Posts Tagged ‘15 Temmuz’

Bamteli: SON ŞEYTANÎ SENARYO

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!”

Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde, dört şeyden dolayı dünyayı “kesben” değil “kalben” terk etmek lazım. Demek ki, insan kazanabilir ama Hazreti Ebu Bekir gibi, vereceği yerde her şeyini bir dağarcık içine koyar, getirir, Allah Rasûlü’nün huzuruna bırakır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çoluk-çocuğuna, baban Ebu Kuhâfe’ye bir şey bırakmadın mı?” buyurunca, “Onlar için Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım!” der. Böyle kazanmanın hiçbir mahzuru yok; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi…

Dinin i’lâsı adına, her yerde ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına, millî mefkûremizin dünyanın değişik yerlerinde bayraklaşması adına, insan, kazanabildiği kadar kazansın. Ama hepsini verdiği yerde bile, içinde bir ukde hâsıl olmaması ve “O (celle celâluhu) verdi, ben de O’nun yolunda verdim!” diyebilmesi çok önemlidir.

Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Satın alan, Allah’tır. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ Önce “nefis”ler zikrediliyor. Sonra, وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “be”, “be-i mukâbele” veya “sebebiyye”. Şart-ı âdî planında “sebep”; karşılık manasında. Onun karşılığında, Allah (celle celâluhu) Cennet’i veriyor. Bütün hezâfiriyle, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika içinde yaşamaya mukabil gelmeyen Cennet karşılığında. Allah (celle celâluhu) kendi verdiği “nefisler”ini alıyor, kendi verdiği “mallar”ını alıyor, karşılığında Cennet’i veriyor. İşte böyle kazanma, ayrı bir kazanım.

Öyle bir kazanım ki bu, bir taraftan siz kazanıyorsunuz, zengin de oluyorsunuz; fakat her şeyi Hak yolunda kullanma/istimal etme istikametinde hazır ve teşne bulunuyorsunuz. Ne mutlu böyle düşünen ve böyle yaşayanlara!..

Ama bir de meşhur bir sözde işaret edilenler var; ben onu biraz değiştirerek şöyle söylüyorum: “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!” SS’leri biliyorsunuz; Hitler’in etrafı yakıp-yıkan adamları idi, “SS”. Bir de işin başında bir “S-S” varsa, iş arızasız yürür-gider. SS’i, “S-S” idare eder; kapılar kırılır, pencereler yarılır, kadınlar derdest edilir, insanlar zindana atılır, gidilir malın-mülkün üstüne konulur. “Eşkıyalık” olduktan sonra, her şey yapılır; çünkü eşkıyanın kurallarında “helal-haram” mülahazası yoktur. Onlarda sadece “ezme” vardır, “gasp etme” vardır, “tagallüp” vardır, “tahakküm” vardır, “tasallut” vardır, “Bana benzeyeceksin, beni kabul edeceksin!” şeytanî mülahazası vardır. Zavallı Firavun, bunun altında ezilip gitmişti; Şeddâd, bunun altında ezilip gitmişti; Nümrûz da bunun altında ezilip gitmişti.

Nümrûz’a biz Nemrut deriz; o Babil’de şatafat ve debdebenin çıldırttığı/zehirlediği/şirazeden çıkardığı adam. Onun da sarayları, kapkara sarayları vardı. Daha neleri vardı, neleri vardı!.. Ama bir şeyi yoktu: “Allah” yoktu onun nazarında; “iman” yoktu, “haşr u neşir” yoktu, “mizan” yoktu, “terazi” yoktu, “sevap” yoktu, “günah” yoktu. Ve bu “yok”lar altında “yok olup gitti” zavallı. Ne ile? “Bir sinek ile.” derler. Nasıl ki bir örümcek ile, Allah, koruduğunu koruyor; bir güvercin ile koruduğunu koruyor; Sevir sultanlığında, Sultanlar Sultanı’nı, bir güvercin ile, bir örümcek ile, örümcek ağı ile koruyor; bir Nemrut’u da bazen bir sinek ile, bazen bir mikrop ile yere seriyor.

Bekleyip göreceksiniz!.. Şimdiye kadar hiçbiri pâyidar olmadı; ne eskiler, ne yeniler. Dünya ne Firavun’a vefalı olabildi, Nemrut’a vefalı olabildi, Jull Sezar’a vefalı olabildi, Hitler’e vefalı olabildi, Leninlere, Stalinlere vefalı olabildi; ne de Saddamlara, Kazzafîlere vefalı olabildi! Onlar, dünyaya taptıkları halde, bir gün ondan öyle bir tokat yediler ki, dünyevî itibarlarını yitirmelerinin yanı başında, ahirete ait mev’ûd şeylerini de yıktı, öyle yuvarlandı gittiler, heder oldu gittiler. Allah bizi, onların yoluna düşmekten muhafaza eylesin!

   “Bilemiyorum hangisine daha çok sevineyim; Cafer’in gelişine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Allah için işlemeli, Allah için başlamalı, Allah için görüşmeli, Allah için konuşmalı, Allah için koşmalı; Allah için koşarken, bir küheylan gibi, o yolda kalbi durmalı ve öbür tarafa yürümeli!.. Kazanım, budur; hayatın her hamlesinde “Allah!” deme!.. Hazreti Pîr, Besmele’de, tâ işin mebdeinde, bunlara dikkati çekiyor. Cenâb-ı Hak, anlama idrakiyle idraklendirsin; gönüllerimizi O’na karşı vefâ hissiyle doyursun, itmi’nâna ulaştırsın!..

Kur’an-ı Kerim, o itmi’nânın vesilesini nazara veriyor: الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) “Dikkat edin; kalbler, her şeyiyle O’nu yâd etmek suretiyle oturaklaşmaya erer, itmi’nâna ulaşır!” Yani, başka şeyler ile artık alakaları kesilir, sanki bütün dünya onların olmuş gibi. Öyleleri, Behlûl gibi, yırtık elbise ile yaşarlar; İbrahim Ethem gibi, yırtık-pırtık elbise ile yaşarlar; fakat nezd-i Ulûhiyet’te âdetâ sultanlık saraylarına otağlarını kurarlar.

Kim bilir, sizin için de kaderî plan ve programda ne güzel şeyler vardır?!. Erdiğimiz zaman oraya, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanma gibi… Hani dilimin ucuna kadar geldi “kucaklama” da; ben şahsım itibariyle öyle bir kucaklamaya kendimi layık görmediğimden dolayı, umumî manada herkese tamim ederek konuştum. Evet, kimileri O’nun ayaklarına kapanır, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarına kapanır, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin gül kokan ayaklarına kapanır, çiçek gibi edâlı ayaklarına kapanırlar. Kim bilir belki de bazı kâmet-i bâlâlara onlar gelirler; onlara sarılır, muânaka yaparlar ve sonra derler ki, “Bilemiyoruz, Cennete girdiğimize mi, yoksa bunların kudûmuna mı sevinelim!”

Efendimiz, kime böyle demişti? Cafer İbn Ebî Tâlib’e (radıyallahu anh). Ne zaman demişti? Hayber fethedildiğinde; yani, bir yerde bir temerrüdün kırıldığı anda. Artık o noktada dahi yollar açılmıştı O’na, ilerleyecekti onların içine doğru; “onlar” diyorum, onların içine doğru. Tam o esnada da Habeşistan’a hicret etmiş mü’minler -bilmem kaç sene sonra- oradan gelmişlerdi. Cafer İbn Ebî Tâlib onların başında bulunuyordu. O Hazret, aynı zamanda Mu’te’nin kumandanı, şehidi; Hazreti Ali’nin ağabeyi; çok farklı bir insan, çok farklı. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu: لا أَدْرِي بِأَيِّهِمَا أَفْرَحُ؟ بِقُدُومِ جَعْفَرَ أَمْ بِفَتْحِ خَيْبَرَ “Bilemiyorum neye/hangisine sevineyim: Cafer’in gelmesine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Bu itibarla, kim bilir, bazı kâmet-i bâlâlara, işte o kâmet-i bâlâlar sarılacak, onlarla muânaka edecek ve diyecekler ki: “Bilemiyoruz buraya girdiğimize mi, yoksa bunların geldiğine mi sevinelim?!.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), arkasından ne kadar çok insan, kendisini izlemiş ve oraya girmişse, o kadar müreffehtir, o kadar sevinç içindedir. İşte o sevinç hatırına -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikten sonra bile Miraç’tan geriye dönmüştü. Elinden tutulacak insanların elinden tutup o ufka ulaştırmak için, yaşatma zevkini yaşama zevkine tercih etmişti. Kim olursa olsun, en büyük veliler dahi oraya çıkınca geriye dönmezler. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü sizin için, bizim için.. hususiyle saff-ı evveli teşkil eden “hâle”si için.. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” mübarek sözüyle şereflendirdiği ilk safı teşkil eden babayiğitler için.. inananlar için.. Bedir’de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşanlar için, Uhud’da şehit olanlar için, (Ahzâb’a karşı ) hendek kazanlar için, Mu’te’de savaşanlar için, Havazin’de savaşanlar için…

Cenâb-ı Hak, yürüdüğünüz bu yolda sizi sabit-kadem eylesin; ne ölçüde, ne miktarda yürüme oldu, Allah bilir; tam yürümeye de sizi ve bizi muvaffak eylesin! Şunun-bunun saldırıları karşısında tereddüde düşmekten muhafaza buyursun!.. Âmin.

   17/25 Aralık ve 15 Temmuz komplolarından sonra sıra üçüncü şeytanlık faslında; zâlimler, kendilerini âdil göstermek için yeni bir “şeytanî senaryo” hazırlığında!..

Ancak bir şey daha diyeceğim; müsaade ediyor musunuz? Sanmayın ki bu yapılan şeyler, bu kadarıyla kalacak! Ne onlar için, ne de sizin için; ne edenlerin ettiği, ne de edilenlere edilen şeyler bitmiş değildir. Bir “hırsızlık” ortaya çıkınca, adını “darbe” koyup Müslümanlara eziyet etme işi; o bir başlangıçtı. Fakat maşerî vicdan, genelde böyle bir muamele için onu yeterli sebep görmediğinden dolayı, şeytanın yeni bir senaryosuna ihtiyaç vardı. Gerçekten “darbe” denecek bir darbe senaryosuna ihtiyaç vardı. Onlar “Sağ olsun!” derler Şeytana, biz de “Yerin dibine batsın!” deriz; çünkü onlara öyle bir senaryo verdi, ellerini güçlendirdi.

