Haftanın Hadîs-i Şerîfi: NEFİS PAZARI

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Hz. Ali (radıyallahu anh)’ın meşhur bir sözü vardır: “Okuduklarınız hak; ne var ki okuduğunuz şeye yüklediğiniz mana yanlış!” Bu söz zamanı defnedecek rasanette olup, aynı zamanda bir insanlık marazının da tespiti demektir. Bu söz aynı zamanda, dinin sahasından olsun olmasın farketmez; herhangi bir metni, anlatılmak istenen manaya muvafık düşecek şekilde anlayabilmenin belli bir takım kurallarının olması zaruretinin remzi gibidir adeta. Zira bir sistem çerçevesinde yapılmayan okumalarda okunan tek bir metinden, okuyan insan sayısınca anlam çıkarımlarının yapılabildiği ehlince malumdur ki bu, ifade edilmek istenen hususa bir takım önyargı yahut önbilgilerin giydirilmesi demektir. Bu açıdan okunan şeylerin canına okumamak adına okumaların kalitesinin artırılmasının kaçınılmazlığı, dil üstadlarını okuyanlara müstakim bir okuma yolculuğunu temin edecek bir takım yol işaretleri koymaya sevk etmiştir. Bu işaretlerin en önemlilerinden birisi de “mutlak zikir, kemaline masruftur” kaidesidir. Ne demektir bu ifade?

Şayet okunan bir metinde cümleyi oluşturan ögeleri mana açısından; zahiri yahut işari olarak takyid eden bir unsur yok ise cümleyi teşkil eden her bir kelimenin kendisinde mündemiç olan en kapsamlı mana ile ifade olunduğunun kabul edilmesi demektir. Bir örnek verecek olursak: Herhangi bir cümlede “Allah Resulü” ifadesi geçiyor ve cümleyi oluşturan unsurlar arasında Cenâb-ı Hakk’ın hangi Resulü’nün kastedildiğini çağrıştıran bir işaret bir emare de bulunmuyorsa bu ifadeden kast olunan Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallâllahu aleyhi ve sellem). Allah’ın elçisi olma vazifesiyle muvazzaf kılınan yalnızca Fahr-i Kâinat Efendimiz olmasa da Risalet vazifesini mahiyet-i asliyesine en muvafık düşecek şekilde temsil eden İki Cihan Serveri Efendimiz’dir (sallâllahu aleyhi ve sellem). Bu açıdan metinde Hz. Muhammed (sallâllahu aleyhi ve sellem)’den başka bir Resul’ün kastedildiğine dair bir emarenin bulunmadığı durumlarda anlaşılması gerekli olan Kamer-i Münir Efendimiz’dir (sallâllahu aleyhi ve sellem). Zira “Allah Resulü” denildiğinde mutlak manada kast olunan O’dur. Bunun gibi pek çok misal ile mevzuyu örneklendirmek mümkün fakat asıl temas etmek istediğimiz mevzu bu olmadığından bu örnekle iktifa etmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz.

İşte birazdan izahını yapmaya çalışacağımız hadis-i şerifte ifade olunan hususlara da bu açıdan bakmak; hadis-i şeriften murad olunan manaya uygun düşen bir anlamanın önde gelen şartlarındandır.


عَنْ أَبِي مَالِكٍ الْأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
«الطُّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَأُ الْمِيزَانَ، وَسُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَآَنِ – أَوْ تَمْلَأُ – مَا بَيْنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَالصَّلَاةُ نُورٌ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ، وَالْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ، كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو فَبَايِعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ مُوبِقُهَا»

Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk eder.”
***

​Hadis-i şerifi balâda ifade edilmeye çalışılan kaide çerçevesinde okumaya tabi tutarsak:

Tuhur / Temizlik İmanın Yarısıdır

​“Tuhûr, (yani, maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek mânevî temizlik) imanın yarısıdır.” M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “tuhur” kelimesine yüklemiş olduğu manadan da anlaşılacağı üzere bu lafız sadece bedeni temizliğin kastedildiği bir kelime değildir. Aksine bu lafız hem maddi hem de manevi temizlik manasını muhtevi bir lafızdır. Zaten hadis-i şerifin farklı versiyonlarında da “tuhur” lafzı yerine “vudû” lafzının da varlığı, bu ifade ile sadece bedeni kazuratlardan arınmanın kastedilmediğini anlama bakımından oldukça manidardır. Zira abdest yalnızca bedeni kirlerden arınma ameliyesi değildir. O aynı zamanda duygu ve düşüncelere sirayet eden, Cenâb-ı Hakk’ın matmahı nazarı olan kalbe sızan kirleri de oradan söküp atarak namaza ruhen bir hazırlıktır. Bu zaviyeden bakılınca kişinin maddi temizliğe riayet etmesi, dininin direği olan namazının ve diğer pek çok ibadetin temelini teşkil eder. Manevî temizlik diyebileceğimiz temizlik ise; tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek mânevî temizliktir ki bu da imanın yarısı veya tamamlayıcısı mesabesindedir.

