Haftanın Hadîs-i Şerîfi: CUMA YAMAÇLARI

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ صُهَيْبٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ، قَالَ: يَقُولُ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ؟ فَيَقُولُونَ: أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا؟ أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ، وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ؟ قَالَ: فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ، فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ

Hazreti Suheyb (radıyallahu anh) Sahib-i Bürhan Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle rivayet etmektedir:

“Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah Tealâ, ‘Size daha ziyade bir şey vermemi ister misiniz?’ buyuracak. Onlar da ‘Sen bizim yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizi cennete koyarak cehennemden kurtarmadın mı? (Bize o yeter)’ diyecekler. Bunun üzerine Hak Tealâ hicabı kaldıracak. Artık onlara Rabbi’lerine bakmaktan daha makbul bir şey verilmiş olmayacak.”[1]

***

Evet, rü’yetullah (Allah’ın görülmesi) meselesi ikinci yüzyılda zuhur eden itikadî mevzulardan biridir. Bu mevzuda İslamî ekoller arasında farklı mülahazalar ileri sürülmüştür. Allah’ın görülmesinin O’na bir cisim isnat etmek olacağı düşüncesinden hareketle meseleyi tamamen reddederek, rü’yetullaha İslam dışı bir hüviyet kazandırmakla mevzuyu ifrat zemininde değerlendirenler olduğu gibi, meseleyi Hakk’ın varlığına cisim isnat etmeye götürüp tefrit zeminine kaydıranlar da olmuştur. Bu mevzuda mutedil yaklaşım ise Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat çizgisini temsil edenler tarafından ortaya konmuştur. Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasının bu mevzuya yaklaşımı ise, Allah’ın (celle celâluhu) ahirette görüleceği, bunun mümkün olduğu, hatta aklen caiz naklen ise vacip olduğu, ne var ki bu görmenin mahiyetinin bizce meçhul olduğudur.

Bu mevzuun zuhur sebebi olarak, Ahmed İbni Hanbel hazretleri şu hadiseyi nakleder: “Sümeniyye ile Allah’ın varlığı konusunda tartışmalar yapan Cehm b. Safvân Allah’ın duyularla algılanamayan bir varlık olduğunu, insanın ruhunu göremediği gibi Allah’ı da göremediğini söylemiştir. Böylece Cehm, Allah’ın gözle görülemeyeceğini önce akıl yürüterek ispatlamaya çalışmış, daha sonra gözlerin Allah’ı idrak etmediğini açıklayan müteşâbih âyeti kendi anlayışı doğrultusunda yanlış bir te’vile tâbi tutmuştur. İbn Rüşd ise rü’yetullah tartışmalarının ortaya çıkışını Mu‘tezile’nin ulûhiyyet anlayışına bağlamaktadır”[2]

Rü’yetullah ile alakalı, dünya ve ahirete bakan iki ayrı yaklaşım söz konusudur. Bu iki yaklaşımdan ilki, Cenâb-ı Hakk’ın dünyada görülüp görülemeyeceği; diğeri ise Cenâb-ı Hakk’ın ahirette görülüp görülmeyeceği sorusu etrafında şekillenmektedir.

ALLAH’IN (celle celâluhu) DÜNYADA GÖRÜLMESİ

Allah’ın (celle celâluhu) dünyada görülebileceğini kabul edenler, Müşebbihe ve bazı sûfi gruplardır. Bunların görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri husus ise, Allah’ı çokça zikretme ve O’nu çokça sevme neticesinde hâsıl olan ruhî tecrübelerdir. Fakat bu yaklaşım, bağlayıcılığı olmadığı, sübjektif tecrübeler olduğu, doğrulanma imkânı bulunmayan bir takım müşahedeler oldukları gerekçesi ile ulema beyninde yaygın bir kabule mazhar olmamıştır.

Allah’ın (celle celâluhu) dünyada görülemeyeceğini kabul edenlere göre ise, Peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir insan dünyada Allah’ı göremez. Nitekim Hz. Musa’da (aleyhisselâm) Rabb’ini dünyada görmek istedi fakat kendisine, “Sen beni asla göremezsin”[3] cevabıyla mukabelede bulunuldu. Zira “Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını müşâhede etmeyi istedi. Hâlbuki bu gözlerle O görülmezdi. İnsanın O’nu görebilmesi için âdeta lâmekâna yükselmesi, imkânla vücup arası bir noktayı ihraz etmesi lâzımdır. Bunun için ona, milyar defa milyarlarca sene ışık hızıyla öteleri görecek bir göz verilmesi ve bu gözün de ziyanın yardımı ve gözün anatomik yapısına ihtiyaç duymaması lâzımdı. Bu da insan fıtratının ve mahiyetinin değişmesi ve insanın ahiret insanı olması demekti.