“Darbe” senaryosuyla kısmen güçlendiler; bir yönüyle yapılan mezâlim, makuliyet kazandı: “Ettiler, ediyoruz! Dediler, diyoruz! Kıydılar, kıyıyoruz!.. Yaptığımız şey, mukabele-i bi’l-misil!.. Ne yapalım, Kur’an, ona -bir yönüyle- cevaz veriyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِSize ikâb ederlerse ve onlara ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.’ (Nahl, 16/126)”

Önce, “Bakın, bu adamlar, utanmadan kalkıp ‘Siz hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız!’ diye bizi utandırıyorlar; ne hakları var? Kocaman kocaman insanların, değişik merhalelerden geçmiş çok mevkileri ihraz etmiş, şeref ve itibar ile serfirâz insanların şerefine dokunmaya ne hakları var? Bu, apaçık bir darbedir” dediler. Fakat bu yeterli olmadı. “Yahu darbe mi, değil mi?” Bî-idrak olanlar bile onu darbeye benzetemediler. Onun için şeytan yol gösterdi: “Ben başka bir senaryo hazırladım size! Aklınız ermiyor, bak bu senaryoyu kullanın!.. Hakikaten darbe suretinde bir şey yapın! Ama iktidardakilerden kimseye dokunmayın sakın. Halkı sokağa dökün, sonra kendi muhafızlarınızla halkın üzerine ateş edin, sonra halkı öldürün, sonra da onu başkalarına fatura edin! Sonra da deyin ki, ‘İşte siz yaptınız!’ O zaman milleti derdest edip içeriye doldurmaya o yığınlar da inanacaklardır.”

Fakat baktılar ki, dünya buna da inanmıyor. Dünyanın değişik yerlerinde erbâb-ı basiret, elit, entelektüel, “Yahu böyle bir şey olmaz!.. Bu insanlar, nasıl olur, her şeyden haberdar oldukları halde?!.” diyorlar. Evet, camilerin minareleri/hoparlörleri hazır, diyanet teşkilatı hazır, imamlar hazır, müezzinler hazır… Hâdise olmadan evvel çıkıp camilerin minarelerinde bile haykırıp insanları sokaklara dökecekler ve sun’î bir kargaşaya sebebiyet verecekler. Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de ifade buyrulduğu gibi; ben değil, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Ölen niçin öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilemeyecek!” Kargaşa, anarşi… Diyor ki adam -IŞİD’den, tuhaf kılıklı ve kıyafetli- “Bize silah dağıttılar, ‘Şunu vurun, bunu vurun!’ dediler.” Evet, dolayısıyla dünya, bu hadiseleri görüyor, sizin baktığınız perspektiften bakıyor ve “Yahu burada da bir kısım boşluklar var; buna ‘darbe’ dediler ama bu galiba ‘darbe’ diyenlerin uydurması. Bu da Şeytan’ın bir senaryosu!” diyor.

Bunun üzerine, fesada kilitli ruhlar başka bir senaryonun peşine düştüler: “Acaba şimdi ne yapsak?!. Öyle ise, daha ciddisini yapmamız lazım. Çok önemli bazı kimseleri öldürmemiz lazım, doğrudan doğruya. Sonra da bunu…” Neyi söylüyorum biliyor musunuz? Ayağa düşmüş şekilde konuşulan şeyleri söylüyorum. Ayağa düşmüş şekilde konuşulan, kapalı kapılar arkasında konuşulan şeyleri söylüyorum: “Önemli bazı kimseleri… Gerçekten meseleye ‘darbe’ dedirteceğimiz şekilde… Yeni/yepyeni -evet hiç kullanılmayan bir kelime ile diyeyim- “neo-kargaşa”, yeni bir kargaşa tipi… Öyle ki Türkiye’deki bir kısım kandıramadığımız kimseleri de bununla kandıralım ve bir de dünyada kamuoyunu değiştirelim, lehimize değiştirelim!.. Zira şimdilerde, herkes, bunun bir ‘senaryo’ olduğunu söylüyor!”

Böyle bir şeyin zilleri çalmaya başlamıştır. O açıdan, Hak kapısının önünde, o kapının tokmağına dokunmaya teşne bulunan insanların, başlarına daha ötesinde bazı şeylerin geleceğini de hesaba katarak, firaset ile, basiret ile, uyanıklık ile hareket etmeleri lazım. Bir karıncaya basmama ölçüsünde, bir cana kıymamayı o ölçüde kıymetli görerek ona göre davranmaları lazım.

Bir-iki akılsız insan, bu türlü maceralara katılabilir bilemeden, aklını kullanamadan; şunun-bunun macerasına katılabilir, akıntıya kürek çekebilir, farkına varmadan. Fakat, اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ “Mü’minin firâseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nuruyla bakar.” fehvasınca, hakiki mü’min, Allah’ın nuru ile bakar; o, aldanmamalı!..

Evet, bundan sonra da -bir yönüyle- yemek istediklerini yemek için, yemeye bahane bulmaları lazım. O bahane uğruna yapmadıkları şeytanlık kalmayacaktır. Şu bahsettiğim, “üçüncü şeytanlık faslı”. Zannediyorum, en profesyonel senaristleri bile şaşırtacak kadar ve Jules Verne’in hülyalarını geride bırakacak kadar, çok şeytanî senaryolar sahneye sürülmek suretiyle kendilerini haklı göstermeye çalışacaklar. Zâlim, kendisini âdil gösterecek; Haccâc-ı zâlim, kendisini Hazreti Ömer göstermeye çalışacak; Yezîd, kendisini Hazreti Ebu Bekir göstermeye çalışacak. Ve zulümlerine devam edecekler.

Hiç tereddüdünüz olmasın; çünkü bir kere yalan söyleyen, her zaman söyler. Bir kere iftira eden, her zaman iftira eder. Bir kere bir senaryo sahneye süren, her zaman benzer -fakat zamanın girdileri ile- senaryolar sahneye sürer. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i daiminde, hadiseler, “misliyet” çerçevesinde cereyan eder; dün başka, bugün başka; dünün senaryosu başka, bugünün senaryosu başka. Dolayısıyla çok farklı senaryolar ile, imandan, İslam’dan, milli kültürlerini dünyaya duyurmaktan başka bir dertleri olmayan insanları yok edip -bir yönüyle- dünyanın tek hâkimi olma istikametinde Şeytan’ın ve Şeytan avenesinin yapmayacağı hiçbir şey yoktur.

Bunu diyecektim. Dedim. Allah, o fırsatı vermesin onlara!..

   Allah hakkındaki zannınızı güzelleştirin; zira Allah, kullarına, Kendi hakkında besledikleri zanna göre muamelede bulunacağını vaad etmiştir.

Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan, kendi ufukları itibarıyla Akrabü’l-Mukarrabîn’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, farklı dairede, farklı çerçevede, farklı çizgide cereyan eder. Benim gibi mücrimler, gırtlağına kadar levsiyât içine girmiş olabilirler. Fakat yine de her şeye rağmen derler ki, “Rabbim, Gafûr ve Rahîm’dir!” Hiç ümitlerini kesmezler; hep ellerini kaldırıp أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” dediklerinde, âdetâ -hakikaten- omuzlarına binmiş o günahların, hataların, meâsînin, mesâvînin döküldüğünü hisseder gibi olurlar. Öyle inanırlar, en mücrimler, bencileyin, en mücrimler.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) -zannediyorum- belki hayal ötesi meselelerde istiğfar edip bağışlanma umardı. Hayal ötesi… Kendince, Allah ile münasebeti açısından, hayaline gelip çarpmamasını düşündüğü şeyler, gelir hayaline çarparsa… Mesela Efendimiz -Hâşâ, öyle bir şey düşünmüş müdür?- “Acaba bu mesele burada mı kalır, yoksa ileriye mi gider?” Ama Allah, “Şuraya kadar gider!” demişse, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona katiyen inanmıştır: “Böyle bir şey karşısında, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine karışmak ne haddime?! Ben, O’nun (celle celâluhu) hakkında hüsnüzan ediyorum: Benim nâm-ı celîlim, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” İşte mukarrabîn hüsnüzannı…

“Ben”cileyin bir hüsnüzan; “O”nculayın bir hüsnüzan. Çok geniş dairede bir hüsnüzan. Bir taraftan, insanın, yaptığı hatalar karşısında, Allah’ın afv u mağfireti mevzuunda hüsnüzanda bulunması lazım. Bu konuda, çok önceden, belki defaatla dinlediğiniz bir hadîsi hatırlatayım:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl -hani biraz evvel bahsettiğim gibi- Allah’ın gördürmesiyle görüyor, bildirmesiyle biliyor, nâm-ı celîl-i Nebevîsinin güneşin doğup-battığı her yere ulaşacağını… Sizin arkadaşlarınız, büyük ölçüde ulaştırdılar. Şu anda birilerinin yıkmasına bakmayın! Yezid’ler başka bir şey yapmaz ki; Haccâc’lar başka bir şey yapmaz ki!.. Ama bir yere kadar ulaştı. İnşaallah bir gün tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dediği yere kadar da ulaşacaktır; bir yönüyle zamanın yaptığı girdiler ile, bir yönüyle o dinin temel disiplinleri ile elene elene, belki referansı onlar ola ola. Bugüne kadar gelmiş gelenekleriniz, an’anelerimiz, örfleriniz, âdetleriniz, onlar bile çok mübarektir; onlar da “tâlî edille-i şer’iyye” içinde -bir yönüyle- yerleri olan hususlardır. Ve dünya, bunları görmeye müştaktır, görmelidir; teşnedir, bekliyor; bekliyor “Kapımızı ne zaman çalacaksınız?” diye, bekliyor. Şu anda öyle bir kapı çalınmasını bekleme havası, dünya çapında yaygın; size meseleyi anlatmak düşüyor.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şeyi -böyle- Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle bildiği gibi… O (celle celâluhu) bildirdikten sonra Efendimiz niye bilmesin ki?!. Bildiriyor O’na; ister vahy-i metlûvu ile, ister vahy-i gayr-ı metlûvu ile, ister rüyaları ile; çünkü peygamberlerin rüyaları da vahiydir. Buyuruyor ki: “Mahşerde…” Bir mahşer manzarasını anlatıyor; demek ki “ilmî vücûd” esasen veya “vücûd-i necm-i nurânî”. Bu, Efendimiz için kullanılan bir tabir. Ama herhalde bu metafizik dünyaların ötesinde, belki metapsişik hadiselerle alakalı varlıkları biz “tecessüm” etmiş olarak düşündüğümüz zaman, “vücûd-i necm-i nurânî”, “vücûd-i necm-i hâkânî”, “vücûd-i feyezânî” ifadeleriyle ifade edeceğiz bunları. İşte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücûd-i necm-i nurânîsiyle Mahşer’i de görüyor, Cennet’i de görüyor, Cehennem’i de görüyor; görüyor onları, o vücutlarıyla. Ama hakiki keyfiyetleriyle onlar, ahirette inkişaf edecekler. Demek ki, ilmî vücutları itibarıyla, Allah (celle celâluhu) -benzetmek olmasın- sizin rüyalarda gördüğünüz gibi gördürüyor. Ama onun tevile ihtiyacı yok, o “ayn-ı hakikat” görüyor; yanlış anlamayın, ayn-ı hakikat görüyor.

