Posts Tagged ‘Akl-ı selim’

Bamteli: HUZUR VESİLELERİ VE SOHBET-İ CÂNÂN

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İnsan, akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-u selim, hiss-i selim birleşik noktasında Rahmeti Sonsuz’un himayesine sığınacağı ve O’na yürekten teslim olacağı âna kadar gerçek huzuru bulamaz.

Akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-i selîm… Bir dördüncüsünü daha ekliyorum son zamanlarda: Hiss-i selîm. İnsanları huzura bâis üç unsur, bununla dört unsur olur.

Akl-ı selîm: Değişik şeyler ile kirletilmemiş, başka şeyler bulaştırılmamış, muhakeme merkezi diyebileceğimiz, kalbin/latîfe-i Rabbâniyenin yoldaşı, işleyen bir sistem… Malumatını sürekli kalbe akıtan; dönen değirmen taşlarının ambara un akıttığı gibi, tefekkür, tedebbür, tezekkür, teemmül çarklarını çevirerek sürekli kalbî dünyamıza bir şeyler aktaran ve ondan (kalbden) mesajlar alan… Böyle bir şey, selîm akıl; kirlenmemiş, dünyevî levsiyât ile kirlenmemiş, siyasî mülahazalar ile kirlenmemiş, beşerî arzular ile, garîzeler ile kirlenmemiş, -içinizde öylesi yoktur- hayvanî hisler ile kirlenmemiş… “Garîze-i beşeriye” diyoruz, günümüzde “bohemlik” tabiri daha çok o duyguyu ifade için kullanılıyor.

Akıl selîm olunca, kalb de selâmete selâm durur: “Gelen mesajlar, bu olduğuna göre ve bu şifrelerin çözülmesi beni bu noktaya yönlendirdiğine göre, bana düşen şey de şudur: Yüzüm hep o “Şemsü’ş-şümûs’a (celle celâluhu) müteveccih olmalı, kalbimin atışında sürekli O duyulmalı veya nabızlarımda O duyulmalı, kalbimin ritimlerinde O duyulmalı!..”

Çok iyi bildiğiniz bir söz: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân, kıssa-ı Cânân olsa!” Ben biraz onu değiştireceğim: “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân / Sohbetimiz hemen her zaman, olsa sohbet-i Cânân!” Hep Cânân’dan bahsedilse!.. “Can” isteyenlerin, cana takılanların, “Cânân”dan bahsetmeleri yalandır! Cânân ile hemdem olanlar, canlarını da -bir yönüyle- Cânân’ın bir aynası haline getirmişlerdir; cân, Cânân’a ayna olmuştur; hep O’na ait şeyleri müşahede eder gibi olur.

Rûh-i selîm: Bu cismâniyetten çıkma, hayvaniyeti bırakma, kalb hayatına yükseldikten sonra “nefha-i İlahî” olan ruh ufkuna yükselme… Onu ifade ediyor; onun da selîm olması lazım. Ruh, çağın levsiyâtı ile kirlenmiş ise şayet, vâridât ne kadar zengince olursa olsun, o kirlerden sıyrılamaz. “Takva önlüğü” ile korunmalıdır; esasen üstünü kirletmemek için, sürekli o önlüğü dimağının önünde taşımalıdır. Takva önlüğü ile… Akıp gelen dünyevî kirler, beşerî kirler, nefsânî kirler, hevâî kirler dökülecek ise, ona dökülmeli, zihnimizi kirletmemeli, kalbimizi kirletmemeli!..

Ve bütün bunları doğru duyma, doğru hissetme, “hiss-i selim” ister. O hissin varacağı husus da “ihsas”lardır; artık akıl ile, mantık ile değerlendirilmesi çok zor olan, bir yönüyle kalbin dilinin çözüldüğü, insanın farkına varamayacağı şekilde bir ney sesiyle daima O’na ait nağmeler dinlediği bir âlem, “ihsas âlemi” ve onun insan tabiatına mal olup tabiatın bir derinliği haline gelmesi… İsterseniz ona, sizi hep O’na yönlendiren “dürtüler merkezi” diyebilirsiniz; “dürtü” kelimesi, hafif düştü; “sevkler, emirler, itmeler merkezi” diyebilirsiniz.

“İhtisas” hissin ötesinde… Dil kuralları açısından, yani Sarf/İştikak açısından baktığınız zaman, bir şeyi hissetme, duyma, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle onu doğru okuma, doğru anlama demektir. O meselenin tabiata mal olması, tabiatın bir derinliği haline gelmesi, o meselenin daha derincesi de ihtisastır. İnsanda o “ihtisas ruhu” hâsıl olunca, insan, yemeye, içmeye ve başka beşerî arzulara ihtiyaç duyduğu gibi, yapması gerekli olan şeylere ihtiyaç duyar; onların arkasındaki ilahî emirleri mülahazaya almadan, sevk-i tabiî ile hep onlara doğru itilir, o ihtisas ufku itibarıyla… Anlaşılmayan yanı var mı?!. O ufuk ile baktığı zaman meselelere, yemeye, içmeye ve sâir -geniş dairede- beşerî arzulara ihtiyaç duyduğu, onların üzerine yürüdüğü gibi, Allah’ın “Namaz kılın, oruç tutun; karşımda el-pençe divan durun, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğunuzu edâ edin, karşımda asâ gibi iki büklüm olun, ‘Yetmedi!’ deyin, secdeye kapanın!” manasına bu mevzudaki emirlerini -evvelen ve bizzat- nazar-ı itibara almadan, “O, Allah; ben de O’nun âzâd kabul etmez kuluyum!” deyip kullukta bulunur. İçten gelen istekler ile, arzular ile… “Dürtü” sözü de onu bir manada ifade ediyor; fakat “itme”ler ile, “sevk etme”ler ile o vazifeyi yapma, işi o ölçüde tabiatın bir boyutu haline getirme mevzuu ihtisas oluyor, hissin ötesinde.

   “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir?!.”

İnsan, his dünyasında selâmete ererse, kirliliklerden uzak kalırsa, ihtisasa doğru ciddî kapılar aralamış olur ve “Allah’a dostluk” yolu (velâyete giden yol) da ondan geçer. اللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır).” (Bakara, 2/257) Allah, onların dostudur; onları karanlıklardan, değişik nefsânî, cismânî, hayvanî, tabiî karanlıklardan çıkarır ve Kendi ziyâ-ı nuru ile nurlandırır. İnsanın gideceği bir yolda, bin tane projektör yolu o kadar aydınlatamaz. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ Allah, Nûru’s-semâvâti ve’l-ard’dır; göklerin ve yerin Münevviridir, Nurlandıranıdır.

Evet, insan, otururken, kalkarken, konuşurken, dudakları kıpırdarken, hatta kulaklarına bir şeyin gelmesi söz konusu olduğunda hep O’nu arzulamalıdır. “Keşke o (O’nunla irtibatlı) nağmeler gelse!” mülahazası ile yaşamalıdır: Keşke o nağmeler gelse!.. Biri gelse, bana dese ki: “Cânan dileyen, dağda-i câna düşer mi? / Can isteyen, endişe-i Cânân’a düşer mi?!.” O’nu dinlesem ve hemen eğilsem o istikamette; Cânân’a doğru eğilsem!.. Canına takılı gidenler, Cânân yolundan sapmaya maruzdurlar, hafizanallah. O canı; Cânân’ın emrine, Cânân’ın güdümüne vermek lazım. “Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz / Bize namus lazım değil / Ey dil ki, bu iş şâna düşer mi?!.” Sen meseleye öyle bak!.. Fakat o yola girenler, oturur-kalkar hep “Cânân!” der dururlar, “Cânân, Cânân!..”

“Kaşındır ‘Kâb-ı kavseyni ev ednâ’ / Yüzündür Sûre-i Rahman, nedendir?!” Alvar İmamı diyor: “Sana, Cânân, gönül hayran nedendir / Cemâlin gün gibi rahşan, nedendir / Kaşındır ‘Kâbe kavseyni ev ednâ’ / Yüzündür sûre-i Rahman, nedendir?!.” Sa-na Câ-nân, gö-nül hay-ran, ne-den-dir?!. Cemâlin gün gibi rahşân (pırıl pırıl) nedendir?!. Kaşındır “Kâb-ı kavseyni ev ednâ.” Yüzündür Sûre-i Rahman, nedendir?!. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için söylenmiş sözler, “Mir’ât-ı Mücellâ” için. “Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” demişler, sallallâhu aleyhi ve sellem.

İnsan, aklını, kalbini, ruhunu, hissini, ihtisaslarını hep bu istikamette, ciddî bir metafizik gerilim içinde tutar ise, zannediyorum, öyle bir dünyanın içine, onlar ile çevrili, surlar ile muhât bir dünyanın içine girmiş olur ki!.. İstanbul’un surları ne oluyor? Roma’nın surları ne oluyor?!. Öyle çevrili surların içine girmiş olur ki, şeytanî duygular, beşerî kirli mülahazalar akıp içeriye giremez, Allah’ın izniyle. Çünkü o kapıları bu duygular kapamıştır; arkasına da sürgü vurmuşlardır ve kalbleri şöyle bağırıyordur: “Beyhude yorulma! Kapılar sürmelidir!..” Bey-hu-de yo-rul-ma, ka-pı-lar sür-me-li-dir!..

   Kötülükler karşısında sabredip mukabele yerine af yolunu seçmeli; zihin kütüphanesini tertemiz fikirlerle donatmalı ve kalb hazinesini selim duygularla nurlandırmalı!..

Günümüzde zihinleri kirleten, akılları kirleten, hisleri kirleten, duyguları kirleten o kadar çok hâdise var ki!.. Hiç farkına varmadan, şu size dırıltı eden insan da o türlü akıntılara kapılarak, bazen birilerinin deyip-ettiği şeyleri tekrar etmek suretiyle, hiçbir faydası/getirisi olmayan vadilerde beyhude dolaşıp duruyor. Gül bahçesinde reftâre gezmek var iken, ayaklarına diken bata bata hâristanda dolaşıp duruyor!.. Hadiseler öyle şiddetli akıyor, öyle çirkince üzerimize geliyor ki, nefis diyor: “Sen buna mukabele etmeyecek misin?!” Gıybet etmişler, yalan söylemişler, bağışlayın “Kelb!” demişler: “Tahir efendi bana ‘Kelb!’ demiş / İltifatı bu sözde zâhir durur / Zira mezhebim Mâliki benim / Mâliki mezhebine göre kelb, Tâhir’dir.” Cinas… Meseleyi iç mülahaza ile, böyle savmak suretiyle bence ona hiç girmemek lazım. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)

Üzerinize gelen bilmem kaç kanatlı, kaç buutlu belâ ve musibet karşısında, o yüksek karakterinizin gereği ne ise onu sergilemeli ve başkalarının karakterlerine göre hareket etmemelisiniz!.. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84)  Herkes karakterinin gereğini sergiler ve kim ne sergiliyor ise, sergiye ne koyuyor ise, Allah, onu bilenlerin en iyi bilenidir!” Şimdi Allah biliyor ise, bence, o sergide öyle şeyler sergilemeli ki, nezd-i Ulûhiyette kabule karîn olsun; rızanın kapısının tokmağına dokunsun; çehresine bakıldığında o mülahazanın, onda Rü’yet-i Cemâlullah’a aşk u iştiyak okunsun, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’a aşk u iştiyak okunsun!..

