nazarlarını fizik ötesi dünyalardaki ürpertici şeylere çevirirdi.

Onlara, hep âh u vâh edip ağlamayı salıklar ve riya ile kirlenmemiş, haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkatlerini/dikkatlerimizi çeker: “İki göz vardır ki ötede onlara ateş dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire.”[13] diyerek irşadda bulunurdu.

Bu mazmunu farklı bir üslûpla vurguladığı bir başka münasebetle “Memeden çıkan sütün dönüp memeye girmesi nasıl mümkün değildir; (âdet-i ilâhî açısından) öyle de, haşyetullahla ağlayıp inleyenin de Cehennem’e girmesi asla söz konusu olamaz.”[14] der ve gözyaşlarının nezd-i ilâhîdeki kıymetine vurguda bulunur.

Hele bir de bu ağlayıp sızlama, halka kapalı Hakk’a açık yerlerde gerçekleştiriliyorsa.. doğrusu böyle bir şeyi değerlendirecek bir kıstas bilmediğimi itiraf etmeliyim…

O her yerde ve her zaman bu kabîl şeyleri hatırlatıyordu ve hatırlattığı şeylerin de gerisinde değil, her zaman önünde olurdu; evet O namaz kılarken, iç ağlamalarından ötürü, sinesinde âdeta değirmen taşlarının çıkardığı ses gibi bir ses duyulurdu.[15]

İbn Mesud’a, kendisine bir miktar Kur’ân okumasını emretmişti, o da Nisâ sûresinden bir kısım âyetler okuyup da nihayet “Her ümmetten bir şahit (peygamber), Seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman bakalım nasıl olacak!”[16] mealindeki fermana geldiğinde eliyle işaret edip kesmesini söyledi. İbn Mesud diyor ki, “Dönüp baktığımda gözleri şakır şakır yaş döküyordu.”[17]

O yaş döküyordu da, o seçkinlerden seçkin arkadaşları sessiz mi duruyordu; hayır! Onlar da ağlıyor ve bazen de ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüveriyordu. “Siz, bu sözü mü (Kur’ân) tuhaf buluyorsunuz; (bulup da ağlayacağınıza) gülüyorsunuz.”[18] mealindeki âyetleri onlara hatırlatınca, hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu. Bu manzara karşısında O da bu âh u efgâna iştirak edip gözyaşları dökmeye başladı. Bu defa da O’nun ağlamalarıyla rikkate gelen ashab bütünüyle kendilerini ağlamaya salıverdiler.[19] Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi; evet bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve akıbet korkusuyla, bazen de ufuklarının kararmasıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arş