Evet, Mahşer’de herkes hesaba çekiliyor, terazi/Mizan işliyor. Bir tanesininki çok kötü çıkıyor; Mizan’da hakkında verilen karar, olumsuz/menfi çıkıyor. “Derdest edin, Cehennem’e götürün!” deniliyor. Saçı-sakalı ağarmış, hayatını kirletmiş; o hayat için hep koşup durmuş ama “Götürün onu oraya!” hükmünü duymuş. Götürülecekken, dönüyor, acı acı arkasına bakıyor. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Sorun, niye öyle baktı?” Diyor ki, “Yâ Rabbi! Ben Senin hakkında hiç böyle düşünmemiştim!..” Hüsnüzan… İşte Kıtmîrâne bir hüsnüzan. Allah o duruma düşürmesin, meccanen affetsin!.. Meccânen yarattı, meccânen Müslüman yaptı, meccânen Efendiler Efendisi’nin arkasına taktı, meccânen Mahşer’i aşma, Mizan’ı geçme, Sırât’ı uçma ve Cennet’e girmeyi lütuf buyursun! Meccânen, meccânen, meccânen… Türkçe kelime değildir, “meccânen” kelimesi, Arapça’dır. Meccânen, “bedelsiz, karşılıksız, en küçük bir sebep bile olmadan” demektir. Meccânen… Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Döndürün, götürün! Hakkımda hüsnüzan etmiş; onun hüsnüzannına göre muamele edeceğim!” İmanı var; imanı var ama kirletmiş hayatını. Günahlara girmiş, levsiyâtla simsiyah hale gelmiş. Ama Allah hakkında hüsnüzan beslemiş. Oraya kadar hüsnüzan…

   Allah hakkında hüsnüzannın bir yanını O’nun her şeye kâdir bulunduğuna iman, diğer yanını da ilahî rahmetin enginlerden engin olduğuna izan teşkil eder.

Bugün arkadaşımız Cuma namazında da okudu: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26) “De ki: O, benim Allah’ım!.. Allah’ım!..” مَالِكَ الْمُلْكِ “Bütün mülkün mâliki Sensin.” قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ Nidâ ifadesi: “Ey Mâlike’l-Mülk!” تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Mülkü, dilediğine verirsin.” وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ “Dilediğini de, içinde ârâm edip duran saraylardan çıkarır, mülklerini elinden alırsın, saraylarını başlarına yıkarsın!” O Şeddâdların, Nemrutların, Firavunların, Sezarların, Hitlerlerin başına yıktığın gibi, başına yıkarsın. Yıkılan dünyaları karşısında, yeisle, ümitsizlikle âkıbetleri o olur; ya Nemrut gibi bir sinek ile ölürler, ya başka bir Firavun gibi bir mikroba yenik düşerler veya Hitler gibi kendi elleriyle kendilerini öldürür, dünyalarını kararttıkları gibi, âhiretlerini de kapkara hale getirirler. İsterse dünyada bembeyaz saraylarda otursunlar, bembeyaz villalarda hayat sürdürsünler.

Muvakkattir dünya hayatı: قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, (Cehennem’dekilere şöyle) der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) Yeryüzünde ne kadar kaldınız? قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) “Belki bir gün, belki bir günden daha az; vallahi aklımız ermiyor, bir bilene sorsanız daha iyi olur!” Yani, “Onda bile şaşırıyoruz; bir gün, belki bir günden de az.” Niye? Çünkü ebediyet tabloları var karşınızda.

Bu açıdan Allah, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır; geceyi gündüz yapar, kışı bahar yapar. Bu mevzuda da Cenâb-ı Hak hakkında hep hüsnüzan etmek lazım. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyuruyor Efendimiz; “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettir; ibadetin en güzelidir!” diyor. (Bu rivayette mutlak hüsnüzan zikrediliyor; Tirmizî’deki hadiste de إِنَّ حُسْنَ الظَّنِّ بِاللَّهِ مِنْ حُسْنِ عِبَادَةِ اللَّهِ buyurularak Allah hakkında hüsnüzanda bulunma özellikle nazara veriliyor.) Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm hakkında hüsnüzan.. ve tabii, mü’minlerin birbirleri hakkında hüsnüzan etmeleri de ayrıca حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Onun için havanın karardığı, mevsimin bir kış haline geldiği, ortalıkta sadece zâlimlerin hayhuyunun duyulduğu, etrafın mazlumun iniltileriyle inlediği dönemde bile, bir de bakarsınız, ufukta mustatil bir şafak belirir. Öyle ki, en âmî insanlar bile bakınca, derler ki: “Vallahi bunun arkasından güneş doğacak!” Çünkü o mustatil şafak, yalan söylemez. Hatta değil mustatil şafak, “fecr-i kâzib” dahi yalan söylemez; kendi kâzip olduğu halde, “fecr-i sâdık”ın en sâdık şâhididir o. Fecr-i kâzib olunca, arkadan fecr-i sâdık gelecek demektir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu açıdan geleceğe hep ümitle bakmak lazım; Cenâb-ı Hak hakkında hüsnüzan adesesiyle bakmak lazım. O’nun hakkındaki hüsnüzannınızı, sizi hiç yanıltmayan, tam bir mercek gibi bilerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, meseleyi öyle görebilirsiniz.

Onun için -geriye dönelim- Zât-ı Ulûhiyet’in, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyen insanların işlerini boşa çıkarmayacağı, O’na doğru yürüyen insanları yolda yüz üstü bırakmayacağı ve yerde sürükletmeyeceği mevzuunda hüsnüzanla dolu olmak lazım. Allah’ın izni ve inayetiyle, onları, hiç olmayacak yerlerde, üveyikler gibi kanatlandıracağı ve Kendisine ulaştıracağı konusunda hüsnüzanda bulunmak lazım. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin! Gönüllerimizi hüsnüzan, recâ ve ümit duygusuyla âbâd eylesin!..

Efendim, Akif’in sözünü çok duymuşsunuzdur, biliyorsunuz:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Hazreti Sâhib-kırân da şöyle diyor: “Yeis, mâni-i her kemaldir.” Yani, ümitsizliğe düşmek, bütün güzellik, olgunluk ve mükemmelliklerin önünde bir engeldir. Bunu nasıl demez ki?! Kur’an, bu hakikati ifade ediyor: وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, Allah’ın rahmetinden, kâfir olanlardan başkası, ümidini kesmez! Zât-ı Ulûhiyet hakkında hep ümitvâr olunuz!

Yine diyor ki Hazreti Sâhib-kırân: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” Ve yine ümitvârlığını haykırırken şöyle diyor: “Ümidim var ki, istikbal semavât-u zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” Bu cümle, küçük farkla iki şekilde naklediliyor: “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ, hem olur teslim…” veya “…Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” diyebilirsiniz. İkisi de olur. “Asya bâ” deyince, “kurulu düzen, çark, işleyen çark” demek. “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ”, sema ve zemin, işleyen bir çark halinde; “hem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a”, İslam’ın âlemi aydınlatan nûr-efşân eline teslim olur, gözünü ona açar ve bir daha da gözünü yummaz, kendi dünyasını karartmaz.

Allah, göz yummadan, kendi dünyamızı karartmadan bizi muhafaza buyursun! Allah sizden ebeden razı olsun!

Bamteli: KARANLIKLARIN SUİKAST PLANLARI VE HİZMET’E KUMPAS

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Mümin, her zaman çevresine güven veren bir emniyet insanıdır; fâcir/münafık ise hayatını ayak oyunlarıyla sürdüren bir hilekârdır.

Mü’min, “yeryüzünde güvenin temsilcisi insan” demektir. Mü’min, o adını, o unvanını, Cenâb-ı Hakk’ın -sizin her zaman tekrar ededurduğunuz- 99 esmâ-i hüsnâsının içindeki el-Mü’min (celle celâluhu) isminden almıştır. O’na (celle celâluhu) ait yanıyla, “Mü’min”, emniyet ve güveni yaratan, yeryüzünde emniyet ve güven ortamı oluşturan, aynı zamanda insanları emin hale getiren demektir. İnsanlara verilen isim olarak ise, “mü’min”, inanılması gerekli olan hususlara inanan, gönlünü O’na ve O’nunla irtibatlandırması lüzumlu şeylere bağlayan ve aynı zamanda yeryüzünde hep emniyet ve güven soluklayıp duran, herkesin itimat ettiği insan manalarına gelmektedir.

Mü’min, ayak oyunu bilmez. Mü’min, hud’a bilmez. Mü’min, hile bilmez. Selâhaddin’in bir Fâtımîli hanıma sırtını dönüp “Vur bıçağı sırtıma!” dediği gibi, mü’min hep güven soluklar. Mü’min, öyle olmalıdır.

Mü’min, (hile yapmak, tuzak kurmak, pusu ile kaydırmak manalarına gelen) “mekr” ve “keyd” gibi kötülüklerden uzaktır. Bu kelimeler, Kur’an’da -adedini şu anda diyemeyeceğim, bilemeyeceğim- ama değişik yerlerde geçmektedir. Mesela; وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا “(O’nu reddedenler,) planlar yapıp tuzaklar kurmakla meşguller ama elbette Ben onların tuzaklarına mukabele eder, hilelerini başlarına dolarım.” (Târık, 86/15-16) Onlar, mekr peşine, komplo peşine, entrika peşine, ayak oyunu peşine takılıp giderler. Fakat Allah, onların o komplolarını kendi başlarına dolar, ona mukabelede bulunur. “Mekr” ve “keyd” sıfatlarını Zât-ı Ulûhiyete nispet etmeme mülahazasıyla, dilin hususiyeti olarak “mukâbele” ve “müşâkele” mevzuu… Fakat biz orada, denmesi gerekli olan şeyi daha hassas üslupla ifade ediyor, “Mekirlerini kendi başlarına, keydlerini kendi başlarına, hud’alarını kendi başlarına dolar!” diyoruz. Zât-ı Ulûhiyete saygının ifadesi…

İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve o silsileden olanlara “zeberced silsile” diyoruz. Hani Nakşî’lerde “silsile-i zeheb” var, altın silsile. Zeberced silsile de bütün enbiyâ-i izâm, asfiyâ-i kiram, mukarrabîn-i fihâm efendilerimiz. Onlar, kendilerine yapılan bir keyd, bir hile, bir hud’â karşısında kat’iyen “mukabele-i bi’l-misl”e gitmemişler; kendileri gibi davranmışlar, kendileri gibi kalmışlar, karakterlerine hep sâdık olmuşlar.

Evet, mü’min, oyuna başvurmaz. Mü’min, güven arayan insanların sığınacağı bir sığınaktır. “Nereye sığınmalıyım ben?” diye düşünenler, “Mü’min’e sığınırsam şayet, kendimi emniyet ve güven içinde hissederim!..” diyebilmelidirler.

  “Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.”

