Posts Tagged ‘Allah korkusu’

Bamteli: KORKU, ÜMİT VE FARKLI DERİNLİKLERİYLE NEFİS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz musibetlerden ve keyfiyetini bilmediğimiz için endişe duymadığımız şerlerden koru ve kurtar!..”

Şu dua ile başlayalım: اَللَّهُمَّ عَدْلاً وَقِسْطًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِمَا عَنْ كُلِّ جَوْرٍ وَظُلْمٍ “Allah’ım! Sen’den, adalet duygusu, istikâmet duygusu istiyoruz; öyle ki, bununla bizi her türlü cevir ve zulümden sıyânet ve himâye etmiş olasın.” Adaletin pâyimal olduğu, ayaklar altında kaldığı, hakkın şeytana emanet edildiği, şeytanî duygu ve düşüncelerin bütün insanlara değişik olumsuz/menfi sinyaller gönderdiği bir dönemde, adalete ve istikâmete ne kadar ihtiyacımız olduğunu size söylemek zâid olur. Takdir hisleriniz, mutlaka onu takdir ediyordur.

Bu da bir yalvarış: يَا خَفِيَّ الْأَلْطَافِ، نَجِّنَا مِمَّا نَخَافُ “Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz! Bizi, korktuğumuz şeylerden emin buyur!” Rahmetlik pederim bunu derken وَمِمَّا لاَ نَخَافُ sözünü de ilave ederdi: “Hatta hiç korku bilmediğimiz, korkmak gerektiğini anlamadığımız şeylerden de bizi sıyânet buyur!” Öyle sürpriz şeyler insanın karşısına çıkar ki, bir künde ile, bir el-ense ile insanı yere serer; farkına varamaz insan, hafizanallah. “Korktuğumuz şeylerden sıyânet buyur bizi! Korkmadığımız, fakat korkulacak şeyler vardır, onlardan da bizi himâye buyur!”

Esasen korkmayan insan, zannediyorum, istikâmet mevzuunda mesafe alamaz; farkına varmadan takılır, yollarda kalır. Buna “mehâfet hissi” ve -nüansıyla- “mehâbet hissi” diyoruz. İnsan, daima, Cenâb-ı Hak’tan onu istemeli, “Sen’den haşyet ile ürperen bir kalb istiyoruz!” demeli. إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28) buyuruyor Kur’ân. Evet, Allah’a karşı hakkıyla, yürekten haşyet duyanlar, O’nu bilenlerdir. İlme’l-yakîn bilenler.. ayne’l-yakîn bilenler.. Allah o ufka i’lâ buyursun, hakka’l-yakîn bilenler.. O nasıl ise, öyle bilenler.. korku ne ise, onu öyle bilenler.. mehâfet ne ise, onu öyle bilenler.

O, bir korku ama Akif’in ifadesi ile, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır. / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın… / Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.” Kalsaydı, ehl-i irfan gibi görünen kimseler, kendilerini zulüm çağlayanına salmazlardı ve o çağlayanın kenarlarında, aynen o düşünceyi paylaşmadıkları halde, dilsiz şeytan gibi o müthiş manzarayı seyredenler de olmazdı. Birileri şeytanın güdümünde, onun dediği şeyleri yapıyorlar. Öbürleri de orada bir düğün alayını seyrediyor gibi dillerini tutmuş, seyrediyorlar. Korku, kafalardan silinmiş, gitmiş; dolayısıyla, fazilet hissi, adalet duygusu, hak saygısı ve bunlar gibi değerler, bütün bütün ayaklar altında, pâyimal maalesef.

İnsan, âkıbetinden endişe duyuyorsa, endişe duyduğu şeyden emin olur. Âkıbetinden endişe etmeyen insanın, âkıbetinden endişe edilir!.. İnsan, hayatı boyunca, Hazreti Gazzâlî mülahazasıyla, hep korku içinde tir tir titremelidir. Hak Dostu gibi, “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i Mahşer’de arş-ı mizân.” demelidir. O, “Rahman” diyor; şairin o mevzudaki mülahazasına saygı duyuyorum. O, korkusunu/endişesini ifade ederken, “Rahman” diyerek meseleyi recâ duygusuna bağlıyor. Fakat Kıtmîr, kendi mülahazası açısından, “Ger beni tartarsa, bu günahlarla, Hazreti Deyyân…” diyorum. Deyyân; yapılan her şeyin hesabını soran, insanları sîğaya çeken demektir. “Kırılır arsa-i Mahşer’de mizan.” Böyle bir korku… “Bu günahlarla beni o Mahşer’deki terazi ile Allah tartarsa, korkarım o terazi kırılır.” diyor.

Bu ölçüde bir havf ve mehâbet hissi ile oturup kalkma… لاَ أَجْمَعُ بَيْنَ أَمْنَيْنِ، وَلاَ أَجْمَعُ بَيْنَ خَوْفَيْنِ “Bir kuluma iki emniyeti birden vermem; iki korkuyu da birden vermem!” Bu, kudsî hadis olarak rivayet ediliyor. “İki güveni ve iki emniyeti birden vermem!” Korku fasıllarını burada yaşamışlarsa, orada eminler; burada kendilerini hiçbir şey yapmamış gibi görüyor ve emniyet içinde, reftâre salınıp giderek yaşıyorlarsa, onların âkıbetlerinden endişe edilir. Korkuyu burada yaşamak lazım ki, emniyet oraya kalsın!.. Bütün emniyeti/güveni, dünyevî -cismânî, hayvanî- rahatlığı burada yaşarsa insan, orada -evet- avucunu yalar. Basitçe oldu değil mi?!. Avucunu yalar.

