İzzet ve Zillet

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah’ın varlık ve birliğini inkar edenlere karşı izzet, mü’minlere karşı tevazu ve mahviyet içinde bulunma Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın beyanları ile ideal müslümanlara gösterilen bir hedeftir. Aslında Kur’an ve Sünnet-i Sahiha pek çok mevzuda ahiret yolundaki yolculara imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmadan nefisle mücadele yollarına kadar değişik tavsiye, emir ve yasaklar sunmakta, bu çizgide nice yol ve yöntemler göstermektedir. Eskiden tekye ve zaviyeler birer müessese olarak bahis konusu ettiğimiz bu şeylerin hayata geçirildiği, talim ve terbiyesinin yapıldığı yerlerdi.

Günümüzde Kur’an’a hizmete adanmış insanların mesleği, ister hususi manada izzet ve tevazuyu, isterse umumi manada ahlak-ı haseneye ait hususları hayata geçirmede tekye ve zaviyelerde kullanılan metodlardan çok daha başka metodlarla doludur. Mesela, insanın Allah karşısındaki acz ve zafiyetini sürekli tefekkür etmesi bizim mesleğimize göre bir yoldur. İnsan, Allah’ın kendi üzerindeki şefkatini, aynı türden bir şefkatle başkalarına karşı muamele yapma sorumluluğunu, ihtiyaçlarının sonsuzluğuna rağmen acz, zaaf ve fakirliğini idrak etmesiyle insanlık semasının merdivenlerini tırmanmaya başlayabilir. Tabir-i diğerle eskilerin seyr-i sülûk-i ruhanîde aradıkları izafî insan-ı kamil olma -ki bazıları için hakiki insan-ı kamil olmak da mukadderdir- bu yolla yapılacak bir tefekkürle gerçekleşebilir.

Aslında işin hakikatına vakıf olabilsek biz acınacak halde olduğumuzu görürüz. Ama bununla beraber bunca acz ve zafiyetimize rağmen ne kadar çok iyi beslendiğimizi, bakımımız ve görümümüzün iyi yapıldığını da müşahade ederiz. Ve bu bize şunu anlatır ki acz u fakr insanın nihayetsiz, bitmez-tükenmez sermayesidir. Öyleyse böyle bir sermayeye sahip insan hiç inkisara düşmemeli, her zaman atılım içinde bulunmalıdır. Allah’ın sonsuz nimetlerini idrak etmeli ve bunlara şükretmelidir.

Herkes bunu duyabilir mi? Bu soruya “Niçin duymasın?” cevabını veririm. Bence duyabilir ama birincisi, uzun bir temrinat ve egsersiz döneminden sonra; ikincisi, tefekkür veya başka bir yolla yapılan seyr ü sülûk-i ruhaninin hiç bitmediği ve bitmeyeceği hakikatını kavramasıyla. Aslında bu ikincisi başlı başına bir konu. İnsan bir makama, bir mertebeye, bir seviyeye ulaştıktan sonra: “Oldum, piştim, bittim, vardım, ulaştım, gördüm…” dememeli, seyrini devam ettirmelidir. Süreklilik, her gün yeniden bir kere daha baştan başlamak bu yolun değişmez esasıdır. Daha önceden katettiği mertebelerin, almış olduğu seviyenin yeni yapacağı yolculuğa elbette katkısı ve faydası vardır, olacaktır ama önemli olan tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiyeye ulaşmaktır. Nefsi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini, sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna vasıl olmaktır. Zira hiçbir insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Sonsuza açılanlar ise kendilerini sıfırlamış, Hak karşısında bir hiç olduklarının idrakine varmışlar demektir. Dolayısıyla bunlar mü’minlere karşı tevazu, mahviyet ve hacâlet ufkuna çok daha çabuk ulaşırlar.

Tersinden ifade edecek olursak; insan Allah’ın ihsan buyurduğu mevhibelerden en küçüğünü dahi nefsine isnad ettiği zaman yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu duygu ve düşünceye sahip birisinin terakki etmesi mümkün değildir. Evet, bu tip insanlar başlarını kaldırdıklarında İsrafil’in azametli heykelini bile müşahede etseler, kendilerini bir kuyunun dibinde sukût etmiş olarak kabul etmiyorlarsa baş aşağı düşmüşler demektir.

İnkar edenlere karşı aziz olmaya gelince; her şeyden önce inkarcılar karşısında zillet gösterme insanın Allah ile olan nisbetine ve münasebetine dokunur. “Allah’ın kulu ve kölesiyim” diyen bir insan başkaları karşısında zillet göstermemelidir. Kaldı ki bu zillet onun şahsıyla sınırlı kalmaz, Efendimiz’e de (sallallahu aleyhi vesellem) raci olur. Öyleyse O’na intisabı olan herkesin O’ndan başkasına karşı başının dik, alnının açık olması lazım. Bu sebeple hiçbir müslüman sırtında taşıdığı müslümanlık hamulesinden utanmamalı. Onun hayata taşan görünümünden sıkılmamalı. Dinin emirlerini yerine getirmekten, Kur’an ve Sünnet’in emrettiği, selef-i salihinin tutup gittiği caddenin hayatına hayat olmasından endişe duymamalıdır.

Meselenin özü bu ama bugün esefle ifade etmek lazım ki, mü’minler olarak bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, inkarcılara karşı zelil davranıyoruz. “Nasıl olsa bu mü’min, sesini çıkarmıyor.” diyor ve yükleniyoruz. Bu tavrı zaten inkarcılar inkarlarının gereği olarak mü’minlere karşı sergiliyorlar. Zaten Hazreti Adem’den bu yana insanlık tarihinde çirkin ve kötü şeylerin hepsinde onların parmağı vardır, ya baş rollerde veya perde arkasında.

Ama gel gör ki özellikle iman cephesinde yer aldığı halde azıcık okumasını bilen, azıcık konuşmasını becerebilen mü’minler kendi insanına tevazu yerine izzet gösteriyor, benlikleri, enaniyetleri, egoları müslümanlara karşı kabarıyor, herkese ve her şeye tepeden bakıyorlar. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi alemi hep hor ve hakir görüyorlar. Sanki hazretleri (!) İmam Gazali veya Şah-ı Geylani.

Bu durum ciddi bir boşluktan kaynaklanıyor: Büyük insan görmemişliğin boşluğu bu. Allah’la derinlerden derin münasebeti olan insan görmeme boşluğu. Biz onlardan bir kaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık itimat edin bana utancımızdan yerin dibine girerdik. “Allah var iken ben nasıl kendime ben diyebiliyorum, nasıl varlık izhar edebiliyorum?” deyişlerini bir duysaydık utanırdık kendimizden, yeryüzünde yer işgal etmekten hicab duyardık. Dolayısıyla günümüzde içi hava dolu davulun çıkardığı ses gibi “Ben! Ben! Ben!” deme, “Ben bilirim, yaparım, ederim!” deme, görmemiş-bilmemiş-duymamış zavallıların boşluklarının hırıltılarıdır.