El-âlem şöyle demiş, böyle demiş… “Müsvedde!” demiş, bilmem ne demiş; falan demiş, filan demiş… “Sen de müsveddesin!” demek suretiyle hemen mukabelede bulunmamalı!.. O, karakterinin gereğini yapmış; Allah onu, o seviyede tutuyor, belki acınacak durumda. Ne diye kendi seviyene kıyıyorsun!.. Senin kalbin Allah ile irtibatlı, hislerin dupduru, mantığın hep O’nun için çalışıyor ve kalbinin ritimlerinde hep O duyuluyor. Nabızların ciddî dinlense, adeta “Hû, Hû” sesi duyuluyor.

Alvar İmamı gibi… O, böyle “Lâ ilâhe illallah!” derken, bizim gibi demiyordu; hani, bazılarınız diyorsunuzdur belki. Nefiyden sonra “illa” ile gelen istisna; esas, mazmunu ifade eden odur; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ ifadesinde de “Allah” ikrarıyla mana tam oluyor. Kalb, bu ikrarla ritme giriyor; onun kalbine kulağınızı verdiğiniz zaman anlıyorsunuz ki farklı atıyor kalb. Yüz elli mi atıyor, iki yüz mü atıyor?!. Hazret bir gün hastalanmış, doktor onun nabzını dinlemek istiyor: “Efendi hazretleri! Şu kalbinizin hızını, vitesini biraz düşürseniz de ben gerçekten ne atıyor, onu alabilsem!” diyor. Kalb, bu şekilde, böyle atıyor ise, zannediyorum, o zaten gelen şeyleri -“İrdeme” tabirini kullanıyor musunuz?- irdiyordur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ellerini böyle yaparak, dünyaya “Git, bana kendini kabul ettiremezsin!” dediği gibi, “Git! Bana kendini kabul ettiremezsin!” diyordur. Evet, onu itmek lazım…

Şimdi el-âlem, karakterinin gereği olarak, levsiyâttan bir kısım şeyleri size doğru fırlatıyor. Bir kısım lehviyât merkezleri var; tasrih etmeyeceğim, başkaları rencide olur. Bütün bunlar, deyip ettikleri şeyleri dünyanın dört bir yanına yayıyorlar. Farklı şekilde, allıyorlar, pulluyorlar, metalarına rağbet uyarmak için ellerinden gelen her türlü propagandayı yapıyorlar. Çok kimse, bunun ile zehirleniyor. Fakat gönlünü Allah’a vermiş, kaptırmış, o işin Mecnun’u olmuş, Ferhat’ı olmuş, Vâmık’ı olmuş bir insanın gözü Mahbûb’undan başkasına kaymamalı!.. O’nun dediklerinin, ettiklerinin dışındaki şeylere kulak kapalı kalmalı!.. Kalb, onları duymamalı!.. Ve insan, onları hiçbir zaman mülahazaya almamalı!..

   İm’ân-ı nazar ve konsantrasyon marifet ve muhabbetin anahtarıdır; kalb ve zihin dağınıklığı, en önemli gâye-i hayâl olan Allah rızasına dikkat kesilmeye bile manidir ve insanı, tevcîh-i nazar etmesi gereken böyle bir hedeften dahi uzaklaştırır.

Güzel mülahazalarda konsantrasyon sayesinde, O’ndan gelen tecellîler, sizi sürekli bir tecellî sağanı altında bırakır. Fakat siz, ne kadar uzak duruyor iseniz, hafizanallah, O’ndan uzaklaşmış olursunuz. O, yakındır. Gelin, Allah aşkına, o yakınlığı kendi uzaklığınıza kurban etmeyin!.. “Kulum, bana bir ayak gelir ise, Ben, bir adım gelirim!” diyor. Bu, mukabeledir; Allah, “adım atmak”tan, “gelmek”ten münezzehtir. Allah, o türlü yaklaşmalardan münezzehtir; O, her zaman bize yakındır, en yakındır: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin şah damarınızdan daha yakınım!” Uzaklık kime ait? Cismanî, nefsânî, hevâî arzularına takılmış insanlara… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” Değişik vadilerde dolaşıyor; Güzel’den cüdâ (ayrı) düşmüş. Senin O’na karşı yapacağın şeyler, kendi uzaklığını aşmak ve O’nun yakınlığına ulaşmak… O, yakın. Fakat senin uzaklığın, senin elin ile, sun’î, senin yaptığın bir şeydir; onu aşmadıktan sonra ulaşamazsın! Ama bir şeylere takılıyorsan, elin-âlemin dediğine takılıyorsan, meclisini ve arkadaşların ile muhaverelerini elin-âlemin meclisleri kirlettiği gibi, sen de onlarla kirletiyorsan, uzaklığını aşamazsın, O’na yaklaşamazsın, hemdem olamazsın, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ile postnişin bulunamazsın!..

Bütün bu mazhariyetlerin arkasında, konsantrasyona ihtiyaç var. Siz, bir şeye -eskilerin ifadesiyle- im’ân-ı nazar etmiş iseniz, gözünüzü ona dikmiş iseniz, işte o zaman görüleceği görmüş olursunuz. Yoksa gözlerinizi açıp bakarsınız ama “bakma” başkadır, “görme” başkadır. Bakarsınız ama böyle uyukluyor gibi bakarsınız, “Karşıda ne var, ne oldu demin?!” dersiniz. Huzur-i Risâlet-penâhî’ye geliyor, oturuyorlar, o dönemin siyasîleri. Dışarıya çıktıkları zaman “O adam ne demişti ki?!” diyorlar. Kur’an-ı Kerim ifade buyuruyor: وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ “Onlardan öyle kimseler vardır ki seni dinlerler. Nihayet yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara ‘O, demin ne söylediydi ha?’ derler. Onlar öyle kişilerdir ki Allah kalblerinin üzerine mühür basmıştır. Onlar hevâ ve heveslerine uymuşlardır.” (Muhammed, 47/16)

“O adam ne demişti ki?!” diyor/diyorlar. تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا “Gökte burçlar yaratan, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay yerleştiren Allah, yüceler yücesidir, hayır ve ihsanı sınırsızdır.” (Furkân, 25/61) demişti. İnsanda ürperti hasıl edecek şey!.. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الأَلْبَابِ * الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i Imrân, 3/190-191) demişti. İnsanlığın İftihar Tablosu, gece semanın o gülen yüzüne bakıp bunu okuyor ve ağlıyor; “Yazıklar olsun bu ayeti okuyup ağlamayanlara!” diyor. Onlar, bunu duyuyor, dışarı çıkıyorlar; “Adam ne dedi ki?!” diyorlar. Kendileri cüdâm; İnsanlığın İftihar Tablosu’na da diyorlar “sıradan adam!”

Evet, bakma başkadır, görme başkadır. Bir sesin gelip kulağa çarpması başkadır, fakat onu bir şifre-küşâ (şifre çözen/açan) sistem gibi çözme başkadır: Bana ne diyor acaba? Ne anlatıyor bu? O meselenin kalbe nüfuzu, kalbi kendine göre ayarlaması, kalibrasyondan geçirmesi; bunlar başka şeylerdir. Dolayısıyla, insan bu donanımda yaratılmış ise, böyle fâniyât u zâilâta meyletmek suretiyle, değersiz şeylerde o yüksek donanımını kullanmak suretiyle israfa gitmemeli.

   Maddî-manevî her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılması ve boşu boşuna harcanması savurganlıktır; giyim-kuşamda, içinde oturulan binada ve evin tefrişinde olduğu gibi, beyan, zaman ve sağlık misillü nimetlerin kadrinin bilinmeyişinde de israf söz konusudur.

Baştan dedik ya, “israf”. Düşünce israfı, bakma israfı, zaman israfı, benim dırdırlarım karşısında sizin zamanınızın israfı gibi, israfı.. israfı.. israfı… İsrafı sadece malda anlamamak lazım; yiyip-içip yan gelip kulağı üzerine yatmada anlamamak lazım. Bunların hepsinde israf… يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Ey Âdem’in çocukları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” (A’râf, 7/31) İsraf edenleri Allah sevmez. Neyde olursa olsun, israf edenleri, gereksiz şeylere takılıp gidenleri, olmayacak şeylere yelken açanları, nefsânî ve şeytânî arzulara takılıp gidenleri, Allah (celle celâluhu) affetmez; çünkü israf ediyorlar, çok önemli bir şeyi israf ediyorlar.

İnsan, bir akıntıya kapılmış ise, niyetinde deryaya gitme olmalı!.. Pusulası olmayan, hedefi belli olmayan bir gemiyi varması gerekli olan yere götürmeye hiçbir rüzgârın gücü yetmez! Rota, belli olması lazım; onu belirlemede pusula olması lazım veya daha modern sistemler olması lazım, tâ insan hep gideceği yere kilitli olsun. Yoksa yüzüyoruz denizin yüzünde; karşımıza bir tsunami mi çıkar, başka bir dalga mı çıkar, başka bir Allah’ın belası mı çıkar; bu defa yolsuzluğun riskine öyle bir maruz kalırız ki, bütün gücümüzü-kuvvetimizi -daha sonra- kullansak, o korkunç tahribatı tamir etmeye yetmez.

Gelin, Allah rızası, için -siz öylesiniz inşallah, ben kendi zaviyemden konuşuyorum- zamanımızı/vaktimizi başkalarının -eğer nezaketim müsaade etseydi “dırdıriyât” diyecektim- dırdıriyâtıyla israf etmeyelim. “Dırdır” kelimesi Türkçemizde; o “yât” kelimesi Arapçadaki Cem’-i müennes sigası oluyor. Cem’-i müennes sigasıyla söyledim, çünkü dırdır, dırdır doğurur; o espriye binaen herhalde, dilimden öyle çıktı. O türlü şeylere kulak vermeden, esas kulak kesilecek şeylere kulak vermek lazım; göz ile, konsantre olunacak şeylere konsantre olmak lazım; yapılması gerekli olan şeyleri yapmak ve dağınıklığa düşmemek lazım.

Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’i tâbân, Ziyâ-ı himmet diyor ki: “İki elimiz var, dört elimiz dahi olsa, yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaya yetmez!” Sekiz elimiz de olsa, on altı elimiz de olsa, otuz iki elimiz de olsa, yapılması gerekli olan şeylere yetmez. Öyle ise, zihnimizdeki o milyonlarca nöronun hepsini aynı noktaya teksif etmek suretiyle onlara emirler vermeliyiz; kumandalar, sinyaller göndermeliyiz: “Bakın şu noktaya müteveccih olun!” demeliyiz.