   “Yâ Rasûlallah, Sana kendi hesabıma kıymetli bir hediye ile gelemedim, mazur gör; fakat Senin yolunda dökülen gözyaşlarından bir kâse getirdim, kabul buyur!..”

Bu açıdan, bir yandan havf (korku) olmalı ama bir taraftan da reca (ümit) bulunmalı. Hazreti Gazzâlî, hayat boyu havfın baskın olması gerektiğini söyler; fakat “El el ile, ayak ayak ile el-veda/el-firak ettiği an, can dudağa geldiği zaman, recâ hissi ile coşmalı; insan Allah’ın rahmetinin enginliğine teveccüh etmeli!” der. Bununla beraber, “fuhûl-i ulemâ” (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) dünya hayatı boyunca -havfe öncelik tanımak üzere- recâyı da asla ihmal etmemişler.

İşte o recâ duygusuyla, kendini çok günahkâr gören birisi şöyle der: “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) “Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey’ün kalîl.” Sen’in rahmetinin, rahmet deryanın enginliğine bakınca, günahlarım deryada damla kalır. Bu da “recâ” hissi…

Reca mevzuunda İmam Şâfiî’nin sözünü de biliyorsunuz; diyor ki:

وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي – جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا

تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ – بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” “El, el ile, ayak, ayak ile el-vedâ/el-firak edince, can gelip dudağa dayanınca, ben, ümit merdivenimi, asansörümü Sen’in rahmetinin enginliğine dayadım!” demek suretiyle duygularını seslendiriyor. İşte orası recâ faslı…

İnsan, ümitsizliğe düşmemeli fakat yüreği her zaman korkuyla tir tir titremeli ki, ötede titremesin. Buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm; burada öyle bir havf, haşyet ve akıbet endişesi ile ağlamayan gözler, öbür tarafta gözlerin bilmem neye döndüğü, tırnakların neye döndüğü yerde -öyle bir tabir ile ifade buyuruyor- şakır şakır gözyaşı dökecekler.

Gelin, Allah aşkına, o ağlama faslını burada yaşayalım. En Büyük Hak Dostu’nun ifadesine göre, “Ağlamayan gözden Sana sığınırım!” diyerek, o göz kuruluğuna vedâ ederek, başımızı yere koyduğumuz zaman, o haşyetle, o mehâfetle gözyaşı dökelim. Zira hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Cehennemin o azgın/taşkın şerârelerini söndürecek bir şey varsa, o da mehâfetullah adına dökülen gözyaşlarıdır.” Ve misali ile anlatıyor bunu: Melek, bir kâse, bir bardak içinde bir su ile geliyor. Soruluyor kendisine, “O nedir?” Cevaben, “Sen’den korkan insanların gözyaşı!” diyor. Cehennemin alevlerini, insanların üzerine gelen onun o aysbergler gibi büyük kıvılcımlarını tuz-buz edecek bir şey varsa, o da o gözyaşlarıdır.

Bu mülahazalar, bana, Doktor İkbal’in Lahor’daki hutbesinin sonunda söylediği şeyleri hatırlattı. Hutbesini îrâd ediyor, Osmanlı’nın belli bir döneminde, bir yerdeki bir zaferini alkışlama müstetbeâtü’t-terâkibi içinde; sözün siyakı-sibakı içinde o vardır. Der ki orada: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, ‘Doktor İkbal, bana ne getirdin!’ denilirse şayet, derim ki: Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum; bunu, cihanlara değiştirmem!” Bana böyle bir şey düşse idi, elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki: “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama, Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” Ey Habîb-i Edîb!.. Ey Mahbûb-i Rahman!.. Senin için aşk u iştiyak duygusuyla, اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” mülahazasıyla gözler yaşarmamış ise, kalb ürpermemiş ise, o kalbi de kesip köpeklere bir lokma et diye atmalı!..

Evet, اَلْخَوْفُ وَالرَّجَاءُ Havf ve Recâ. Kul, hayatını bu iki sıyânet serâsı arasında sürdürmeli. Her türlü tehlikeden -o zaman- masûn ve mahfuz kalır. Korkar, tir tir titrer; o titremeler, bütün şeytanî şerareleri kırar. Allah’tan ümit eder, recâ hissiyle O’na yönelir, Allah’ın izni-inâyetiyle ve meleklerin onun kalbine ilahî tayflar taşımasına vesile olur. O ışıklarla, o şualarla doğru görür, doğru düşünür, doğru adım atar, doğruya doğru yürür, doğru yaşar ve doğruların derdiği meyveleri derer. Cennet’i de derer, ırmaklarını da derer, Cemâlullah’ı da derer, Rıdvân’ı da derer; meyve gibi derer. Burada gedâ gibi yaşar fakat öbür tarafta sultanlar gibi yaşamaya mazhar olur.

   Nefisteki cezm tıkanıklığını çözebilen insanlar ötelerden vâridâtla nefes almaya başlar ve gönül inşirahı içinde itminandan rızaya kanat çırpmaya dururlar.

