Haftanın Hadîs-i Şerîfi: ELMAS DEMİRCİ ÖRSÜNE KONMAZ

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Hacı Bayram Velî hazretlerinin şeyhi olan Somuncu Baba hazretleri, kendisinden sonra halife olarak irşat vazifesini deruhte etsin diye oğlu Yusuf’u değil de Hacı Bayram Veli hazretlerini tayin eder. Yusuf, bu yüzden babasına karşı, hayretle karışık bir burukluk içerisindedir. Bir gün anlam veremediği bu meseleyi düşünerek dergâhın bahçesindeki kuyudan su çekerken, babası onu yanına çağırır ve şöyle der:

– Bak evlâdım! Resulûllah’ın yolu açıktır. Devlet idaresinde, manevi işlerde, sanatta, “işleri ehline bırakmak”, kendisinden sonra yönetici olacak şahsı yetenekli kişilerden seçmek dinimizin emridir. Benden sonra, manevi esrara en fazla aşina biri ve talebeleri yetiştirmeye en uygun kabiliyetlerle donanmış kişi olarak Hacı Bayram’ı görüyorum. Sana karşı babalık sevgim, beni görevimi yapmaktan ve doğru yoldan ayıramaz.

Yusuf, babasının bu açıklamasını dinledikten sonra, ona şöyle bir soru sorar: “Ama baba, görmüyor musun? Değil senin gibi bir dergâhı, koskoca milleti idare eden padişahlar bile saltanatı oğullarına devrediyorlar. Onlar Müslümanlığı bilmiyorlar mı? Onlar Hz. Peygamberin yolundan habersizler mi?

Somuncu Baba, bu soru üzerine âdeta irkilir. Rengi kaçar. Ve mahzun bir sesle:

– Evlâdım, çok doğru dersin. Haklısın. Hz. Peygamber’in yolunda, idareyi en ehliyetli, en güçlü olana devretmek lâzımdır. Ama saltanatta kötü bir gelenek başlatılmış, öylece devam ediyor. Kötü geleneklerin yaşaması, bizi değişmez gerçeklere karşı gelmeğe itmemeli. Her şey yerli yerinde olmalıdır. Elması demircinin örsüne, bakırı sultanın tacına koyan bilgisizlikten her zaman sakın!

Bu sözlerden sonra Yusuf, gönül rızası ile Hacı Bayram Velî hazretlerinin bağlısı olur, ona herkesten fazla saygı gösterir, hizmetinde bulunur.

Evet, menkıbe işin ehline verilmesinin ne denli önemli olduğunu ifade etmesi bakımından önemli.

Bizler şarkî toplumlar olarak her ne kadar idareye dair alanlarda meritokrasinin tercih edilen yaygın vazifelendirme yöntemi olduğuna şahit olamasak da ideal olanın böyle bir anlayış olduğu noktasında hemen hemen hemfikirizdir. Bir alana dair atacağımız bir adımın geri bildirimleri ne kadar çabuk olacaksa, o alana dair attığımız her adımın hesabını da o hassasiyetle tutarız. Örneğin bir ticari girişimde bulunacaksak ve o alanda da yeterli bilgimiz yoksa bir uzman görüşüne başvurmak, işin mütehassısı olan uzman kişilerden bilgi almak ilk aklımıza gelen şeydir ve bu gayet normaldir. Örneğin çocuklarla ilgili ihtisas alanları da son yıllarda oldukça çeşitlenmiştir. Bundan çeyrek asır evvel çocuk sağlığı ve hastalıkları ile alakalı bir yan dalın lüzumu tartışılırken, bugün çocuk sağlığı ve hastalıkları tıbba dair ana dallardan biri olmuş ve bu ana dala bağlı yaklaşık on beş kadar yan dal teşekkül etmiştir. Yan dalların dahi zamanla ana dal halini aldığı bir ihtisaslaşma çağında; insanların bilinç düzeyi de yaklaşık bir nispette yükselmiş ve bu durum zamanla onları herhangi bir sağlık probleminde işin en uzmanını, o alanda en mütehassısını araştırmak lüzumunu hisseder hale getirmiştir.

