Haftanın Hadîs-i Şerîfi: FİTNE POTASI

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Lebid b. A’sam adında bir Yahudi, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) büyü yaptırmış, yapılan bu büyü sebebiyle de Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz bir müddet kendilerinde rahatsızlık hissetmişlerdi. Allah Teâlâ bu durumu kendisine bildirince Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali Efendimiz’den (radıyallâhu anh) büyünün yapıldığı malzemeleri, bildirilen yerden alıp gelmesini istedi. Nihayetinde getirilen malzemelere Felâk ve Nas surelerini okuyan Fahr-i Âlem Efendimiz Allah’ın izni ve inayetiyle bu büyüden kurtulmuş oldular.”

Hadisenin biz inananları intibaha getirici, inzar ve ihzar edici pek çok telmihleri tespit edilip sıralanabilir. Fakat bütün bunlardan belki de daha önemlisi, bu hadisenin akabinde Hazreti Aişe Validemiz (radıyallâhu anha) ile Rasulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) arasında vuku bulan şu muhaveredir;

“Hazreti Aişe (radıyallâhu anha):

–‘Ey Allah’ın Resulü! Bu sihirbazın yaptığı işi herkese duyursan da, herkes böyle kötü kimseleri tanısa, daha iyi olmaz mı?’ dedi.

Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise:

–‘Allah beni bunların şerrinden kurtardı. Bu yapılan kötü işi yayarak, insanların aklına benzer, kötülükleri yapma düşüncesini getirmek istemem.”[1]

Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz nübüvvet nuru ile, bu hadisenin menhus çehresinde gizli olan “büyüyüp bir fitne unsuru olma” potansiyelini görmüş ve bu hadisenin, şer cephesinin kendi adlarına kullanabilecekleri bir argüman olmasının önünü almışlardır. Zira fitne; gemi azıya almış bir at gibidir. Nasıl ki onu durduracak tek güç çatlayıp ölmesidir; aynen öyle de fitneye maruz kalmış bir toplumun da göreceği gün, ciğerlerinin genişliğiyle doğru orantılıdır. Bir yolu bulunup da önü alınmazsa şayet, bir yerde yıkılıp kalması mukadderdir. “Böylesi bir toplumsal çalkantı; hak ve hukuka saygının saygın bir haslet olarak kabul edildiği toplumlarda, bir tüyün yere düşmesi gibi yumuşak bir geçiş şeklinde cereyan ederken”[2] adalet kurumlarının itibar törpüsü olarak kullanıldığı toplumlarda ise önüne çıkan hiç kimseye masum-günahkâr, mazlum-zalim ayrımı yapmayan bir heyelan tesiri icra eder. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktalar:

أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 بَادِرُوا بِالْأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا، أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا، يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

“Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelere (maruz kalmazdan evvel, salih) amellerde birbirinizle yarışın! O fitnelerde, kişi mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşama erer. Yahut kişi mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak sabaha erer ve dinini de dünyalık bir meta karşılığında satar.”[3]

***

Öncelikle; böyle bir dönemde cereyan eden hadiselerin zeminini tavsif etme adına “karanlık bir gece” teşbihinin tercih edilmesi son derece manidardır. Zira mehtapsız bir gecede, yani gözün gözü görmediği bir ortamda, kişinin attığı herhangi bir adımın dünyevi açıdan onu ölümün eşiğine getiren bir adım olma ihtimali ne kadar yüksek ise, ahireti adına da hüsranlar yaşatacak bir adım olma ihtimali o denli yüksektir.

Öte yandan, mezkûr hadis-i şerifin iki farklı yaklaşımla sona erdiği görülmektedir.

Rivayetlerin ilki; “O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”[4] şeklinde sona ererken:

Bir diğer hadis-i şerifte ise; “Ancak Allah’ın kalbini ilimle ihya ettiği kimseler müstesna.”[5] buyurularak, ilim ehli insanların, Allah’ın onlara lütfettiği bu nur ile yollarını bulacakları ifade olunmaktadır. “Hadiste geçen ‘Allah’ın ilim ile ihya ettikleri müstesna’ tabiri, bu irtidatların asıl sebebinin cehalet olduğu hususunu da nazara vermektedir. Keza: ‘Dini fiilen tatbik etmede acele davranın..’ kaydı da fitnenin çıkış sebebinin dindeki gevşeklik olduğunu, fiilen, ciddî şekilde tatbik eden fertlere fitnenin zarar vermeyeceğini ifade etmektedir.”[6]

Öte yandan; hadis-i şerifteki bu iki farklı bitiş şu şekilde te’vil olunabilir: Böyle ifritten bir dönemde, hakkı batıldan tefrik etme mevzuunun, Allah’ın kalblerini ilimle aydınlattığı kullarının varlığına vabeste olduğu böyle bir hengâmda, farklı hadiseler arasındaki irtibatı bulup çıkarıp oradan hak olana yürüme ilim ve istidadından mahrum olan avam insanlar, bu aydınlık kalblerin yaydığı ışığın altında toplanmalıdırlar. Yani onların dili ve dilekleriyle konuşmalı, sakındırdığı şeylerden uzak durma noktasında hassas davranmalıdırlar. Zira böylesi kara ruhların ve karanlıkların çepeçevre kuşattığı bir ummanda, sahili bulmak ancak deniz feneri gibi ışıklar saçıp yol gösteren hak dostlarına ittiba ile mümkündür.