Nedir müteveccih olmanız gerekli olan şey: Dört bir yandan türlü türlü gâileler ile kuşatılmış gibi bir haliniz var. Ama Cenâb-ı Hak türlü türlü fereçler ve mahreçler de ihsan ediyor. Siz bir yere kapatıldığınızı hissediyorsunuz, kapıyı kapatıyorlar; Allah (celle celâluhu), çıkacak bir pencere açıyor. Onlar, bir yönüyle kendi dünyamızda oturup-kalmanıza mani oluyorlar; dünya, kapılarını ardına kadar açıyor: “Siz gidin o Hızır soluklarınızı dünyanın değişik yerlerinde soluklanın! İnsanlığın o türlü soluklara ihtiyacı var!” Şimdi Allah, bir kapıya bedel, bin tane kapı açmış mı açmamış mı? “Bir kapı bend ederse, bin kapı eyler küşâd / Hazreti Allah -efendi- Müfettihü’l-ebvâb’dır.” diyor bir Hak dostu. Bir kapı bend ettiler, Hazreti Allah bin kapı küşâd eyledi. Dünyanın bin yerinde, kulaklar size ait sesleri artık çok ciddî bir intizar ile bekliyor: “Acaba ne diyecekler bu adamlar? Elin-âlemin ‘Şöyle!’ dediği bu insanların düşünce dağarcıklarında acaba ne var? Getirip önümüze ne dökecekler bunlar?” diye intizar içinde…

Öyle ise öyle şeyler dökmeliyiz ki, o pazarda, o piyasada arz ettiğimiz şeyler, en çok talep edilen şey olmalı! Döktüğümüz malın kıymeti, aynı zamanda talebi de artırır. Götürür bakır dökerseniz oraya, demir dökerseniz şayet, talep de ona göre olur. Döktüğünüzün kıymeti aynı zamanda sizin de kıymetinizi aksettirir. Dünya böyle bir intizar içinde bekliyor ise şayet, bu asimetrik taarruzları ve bütün bunların tesirini kırmanın da tek yolu, oturup-kalkıp kafa kafaya verip, “Şu muvakkat gâileleri, sınırlı bir dairedeki gâileleri, Allah’ın izni-inayeti ile nasıl savarız? Pencereleri kapı haline nasıl çeviririz? Ev kapısını, kale kapısı haline nasıl getiririz? Yerde yürüyoruz, üveyikler gibi nasıl kanatlanırız? Ulaşılması gerekli olan yerlere, bilmem vitesi kaçta bir vasıta gibi, daha kısa zamanda nasıl ulaşırız? Sesimize-soluğumuza ciddî bir iştiyak ile intizar içinde bulunan insanlara, o sesi, o soluğu nasıl çabucak duyururuz; o ses ile, o soluk ile onları doyururuz?” İnsan bu konuya konsantre olursa, zannediyorum, zamanını israf etmemiş, düşüncesini israf etmemiş, aktivitelerini israf etmemiş, müzakerelerini, meşveretlerini israf etmemiş olur. Ve bunlar, hâristana çevirdikleri o acayip zemini, bir anda bakarsınız gülistana, bâğistana, bostana çevirivermiş…

   Rahmân’ın has kullarının en önemli vasıflarından biri, boş/faydasız şeylerden yüz çevirmeleri ve her zaman “Allah yâr!” mülahazasıyla nefes alıp vermeleridir.

(Sözün burasında elektronik tabloya akseden dörtlük.)

“Kışta gelmiştin ama soluklarında bahar,

Bugün geçip gittiğin yollar, bitevî gülzâr;

Mefkûren uğruna dolaşmıştın diyar diyar,

Şimdi bir yâd-ı cemil oldun, ey vefalı yâr.”

Şimdi kalbin hep atıyor, diyor: “Yâr, Yâr!..” Hani vardı ya, bir tanesi… Evet o, bütün hayatı boyunca söylediği türküleri o kafiye ile gazele çevirmişti, naata çevirmişti: “Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr, Allah yâr!..” Gayrısı ağyâr… Allah yâr!.. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben, beni terk eyledim; gördüm ki ağyâr kalmadı.” Niyâzî-i Mısrî’den bu da. Allah yâr!.. Allah (celle celâluhu) “Allah yâr!” diyenleri ne bir yarın/uçurumun kenarında bırakır, ne de yârsız eder! O (celle celâluhu) yâr ise şayet, siz artık başka hiçbir yâr arama sevdasına tutulmayacaksınız.

Ayet-i kerimede قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ buyuruluyor: “Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.” (Mü’minûn, 23/1) قَدْ “Kâd”, harf-i tahkiktir; “hiç şüphesiz, kat’î, aklınıza yanlış bir şey gelmesin” demektir. “Şüphesiz Mü’minler, kurtuluşa ermişlerdir.” Allah’a eren, kurtuluşa ermiştir; Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın yolunu bulmuş olanlar, o şehrâha girmiş olanlar, kurtuluşa ermişlerdir. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ İman edenler, iz’ân ufkuna ulaşanlar; cismâniyeti koyacakları yere koyanlar, hayvaniyeti koyacakları yere koyanlar; kalb ve ruha müteveccih yürüyenler…

El-Müflihûn… الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (Mü’minûn, 23/2) diyor. Bakın, önemli: Namaz kılıyorlar ama şekil değil, yatıp-kalkma değil, yetiştikleri kültür ortamında aldıkları şeyler değil; namazın ne olduğunu bilerek, onun Allah karşısında durma olduğunu bilerek, Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile, görülüyor olma mülahazasını görme mülahazasına bir rasathane yapma mülahazası ile onu ikâme ediyorlar. Evvelâ “görülüyor olma”ya çok ciddî bağlı bulunmak lazım ki, bir yönüyle görebileceğiniz şeyleri de tam göresiniz. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ Huşu içindedirler, ciddî bir saygı hissi ile yapıyorlar. Haşyet, insanın kalbinin o mevzuda Allah’a karşı duyduğu saygı. Ve bu saygı, eğer orada samimi ise, orada köpürüp duruyor ise, içeride kaynayıp duruyor ise, magmalar şeklinde insanın davranışlarına da aksedecektir.

Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyorsunuz: “Yâ Rabbi! Ben bunu yetmedi buluyorum, Sen de öyle emretmişsin; bir de asâ gibi eğilmek istiyorum, Senin azametin karşısında. ‘Yetmedi!’ diyorum. Kalkıp âdetâ bakışını temâşâ ediyor gibi bir kavme yapıyorum; orada رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا كَثِيرًا طَيِّبًا مُبَارَكًا diyorum. Bu da yetmedi. Baktım, yine görüyor gibi davrandım. Hemen yüzüstü yere kapandım.” أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü andır!” Geçen gün de dendi: “Baş-ayak, aynı yerde / Öper alnı, seccâde / İşte insanı ‘kurbet’e taşıyan cadde.” أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, secde ânıdır.” buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, Efendimiz, Efendiler efendisi. فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ Madem o kadar yaklaştınız, orada kalbinizden gele gele içinizi Allah’a dökün; el açın, içinizi Allah’a dökün!..

Şimdi böyle bir namaz kılıyor; bakın, o ne büyük bir şey!.. Allah’a karşı yapılan bir ubudiyet. Fakat esasen o meselenin o hale gelmesi, o namazın öyle kılınması, belki bir yönüyle bir şeye bağlı… Sonraki ayetin başındaki “vâv” harfi, “vâv-ı takip” ise şayet, ondan hemen sonra geliyor: وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (Mü’minûn, 23/3) Lağviyâttan hep yüz çeviriyorlar. Bir yerde nâ-sezâ, nâ-becâ hırıltılar oluyor; kulak tıkıyorlar onlara. O mevzuda söz etmeyi israf-ı kelâm sayıyorlar; i’mâl-i fikirde bulunmayı -bir yönüyle- düşünce israfı sayıyorlar. “Boş ver!” diyorlar, “Karakterinin gereğini sergiledi; onların yazdıkları, çizdikleri, attıkları, tuttukları şeylere, kulak tıkamak lazım.” Onlara kulak tıkanırsa, dil de o mevzuda harekete geçmeyi israf sayar: “Ben arkadaşıma (kulağa) karşı vefalı olmalıyım; madem kulak kapısını tıkadı, ben de böyle yapmalıyım!” der.

İlle de bu dudaklar kıpırdayacaksa şayet, O’nu ifade eden bir şeyler ile kıpırdamalı. “Lâ ilâhe illallah!” demeli, “Sübhânallah” demeli, “Elhamdülillah” demeli, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، سُبْحَانَ اللهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، بِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ demeli… Demeli ve böylece denecek şey değerlendirilmeli!..

Evet, böylece lağviyâta karşı kapılarını ardına kadar kapıyorlar, sonra da arkasına sürgüler sürüyorlar. Lağvî düşünceler geldiğinde, “Hiç zorlamayın! Ne kapıyı kırabilirsiniz, ne içeriye girebilirsiniz, ne de benim düşünce konsantrasyonuma dokunabilirsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle!..” diyorlar.

   “Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirinin velileri (dostları ve yardımcılarıdır.) Bunlar insanları iyiliğe teşvik ederler, onları kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar.”

Bakın ondan sonra ne geliyor? İmam Şâfiî’ye göre “Vâv” yine takip manasına… Hanefiler, “Vâv”ı mutlak cem’ için kullanıyorlar ki, “Hepsi aynı kategoride mütalaa edilebilir.” demektir. Sanki burada İmam Şâfiî’nin sözünü esas almak daha uygun olabilir; o da çok önemli bir imam, İmam Şâfiî. وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ “Onlar ki, zekât için çalışırlar.” (Mü’minûn, 23/4) Onlar, aynı zamanda zekât ameliyesini yaparlar; o işi aksiyon/fiil halinde yerine getirirler. الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ gibi. Şöyle diyebilirsiniz: فَاعِلُونَ “Fâilûn” kelimesi, ism-i fâil olduğundan dolayı devam ve sebata delalet eder. لِلزَّكَاةِ “Li’z-zekâti” ifadesi, mutlak zikredildiğinden, orada harf-i tarif de bulunduğundan ve aynı zamanda “Lâm” da tahsîs için olduğundan, esasen, bütün himmetlerini/faaliyetlerini zekata tahsis ederek, zekatı sadece bir yönüyle değil, mallarından verecekleri gibi düşüncelerinden de verirler, aynı zamanda değişik imkânlarından da verirler, ilimlerinden de verirler, âsâr-ı ber-güzîdelerinden de verirler, kitaplarından da verirler. Verirler… Hep bu “verme” faaliyeti içinde bulunurlar. Çünkü “ism-i fâil” devam ve sebata delalet eder.

Şimdi, وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ bunun, yani وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ beyanının önüne geçmiş. Önce lağviyattan yüz çevirmek… Demek ki evvelâ “terk-i menâhî”, ondan sonra “emr-i ma’rûf” geliyor. Bir de münkeri emretmek ve aynı zamanda maruftan insanları alıkoymak var ki, Tevbe sûre-i celîlesinde, münafıkların sıfatı olarak anlatılıyor: اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü (küfrü, me’âsîyi) emrederler, iyilikten (imandan, tâatten) vaz geçirmeye uğraşırlar, ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar. Onlar Allah’ı unuttular (Ona tâati bıraktılar), O da onlara unutma muamelesi yaptı. Şüphesiz ki münafıklar fâsıkların ta kendileridir.” (Tevbe, 9/67) Bazısı, bazısından… Al onu, ona vur; onu da ona vur. Karakter bakımından, düşünce bakımından, al onu ona vur, onu ona vur. Birini gördüğün zaman, diğerlerine baktığında, “Allah Allah! Aynı fabrikadan çıkmış gibi şeyler bunlar!” Aynı elin örgülediği varlıklar gibi; ruh dünyaları itibarıyla, nefis dünyaları itibarıyla… يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ Onlar, münker ile emrederler. وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ Maruftan da nehyederler. Sonra Kur’an, iki ayet ile onların o karakterlerini ifade ediyor; İlk ayet, وَعَدَ اللهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ diye, diğeri كَالَّذِينَ ifadesiyle başlıyor. İki ayet ile de onların genel karakterlerini resmediyor.

