İlim Yuvaları

Herkul | . | KIRIK TESTI

Ramazanın son on gününde itikaf yapmalı, elden geldiğince geceleri yatmamalı ve teravihleri uzun kılmalı. Üstadımız da Ramazan-ı Şerifin son on gecesinde talebelerini uyarır, o mübarek zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmelerini istermiş.

***

Edebin asıl menşei sünnet-i seniyyeye ittiba etmektir; vicdan değildir, kalp değildir.

***

İlim yuvalarında eskiden öylesine bir ihlas vardı ki.. insanlar sırf Allah rızası için gelir, bir şeyler öğrenirler, ders okurlar; makam, paye, mansıb, diploma, kariyer nedir bilmezlerdi. Onlara "diploma" deseniz; "Ötede Allah diploma mı soracakmış?" derlerdi. Sonraki dönemlerde ihlas öldü. İnsanlar diploma ve dünyalık uğruna okumaya-çalışmaya başladılar. Diplomayı küçümsediğim, onun önemini inkar ettiğim düşünülmesin. Benim söylediğim, Allah rızasının önüne başka şeylerin geçtiği hakikatıdır. Yoksa diploma da, kariyer de, meslekî başarılar da hep Allah rızasını kazanmak uğruna kullanılmalıdır. Her işin başı Allah rızasıdır, onun dışındaki her şey tali ve ona tabi olmalıdır.


Aslında ferdin başında bir kayyım olmalı ve başını döndürecek-bakışını bulandıracak dünyalık bir şeye nail olduğunda o onu yıkmalı. Aynı küçük çocukların özene bezene yaptıkları şeyleri büyükçe bir çocuğun gelip bozması, dağıtması gibi. Evet, bir kayyım bizim nazarlarımızı dünyaya celbeden şeyleri yerle bir etmeli, ta ki her şey halisane Allah için olsun. Zaten Allah sevdiği kimselere dünyayı nasip etmez. Ellerini her uzattıklarında dünya onlardan kaçar. Allah çeşitli vesileler ile onları dünyaya küstürür.


Erzurumlu bir alim vardı. Oğlu öldüğü gün yemyeşil bayramlıklarını giydi ve herkese sürurla mukabele etti. Diyordu ki: "Allah benimle muamelede bulundu."


Yaşar Hoca çok anlatırdı: Fatih Camiinde ders veren bir Hüsrev Hoca varmış. Yaşar Hoca da onun derslerine katılırmış. Çok derin birisi… Bir kızı varmış ve üniversitede okurmuş. Bir gün Yaşar Hoca ders okumak için hocanın kulübesine geliyor. Bakıyor ki bahçede bir kazanla su kaynıyor. Hoca her günkü gibi dersini takrir ediyor. Tavırlarında, neşesinde hiçbir farklılık yok. Ders bitince diyor ki: "Şimdi sıra cenazemizi defnetmekte. Bizim kız dün gece vefat etti." İşte böylesine Allah’a iman… O verdi, O aldı. Biz de ölünce O’nun yanına gideceğiz. Yüreği yanmaz mı, elbetteki yanar. Ama iman her şeyi hallediyor.


Kalbe dünya sevgisini koymamak.. kalb iki sevgiye dardır, hakikatine göre yaşamak. İbrahim Edhem kıssası bunu çok güzel anlatır.


***


Allahım! Göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa hoşnut olmayacağın şeylerle bizi baş başa bırakma, ne olur bahtına düştük!

***

Akla gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde boğulmuşlardır. Akıl yerine göre önem arzeder. Ancak kalb öndedir, akıl ona yardımcıdır. Akıl insanı belli bir noktaya götürür. O noktadan sonra akıl fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl burada kalbe "Haydi top senin çevgan senin artık" der. Böyle bir benzetme ile Mevlana da dahil bazı sufiler Cebrail aleyhisselam’a akl-ı evvel (ilk akıl) demişlerdir. Zira o, Miraç’ta bir noktada "Buradan daha ileri gidemem" demiş, Efendimiz yalnız olarak yoluna devam etmiştir. Ben Cebrail için öyle diyemem, uygun bulmuyorum ama bu işin ehli olan Mevlana bu konuda çok ısrarlı. Ben hergün Cebrail’e salat u selam okuyorum. Ancak bazen düşünüyorum "O bir melek, terakki etmesi söz konusu değil. Benim duam onun hakkında ne ifade edecek?" Yine de okumaya devam ediyorum.