Sâzic (سَاذِج), sade nefis; bu tabiri kullanmamışlar, kullanmakta beis görmüyorum. Bu, “nefs-i insânî” demektir. Fakat onun kendini ilk idrak ettiği dönemde o nefis, “emmâre nefis” oluyor. Sonra “nefs-i levvâme” oluyor. Sonra bazıları araya “nefs-i mülheme” diye bir şey sokuyorlar; o, meleklere açılacak kapıları açmada sırlı bir anahtar gibi oluyor ve onunla kalb kapıları, İlahî vâridata kale kapıları gibi açılıyor.

Sonra “nefs-i mutmainne” geliyor, itmi’nâna ermiş nefis. أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) أَلاَ بِالرِّيَاضَةِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَشْيَةِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ، أَلاَ بِخَوْفِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Bilesiniz ki, kalbler riyazetle oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah haşyeti ile oturaklaşıp itminana erer. Bilesiniz ki, kalbler Allah korkusuyla oturaklaşıp itminana erer.” diyebilirsiniz. Bunlar ile kalb, itmi’nâna eriyor. Sonra iki tane kanadı oluyor böyle doygun bir nefsin; üveyik gibi, “Zâkiye”ye, “Sâfiye”ye doğru o kanatlar ile yükseliyor: “Râdıye” ve “Mardıyye”. O rasathaneye ulaşınca, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını/hoşnutluğunu orada sürekli dillendirip duruyor. Dilimin ucuna kadar uygunsuz bir kelime geldi, “mırıldanıyor” diyecektim; fakat o seviyedeki insanların o mevzuda ifade ettikleri şeylere “dillendirme” denir.

Ve ötesi, daha gelişleri itibariyle, fıtratları tamamen “sâfî”, “Mustafeyne’l-Ahyâr”; “zâki”, tabiatında tamamen tezkiyeye uğramış, bir tezkiye-i nefse âdetâ ihtiyacı kalmamış yüce kâmetlerin mertebesi… Ama gelin görün ki, onlar yine de kendi ufukları itibariyle sürekli nefisleriyle yüzleşmektedirler. Enbiyâ-ı ızâmın o mevzudaki durumlarını siz, rasat ettiniz, gördünüz. Belki o makale ellerine geçen insanlar da orada onların nasıl tir tir titrediklerini göreceklerdir. (Burada Çağlayan Dergisi’nde neşredilen KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU başlıklı makale serisine işaret ediliyor.) Onların daha gelişte öyle bir tezkiyeden geçmiş olmaları söz konusudur Yed-i Kudret ile; öyle demeyelim, Yed-i İnâyet ile, Yed-i Rahmâniyet ile.. ve bir yönüyle, belki misyon vesilesi olarak tezkiyeden geçmiş, saffete ermiş, “Mustafeyne’l-Ahyâr” olmuşlar onlar.

Şimdi “itmi’nân” seviyesine gelen bir insanda, bir yönüyle, “nefs-i emmâre” elini-eteğini çekiyor; bu defa kuyruğunu kısıyor, kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine giriyor. Böyle demek lazım. Fakat fonksiyonunu edâ edemeyince, bazı eh-i tahkik, ona “Öldü, nefs-i emmâre; pılını-pırtısını topladı, kalbden uzaklaştı” demişler. Bazıları da nefsin o halini, “kalbin/Latife-i Rabbâniye’nin emrine girerek, onun ile beraber aynı şeyleri soluklama” şeklinde gösteriyorlar; dolayısıyla “nefs-i mutmainne” oluyor.

“Nefes” tabirini de kullanıyorlar burada; bir nefes, “nefha-i İlahî” demek. Anne karnına ilk düştüğü zaman, bir nefha-i İlahî. Hazreti Mesih, öyle bir nefha-i İlahî ile,.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm da أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.” hakikatinde bir nefha-i İlahîdir esasen. Buna, muhakkikîn, “nefes-i İlahî” de diyorlar. Evet, bunda bir “fetha” farklılığı var, öbüründe cezm farklılığı var; “nefs” (نَفْسٌ) iki hareke ile; bu “nefes” (نَفَسٌ) üç hareke ile, inşirah veren fetha ile ifade ediliyor. Orada bir “cezm” tıkanıklığı var; işte insan, o cezm tıkanığını çözmek suretiyle, “nefs”i, “nefes” yapabilir; nefes-i İlahî, nefha-i İlahî yapabilir, Allah’ın izniyle.

   “Rabbim, şeytanların her türlü kışkırtmalarından ve çevremde olumsuz bir atmosfer oluşturup beni tesir altına almalarından Sana sığınırım.”

Nefs-i emmâre, elini-eteğini çekip insandan uzaklaştığı zaman, âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder. Dünyada hiç düşman olmasaydı, sizin Türkçe olimpiyatlarınızda veya Kültür olimpiyatlarınızda olduğu gibi, beyazın, siyahın, mavinin ve turuncunun birbirine sarılıp ağlamaları gibi, herkes birbiriyle sarmaş dolaş olsaydı, bu kıvamda bulunsaydı, zannediyorum, insanlar savaş/harp adına da hiçbir şey hazırlığında bulunmazlardı. Ama bir yönüyle bir tehlikenin bahis mevzuu olmasına karşı, “Acaba ne yapsak?” deyip her ihtimale hazırlık yapıyorlar. Bunlar, muhtemel tehlikelere karşı kendilerini koruma, isterseniz “usul-i hamse” veya “usul-i sitte”nin korunması adına gerekli olan hazırlığı yapma demekti.