Bu hissiyatı ve bakış açısını biraz olsun tanıdığımı söyleyebilirim ben. Yıllarca cami kürsülerinde vaaz ettim. Cami kürsüsünde konuşunca, cami adabı ve terbiyesi, cami ve cemaat kültürünün gereği olarak kimse size itiraz etmiyor, edemiyor. Bu da kürsüde konuşanı ukalâ yapıyor. Sitem ediyor insanlara, bağırıp çağırıyor, serzenişte bulunuyor ve sonra tam manasıyla bir küstah olup çıkıyor. Halbuki o kürsüde iken cemaatten birisi itiraz etse, yanlışını söylese, “Hatan var, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyuruyor…” dese herhalde o insan çok farklı olur, o küstah tavırlar içine giremez. Bu olmadığı için camideki insandan, elindeki kalemiyle bir şeyler yazan insanlara, TV ekranlarında boy gösterenlerden, sağda solda küçük-büyük topluluklara muhabbet eden, bir şeyler anlatmaya çalışanlara kadar çoklarında “Ben anladım, ben anlattım, ben ettim, ben buldum, ben duydum, ben keşfettim, ben.. ben.. ben…” şeytanın hırıltıları mesabesinde bir kısım cümlelerle konuşmaya, yazmaya başlıyoruz. Böyle demesek, yazmasak bile en azından bu zihniyeti tavır ve davranışlarımızla dışa aksettiriyoruz.

Halbuki diğer taraftan bizi kendilerine düşman sayan insanlar ve onların gücü ve teknolojik üstünlüğü karşısında hakiki manada zillet yaşıyoruz. Her birimiz bir minare olmamız lazım gelen yerde adeta birer kuyuyuz. Ama minare gibi dimdik ayakta görünmeyi de ihmal etmiyoruz. Bir terslik var bu işte. Bence bu terslik Kur’an’a hizmet mesleğinin bize sunduğu ruhani hayat sayesinde dengelenebilir ve izale edilebilir.

Yıllardır bu dairelerde dolaştığı halde sanki bahsettiğiniz bu hakikatları hiç duymamış gibi davrananlar var diyecek olursanız, ne diyeyim:

Herkesin istîdâdına vâbestedir âsâr-ı feyzi,

Ebr-i Nîsandan ef’i sem, sadef dürdâne kapar.

Sünûhât’ta verilen ölçüler içinde; hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler (eğilir, kamburlaşır), boyu kısa olanlar da tetâvül (uzun görünmeye çalışırlar). Allah indinde büyük olmanın gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. Nitekim Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) “Akrabu mâ yekûnül-abdü min Rabbihî fehüve sâcid” beyanından da anlaşılıyor ki insanın şeklî dahi olsa en büyük anı, Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır. Öyleyse “Feeksirû fihâ’d-duâ.

Evet, bu bir ölçüdür: Kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, beklenti içindeyse, fezâil ve mezâyâ ihsasları yaşıyorsa, başkalarının kendisinin büyük başarılarına (!) alakasızlığından rahatsızlık duyuyorsa, o boş bir insandır. Allah’la irtibatı yoktur onun. “Allah” diyebilir, konuşabilir, yazabilir, ama gerçek tevazudan, mahviyetten, hacâletten haberi olmayan birisidir o.

Cebrail gibi bile olsa konuşmak, yazıp-çizmek insan olmanın ölçüsü değildir. İnsan olmanın ölçüsü Rab’le kalbî münasebettir. Ne kadar münasebetin var? Her göz açıp-kapadığında O’nu duyuyor musun? En mahrem yerde dahi açılıp-saçılırken kulaklarına kadar kızarıyor musun? Yatakta ayağını uzattığın zaman “Aman Rabbim görüyor. Bu ne küstahlık!” diyebiliyor musun? Eğer bunlarda bir behren yoksa, rica edeceğim bana yalan söyleme!

SORU-CEVAP

Herkes tarafından sevilme Cenab-ı Hak tarafından sevilmenin de işareti olabilir mi?

Hakiki manada inanmış, muhlis mü’minler tarafından sevilme Allah tarafından sevilmenin emaresi sayılabilir. Bunun manası, “İnnellezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti seyec’alü lehümür-Rahmânu vüddâ.” (Meryem, 96) ayetinin mantukunca onun için “vüdd” (sevgi) vaz’ edilmiş demektir. Ama inkar ehli tarafından beğenilmenin, sevilmenin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Onların bizi sevmesi, beğenmesi çok defa bizim temelluklarımızdan, onlara karşı zilletlerimizden, kendi onur ve izzetimizi ortaya koyamamadan ötürü olmuştur. Onun için muhlis mü’minlerin sevmesine, Allah’ın mükerrem ibadının duyduğu alakaya bakmak lazım. Allah tarafından sevilmenin esası ve delilidir bu.

Yalnız insan buna aldanmamalı. Muhlislerin sevmesini istidraç saymalı. “Ben kendimi biliyorum, başkasının tarifine gerek yok.” demeli. Onların sevmesini, takdir etmesini, kabulünü, teveccühünü Allah’ın mekri, istidracı olarak kabul etmeli. “Senestedricühüm min haysü lâ ya’lemûn.” (A’raf, 182; Kalem, 44) sırrınca o teveccühlerin kendisini farkına varmadan baş aşağı bir çukura düşüreceği ihtimalini gözden uzak tutmamalıdır.

Fakat aynı şeyi dine hizmete kendisini adamışlar adına söyleyemem. “Benim ümmetim dalâlette ittifak etmez.” fehvasınca, milyonlarca insan belli bir noktada birleşti, uzlaştı ve anlaştı ise, dünyanın dört bir yanında aynı gaye uğrunda bir araya geldiler, gelebildilerse onlar hakkında hüsnüzan etmeye binler defa mecburuz. Biraz önce vüdd’den bahsettik. Kudsi bir hadiste Allah Cibril’e buyuruyor ki; “Ben falanı seviyorum, sen de sev. O da gökte durup sema ehline sesleniyor: ‘Allah falanı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!’” Bu bir ses değildir, bir söz de değildir. Bu bir soluktur, bir esintidir, bir meltemdir. Ruhları saran lahuti dalga boylu bir meltem. Kime ulaşırsa o meltem, içinde sevgi hasıl olur. O sevgi evvelen ve bizzat o zata aittir. Kaldı ki o zat kendini şahs-ı manevî içinde erimiş, eriyik bir unsur haline gelmiş kabul ediyor. Sonra da şahs-ı manevîye aittir. Yani şahs-ı manevî’ye bir teveccühtür. Dolayısıyla şahs-ı manevîden kopan, kendi kendine bir şey yapmaya çalışan, kendine göre bir şey yapıyor gibi görünen insanlar, Allah’ın, Cibril’in, sema ve yer ehlinin bu teveccühünden mahrum kalırlar.

Hâsılı, Kur’an’a hizmet mesleği içinde bulunanlar kendilerine çok dikkat etmeli. Zira bu mesleğin esası “yok ve var” dır. Hem yok olmak, hem var olmak. Hem kendini nefyedecek hem O’nu isbat edecek. Hem “Lâ” diyecek, hem “illâ”ya ulaşacak. İsbat-nefy tenakuzunu aynı anda yaşayacak. Hem konuşacak hem de “Konuşan yalnız hakikat ve hakâik-i Kur’aniye’dir!” diyecek. Hem yazacak hem de “Said yok, Said’in şahsiyeti de yok!” diyecek. Yani oldukça zor bir mesele.

Bunları söylemek bana düşmez ama siz sorunca “düşmüş gibi” zannediyorum ve konuşuyorum. Allah muinimiz ola.