Ahirette istenecek meseleyi, Hz. Musa (aleyhisselâm) kendisine talim gelmeden dünyada istedi, ‘Rabbim görün bana, bakayım Sana!’ dedi. Hz. Musa (aleyhisselam), Zât-ı Bâri’nin rü’yetine dünyadaki durumuyla tahammül edemeyeceğinden Allah لَنْ تَرَاني  ‘Asla göremezsin!’ buyurdu. Bu ifade, nefy-i müebbet için değil, nefy-i müekked içindir veلَنْ تَرَاني  tekit için getirilmiştir. Yani ebediyen göremezsin demek değildir, şimdilerde göremezsin, demektir ki, bu da ahirette görülebilir demektir. Bu husus dikkat edilmesi gereken ince bir husustur.

Bu talep üzerine Allah, ‘Şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görürsün!’ buyurdu ve ‘Rabbi Zât-ı Ulûhiyet’iyle veya sıfât-ı akdesiyle tecellî edince, dağ şak şak olup parçalandı. Hz. Musa da baygın olarak yığıldı kaldı.’[4] Demek ki Hz. Musa, o tecellîye tahammül edemedi. Edemeyecekti de, zira bu, ihtimal zâtî bir tecellîydi. Hâlbuki eşyadaki tecellî, esmâ-i ilâhiye tecellîsidir. Bizim ilmimiz yetse yetse ancak esmâ-i ilâhiyeyi kavramaya yeter. Sıfât-ı ilâhiye hakkında “hayret” yaşarız. Zât-ı Bâri hakkında ise, sadece sükût ederiz. Orası hayretüstü bir makamdır. Evet, en yüksek makam zâtî tecellî makamıdır ki, dağı parça parça etti. İşte o tecellî, bu tecellîdir.

Esasen bir nebi olarak Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’te görülebileceğini ve insanoğlunun O’nu görebileceğini bilir. Ama o, Cennet’te mümkün olan bir meselenin burada da mümkün olabileceğini düşünmüş ve böyle bir talepte bulunmuştur. Allah için mümkün olmayan bir şey yoktur. Hz. Musa da işte bu mümkünü istemiştir ki, bu da, makam-ı bâlâ-yı nübüvvete yakışır. Bu itibarla da Hz. Musa’ya, ‘Allah dünyada görülmez. O, bunu talep etmişti’ isnadı yapılamaz. Yapılmamalı da. Evet, Hz. Musa biliyordu ki, Allah istese görünür ve onda görme kabiliyeti yaratabilir. İşte o böyle mümkün olan bir şeyi talep etti. Fakat Allah’ın hükmü o ki, görme bu dünyada olmayacak, ahirette olacaktır.

Burada temas edilmesi gerekli başka bir sır daha vardır ki o da taleb-i rü’yeti, onun kendi cemaati istemiştir. Hz. Musa da, bu isteklerine karşı, onlara gördüğü Rabb’ini anlatacaktı.”[5]

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Allah’ı (celle celâluhu) miraçta görüp görmediği üzerinde de bazı tartışmalar cereyan etmiştir. “Ehl-i Sünnet âlimleri, insanlar dünyada Cenâb-ı Hakk’ı görmeye muktedir olamasalar da ahirette Allah’ın görüleceğini söylerler. Onlara göre, En’âm Sûresi 103. âyetinin nefyettiği şey ihata meselesidir. Evet, Allah ihata edilmez. İhata, bir meseleyi olduğu gibi kavramadır. Kavrama ise, meseleyi kemmî ve keyfî ölçüler içine sokar. Sınırlı bir insanın ihata edebildiği şeyin de sınırlı olması icap eder. Bir insanın, Hâlik-ı kâinat gibi nâmütenâhî (sınırsız) olması lâzım ki O nâmütenâhîyi idrak edebilsin. Hâlbuki kat’iyen bu mümkün değildir. Daha doğrusu Allah, imkân âlemi içinde böyle sınırsız bir varlık yaratmamıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta Allah’ı (celle celâluhu)  görmesi mevzuu da şüphelidir. Hz. Âişe (radıyallahu anha) validemiz, bu görmeye karşı çıkar ve ‘Kim Muhammed, Rabb’ini gördü derse, o, Allah’a ve Resûlü’ne karşı iftirada bulunmuş olur. Zira görmüyor musunuz ki Kur’ân-ı Kerim, لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ Gözler O’nu idrak edemez. O, basar ve basireti idrak eder’[6] ferman ediyor’[7] der. Şayet Allah Resûlü’nün Allah’ı gördüğü kabul edilirse, Cennet’ten görmüştür. Evet, o makam öyle bir makamdır ki oraya yükselen insan, dünyadaki buudların dışına çıkıp öyle farklı bir derinliğe giriverir ki, anında onu görüş milyonda altıdan milyonda bine yükselir ve Zât’tan değişik tecellîler müşâhede eder.”[8]