Kur’an-ı Kerim’de, إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cenneti vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) buyuruluyor. “İştirâ” kelimesi, değişik yerlerde, farklı şekilde kullanılıyor. Kimileri “dalalet”i, sapıklığı, hileyi peyliyor; bir yönüyle, onun müşterisi oluyorlar. Kimilerine de Allah (celle celâluhu) karşılık olarak Cenneti verip onlardan canlarını ve mallarını satın alıyor. Bu ayet-i kerimedeki “Bâ” harfi, “bâ-i mukabele” oluyor. İsterseniz -uzak bir ihtimal- şart-ı âdî planında “bâ-i sebebiye” de diyebilirsiniz; o takdirde “bu sebeple” manasına gelir. بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Fakat “sebebiye”den ziyade “mukabele” manası daha uygun görünüyor.

Evet, “Allah (celle celâluhu), mü’minlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır.” deniyor. Allah’ın onları satın alması demek, insanın, malını, canını, mamelekini, elinde olan her şeyi Allah yolunda harcaması demektir. Adeta, Allah (celle celâluhu) “Siz, şunu Bana verin, Ben de size şunu vereyim!” diyor.

Bakara sûre-i celilesinin de hemen başında, İsrailoğulları’na يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın. Ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.” (Bakara, 2/40) Burada da bir “mukabele” söz konusu. “Siz, verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de size öyle mukabelede bulunayım; Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim!

Siz, bir adım atarsanız, kendi çerçeveniz, kendi darlığınız, kendi iradeniz, kendi gücünüz, kendi kuvvetinize göre bir adım atmış olursunuz. Fakat kime doğru bir adım atıyorsunuz? Kimin yaklaşmasını dileyip O’na çağrıda/davette bulunuyorsunuz? (Bazı şeyleri ifade etmede zorlanıyorum, “saygısızlık olur” diye, teemmül etmeden diyemiyorum.) Neyi peylemek istiyorsunuz?!. Allah’ın rızasını, Rıdvân’ını, Cenneti, ebediyeti peyleme gibi bir şey. Siz, Allah’ın önceden size verdiği şeyleri, yine O’nun yolunda kullanırsanız, Allah (celle celaluhu) da Zâtına muvafık şekilde mukabelede bulunacaktır. Siz kendi darlığınız içinde, imkânlarınız içinde, adımlarınızın vüs’ati içinde bir adım atmış olacaksınız, bir el uzatmış olacaksınız, bir bakışta bulunmuş olacaksınız, bir kulak kabartmış olacaksınız. Fakat Semî’, Basîr, Kadîr, Muktedîr, Alîm, Mürîd olan Hazreti Allah, kendi azametine uygun bir kurbet ortaya koyacaktır, öyle bir yakınlık ortaya koyacak, öyle bir mukabelede bulunacaktır.

  “Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe / Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe!..”

Burada kesip meseleyi bir küçük menkıbe ile tavzih edeyim: Menkıbelerin aslını sorgulayabilirsiniz fakat menkıbeler ifade ettikleri manalar bakımından bazı şeylere projektör gibi ışık tutar ve onları aydınlatır: Adamın birisi, Abbâsîler döneminde Bağdat’a hükümdarı ziyarete gidiyor. Giderken de kendi bölgesinde bulunan çok kıymetli bir sudan bir testi götürmeye karar veriyor. Herhalde o su çok soğuk ve aynı zamanda koli basilinden de uzak, tertemiz. “Belki orada yoktur!” diye, Bağdat’a bir testi su ile gidiyor. Onun vereceği şey, o kadar, o kadar küçük bir şey. Hatta nehrin/Dicle’nin üzerinden geçerken “Yahu Dicle, adamların kendi yakınlarında akıyor; onların suya falan ihtiyaçları yoktur!” da demiyor; “Olsun!” diyor. O testi ile hükümdarın huzuruna varıyor. Hüsn-i kabul ile karşılanıyor, testinin suyu alınıyor. Sonra, o geriye dönmek istediğinde, hükümdar, kendine göre bir şey yapıyor, “O testiyi altın ile doldurup verin!” diyor.

Şimdi, Allah (celle celâluhu) da Kendi azametine, ulûhiyetine, rahmetinin vüs’atine ve fazlının enginliğine göre mukabelede bulunuyor. Siz, bir şey veriyorsunuz, “Ben, bunu peylemek istiyorum!” diyorsunuz; “Allah’ın rızasını, Rıdvan’ını peylemek istiyorum! Attığım adımı Cennet için atıyorum!” diyorsunuz. Allah (celle celâluhu) da “dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı onun bir saatine mukabil gelmeyen cennet hayatı”nı ve “Cennetin de bin senesinin, bir saatine mukabil gelmediği rü’yet-i Cemâl”ini lütfediyor, ihsanda bulunuyor.

O küçük menkıbede anlatılan bir testi suyun karşısında, bir testi altın; iki testi de olabilir, iki yük de olabilir, iki harâl da olabilir, iki çuval da olabilir. Kaldı ki onların imkânları da yine sınırlı; Bağdat’ta hükümdar olsa bile, imkânları sınırlıdır. Bir Melik (celle celâluhu), bir Mâlik (celle celâluhu) düşünün ki, O’nun imkânları sınırsız, nâ-mütenâhi. Dağlara “Altın olun!” dediği zaman dağlar altın olur. Öyle bir Melik’e (celle celâluhu) siz, elinizdeki küçük şeyleri veriyorsunuz… Can nedir ki, o uğurda verilmesin?!. Fuzuli’nin ifadesiyle;

“Cânı Cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim!..”

Baştan O (celle celâluhu) vermiş onu. Şimdi onu istiyorsa, karşılığında sana öyle şeyler verecektir ki, esasen, sen utanacaksın, hicap duyacaksın; “Verdiğime bakın, bir de aldığıma bakın!” diyeceksin. Evet, siz verilene bakın!..

Elverir ki, insanlar hep o “Veren”den (celle celâluhu) verme beklesinler ve o mevzuda atılması gerekli olan adımları atmaya çalışsınlar.

“Verirler, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Üstad Necip Fazıl’a ait. Bana kalsa, “Verirler” kelimesini “Verilir” diye değiştirirdim:

“Verilir, ‘Ben âcizim, Kudret Sen’in!’ dedikçe,

Veren’in şânı yüce, sen iste istedikçe..”

Veren’in şânı büyük, sen iste istedikçe!” diyor Hazret..

Bu açıdan, Allah yolunda, ne verilirse verilsin, insan, onun milyonlarca katıyla mukabele görür; Allah, öyle mukabelede bulunur.

  Asıl kendileri “sızmış” olan karanlık ruhlar, kara bir kadroyla, kapkara bir kısım planları sahneye koydular!..

Söz buraya kaymışken, bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Bir kısım kapkara ruhlar.. millet böyle kara günlerini yaşadığı zamanda.. kapkara ruhlu bir kadro ile.. kapkara bir kısım senaryolar hazırladılar.

Önce, dershanelerin kapatılması için, en masum hizmetlere “sızma” dediler. Bir vatan evladının kendi memleketinde, değişik hayatî birimlere girmesine “sızma” denmez. Osmanlıların içine sokulmuş insanların yaptığına “sızma” denir. Kendi vatanında, “yeniden millî mücadele” diyen insanlara “sızma” denmez. Vatan evladı, öyle bir organizasyon içine girebilir. Ama ülkenin mevcut anayasası var, kanunları var; o kanunlara göre hareket ederler bunlar. Devleti aşmaya çalışmazlar; devletin ortaya koyduğu kanun ve nizama göre hareket ederler ama öyle olur. “Milli Görüş Teşkilatı”; sızma mıdır bu?!. Saygısızlık olur!.. Merhum Hoca döneminde, “Akıncılar” diye bir grup oluşmuştu, ikisi arasında hafif bir vuruşma/sürtüşme de vardı. Bunlara “sızma” denmez. Hayatın her birimine girme, onların hakkıdır.

Birileri sızmış… “Âlemi nasıl bilirsin?” “Kendin gibi!..” Birileri, belli menfur ve münker düşüncelerini realize etmek için sızmış olabilirler; Devlet-i Aliyye içine sızmış olabilirler. Bunlar, kendileri gibi düşünmeyenlere de hep “sızmış” nazarıyla bakabilirler. Dolayısıyla da o dershanelere, o okullara, o üniversitelere tâ baştan karşı çıkmalarının arkasında bu saik vardı. Hatta gittikleri yerlerde o müesseselere adım atmama, âdeta onları o ülkenin insanları/idarecileri nazarında ademe mahkum etme gibi tavır ve davranışlarda bulundular. Bir yıkma cehdi, o zaman sinsiceydi, içten içe idi.

Fakat o yetmedi. Belli bir dönemde, bir kısım hırsızlıkları, bir kısım rüşvetleri ortaya saçıldı; hâlâ dünya medyasında, sosyal medyada, Twitter’da bunlar geziyor, canlılıklarını koruyor. Kendilerini derin, koyu Müslüman görüyorlardı. Bu türlü şeyler yüzlerine çarpılınca, -bir yönüyle- yalan söyledikleri ortaya çıktığı mülahazasıyla, “Bu bir darbedir!” falan dediler. İlk senaryo öyle oldu. Onunla, mübarek bir hareketi, dünya çapında bir hareketi, Devlet-i Aliyye döneminde bile reâlize edilemeyen bir hareketi karalamaya kalktılar. İçlerindeki o gaseyânı döktüler.

Fakat “17-25 Aralık” olarak bilinen o hadise de yetmedi. “15 Temmuz”da farklı bir senaryo oluşturdular; birilerini iğfal ettiler. Belki bazı gafil Müslümanlar da o işin içine girdi. Gâfil Müslümanlar!.. Doğrudan doğruya, yapılan o işin mantığına kat’iyen uygun olmayan bir senaryo idi. Dünya gülüyor buna.. ve hiç kimse böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyor. Bu defa onu değerlendirdiler, darbeyi şiddetlendirdiler. Binlerce insana ve dolayısıyla da milyonlarca ferde -aynı zamanda- acı çektirdiler. Zira bir insanın içeriye atılması, bir aile demektir; belki akraba ve taallukatı da nazar-ı itibara alınınca, “aileler” demektir. Binlerce insan… Elli bin insan, yüz bin insan için bu mezâlim, bu haince planlar uygulanıyorsa şayet, milyonlarca insana zulmediliyor demektir. Bunca insandan “Hakkınızı helal edin!” deyip helallik almayınca, câmiye de gitseler, oruç da tutsalar, Cehenneme gitmeleri mukadderdir onların. -Cehennemlik, kâfir sıfatıyla muttasıf; “kâfir” demiyorum.- Çünkü bu yapılan şeyler, kâfir sıfatı, mü’minde bulunmaz böyle bir şey.

