Namaz ve Niyet

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Namaza başlarken nasıl niyet etmeliyiz? İslâm âlimlerinin bu konudaki görüşleri nelerdir? İzah eder misiniz?

Cevap: Cibril hadisinde ifade edildiği üzere namaz, İslâm’ın beş temel esasından biridir. Evet, o, dinin direği, ibadetlerin özü ve esası, bir ucu miraca dayanan ve insanı Allah’a yaklaştıran en önemli bir vesiledir. Bu denli önemli bir ibadet, elbette mü’min için dünyevî meşgaleler arasında geçiştiriliverecek bir iş değildir/olmamalıdır. Değil başka bir iş yüzünden onun ihmale uğratılması veya aceleye getirilmesi, gerektiğinde her şey ona feda edilmelidir.

Doyulmaz Bir Neşve

Namazın muhtevası, insanın Rabbiyle münasebetine, kalb ve ruh ufkuna göre farklı derece ve keyfiyetlerde kendini hissettirir. Hüşyar bir gönülle ve aşk u şevk içinde Allah’ın huzurunda bulunuyor olmaktan kendini meleklerin safları arasında görmeye kadar, ondan, Efendiler Efendisi’nin (aleyhissalâtü vesselâm) arkasında saf tutmuş bir fert olarak kendini hissetmekten doğrudan doğruya bir hamlede ulvî âlemlere yükselmişçesine Arş’ın örtüsüne alnını koyuyormuş gibi eda keyfiyetine kadar namazı değişik şekillerde duyup hissetme mertebeleri vardır. İnsanın böyle bir mazhariyete muvaffak olmasının ilk şartı; namazı tıpkı bir miraç veya miracın gölgesi bilmektir. Haddizatında her namaz mü’min için bir miraç vesilesidir. Dolayısıyla bu hususta mü’mine düşen vazife, her namazında, farklı farklı buudlarda da olsa, miracını tamamlamak olmalıdır. Bu sebeple namazda gönlün her teli, tıpkı bam teli gibi ses vermelidir. Öyle ki, secde, doyulmaz bir neşveye; dualar, insana bıkkınlık vermeyen gıdaya; rükû ayrı bir edaya; kıraat da dâne dâne canlı kelimeler armonisine dönüşmelidir. “O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında kıvrım kıvrım kıvrandığını da.” (Şuarâ sûresi, 26/218-219) âyetleri, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) namazını tasvirle beraber, bize, nasıl namaz kılmamız gerektiğini de öğretmektedir.

Bir dönemde ben, namazda kalbi ifrağ adına birinden bir hakikat öğrenmiştim. Daha sonra o güne kadar kıldığım bütün namazlarımı ahirette yüzüme vurulur endişesiyle kaza ettim. Çünkü bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), namazın kabir hayatında tecessüm edeceğini ve şayet kişi namazlarını arızalı kılmışsa bu namazların kusurlu ve mefluç bir refik şeklinde onun karşısına çıkacağını ve bu kişinin berzah hayatını bu mefluç refikle birlikte geçireceğini ifade etmiştir. Dolayısıyla eksik ve noksan kılınan namazların kazasını eda, bir mânâda meziyet değildir. Ona isterseniz cebren li’n-noksan diyebilirsiniz. Yani o, bir mânâda kırığı, çatlağı sargıya alma demektir.

Bir Kasıtta İki Maksut Olmaz

Biraz önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, herkesin niyeti Cenâb-ı Hak’la münasebeti ölçüsünde farklı farklıdır. Niyet temelde fukahânın icmaına göre kalbin kastıdır. Yani niyet, “neveytü.. neveytü.. neveytü…” şeklinde sadece lafızdan ibaret bir şey değildir. Vâkıa fukahâ, bu mevzu üzerinde farklı mütalaalar beyan etmişlerdir. Bazıları niyetin lisanla söylenmesini daha evla görmüşler, bazıları ise söylememenin daha evla olduğunu ifade etmişlerdir. İkincilere göre, lisanla söyleme meselesi kalbin konsantrasyonuna mani olmaktadır. Hanefi fıkhında fakih olmamakla beraber ikinci bin yılın müceddidi ve bir kutup olarak kabul edilen İmam Rabbanî Hazretleri’nin lisanla niyet etmeyi mahzurlu görmesi de zannediyorum bu mevzuda bize önemli bir fikir verir. Fakat kanaatimce bazı mü’minler niyetlerini dil ile yapıyorlarsa “fukahâdan bazılarının kavline binaen yapıyorlar” deyip ihtilafa yol açacak şekilde meselenin üzerinde durulmaması gerekir.

