Cuma Hutbesi: Kendi Değerlerine Bîgâne Nesiller

Herkul | . | Cuma Hutbeleri

Bugün hem biz hem de bizimle aynı kaderi paylaşan milletler, tarihin en bunalımlı dönemlerinden biriyle yüz yüzeyiz. Öyle ki tabakat-ı beşer çapındaki sarsıntıların biri atlatılamadan ufukta bir ikincisi beliriyor. Her yerde kırılmaları kırılmalar takip ediyor, her taraf ruhun çığlıklarıyla inliyor. Kitleler şaşkın ve yığınlar her gün farklı buhranların sürprizleriyle tir tir titriyor. Eğer Allah’ın sonsuz rahmetine ve O’nun vaad ettiği “eyyâmullah”ın tahakkuk edeceğine itimadımız tam olmasaydı, ihtimal, ardı arkası kesilmeyen bu üst üste sarsıntılarla biz de devrilip gidecektik; devrilip gidecektik ve gözleri her zaman üzerimizde olan gelecek nesillerin ümitlerini de beraber alıp götürecektik.. bazılarını alıp götürdüğümüz de söylenebilir.

İnsanda, ümidin ve Allah’a karşı beklenti içinde olmanın tek kaynağı imandır ve O’nunla her zaman münasebet içinde bulunmaktır.. dahası bu münasebeti zamanla insanî tabiatının bir derinliği hâline getirmektir. Maalesef, bazılarımız itibarıyla biz, bir karanlık fasılda imana karşı hep lâkayt kaldık, Hak’la münasebetteki gücü ve büyüyü tam sezemedik; cismanî ve maddî ufkumuzun tesirine takıldık, kulak dolması nazarî mülâhazalardan sıyrılıp amelînin enginliklerine bir türlü açılamadık. Hatta bazen, kendi fikrî ve amelî dünyalarımızın yamaçlarında bulunmayı, dolaşmayı ar ve ayıp sayarak, bazen de bir kısım fantezilere girerek, ruh ve mânâ köklerimizle alâkalı nice değerleri eski birer eşya gibi kaldırıp bir kenara attık.. ve milletçe inkişaf etme kabiliyetlerimizi, cihanları fethe yetecek heyecanlarımızı yabancılaşma yönünde kullandık; kullandık ve yıllar yılı kendi dünyamıza karşı hep bîgâne kaldık; inançlarımızın Allahçasına, dünya-ukbâ ve öteler ötesini onunla tanıdığımız “Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman”a karşı bîgâne kaldık; hatta bazılarımız itibarıyla O’na hasmâne bir tavır aldık. Arş u ferşi birbirine bağlayan, ins ü cinnin kurtuluş fermanı, kâinat kitabının en doğru yorumu, “Levh-i Mahfuz”un, “Beyt-i Mâmur”un sesi-soluğu ve teşriî esasların biricik kaynağı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sesinin kesilmesine de bîgâne kaldık.

Dahası, bu mübarek kaynaktan fışkıran, lâakal onun münbit ve bereketli atmosferinde boy atıp gelişen örflerimize, âdetlerimize, geleneklerimize hatta millî karakterimize ve millî tabiatımıza yabancılaştık, kendimizi yenileme azm ü heyecanını yitirdik ve heyecan yorgunu yığınlar hâline geldik. Bilmiyor çoğumuz imanın, İslâm’ın Kur’âncasını, Allah’la münasebetin Peygambercesini, dinin olmazsa olmaz ruhunu, temel dinamiklerini ve Nebi mesajlarıyla seslendirilen özünü, mahiyetini. Yok böylesine boş vermiş kimselerde en küçük bir öğrenme arzusu, kendini test etme azmi ve bir kısım önemsiz hobilere karşı duyulan alâka kadar öz değerlerini bilme merakı…

Bütün bunlara karşılık biraz bilmişlerimiz ise “Bazen sükût da bir töredir.” deyip sessizlik murâkabesine dalmakta ve her şey kendini bilmezlerin elinde âdeta içinden çıkılmaz bir hâl almakta. Tahkike kapalı ruhlarda sürekli tezebzüb rüzgârları esiyor; yığınlarda, kendilerini fetret boşluklarına salmış gibi bir hâl var; arzı görmüyor, semayı dinlemiyor ve boş yâvelerle ömür tüketiyorlar. Bir milletin üstünlük ve istikbal vaad ediciliğini onun geçmişten tevârüs ettiği dinî ve millî değerler belirler. Bu değerlere saygı duymayan ve sahip çıkmayan toplumların akıbeti hüsrandır; hüsrandır ve bu mâkûs kaderi değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Kendi değerlerine sahip çıkma ve mânâ kökleriyle irtibatını devam ettirme sayesindedir ki, toplum ve onu teşkil eden fertler kendilerini daha derinden duymaya başlar. İlim adamları, mütefekkirler ve sanatkâr ruhlar, alanları çerçevesinde kendi inanç, kendi düşünce ve kendi duygularını kitap kitap, nakış nakış işlemeye koyulur ve her sahada ruhlarının âbidelerini ikame ederek saf yığınlara kendilerini okuma ve mütalaa etme ortamı hazırlarlar. Nokta-i istinat olurlar onlara ve korurlar onların düşünce iffet ve ismetlerini, korudukları gibi kendi namuslarını.