Ama ilginçtir; insanların kendi sağlıkları açısından sahip oldukları temel birkaç bilgi onları tıp alanında hükümler ihdas etmeye sevk etmezken; hatta insan yanlış bir şey yaparım endişesi ile az çok bildiği bir pratiği dahi tatbik edemezken, dine dair kulaktan dolma birkaç bilgi ile kendini bir İmam Ebu Hanife bir İmam Şafi yerine koymaktan geri durmamaktadır. Evet, bu sözlerimizle kimsenin dinini ve din anlayışını sorguluyor değiliz elbet. Bunun hakkımız ve haddimiz olmadığının da bilincindeyiz. Burada anlatmak istediğimiz husus din sahasında da en az diğer alanlarda gösterdiğimiz hassasiyetin gösterilmesinin kaçınılmazlığını ve lüzumunu anlatmaktır. Zira insanın elli altmış yıllık bir hayatı için gösterdiği hassasiyeti ebedi bir hayatın var olduğu ahiret yurdunu ilgilendiren meselelerde göstermemesi selim bir aklın kabul edebileceği bir tutum değildir. Şayet bizleri bu yanlışa sevk eden ölümün uzaklığı hissi ise, zamanın izafiliğinden hareketle, yarının bugünden uzak olmadığını, bugünün de yarından yakın olmadığını hatırlatmamız gerekmektedir.

Evet, yaptığımız ettiğimiz her şeyle ahiret yurduna ait birtakım şeyleri inşa yahut imha ediyor olma ihtimalimizin olduğu bir alanda, en az sair alanlar kadar uzman görüşüne ehemmiyet vermeliyiz. Nasıl terli iken aşırı soğuk su içmenin zararlı olduğunu bilmek gibi temel tıbbi bir bilgi bizleri tabip yapmıyorsa, beş vakit namaz kılmanın da bizleri âlim yapmadığını akıldan çıkarmamalıyız.

İfade etmeye çalıştığımız bu bakış açısına sahip olmayan, bununla birlikte namaz ve evradını da asla aksatmayan, hususiyle Hanefi bir Müslüman aşağıda zikredeceğimiz hadis-i şerif karşısında imam arkasında kıldığı bütün ibadetlerinde Fatiha’yı okumadığı için namazlarının kabul olmadığı zehabına kapılabilir. Şöyle ki:

…عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، يَبْلُغُ بِهِ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

«لَا صَلَاةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ»

Ubade İbni Sâmit (radıyallahu anh) Resulûllah Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduklarını nakletmektedir:

“Fatihatü-l Kitab’ı (Fatiha suresi) okumayanın namazı yoktur!”[1]

***

Evet, hadis-i şerifin ifade ettiği husus gayet nettir. Kişi kıldığı bir namazda Fatiha suresini okumazsa o kişinin namazı yok hükmündedir. Yani o kişi o namazı kılmamış demektir. Hadis-i şerifte ifade olunan husus bu olduğu halde Hanefi uleması neden imama tabi olanın Kur’an’dan bir şey okumasının mekruh olduğu görüşünü benimsemişlerdir?

Öncelikle şunun iyi bilinmesi gerekmektedir: Hadis-i şeriflerden gerek ibadet gerek muamelat gerekse de ukubâta dair hükümler ortaya koymanın belli bir takım kuralları vardır. Bu manada her mezhebin kendine has hüküm çıkarma kıstasları vardır. Bir hadis-i şeriften İmam Şafi hazretleri bir tür hüküm çıkarırken İmam Ebu Hanife hazretleri gördüğü başka delillerle İmam Şafi hazretlerinin çıkardığı aynı hükmü çıkarmamış olabilir. Bu tamamen belli kriterler çerçevesinde şekillenen bir durumdur.