Farklı derecelerdeki niyetin ilk basamağı, bizim gibi avam, babadan tevarüs eden taklidî iman ve İslâm telakkisiyle yaşayan müptediler için kastü’l-kalbdir. Yani kişinin, namaz kılacağını, zihin ve kalbinden geçirmesidir. Havassa göre niyet ise insanın yapacağı işe kilitlenmesi, münhasıran o mülâhazaya bağlı kalması ve bütün duygu ve düşünceyle ona konsantre olması demektir. Bunun üstünde hasların hassı diyebileceğimiz insanların niyetine gelince; onların niyeti, namazın içinde de devamını sağlamak üzere kalbi bütün mâsivâdan ifrağ etme demektir. Çünkü maksut O ise, bir kasıtta iki maksut olamaz. Yani kişi, O’nu kastetmiş, maksut olarak sadece ve sadece O’nu hedeflemişse, O’nun dışındaki izafi ve hakiki ne kadar maksut varsa hepsini kalb ve kafasından söküp atması gerekir. Bu esnada akla başka bir mülâhaza gelirse, o seviyenin insanları döner yeniden tekbir alırlar ve kalblerini ifrağ edecekleri ana kadar kendilerini zorlarlar. Bediüzzaman Hazretleri ve onun ilk saftaki talebelerinde böylesi bir gayret görülür. Fakat unutulmamalı ki, bu gayret şeklî ve surî olmamalıdır. Eğer taklitle, şekil ve suret itibarıyla böyle bir tavır içine girilirse, bunun o şahsa kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Niyet mertebeleri içinde, daha üst bir seviye olan fenafillah ve bekabillah mertebesinde kendini dahi unutma hâli vardır. Evet, esmâ ve sıfât dairesini aşıp Sübühât-ı vech karşısında erimiş insanların niyetleri belki de böyle bir ufukta kendini bile görmeme, duymama, hissetmeme şeklindedir. Bu ufku paylaşanlara göre namazda iken kendini hissediyorsan hâlâ bir alâik ve avâikle meşgulsün demektir. Ben “şirktir” dememeye çok dikkat etsem de, onlar kendi seviyelerine göre bunu şirk endişesiyle karşılarlar. Hâsılı niyet enginliği, derece derece ve mertebe mertebedir. Kim Allah’ı ne ölçüde biliyor, ne ölçüde bir mârifetullah ufkuna sahipse, namaza başlarken de kalbî alâkasını, ona göre temin ve tesis edecek, ona göre namaza duracaktır.

Niyet Amelin Ruhu

Üstad Hazretleri, Yirmi İkinci Mektub’un Hatimesi’nde

أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ

“Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz!” (Hucurât Suresi, 49/12) âyeti ışığında kelime kelime, gıybetin ne kadar çirkin bir fiil olduğunu izah ederken, âyetin başındaki soru mânâsı veren “hemze”nin âyetin bütün kelimelerine bir su gibi sirayet ettiğinden bahseder. Belki de bir nur ve ruh gibi. İşte niyet de aynen böyledir. Mü’min, niyetiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühünü, O’nun hüvel maksud, hüvel mahbub, hüvel mâbud olduğunu âdeta namazın her rüknüne yayar/yaymalıdır. O, namazdaki her kıraatte bu niyetine sadık kalmalıdır. Bilhassa ferdî olarak eda edilen nafile namazlarda tekellüf denebilecek ölçüde bu hususa dikkat edilebilir. Cemaatle kılınan farz namazlarda böyle bir tavır içine girmek doğru olmaz. Zira bu, dinde külfet mânâsına gelir ve teklif-i mâlâyutak olur. Ama kendi kendimize kıldığımız nafile namazlarda başından sonuna kadar meseleyi elden geldiğince huzur-u ilahi mülâhazasına bağlı götürmek için böyle bir niyet gayreti ve arayışı içinde bulunmakta mahzur olmasa gerek.
Namaz, mü’minin miracıdır. Cenâb-ı Hak miracı anlattığı yerde

إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

“Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ Suresi, 17/1) buyurur. Buradaki “ ــه” zamirinin ircaında iki tevcih vardır. Bu tevcihlerden birine göre zamir Cenâb-ı Hakk’a irca edilir. Fakat diğer tevcihe göre semi’ ve basîr sıfatları Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hâlini ifade eder. Şimdi semi’ ve basîr gibi Esma-i Hüsna’dan olan iki isimle Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) tavsif buyrulmuşsa burada önemli bir hakikate dikkat çekiliyor demektir. Demek ki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), miraç esnasında gözüne, kulağına arz edilen her şeyi o sapasağlam ihsas ve ihtisas kabiliyetiyle emip massetmiştir. Başka bir ifadeyle miracı çok iyi sağıp çok iyi doymuştur. Miracın saniyesini, sâlisesini, âşiresini fevt etmemiştir. Mebdeinden müntehasına kadar, her şey âdeta O’nun şuur süzgecinden, filtresinden gelip geçmiştir.