ALLAH’IN (celle celâluhu) AHİRETTE GÖRÜLMESİ

Ahirette Cenâb-ı Hakk’ın görülmesi ile alakalı ileri sürülen görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür: “Allah Teâlâ âhirette müminler tarafından görülecek, fakat kâfirler bundan mahrum kalacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘O gün Rabbilerine bakan parlak yüzler vardır’ meâlindeki âyette geçen إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifadesi [9] bunun açık delilidir. Çünkü burada ‘ilâ’ edatıyla kullanılan ‘nazara’ fiili Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini dile getiren âyette أَنظُرْ إِلَيْكَ şeklinde [10] geçmekte ve “baş gözünün bakması” anlamına gelmektedir. Gözlerin Allah’ı idrak edemediğini bildiren âyet ise gözlerin Allah’ı dünyada göremeyeceği veya O’nun zâtını kuşatamayacağı mânası taşır. Ayrıca rü’yetullah, Kur’an’da görmeyi dolaylı şekilde ifade eden ve “yüz yüze karşılaşma” mânasına gelen ‘likā’ kelimesi ve bu kökten türeyen fiillerle de anlatılmıştır Bu âyetler âhirette müminlerin Allah’ı çıplak gözle göreceğine işaret etmektedir. Buna karşılık kâfirlerin âhirette kör (Allah’ı görme özelliğinden yoksun) olarak haşredileceklerine ve bu sebeple Allah’ı göremeyeceklerine dair âyetler mevcuttur (Tâhâ 20/124; el-Mutaffifîn 83/15).

Allah’ın âhirette görülmesi aklen de mümkündür, çünkü görülme var olma şartına bağlıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ekmel mânada varlığı kesin olduğuna göre O’nun görülmesi gerekir. Varlık ortak bir terim olmakla birlikte her mevcutta farklı anlam düzeyinde bulunur ve görme bazen ortak, basan da farklı yargılarla ilişkilendirilir. Bu sebeple görülme teşbih ve tecsîme yol açmadığı gibi Allah’ın zâtına yeni bir anlam da eklemez. Allah’ın dünyada görülmeyişi âhirette de görülemeyeceğine delil teşkil etmez. Nitekim insanın dünyada var olan pek çok şeyi görememesi bunların görülemez oluşundan değil onları görme yeteneğine sahip kılınmayışındandır. İnsan bedeninin yeniden ve mükemmel bir şekilde inşa edileceği âhiret âleminde gözlerinin de Allah’ı görebilecek bir yeteneğe kavuşturulması mümkündür. Selefiyye ve Ehl-i sünnet âlimleri bu görüştedir.

Rü’yetullah konusunda ortaya çıkan farklı telakkilerden, ilgili âyetlerin ilmî te’vil ölçülerine ve sahih hadislere göre anlaşılması halinde Allah’ın âhirette görüleceğini kabul eden Ehl-i sünnet’e ait görüşün daha isabetli olduğu ortaya çıkar. Ehl-i sünnet âlimleri, Allah’ın âhirette müminlerce görüleceğini ve kâfirlerin bundan mahrum bırakılacağını bildiren âyet ve sahih hadislerden hareketle görüş belirlerken, buna karşı olan grup, önce kendine göre bazı aklî gerekçelerden yola çıkarak Allah’ın görülemeyeceği tarzında bir anlayış ortaya koymuş, ardından bunu müteşâbih âyetlerle delillendirmek istemiş, buna mukabil O’nun âhirette görüleceğini haber veren âyetlere dil kurallarına ve Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görme talebini konu edinen âyetteki kullanıma aykırı biçimde isabetsiz yorumlar getirmiş, ayrıca sahih hadisleri reddedip sahih hadis mecmualarında yer almayan rivayetler ileri sürmüş, rü’yetullahı inkâr ederken ontolojik açıdan âhireti dünya ile aynı statüde kabul etmiştir. Hâlbuki birçok nassın haber verdiğine göre âhiretin şartları dünyaya göre tamamen farklı olacaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın insanları, ebediyet âleminde zâtını görmelerini mümkün kılacak ve gözlerinden perdeyi kaldıracak şekilde bir yaratılışa kavuşturması mümkündür. Bu aynı zamanda Allah’ın kâfirlere karşı müminlere bahşedeceği müstesna bir lütuf olup âdil ve mün‘im oluşuna da uygundur.”[11]

Cenâb-ı Hak cümlemizi o gün Cemal’i ile şerefyab kılacağı kullarından eylesin!

Safa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, İman, 297.

[2]. TDV, İslam Ansiklopedisi, Rü’yetullah Maddesi

[3]. En‘am suresi, 6/103

[4] A’râf sûresi, 7/143.

[5]. M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[6]. En’âm sûresi, 6/103

[7]. Buhârî, tefsîru sûre (53) 1; Müslim, îmân 287

[8]. M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[9]. Kıyâme sûresi, 75/22-23

[10]. A‘râf  sûresi, 7/143

[11]. TDV, İslam Ansiklopedisi, Rü’yetullah Maddesi

Tags: , , , , , , , , ,