Altta, ondan sonra ne geliyor? Bak, evvelâ o kötülük, o olumsuzluk sıfatı, o münafıklık sıfatı anlatılıp bir kere “Ondan uzak durun!” dendikten sonra, وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır.) Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunlar o kimselerdir ki, Allah onları rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü azîzdir (va’d ve vaîdini yerine getirmekten hiçbir şey Onu acze düşüremez), hakîmdir (her şeyi yerli yerinde, hikmetle yapandır).” (Tevbe, 9/71) وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ değil, (öncesinde Münafıklar için kullanılan) “bazısı, bazısından” ifadesiyle değil; أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ beyanıyla, “Bazısı, bazısının candan dostudur.” Elinden tutar, bakışını yönlendirir; yürümesi gerekli olan yola yönlendirir; dostudur, refikidir, yoldaşıdır onun. وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ Ee böyle olunca, ne olur? يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ Allah’ın hoş gördüğü ve emrettiği şeyleri emrederler. وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ Kötülüklerden vaz geçirmeye çalışırlar. Sonraki ayetlerden birinin fezlekesiyle bitirelim: وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte gerçekten felaha erenler, kurtuluşu garanti edenler, bunlardır.” (Tevbe, 9/88) Evet, (felaha erme ortak noktasında) قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ ile birleşti. Vesselam.

YENİ Kırık Testi: PEYGAMBER YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Peygamber yoluna tâbi olma, mü’minin hayatına nasıl yansır?

   Cevap: Bilindiği üzere usûlüddin ulemasına göre havass-ı selime, akl-ı selim ve haber-i mütevatir olmak üzere ilme götüren yollar üçtür. Bunlardan biri olan aklın kendine göre bir idrak alanı olduğu gibi, sağlam duyu organlarının da kendilerine göre bir duyuş, seziş ve değerlendirişleri söz konusudur. Dolayısıyla insan, bunları yerli yerinde kullanmak suretiyle belli hakikatlere ulaşabilir. Aynı şekilde insan, vicdanını kullanarak farklı enginliklere açılabilir, bir kısım hakikatleri sezebilir. Bergson, vicdanın bu sezgisine “entüisyon” sözüyle yaklaşırken, bunun bizim kültürümüzdeki adı ise “hads”dir.

   Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy

Fakat öyle hakikatler vardır ki ne akıl ne duyular ne de vicdan onları göremez, duyamaz, sezemez ve kavrayamaz. Hatta akıl ve duyularla bilinebilecek eşya ve hâdiselerin bile çoğu zaman arka plânlarıyla görülüp keşfedilmesi ve varlığın mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle kavranması mümkün değildir. Çünkü eşyanın, keşfedilip bilinen yönlerinin yanında, akıl ve duyuların kavramada yetersiz kalacağı çok farklı buudları da vardır. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakikati, ahiret ve metafizik âlemlerle ilgili konular, akıl ve duyuların kavrama alanının tamamen dışında kalır. İnsan, akıl ve duyularını kullanmak suretiyle Zât-ı Ulûhiyeti hakikatiyle tanıyıp bilemeyeceği gibi, O’na nasıl kulluk yapılacağını da bilemez.

İşte bütün bu mevzularla ilgili saf ve dupduru bilgi Allah katındadır. Âyetü’l-Kürsî’de yer alan, يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ “Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Onlar ise ancak O’nun dileyip onlara öğrettiğini bilebilirler.” (Bakara Sûresi, 2/255) şeklindeki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Allah’ın bildirmesiyle kulları da ilm-i ilâhiden nasiplenirler. Bu sebeple bizler dualarımızda sık sık, اَلّلهُمَّ عَلِّمْنَا مِنْ لَدُنْكَ عِلْمًا “Allah’ım bize nezdinden ilm-i ledün nasip eyle!” diyoruz. Hz. Musa’nın, meydana gelen hâdiseleri arka plânlarıyla kavrayabilmek için Hızır’la (aleyhisselâm) uzun bir yolculuğa çıkması gibi, Allah dostları da uzun seyr u sülûk-i ruhanîlerle ve daha başka yollarla hep eşyanın perde arkasına muttali olmaya çalışmışlardır. Hatta günümüzde aslî hâlini koruyamamış bazı dinlere veya din görünümündeki bir kısım organizasyonlara mensup olan insanlar da yoga ve meditasyon benzeri bir kısım yollarla hakikatin bilgisine ulaşmaya çalışmaktadırlar.  

Fakat bu konuda objektif olan ve asıl itimat edilmesi gereken bilgi, Allah’ın, peygamberleri vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı vahiy kaynaklı bilgidir. İşte İslâm âlimlerinin bir bilgi kaynağı olarak ifade ettikleri “haber-i mütevatir” de bundan ibarettir. Kur’ân-ı Kerim, baştan sona kadar bize tevatüren (yalan üzerinde birleşmeleri aklen imkânsız olan bir topluluk tarafından) nakledilmiştir. Aynı şekilde Efendimiz’in Sünnetinin önemli bir kısmı da bizlere -ister lafzen ister manen olsun- tevatüren nakledilmiştir. Kur’ân, Allah tarafından Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) pak sinesine ilka edilen bir vahiy olduğu gibi, aynı şekilde Sünnet-i Sahiha da yine Efendimiz’e Allah tarafından vahyedilmiştir. Şu kadar var ki Kur’ân vahy-i metluv (lafzı da manası gibi Allah’tan olup tilaveti ibadet olan vahiy), Sünnet ise vahy-i gayr-i metluv (manası Allah’tan olmakla beraber lafza dökülmesi Efendimiz’e bırakılan ve tilaveti ibadet olmayan vahiy) olarak isimlendirilmiştir.

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah tarafından gönderilen ve âyet-i kerimeyle itmam ve ikmal edildiği (tamamlandığı ve kemale erdirildiği) ifade edilen İslâm dinini mükemmel bir şekilde temsil etmiştir. Zaten böyle kâmil bir dini kendi kemal ve tamamiyeti içerisinde arızasız ve kusursuz olarak ancak -Cilî’nin kitabına başlık olarak koyduğu ifadeyle- bir İnsan-ı Kâmil temsil edebilirdi ve etti de. Esasında Kur’ân’ın eksiksiz ve doğru bir şekilde anlaşılması ve tatbik edilmesi de ancak Efendimiz’in bu mükemmel temsiliyle mümkün olmuştur. Dolayısıyla biz, “Peygamber yolu” dediğimizde hem Cenâb-ı Hak tarafından Efendimiz’e indirilen vahyi hem de O’nun bu konudaki mükemmel temsilini anlıyoruz.

   Zât-ı Ulûhiyet Hakkındaki Yanlış Telakkiler

Bizim için bunların tamamı yanıltmaz birer bilgi kaynağıdır. İnsanın, özellikle iman ve ibadetle alâkalı mevzularda doğru yolu bulması ancak bu iki kaynağa (Kur’an ve Sünnet’e) bağlı kalmasıyla mümkün olur. Yoksa ele aldığı meseleleri mişkat-ı nübüvvet altında test ede ede götürmeyen bir insan, farz-ı muhal doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyetle görüşecek bile olsa, orada dahi hata edebilir. Mesela orada nasıl bir temkin ve teyakkuz gerekeceğini bilemeyebilir, “huzur”un âdâbına riayet edemeyebilir, abd-Mâbud ilişkisinin nasıl kurulacağını idrak ve ihata edemeyebilir. Böyle bir pâyeyi elde ettiği için fahre, ucuba girebilir. Bu sebeple de böyle bir zirveden derin bir çukura düşebilir. 

Aynı şekilde bir insan Zât-ı Ulûhiyet’e karşı derin bir aşk u muhabbet taşıyabilir. Tıpkı Ferhat gibi, Vâmık gibi scvdalanıp Allah aşkıyla yanıp tutuşabilir, O’na kavuşma adına çok ciddi bir iştiyak duyabilir. Bu konuda ahesterevlik yapmayı, delice sevdiği Zât’a karşı ciddi bir saygısızlık olarak görebilir. İşte böyle bir kişi eğer Peygamber yolunda hareket etmiyorsa o da dengeyi koruyamayacak ve belki ellerini kaldırıp, “Allah’ım bir an evvel canımı al da Sana kavuşayım.” diye dua edecektir.

Her ne kadar böyle bir dua aklen güzel görünse de bunda bir dengesizlik söz konusudur ve Sünnet yoluna muhaliftir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, ölümü temenni etmeyi menetmiş, insanın bu mevzuda yapabileceğinin en fazla, “Allah’ım, yaşamamda hayır olduğu sürece beni yaşat, ölümüm hayırlı hale geldiğinde de emanetini al!” diye dua etmesi olduğunu söylemiştir. (Buhârî, merdâ 19; Müslim, zikr 10) Zira bu dünya bir talimgâhtır. İnsan, öbür âleme liyakat kazanmak ve oraya göre bir donanım elde etmek için bu talimgâha gönderilmiştir. Dolayısıyla onun, tıpkı bir asker gibi, kendisini bu dünyaya gönderen Zât tarafından terhisi eline verilinceye kadar sabretmesi ve kusursuz bir şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesi gerekir. Peygamber yolunun gereği budur. İnsanın böyle basit bir meselede bile Sünnet yolu olmaksızın doğruyu bulması çok zor olacaktır.

Meselenin daha iyi kavranması adına misal vermeye devam edelim: Bir insan aklıyla bir Yaratıcı olduğunu bulabilir. Fetret devrinde yaşamış olan ve bir peygamberin mesajıyla tanışma imkanı bulamayan pek çok insan gibi kâinattaki harikulâde eserlerden yola çıkarak “Bir Yaratıcı var.” diyebilir. Fakat bir insanın tek başına o Yaratıcının kim olduğu, hangi vasıf ve isimlere sahip bulunduğu, hakkında nasıl bir düşünceye sahip olunacağı gibi hususları bilmesi mümkün değildir. Bu gibi hususları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vaz’ etmiş olduğu çerçevede ele almayan bir kişi çok yanlış Ulûhiyet telâkkilerine girebilir. Bir dönemde İsrailoğulları’nın yaptığı gibi tecsim düşüncelerine kapılabilir; bazı Hıristiyanlarda veya bir kısım Şia’da olduğu gibi -hâşâ- Allah’ın bir beşerde hulul ve ittihat ettiğine kail olabilir. Ya da Grek felsefesinin tesirinde kalmış olan Mutezile gibi, “Allah, her şeyi maslahata uygun yaratma mecburiyetindedir.” gibi yakışıksız ifadeler ileri sürebilir. Gerçi Allah’ın her icraatında binbir hikmet ve maslahat saklıdır. O, abes fiil işlemez. Ne var ki Allah (celle celâluhu) hiçbir şeyle mükellef değildir; hiçbir şeye mecbur değildir, hiçbir şey O’na vacip değildir. Bu türden ifadeler Ulûhiyet mefhumuyla bağdaşmaz.

Bütün bu düşünceler hangi saikle dile getirilirse getirilsin, isterse bunların arkasında Allah’a karşı duyulan derin bir aşk u iştiyak bulunsun, bunların hepsi Peygamber yoluna muhaliftir. Bu tür konulardaki düşünceler vahy-i semaviye dayanmadığı takdirde -Allah muhafaza- her zaman Zât-ı Ulûhiyet’e yakışmayan bir kısım iddialar dile getirilebilir ve böylece dalâlete düşülebilir.