Şimdi, eğer insanın karşısında böyle bir “nefs-i emmâre” olmasa, “sâzic bir nefis”, “sade bir nefis”, nefes u nefhâ-i İlahîden mahrum, tamamen yoksun bir şey olmasa, siz de o mevzuda Cenâb-ı Hakk’a zikir ile teveccüh etmezsiniz. Yok, tehlike yok!.. Onun için Üstad Necip Fazıl’dan aklımda kaldığına göre, o yönüyle, belki nefse rahmet okumak lazım: “İyi ki varsın!” Neden? Çünkü tehlikeni tahattur ettikçe biz, تَوَجَّهْتُ إِلَى اللهِ diyoruz: “Allah’ım, Sana yöneldim!” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا، وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا، وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyoruz.. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diyoruz.. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ diyoruz. Senin gibi can alıcı bir hasmı karşımızda gördükçe veya bildirenlerin bildirmesiyle bildikçe, şerrinden Allah’a sığınıyoruz.

Böyle değişik ayak oyunlarına sahip… Enbiyâ-ı ızâma da saldırıyordu ama onlar masûniyet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, nefs-i zâkiye, nefs-i sâfiye içinde bulunduklarından dolayı, şeytan etraflarındaki bu surlara tosluyor, boynuzları kırılıyor, kuyruğunu kısıyor, inine giriyordu. Yoksa onlara da saldırıyordu. Dolayısıyla onlar da أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyorlardı; رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorlardı. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ، وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ * اَللَّهُمَّ اسْتُرْ عَوْرَاتِنَا وَآمِنْ رَوْعَاتِنَا؛ اَللَّهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِينَا وَمِنْ خَلْفِنَا، وَعَنْ أَيْمَانِنَا، وَعَنْ شَمَائِلِنَا، وَمِنْ فَوْقِنَا، وَنَعُوذُ بِكَ بِعَظَمَتِكَ أَنْ نُغْتَالَ مِنْ تَحْتِنَا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden!..” “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) “Allah’ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle. Allah’ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız. Ey Erhamerrâhimîn!..” Duanın son kısımlarını ben, mütekellim maa’l-gayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile söyledim; esas, mütekellim vahde (birinci tekil şahıs sigası) ile ifade ediliyor.

Enbiya-ı ızâm, Allah’a böyle teveccüh edip sığınınca nefis ve şeytan onlara o kadar zarar veremiyordu. Fakat insan için öyle zararlı, pusuya yatmış bir hasım olduğundan ve çok farklı oyunlar oynadığından dolayı, kalbin kaymasına, Latife-i Rabbâniye’nin -bir yönüyle- dejenere olmasına, belki emmârede uzun zaman kalmasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamasına, itmi’nan ufkuna ulaşamamak suretiyle Râdıye ve Mardıyye’den uzak kalmasına sebebiyet vermektedir.

Râdıye ve Mardıyye, Allah’ın kuldan razı olması, onun da Allah’tan razı olması; herhangi bir hadise karşısında aklına gelen rahatsızlık mülahazasıyla, hemen başını yere koyup رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً demesi mevzuu esasen… Allah, sizden râzı; O (celle celâluhu) razı olmazsa, siz O’ndan razı olamazsınız. O, gelecekte sizin O’ndan razı olacağınızı bildiğinden dolayı, önce Allah’ın hoşnutluğu… Bir Hak dostu diyor ki: “Sen, bizden razı ol ki, biz de Sen’den razı olalım!” O ince espriye dikkatleri çekiyor. Râdıye ve Mardıyye…

   Şeytan kimine sağdan kimine de soldan yanaşır; kimini sâlih amel ve iyiliklerle kimini de günah ve kötülüklerle vurur; onun açık bulacağı her yana uygun ayrı bir tuzağı bulunur.

Dolayısıyla öyle can alıcı bir hasım… Değişik oyunlarla karşınıza çıkacak. Sağdan gelecek bazen. Riya ile, süm’a ile, ucub ile, fahir ile sizi vuracak, siz farkına varmadan. Mesela, ne güzel el-pençe divan durdunuz. Başkasının görmüş olması aklınızdan geçecek o an. Azıcık böyle aklınızın ucundan geçse, “Durduğumu gördü!” falan… Başınızı eğdi, rükûa vardınız: اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَلَكَ أَسْلَمْتُ أَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. Sen Benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.” filan dediniz. Aklınızın yarısından geçti ki, “Duydu!” ve “Anlasın, denmesi gerekli olan şey ne imiş!” falan… Dolayısıyla rükûun da canına okudunuz, o tesbihin de canına okudunuz. Sağdan geliyor, riya ile, yaptığı şeyleri duyurmakla.

Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri idi değil mi? Ebu Musa el-Eş’ârî hazretleri, bir münasebetle Zâtü’r-Rika vakasında çektiği sıkıntıları anlatıyor. Ayaklarındaki kaplar yırtılmış, çoraplar yırtılmış, ayak zarını taşlar delmiş, kanlar içinde… O vaziyette Allah Rasûlü’nün işaretlediği noktada hep yürümüş gitmişler. Sonra bu çekilen şeyleri birine, bir fazilet olarak değil de hikâye olarak anlatmış; sonra bin pişman olmuş: “Keşke anlatmasaydım! Sanki nefsime bir hisse çıkardım gibi!..”