Tevhid-Şirk Dengesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazen elimde olmadan öyle şeyler kafama takılıyor ki kendi kendime “Beyhude havanda su dövüyoruz.” diyorum. Ben imana ve Kur’an’a hizmet etmeyi hayatlarının gayesi bilenlere karşı ümidimi hep korudum. En yakın daireden en uzak dairede bulunan büyük-küçük her ferdin bu örfaneye karınca-kararınca iştirak edeceği kanaatimi muhafaza edegeldim. Girdikleri bu reh-i sevdadan ölünceye kadar vazgeçmeyeceklerini, peygamberlerle temsil edilen, ilahi kitaplarla belirtilen esaslardan taviz vermeyeceklerini… Fakat bazen oluyor ki etrafta İslam’ın şeklinde, kalıbında takılıp kalmış, bir türlü onun ruhuna, özüne inemeyenlerin çokluğunu gördükçe ümidim tükenir gibi oluyor. Bu mevzuda yapılan tahşidatın hiçbir fayda sağlamadığını müşahade edince kahroluyor ve: "Acaba Cenab-ı Hak dinine hizmet etmeyi bizlere müyesser kılmayacak mı?" diye kendi kendime soruyorum. O’nun dinine hizmet etmeyi istemek belki hakkımız değil, ama ona hizmet etmek için liyakat kazanmamız ve onu korumamız vazifemiz. Evet, çok küçük, cüz’i bir hadise çok dokunuyor bana, onu bir tefessüh etme başlangıcı gibi görüyorum.

Hemen her gün ve her fırsatta defalarca söyledim, bir kere daha tekrar etmek istiyorum; insan kim olursa olsun yapılan, kazanılan, başarılan şeyleri katiyen kendisine maletmemeli. Bu apaçık bir şirktir. İnsan bunları kendisine maletmekle aslında hem kendisini hem de yapılan, kazanılan şeyleri esas kuvvetinden, o kuvvetin kaynağından koparmış olur. Kuvvet kaynağından kopan o şeyler bu defa kendi kuvvet zeminine dikilir ki o zeminin kuvve-i imbatiyesi onları büyütmeye kafi değildir. Onlar ancak "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" kuvve-i imbatiyesinde boy atar ve gelişir. İnsanların sun’i, yapmacık müdahaleleri ise onları kurutur. Onun için katiyyen “ben” dememeli, “yaptım” dememeli, Allah’ın kudretiyle olan şeylere sahip çıkmamalı. Bu türlü şeyler kazaen aklına geldiğinde hemen istiğfar etmeli: "Ya Rabbi! Her fiili yaratan Sensin. Ben onu nefsime nisbet eder gibi oldum, bir bulut gibi kafamdan geçti. Bununla Sana şirk koştum. Eğer Sen de ona şirk diyorsan ben muvakkaten dahi olsa müşrik oldum. Sana sığınırım. Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lem, ve estağfiruke bimâ lâ a’lem (Allahım, bilerek bir şeyi şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmeden yaptıklarım için de Senden bağışlanma dilerim).”

Evet, bazı başarıların, yapılan-edilen şeylerin nefse nisbet edilmek suretiyle çürütüldüğü, karartıldığı, renk attırıldığı ve tozlu-dumanlı hale getirildiği kanaatindeyim. İşte bunlar çoğu zaman zıpkın gibi sineme saplanıyor. "Aman Allahım! Ne deniliyor, ne yapılıyor?" diyorum. Tevhid derken, O’nun bayraktarlığını yaparken acaba şirke mi giriliyor endişesini atamıyorum zihnimden. Bu türlü yaklaşımlar melaike-i kiramın, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve evliya-yı izam’ın ruhlarını rencide ediyordur gibi geliyor bana. Bunlarla benim gibi mübtedi bir adamın bile bir gece uykusu kaçıyorsa; bencillikten, egoizmadan, gururdan, çalımdan rahatsızlık duyuyorsa; her şeyini Allah’a vermiş, Allah’ta fani olmuş, Allah’ta görmüş, Allah’ta bilmiş bu insanlar, şirkten küfürden tiksindikleri gibi tiksinti duyarlar bunlardan. Ehlullah’ın tiksinti duyduğu bir hareket ise iflah olmaz.

Şimdilerde genel kültürümüze o kadar çok aykırılıklar var ki bunları ifadede zorlanıyorum. Aslında Türk milleti tarih boyunca kendi kültürüne, inancına, örf ve adetine ters şeylere karşı direnç göstermiş bir millettir. Fakat şimdilerde asimilasyona açık gibi geliyor bana. Çin’e, Maçin’e, Japonya’ya giden birisi beş-altı ay sonra neredeyse Çin’li, Maçin’li, Japon gibi çıkıyor karşınıza.

Halbuki bağımlı olan bir insan müstakil ve hür insan gibi hizmet edemez. Bağımlılığınız ne kadar çoksa hürriyetiniz o kadar elinizden gitmiş demektir. Bir mü’min hiçbir şeyin bağımlısı olamaz/olmamalı. Yeme-içme gibi tabii, zaruri ihtiyaçların bile bağımlısı olamaz. Yiyeceklerini kifaf-ı nefs miktarınca yer ve biter.

Yuva insanın zaruri bir ihtiyacıdır. O yuvada eş, olmazsa olmaz hayat arkadaşıdır. Ahirete giden yolda yol arkadaşımızdır bizim o. Bazen biz yolda yürürken kubbedeki taşlar gibi kol-kola, omuz-omuza dayanırız. Ama yuvaperest değiliz. Öyle olursa bağımlı hale gelir insan. İstenilen performansı koyamaz ortaya, gereken aktiviteyi gösteremez. Bağımlılık aslında ruh yapısındakı zaafın ifadesidir, bir boşluktur o. İnsan icabında eşi de olsa, annesi-babası da olsa -bunların hukukuna riayetin yanında- hürr-ü mutlak olduğunu ifade etmeli. "Ben sadece Allahın kuluyum!" demeli. Allah’ın kulu O’nun emir ve yasakları haricinde hiçbir kayıtla mukayyet değildir.

Bunlar bizim genel kültürümüzün tezahürleridir. Bir başka yerde bulunmakla başkalaşıyorsak şayet, daha değişik bir yerde daha değişik türlü başkalaşma ihtimali de vardır. Yani bir çeşit başkalaşan her türlü başkalaşabilir. Asimilasyona gelince o kuyûttur (kayıtlar, bağlılıklar), takyittir (kayıt altına girme). Takyitlerle mukayyet olan insan hür değildir, esirdir o. Esir olan ise Allah’a tam manasıyla kul olamaz.

Bütün bunlar, müşahedelerimden sızan şeyler. Bazen kan gibi damlıyor içime, bazen de bir iğne gibi batıyor kalbime. Rahatsız oluyorum tavırdan, referanstan, mimikten, bakışlardan, Allah’ı sadece dudaklarla söylemekten, gönülden gelmeyen seslerden, ses adına ortaya çıkan hırıltılardan. Gerçi "Herkes yahşi ben yaman. Herkes buğday ben saman." prensibim ama nasılsa yine de göz yaman şeylere ilişiyor. Bence müslümanlığı yaşıyorsak onu Allah’ın istediği tarzda yaşamamız lazım.

Evet, "İnnemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitne – Muhakkak ki mallarınız ve evladlarınız sizin için imtihandır." İmtihan… Bu dünyada kaybeden anne-babalar, evlatlar var; kazanan anne-babalar, evlatlar var. Kazanan toplum var, kaybeden toplum var. Kazanan mücahit var, kaybeden mücahit var. Kazanan muhacir var, kaybeden muhacir var. Bir ibtila, bir imtihan. Değişmeye gelince, biz değişirsek, seyr-i sülûk-i rûhânîde değişen insanlar gibi değişmeliyiz. Bizim için başka türlü değişme olmaz/olmamalı. Başka türlü değişme dönekliktir, Kur’an’dan mülhem ifadesiyle "tezebzüb"tür: Bir oraya, bir buraya dönme; bu, münafıkça bir davranıştır. Yalnızca bir kere değişmeli insan. Bundan sonra ki her değişim bir adım daha O’na yaklaşma şeklinde olmalı. "Ben boynu tasmalı, O’nun azad kabul etmez kölesiyim" demeli. Eğer insanın bir kıymeti varsa bütün kıymeti buradadır zaten.