   Dalâlet ve Şirkten Uzak Kalmanın Yolu

Aslında Cebriye, Mürcie, Müşebbihe ve Mücessime gibi, Zât-ı Ulûhiyetle ilgili düşüncelerinde bir kısım yanlış değerlendirmelere giden fırkaların doğru yoldan sapmalarının temel sebebi de milimi milimine Peygamber yolunu takip etmemeleridir. Müslümanların künde künde üstüne devrildiği bir dönemde yaşayan, onların bütün ceht ve gayretlerine rağmen İslâm kalesinin duvarlarının bir bir yıkıldığına şahit olan büyük bir dimağ bile -pek çok yerde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in müdafaasını yapmış olduğu hâlde- Tahte sultani’l-kader isimli kitabında, bir kısım hakikatleri değerlendirirken, maruz kaldığı amansız hâdiselerin tesiriyle  cebre saplanmıştır. Hâlbuki bir Arap sözünde ifade edildiği gibi, “Rüzgârlar, gemilerin arzu ettiği şekilde esmezler.” Aynen böyle hâdiseler de insanların keyiflerine göre cereyan etmez.

Zira Âl-i Imrân Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki, Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın; dilediğini aziz, dilediğini de zelil kılarsın, bütün hayır Senin elindedir ve Sen elbette her şeye kadirsin.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/26)

Başka bir âyet-i kerimede ise Rabbimiz şöyle buyurur: وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Biz, (mutluluk vaat eden) günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140). Yani, bir gün birilerine bayram olurken başka bir gün diğerlerine bayram olacaktır. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna ve O, her icraatında Fail-i Muhtar bulunduğuna göre hiç kimsenin bu konuda itiraz ve şikâyete hakkı olamaz. İşte bu, Peygamber yoludur.

Özellikle şartların oldukça ağırlaştığı ve zulümlerin zulümleri takip ettiği dönemlerde yaşayan insanların, meydana gelen hâdiseler hakkında dengeli düşünebilmeleri ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış bir kısım telakkilere gitmemeleri de ancak Peygamber yoluna tâbi olmalarına bağlıdır. Aksi takdirde onlar, yaşadıkları bir kısım acı ve üzüntülerin de etkisiyle bazen kadere taş atmaya bazen de cebrî bir kısım düşüncelere girmeye başlayabilirler.

Bunun aksi de söz konusu olabilir. Önemli başarı ve muvaffakiyetler elde eden, sürekli zaferler arkasında koşan ve hadiselerin hep istediği yönde cereyan ettiğine şahit olan insanlar da bir süre sonra, -gafil ve cahillerin lakırdıları olan- “yaptık, ettik, kurduk, başardık, tanzim ettik…” gibi bir kısım iddialarda bulunmaya başlayabilir ve böylece öncekilerin dalâlete düşmesi gibi bunlar da bir manada şirke girebilirler.

Peygamber yolunun yolcularına gelince onlar, muvaffak oldukları her başarıyı Allah’tan bilir, yaptıkları hizmetlerde kendilerinin istihdam edildiğini düşünür ve sürekli bütün güzelliklerin asıl sahibi Allah’a şükür ve hamd duygularıyla gerilirler. Onlar cüz’î iradeyi inkâr etmez ve onu, insana ait fiillerin ortaya çıkmasında şart-ı âdi plânında önemli bir sebep görürler ama tesir-i hakikîyi ona vermez, her şeyin yaratıcısının Allah olduğu hakikatini hiçbir şekilde unutmazlar. Dolayısıyla onlar, âdet-i sübhaniyenin gereği olarak insan iradesine gereği kadar nazar atfeder ama Allah’ın iradesini her şeyin üstünde görürler.

Efendimiz’in yaktığı meşalenin altında yürüyen tali’liler, sebep ve sonuçlar arasındaki uyumsuzluğa da takılmazlar. Onlar, hâdiseleri sadece zahirî yanlarıyla değerlendirmeyip işin arka plânını da nazar-ı itibara aldıklarından bu konuda da doğru hükümlere varabilirler. Bu açıdan onlara göre çok küçük sebeplere çok büyük neticelerin bağlanması, esasında Allah’ın büyüklüğünün bir alâmetidir. Öyle ki Rabbimiz, bazen bizim sadece el kaldırıp dua etmemizi bile bir sebep olarak kabul buyurup çok büyük şeyler yaratabilir. Mesela siz, “Allah’ım, yer ve gök ehli arasında bizim için bir sevgi vaz’ eyle!” diye dua edersiniz. Bir de bakarsınız ki bir dönemde sizin dünyanın dört bir yanına dağılmaya başlayan arkadaşlarınız, gittikleri ülkelerin dil ve kültürlerine ait ciddi bir eğitim almamış olmalarına rağmen, bir süre sonra oralarda hüsn-ü kabul görmeye başlarlar. Karşılaştıkları insanlar onlara kol-kanat gerer, onları bağırlarına basarlar. İşte böyle bir neticeyi, bizim ortaya koyduğumuz gayretlerle izah etmek mümkün değildir. Demek ki duaları kabul eden Rabbimiz, yapılan bu duaları karşılıksız bırakmamıştır.

Bütün bunları, diğer iman esasları hakkında da düşünebiliriz. Mesela bir insanın Peygamber yoluna tâbi olmadan nübüvvetle ilgili doğru ve dengeli mülâhazalara sahip olması mümkün değildir. Peygamberlik hakikatiyle ilgili peygamberlerin vaz’ etmiş olduğu disiplinlere uymadığı takdirde her zaman bu konuda mübalağa ifade eden bir kısım iddialarda bulunabilir. Bu hususta tefrit ehli bazıları tarafından onlar, -görevi, yalnızca kendisine inen kitabı insanlara ulaştırmak olan, kavlî-fiilî sünnetinin teşride bir yeri olmayan- hâşâ birer “postacı” gibi değerlendirilebilir. İfrat ehli başkaları ise Zât-ı Ulûhiyet’in kendisini ifade etmesi için peygamberlere ‘muhtaç’ olduğunu ileri sürebilir. Bu tür meseleler mütevatir habere bağlanmadığı, bir otoban olan Sünnet yolu terk edilerek patikalara girildiği sürece daha başka sapmalar da ortaya çıkabilir.

Allah’a nasıl kulluk yapılacağı, hangi amellerin O’nun katında ibadet, taat veya kurbet sayılacağı gibi mevzularda da peygamber öğretisi olmadan doğru tavrın belirlenmesi mümkün değildir. İnsan, bütün bu konularda vahyin aydınlatıcı tayflarına muhtaçtır. O, ibadetlerini, ancak dinin “taabbudî” emirlerine bağlı kaldığı takdirde Allah’ın istediği tarzda yerine getirebilir. Bu tür konularda aklın vereceği bir hüküm yoktur. İnsan, kendi başına yeni ibadet şekilleri ortaya koyamaz. Hatta o, Allah’a daha çok yaklaşma ve daha iyi kullukta bulunma adına Peygamberin talim buyurduğu ibadet şekillerinden daha ağırını ve daha meşakkatlisini ortaya koymuş olsa bile bunların ona hiçbir faydası olmayacaktır. Bilâkis o, bu tavrıyla Fatiha’da ifade edilen “dâllin (sapıtanlar)” ve “mağdûbîn (gazaba uğrayanlar)” zümresine dâhil olacaktır. Bu açıdan ne imana ne de İslâm’a ait meselelerde Peygamber yoluna tâbi olmadan hakikati bulmanın ve orada sabit-kadem kalmanın hiçbir yolu yoktur.

   Tiranların Yolu mu Peygamberlerin Yolu mu?

Yönetim veya sosyal hayatla ilgili meselelerden de misal vermek gerekirse, mesela birileri herhangi bir kademede yönetici olduğu zaman aklına, tecrübesine veya iktidarına güvenerek kimseye danışma ihtiyacı duymadan kendi başına iş yapabilir. “Dediğim dedik” tavırlarla hareket edebilir. Kararlarında kendisini yanılmaz gibi görebilir. Egosu ve kibri kendisini başkalarıyla istişare etmekten alıkoyabilir. Böyle bir insan, mü’min bile olsa tiranların yolunu Peygamber yoluna tercih etmiş demektir.

Zira gözü semalar ötesinde, kulağı Cibril-i Emin’in getireceği mesajla irtibatlı ve vahiyle müeyyet bulunan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her meselesini ashabıyla istişare etmiştir. O, hususiyle ashab-ı re’yle görüşmeden hiçbir meseleyi çevresine dayatmamıştır. Hatta zaman zaman kendisi farklı bir görüşte olmasına rağmen sırf istişare disiplinini oturtma ve sahabenin görüşüne değer verme adına kendi görüşünden vazgeçmiştir. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Müslümanlar açısından çok önemli olan Uhud Savaşı’nda sahabenin görüşüne göre hareket etmiş, kendisi savunma harbi yapma fikrinde olsa bile Uhud’a çıkmıştır.

Böyle önemli bir meselenin yanı sıra hurmaların aşılanması gibi basit bir mevzuda bile O, أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأَمْرِ دُنْيَاكُمْ “Siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, fezâil 141) diyerek sahabeyi hurmaların aşılanmasıyla ilgili uygulamalarında baş başa bırakmıştır. Daha doğrusu bu tür konularda bize bir terbiye öğretmiştir. Dolayısıyla zirvedekilerin çevresiyle istişare yaptıktan sonra, “Ben bu konuyu tekrar tekrar düşünmüştüm ve aklıma böyle gelmişti. Bunu da isabetli görmüştüm. Fakat yine de siz daha iyi bilirsiniz.” diyebilmeleri Peygamber yoluna uygun hareket tarzı olacaktır. Evet, bu yolun gereği, bir insanın, benliğinden ve enaniyetinden vazgeçerek başkalarının duygu ve düşüncelerine kendi duygu ve düşüncelerinin çok ötesinde saygılı olmasıdır.

İnsan daha başta hangi yolu takip edeceğini çok iyi belirlemelidir. Duygu ve düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle firavunların, zorbaların yolundan mı gittiğini yoksa Peygamber yolunu mu izlediğini sık sık gözden geçirmelidir. Bizce tutulup gidilmesi gerekli olan tek yol baştan enbiya-i izamın yolu, sonra da milimi milimine onları takip eden ve en üst seviyede temsil eden sahabenin yoludur.

   Peygamber Yolunun Kutlu Temsilcileri 

Hiç şüphesiz Peygamber yolunu en doğru anlayan ve en güzel şekilde temsil edenler Raşit Halifeler olmuştur. Müslümanlık en duru şekliyle arızasız olarak onlar tarafından temsil edilmiştir. Onun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Benim ve Râşit Halifeler’in (Benden sonra Benim yolumu, rüşd ve istikamet yolunu takip edenlerin) yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6) sözleriyle mü’minleri hem kendi Sünnetine tâbi olmaya hem de Raşit Halifelerin yolundan gitmeye çağırmıştır. Hatta meseleyi Arapça’da kullanılan عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ deyimiyle ifade etmek suretiyle onların yoluna sımsıkı sarılmamızı ve asla bu yoldan ayrılmamamızı vasiyet etmiştir.