Riya, süm’a, ucub, fahir… Bütün bunlar, şeytanın sağdan gelince oynadığı oyunların neticesi… Mesela, yanlış yorumlanan اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü. Siyasîlerin çok kullandığı bir şeydir bu. Çalım, büyük görünme… Birileri size karşı büyük görünüyorsa… Özür dilerim, ben ayağımı ayağımın üstüne atmasını bilemiyorum. Bazen bu misali vermek için bir arkadaşa rica ediyorum, “Şunu bir bunun üstüne koysanız!” Fakat maşallahı var onların, o mevzudaki temrinâtları çok; böyle rahat hemen atıyorlar. اَلتَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ صَدَقَةٌ “Büyüklenene karşı büyüklenme sadakadır.” falan diyorlar. Şeytan oyununu oynuyor orada; hiç farkına varmadan, büyükleniyorsun sen orada ve kendi kendine teselli oluyorsun: “Kibirliye karşı kibirlendim!” Kimini de ucub ile vuruyor, “iç beğeni” demektir bu. Bu da sağdan gelmedir; sağdan gelir, oyunu çok şeytanın…

Soldan geliyor; me’âsî ile geliyor, mesâvî ile geliyor, bohemlik ile geliyor.. gözü, haramda kullanıyor.. ağzı, haramda kullanıyor.. gıybet ettiriyor, iftira ettiriyor.. kalemi, haramda kullanıyor.. önündeki daktilonun veya her ne ise, bilgisayarın tuşlarını haramda kullanıyor… İftira ediyor: “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı!” Vallah da yalan, billah da yalan!.. “Falan ölmüş, bilmem nesi hâlâ konuşuyor!” Yalan!.. Dolayısıyla soldan geliyor. Hayvanî hisleri, garîze-i beşeriye ve cismâniyeyi tahrik etmek suretiyle, gözü kendi hesabına kullanıyor. “Az bir göz banyosu yapalım!” Özür dilerim; “Göz banyosu yapalım!” diyor. Menhiyâta kulakları açıyor, ardına kadar, kale kapıları kadar; “Az dinleyelim bunları!” diyor. Gıybet etme ne kadar günah ise, onu gönül rahatlığı ile dinlemek de o kadar günahtır. Kur’an-ı Kerim, “Uygun olmayan bir şey söylendiği zaman, terk edin orayı; uzaklaşın!” buyuruyor. Ama şeytan aynı zamanda ağzı-dili de o istikâmette kullanıyor.

Oysaki her uzuv ve nimet -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh” istikâmetinde kullanılmalıdır. Allah’ın lütfettiği uzuvları ihtimal hesaplarına göre, riyazî mülahaza ile sebeplere vermenin imkânı yoktur. Allah’ın lütfettiği sadece bu yüz… Hatta şimdi arkadaşlar, burnun fonksiyonlarını, kulağın fonksiyonlarını, dahası iç kulak, orta kulak, dış kulak gibi kısımlarının her birinin fonksiyonlarını, ağzın fonksiyonlarını anlatırken birer mücellet ifade ediyor. Beyne dair bir yazı yazdıkları zaman, daha açık görülüyor ki, bunu ihtimal hesaplarına göre tekâmüle, evolüsyona, mutasyona falan vermek, mümkün değil. Fakat şeytan… Şeytanın ayak oyunları… Hafizanallah.

Allah, gözü niye vermiş? Mesela, tekvinî emirleri, kâinat kitâb-ı kebîrini mütalaa edesiniz diye. Neden? Çünkü Kur’an-ı Kerim -esasen- kulaklara seslenirken, ona Usûluddin’de “mesmûât” deniyor, onu dinlemek gerekiyor; öbürüne de “mubsarât” deniyor. Bunlar, omuz omuza verdikleri zaman bir mana ifade ediyor. Tekvinî emirlerin analiz edilmesi, hallaç edilmesi… Bu tabiri Üstad Necip Fazıl kullanırdı; “Tekvinî emirleri hallaç etmişler!” derdi. Analizler müthiş; fakat bir yönüyle mesaj dine dayandırılmayınca, felsefede mesele o dinî disiplinlere dayandırılmayınca, çok defa falsoya kayabilir. Dolayısıyla Natüralizme kaymışlar, Pozitivizme kaymışlar; kaymışlar, kaymışlar.

Gözün mubsarâtta kullanılması lazım; kulağın mesmûâtta kullanılması lazım. İkisinin, kullanıldıkları bu şeylerden bir kap içinde -bir yönüyle- bir bulamaç yapmaları lazım. O tahlili, böyle bir terkibe tâbi tutarak, yani analizi senteze tâbi tutarak bir şey çıkarmaya çalışmaları lazım. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân diyor ki: “Sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Sensin yalnız ey Kelâm-ı İlahî olan Kur’an!.. Evet, uzuvlar “mâ hulika leh”e uygun kullanılmayınca, şeytan bu defa sol taraftan öyle geliyor.

   Biz, kökü mazide bir âtîyiz; maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesinin yıkılışına sebebiyet vermiş oluruz.