Evet, zaman ahir zaman. Zuhur eden de alâmât. Medet Ya Rab!

Hicretin Dünü ve Bugünü

Herkul | | KIRIK TESTI

Sahabe-i kiram Hazretlerinin önce Mekke’den Medine’ye daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yaptıkları hicretleri hakkında öteden bu yana çok çeşitli şeyler söylenmiştir. Ben bunlara yeni bir şey ilave edecek değilim ama bunlar arasında önemli gördüğüm bir iki hususun dün ve bugün perspektifinde yeniden değerlendirilmesinin yerinde olduğunu düşünüyorum.

Sahabe-i kiram, her şeyden önce Mekke’de dini hayatlarını yaşama imkanı ve ölümüne deyip girdikleri o kudsi hakikatları muhtaç gönüllere duyurma zemini bulamadıkları için hicret ettiler. Buraya bir şey ilave edebilirim: Bunun yanısıra, bana göre onlar hicrete alışmak için hicret ettiler, gitmeye alışmak için gittiler. Çünkü Medine’ye yaptıkları bu hicret ve bu gitme bir ilk olsa da son olmayacaktı.

Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dahil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Kaldı ki o günkü toplumda kadınların sayısı erkeklerden az değildi, belki daha da çoktu. Çünkü savaşlarda büyük ölçüde ölenler erkeklerdi. Bugün yine tarihçilerin tesbitlerine göre Medine mezarlarında on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine Din-i mübin-i İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş.

Muthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesi bu: Doksan bin insan ve dini i’lâ adına hicret… Bakın ülkemizin şanlı misafiri Ebâ Eyyûb el-Ensari Hazretlerine. Yezid döneminde, yetmiş yaşını aşmış iken, at sırtında Medine’den İstanbul önlerine gelmiş. Hayatı boyunca o cepheden bu cepheye koşmuş, memalik-i hârrede (sıcak memleketlerde) pişmiş bu insan o uzun yola çocuklarının itirazına rağmen seve seve çıkıyor. İhtimal bu uzun yolculukta hastalanıyor ve İstanbul surları önünde vefat ediyor; ediyor ama vefatı öncesi tabakat kitaplarının kayıtlarına göre; "Beni elinizden geldiğince İstanbul içlerine doğru götürün. Götüremediğiniz yerde beni gömün. Ben Allah Rasulü’nden buranın mutlaka bir gün fethedileceğini duydum. İşte O’nun haber verdiği kahramanların, yiğitlerin kılıç seslerini, at kişnemelerini duymak istiyorum!" diyor.

Binlercesi içinden sadece bir örnek bu. Benim inancıma göre hakiki manâda hicreti, hicret derken kasdettiğimiz o ulvi ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, canlandıran sahabe-i kiram olmuştur. Hatta bu hicret düşüncesi, inancı ve heyecanı onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki hicret ettikleri yerden geriye dönmeyi ihanet saymışlardır. Sadece ziyaret için ülkelerine, vatanlarına, memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır. Tarihte örneği var bunun. Mekke’den Medine’ye hicret eden ve Veda Haccı sırasında Mekke’de vefat eden Sa’d b. Havle’nin kaderi başkaları için hep endişe kaynağı olmuştur. Aynı hac esnasında ciddi şekilde rahatsızlanan Hazreti Sa’d b. Ebi Vakkas bu endişesini kendisini ziyarete gelen Allah Rasulü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirince Efendimiz, ona ihbar-ı gayb nev’inden; "Sen daha yaşayacaksın. Allah senin elinle bazılarını aziz, bazıları zelil yapacak." buyurmuş ve Hazreti Sa’d’ın endişesi izale olmuştu.

Sahabe sonrasına gelince; o günden bu yana farklı seviyelerde ve şekillerde de olsa hicret hiç kesintiye uğramamıştır. Gerçi Efendimiz (sallâhu aleyhi vesellem) Mekke fethinden dönerken; "Lâ hicrate ba’de-l fethi velâkin cihâdün ve niyyetün – Mekke fethedildikten sonra hicret yoktur; fakat cihat ve niyet vardır." buyurmuştur. Ama bu o ilk kutluların gerçekleştirdiği Mekke’den Medine’ye olan hicrettir. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz gibi farklı şekil ve seviyelerde hicret hiç durmadan devam etmiştir. Zaten bu hicretler olmasaydı İslam’in dünyanın dört bir yanına ulaşması mümkün olur muydu? Demek tarih boyunca müslümanlar Peygamberlerinden tevarüs ettikleri o hicret düşüncesini koruma, yaşama ve yaşatmada fevkalade hassas hareket etmişler.

Ben zannediyorum ki aynı duygu ve düşünce bir yönüyle günümüzde de yaşanıyor ve yaşatılıyor. Benim bir çok yerde kudsiler kadrosu dediğim bu insanlar dünyanın dört bir yanına arkalarına dönmeden gidiyorlar. Pekala gayeleri ne? Mensup oldukları milletin, devletin, kültürün ve dinin değerlerini muhtaç gönüllere duyurmak. Evet, bu gaye uğrunda dünyevi nice imkanları terk eden ve tıpkı sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, geriye dönmeyi döneklik sayan sayıları meçhul nice insanlar var bugün.

Fakat hiç kimse bunu kendinden bimemeli. Kendinden bilme, her şeyden önde Allah’a karşı ciddi bir saygısızlıktır. Zira akılları bu istikamette ikna eden O, gönülleri bu ruh ve heyecanla dolduran O. Eğer O’nun ilkâ buyurduğu bu inanç, bu duygu, bu düşünce olmasaydı, bir his ve heyecan tufanı halinde onların gönüllerinde esmeseydi bu tablo gerçekleşir miydi? Bizler bu inanç ve heyecanı onların gönüllerinde hasıl edebilir miydik? Rica ederim, siz böyle külli bir hadiseyi falanın-filanın konuşmasına, onun-bunun yönlendirmesine bağlayabilir misiniz? Kendi nefsini ikna edemeyen insanın/insanların başkalarını ikna etmesi mümkün mü? Kendi kaprisleri, arzuları, his ve hevesleri karşısında günde bir-kaç defa kalıp ezilen, adeta preslenen insanların yol göstericiliği ile olur mu bu iş?

Demek ortada bir sevk-i ilahi var, sevk-i ilahinin insiyakları var ve gidenler, dönmemek üzere gidenler, sahabenin anladığı ve yaşadığı manâda hicret edenler işte bu sevk-i ilahiye mazharlar. Keşke ben de defalarca iç geçirdiğim, sürekli hayalini kurduğum, zaman zaman sözünü ettiğim, hatta söz verdiğim hicreti yapabilseydim! Mesela çok çetin bir yer olan Pekin’e gitseydim; gitseydim de öteler ötesinde, muhtemel “Sen bu muhacirlerle beraber olamazsın. Çünkü sen hicret etmedin!” cümlesine muhatap olma endişesinden kurtulabilseydim. Keşke!

Keşke diyoruz ama kader cebr-i lütfî ile bizi başka yerlere getirdi. Hastalıktı, havalar şiddetliydi derken kaldık buralarda. Babamın şiirinde dediği gibi ecelde müddet var demek. Babam bunu Erzurum zelzelesinde söylerdi de benim hafizamda sadece bir kıtası kalmış. Soğuk bir kış mevsiminde binalar sürekli sarsılıyor. İçeriye giriyoruz evler vahşi vahşi bakıyor bize, dışarıya çıkıyoruz siddetli kış ve insan boyu kar. Manzum cümlelerle Cenab-ı Hakk’a tazarruda bulunuyor:

Dışarıya çıkarız şitâ şiddetli

İçeri gireriz evler hiddetli

Eceller gelmiş, vâde müddetli

Sabırlar buyur, Gufrana bağışla bizi.

