Merkez Muhit Hattında İstikamet Çizgisi

Herkul | . | KIRIK TESTI

Soru: Merkezdeki küçük bir arızanın, muhit hattında daha büyük problemlere sebebiyet vereceği hakikatinden hareketle, merkezî konumda bulunan insanların bağlı kalması gereken temel disiplinler nelerdir?

Cevap: Yüce bir mefkûrenin temsilcisi konumunda görülen insanların tavır ve davranışları çok önemlidir. Çünkü arkadan gelenler onları takip eder. Şayet önden gidenler doğru yürürlerse, onları örnek aldıklarından dolayı arkadan gelenler de doğru çizgide yollarına devam ederler. Fakat önden gidenler -Allah korusun- bir kısım hata ve yanlışlıklar içine girerlerse, bunlar arkadan gelenler arasında katlanarak büyür ve bir virüs gibi hızla yayılır.

Umumun Hukuku

Maalesef geçmişten günümüze değişik diriliş hareketlerinde önde görünen bazı kimseler durdukları yerin hakkını tam olarak veremediklerinden hesapsız bir kısım sözlerin, sürç-i lisanların, düşünce kaymalarının ve maksadı aşan beyanların kurbanı olmuşlardır. Bu durum aşağıya doğru indikçe çok daha büyük tahriplere sebebiyet vermiştir. Bazen münasebetsiz bir söz, münasebetsiz bir tavır, hatta münasebetsizce sesi yükseltme, el ayak hareketleri sergileme, yüz ekşitme gibi davranışlar öyle kin ve nefretlere sebep teşkil etmiştir ki daha sonra onların telafisi mümkün olmamıştır. Önde görünenlerin bu tür yanlışlıkları arkadan gelenler tarafından katlanarak alınmasa, aynıyla algılansa ve taklit edilse bile bu durum çok ciddi tahribata yol açmıştır. Kaldı ki, bu tür yanlışlıklar hiçbir zaman aynıyla intikal etmez. İnsanlar kendi tabiatlarına ve algılama reseptörlerine göre bu yanlışlıkları tevil ve tefsire tabi tutar ve mesele katlanarak tabana yayılır. Bu sebepledir ki, her seviyede idareci konumunda yer alan ve önde bulunan kimseler tavır ve davranışlarında her zaman çok hassas ve dikkatli olmak zorundadır.

Geçmişin muhasebesini yapıp sergüzeşt-i hayatımı gözümün önünden geçirdiğimde, bu açıdan tashihe tabi tutulacak o kadar çok ukdelerle karşılaşıyorum ki, her biri için “Keşke böyle değil de şöyle olsaydı!” deme lüzumu hissediyorum. Fakat olmuş bitmiş hadiseler hakkında, bu türlü mütalaalarda bulunmanın tashih adına hiçbir yararının olmadığının da farkındayım.

Esasen insan iş olup bittikten sonra fayda getirmeyecek bir kısım mülahazalara girmemek için, tavırlarını, davranışlarını, sözlerini, hareketlerini tashihe lüzum olmayacak şekilde ayarlamalı ve buna göre bir hayat yaşamalıdır. Bir insanın dimağı tek başına buna güç yetiremeyeceği için de, bilhassa idareci konumunda bulunan insanlar her meselede mutlaka başkalarıyla istişare etmelidir. Evet, onlar karar verecekleri her meselede danışma heyetleri oluşturmalı ve bu heyetlerle meşverette bulunmadan herhangi bir mevzuda karar vermemelidir. Her ne kadar bizim elimizde, temel kültür kaynaklarımız ve geçmişten bize miras kalan değerlerimiz olsa da, bunların günümüze göre yorumlanması da yine ortak akla müracaat etmeyi gerektir.

Ayrıca bilinmesi gerekir ki, gaye-i hayali başkalarına hak ve hakikati duyurma olan bir mefkûre, umumun hukukunu tazammun etmektedir. Dolayısıyla bu konuda yapılacak herhangi bir kusur, umumun hukukuna tecavüz sayılır. İslâm fıkhı açısından amme hakkı aynı zamanda Allah hakkı olduğundan, yapılan yanlışla Allah hakkına da tecavüz edilmiş olur. Hatta bununla Resulullah’ın hakkına, bizden evvel hizmet eden insanların hakkına ve bugün bizimle aynı yolda koşan hizmet insanlarının hakkına da girilmiş demektir.