O da ayrı bir şey oldu ama o da sonra fiyasko ile neticelendi; dünya inanmıyor, ona da inanmıyor. Sonra tuttu bir “elçi senaryosu” ortaya koydular. Bir adam çıktı, bağırdı fakat onu da yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek istediler. Adam, açıktan açığa, nispetini/aidiyetini söyledi/dillendirdi. Aidiyetini söylediği kesimin başındakiler de “O, bizdendir!” dediler. Böyle söylemelerine rağmen, o bir kısım zift cerâidi o meseleyi de yine Hizmet Hareketi’ne mal etmek suretiyle, bir de öyle bir darbe vurmak istediler. Halk nazarında, muhalif sesler de bütünüyle kesildiğinden ve doğruyu seslendirecek kimse kalmadığından dolayı, bir kısım ârâftakiler (Merhum Cemil Meriç’e ait ifadeyle “ârâftakiler”) de işin ucu kendilerine dayanacağı âna kadar onların arkasında sürüklendiler; “Aman, başımıza bir dert açarız!” falan dediler. Fakat yavaş yavaş daire genişledi, başkalarına da uzandı bu mesele.

  Öyle bir suikast ki, zahiren bazı siyasîleri ve itirafçı kılıklı müfterîleri hedefe koyacaklar fakat aslında Hizmet gönüllülerini vurmaya çalışacaklar.

O da tutmadı. Dünya, şimdi ona da gülüyor. Hatta o elçi hangi ülkeye mensup ise şayet, onlar bile inanmadılar. Onların da çok yüksek tirajlı gazetelerinde ve televizyonlarında bu mesele çok farklı şekilde değerlendirildi. Ve o münasebetle mesele Kıtmîr’e sorulduğu zaman, bir mülahazamı arz ettim; şimdi tekrar etme lüzumunu duyuyorum:

Baskı karşısında dayanamayan, immün sistemi o mevzuda zayıf olan bazı kimseler var. Hizmet’te bulunmuşlar ama işin içinden sıyrılmak için itirafçı (daha doğrusu, iftiracı) olmuşlar. Nitekim geçenlerde medyaya düştü; yukarılardan bir tanesi, bilmem şu kadar insana “Eğer siz birilerini söylerseniz, onları ele verirseniz, sizi salarım!” dediğini fakat sonra da salmadığını söyledi. Fakat onlar isimler verdiler, bir sürü isimler. Masum insanların isimlerini verdiler. Onlar da dinlenmeye alındı ve böylece yara aldılar o insanlar da; ticarî hayatlarında, iş hayatlarında, memuriyet hayatlarında yara aldılar. Böyle şeytanî mülahazalara başvuruldu.

Şimdi endişem; bu itirafçılardan, daha doğrusu iftiracılardan, bir baskı karşısında dayanamayıp, mü’min kardeşlerine itiraf adı altında böyle iftirada bulunanlardan.. bir de müfteri kalemler var, o müfteri kalemlerden bazılarına bir şey yapabilirler. Dolayısıyla da derler ki, “Bunu da Hizmet yaptı. Çünkü daha evvel içlerindeydi, ihanet ettiğinden dolayı cezalandırdılar!” Endişemi izhar ettim burada ve bu endişemi koruyorum.

Çünkü kapkara yerden gelen, kara bünyanlarda yaşayan, kapkaranlık ruhlarla meselelerini görüşen kapkara dimağların, zirveye kadar kapkara dimağların, aydın düşünmeleri, aydın şeyler ortaya koymaları mümkün değildir. Bunu da yapabilirler. Herkes bilmeli!.. Bir masumu, bir mâsuma böyle… Birini kâtil, birini maktul haline getirebilirler. Bir fâil-i meçhul ile, bir kere daha mübarek Hizmet hareketini karalamaya çalışabilirler.

Şimdi ise ayağa düşmüş bir şey var: MHP’den mi, CHP’den mi, bir insanı öldürtmek suretiyle bir de onlarda Hizmet Hareketi’ne karşı antipati uyarma… Doğrudan doğruya, karar alınmış; sadece maktulü belirleme kalmış. “Kimi yaparsak, isabetli davranmış oluruz?!. Kimi yaparsak turnayı gözünden vurmuş oluruz?!.” Maktulü belirleme mevzuu kalmış sadece. Bu da ayağa düşmüş, dillere düşmüş.

Rezaleti o kerteye getirdiler ki, artık yapılan bu rezaletleri bütün dünya tiksinti duyarak temâşâ ediyor. Bunu da yaparlar. Ve tabii orada muhalif bir ses olmadığından dolayı, o da yine etrafa zift püskürten cerâid tarafından onların arzu ve isteklerine göre değerlendirileceği için, bir de o töhmet altında bırakılacaksınız. Oysaki siz, hayatınızda, –kendimden daha emin olarak hakkınızda konuşuyorum– karıncaya bilerek basmamışsınızdır.

  Yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına saltanat kuranlara aldırmayın; siz Allah’a teveccüh edip Cenneti peyleyeceğiniz yolda yürümeye bakın!..

Başka söylentiler de oldu: Hapishanelere koydukları, tıka-basa doldukları o insanlar içinde, bir başkaldırma tablosu göstermek suretiyle, ateş etme, öldürme ve böylece “İşte bakın, bunlar terörist!” falan, dedirtme meseleleri, yine o kapkara iklimlerde ısrarla üzerinde durulan, konuşulan şeylerdir. Ruhlar, duygular, düşünceler kapkara olunca, haramîlik o işin kaçınılmaz yanını teşkil eder.

Bunları deme lüzumunu duydum. Beş-altı senaryo değerlendirdiler. Hepsi yalana bina edilmişti ve hepsi çökmeye mahkûmdu. أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَمْ مَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma (takva) ve Onun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurum kenarına kurarak onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Allah, bu zalim kavmi, iflah etmeyecektir.

İnanmayın; hiçbir şeylerine inanmayın onların. Çünkü yalan ile oturuyor, yalan ile kalkıyor; iftira ile oturuyor, iftira ile kalkıyor; senaryo ile oturuyor, senaryo ile kalkıyor; komplo ile oturuyor, komplo ile kalkıyor; hile ile, hud’â ile oturuyor, hile ile, hud’â ile kalkıyorlar. Akla-hayale gelmedik daha ne kötülükler irtikâp edebilirler.. irtikâp edebilir ve bunu masum bir cemaate fatura ederler.

Dünyanın değişik yerlerinde okulları kapattırmak için bütün güç ve kuvvetlerini kullanıyorlar. Elçilerini, konsoloslarını, ekstradan gönderdikleri o siyasîlerini kullanıyorlar Hizmet’i oralarda durdurmak için. Ve bir-iki yerde de kafaları karıştırdılar. Belki tehdit ettiler veya bir şey vadettiler. Vadettikleri şeyin hiçbirini de yerine getirmediler Çünkü yalana “meşrû” diyorlar.. çünkü aldatmaya “meşrû” diyorlar.. iğfâle “meşrû” diyorlar. Dolayısıyla bir sürü gayr-ı meşrû şey, meşruiyet adı/unvanı altında irtikâp ediliyor. Milletin alın teriyle kazandığı malına el koyma irtikabını, ihtilâsını, tagallübünü, tahakkümünü, tasallutunu, temellükünü yapan hayâsız insanlar, çok rahatlıkla bunları da irtikâp ederler.

Evet, böyle bilin. Âhirette bu böyle bilinecek. Allah’ın huzuruna öyle çıkacaklar; asâ gibi iki büklüm çıkacaklar. O gorilleşen insanlar, goriller olarak, kırede (maymunlar) olarak, henâzir (hınzırlar) olarak öbür tarafta haşr ü neşr edilecekler. O ayıp, onlara yeter!.. O ceza, onlara yeter!..

Siz, peylediğiniz şeyi peyleyin!.. Ne yaparlarsa yapsınlar, siz geri durmayın!.. Siz, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ  “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deyin. Siz,اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَالصَّدَاقَةَ الْكَامِلَةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ الْكَامِلَةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ * آمين “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı talep ediyoruz. Allahım, bizi kâmil imana, İslam’ı mükemmel yaşamaya, her açıdan tam ve kusursuz ihlas, ihsan, sadâkat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikaya muvaffak kıl. Âmin.” deyin!.. Deyin ve doğru bildiğiniz yolda yürüyün!.. Zira Allah (celle celâluhu) malınızı ve canınızı peyliyor; “Bana verin, vereceğimi vereyim!” diyor.

Bamteli: İFTİRALAR, ZULÜMLER VE SON ARZUM

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar.”

Dünya muhabbeti istikametinde bir adım atınca, o bir adım, ikinci adımı atmanın zorlayıcı bir sebebi ve aynı zamanda bir referansıdır. Olumsuz şeylere doğru atılan her adım, ikinci yanlış adıma bir çağrıdır, bir davetiyedir. Bütün mesâvîde, bütün me’âsîde, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, bütün “mûbikât”ta ve “mühlikât”ta, bu böyledir. Bir kere yalan söylersin, ağzın alışır, yine söylersin. Bu, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifteki mübârek beyanına uygun düşmektedir. Zaten, O’nun beyanına uygun düşmeyen şeyler merdûttur.

Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) buyurur ki: “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse, kalbi yine parlar. Fakat tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur: ‘Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)’ (Mutaffifîn, 83/14)”

Evet, “İnsan, bir günah işlediğinde, bir hataya girdiğinde, kalbinde bir leke hâsıl olur.”. O “latife-i Rabbâniye”nin ufkunda bir kararma, bir yönüyle hakâik-i Esmâ’ya ve hakâik-i Sıfât’a nâzır o rasathanede bir küsûf, bir hüsûf yaşanmaya başlar. Hemen insan, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe ile Allah’a teveccüh etmezse, o kararma artar ve kalbi kuşatır. Derecesine göre, bizim gibi ümmîlerinkine “tevbe” deriz. Bir üstte o meseleyi duyarak, kalbi titreyerek, tepeden tırnağa ihtizaz yaşayarak yapanlarınkine de “inâbe” denir. Kur’an-ı Kerim, ona da çok yerde işaret buyuruyor; mesela, şöyle diyor: وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize yönelip derin bir tevbe şuuru içinde O’na gönül verin.” (Zümer Sûresi, 39/54) Onun bir ileri seviyesine ise sofîler “evbe” diyorlar; ona da yine Kur’an-ı Kerim’de “evvâb” tabiriyle işaret ediliyor; mesela, نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur! Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.” (Sâd Sûresi, 38/30, 44)

İşte, o türlü mülahazaların üzerine dökülecek -kezzâb mı- hayır kevser gibi bir iksir, o olumsuz şeyleri yıkayacak, kalbi pîr u pâk edecek, aynı zamanda mele-i a’lânın sâkinlerince de imrenilir hâle getirecektir. Hatalar ve günahlar, insanın iradesinden korkmalı, tir tir titremeli; bir harama nazar, bir dilin dudağın o istikamette harekete geçmesi, bir kulağın mesmûât mevzuunda olumsuz şeylere dikkat kesilmesi… İnsan, iradesinin hakkını vererek, o olumsuzlukların ağızlarına “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile bir tokat indirmeli. Günah, otağını sizin kalbinizin bir yanına kurmak istediğinde, korka korka kurmalı; “Hemen arkadan istiğfar gelirse, her şeyi silip süpürüp götürecek ve bir kere de ben bu adamı aldatamayacağım artık!..” demeli. Günah/hata, tir tir titremeli, hakiki mü’minde.