Her neyse, biz hicret edemedik ama hicret edenlerin duygu, düşünce, hissiyatlarını paylaşıyor, onlarla beraber oturup kalkıyoruz. Hadiste ifade buyurulduğu gibi "Lâ yeşkâ bihim celisühüm – Onlarla beraber olan şaki olmaz." İnancım o ki bahsi geçen hicret ufkunu yakalamış, onu hayata geçirmiş kişilerle bu dünyada beraber olan bir insan öbür tarafta bahtsız olmaz. “Haydi sen de geç” derler ona da.

Evet, keşke dünyanın dört bir yanında idbarimizin ikbale dönmesi için hicret edilse! Keşke bu uğurda anne ve babalar ikna edilebilse! Keşke hicret edilen yerlerde kültürümüze, milletimize, ülkemize hizmet edilebilse! Keşke binbir defa gadre uğramış o güzelim dilimiz dünya dili haline getirilebilse!

Şimdilerde yaptıkları eğitim faaliyetleri ile milletimizin adını duyurmaya çalışanların tutuşturdukları meşaleler etrafı aydınlatmaya başladı. Gönüllüler kadrosunun yaptıkları değişik yerlerdeki bu büyük-küçük hizmetlerin hüsn-ü kabul görmesi bana milletimize ait çok derinlerden gelen bir kısım hususiyetlerin bulunduğunun göstergesi gibi geliyor. Gerçi "O mâhiler ki deryadadırlar, deryayı bilmezler!" fehvasınca belki bizler farkında değiliz, kendimize ait kültürümüzün rengini, tadını, şivesini tam bilemiyoruz, farklılığı kavrayamıyoruz; fakat başkaları bunun farkında, o farkı görebiliyor. Komşuluk münasebetlerini, aile yapısındaki rasâneti, sosyal münasebetlerdeki yumuşaklığı ve sıcaklığı kavrayabiliyor. Eğitim alanında fedakarca çalışmaları görüyor ve takdir ediyorlar. Kaldı ki bunlar bizim kendimizi ifade yolları.

Hâsılı; bizim dünyamızda sahabe ile başlayan hicret onları takip eden kutlular tarafından devam ettiriliyor. Özü aynı. Fark sadece şekilde. Dolayısıyla bu ayrılıkta bir gayrılık olduğu söylenemez. Ne mutlu onlara!

İman Yolu

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan, kendisine tevdi edilen vazifeleri, sahip olduğu şuura göre yapar. Bununla birlikte, evvel ve ahir tavsiyem: Dine, vatana, millete, devlete ve insanlığa hangi seviyede hizmet yaparsak yapalım, karşılığında hiçbir şey beklememeliyiz. İnsan, yaptığı hizmete karşılık olarak hayalinde birtakım beklentiler içine girerse, beklediklerini bulamayınca -hafizanallah- küsüp gidebilir. Ben duâlarımda sürekli “Ya Rabbi, beni arkadaşlarımla, arkadaşlarımla da beni mahcup etme!” diyorum. Zira dünya genelinde belirli bir bakış ve kabulleniş var ve bizler onu korumak zorundayız. Evet, insan yapacağı murakabeler ile kendisinin manen “sıfır” olduğunu sonucuna mutlak ulaşmalı, kendini buna inandırmalı ve büyük veya küçük yaptıklarına kat’iyen sahip çıkmamalıdır. “Bediüzzaman’ın bile kendisini bir “memerr” (bu bazı iyiliklerin uğrağı demektir) olarak gördüğü yerde biz kim oluyoruz ki?” demelidir. Aksi takdirde hayalî düşünceler ve beklentiler içinde boğulup gidebiliriz.

Emperyalist ve Osmanlı

Emperyalizm, gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri iktisadi, siyasi ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları hakimiyetleri altına alarak sömürmesi demektir. Buna göre, istismar eden; sömüren; işgal ettikleri toprakları, bu toprakların yer altı ve yer üstü zenginliklerini ve insan gücünü sömürerek, müreffeh bir hayat yaşayan; kendileri saraylarda safa sürerken, halkı perişan bir halde sokaklara terkedenlerin hepsi emperyalisttir. Düne kadar emperyalizm daha çok askeri güçle gerçekleştirilirken, günümüzde aynı neticeyi, askerî işgale başvurma gereği duymadan, siyasî entrikalarla, kültürel yollarla, teknik ve teknolojik imkânlardan faydalanarak ekonomik oyunlarla elde ediyorlar. Gayelerine ulaşmak için de hiçbir engel tanımıyorlar. Meselâ, bir neticeye ulaşmak için insanların kobay olarak kullanılması gerekiyorsa, bunu gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Osmanlı’ya gelince; Osmanlı, 6 asırlık ömrünün en küçük bir zaman diliminde bile sömürgecelik yapmamıştır. Kendisi zevk ü sefa içinde yaşayıp da, milleti -velev ki yabancı bile olsalar- perişan ve derbeder etmemiştir. Siyasî entrikalara, ekonomik oyunlara kat’iyen başvurmamış, milletlerin tarih, örf, âdet, din ve dilleri ile oynamak suretiyle hiçbir asimilasyona gitmemiştir. Rica ederim, 250 milyon Osmanlı teb’ası içinde safkan Türk adedi 11-12 milyon idi. Bu kadarcık insanın, 240 milyonu istismarından söz edilebilir mi?

Osmanlı, Allah’ın adının her yerde yükselmesi ve devletler arası muvazene için, O’nun emri gereği cihad etmişti. Cihad etmişti ama hiçbir ülkeyi işgal etmemişti. Cihad neticesinde elde edilen ganimet malları, cihada katılanların halis hakkı olmasına rağmen, tarih boyunca ganimetten zengin olan bir insan gösterilebilir mi? Bütün bunlara rağmen, Osmanlı’ya emperyalist deme, ya tarih bilmemenin bir ürünü, ya da hıyanet ve denaet içinde bulunmanın bir ifadesidir.

Yeniçeri ve Merhum Necip Fazıl

Merhum Necip Fazıl, yazdığı Yeniçeri adlı kitapta Osmanlı askerî tarihini hep kaynayan kazan şeklinde gösterdi. Ve hassaten Yeniçeri’yi yerin dibine batırdı. Halbuki bu tip tarih değerlendirmelerinde insafı elden bırakmamak lâzım. Son dönemlerinde olmuş -keşke olmasaydı- birkaç ciğer-sûz hâdiseyi nazara vererek, koskoca bir tarihi karalamaya gitmemeli. 600 yıllık bir tarih içinde kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz? Osmanlı’yı ve Yeniçeri’yi bu açıdan eleştirenler, kendilerine baksınlar: 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahede edeceklerdir.

Ayrıca, ihtisas da bu konuda göz ardı edilmemelidir. Herkesin her şeyi bilmesi mümkün olmadığına göre -aslında böyle bir şey iddia eden de yok- herkes ilgi alanı, çalışma sahasına giren konularda konuşmalı, değerlendirmeler yapmalı. Ve bir şey daha ilave edeyim: Mülâhaza dairesini daima açık bırakıp, iddialı olmamalı.

