Haftanın Hadîs-i Şerîfi: Felsefi Tortular ve İnanç

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Her devrin, turfanda ilhad sebepleri ihdas etmek mevzuunda oldukça mahir bir takım akımları mutlaka olmuştur. 19. yüzyılın ve hatta o çağdan günümüze uzanan çizginin bu manada en büyük temsilci akımları ise pozitivizm ve materyalizmdir. Bu akımların varlığı her ne kadar; Hak olanı, batılı görmeden fark edemeyen insanlar adına bir ehemmiyet arz etse de, hak ile batılı ayırt etme mevzuunda zıtların varlığına ihtiyaç duymayan insanlar adına da hep bir çeldirici vazifesi görmüştür. Bu cereyanların, teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel ve maddi dünyanın sunduklarıyla yetinmeyi salıklayan fikirlerinin; duygu, his, şuur, düşünce gibi varlığını kuşatan fizik ötesi ağlarla dolu insanlar dünyasında bu denli kabul görmesi; aslında insanın kendi varlığına yabancılığının bir ifadesi olsa gerek. Zira insanın fizik ötesi âlemlerin varlığına sunacağı en büyük delil; yine kendi zihnini kuşatan “fizik ötesi şeylerin varlığını reddetmeyi fısıldayan inkâr düşüncesi”dir. Çünkü düşüncenin kendisi dahi başlı başına, pozitivist mülahazaların en büyük reddiyecisidir. Bu akımlar kriterlerince; düşünce, elle tutulur gözle görülür laboratuvarlarda test edilebilir bir şey değildir. Buradan hareketle de; fiziki bir varlığı bulunmayan bir şey ile metafizik olanın yokluğunun ispat edilmeye çalışıldığı gayri mantıki bir zeminden sıhhatli bir neticenin hâsıl olması da mümkün değildir. Oysaki düşüncenin de fikrin de duygu ve hissiyatın da bir varlığı mutlaka vardır ve olmak zorundadır. Vardır, zira olmayan bir şeyin adı da yoktur.

Tabii olarak bu ve benzeri cereyanlar; fizik ötesi bir dünyanın varlığını ve orada insanları bekleyen bir takım hadise ve varlıkların mevcudiyetini haber veren din müessesesini kendisine baş hasım ilan etmiş ve en büyük tahribatını da muhafazakar toplumlar üzerinde göstermiştir. Din müessesesinin insanlara sunduğu bilgiler, bu akım kriterlerince doğruluğu test edilemeyen malumatlardır ve güvenilir değildir. Oysaki insan için bilgi elde etme ve hakikate ulaşma yolları sadece bilime münhasır değildir. Zira insan için bilgi elde etme yolları sadece “göz” değildir. Bunun yanında; kulak, dil, burun, deri, sezgi, ıstırap ve dinin en muteber bilgi kaynakları olarak kabul ettiği haber-i sadık, vahiy ve ilham aracılığıyla gözün yaya kaldığı alanlarda o kadar çok malumat elde edilmiştir ki, göz ile elde edilen bilgilerin, bütün bu ilim elde etme yollarıyla ulaşılan hakikatlerle kıyası dahi abestir.

İnsan düşünce ve gelişiminin en üst basamağı olarak lanse olunan bu akımlar; aslında bilgi elde etme yollarını gözlem ile sınırlandırmış olmaları hasebiyle değil bir en üst basamak olmak belki bir basamak bile değildirler. Zira görmeden bir şeyin varlığına inanmamayı salıklayan bu akımların insanın içinde her daim var olan ve kriz anlarında varlığını belli eden inanma içgüdüsüne verecekleri tatminkâr bir cevapları hiç olmamıştır ve olmayacaktır. Daha da kötüsü; şöyle ya da böyle zihni pozitivist ve materyalist düşünce ile telvis edilmiş bir dimağın, kıyamet kopup da o en büyük gözlemi yapacağı ana kadar da tek rehberinin zihnini kirleten bu yaklaşımlar olacak olmasıdır. Oysa ki o zamana kadar bilgi hususunda tanrılaştırdığı gözü, görünmeyen bir âlemin varlığına delil yüzbinlerce hadiseyi ve olguyu görmek hususunda kör kalmıştır. Ta ki; zuhuru her şeyin sona erdiğinin habercisi olan o büyük alamet görülmeye başlayıncaya kadar. Nasıl ki sınav kâğıtları toplandıktan sonra öğretmenin doğru cevapları söylemesinin öğrencinin notuna bir katkısı yoktur. Aynen öyle de; kıyametin vukuuna şahit olduktan sonra, görmediğini zannedip reddettiği o bütün hakikatlere imanını ilan etmesinin de bir manası olmayacaktır.

Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) mervi bir hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

 لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا، فَإِذَا طَلَعَتْ مِنْ مَغْرِبِهَا آمَنَ النَّاسُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

 فَيَوْمَئِذٍ {لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا}

[الأنعام: 158]

Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş battığı yerden doğduğu zaman, bütün insanlar toptan iman edecekler. Fakat işte o gün “daha önce iman etmiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye (o an ki) imanı fayda vermez.”[1]

***

“Tevbenin makbul olmasına dair ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri bir arada değerlendiren müfessirlerin varmış oldukları netice şudur: Ölüm sarhoşluğu gelip çatmadan, henüz hayattan ümitsiz değil iken küfürden tevbe ile iman makbuldür. Fakat can boğazın cidarlarını zorlamaya başladığı, hayattan ümidin kesildiği demde küfürden tevbe etmek ve iman geçerli değildir. Zira iman ettikten sonra hayırlı işler yapabilecek bir zamanın olması elzemdir.

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak: ‘Onlar imana gelmek için ne bekliyorlar? Meleklerin inmesini mi? Rabbinin imha eden azabının veya Rabbinin kıyamet alametlerinden birinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin alametlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmeyen yahut imanıyla hayır kazanmayan hiçbir kimseye o gün ki imanı fayda vermez. Deki: Bekleyin. Biz de beklemekteyiz!’[2] buyurmaktadır.

Mevzu ile alakalı bir diğer ayet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Derken İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun askerleri ile birlikte zulmederek ve saldırarak peşlerine düştü. Nihayet boğulmak üzere iken ‘iman ettim, İsrailoğulları’nın inandığı İlahtan başka Tanrı yokmuş’ dedi. Şimdi mi? Hâlbuki bundan önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun! Biz de senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olsun. Doğrusu insanların çoğu bizim ayetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.”[3][4]

Aslında ayet-i kerime ve hadis-i şerifler istikraî bir yöntemle okumaya tabi tutulduğunda ifade ettikleri hususların; yalnızca geçmiş ve gelecek olan bir takım dehşetengiz hadisatın bildirilmesinden ibaret olmadığı görülecektir. Cenâb-ı Hak geçmişte kötü akıbete dûçar olanların ve ileride zuhur edecek bazı hadiselerin haberini vermekle, aynı zamanda biz kullarına; “Kıyametin yaklaştığını gösteren o büyük alametler zuhur etmeden iman edin! Siz firavun misali hakkı son nefesinizde değil de o an gelmeden önce kabul ve ilan edin” demektedir.

Ayrıca ulema ittifakla mezkûr En’am suresi 158. ayet-i kerime ve “Güneşle Ay bir araya getirildiği zaman….”[5] ayet-i kerimesini güneşin batıdan doğmasına bir delil olarak tefsir etmektedirler.

Son Anda İman Neden Bir Değer İfade Etmez?

Üstad Bediüzzaman Hazretleri mevzu ile alakalı şu hususlara temas etmektedirler:

“İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat: kıyametin şartları, bir kısım Kur’an’daki müteşabih hususlar gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, güneşin batıdan doğması, açıkça herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır, daha tövbe ve iman makbul olmaz. Çünkü Ebu Bekir’ler Ebu Cehil’ler ile tasdikte beraber olurlar.”[6]

Üstad Hazretleri de güneşin batıdan doğmasını Selef-i  Salihin muvacehesinden ele alıp hakiki manasıyla değerlendirmiş ve bunun keyfiyeti ile alakalı şu hususları ifade etmiştir:

“Allahu a’lem, bu güneşin batıdan doğmasının görünen sebebi; Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’an, onun başından çıkmasıyla zemin divane/deli olup –Allah’ın izniyle başını başka bir gezegene çarpmasıyla hareketinden geri dönüp – doğudan batıya doğru olan seyahatini Allah’ın izni ve iradesiyle (dilemesiyle) batıdan doğuya doğru değiştirmekle, güneş batıdan doğmaya başlar. Evet, arzı/dünyayı güneş ile, ferşi/yeryüzünü arşa kuvvetle bağlayan Allah’ın sağlam ipi olan Kur’an’ın çekim kuvveti kopsa; yerkürenin ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve düzensiz hareketinden dolayı güneş batıdan çıkar. Hem çarpışma neticesinde emr-i ilahi ile kıyamet kopar..”[7]

Netice itibariyle denilebilir ki;

İman etmek ile hayır elde edilmesi mümkün olmayan o dem gelmeden insana düşen; Rabbini bilip O’nu bulmasıdır. “Hışmımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı.”[8] ayet-i kerimesinde de ifade buyurulduğu gibi; Cenâb-ı Hakk’ın bütün celâli esintilerle tecelli edeceği o güne ulaşmadan ulaşılmış bir iman bir değer ifade etmektedir. Olacak olmaya başladıktan sonra imanın bir değeri yoktur.

Allahu a’lem!

 Safa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 248.

[2]. En’am suresi, 6/158.

[3]. Yunus suresi, 10/90-92

[4]. Muhittin Akgül, Ayetler ve Hadisler Işığında Hayatımız

[5]. Kıyamet suresi, 75/9

[6]. Şualar, s.884

[7]. Şualar, s.496-497

[8]. Mümin suresi, 40/45

Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,