Kendine Rağmen Yaşama

Aslında istişare, bir manada insanın kendine rağmen hareket etmesi demektir. İnsanın kendine rağmen hareket etmesi, onun için her zaman bir zarar ve kayıp değildir. Aksine insan, bazı durumları itibarıyla kendine rağmen hareket etmesi sayesinde kazanır; kendi aklı ve mantığına göre hareket etmesi yüzünden de kaybeder.

Bir hadis-i şeriflerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);

سَبْعَةٌ يُظِلُّهُم اللَّهُ في ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ

“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı hesap gününde Allah Teâlâ, şu yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir” der, sonra da إِمامٌ عادِلٌ  buyurarak adalet ve hakkaniyetle hareket eden idareciyi en başta zikreder. (Buhâri, ezan 36; Müslim, zekât 91) Demek ki, baştaki bir insanın adil olması çok zor bir meseledir. Çünkü hem toplumun başında olan, hem kuvveti temsil eden, hem bütün milletin imkânlarını elinde bulunduran bir insanın, adaletten, istikametten, hakkaniyetten, mürüvvetten ve insanlıktan ayrılmaması kendine rağmen yaşamasına bağlıdır.

Başka bir hadis-i şerifte de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ يَوْمَ القِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ. شَيْخٌ زَانٍ ومَلِكٌ كَذَّابٌ وعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ

“Üç sınıf insan vardır ki, hesap gününde Allah Teâlâ onlarla konuşmayacak, onları temize çıkarmayacak ve onların yüzlerine bile bakmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır. İşte bunlar; zina eden yaşlı, yalan söyleyen hükümdar ve kibirli olan fakirdir.” (Müslim, imân 172)

Burada negatif misaller üzerinden bazı hususlara dikkat çekilmiştir. Şöyle ki, zina etmek herkes için haramdır. Fakat yaşını başını almış ve dünyadan elini eteğini çekmiş olması gereken bir insanın böyle bir levsiyat içine girmesi, levsiyat üzeri levsiyat demektir. Böyle bir insana denilecek söz şudur: “Ayıp sana yahu! Yaşını başını almışsın be utanmaz adam! Kuldan utanmıyorsan bari Allah’tan utan!”

Hadis-i şerifte, kendilerini acı bir azabın beklediği ikinci zümre olarak yalan söylemeyi tabiatı haline getirmiş sultan zikrediliyor. Herkes için günah olan yalanı bir de bütün insanların başında bulunan idareci söyleyecek olursa, günah katmerli bir hal alacaktır.

Hadis-i şerifte, üçüncü olarak kibirli fakirden bahsedilmektedir. Hani derler ya, “Evde yok ayran aşı, kendi gezer bölükbaşı.” Fakir, fakat aynı zamanda kibirli, çalımlı tavırları var. Demezler mi ona, “Yahu sen neyine çalım çakıyorsun.!” Böyle bir tavırda da günahı katlayacak ciddî bir kayma vardır. Bu arada şunu ifade edelim ki, hadisin mefhum-ı muhalifinden hareketle, mütevazi olan zenginin kıymetini de anlayabiliriz. Çünkü berikinin zıddına o, nefsine rağmen hareket ediyor demektir.

Bu iki hadisten birincisinde, insanın kendine rağmen yaşaması söz konusu edilirken, diğerinde ise nefsinin arzularına uyarak yaşamasından bahsedilmektedir. Cehennem bedenî ve nefsanî isteklerle kuşatılmış olduğundan dolayı, kendisini bu isteklere salan bir insanın, hiç farkına varmadan oraya sürüklenip içine düşmesi mukadderdir. Cennet’e gelince o da mekarihle kuşatılmıştır. Yani oraya girmenin yolu da insanın beşerî tabiatına rağmen yaşaması ve kendisini aşmasından geçer.

İstişare Eden Hüsran Yaşamaz

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “İstişare eden kaybetmez, hüsrana düşmez.” (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, 6/365; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 2/7) buyurmuştur. Buna göre, kaybetmek ve hüsran yaşamak istemeyen kişi, tek başına halledebileceği meseleleri bile mutlaka başkalarıyla görüşmelidir.