Rızaya Ram Olmak

Dualarda Cenab-ı Hak’tan hizmet aşkı ve şevki istenebilir. Bununla birlikte, ben dualarımda, “Senin sevdiğin ve razı olduğun…” diyorum. Siz de, encamını bilmediğiniz, arkasında hayır mı var, şer mi var kestiremediğiniz isteklerde bulunmamalısınız. İnsanın kendi arzu ve isteklerinden uzaklaşıp Rabbinin emir ve istekleri içinde eriyip gitmesi çok önemlidir ve işte bence manevî terakki budur.

Mâzi ve Âti

Mazi, zihnimizden çıkmamalı!. Oysa ki o bugün unutulmaya terkedilmiştir. Mazisiz ati olmaz. Yahya Kemal bile, “Ben kökü mazide olan atiyim” der. Tarihimizle neden ilgilenmeyelim? Mazimizi neden öğrenmeyelim? Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.

İkinci Fıtrat

Evrad u ezkâr, dua, nafile namaz gibi ibadetler, sürekli ve ısrarla yerine getirmeli ki, bunlar, zamanla bizde ikinci bir fıtrat hasıl etsin. Meselâ, iki rekatlık bir nafileyi dört rekat kılmaya alışır, bir daha da bırakmazsanız, bırakmaya kalksanız, “Eyvah, bugün de falso yaptık!” dersiniz.

Böyle bir anlayış, insanda zaten mevcud olan birtakım kabiliyetlerin kullanılarak inkişaf etmesi ve insan ruhuna hakim olmasından kaynaklanmaktadır.

İman Yolu

İman bir duyma, bir hissetme meselesidir. Bir başka tabirle her insana göre değişen bir iç ihsastır o. Kalbi imanla dopdolu olan bir insanın menfi şeylerle meşbu bulunması düşünülemez. Mesela, kalbi Allah sevgisi ile tam anlamıyla dolu olan birisinin başka şeylere karşı nefret hissi kalmaz. Allah aşkı yer bitirir onu. Üstadın 32. Söz’de dediği gibi; “Bazıları ism-i Vedûd’a mazhar olur. Felek mest, kamer mest, nücûm mest, serâser alem mest..” her şey mest olur yani. Her şeye o gözle bakar, o kulakla dinler, her şeyi O’ndan ötürü öper, koklar ve sever. Zaman olur inanmayana, inkar-ı uluhiyet bataklığına saplanmış kişilere bile nazar-ı merhametle bakar; bakar ve “Keşke inansalar.” der. Ama ardından hemen kendine gelir; “Estağfirullah Ya Rabbi! Senin mührün, senin takdirin!” der ve inanmayanların inanmamalarında hikmet aramaya başlar.

Bence her şeyin O’na bağlanması ve O’ndan ötürü delicesine sevilmesi çok önemlidir. Bizim hoşumuza gitmeyebilir, icraatın arkasındaki hikmetli perdeyi aralayamayabiliriz, kafamızda beliren neden sorularına mukni cevaplar bulamayabiliriz ama önemli olan O’nun iradesi, meşieti ve muradıdır. Bu bakış açısının kazanılmasının, her şeyin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Mesela, Risalelerde çok sık geçen acz u fakr meselesi… Bu pencereden kainata, eşyaya ve hadiselere bakan bir insan kendi acziyet ve zaafiyetini idrak eder, eder ve o acziyet ve zaafiyet içinde O’nun engin şefkatini görür. Âfâk ve enfüste O’nun âyâtını tefekkür eder, marifeti artar. Bütün bunlar onu Allah’a ciddi şekilde yönelmesine vesile olur.

Keşke bu bakış açısını kazanabilsek!

Hüsnüzan

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlak-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında: “Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca yahşı bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu Cennetiyle sevindirir.” Evet, bizler ne Cennet hazini ne de Cehennem zebanisiyiz. Onun için ne insanları Cennet’e sevkediyor gibi davranalım ne de Cehennem’e sürükler gibi.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen onlar için duada bulunmayı da ihmal etmemeliyiz. Binbir tecrübemle sabit ki hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek hüsnüzan edilen kişilerin eliyle tokat yeme mukadderdir. Kendi adıma söyleyeyim, nice hüsnüzan beslediğim, bir mecliste şu ya da bu sebeple hüsnüzannımı ifade ettiğim arkadaşım var ki aradan 24 saat geçmeden onun eliyle tokat yediğim vaki ve variddir. Onun için hüsnüzanda dengenin korunması hüsnüzannın kendisi kadar önemlidir. Öyleyse dua etmeli: “Ya Rabbi! Sen varken hüküm vermek bana düşmez. Hakkında hüsnüzan ediyorum ben, beni yalancı çıkarma bu mevzuda.”

Evet, nazik bir mesele bu, dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır: “Birisi sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler ve öyle bir noktaya gelir ki Cennet’le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir halt işler ve Cehennem’i boylar.” Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.

Türkiye Sevdalıları

Herkul | | KIRIK TESTI

Bizler Türkiye sevdalılarıyız. Ülkemizi, vatanımızı, milletimizi, devletimizi, dinimizi seviyoruz. Elin-âlemin bizi anlamaması, muarız olması bizi doğru bildiğimiz yolda yürümekten engellememeli. Kaç defa dedim, bir kez daha diyeyim: Eğer ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum. “Bu gayeler uğrunda yaşıyorsam yaşamamın bir manâsı var, yoksa Yâ Rab abes yaşamaktan, bu dünyada boşuna yer işgal etmekten sana sığınırım!” diye her gün dua dua yalvarıyorum Rabbime.

Bu ruhu, bu duygu ve düşünceyi, bu ideali anlamayan insanların varlığı, aleyhte kampanyalar düzenlemeleri benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu ifadeler “Onlar Türkiye’yi sevmiyor.” anlamına da gelmez. Belki ciddi bir yanlış anlama ve bundan kaynaklanan bir hazımsızlık var. Veya şöyle ya da böyle bir despotizma var ortada. Bütün bu olanlar anti-demokratik karakterlerin şe’nidir.

Dünyanın dört bir yanında, ancak nice fedakârlıklarla yapılabilen eğitim faaliyetleri ortada. Hiç unutamadığım bir hatıram var: Moskova’da yapılan mezuniyet töreninde bir Rus öğrenciye sordular: "İlerisi için idealin nedir, gelecekte ne yapmak istersin?" Öğrencinin verdiği cevap şu oldu: "Başta Türkler’le iyi bir münasebete geçmek isterim." Ağladım bu tablo karşısında ben. Hafife almayın bu manzarayı. Bugün dünyanın dört bir yanında pek çok kardeş ve dostumuz var. Bunun yanında mütereddit ama karar aşamasında tercihini bu ülke ile, bu ülke insanı ile dostluk ve işbirliği istikametinde kullanacak bir çok insan var. Bunlar geleceğin dünyasında geleceğin Türkiyesi için çok önemli kaideler yani yapı taşlarıdır.

Unutmayın, artık dünyadan tecrit edilmiş bir Türkiye’nin istikbal vadetmesi, hatta varlığını sürdürmesi mümkün değildir. İşte bu eğitim faaliyetleri bu manâda Türkiye’nin geleceğini teminat altına almaktadır. Kim bilir bu vesile ile kazanılan nice dostlar, gelecekte çok güçlü lobiler oluşturacak. Katolik, Ortodoks, Protestan, Budist, Hindu, kadın-erkek, zenci-beyaz, fakir-zengin, entellektüel-halk her seviyede sizin için fahrî çalışan dostlarınız olacak. Şimdi birileri bu yakın gelecekteki şu manzarayı göremiyorsa, Allah idrak ufuklarını açsın demekten başka ne yapabilirim ki? Onlar anlamıyor diye doğru bildiğimiz bu yolda duracak değiliz ki? Onun için dedim, o insanların aleyhteki faaliyetleri benim için bir şey ifade etmiyor diye.