Şeytan önden geliyor: Bir yönüyle, ileriye matuf şeyler mevzuunda, içine türlü türlü şeytanlıklar atıyor senin. Öleceksin, kabre gireceksin, Berzah hayatı var, Berzah’ın kendine göre projektörleri var, Mizan hayatı var, Mahşer hayatı var, Terazi var, kantar var, Sırat var, açılacak Cennet kapıları var veya Cehennem kapıları var. O “dinî siyaset” falan diyenlerden bir tanesi, çok yakın bir arkadaşımıza -belki hâlâ burada, şu anda içinizdedir- bir şey söylüyor. “Ben dindarım; esasen dini hayata hâkim kılmak istiyoruz. Kanunlarla bunun etrafında surlar ördürmek suretiyle ilişilmesini engellemeye çalışıyoruz!” iddiasında bulunan o şahsa, arkadaşımız dünya, ukbâ, ahiret, hesap, mizan falan anlatınca, o diyor ki: “Yahu siz gönlünüzü çok uzak şeylere bağlamışsınız; asıl mesele, bu dünya!” Şimdi bakın, şeytan ileriye matuf, insanı kör haline getiriyor. Evet, Kur’an-ı Kerim, açıktan açığa, وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (İsrâ, 17/72) buyurur. Kim burada kör yaşar, görülmesi gerekli olan şeyleri görmezse, görülmeyecek şeylere göz açar, dolayısıyla kör yaşarsa, öbür tarafta da kör olarak haşrolur. Mukabeledir bu; oradaki körlük ne ise, o. Hafizanallah, hiç farkına varmadan tepe-taklak bir gayyaya yuvarlanacaktır.

Şeytan, arkadan da gelir vurur. Bakın, çok oyunları/taktikleri var mel’ûnun. Biraz hissediyorum ben; sizin içinizde ehl-i irfan vardır, onlar daha derinlemesine, bu meretin ayak oyunlarını biliyorlardır ama benim de başım dertte; günde kaç defa Cenâb-ı Hakk’a sığınıyorum. İnanın odamdan çıkıp buraya gelinceye kadar kaç defa, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ diyorum; kaç defa, “Allah’ım! Şeytanların hemzinden, lemzinden Sana sığınırım; onların ayak oyunlarından Sana sığınırım!” diyorum.

Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor. Senin kökün tâ “Ezel”e dayanıyor; İlm-i İlahî’de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a dayanıyor; “Ehadiyyet” tecellisi ile أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي fehvasınca, O’na dayanıyor. Sonra hükmünün, peygamberler manzumesinin kâfiyesi olması itibariyle, Hazreti Muhammed’e dayanıyor, o Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra, Ebu Bekirler ile, Ömerler ile, Osmanlar ile, Aliler ile, عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” ile, çok mükemmel bir mazi meydana getirilmiş. Mazin o, geçmişin o!.. Senin, arkanda bıraktığın şey, o!.. Sonra değişik devletler gelmiş; içinde, gerçekten sahabî ayarında insanlar yetişmiş. Bir Ömer İbn Abdülaziz’i, bir Hâdî’yi, bir Mehdî’yi, bir Orhan Gazi’yi, bir Osman Gazi’yi, bir Süleyman Şah’ı, bir Murad Hüdavendigâr’ı, bir İkinci Murad’ı onlardan geri göremezsiniz. Tam arkalarında; o ayağını kaldırırken, o oraya basıyor gibidir. İçlerinde böyle babayiğitler, devasa insanlar yetişmiştir, Allah’ın izniyle. Mazin bu senin!..

Yahya Kemal’in -Tevfik Fikret’e karşı- ifadesiyle, “Ne harabîyim, ne harabâtiyim / Ben, kökü mazide bir âtiyim.” Biz, kökü mazide bir âtîyiz. Şimdi maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesi yıkılır. Evet, bu da şeytanın arkadan gelmesi demektir, hafizanallah.

Yine şeytan “Tepelerine inerim, düşünce karışıklığına sebebiyet veririm!” diyor, Vesveseli insanlar gibi, şüphe ve tereddütlü insanlar gibi… Sofistler, septistler demiyorum. Kur’an-ı Kerim, إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ “İşkilli bir şekkin, kötü zanna düşüren ümitsiz bir şüphenin içinde bocalayıp duruyorlardı.” (Sebe’, 34/54) diyor, onların içlerini anlatma adına. Yani, sadece “şekk” de değil, “tereddüt” de değil; aynı zamanda “reybî”. Eskiler usûl kitaplarında, felsefe kitaplarında “reybî” derlerdi, o septistlere, sofistlere.

Evet, şeytan değişik düşünceler pompalamak suretiyle, bir yönüyle, senin nöronlarını kirletir, kuvve-i hafızanı kirletir; dolayısıyla seni -esasen- konsantre olman gerekli olan noktadan uzaklaştırır, farkına varmadan.

Alttan gelir; bilemiyorum, çok daha farklı bir oyun seni alttan vurması. Onun için, “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” buyuruyor Efendimiz; “Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım!” Nasıl pusuya yatmış, belli değil. Evet, bu, şeytan…

   Bazen olur ki, nefs-i emmâre kalb ve ruhtan elini eteğini çeker; fakat âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder.