Şahsen hep en küçük meseleleri bile etrafımdaki üç beş insanla istişare etmeye çalışmışımdır. Bazen gece saat birde kafama bir problem takıldığında, o meseleyi burada görüşeceğim insan bulamazsam, Türkiye’den bazı arkadaşları arayarak, “Şöyle bir problem var. Bunun çözümü mevzuunda lütfen alternatif düşüncelerinizi ifade edin.” diyorum. Şimdiye kadar bu konuda hiçbir zarara uğramadım. Şayet yanıldıksa, hepimiz yanıldık. Yani yanılmayı paylaştık. Allah huzuruna gidince deriz ki, “Ya Rabbi! Konuştuk, istişare ettik; fakat isabet ettiremedik. Ne yapalım, demek ki bu işe hepimizin aklı da kâfi gelmiyormuş.”

Bazı insanların bulundukları yer itibarıyla, “Burayı ben iyi bilirim.” diyebilecek tecrübe ve birikimleri olabilir. Fakat hadiselere mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakan insanların olabileceği de hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu konumdaki insanlar, sadece söz konusu hususa bakmakla kalmaz, onun başka yerlerle olan münasebetini de hesaba katarlar. Ayrıca bazı kimselerin kendi bulundukları konumdan bakarak maslahat olarak gördükleri bazı uygulamalar, hakikatte maslahat olmayabilir, kim bilir belki o, sadece maslahat görünümündeki maslahat-ı merdudedir.

Aslında bir insanın “bana göre” deyip de aldığı bir kararın, söylediği bir sözün makul olduğunu iddia etmesi, o şeyin makul olduğu mânâsına gelmez. Çünkü makulün “bana göre”si olmaz. Makul demek, ortak aklın kabul ettiği hakikat demektir. Hususiyle makul, Muhasibi’nin ifadesiyle, Kur’ân aklının, Kur’an mantığının kabul ettiği hakikattir. Dolayısıyla bir insan herhangi bir düşüncesinin makul olup olmadığını test etmek istiyorsa, onu önce Kitap ve Sünnet’in kriterlerine vurmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde insanın makul olarak gördüğü düşünceler her zaman için, nefis hesabına söylenmiş sözler olabilir.

Kur’ân-ı Kerim, günde kırk defa okuduğumuz Fatiha-i Şerife’deki

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“Ancak Sana kulluk yapar ve yardımı da ancak Senden isteriz.” (Fatihâ Sûresi, 1/5) âyet-i kerimesiyle bize “biz” demesini öğretiyor. Çünkü bir insan tek başına yapacağı kullukla kurtulamayabilir. Onun kurtulması bir yönüyle, arkadaşlarıyla bir çizgi üzerinde gerçek uhuvveti temin ve tesis etmesine ve onların sevaplarını da kendi sevap havuzuna akıtmasına bağlıdır. Aynı şekilde bir idarecinin yanlışa en uzak, doğruya en yakın bir sonuca ulaşması da “biz” demesi, ortak akıl ve kolektif şuurla hareket etmesiyle mümkündür.

Hasılı, günümüzde yapılan hizmetlerin katlanarak büyümesi için önde görünen insanların kendilerine rağmen yaşaması ve “Benim aklım, benim düşüncelerim, benim kavrayışım.. bana yeter.” mülahazasından vazgeçerek, söyledikleri her sözü, verdikleri her kararı sistemli bir düşünceye bağlaması gerekir. Evet, hadisin ifadesiyle “âdil imam” olmak isteyen bir idareci, çevresindeki insanların düşüncelerine kıymet vermeli, meşveret etmeli, yerine göre kendi düşüncelerinden vazgeçmesini bilmeli ve böylece makul ve mantıkî olanı bulmaya çalışmalıdır. Şayet meseleler bir heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilirse, fikir alışverişiyle hakikat ortaya çıkacak ve böylece yanılmaların da önüne geçilmiş olacaktır. Fakat hangi alan ve hangi branşta olursa olsun, iş şahsî inisiyatiflere bırakılır ve şahsî inisiyatifler kullanılarak hareket edilirse, yanlışlıklar da kaçınılmaz olacaktır.