  “Falanı öldüreceklerdi!”, “Ailemle uğraşıyorlar!” ve “Falanlar, terör örgütü!” Bunlar Birer Kuyruklu Yalan

Günah işleyen, kâfir olmaz; sadece Allah’a karşı isyan etmiş olur. Ama onda ısrar ediyorsa şayet, umursamıyorsa, “günahı umursamamak, en büyük günahtır!” O “kebîre”nin (büyük günahların) üç sayıldığı, beş sayıldığı, yedi sayıldığı, (yetmiş diyenler de var) yetmiş sayıldığı yerde, hepsinin üstünde “günahı umursamamak” vardır; o, belki hepsini ifade edebilecek şekilde öyle bir günahtır. Ve günümüzde bu, öylesine sârî bir hastalık halini almıştır ki, televizyonda ve İnternet’te, çok ciddi bir duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verilmekte; iftira, tezvir, yalan görülmektedir. Öyle korkmazlık içinde, -bağışlayın- öyle utanmazlık içinde, öyle hayasızlık içinde, milletin gözünün içine bakıla bakıla sürekli öyle yalanlar söyleniyor ki!..

Şimdiye kadar söylenen şeyler, o bir kısım zift cerâidinde (gazetelerinde/yayınlarında)… Kim üzerine alırsa, “yarası olan gocunuyor” deriz, yarası olmayan da gocunmaz. Zift cerâidinde, akla hayale gelmedik şeyler… Bazen “falanı öldüreceklerdi!” derler ki, korkunç kuyruklu bir yalan. Ve hele bunu söyleyen bir yerde bir “mihrap” adamı ise, bir “minber” adamı ise, bir “kürsü” adamı ise, daha ötede adama benzeyen bir şey ise, söylediği bu şey, öyle bir ayıp, öyle bir denâet, öyle bir şenâettir ki!.. “Hep öteden beri böyle benim ailem ile uğraşıyorlar!” Kuyruklu bir yalan. “Falanlar, terör örgütü!” Kuyruklu bir yalan. “Paralel”, kuyruklu bir yalan. Ve bunun karşısında sesini çıkarmayanlar, “dilsiz şeytan”lar. اَلسَّاكِتُ عَنِ الْحَقِّ شَيْطَانٌ أَخْرَسُ Hakikat karşısında sesini çıkarmayana -hadis ifadesiyle- “dilsiz şeytan” deniyor.

Evet, bunların hepsi, hakkınızda söylenebilir. Çok olumsuz şeylere maruz kalmanın yanı başında, bir sürü yalanla da müttehem hale gelebilirsiniz. “Yalan” değerlendirilerek, “iftira” değerlendirilerek, “itiraf” süsü verilmek suretiyle bühtanlar değerlendirilerek, “isnad”lar değerlendirilerek, “ta’yîr”ler değerlendirilerek, “ta’yîp”ler değerlendirilerek, “tahkir”ler değerlendirilerek, “tezyif”ler değerlendirilerek kimi insanlar da iğfâl edilmiş olur. Bu, bir zatın böyle tek başına işlediği bir günah olmaktan çıkar. Onca insanı da idlâl ettiklerinden, “es-sebebu ke’l-fâil” sırrınca, Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde ifade buyrulduğu gibi, o sebebiyet verenler, diğerlerinin veballerini de sırtlanacaklardır. Kur’an’ı bilenler, anlayacaklardır bunu. Bir misal: لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلاَ سَاءَ مَا يَزِرُونَ “Sonuçta da, Kıyamet Günü kendi günah yüklerini tastamam yüklenecekleri gibi, hiçbir kesin bilgiye dayanmadan saptırdıkları kimselerin günah yüklerinden bir kısmını da taşıyacaklardır. Gerçekten, sırtlarına ne kötü bir yük alıyorlar!..” (Nahl, 16/25)

Bu hakikati ifade için اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ (Sebep olan yapan gibidir.) demişler; اَلدَّالُّ عَلَى الشَّيْءِ كَفَاعِلِهِBir şeye delalet eden, -bir yönüyle- onu işlemiş gibidir!” Bir sürü insan, bu mevzuda şirazeden çıkarılıyorsa, yalan söylemeye alıştırılıyorsa, yalanı mahzursuz görüyorsa, iftirayı mahzursuz görüyorsa, buna sebebiyet verenler her bir insanın vebalini de yüklenirler.

  Hazreti Âişe Annemize münafıklarca atılan iftiraya maalesef bir kısım mü’minler de inanmışlardı.

Bir kısım münafıklar da mübârek Âişe validemize iftira etmişlerdi. Bütün analardan üstün; anaları üst üste yığsanız, Anadolu anası gibi tertemiz anaları üst üste yığsanız, onun (radıyallâhu anha) ka’kül-ü gülberlerinin bir tek kılına mukabil gelemez. Fakat bir-iki tane kendini bilmez densiz, onun (radıyallâhu anha) hakkında, hiç tutmayacak bir isnatta bulundular; sizin hakkınızda yapılan isnatlar gibi bir isnatta bulundular. Fakat o, iffetine düşkün, çok onurlu, nezih bir iklimde neş’et ettiğinden, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetinden, Hazreti Ebu Bekir gibi nâdide bir insanın kızı olmasından ve anası gibi nâdide bir sahabenin kızı olmasından dolayı bütün bunların musibet olarak muzâafını yaşadı. Onunkisi, sadece bir isnat, bir iftira karşısında onun elemini duyma demek değildi; konumu itibariyle, “müfred” bir isnat değildi o; “muzâ’af” bir isnat değildi, “mük’ab” bir isnat değildi, “mük’ab der mük’ab” bir isnat idi. (Bu son tabir, Ziya Gökalp’e ait.) Böyle kat kat katlanmış bir isnat idi. Hazreti Meryem validemizin o mesele karşısındaki duyarlılığı ölçüsünde duyuyordu.

Hazreti Meryem Validemizin halini Kur’an şöyle anlatır:  فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke, bu iş başıma gelmeden önce öleydim de, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) Hazreti Âişe annemiz de böyle derin bir tahassürle adeta iki büklüm olmuştu. Maalesef, o korkunç iftiraya bir kısım safderun Müslümanlar da inanmışlardı. Sahabe gibi güzide, ufku açık, bir yönüyle vahiy çağlayanları altında yunup yıkanan, bir yönüyle de vahyin projektörleri karşısında her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun doğru gören, doğru değerlendiren, yerli yerinde ona göre ifade eden insanlardan bile aldananlar olmuştu.

Yalan öyle, iftira öyle, tezvîr öyle… Bir de bu mevzuda meselenin doğrusunu, öyle olmadığını ifade eden insanların sesi kesilmişse… Vahiy geleceği âna kadar, Efendimiz de ızdırapla kıvrandı, Hazreti Ebu Bekir de ızdırapla kıvrandı, Vâlide de ızdırapla kıvrandı, Esmâ da ızdırapla kıvrandı. Belki bütün ezvâc-ı tâhirat da ızdırapla kıvrandılar. Ve bu günlerce sürdü; mübarek annemiz, yatağa düştü.

  “Bunlar fırâk-ı dâlle!” diyen şahıs sonunda kendi kimliğini ortaya koymuş oldu.

Size yapılan iftiralar ve isnatlar, zalimâne muameleler, derdestler, tehcirler, ta’yipler, tahkirler, tezyifler, hatta tepeden inip bütün bütün yok etme mülahazaları, çok kimseyi -belki- bu mevzuda olumsuz şeylere sevk edecek kadar onlarda şok tesiri yapmıştır. Dün Anadolu insanının en nezihlerinden iki tanesinin, annelerinin cenazelerine iştirak ederken arkadan kelepçeli olarak götürülmeleri öyle rikkatime dokundu ki, “O mübârek Anadolu’da insanlık bu kadar mı sukût etti!..” diye gözyaşlarımı tutamadım. Annelerinin cenâzesi… وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَTencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!” Führer’ler emredince, SS’ler de yapıyorlar. Denâetin, şenâetin bu kadar çirkini yaşanmamıştır Anadolu’da. Ama bütün bunları bazı kimselerin karakterlerine verecek -halk ifadesiyle diyeyim- “es” geçeceksiniz. Yoksa her şeyi alır içinize dert ederseniz şayet, yapmanız gerekli olan şeyi yapamazsınız; defaatle arz ettiğim gibi.

Bir tanesi… Ben onun hakkında şöyle böyle denen şeylere inanmıyor gi-bi i-dim, gi-bi i-dim. “Bunlar fırâk-ı dâlle!” demesiyle, taşlar yerine oturdu. Demek ki gerçekten dönmüş gibi görünmüş, kılık kıyafetle; fakat dönmeyip yerinde durduğunu “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle tesbît ediyor, tescîl ediyor, ma’şeri vicdanda. “Allah, gerçekten Kendine dönmeye muvaffak eylesin!” diyeyim. Biz değil öyle, sadece bir basit ilmihalle yetinmek, her konuda ciddi bir eser okumakla da iktifa etmedik. Onların öğrendikleri gibi kitapların fihristine bakarak, fişleyerek, işleyerek ortaya kitap koyup kariyer yapmayı asla yeterli bulmadık. Bir kitaba bakarken, onu otuz kitapla da müzakere ederek, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’in mübârek mülahazalarını zihinlerimizin bütün nöronlarına işlemek üzere işledik. Bir tek kelime ile, İmam Ebû Mansûr el-Mâturidî veya Eş’ârî hazretlerine, Ebu Hanife hazretlerine, İmam Mâlik hazretlerine, İmam Şâfiî hazretlerine, İmam-ı Hanbelî hazretlerine, selef-i sâlihîne aykırı yol tutmamaya gayret gösterdik. Senelerden beri hadisleri metnin kritiğini yaparak okuduk. Senelerden beri, birkaç kitabı beraber bulundurarak, ricalin kritiğini yaparak müzakere ettik. Onlara sorsanız, on tane insanın (ricâlin) sergüzeştini söyleyemezler. Hatta bir şey söyleyeyim; o mevzuda uzman olan en büyüklerine sorsanız -belki sonra bakar öğrenir- “Buhari’nin birinci hadisinin râvîsi kimdir?” diye, yemin ederim, bilmez; hem de o işte uzman geçinenler bilmezler. “Nâdânlar ederler sohbet-i nâdânla telezzüz.” Diploma ile olmuyor! “Divânelerin hemdemi, divane gerektir.”

  Size “terör örgütü” diyenler veya “fırâk-ı dâlle” iftirasını seslendirenler tarihin sayfalarına kapkara olarak kaydedilecekler.