Kur’an’da "akıl" kelimesi geçmez. Hep muzari sîgası ile "ya’kilûn, ta’kilûn" buyrulur. Muzari fiilin özelliğine bakılacak olursa şu manâ düşünülebilir: "Kendisinde cehd ü gayret gösterilen, devamlı üzerinde durularak işlenen pratik akıl." Dediğimiz manâdaki "akıl", mâzi sîgası ile yoktur. Çünkü mâziyette durgunluk ve durağanlık vardır. Mâzi sîgası ile akıl sadece bir yerde geçer o da konumuz dışındadır.

***

Berzah aleminde herkes inandığı şekilde karşılık görür. Allah yardımcımız olsun. Hiç kimseye ve hiçbir amele değil, sadece Allaha güvenmeli. Sizin vesileliğinizle milyonlarca insan müslüman olsa bile bunlara değil sadece Allaha güvenmeli. Çünkü mürekkep balığı gibi ortalığı bulandıran nefis denen bir şey var.

***

Namazda okunan şeylerin me’sûrattan (Efendimiz’den nakledilmiş) olmasını Hanefî uleması şart koşar. "Ve celle senâüke" ibaresi, me’sûrattan olduğu konusu ihtilâflı olduğu için namazda hazfedilir (okunmaz). Bu itibarla nafile namazlarda bile olsa me’sûratın dışında veya Türkçe olarak dua okunmaz.

***

Esved bin Yezid en Nehâî müctehid, günde beş yüz rekat namaz kılıyor. Ölmesine az kala nebilik makamıyla arasında dört parmak kaldığını söylüyor. Ölmek üzere iken ağlıyor; soruyorlar, günahlarına mı ağlıyorsun? "Ne günahı, dinsiz gideceğimden korkuyorum." diyor. İşte biz bu duyguyu yitirdik.


***

Namazda iki şahıs arasında boşluk kalmamalı. Bu konu hassas ele alınmış ve Sahabe Efendilerimiz titizlikle uygulamış. Omuzlarını, topuklarını birbirlerine yapıştırmışlar. Topuklar birleştirilirken insanın kendi ayakları arasında bir boşluk oluşsa da bu önemli değildir. İster namazda ister dışında kişinin kendi boşluğundan daha önemli olan şey kardeşleri ile arasındaki boşluktur. Çünkü o "fürücât min şeytan" dır.


***

Bilen insan çok fakat bildiğini temsil eden insan çok az. Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmesi bizim eksikliğimiz.


***

Menkıbeler de asla değil de fasla bakılır prensibinden yola çıkarak ifade etmek istiyorum: Hz. Musa’ya Cenab-ı Allah, "Bana mahlukatın en hakîrini bul, getir" diyor. O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor ve yola revan oluyor. Yolda nebî firasetiyle birden irkiliyor; tasmayı köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura geliyor. Cenab-ı Allah, "Ya Musa, önceki halde gelseydin seni helak ederdim" buyuruyor.

***

İnsan kendini ehkarı mahlukat bilmeli.. kendini pislik addetmeli.. kendine pislik dendiği zaman bir şey demiyecek ve rahatsız olmayacak şekilde bunu nefsine kabul ettirmeli.

***


İmam Azam’ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı. Hadi o kadar olmasın, biz beşbin diyelim. Düşünün hepsi müçtehit bu insanların. İşte İmam Azam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi. Koca İmam’ın önce "şöyledir" deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün "Sizin görüşünüz doğruydu, ben görüşümden vazgeçtim" dediği o kadar çoktu ki. Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu cereyan etmiştir. Bir insan dâhi olabilir ancak normal zekaya sahip olup danışarak iş yapan ondan daha başarılı olur. Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki kesinlikle danışmaz. Kendi sığlığı belli olmasın diye de çevresinde hep çukur insanları bulundurur, yakınlarında kabiliyetli insanlara hakk-ı hayat tanımaz.

***

Peygamberlerle dağlar arasında sıkı bir alâka vardır. Efendimiz nübüvvete Cebel-i Nur’dan, Hira’dan; hicrete Sevr’den yürümüştür. Bütün yüce davalar zirvelerde yoğurulmuştur. Bunun aksine alçak yerler, hele deniz kenarları şeytanın seccadesini serdiği yerler olmuştur.


***


Bekir Berk anlatıyor: Hür Adam Gazetesinde bir yazı çıkıyor. Bu yazıda herkesin yeis içinde olduğu, hatta Üstad’ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor. Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor. Yayınlanan yazıda Üstad’ın hiçbir zaman yeise düşmediğini ifade ediyor. O gece bir rüya görüyor. Kendisi bir yolun kenarında bekliyor. Uzaktan bir fayton geliyor ve yanında duruyor. Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını kavrıyor ve alnından öpüyor. Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor. Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor. Telefonun öbür ucunda Sungur Abi diyor ki: "Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!"