Başka bir açıdan da şu husus ifade edilebilir: Böylesi bir fitne döneminde Allah’ın kendisine ilim verdiği insanlar, avam-ı nas gibi bir köşeye çekilip kendini ve kendi menfaatlerini kurtarma derdine düşemezler, düşmemelidirler. Karanlıklardan bahsedilen bir hadis-i şerifte, Fahr-i Âlem Efendimiz “Allah’ın kalbini ilimle aydınlattığı kimseler” diye ilim sahiplerini nazara veriyorsa şayet, bunun o ilim sahipleri için ifade ettiği mana; “sizler öyle bir dönemde avam halk gibi kendinizi kurtarma derdine düşmeyin, ‘hele bugünler bir geçsin’ fırsatçılığına meydan vermeyin, size lütfedilen bu ışıkla insanları hakka ve hakikate taşıyan rehberler olun!” demek olur. Eğer böyle bir dönemde ilim sahipleri ellerine tutuşturulan bu ışığı sadece kendi menfaatlerine giden yolu aydınlatma adına kullanma basitliğine düşecek olurlarsa; bunun fırtınaya karşı mumla yürümekten farkı olmayacaktır. Zira kendisine verilen bu nurla insanlara faydalı olmadığı için, o nur sinesinden sökülüp alınacak, nimetin hakkını verememenin ötesinde, el uzatabilecekken yok olup gitmesine sebep olduğu insanların vebalini de sırtlanacaktır.

Bizler millet olarak böylesi kara ruhların kendi ziftlerini etrafa saçtığı bir dönemin mağdurlarıyız. Hakkın ve mazlumun yanında yer almanın külfetine katlanıp bunun bahtiyarlığını yaşayanlar olduğu gibi; avamıyla ve âlim geçineniyle zulmedenlerin arkasında saf tutma rahatlığına aldanmış, ruhen bedbaht olanlarımız da var. Âlim olma makamını kimseye bırakmayanların o makamın hakkını veremediği bir dönemde, avamın sergileyeceği tavra bakmanın çok da lüzumu yoktur. Ne var ki; yaptıklarının da, yapabilecekken “aman sende”ciliğe kurban verdiklerinin de hesabını vereceğini bilen bir insanın, bir an önce kendisini sürükleyen bu selden kurtulması ve kaçırdıklarını telafi etme yolunu tutması, kurtuluşu adına tek çıkar yoldur. Hazreti Ömer Efendimiz’e (radıyallâhu anh) ait olduğu söylenen hikmetli bir sözde bu hakikat şiirsel bir üslup ile çok hoş ifade edilmiş:  

لَا تَأْس على ما فات   إلا لِتَجْتَهد فيما هو آت

Yani “Gayret etmenle geri gelebilecek olan fırsatları kaçırmış olman, seni üzüntüye sevk etmesin.”

Bu Dönemin Mağdur ve Mazlumlarından Beklenen Duruş

Gadre ve zulme maruz kalan insanlara yakışan duruş ise, Ebu Davud’da zikredilen hadis-i şerifin ahirinde beyan olunmaktadır. “Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”. Zira hakkın meftunu inanan insan asla anarşi, kaos ve keşmekeşliğe meydan vermez, buna tevessül etmez. Bu manada bir mü’min duruşu ise, Hazreti Ali Efendimiz’in beyanlarında şöyle ifadesini bulmaktadır:

كُنْ كَا لزَّهْرَةِ التي تُعطي عِطْرَها حتي لليد التي تستحقها

“Sen, kendisini koparan elde, kokusunu bırakan çiçek gibi ol!..”

Unutmamak gerekir ki; Hakiki bir mümin için, emanet, sadakat ve adaletle anılan aziz bir mazlum olmanın kazandırdıkları; yalan, iftira, bühtan, rüşvet, iltimas ve zulümle anılan zelil bir sultan olmanın kazandırdıklarından bin kat daha onurlu, bin kat daha asildir.

 Safa Salman

[1]. Bkz. Buhârî, tıbb 47, 49, 50; bed’u’l-halk 11; cizye 14; edeb 56; daavât 58; Müslim, selâm 43;

    İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57, 63-64,

[2]. M. Fethullah Gülen, Huzur Varidatı

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 186.

[4].  Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (2205)

[5]. Ramûzu’l-Ehadis s. 299, 3722

[6]. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi

Tags: , , , , , , ,