Elhamdülillah Duası ve Sübhanallah Tesbihi Yerle Gök Arasını Doldurur

​Elhamdülillah duası ve sübhanallah tesbihinin çok büyük neticelerinin olacağının ifade edildiği bu cümleler ile anlatılmak istenen husus, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de muhtelif sadedlerde geçen “Rabbini hamd ile tesbih et” ayet-i kerimeleri mazmununda yaşanmış bir hayatın göz aydınlatan neticelerindendir.

Hamd; Cenâb-ı Hakk’ı bütün kemal sıfatları ile övmek medheylemek demektir. Bu zaviyeden hamd kelimesi muazzam bir tevhid nişanesidir.

Tesbih ise; Her şeyin Var Eden’i olan O Yüce Zat’ı (celle celâluhu) bütün ef’al, evsaf, esma ve zatı ile tesbih ü takdis etmektir. “Cenâb-ı Hakk’a ait evsâf-ı âliye içinde acz, naks ve kusur ihtiva eden hiçbir sıfat yoktur. Bundan dolayı da sıfât-ı sübhaniyenin hepsine ‘sıfât-ı kemaliye’ denegelmiştir. Bu itibarla, Allah’a (celle celâluhu) inanma demek, şanına lâyık kemal sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Kibriyâ’ya inanma demektir.” İşte “Sübhansın Allah’ım” demek böyle bir manayı muhtevidir. Hal böyle olunca Elhamdülillah ve sübhanallah kelimelerinin yerle gök arasını dolduracak bir hayra medar olması dinin kabul ettiği, aklın da itiraz edemeyeceği bir husustur.

Namaz Nurdur

M. Hocaefendi’nin ifade buyurdukları gibi “namazlaşarak” kılınan bir namaz insanın hem cemalinde hem kalbinde hem de karanlık dehlizlerle dolu dünya yolunda önünü aydınlatan bir kandildir adeta. Namazın hakkını vererek kılan insanların cemalinde, adı konulamayan, tarifi tam olarak yapılamayan öyle detaylar belirir ki -Merhum N. Fazıl’ın ifadesinden mülhem- görünce hemen Allah’ı hatırlarsınız gayri ihtiyari. Zira ibadetiyle dahi o tevhid kaleminin en parlak satırlarından biri gibidir.

Öte yandan bu nur sadece çehrelerinde parlayan bir ışık olarak da kalmaz. Ayet-i kerime’de de buyrulduğu gibi “nûrları önlerini aydınlatan” nurdan insanlar olurlar. Bu nur ile -buna basiret yahut firaset de denilebilir- yollarına serpiştirilen dikenleri görüp temkin ve teenni endeksli bir hayat ile serfiraz kılındıkları gibi ışık ve nurlarının gücü nispetinde etraflarını da aydınlatır, karanlıkta el yordamı ile yolunu bulmaya çalışan şaşkınlara delil ve rehber olurlar.
​O yüzden ne nefsin ne de şeytanın girdilerine fırsat vermeden, namazın iklimine girerek eda edilen bir namaz muzaaf bir kazanma ameliyesidir.

Sadaka Bürhandır

Bürhan lügat açısından; kuvvetli delil, kanıt, ispat demektir. Sadaka ise hem zekât hem de bilumum hayır ve hasenat manasını muhtevi cami bir kelimedir. Cenâb-ı Hakk’ın “Dini yalan sayanı gördün mü? O, yetimi iter-kakar ve asla fakir-fukaranın doyurulmasını teşvik etmez” buyurduğu ayet-i kerimede dini inkâr edenlerin vasıflarından birisi olarak da hayır ve hasenatı menetmelerini göstermesi, hakiki manada sadaka yahut iyilik nev’inden her şeyin din duygusundan neş’et ettiğini göstermesi açısından son derece önemlidir. Hal böyle olunca “ sadaka ne için bürhandır?” sorusu cevabını bulmuş olmaktadır. Sadaka; mahşerde kulun imanına bir bürhandır.