Başka bir hadislerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sahabe efendilerimizin kıymetini, خَيْرُكُمْ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (tâbiîn), sonra da onları takip edenler (tebe-i tâbiîn) gelir.” (Buharî, şehâdât 9; Müslim, fedâilu’s-sahabe 210) sözüyle ifade etmiştir. Eğer siz asırların en hayırlısında yaşayan insanları görmez ve onların yoluna tâbi olmazsanız, Peygamber yolunu doğru anlayamazsınız. Müslümanlığın doğru anlaşılıp doğru yorumlanmasının yolu, bu büyük zatların bu konudaki anlayışlarına müracaat etmek ve arızasız temsillerine bağlı kalmaktan geçer. Bu açıdan Raşit Halifelerin, Ehl-i Beyt’in ve ayırım yapmaksızın bütün Sahabe-i Kiram’ın sevdirilmesi ve onların yolunun nazara verilmesi çağımızın mürşitleri ve inanan insanları için çok önemli bir vazifedir.

Sahabeden sonra ise Peygamber yolunun en güzel temsilcileri mezhep imamları başta olmak üzere selef uleması olmuştur. Dini doğru anlamadan başka hiçbir dertleri olmayan bu büyük zatlar neyin nasıl yorumlanması gerektiğini izah etmişler ve nasların nasıl anlaşılacağına dair çok önemli disiplinler ortaya koymuşlardır. İnsanlığın İftihar Tablosu, insanlığı aydınlatmak için fevkalâde bir donanımla gönderildiği gibi, özellikle İmam Ebû Hanife, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed İbn Hanbel de bir yönüyle özel donanımlı olarak yaratılmışlardır. Onlar sayesinde dinî mevzularda hiçbir şey muğlak kalmamıştır. Din, onlar sayesinde sahabenin anladığı gibi bize intikal etmiştir. Dolayısıyla Peygamber yolunun anlaşılmasında ve yaşanmasında onların da çok önemli hizmetler yaptıkları iyi bilinmeli, onlara saygıda kusur edilmemeli ve bu büyük müçtehitlerin güzergâhı terk edilmemelidir.

Fakat bu demek değildir ki siz, içinde yaşadığınız çağın şartlarını hesaba katmayacaksınız; konjonktüre bağlı meselelerle dinin aslına dayanan hükümleri birbirinden ayırmayacaksınız. Bilakis, zamanın rüzgârını da arkanıza alacak, temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla onun ortaya koyduğu tefsirden istifade edeceksiniz. Gerektiğinde formatla oynayacaksınız; o dönemde meydana gelen hâdiselerden önemli ilke ve prensipler çıkararak bunları, yaşadığınız çağın şartlarına uygun olarak hayata geçireceksiniz.

Bamteli: HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kâmil mü’min, bir huzur insanıdır; zira o emindir her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde hedefe ulaşacağından, yol boyu güven içinde bulunacağından ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından!..

İnsanları huzura bâis (götüren, vesile olan) üç husus vardır: Akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim; bunlara bağlı “hiss-i selim”i de ilave edebilirsiniz. Bunlar, insanı, huzur iklimine götürür, huzur atmosferinde dolaştırır. En acı anlarda bile insan, sürekli huzur soluklar. Aklı selim ise, kalbi selim ise; ruhu selim ise ve letâf-i insâniyesi selim ise, yani ârızâlardan müberrâ, nefsânî ve cismânî virüs bulaşmamış ise, insan her yerde huzur soluklar. O, kimseyi rahatsız etmez ve herkes “Keşke o gelse de yanımıza otursa!” der.

Hani, İbn Abbas hazretleri çok güzel koku kullanıyor, gülyağı sürüyor öyle geçiyor; o bir yerden geçerken, pencerelere koşuyor millet, “Acaba ıtriyatçı birisi mi geçti!” falan diyorlar. Aynen öyle, insan, geçtiği her yerde güzellikler sergilemeli.. huzura bâdî/bâis tavırlar sergilemeli.. ve millet demeli ki: “Keşke o gelip hep önümüzden geçse, durduğumuz saflarda içimizde bulunsa, yanımızda olsa, bir şeyler söylese de kulaklarımızın pası açılsa, nöronlarımız farklı harekete geçse, kuvve-i hâfızamız duymadığı şeyleri duysa ve duyduğu o şeyleri de orada hep hıfzetse, sonra diyeceği-edeceği şeyleri onun ile test ederek ortaya koysa!..”

“Huzur insanları”, başkadır; onlar, kimseyi incitmezler, kırmazlar, rencide etmezler. Evvelâ herkese “insan olarak” bakarlar. İnsan, “insan” ise, nerede duruyorsa dursun, hangi anlayışta olursa olsun, insan, “insan”dır. Neden? Nakış, nakkaşsız olmaz; bir san’at, sâni’siz olmaz. İnsan da Allah’ın nakşettiği bir şeydir; O’nun (celle celâluhu) Kudret, İrade, Meşîet fırçasından geçmiş, “Ahsen-i takvim’e mazhar yarattım!” demiş, “kıvamında”. İç-dış yapısı ile öyle âhenk içinde bir varlık ki, şimdi anatomistlerin çok küçük parçaları tahlillerinde bile ortaya çıkıyor. En küçük bir parçacığında bile ihtimal hesaplarına göre, riyâzî mülahazaya göre, trilyonca ihtimalde o şeyin kendi kendine olması mümkün değildir. İşte böyle bir sanat eseri! Böyle bir sanat eseri ortaya koyan Allah’a karşı, sanatından dolayı saygı duymak ve Allah’ın sanatına, O’nun sanatı olması itibarıyla saygı duymak…

“İman”, ona ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; “İslam”, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır; kalbî hayat/ruhî hayat, ayrı bir derinlik, ayrı bir buud kazandırır. Fakat bütün bunlar, -bir yönüyle- o insanın maddî-manevî anatomisiyle alakalıdır. “Maddî anatomisi”ni, Alexis Carrel güzel tahlil etmişti, ellili yıllarda; zannediyorum 58’de falandı, onun kitabı Türkçe’ye tercüme edildi. Bir de insanın “manevî anatomisi” var; o da insanın “iman-ı billah”ı, “marifetullah”ı, “muhabbetullah”ı, “zevk-i rûhânî”si, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”ı… “Cüdâ düştüm güzellerden / Derem: ‘Vâ hasretâ!’ şimdi.” mülahazasıyla yaşaması… “Sen’den uzak kaldım; bir an evvel kavuşma iştiyakıyla doluyum. Kalbimin ritimlerinde, O’nu Sen biliyorsun; kalbim hep Sen’in için çarpıyor, nabızlarım Sen’in için atıyor!..” Böyle bir iştiyakla… Hani Hazreti Mevlânâ’nın vefatına “şeb-i arûs” diyorlar; evet, işte o, dostun “Dost”a ulaşması ânı.

Şimdi düşünce dünyasını böyle ulvî şeylere, çok yüksek gâyelere bağlamış bir insan, zannediyorum dünyada çektiği şeylerden de hiç ızdırap duymaz. Çünkü kazanacağı şeyi başta kazanmış demektir. Sıkıntılar geldiği zaman, baştan kazanmış olduğu şeylere nazarını diker, nazar yolu ile onlar beynine akar ve bütün benliğini sarar. Sonra da kendi kendine, halk ifadesiyle -bağışlayın-: “Ulan boşver!” der. Neyi? Zincirlere vurulmayı.. Promete gibi dağın başında bir yere çivilenmeyi… “Adam boşver… Boşver!”

   Hem dünya hem de ahiret için iyilik ve güzellik talep edilmeli; her iki âlemde haseneye ulaşabilmek için de her zaman reca, teyakkuz ve temkîn yörüngeli bir hayat sürmeli!..

Bütün büyükler, hep çekmişler, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün enbiyâ-ı izâm… Hazreti Âdem’den O’na (aleyhissalâtü vesselam) kadar hep çekmişlerdir. İnsanlığa düşünceleriyle, yüksek fikirleriyle faydalı olan insanlar da çekmişlerdir. Sokrates, çekmiştir, zehirlenmiş; Eflatun, çekmiştir; yararlı olan herkes, mutlaka çekmiştir. Onun için buyurur Hazreti Sâhib-i Zîşân, Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belânın en çetini, en zorlusu, başta enbiyaya, sonra derecesine göre diğer insanlara!..” Belâ ve musibetler, demek ki insanın seviyesiyle -eski ifade ile diyelim- “mebsûten mütenâsib”, yeni yalın ifadesi “doğru orantılı”.

Şu kadar var ki, bela ve musibet istenmemeli. Çünkü Allah, istenecek şeyi bize talim buyurmuş: رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” (Bakara, 2/201) Allah’ım! Bize dünyada da, âhirette de güzellik ver. Her şeyde güzellik; duyguda düşüncede güzellik, cismânî huzurda güzellik; güzellik, güzellik… Birilerinin sadece meseleyi, beklentiyi dünyevî debdebe ve saltanata bağlamalarına, ona bağlı istemelerine ve talep etmelerine karşılık, Allah bunu talim buyurmuş. Onlara o verilir ama onun ile kalırlar. Ama birileri de vardır ki hac ayetlerinin sonunda Bakara sûre-i celîlesinde şöyle anlatılır: وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in nezdinde) iyi ve güzel her ne ise onu ver; Âhiret’te de (yine Sen’in indinde) iyi ve güzel olan ne ise onu ver. Ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır.” (Bakara, 2/201) Dünyada da, âhirette de güzellik isterler. وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Bizi Cehennem azabından da âzâde eyle, halâs eyle!” derler. (Âmin.)

Vakıa hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli!.. يَا نَفْسُ لَا تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ *** إِنَّ الْكَـبَائِـرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ “Ey nefis! Allah’ın rahmetinden ümidini kesme! Günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına nispeten, derya yüzündeki köpük gibidir!” لَعَلَّ رَحْمَةَ رَبِّي حِينَ يَـقْسِمُهَا *** تَأْتِي عَلَى حَسَبِ الْعِصْيَانِ فِي الْقِسَمِ “Umulur ki, Rabbimin rahmeti, O onu paylaştırırken, taksimde günah miktarınca gelir.” Sanki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, insanlara masiyetleri ile mütenasip olarak gelmiştir; ne kadar hatalı iseler, o kadar acınacak durumdadırlar, Allah da o kadar “Raûf”tur, “Rahîm”dir. Bir taraftan bu mülahazalar; öbür taraftan da temkîn…

Temkîn, tasavvufta en son mertebedir. Dikkatli olma, “teyakkuz”dan çok ötedir; çünkü teyakkuz ilk basamaktır, atacağı adımı uyanık olarak atmak, “sâir fi’l-menâm” olmamak. “Abdullah Efendi” romanında anlatır bunları Tanpınar, “sâir fi’l-menâm” sözüyle; eskiler öyle derdi, “uyur-gezer” demek. İnsan, gireceği bir yer için uyur-gezer olarak gitmemeli; gözleri, açık olmalı; kalbi, hüşyâr olmalı; beyninin bütün nöronları çalışmalı o istikamette. Fakat bir zerre sermayesi var!.. Onun bile nezd-i Ulûhiyet’te kıymete geçeceğini, bir şey ifade edeceğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden de kat’iyen ümidini kesmemeli! Cenâb-ı Hak, o dengeyi korumaya bizleri muvaffak eylesin!..

   Peygamber Efendimiz’e yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor, yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu; onun için ruhunun ufkuna yürürken mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.