Size “terör örgütü!” demek, dünyada en garip bir isnattır. “Paralel!” demek, en garip bir isnattır. En garibini de kendini bilmez bir tanesi, diplomalı cahil, “fırâk-ı dâlle” demek suretiyle söyledi. Öyle bir denaet, öyle bir şenaat irtikâp etti ki, yarın dayandığı kuvvetler, üzerinde bulunduğu blokaj yıkılınca tarihe kapkara olarak geçecek. Zulüm devam etmez; اَلْكُفْرُ يَدُومُ، وَالظَّلْمُ لاَ يَدُومُKüfür, mahkeme-i kübrâya, ma’dele-i ulyâya kalır; zulüm ise, gayretullah’a dokunduğunda, onu yapanları, beraber alır, seylaba kapılmışlar gibi beraberce sürüklenir giderler!” Evet, tarihe lekeli birer sayfa halinde intikal edeceklerdir. Dolayısıyla aldırmayın!..

Fakat binlerce insanı, insanca yaşama haklarından mahrum edenler, suretâ dönmüş ama aslında kılcallara kadar sızmış kimselerdir. Mübarek Anadolu insanının kılcallarına kadar sızmışlar. Kılcallara kadar sızan bu kimseler, yeryüzünde melekliği temsil eden insanlara karşı akla hayale gelmedik isnatta, iftirada, tezvirde, tahkirde, tezyifte bulunuyorlar. Kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar. Bunu, zaman gösterecek; gelecek zaman gösterecek. Şu anda bile, azıcık insanlıklarını unutmamışlarsa -zannediyorum- o gelecekte zamanın göstermesinin karın ağrılarını çekmeye başlamışlardır bile. Hayalimde durumlarını canlandırıyorum; bu türlü şeyler akıllarına geldikçe, ya duvarlara yumruk vuruyorlardır veya bilmem neler gibi tekme atıyorlardır, şu anda. İnanın…

Çünkü إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَSiz, acı çekiyorsanız, onlar da sizin elem duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Ama siz, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, engin şeyler umuyorsunuz.” (Nisâ, 4/104) Siz şimdiye kadar yaptığınız hizmetlerin karşılığında bir şey beklemediniz. 170 küsur ülkeye açıldınız, zannediyorum. Benim bildiğim arkadaşlar, Allah rızasından başka bir şey beklemediler. Bizimkine gelince, sadece cami kürsülerinden veya konferanslardan teşvikten ibaret…

  Haramîliği, Yolsuzluğu, Diplomasızlığı, Beceriksizliği Örtmek ve Diktatörlüğü Güçlendirmek Hesabına Kullanılan 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Bahaneleri

Onların bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam. Hatta yine “darbe” dedikleri bir dönemdeki o emniyetçilerden, adliyecilerden bin-de bi-ri-ni ta-nı-mam. Ama daha ilk gece, işte o ferzende-i bînamaz-ı Cibalî İmamı’nın, telefonda “Hemen derdest edin bu adamı!” demesi… Yahu bu işi yapan emniyetçiler, sizin emniyetçileriniz. Dün “Savcısıyız!” deyip askerleri tutturduğunuz emniyetçileriniz. Takdir ettiğiniz, göklere çıkardığınız adliyecileriniz, hâkimleriniz, savcılarınız. Ben yemin ederim, bunları daha sonra o televizyonlarda, siz söyleyince, simalarını gördüm, tanıdım. Hiç alakası yok. Fakat meselenin olduğu gece, paraların oradan oraya taşındığı gece, haramîliklerin setredilmeye çalışıldığı gece, rüşvetlerin ketmedilmeye çalışıldığı gece, bir kısım fetva eminlerinin de “Bunlar, -efendim- rüşvet değil, hediyedir!” dediği gece… Aynı gecede birden bire hemen suçluyu bulup onu tecziye etmek, onu karalamak, öyle bir denâet, öyle bir şenaattir ki, tarihte gâvur bile yapmamıştır bunu.

İkincisi; bir darbe planlanıyor. Öyle bir darbe ki?!. Başçavuşlar, onbaşılar, çavuşlar bile bir darbe planlasa, evvela ne yaparlar? Gitseniz, evde bu türlü şeyleri hiç bilmeyen, benim bacılarıma, analarıma sorsanız, derler ki, “Yahu en evvela başbakanı, cumhurbaşkanını, bakanları falan derdest ederiz!” Halkın üzerine tanklar sürüyorsunuz!.. Allah aşkına, böyle komik bir darbe olmaz. Ama diplomasızlığı gündemden düşürmek için daha büyük bir gündem oluşturmaya ihtiyaç vardı. Haramîliği/hırsızlığı gündemden düşürmek için, tapelerdeki resimleri ve konuşmaları gündemden düşürmek için, elini güçlendirmek için, karalamaya matuf daha farklı bir fırçaya, daha farklı bir siyah boyaya ihtiyaç vardı. Böyle bir oyuna, böyle bir senaryoya “bî idrâk” bazıları da inandılar. Ee inanmamaları için de bir sebep yoktu. İnsan “bî idrak” bile olsa inanmayacaktı ama farklı şeyi, müdafaa mahiyetindeki şeyi söyleyecek herkesin sesini kestiler. Yüzlerce konuşan insanı içeriye attılar. Yüzlerce müesseseye karşı tagallüpte, tahakkümde, tasallutta, temellükte bulundular; gasbettiler, hırsızlık yaptılar. Sonra onların hakkından gelmek suretiyle, iktisadî/ekonomik durumdaki boşluğu kapamak istediler. Millete ait malları satmak suretiyle, işi beceremediklerini, yüzlerine-gözlerine bulaştırdıklarını setretmek için, onu kullanmayı düşünüyorlar. Şuraya devrediyorlar, buraya devrediyorlar, haramîlik yapıyorlar, sahiplerinin kolunu-kanadını kırıyorlar, alın teri ile kazanılmış şeylere gidip konuyorlar.

Evet, bütün bunlara mâruzsunuz. Ve her maruziyet mutlaka gelip bir yönüyle size tosluyor. Üzülüyorsunuz. Fakat “Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler!” diyeceksiniz. İçinizde bunlara çok fazla yer vermeyeceksiniz. Denîler, denâetlerini hep işlerler. Yalanlarını, tekziplerini, iftiralarını, yüzlerine vurmak için çalışan avukatlar vardır. Vâkıa, Anadolu’da avukat da bırakmadılar. Bu işi dillendirecek hukukçu da bırakmadılar. Hatta işin bekçisini bile bırakmadılar. “Başka farklı bir ses çıkmasın!” diye sokaklarda, meydanlarda ilan ettiler: “Bir evden farklı bir ses çıkıyor mu? Hemen basın onları, siz onlara da ‘paralel’, ‘terör örgütü’ deyin, içeriye atın!” Birisinin bir dönemde dediği gibi, “Siz kapıyı kırın, içeriye alın; sonra o meseleyi suç göstermek için, biz kanun çıkarırız!” Dünya hukuk tarihinde yüzkarası; böyle bir denâet mülahazası duyulmamıştır. Yüzkarası; Lenin bile böyle bir şey yapmamıştır. Bütün sesler kesilince, sadece kesilmesi gerekli olan o hâin sesler yarasalar gibi çığlık atınca, dolayısıyla “doğru” duyulmuyor ve “hakikat” seslendirilemiyor. Hatta dıştan oraya giden insanlar bile, o genel manzara karşısında -belki- mebhût kalıyorlar, sessiz kalıyorlar. Var mı sesini çıkaran?!.

  Ölüme gülerek gideceğim; son arzum sorulursa, ölmeden evvel o zalimlerin ve dilsiz şeytanların yüzlerine tükürmek isteyeceğim!..

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki; عَليْكُمْ بسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِيِّنَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِSiz, Benim ve doğru yolda olan Raşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” Hazreti Ebu Bekir’e sövenlerin, Hazreti Ömer’e sövenlerin, Hazreti Osman’a sövenlerin, Hazreti Âişe’ye iftira atanların, Aşere-i mübeşşere’yi tel’in edenlerin görülmemesi, öyle korkunç bir dalalettir ki!.. Kavga etme başka, onları yeni bir cephe olarak ilan etme başka, onlarla vuruşma ve sürtüşme başka, devletlerarası münasebet açısından diplomatik ilişkiler başka… Fakat “Benim ashabıma söven, benden değildir!” diyor Allah Rasûlü. Hafizanallah!.. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer; peygamberler döneminde olsaydı, peygamber olurdu onlar. Çok peygamberin yaptığı şeyden büyük işler yapmışlardır o Hazreti Ebu Bekir’ler, o Hazreti Ömer’ler. Fakat onlar, onlara (radıyallâhu anhüma) söverken, kalkacak bir şom ağızlı “Ben, Sünnîlik (Ehl-i Sünnet) diye bir şey bilmiyorum!” diyecek. Ondan habersiz birisi de kalkacak “fırâk-ı dâlle!” diyecek. O ne demek? “Sünnet çizgisinden dışarıya çıkmış.” A be birader, وَافَقَ شَنٌّ طَبَقَةَ (Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!) Hiç olmazsa, birbirinizle anlaşın da, belli bir noktada bir birlik ortaya koyun! Sen ayrı bir zevzeklik yapıyorsun, o ayrı bir zevzeklik yapıyor. İkisi de yalan fakat yalanlar örtüşmüyor. Madem anlaştınız, o zaman “Ben ne diyeyim burada?!.” deyip birbirinizle anlaşın! Allah hayrınızı versin!.. Allah, Kendini size tanıttırsın!.. Allah, sizi o lânetsi halden halâs eylesin!..

Evet… Açık dedim. Yok pervam. Bir tek arzum var: Bunu bana ve bu Hizmet’e yapanlar, idam sehpasına götürdükleri zaman bir tek arzum var. Ben de askere gitmeden evvel Edirne’de imam iken iki defa ruhânî reis olarak idamlıkta bulundum. Bu zulmü, bu haksızlığı, bu i’tisafı yapanlar, arzumu sorsa, “Son arzun nedir?” diye; rica edeceğim: “Gülerek ölüme gidiyorum. Bu zâlimleri getirin; ölmeden evvel, bunların yüzüne tükürmek geliyor içimden.

Benim son arzum budur, ölmeden evvel. “Tükürün o zalimlerin hayasız yüzlerine!..” deyip evvela kendim tüküreceğim. Masum insanları derdest edip içeriye atanlara.. mala mülke el koyanlara… ve arkadan bunlara Karakûşî kararla fetvâ verenlere, “Hiçbir zulüm yapılmıyor!” diyenlere, bunu açıktan açığa medya diliyle ifade edenlere.. binlerce insan, haksız-hukuksuz ezilirken, hak-hukuk ayaklar altında çiğnenirken, “Yapılan şeyler gayet âdilânedir!” diyen Karakuşî efendilere… Onların yüzüne tükürmeden gidersem, içimde ukde olur!.. Ama şimdi daha tükürmüyorum. Belki ihtida ederler, gerçek Müslüman olurlar, “fırak-ı dâlle” olmaktan kurtulurlar.