Öte yandan tevhid anlayışımız gereği bizler şöyle düşünüyoruz: Bizler bilerek veya bilmeyerek bu işin içine itildik. Bilerek deyişim milyonda bir dahi olsa iradenin daha doğrusu iradedeki meyelân-ı hayr ve şerrin hakkını vermek içindir. Yoksa bugün gelinen nokta karşısında biz irademizin hissesini biliyoruz. Kendi kabiliyetlerimizin farkındayız. Eğitim seviyemiz, idrak ufkumuz hepsi meydanda. Meseleye bir de bu açıdan bakınca, bizim irademizin hiç dahli yok bu işlerde desek sezâdır. Şimdi öyle ya da böyle artık belli bir noktaya varıldı. Bundan sonra bunu bir emanet gibi sırtımızda hissetmeli ve her şeye rağmen taşımaya devam etmeliyiz.

Bir başka hatıra Balkanlar’da yaşayan bir Gagavuz profösöre ait: Şarkiyat eğitimi yapmış, Türkçe de bilen birisi bu. O Osmanlılar’la günümüzdeki eğitim faaliyetlerini mukayese etmiş ve demiş ki: "Osmanlılar devşirme usulüyle bizim çocuklarımızı aldı, kendi kültürleriyle onları yetiştirdi ve nihayet onlarla bizi vurdular. Bizim ülkemizi bizim çocuklarımızla fethettiler. Size gelince, sizler bizim çocuklarımıza yine bizim adımıza günümüzün yükselen değerlerini talim ediyor ve onlara seviye kazandırıyorsunuz." Bu zatın Osmanlı’nın devşirme sistemi hakkında yaptığı yorumlar belki uzmanlarınca tartışılabilir bir konudur ama günümüz adına söylediği şeyler aklı başında her insanın bir gün mutlaka kavrayacağı bir farklılıktır.

Evet, artık maddî kılıç kınına girmiştir. Medenilere galebe ikna iledir. Güç ve kuvvet ile insanları bir yere yönlendiremezsiniz. Süper gücünüzle gider bir yeri işgal eder, yakar-yıkar, öldürürsünüz ama bütün dünyanın tepkisini alırsınız. Öte yandan akıl, mantık, muhakeme ile, evrensel insanî değerlerle girerseniz, gönüllere sultan olursunuz Allah’ın inayetiyle.

Bazıları diyor ki: "Bu büyük bir proje. Bir cami hocasının –alaya almak, tahkir etmek için böyle diyorlar- kafasından çıkmış olamaz bu işler." Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki. Allah’a sığınırım bu türlü iddialardan. Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın lütfudur, ihsanıdır. O muhit ilmin, muhteşem kudretin, baş döndüren iradenin sahibi bizleri istihdam ediyor. Bizim manâ köklerimiz ve manevî beslenme kaynaklarımız da bu tip düşünceler içine girmemize manidir.

Bu söz bana bir şeyi hatırlattı: Hazreti Ömer, Yermük gibi çok ciddi bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i vazifeden alıyor. Çok muazzam bir savaş, düşman kuvvetler müslümanların en az on katı. İslam ordusunda şehit sayısı oldukça fazla. Önemli simalar da var bunlar arasında. Meselâ Ebu Cehl’in müslüman olmuş oğlu İkrime ve Amr b. As’ın bababir kardeşi Hişam da şehid. Ve işte böyle bir savaşta Hazreti Ömer Halid b. Velid’i azlediyor. Koca Halid sarığı boynunda halifenin karşısına çıkıyor. Halid gibi bir insan: İki devletin başına balyoz gibi inmiş, yerle bir etmiş, tarihte eşini göstermenin zor olduğu müthiş bir erkan-ı harp. Ama sarığı boynunda, kumandanlıktan azl edilmiş, sıradan bir nefer, Halife-yi rû-yi zeminin önünde. Diyor ki Hazreti Ömer -ruhum ona feda olsun-: "Halid! Biliyorsun seni çok severim. Fakat halk elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor. Halbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır. Senin bir mit haline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum. Azlediş nedenim bu…" Ve Koca Halid o güne kadar emrinde çalıştırdığı bir adamın, Ebu Ubeyde b. Cerrâh’ın emrine giriyor; giriyor ve hayatının sonuna kadar savaşıyor. Evet Halid, gerçek bir mefkûre insanıydı ve "Âşe hamîden, mâte fakîden – Hep övgüye değer bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da yürüdü öbür âleme." Vefat etti; bir atı kaldı, bir kalkanı, bir de kılıcı. İki devleti yerle bir etmiş adamın arkada bıraktığı mirası işte buydu.

Şimdi biz bu tarihi hâdisenin arkasında yatan düşünce, inanç, bakış açısı -ne derseniz deyin- işte ona bağlıyız. Manâ kökümüz bizim bu. Bundan farklı ne düşünürüz ne de hareket edebiliriz. Onun için bazılarının kendi persektiflerinden, kendi değer ölçülerine bağlı olarak söyledikleri şeyler benim için bir manâ ifade etmiyor.

Evet, günümüzün mefkûre insanları konumlarının farkındalar. Nerede, nasıl davranacaklarını bilirler. O davranışların sebeplerine de vakıftırlar. Şuurluca yaparlar yaptıkları şeyleri. Maddi mukavemet yok artık günümüzde, kavga yok, silah yok. Sevgi var, anlaşma var, uzlaşma, başkalarına iyi örnek teşkil etme var. Herkesin konumuna saygı, hoşgörü ve diyalog var. Erzurumlular’ın deyimi ile "Ruh-u dil yılanı deliğinden çıkarır." felsefesine göre hareket etme var. Geleceğin Türkiyesi’nin bu ruha, bu anlayışa ihtiyacı her zamankinden daha fazla. Birileri istemese de bu ülke bizim ülkemiz. Bu ülke benim ülkem. Türkiye’nin elli yerinden gelmiş toprak var benim odamda, değişik değişik kutular içinde. Kimi Kars’tan, kimi İstanbul’dan, kimi Korucuk Köyü’nden. Hasretimi onlarla gideriyorum ben!

Kalplerin Te’lifi ve Umursamazlık

Herkul | | KIRIK TESTI

Kalplerin te’lifi Cenab-ı Hakk’ın elindedir. Ama insanların da kendi aralarında birlik ve beraberliği temin etmek için iradelerini kullanmaları gerekmiyor mu? Cenab-ı Hak ehl-i imanın itilâf ve ittifakı için sebepler yaratmış. Üstad’ın ifadesiyle esbab O’nun izzet ve azametine perde olmuş. Bizler şart-ı adi planında o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz. Bunları hayata geçirebilirsek Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde ittihadı, ittifakı aramızda tesis ederiz.

Bizim ittifak ve ittihadımızı gerektiren o kadar çok sebep var ki! Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir; bir, bir, bir… Bine kadar bir. Bütün bu birler bizim bir ve beraber olmamızı gerektiriyor. Önemli olan insan vicdanının bunu duymasıdır. Zira bu birlerin vicdan tarafından duyulması ve hissedilmesi ölçüsünde birlik ve beraberlik yakalanır.

Öte yandan bizim örfümüz bir, âdetimiz bir, geleneğimiz bir, vatanımız bir, kaderimiz bir; bir, bir… Yüze kadar bir. Bizler acı-tatlı aynı kaderi paylaşmışız yıllarca, asırlarca. Hâlâ paylaşıyoruz. Millî beraberliğimizi temin etmesi gereken faktörler değil mi bütün bunlar?