Bazı kimseler, ille de Rabbimiz ile münasebetlerini daha kavî tutmak ister; “fenâ fillah”, “bekâ billah-maallah”, hatta “anillah” zirvelerini hedeflerler. Seyr anillah; yaşamasını yaşatmaya bağlı olarak yaşama demektir. “İnsanları yaşatıyorsam, yaşamamın bir anlamı var!” demektir. Çok iyi biliyorsunuz; Efendimiz’in Miraç’tan dönüşünün manası, budur. O (sallallahu aleyhi ve sellem), o güzellikleri temaşa ettikten sonra, adeta “Ben bunları nasıl nefsime münhasır görürüm! Bana karşı şöyle-böyle alaka duyan insanların elinden tutup onları da bu ufka ulaştırmak düşmez mi bana?!” demiştir.

O güzellikleri görüyor, fakat ne başı dönüyor, ne bakışı bulanıyor orada! Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Cennetin binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukâbil gelmez! Dünyanın da binlerce sene hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez!” Şimdi bütün bu güzellikleri temâşa ettikten sonra, bayılıyor O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye!.. Neye bayılıyor? “Ellerinden tutup oraya getireceğim insanları da getirmeliyim ben!” diyor.

Sekiz sene çekmiş orada, boykota maruz kalmış, aç-susuz bırakılmış. Kâbe’nin karşısında başını yere koyduğunda, sırtına işkembe konmuş, Ukbe ibn Ebî Muayt gibi bir şakî, eşkâ tarafından. “Eşka’l-kavm” (أَشْقَى الْقَوْمِ); o toplumun en kötüsü, şakîsi, şerlisi. Hazreti Sâlih’in “eşka’l-kavm”i var ya!.. Eşka’l-kavm, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmiş. Çok defa Mü’min-i Âl-i Firavun’un fonksiyonunu edâ eden o sıddîklar sultanı Hazreti Ebubekir yetişmiş. “Yapamazsınız onu!” demiş, göğsünü germiş. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünün -hâşâ- O’nun ruhunun ufkuna yürümesinin önüne geçmiş; “Ruhunun ufkuna yürüyecek biri varsa o benim, öteye yürüyecek bir ruh varsa, o da benim ruhumdur!” demiş.

Aynen ona öyle bakılmış, Mü’min-i Âl-i Firavun. Nasıl ki, Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’ya karşı kollarını germiş, Firavun’un dokunmasına mani olmuş!.. Başkomutan; Âsiye validemizin ağabeyi, Firavun’un ordularının da başkomutanı, Mü’min-i Âl-i Firavun. Kur’an’da “Mü’min Sûresi” var, ondan bahsediyor. Adamın usulüne göre bahsetmesine -antrparantez- bayıldığımı size söylemiştim. Nereden, nasıl başlıyor.. sözünü nasıl noktalıyor.. en sonunda nasıl وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللهِ diyor… Artık ölüm, onun kapısının ziline dokununca, “Emrimi Allah’a havale ediyorum!” diyor. Ve Allah da onu koruyor. “Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de, rızasını vermez mi? / Sen, Hakk’ın kapısında, canlar fedâ eylesen, / Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi? / Sular gibi çağlasan, Eyyüp gibi ağlasan, / Ciğergahı dağlasan, ahvalini sormaz mı?” O, öyle yapınca, Allah da onu koruyor.

Öyle diyor Kur’an: فَوَقَاهُ اللهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ “Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.” (Mü’min, 40/45) Bazıları, “Firavun onu öldürdü.” diyor; bu doğru değil. Esas, mazbut Siyer kitaplarına göre, Firavun boğulduktan sonra orada Mısır’ın kaderine hâkim oluyor Mü’min-i Âl-i Firavun. Birçok benzerlikle beraber, o yanı da aklıma gelmemişti. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “mü’min”i (Hazreti Ebubekir radiyallahu anh) de aynı zamanda insanlığın kaderine hâkim oluyor.

Evet, Allah Rasûlü, insanlığın elinden tutup gördüğü, duyduğu, zevkettiği şeyleri onlara da duyurmak için miraçtan döndü. Çok civanmert bir insan!.. Hep, yaşatma duygusuyla yaşıyor; “Ben, birilerini yaşatmayacaksam, yaşamamın anlamı yok!” diyor. Ve Allah (celle celâluhu) da O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) verdikçe veriyor, verdikçe veriyor, verdikçe veriyor. Bir istiyor, on veriyor; on istiyor, yüz veriyor; yüz istiyor, bin veriyor.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, dünyevî bir kısım isteklerde bulunmuyor; burada zaruri ihtiyaçlarını temin ile iktifa ediyor. Hayat-ı seniyyelerini o mevzuda zaruretlere bağlıyor; öyle ki, dünyadan göçüp giderken, mâlum, kalkanı birinin, bir Musevî’nin elinde rehin bulunuyor. Çoluk-çocuğunun rızkını temin etmek için borç para almış. Evet, böyle gidiyor dünyadan.

   İnsan hayatında muktezâ-i beşeriyet olan hususlar sadâkat ve vefanın rağmına değildir; bir mefkûre insanı beşerî hal ve ihtiyaçları ile gaye-i hayaline sadâkat ve vefasını bir arada dengeli götürebilir.

Bununla beraber Allah Rasûlü aynı zamanda aile hukukuna riayet ediyor, kendi sıhhatine dikkat ediyor ve çevresine de o mevzuda tenbihler yapıyordu. Ezcümle, إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا، فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın, senin üzerinde bir hakkı vardır; nefsinin bir hakkı vardır; aile efradının da bir hakkı vardır; her hak sahibine, hakkını ver!” buyuruyordu. (Ebu Derdâ hazretleri dünyadan bütün bütün el etek çekince) önce bu mesaj ile Selman-ı Fârisi’yi gönderiyor ona; sonra o da test ediyor, bakıyor ki Efendimiz aynı şeyi söylüyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi Sâdıklar Sâdıkı… O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sıddîk” mı diyeceksiniz, “Esdak” mı diyeceksiniz?!. Dildeki ism-i tafdil kipiyle -herhalde- “Esdaku’l-Esdakîn / Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım.

O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) o meselenin zılliyeti Hazreti Ebubekir’e intikal edince, yine mübalağa kipiyle ifade ediliyor, “sıddîk” deniyor. “Sâdık” değil, sadece “doğru” değil; “sıddîk”, çok yaman bir sâdık, her şeyinde doğru. Ama onun (radıyallahu anh) da eşi var, evladı var, bildiğiniz gibi. Aynı zamanda küçük bir kulübe bile olsa bir evi de var, başını sokacağı bir evi de var. Devlet bir maaş veriyor ama o adalet anlayışıyla, “Halkın orta seviyesindeki veya en düşük seviyesindeki ne ile geçiniyorsa, bana öyle bir maaş takdir edin!” diyor, devlet reisi iken.

Evet, bu derin hakikat, onu iddia edip de yaşamayanların sağır kulaklarına, kör gözlerine ve anlamayan kalblerine mızrak gibi saplansın!.. “Ben öyle bir Peygamber’in ümmetiyim ki, bir bardak su, iki tane hurma ile hayatını geçirmişti!” “Maşallah”ları var, aynı şekilde yaşıyorlar (!); bayılıyor insan onların yaşamalarına!.. Hayatlarında bir günde sarfettikleri şeyler, bir köyün, bir günde kullandığı şeylerin kat kat üstünde… Ya, işte öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!..

Sıddîk… Hazreti Fâruk-i âzam, devletler muvazenesinde denge unsuru haline gelmiş. Dünyaya yeniden bir nizam vermiş. Adaleti dillere destan olmuş; Pers’te olmuş, Roma İmparatorluğu içinde olmuş. Eğer halk, ayak takımı, dini bilmeyen kimseler o mevzuda ayak diretmeselerdi, belki o gün başlarındaki hükümdar Herakliyus da Müslüman olacaktı. Nitekim Dihyetu’l-Kelbî’nin (radıyallahu anh) mesajı karşısında, yumuşamış; “O, Peygamberdir ve benim şu ayağımı bastığım yere bir gün gelip hâkim olacaktır!” demişti. Bunlar, belli bir dönemde hizaya gelmişler, onların o mevzudaki o engin insanî derinlikleri karşısında. Uzun sözler değil, Firdevsî destanlar değil onları insafa getiren… Gâlib’in şiirleri, Mevlânâ’nın nazımları gibi değil… Esas; hâl derinliği, temsil derinliği, hakkaniyet derinliği, adalet ve insanî değerler derinlikleriyle gönüllere öyle taht kurmuşlar ki, herkes pes etmiş. “Bunlara da teslim olmayacaksak, kime olalım ki?!” demişler. Muvazene unsuru olmuş ama dünyadan giderken, çoluk-çocuğunu gayet fakir olarak bırakmış, öyle gitmişler. Milletin hukukundan zerre kadar almamışlar; وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ Zerre ağırlığı, atom ağırlığı veya elektron ağırlığı, nötron ağırlığı başkasının hakkı üzerlerindeyken Allah’ın huzuruna öyle gitmek istememişler. Öyle yaşamışlar onlar.

Şimdi böyle yaşamışlar ama bu dünyada ihtiyaçları olan şeyleri de -gördüğünüz gibi- görmüşler. Bunların hangisine “sâdık” değildir diyebilirsiniz; hepsi “sâdık” idi, “sıddîk” idi ama onları da yapıyorlardı. Hazreti Dâvud da sâdık idi, sıddîk idi; fakat elinin emeğiyle, zırh yapmak suretiyle geçimini temin ediyordu. Hükümdar idi; İsrailoğullarının o dönemde hükümet olarak zirve yaptığı bir dönem idi. Hazreti Süleyman, döneminde, garptan şarka her tarafa hâkim olmuştu. Hani tâ Sebe’ye kadar hâkim olduğu anlatılıyor; Sebe melikesinin gelip kendisine teslim olması da onu gösteriyor, Belkıs. Fakat şahsî hayatları itibarıyla, bakıyorsunuz ki onlar, sıradan birer insan gibi yaşamışlar. Bununla beraber mutlaka muktezâ-i beşeriyet olarak gerekli olan şeylerde de kusur yapmamışlar.

Çünkü tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, yenik düşersiniz. Yemeden, içmeden yatmaya kadar, yatmadan beşerî garizelerinizi icrâ etmeye kadar, bir hayat arkadaşına kadar, çoluk-çocuğa kadar, başınızı sokacağınız bir binaya kadar… Evet, bu mevzuda tabiat ile savaşmaya kalkarsanız, bence maksadın aksiyle tokat yersiniz.

Ben kendim mi söyledim bunu?!. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyuruyor ki: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din, yüsr (kolaylık) dinidir; herkesin tabiatına uygun, tabiatları da nazara alan bir dindir. Onu, kendi hevâ ve hevesine göre zorlaştıran, ağırlaştıran, yenik düşer!” Ve yine buyuruyor: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Bişâret verin, müjdede/muştuda bulunun, insanları tenfir etmeyin, kaçırmayın!” Muktezâ-i beşeriyeti nazar-ı itibara alın! O insanları da o konumlarıyla görün, gözetin! İşte.. Söz Sultanı’nın beyanları bunlar, kendimden konuşmuyorum bu mevzuda. Fakat bunlar “sıddîk” olmalarına, “esdak” olmalarına mâni değil, o kadar. Ancak hak yemiyorlar, zerre kadar kimsenin hukukuna tecavüz etmiyorlar; faziletleri orada, meziyetleri orada, centilmenlikleri orada, civanmertlikleri orada.

   “Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.”