Evet, eğer eli kalem tutanlar, kitap, broşür ve makaleleriyle; ressamlar bu alana ait kurallar çerçevesinde ebruları, tezhipleri, hatları ve resimleriyle; mimarlar inanç ve düşüncelerimizi aksettiren plan ve projeleriyle; şairler ve nâsirler beyan güçleriyle; mûsıkîşinaslar sinelerinden boşalıp ruhlarına akan besteleriyle kendi inanç, kendi his ve kendi düşüncelerinin âbidelerini ikame etmezlerse yığınlar kendilerine ters, geçmişlerine ters, ruh ve mânâ köklerine ters cereyanlara itilmiş olurlar. Doğrusu işte böyle bir ortamda yetişen bîgâne nesillerin akıbetini düşününce ürpermemek elden gelmiyor.

Aslında, günümüzün insanının yapıp ortaya koyduğu/koyacağı her müspet şey onun yarınki nesillere en büyük armağanı olacaktır. Atalarından gelecek böyle bir armağandan mahrum kalan fakir ve nokta-i istinatsız nesiller, pek çok orta malı mülâhazaların ve değişik serseri düşüncelerin tesirinde kalacak ve bugün olmasa da yarın mutlaka kendilerine edeceklerdir. Dünden bugüne gerektiği ölçüde bir hassasiyetle üzerinde durulmadığı içindir ki, pek çok dinî ve millî değerlerimiz unutulup gitti; şöyle-böyle kalanlar da matlaştı, renk attı ve zaten heyecan yorgunluğu yaşayan nesillerde artık heyecan uyarmaz oldu.

Bugün koskocaman bu tâli’siz coğrafyada inançlar ve onların hayata hayat olması kat’iyen kendine has derinlikleriyle duyulup zevk edilmiyor. İslâm’ın her şeyin üstesinden gelecek o büyülü gücü, bilinmesi gerektiği ölçüde bilinmiyor ve onun ruhlara vaad ettiği şeyler kendi enginlikleriyle görülmüyor. Oysaki bir zamanlar bu dünyada cedlerimizin gerçekleştirdikleri o uhrevî derinlikli medeniyet kendine has rengi, şekli, deseni ve ruhuyla çok iyi biliniyor, bilindiği ölçüde yaşanıyor ve müntesiplerine semavîleşme yollarını gösteriyordu. Ya şimdilerde öyle mi.? Bilebiliyor muyuz bize ait değerlerin kıymetini.. kendi düşünce atlasımızın renk ve çizgilerini? Heyhât, meş’um bir dönemde bin senelik muhteşem bir geçmişin bütün vâridâtını bir kısım partal eşya gibi kaldırıp bir kenara attık ve mâşerî vicdanda yeri doldurulamayacak boşluklar meydana getirdik.

İmanı, İslâm’ı derinlemesine duyamamış saf yığınların sorumsuzca hareketleri bir ölçüde kabul edilebilse de, şöyle-böyle okuyan, yazıp çizen, belli şeyleri olsun duyup hissetme konumunda bulunanları mâzur görmek mümkün değildir. Acaba bunlar biraz daha hassas olamazlar mıydı? Dinin özündeki güzellikleri, bugünümüz ve yarınımız adına onun vaad ettiklerini, diyanetin bağrında filizlenip gelişen ruhî tekâmülü çevrelerine anlatamazlar mıydı? Diyelim ki, bazıları bu değerleri duyup zevk edecek seviyeye henüz gelememişlerdi; kendilerini bu işin bir numaralı mümessili gibi görenler ve diyanet adına hep bir fâikiyet mülâhazasıyla oturup kalkanlar, gönül diliyle, beyan maharetleriyle ve varsa sanat kabiliyetleriyle bu altın mülâhazaları herkese duyurmalı değiller miydi?

Ben bize ait o güzellikleri, kalbinin dili, semavî orijini ve özündeki nefasetiyle –bir iki müstesnanın dışında– seslendiren kimseye şahit olmadım. “Ruhî ve kalbî hayat” deyip sık sık onunla gürleyen, hatta ondan ötürü muhalif gibi gördüklerine karşı kinle, nefretle köpürenlerin ses ve soluklarında da vicdanı rahatlatacak bir nağmeye rastlamadım. Dahası, münhasıran diyanetin temsil edilmesi için hazırlanmış zeminlerde bu işin temsilcileri konumundaki zevat arasında dahi, “Yüce mefkûremi i’lâ ve ilân için yaşayacaksam dünyada kalmama değer, yoksa benim diğer canlılardan farkım ne..?” diyecek kadar sinesi samimiyetle çarpan ve yaşatma yörüngeli yaşayan pek fazla adanmış ruhla da karşılaşmadım.

Dini, kendi çarpık anlayışlarına göre yorumlayan ve diyaneti semavîliğine aykırı kılık ve kıyafetlere sokanlardan bir şey beklemediğimiz muhakkak, “Bu din benim dinim; bu kültür benim kültürüm; bu tarih benim tarihim!” diyenlerin olsun, bütün değerlerin renk atması ve matlaşması karşısında heyecanla köpürmeleri gerekmez miydi!?

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Ekim 2005 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

İndir:       mp4       HD
İndir:     mp3

Tags: , , ,