Sabır Ziyadır

Sabır; çölde tadı acı olan bir bitkinin adıdır. Bu bitkinin mahiyetinden hareketle de sıkıntı, hüzün, elem ve keder; kısacası insanı gamgin eden her acıya katlanmanın adına da sabır denegelmiştir. Ziya ise; ışığı kendisinden olan varlıklarda var olan bir hususiyet iken; nur ışığını başkasından alıp yansıtan varlıklar için kullanılır. Cenâb-ı Hakk’ın ayet-i kerimede “Güneşi ziyâlı, ayı nurlu kılan… Allah’tır” beyan-I sübhanisi bunun en büyük delilidir. Zira ay bizzat ısı ve ışık kaynağı değil güneşten aldığı ışığı yansıtan bir cisimdir.

Ayet-i kerime zaviyesinden bir okuma yapacak olursak diyebiliriz ki; sabır, müminin öz sermayesidir. Sabır; müminin içindeki dinamizmin asıl kaynağıdır. Sabır; musibetlere giriftar olan beşerin özündeki ışığı ortaya çıkaran ona gerçek kapasite ve potansiyelini gösteren bir fıtrat deşifrecisidir. Nasıl ki toprağı işleme adına toprağın bağrına giren paslı demir iş bitiminde parlak bir hal almıştır aynen öyle de sabır, kulu musibetlere karşı adeta idmanlı hale getiren, devası kendisinde katlanılması gerekli olan bir dert gibidir. “Sabır, yücelme ve fazilete ermenin mühim bir esası ve iradenin zaferidir. O olmadan, ne ruhu inkişaf ettirmekten, ne de yücelip benliğin sırlarına ermekten bahsedilemez. Sabır, fıtratın sinesinde cereyan eden armoninin, insan tarafından sezilmesi, kavranması ve taklit edilmesidir. Varlık âleminde her şey, ama her şey sabırlı bir bekleyiş, bitmeyen bir azim ve direnişle, hedefine doğru adım adımdır. Acele etmeden, fıtratta cari kanunları gözeterek ve yön-yol değiştirmeden… Neticeleri itibariyle hem dünya hem de ahireti aydınlatan bir ziya… Sabır.

Kur’an ya Lehinde ya da Aleyhinde Delildir

“Kur’an’ın lehte veya aleyhte hüccet olması açık bir husustur. Okuyup gereğiyle amel edene Kur’an lehte hüccettir, onu okumayıp mucibiyle amel etmeyeni, onu mehcur bırakanı Hz. Peygamber de (sallâllahu aleyhi ve sellem) şikâyet edecektir. Şu halde amellerin mizanı sırasında, aykırı amelde bulunanların değerlendirilmesinde Kur’an aleyhte bir hüccet olacaktır.” Yani Hak ve batılı birbirinden tefrik etmek doğruyu yanlıştan ayırmak istiyorsan Kur’an tek ölçüdür. Zira ahirette amel sandukanda getirdiğin şeyler onun kıstaslarına sunulacak ve ona muvafık olan ameller ve muhalif olan ameller böylelikle birbirinden tefrik edilecektir. Sonuç itibariyle Kur’an lehte veyahut aleyhte bir delil olmuş olacaktır.

Nefis Pazarı

Kişinin sabaha erip nefsini satması şöyle açıklanmıştır: “Herkes kendi kendine bir şeyler yapar. Kimisi nefsini Allah’a satar, yani onu ibadete harcar ve mukabilinde ateşten kurtarır. Kimisi de şeytana ve hevaya ve onlara uymaya satar ve helak eder.

Şu halde günlük hayatı yaşayıp da nefsini bu iki yoldan birine satmayan yoktur: Eğer Allah’a satılmamış, hayırla geçirilmemişse şeytan ve heva yolunda bad-ı heva harcanmış demektir. Hayatın Allah’a satılması, şuurlu taatte, hayırda geçirilmesi demektir. Bu şuuru kaybeder, otomat veya insiyaki bir tarzda cereyana bırakırsak şeytan yoluna gitme tehlikesi büyük ihtimaldir. Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu tehlikeye dikkat çekmektedir. Şuurla şeytan yolunu tercih edenler hakkında bir şey söylemeye zaten gerek yok.”

Unutmamalı! “Başkalarına karşı zafer kazanan kuvvetli, nefsine karşı zafer kazanan ise kudretlidir.”

Safa Salman

Tags: , , , , , , , , , , ,