Büyükler, kendi kâmetlerine göre, mebsûten mütenâsib olarak, Allah ile münasebetleri ölçüsünde, bir taraftan “sadâkat”larını korumuşlar, fakat bir taraftan da muktezâ-i beşeriyeti gözetmişler. Hani hep arzettiğim gibi, bir Tahirî Mutlu’nun evi, evlâd u iyâli vardı, çoluk çocuğu vardı. Fakat belli bir dönemde, basılması gerekli olan kitaplara, o kitapları bastıracak Zat para bulamayınca, hemen hiç kimseye bir şey söylemeden köyüne gidiyor. Tarlasını satışa çıkarıp teklif ediyor. Malum ekonomide arz-talep mevzuu vardır; talep çok olursa, arz edeceğiniz şey de kıymet kazanır. Fakat o, kendisi “Ben, arazimi satıyorum!” diyor. Hep “Yahu, niye satıyorsun, mevsimi değil bunun şimdi! ‘Ben satıyorum’ deyince de fiyatını vermezler, bunun yarısını verirler!” diyorlar. Tahirî Mutlu diyor ki: “Benim Pîr-i mugânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-i himmetim, dem-i devrânım orada kitaplarını bastıracak; fakat bastıracak para bulamıyor. Ben şimdi tarlalarımı, damımı satmazsam, ne zaman satacağım ki?!.”

Kıtmîr, o zatı görmüştü; defaatle huzurunda oturmuştu. Ama o sizin yanınızda kendini sizden çok küçük görüyordu. Ne kadar büyüktü?!. Büyüklüğün emâresi olarak, o Hazret’in dediği gibi: Bir insanın boyu yüksek ise, başkaları tarafından görülmek için, biraz büzülür; boyu kısa ise, âlem görsün diye ayakları üzerine dikilir. Büyüklerde büyüklüğün alâmeti, tevâzu ve mahviyettir. Küçüklüğün alameti de tekebbürdür, büyüklenmedir. Evet, bunu da alın, söylemeyeceğim ben, antrparantezini siz zihninizde oluşturun; günümüzdeki insanların tavırlarını Allah için değerlendirin!.. Komplekslere bakın; ne ile büyük görünmeye çalışıyorlar? Büyüklüğün emâresi, tevâzu ve mahviyettir!..

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), yerde, diğerleri ile beraber oturuyordu. Gelince dışarıdan birisi, tanımıyorsa şayet, “Acaba o mu, o mu, o mu?!” falan diyordu. Mesela, mübarek cemâl-i bâ kemâli -Kurban olayım ben O’na!..- Hazreti Ebubekir’e çok benziyordu; bazen, onun eline yapışıyorlardı. O (radıyallahu anh) böyle işaret ediyordu, eliyle, “O, O!..” diyordu. Büyüklüğü ile mebsûten mütenâsib bir tevâzu içindeydi; insana saygı duyuyordu, -işin/sohbetin başında geçtiği gibi- Allah’ın sanatına karşı saygı duyuyordu, kim olursa olsun!..

Cerîr, Yemen’de Becîle kabilesinin reisi, geliyor. Onların Kadîsiye savaşında yaptıkları kahramanlık, dillere destandır; o tevhid uğruna, Ruh-i Revân-i Muhammedî’nin bir şehbal gibi açması, dalgalanması uğruna, niceleri orada şehid oluyor, en çok şehid veren de Becileliler oluyor. O gelince, kimse bilmiyor kadrini; hemen mübarek sırtındaki cübbesini çıkarıp onun altına alıyor, “Buyur otur şuraya!” diyor. O kadar tevâzû, mahviyet içinde, İnsanlığın İftihar Tablosu. Evet, burada yine kesip, bir noktalı virgül koyayım; fikir devam ediyor. Biz, öyle bir Peygamberin ümmetiyiz!.. Ve O’nun yolunda yürüdüğümüzü iddia ediyoruz. Ben, sizin o yolda yürümediğiniz mevzuunda bir şey söyleyemem, Allah’a sığınırım, suizan etmiş olurum; fakat öyle bir Peygamberin yolunda yürüdüğümüzün farkında olalım!..

Arkasında O’nun Ashâb-ı Kirâm… Bir yönüyle, hâlesi… Nâbî, bir şiirinde şöyle der: “Değildir hâle çıkmış câmi içre, kürsi-i va’za, / Gürûh-i encümen, Nur âyetin tefsir eder mehtâb!” Kamer-i Münîr gibi görüyor, etrafında da hâlesi var, ışık hâlesi var. Yıldızlar ordusuna Nur ayetini tefsir ediyor. O, bir hatib için söylüyor; fakat diyorum ki: A be üstad Nâbî! Sen yanlış söylüyorsun, o söz O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) için idi esasen; bu, ancak O’na denebilirdi. Ama hüsnüzannının ifadesi, herhalde bir kalb ehline karşı söylüyor onu. Evet, öyle mahviyet ve tevâzû içinde idi ki o, başkalarının gözünde, O’nu daha bir büyük hâle getiriyordu. Bir kere böyle samimi, önyargısız bakan O’na hayran kalıyordu; Abdullah İbn Selâm gibi. O, Musevîler arasında yed-i tûlâ sahibi, duayen bir ilim adamı idi. Böyle baktı, önyargısız baktı, “Vallahi bu çehrede yalan yok!” dedi; kelime-i şehadet getirdi ve O’na iltihak etti, hâleye girdi. Kamerin etrafındaki hâleye girdi veya o yıldız ordusuna o da dâhil oldu.

   İnsan, yüksek bir ideale dilbeste olmazsa, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen de narsist olur.

Bir dava adamı, bir mefkûre insanı… “Mefkûre” tabirini “ideal” karşısında dilimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Fakat sizin tanıdığınız Pîr-i Mugân, “gâye-i hayal” tabirini kullanıyor. Gâye-i hayal, bir insanın hayatının gayesi olması demektir. “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Öyle yüksek bir ideale dilbeste olmamışsa bir insan, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen narsist olur, hafizanallah. Emsâl-i kesîresi ile günümüzde hepsi var; size “İşte bakın, şunları görün!” falan demeye lüzum yok. Başınızı kaldırıp böyle en yakından uzağa doğru baktığınızda, Cenâb-ı Hak sizi mahrum etmemiş, binlercesi ile karşı karşıya gelebilirsiniz, maşallahı var!.. O büyük zat da buyuruyor, “Bu asır, enâniyet asrı…” diyor. Kendini beğenmişler asrı, bu asır; hafizanallah.

Gâye-i hayal olmalı; insan yüksek bir mefkûreye dilbeste olmalı. Nedir gâye-i hayal? Bir kere, dinimiz açısından, Efendimiz buyuruyor ki; “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bayrak gibi dalgalanacaktır!” İşte al sana bir gâye-i hayal!..

Senin yakın tarihin itibarıyla… Üstad Necip Fazıl yine -makamı cennet olsun- derdi ki: “Türk milleti eğer gerçekten derinliğiyle bir millet ise şayet, İslamiyet ile o derinliğe ermiştir!” Bu da bin senelik bir şeydir. Bir anda onuncu asırda, onbirinci asra doğru gelirken, bin çadır o zaman. Bin çadır… Hani çadırlar, bizim bildiğimiz çadırlar gibi, üç kişilik çadırlar gibi değil; bir-iki ailenin içinde yaşadığı çadır; burada kurduydu bir arkadaşımız, bir zaman içinde de oturduk onun. Bin çadır birden dehâlet ediyor. Mübalağa olduğu kanaatinde değilim, diyorum ki: Hicaz’da zuhûr etti fakat o din, uçlar bıraktı; o uçlar, senin milletinin, senin atalarının eliyle, Buharîler, Müslimler, Nesâîler, Tirmizîler, Ebu Davud-i Sicistânîler vasıtasıyla… Tâ o dönemde başladı… Aynı zamanda onuncu asra gelince, yani Efendimiz’den neredeyse dört asır sonra… Düşünün Gazzâlî Tuslu’dur, beşinci asırda yaşamış, devâsâ bir insan. “Hüccetü’l-İslam” demişler kendisine; “Din için hiçbir delil olmasa, Gazzâlî delil olarak yeter!” demişler. Bunlar, senin içinden çıkmış; bu açıdan da senin geleneklerin ve kültürün, kültür değerlerin var.

Sen, bunları dünyanın değişik yerlerine götürdüğün, sergilediğin, meşherlerini yaptığın zaman, hüsn-ü kabul gördüler. Ama insan olarak başkalarının da sergilediği güzel şeyler vardır. Bakın şimdi; siz cebrî hicrete maruz kalmışsınız; adam, evinin anahtarlarını veriyor, “Bir sıkıntıya maruz kalmayın, maaşımın yarısını veriyorum!” diyor. Demek ki insan olarak, çok insanlarda, insana şâyeste bir kısım değerler var. Demek ki karşılıklı bir te’âtî (karşılıklı alış-veriş) oluyor.

Evet, temel disiplinlerinizle, temel esaslarınızla -bir yönüyle- filtreden geçirilmiş, kalibrasyon görmüş değerleriniz var, gelenekleriniz var, an’aneleriniz var. Bunların çoğuna da “tâlî derecede edille-i şer’iyye” diyoruz; Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha aslî ama örf, âdet, gelenekler de var. Siz, bu güzellikler mecmuasını temsil ediyorsunuz, âdetâ bunları urba gibi giymişsiniz, tavırlarınızdan, davranışlarınızdan dökülüyor. Dünyaya açılmışsınız, her yerde millet, sizi görmüş, sonra bağrını açmış, kucağını açmış.

Gerçi şimdi bazı kafalar bozulmuş. Bunların eteklerine biraz para dökünce, bazı yerlerde, yüzde on yerde, hafif bir beyin bulanıklığı yaşandı. Fakat fesat, kolaydır; tahrip, kolaydır. Bir çocuk, kocaman bir sarayı, yerle bir eder. Sonra yüz tane mimar, bilmem ne kadar işçi, ne kadar zamanda ancak onu inşa eder. Tahrip taraftarları, sizin yüz yetmiş küsur ülkede açtığınız müesseselerin onda birinde ancak tahribe muvaffak oldular. Devlet gücünü kullanarak ancak o kadar tahribe muvaffak oldular.

O da zannediyorum, bütün zihinlerden silememişlerdir. Bir kısım angajmanlıklar vardır, diplomasinin gerekleri vardır. İçlerinden homurdanıp duruyorlardır fakat “Münasebeti bozmamız da doğru değil, çünkü çıkarlarımız da var; ee bunlar ile gelecekte beraber olacağız!” mülahazaları da vardır.

Fakat bir gün -zannediyorum- bütün bunlar ortadan kalkacak, siz, bugüne kadar kemâl-i samimiyet ile yürüdüğünüz yolda daha bir hızla yürüyeceksiniz. Durmamış iseniz şayet.. bir şeye takılmamış iseniz.. yeniden “Vira-bismillah!..” demeyecekseniz şayet… Sadece belki vites değiştirdiniz; sekizli viteste gidiyordunuz, dörde aldınız. Karşınıza bir araba çıkar, yürüyeceği şeridi bilmeyen biri ile karşılaşabilirsiniz, “Neme lazım, trafiğe sebebiyet vermiş oluruz!” filan mülahazasıyla vites değiştirdiniz. Şimdi eğer durmuyorsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sekizinci vitesi, onaltı vites yaparsınız; onaltıyı otuziki, otuzikiyi altmışdört yaparsınız. Daha üstü var mı? Belki uçaklarınki olur!..  Neyse olduğu kadar olsun. Allah’ın inayeti, sizinle olsun!..