Şafi mezhebine göre namaz kılan bir kişi için ister bir imama tabi olsun ister münferit kılsın Fatiha okumak farzdır. Hanefilere göre ise imama iktida edildiğinde imamın cehri okuduğu namazlarda iktida eden kişinin Fatiha’yı okuması tahrimen mekruh (harama yakın), imamın hafi okuduğu namazlarda Fatiha okuması ise mekruhtur.. Neden?

Evvela şunu ifade etmek gerekmektedir. Hanefilerin de Şafilerin de kendi metodolojileri açısından farklı hükümlere ulaşmalarını gerektirecek farklı hadisler mevcuttur. Bununla birlikte her iki yaklaşım da haktır. Biz ise burada sadece; “Bir imama tabi olduklarında Hanefiler neden Fatiha okumazlar?” bunu delilleri ile izah etmeye çalışacağız ki en azından meselenin Hanefiler çizgisinde nasıl muhkem temeller üzerine oturtulduğu anlaşılmış olsun:

Bir imama tabi olup namaz kılan kimsenin Fatiha’yı okumayacağı görüşünü savunanlar; Sevri, İbnü Uyeyne, İbnü Ebi Leyla, Hasan İbni Salih İbni Hayyan, İbrahim En-Neha’i, İmamı Azam Ebu Hanife ve ashabıdır. Sahabeden ise Zeyd ibni Sabit, Cabir İbni Abdullah, Abdullah İbni Mesud ve ashabıdır (radıyallahu anhüm ecmain).

Şimdi bu görüşe zahib olanların delillerini Kitap (Kur’an-ı Kerim), Sünnet ve Kıyas-ı Fukaha açısından arz etmeye çalışalım.

Kitap (Kur’an-ı Kerim) Açısından Deliller:

Bu hususta Hanefi ulemasının Kur’an’dan delili وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Öyle ise, Kur’ân okunduğunda hemen ona kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız.”[2] ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimeye göre وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ ifadesi mutlak bir ifadedir. Ayrıca bu ayet-i kerimede farklı iki emir vardır. Birincisi “dinleyiniz”  ikincisi ise “susunuz”. İlk emir olan “dinleyiniz” emri, cehri olarak kılınan namazlarda imama tabi olanın imam tarafından okunan Kur’an’ı dinlemesi gerektiğini ifade ederken; ikinci emir olan “susunuz” ifadesi de hafi (açıktan okunmayan) namazlarda okumamayı gerektirmektedir.

Hal böyle olunca ister açıktan okunması gerekli olan bir namaz olsun ister hafi okunan namazlarda olsun bir imama tabi olunmuşsa imama uyan kimsenin imamın arkasında Kur’an’dan herhangi bir şey okumamasının gerekliliği anlaşılmış olmaktadır.

Sünnet-i Seniyye Açısından Deliller:

Fahr-i Kâinat Efendimiz bir gün ikindi namazını kıldırırlarken arkadan bir sahabi A’lâ suresini okumaya başlar. Namaz bittikten sonra Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz cemaate dönerek okuyanın kim olduğunu sorar. Bir adam kendisinin okuduğunu söyleyince “Ben, sizden bazılarınızın benimle münakaşa ettiğini sandım.”[3] buyururlar. Açıktır ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleri ikindi namazı gibi gizli okunan bir namazda cemaatin kıraatte bulunmaması gerektiğine delalet eder. Şayet ikindi namazı gibi hafi okumayla kılınan bir namazda durum böyle ise imamın açıktan okuduğu sabah-akşam ve yatsı namazlarında daha evleviyetle böyle olduğunu anlamak selim aklın gereğidir.