Süleyman Çelebi, “Ümmetin miracını kıldım namaz.” der. Alvar İmamı ise, “Sefine-i dini namaz yürütür, namaz cümle ibadetin pîridir.” buyurur. Namaz, mü’minin miracı olduğuna göre mü’min, orada kulağına ve gözüne hâkim olmak durumundadır. O kulak ve göz sadece duyulması gerekli olanı duymalı, görülmesi gerekli olanı görmelidir. Üstad Hazretleri bunu On Yedinci Söz’de Mevlânâ Câmî’nin şu ifadeleriyle anlatır: “Yekî hâh, yekî hân, yekî cûy, yekî bîn, yekî dân, yekî kûy – Sadece Bir’i iste, Bir’i çağır, Bir’i talep et, Bir’i gör, Bir’i bil, Bir’i söyle.” Buna göre mü’min sadece Bir’i görmeli, Bir’i bilmeli, Bir’i duymalı, Bir’i aramalı, Bir’i çağırmalı, Bir’i hissetmeli, Bir’in dışında her şeye karşı kapalı kalmalı ve namazın bütün erkânında bunu yakalamaya çalışmalıdır. Yakaladığı zaman da, “Bu böyle yakalanmazdı. Kendimi unutacak şekilde yakalamalı ve kendimi duymamalıydım. Ben var mıyım yok muyum unutmalıydım.” demeli ve bu ölçüde âdeta kendinden geçmelidir.

Temrin, Tekellüf ve Teklif

Bir kez daha ifade edeyim ki, bütün bunlar, birer seviye meselesidir. Temrin olmadan bu seviyelerin yakalanması ise mümkün değildir. Yani başta tekellüf olmazsa daha sonra teklif olmaz. İşin başında zorlama olmazsa daha sonra nefse öyle bir şey teklif edemezsiniz. Bu açıdan gözünü bu seviyelere dikmiş bir insanın kendisini ölesiye bir gayretle zorlaması gerekir. Cüneydi Bağdadî Hazretleri bir yerde, “Ben altmış sene kendimi zorladım. Altmış sene sonra Allah lütfetti, namaz kılmaya başladım.” mânâsına gelecek bir ifadede bulunuyor. O halde bizim gibi hayatında hakiki namazı tatmayanlar, hiç olmazsa beş on sene kendilerini namaz kılmaya zorlamalıdırlar.

Bu arada istidradi bir hususu da arz edeyim. İfade edilen bu hususlardan dolayı, bizim yarım yamalak da olsa kıldığımız namazların Allah (celle celâluhu) tarafından kabul edilmediği/edilmeyeceği zannedilmesin. Öyle ümit ediyoruz ki, sonsuz lütuf ve merhamet sahibi Rabbimiz, bu seviyede kılınan namazları da kabul buyurur. Öyle ki bu namazlarımızla dahi bizi Cennet’ine kor, onları berzahta bizim için bir refik, sıratta bir Burak hâline getirir, belki de bir berk yapıp ufkumuzu aydınlatır. Bu açıdan hiçbir zaman namazdan geri durmamalı, namaz asla hafife alınmamalıdır. Fakat diğer taraftan himmetler de her zaman âlî tutulmalıdır. Celal ve azamet sahibi Rabb-i Kerimimize karşı eda edeceğimiz ibadet O’nun büyüklüğü ile mepsuten mütenasip olmalıdır. Yapacağımız ibadet O’nun bize sayamayacağımız ölçüde çok ve bol olan lütuf ve ihsanlarına karşı bir şükür gaye ve mânâsı taşımalıdır. Dolayısıyla bir ömür boyu mü’min hep hakikat-ı namazı bulmaya çalışmalıdır.

Niyette önemli bir husus da, ibadetin bütün erkân ve eczasında onun canlı ve hüşyar bir hâlde varlığını hissettirmesidir. Mü’min, tam bir konsantrasyonla başladığı niyetini, yani o mutlak kast, mutlak teveccüh ve mutlak nazarını namazın her rüknünde vicdanında duymalı ve bunların dışında kalan şeylere karşı da isyan etmelidir. Evet, mü’min namazında, O’ndan başka her türlü mülâhazaya ve düşünceye karşı rahatsızlık duymalı ve bu rahatsızlığını iç dünyasında bir tepki şeklinde göstermelidir. Meselâ bir insan, “اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

” derken O’nun sonsuz rahmetinin değişik tecellî dalga boyunun kendisine kadar gelip her şeyi kuşatmasını vicdanında duyamıyorsa içten içe kendi kendine “Tuh sana namert!” diyebilmelidir.

Bunların hiçbiri gerçekleşmesi imkânsız şeyler değildir. Zira bütün bunları, binler ve milyonlar yaşamışlardır. Binler ve milyonlar da aynı şekilde yaşamaya namzettir.

مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ

“Bir kimse bir şeyin arkasına düşer, o mevzuda ciddiyet gösterirse mutlaka aradığını bulur.” Bu sözün mefhum-u muhalifi ise; “Şayet bulmamışsa arkasına düşmemiş, düşmüşse ciddiyet göstermemiş, dolayısıyla bulamamıştır.” demektir.