  “Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün; bu okulları kapatın!” Diye Yabancılara Yalvaran Hâriciyeci

Biz ki mü’miniz; aldanırız, fakat aldatmayız!.. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌMü’min; aldanabilen, şeref-meâb, kerem-meâb bir insandır. Çizgisi belli olmayan, akı-karayı birbirine karıştıran fâcir kimseye gelince, onun işi-gücü ayak oyunudur!” Dolayısıyla, siz, karakterinizin gereği, mü’min olmanın gereği, belki aldanabilirsiniz ama asla aldatmazsınız. Aldandınız kılcallara sızmış hâinlere; Anadolu insanı düşmanlarına aldandınız. Bundan sonra da aldanabilirsiniz. Onlar, kalktı size karşı “Aldandık!” filan dediler. Otuz senedir, takdirle yâd ettiler; otuz senedir dünya da takdirle yâd ediyor. Onların para dökerek, kafa çalmaya, insan peylemeye çalışmalarına rağmen, hâlâ sadece bir yerde, bir okulu kapatmaya muvaffak olabildiler. O da yer değiştirme; kapatma değil, yer değiştirme sadece. Okulu bir yerden aldı, başka bir yere koydular, o kadar. Otuz senedir sizinle el ele, omuz omuza, diz dize, topuk topuğa namaz kılıyor gibi beraber bulunanlar, ricâl-i devletin de çocuklarını koyduğu o okulların kapatılması için, bütün güçlerini o istikamette seferber ettiler.

Evet, hâriciye elemanlarını da seferber ettiler. Geçenlerde biri anlatıyordu: Önemli bir yerdeki zavallı bir hâriciyeci, “Vazifemden olurum!” diye, “paralel diye içeri atarlar” korkusuyla, bulunduğu ülkenin hâriciye vekilinin önünde dize geliyor; “Ne olur, Allah aşkına, benim geleceğimi düşünün; bu okulları kapatın!” falan, diye yalvarıyor. Oradaki adam da, “Bu iş bize ait, siz burnunuzu her şeye sokmayın!” diyor. Evet, burunlarını her şeye sokan insanlar, burunlarından birer tenkir yumruğu yiyerek geriye döndüler. Bundan sonra da aynı şey olacaktır. Balkanlar’a dünya kadar para döktüler; medâris şeklinde vazife yapan okulları kapatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Allah (celle celâluhu) avene-i şeytana, bugüne kadar fırsat vermedi; bundan sonra da fırsat vermesin!.. Hizmet-i imaniye ve Kur’an’iyeyi, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde devam ettirsin!.. Ehl-i Sünnet çizgisinde hareket eden insanlara, “fırâk-ı dâlle!” diyen kimselere de Allah (celle celâluhu) hidayet eylesin!..

  Kime “terörist!” diyor bunlar?!. Bu Cemaat, terörist olamaz. Ona “terörist!” diyenlerin kendileri birer teröristtir!..

Heyhat, mü’minlere, hayatında karıncaya basmamış insanlara “terörist” diyorlar. Arkadaşlarımı da kendim gibi biliyorum. Bakın bugün yine bir şey yaşadım. Arıya ağladığımı size söylemiştim, değil mi? Bir karınca… Sırt üstü düşmüş, hayatı için nâmüsait, bulunmaması gerekli olan bir yerde, derlenip toparlanamıyor. Dışarıya çıkarıp güneşle buluşturduğumda hareket etti. Size yemin ederim, babamın kabirden çıkıp geriye dönmesi gibi sevindim. Çırpınan bir kelebek… Çırpınıyor, bir türlü kalkamıyor. Önce bulmakta bir hayli zorlandım. Dakikalarca yakalamak için uğraştım. Sonra elime aldım, dışarıya çıkardım, Güneş ile buluşturdum. Uçtuğunu görünce, birden bire adeta bir Kurban bayramı, bir Ramazan bayramı yaşadım, yemin ederim size. Ve en son, bugün; bir hayvancık… Sırt üstü düşmüş; “Acaba siyah çorabımdan düşmüş bir iplik mi?” dedim. Canlıysa eziyet etmekten korkarak, elimi uzattım. Sıktığım zaman “incitebilirim” diye, bir hayli baktım. Baktım çok hafif kıpırdanıyor; anladım ki karıncaya benzer, o türden bir canlı; belki bir termit. Burada termit oluyor mu, bilmiyorum. Nasıl yakalasam?!. “Farkına varmadan çok sıkarsam, canı çıkar zavallının!” diye düşündüm. Fakat sonra böyle tırnaklarımın ucuyla yakaladım bir yerinden. Çıkardım, kapıya koydum; tahtaların üzerine koyunca, hemen tahtaların birinin arasına sızdı. Size yemin ederim, annemin mezardan çıkıp gelmesi gibi sevindim.

Bu insanlar kime “terörist” diyorlar?!. Ben şu kaldırımlarda yürürken, belki yüz defa, belki birkaç yüz defa “Amanın, burada karınca olabilir, dikkatli basın!” demişimdir. Çevreme bakmadan yürüdüm hep, yanlışlıkla önümdeki bir canlıyı ezerim diye. Yılanın belini kıran bir arkadaşımla bir ay konuşmadığımın burada şahitleri vardır. Kampta benim çadırımın etrafında dolaşan bir yılanın belini -biraz da gösteri yapmak için- kırdığından dolayı, bir ay konuşmadım onunla.

Kime “terörist!” diyor bu insanlar?!. O cemaat, terörist olamaz. Ona “terörist!” diyenler, kendileri teröristtir; çünkü onlar, sızmışlardır. Başka yerden emir ile gelmişlerdir. Ama bütün bunlar, bir gün er-geç ortaya çıkacak. Bugünün utanmazları, o gün âsâ gibi iki büklüm olacaklar. Sizin yüzünüze bakamayacak hale gelecekler. O zift cerâidinde olanlar da, o türden cerâidle sizin aleyhinize atıp tutanlar da, sizi karalamak için boyacılarda siyah boya bırakmayanlar da, hepsi, ettiklerinin kat katıyla, Allah tarafından cezalandırılacaklar. إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَŞüphesiz Allah, hiç kimseye zulmetmez; fakat insanlar, kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44)

“Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ / “Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!” Ziya Paşa son kısmı Kur’an’dan iktibasla söylüyor. Seyyidina Hazreti Yusuf’un, daha sonra da Mekke’nin fethinde Efendimiz’in beyan buyurdukları âyet ilave edilmiş bir mısra: Zâlimlere dedirtir bir gün kudret-i Mevlâ / “Tallahi lekad âsereke’llahu aleynâ!” قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ آثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَإِنْ كُنَّا لَخَاطِئِينَ “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, kasem olsun ki, Allah, sizi, bize üstün kılmıştı ama gelin görün ki, hased, çekememezlik, hazımsızlık, yapamadığımız şeyin bin katını yapmanız, bizi bu türlü taşkınlığa, dalalete, tuğyana, aşırılığa sevk etti!” (Yusuf, 12/91)

Yine de her şeye rağmen biz şöyle dua edelim:

اَللَّهُمَّ اهْدِهِمْ الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ آمِينَ

Allahım, onları da “sırat-ı müstakîm”e hidayet buyur; kendilerine nimet lütfettiklerinin yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil. Âmin…

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “15 Temmuz” ve 2. Darbe Söylentileri ile İlgili Kamuoyuna Mesajı:

Herkul | | DIGER

Darbelerin her dönem mağduru edilmiş birisi olarak, darbelerle demokrasinin gelmeyeceğine ve demokrasinin korunamayacağına inanıyorum. Daha önce ifade ettiğim üzere, seçilerek iktidara gelenler bana ve bu camia fertlerine evrensel hukukun temel prensiplerini çiğneyerek zulmetseler de onların anti-demokratik bir yolla bertaraf edilmelerini asla kabul etmem.

Darbeyi de darbe teşebbüsünü de onun düşüncesini de tel’in ederim. Hizmet Hareketi içerisinde olanlar arasında da -şayet varsa- o istikametteki düşünce, söz ve fiillerin karşısında dururum.

Haince planlanmış 15 Temmuz darbe girişiminin hiçbir yerinde olmadığımı açıkça ifade etmeme rağmen, benimle irtibatlandırılan bazı kişiler üzerinden teşebbüsün mimarı gibi gösterilmemi şiddetle kınıyorum. Eğer bana yakın olduğu söylenen bazı kişiler haince girişimin içerisinde yer almışlarsa barış ve huzurdan başka bir hedefi olmayan beni ve hareketi darbe ve terör ile ilişkili göstermeye çalışan odaklara hizmet etmişlerdir.

Haince planlanmış darbe teşebbüsünün hemen ertesinde, şahsıma yapılan mesnetsiz suçlamalar üzerine bu girişimin kimler tarafından gerçekleştirildiğinin uluslararası bir komisyon tarafından araştırılması talebini seslendirdim ve bu komisyonun ortaya koyacağı hükme rıza göstereceğimi taahhüt ettim. Benim bu açık teklifime rağmen, bu konuda bir girişimde bulunulmaması, araştırma yaptırılmaması ve ısrarla Hizmet gönüllülerinin delilsiz mesnetsiz suçlanmaya devam edilmesi, gerçek faillerin ortaya çıkmasının istenilmediğini göstermektedir. İşkenceyle alınan beyanlar gerekçe gösterilerek “araştırmaya gerek yok” denilmesi sadece şüpheleri artırmıştır.

Nitekim darbe girişimini tanklar sokağa çıkana kadar haber alamadığını ifade eden devlet yöneticilerinin birkaç saat içinde bu teşebbüsü Camia’ya fatura etmeleri, asıl niyetlerinin en açık emaresidir.

Onlarca yıldır bu ülkede barışın ve emniyetin temsilcisi olan bu camiayı daha önce başka vesilelerle, şimdi de haince planlanmış darbe girişimi üzerinden şiddet ve terörle irtibatlı gösterme gayreti açık ve net bir şekilde görülmektedir. Ancak Camia fertleri kendilerine yapılan insan hakları ihlalleri, zulümler ve işkencelere rağmen şiddete tevessül etmeyerek, hukuki yollarla kendilerini müdafaaya devam ederek aleyhlerindeki karalama çabalarını boşa çıkarmıştır.

Son günlerde ikinci bir darbe teşebbüsü söylentisinin yine bu çerçevede maksatlı olarak yayıldığına inanıyor, vatandaşlarımıza ve bilhassa hizmet gönüllülerine yeni bir tuzak kurulmakta olduğundan endişe duyuyorum. Buna bağlı olarak, medyaya yansıyan, hapishanelerdeki insanları izole ederek infazda bulunma tehditleri tüyler ürperticidir.

Bu vesileyle bir kere daha bütün dünyaya ilan ediyorum ki; en ağır zulüm, baskı, ayrımcılık, işkence ve tenkile maruz kalsa da bu camiaya gönül verenler demokrasi ve hukukun üstünlüğüne sadakatten ayrılmayacaklardır. Karıncaya ayak basmayan bu insanların önceliği dünyada huzurun hâkim olması için iftirak, cehalet ve fakirlikle mücadele ve şiarları da her türlü engele rağmen “müspet hareket” olmaya devam edecektir.

Kamuoyuna saygılarımla arz ederim.

M. Fethullah Gülen