Gündüz, orada arz ettim: Şârânî hazretleri diyor ki, “Şeytan ile karşılaştım, onunla mücadele ettim. Bana dedi ki: ‘Sen, benimle başa çıkamazsın!’ Ben, mücadele ederken çok zorlandım ve terledim! Bana -yine- dedi ki: ‘Siz, ne yaparsanız yapınız, Sahibi, kıyamete kadar bana izin verdi. Elli türlü ayak oyunuyla her zaman sizin karşınıza çıkacak, hiç bilemediğiniz şekilde sizinle meşgul olacağım!’” Aynı şeyi çok farklı ifadeyle, Tüsterî hazretleri de söylüyor. Bunların ikisi de devasa, büyük insanlar: “Karşıma çıktı, ‘Onu yendim’ diyemem; fakat beni terletti!” diyor. İnsanı terletecek bir şeydir; fakat gırtlağına kadar ter içinde olan insanlar veya böyle bir terleme lüzumunu duymayan insanlar, o mevzuda nakavt olmuşlar ama farkında değiller, hafizanallah.

Şimdi geriye dönelim: Bakın, şeytan, esas bu mevzuda; nefis, şeytanın insan içindeki borazanı veya sinyallerini gönderdiğinde sinyal çözen bir sinyal müşkil-küşâsı. O, “di-di-dâ-dıt / dâ-dâ-dıt” yapıyor; nefis de orada “Bu, F.G demek.” diyor, hemen çözüyor onu. Dolayısıyla insanın bütün letâifine pompalıyor şeytanın sinyallerini, hafizanallah. Böyle bir mekanizma…

Siz, böyle bir mevzuda, bir taraftan “zikrullah” ile, bir taraftan “murakabe” ile, bir taraftan “riyâzât” ile manen beslenip sağlam duracak, bir taraftan da kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, “sır” hayatını temâşa eden, “Râdıye-Mardıyye” mülahazaları ile oturup-kalkan insanlar ile postnişin olmaya, onlar ile oturup kalkmaya bakacaksınız ki, bu, “eşerr-i eşrâr” (şerlilerin en şerlisi) olan şeytanın, dolayısıyla nefs-i emmârenin şerrinden emin olasınız.

Ama bir gün, bir yönüyle ona bu huylarını terk ettiriyorsunuz; işte bu yollar ile terk ettiriyorsunuz. Dolayısıyla hasmınız yok olmuş gibi oluyor. Ben, bir başkasında görmedim onu; fakat Hazreti Pîr, nefs-i emmârenin, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devredebileceğini ifade ediyor. Diyor ki: “Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazâtını âsâba devreder. Âsâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür.”

Dolayısıyla insan olarak yaratıldığımızdan, her zaman hata ve günaha açık bulunuyoruz. Bakın Hazreti Âdem’de de var bu mesele; Efendimiz buyuruyor ki: كُلُّ النَّاسِ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ اَلتَّوَّابُونَ “Her insan hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir.” Bütün insanlar, hataya açıktırlar; fakat hataya açık olan bu insanların en hayırlıları, hemen o hatalarını “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile, o kurnalara koşarak arınmaya bağlamış olanlardır. “Âdem, hata etti, evlatları da etti.” Onunki zelle idi. Efendimiz, genetik bir şeye dikkati çekiyor; insanın genlerinde var bu.

Şimdi, dolayısıyla o nefs-i emmâre, “Eyvallah!” diyor size, alıyor pılını pırtısını, uzaklaşıyor sizden. Fakat o, kendi misyonunu âsâba, hassasiyete, beşerî garîzelere tevdi ediyor. Dolayısıyla insanda yine şehevî hisler var, beşerî garîzeler var, hafizanallah. Tâ âhir ömre kadar mücadele, icap ederse mukâtele/muhârebe devam etsin diye… Fakat nasıl yapacak insan o muharebeyi, mücadeleyi? İşte kendisini sürekli zikrullaha verecek, duaya verecek, evrâd u ezkâra verecek; ibadet u tâatini aksatmayacak; az yiyecek, az içecek, az uyuyacak, ten mezbelesinden vazgeçecek, dil gülşenine uçacak. Sonra da “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler!” diyecek. “Hak, şerleri hayr eyler / Sen, sanma ki gayr eyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

Bamteli: “Hakkın Hatırı Âlîdir!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır!”

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Hikmetin başı Allah korkusu, Allah saygısıdır.” M. Akif bu hakikati nazmen dile getirir: “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.”

*İnsanı a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkaracak olan vesile onun her zaman Allah’la münasebet halinde bulunmasıdır; her zaman O’nun huzurunda bulunuyor olma mehabetiyle, mehafetiyle oturup kalkma derinliği sergilemesidir.

*Mehâfetullah, mehâbetullah, Allah saygısıdır ki insanı gerçekten zirveleştirir ve kâmil bir insan haline getirir. Hareketlerde denge istiyorsanız o sayede olur. O sayede insan yanlışından geriye döner. O sayede insan hakka saygılı olur. O sayede insan âdil olur; hak ve adaleti her şeyin üstünde tutar; “Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilemez!” der.

Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır

*Allah ile irtibatı olan insan da zaman zaman yanlış yapabilir. Fakat o bir yanlış yaptığı zaman hemen geriye adım atmasını bilir. Hatta o, şayet heyet-i İslamiye-i ictimaiyeye, heyet-i İslamiyeye ve insaniyeye zarar verme meselesi söz konusu değilse, kendi doğrularından geriye adım atmasını bilir. “Ben böyle doğru biliyordum bunu; Kitab’ı, Sünnet’i de böyle anlamıştım. Ama kalbine, düşüncelerine, ufkuna inandığım bir insan bana şöyle dedi. Bu benim kabulüme göre doğru değil gibi ama insaniyete ve İslamiyete çok ciddi bir zarar olmadığına göre, ben burada geri adım atmalıyım.” demesini bilir. Zira başkalarının fikrine, hususiyle kolektif şuura, istişare şuuruna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır.

*Allah Teâlâ, Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي اْلأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159)

*Bu âyet-i kerime Uhud Savaşı esnasında yaşanan geçici bir sarsıntı sonrası en kritik bir anda şeref-nüzul olmuştur. Şöyle ki: Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.

*Hatta Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. İşte ashabından özellikle gençlerin ısrarı neticesinde Uhud’a çıkan Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, yetmişe yakın sahabe-i kiramın da (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği bir zamanda Cenâb-ı Hak yukarıda zikredilen âyet-i kerimeyi indirmişti.

“Onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri yine onlarla müşavere et.”

*İzafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celâluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emretmişti: Habib-i Edibim! Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin. Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi. Ey Habib-i Edibim! Bir de onların içtihat hataları oldu. Dolayısıyla فَاعْفُ عَنْهُمْ Sen affet onları! وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile!

*Kur’ân-ı Kerim’in,  إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, okçular tepesindeki sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat, her şeye rağmen Cenâb-ı Hak istişareyi emretmişti: وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ Meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Bu esnada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilahi emir gereği ashabıyla yine meşverette bulunmuş, onların gönüllerinin itminanla dolmasına vesile olmuş ve Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu.

Mü’min kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğmeli ve doğru karşısında geri adım atabilmelidir!..

*Görüleceği üzere, İnsanlığın İftihar Tablosu meşverete riayet ederek kendi düşüncesinden -tabiri caizse- geriye adım atıyor. Bize ne olmuş ki bir kısım doğrularımızdan geriye adım atmayalım?!. Bu, başka insanlara saygı göstermenin, onların da doğru düşünebileceğini ve o düşüncelerin de bir işe yarayabileceğini kabul etmenin ifadesidir.

*Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Çünkü Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir te’vil ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde, açık ve net olarak, istişareyi Müslümanların zarurî vasfı olarak zikretmiş ve onun, hayatın bütün birimlerinde vazgeçilmez bir esas olarak uygulanmasını inanan gönüllere emretmiştir.

*Kur’an-ı Kerim,

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ, 42/38) beyan-ı sübhanisiyle, meşvereti namaz ve infakla birlikte zikretmek suretiyle onun, mü’min bir toplum için en hayatî bir vasıf ve ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu hatırlatmıştır.

“Seni dinlemiyoruz ve sana itaat etmiyoruz!..”

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün üzerinde yeni bir elbiseyle hutbeye başlayıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz!” diye bağırmış ve sözüne şöyle devam etmişti: “Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” Hazreti Ömer, minberde hiç tavrını bozmadan meseleyi açıklaması için oğlu Abdullah’a söz vermiş; o da, babasına kendi hissesini verdiğini ve bu iki pay birleştirilerek halifeye bir elbise diktirildiğini anlatmıştı. İtiraz eden adam bu açıklamayla tatmin olmuş, adeta coşmuş ve memnuniyetle “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا (Nisâ, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

Hazreti Ömer’in Tevazu ve Mahviyeti

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

Mütekebbir, herkesi tasmalı köle gördüğünden en küçük muhalefeti ihanet sayar!..

*Her türlü şerrin anahtarı kibir, her türlü hayrın anahtarı da tevazudur. Hazreti Pir-i Muğan’ın ifadesiyle, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir; küçüklüğün emaresi de tekebbürdür, burnunu dikmektir, kendini kast sistemine göre en üst basamakta saymak ve başkalarını da halayık gibi, kapıkulu gibi, tasmalı köleler gibi görmektir. Dolayısıyla da mütekebbir, kendisine muhalif bir şey söylenince veya yanlış bir davranışı yüzüne vurulunca, onu ihanet saymak suretiyle intikamkârâne bir duygu ve bir düşünceye kapılır; ifrit gibi o insanların üzerine saldırır. Allah parçalayıcı bir diş verse onu bile kullanmak suretiyle, bir salya verse onu da yüzlere atmak suretiyle intikam almak ister; bu hisle çok ciddi bir gerilime geçip yürür. Bu da kibrin, büyüklenmenin, egoizmin, egosantrizmin, narsisizmin dışa vurmasıdır.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat Sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez Sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

*Ey meşveretsiz iş yapan Yezidler, Haccaclar, Tiranlar, Nemrutlar; bildiğine hareket eden ve müstebidâne hareket eden bahtsızlar; tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunan, haknâşinas, hak bilmez talihsizler!.. Bu tablolar nuranî birer levha gibi sizin kör gözlerinize, sağır kulaklarınıza sokulsun!.. Belki kalblerinizde İslamî bir heyecan uyarır; yanlışlardan vazgeçer ve istikamete yönelirsiniz!..