Bununla birlikte bu görüşü destekleyen başka hadis-i şerifler de vardır: “Kim imanın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.”[4] Yine bir başka hadis-i şerifte Rasûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir. Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise susunuz.”[5]

Görülüyor ki, imamın arkasında namaz kılanların Kur’an’dan bir şey okumaması gerektiği görüşünü savunanlar sünnet-i seniyye açısından da gayet muhkem delillerle görüşlerini tahkim etmişlerdir.

Kıyas Açısından Deliller:

Kıyas açısından ise Hanefi uleması kendi kabullerini şu şekilde temellendirirler:

Şayet imamla kılınan namazlarda cemaatten bir kimsenin Kur’an’dan bir miktar okuması gerekli olsaydı imama, imam rükûda iken tabi olan birisinin o rekâta yetişmiş olmaması gerekirdi. Hâlbuki mesbuk (imama sonradan yetişen kimse) imama rükûda iken uymuş olsa dahi o rekâta yetişmiş kabul edilmektedir. İmama rükûda tabi olan bir kimse Kur’an’dan hiçbir ayet okumadığı halde o rekâta yetişmiş kabul edildiğine göre, imamla kılınan namazlarda cemaatin Fatiha’yı okumasının gerekliliğini savunanların görüşü kıyas açısından da tutarlı gözükmemektedir.

Netice itibariyle şunu diyebiliriz: Evet, Hanefiler hadislerden hüküm çıkarma mevzuunda kendi sistematikleri açısından gayet tutarlı ve muhkemdirler. Fakat bu diğer mezheplerin bu mevzuda yanlış yaptıklarını söylememizi gerekli kılmaz. Zira İmam Şafi hazretlerinin de diğer mezhep imamları olan İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik hazretlerinin de delilleri oldukça sağlamdır. Burada ortaya çıkan farklı yaklaşımlar ya hadislerin senet açısından değerlendirilmesinde öncelik verilen kriterlerin farklılığından yahut da hadis-i şerif’in yorumlanmasındaki yaklaşım farklarından ileri gelmektedir. En nihayetinde bütün mezhepler kendi hüküm çıkarma sistematikleri açısından doğru olduğuna inandıkları görüşü benimsemişler ve onunla amel etmişlerdir. Bu yaklaşım farkları içtihat ise ki öyledir; hata edenin dahi bir sevaba nail olduğunu düşünerek bu tür detaya ait mevzulardan iftiraklara kapı aralanmasına meydan vermemek mümince bir yaklaşım olacaktır.

Öte yandan meseleyi yazımıza, girişte ifade etmeye çalıştığımız ideal tutumu tekrar hatırlatmak ile nokta koyabiliriz: Dinin sahasına giren hemen her mevzuda zahiren anlam veremediğimiz bir haber ile karşılaştığımızda o alanın mütehassısı değilsek bir yargıya varmaktan kaçınmamızın asgari mümin hassasiyetinin bir gereği olduğunu unutmamamız lazım! Zira mevzumuza temel aldığımız hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere, zahiren tatbik edegeldiğimiz şeyin aksine bir durum söz konusu olsa da bu mevzuda neler söylenmiş deyip hakikatini araştırmak en güvenilir yoldur. Diğer türlü din herkesin gördüğü duyduğu bir haberle hüküm ihdas edebildiği bir mecra olsaydı böylesine hayatın merkezini teşkil eden nazenin, hassas bir değerin demirci örsündeki elmastan bir farkı kalmazdı!

Cenâb-ı Hak muradına en uygun hakikatlere ulaşmayı bizlere müyesser eylesin!

Safa Salman

 

[1]. Sahih-i Müslim, Salat, 34.

[2]. A’raf suresi 7/204

[3]. Sahih-i Müslim, Salat, 48.

[4]. İbni Mace, İkame, 13.

[5]. Buharî, Salât, 18, Ezân, 51, 74, 82, 128, Taksîru’s-Salât, 17; Müslim, Salât, 77, 82

Tags: , , , , , , ,