Hepsinin ötesinde dine, vatana, millete, devlete, kültüre hizmet seferberliğinde felsefe bir, mantık bir, yorum bir, mülahazalar bir, duygular bir, mahkumiyet bir, mağduriyet bir; bir, bir, bir…. Evet, bizler yeni bir ba’sü ba’del mevt döneminin çocuklarıyız. Aramızda tesis edeceğimiz birlik ve beraberlige bu noktadan bakmalıyız.

Bu arada kavlen Rabb’e yönelmeyi ihmal etmemeli ve ellerimizi Rabbimiz’e kaldırarak “Ya Rabbi bizler ittihat istiyoruz!” diye dua dua yalvarmalıyız. Zira inanıyoruz ki ittifakımız adına küre-i arz dolusu altın sarf etsek, O’nun izni olmaksızın kalplerimizi te’lif edemeyiz. İnancımız o ki, kınından çıkmış kılıçları kınına sokturacak olan O’dur. Bize düşen fiilî ve kavlî olarak alelâde sebeplere tevessül etmektir. Aksi takdirde o neticeyi yaratmaz Allah.

Evet, zorlanacağız belki ama insan olmanın hakkını vereceğiz. İrademizi bu istikamette kullanacağız. Herhalde hiç kimse iradesiz bir arada duran bir demet ot veya bir düzine ağaç gibi olmak istemez. İradesinin hakkını veren bir insan olmayı tercih eder. Sürü içinde hayatını sürdüren hayvan olmak da istemez, istememeli bence. Çünkü varlık âleminde irade ve iradeyi kullanma hakkı sadece insana verilmiş. O halde bunun hakkını vermek gerekmez mi?

Bugün bizler Cenab-ı Hakk’ın çok büyük lütuflarına mazharız. Dünya genelinde Allah’ın izni ile gerçekleştirilen faaliyetlere bakın. Başkaları bu işlerin arkasındaki Sahib-i Hakikî’yi göremediklerinden “Nasıl olur böyle büyük bir proje hayata geçirilebilir?” diye şaşkınlıklarını ifade ediyorlar. Halbuki menfi manâda bu kadar olup biten şeylere rağmen mevcut tablo O’nun kudret elini göstermiyor mu? Bu işleri yaptıran Allah’tır. O, isterse azizleri rezil, zelilleri aziz yapar. Öyleyse unutulmaması gereken bir şey vardır; insan odun bile olsa kullanıldığı yer itibarıyla kıymet kazanır.

Bütün sermayemizi bir kırık testi misali o havz-ı kebire atma ve testimizde ne kadar su varsa oraya dökme mecburiyetindeyiz. İnsanlığın İftihar Tablosu “Kardeşlerim!” demişti. O kardeşliğin hatırına “Ya Rabbi! İttifak ve ittihadımız adına elimizden gelen budur; gücümüz, takatimiz bu kadar. Kalplerimizi telif et!” diye dua dua yalvarmalıyız. Sizler dualarınızda: “Allahım kalplerimize ittihat ver!” diye bir vefa eseri olarak bütün arkadaşlarınızı teker teker, isim be isim zikrediyor musunuz? Fahr için değil ama misal teşkil etme adına söyleyeyim, ben zikrediyorum. Dua ederken hayal dünyamda her yeri dolaşıyor, herkesin adlarını teker teker yad ediyor ve bunu yapmamayı kardeşlerime, arkadaşlarıma en büyük vefasızlık sayıyorum.

Evet, çocuğu olmayan çocuğum olsun diye, hastalığı olan hastalıktan kurtulayım diye Cenab-ı Hakk’a hangi heyecan ve ızdırapla yalvarıyorsa aynı heyecan ve aynı ızdırapla; “Allahım! Kardeşlerimizin kalplerini te’lif buyur!” diye yüreğimizi çatlatırcasına yalvarabilmeliyiz. Kaldı ki bu noktada yapılabilecek şeylerin en basitidir dua. Bu fikre iştirak ediliyorsa ve hâlâ dua etme konusunda gevşek davranılıyorsa dilim varmıyor söylemeye ama bu tavır -hâşâ!- Cenab-ı Hakk’ı umursamazlık anlamına gelir. O’nu, O’nun meşiet ve kudretini umarsamama O’na karşı saygısızlık demektir.

Fazla söze hâcet yok. Allah’ın bir insana vereceği en büyük nimetlerden birisi istemeyi vermesidir. O, bir insana istemeyi vermiyorsa, o zaman vermeyecek demektir.

Yeniden “Dua Zamani”

Herkul | | KIRIK TESTI

Dertlerine derman arayanlar dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.”

Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.” medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.” diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na açar.. içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay-huy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli “Sen Sen” diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış… İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve “Biz geldik” diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan -ki aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

Gurbette Bir Bayram Sabahı

Herkul | | KIRIK TESTI

Yeryüzünde sürekli, küfürle-iman, şeytanla-insan, kötüyle-iyi arasında mücadele yaşanıyor. Bazen iyiler, bazen de kötüler cephesi galip geliyor. Sürekli rövanş alıyorlar birbirlerinden de diyebilirsiniz buna: “Geçenlerde sen benim hakkımdan gelmiştin, şimdi sıra bende” tarzını andırır rövanş mücedeleleri bunlar.

Bununla beraber Hazreti Adem’den bu yana olan/olması gereken bu iken bazıları kendilerini salmış, Mefisto’ya teslim olmuşlar. Ne şeytanla, ne de şeytani düşünce ve temsilcileri ile mücadele etme azim ve cehdleri yok. Halbuki küfür ve ilhad karşısında yılmamak, ümitsizliğe düşmemek gerektir. Uhud’da Ebu Süfyan’ın söylediği gibi: “El-harbü sicâlün”. Kur’an da “Ve tilke’l-eyyâmu nüdâvilühâ beyne’n-nâs – Zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.” buyuruyor. Ayette ihtiyar buyrulan “tedâvül” kalıbıyla dairevî bir duruma işaret ediliyor. Herkesin kapısı çalınıyor; bazen bir muştu, bir bişaretle; bazen de şeâmetle. Bazen içeriye uğursuz bir ses, bazen müjde geliyor. Ve bu durum insanlığın ilk gününden bugüne kadar hep böyle hiç değişmeden devam edip geliyor.

Bu zaviyeden etrafımıza baktığımızda ümit-bahş olan şeyler de var, endişe-âver olanlar da. Kir de var, nur da. Levsiyât da var, tayyibât da. Beraber iç içe akıyor hepsi. Bu durumda biraz iyiye bakmak, iyiyi görmek, iyi ile müteselli olmak, kuvve-i maneviyemizi kırmamak gerek. Yararlı olan bakış açısı budur. Kötüye gelince, ona karşı da tedbir almak, teyakkuza geçmek, Kur’an’ın tabiriyle “Huzû hizrakum” (Tedbiri elden bırakmayın!) çizgisinde bulunmak lazım.

Soru: Kader plânında, müslümanların galip olduğu dönemlerde yaşayanlar, idbar dönemlerinde yaşayanlara nisbeten daha şanslı denebilir mi?

Hayır. Gerçi onların emin bir zeminde, günahlardan uzak, zararlara maruz kalmadan yaşama avantajları vardı. Fakat bu aynı zamanda kendini rahata salmanın, gevşemenin, metafizik gerilimi kaybetmenin sebebi de olabilir. Bu açıdan o dönemde yaşama dezavantaj sayılır.

Meseleye bu zaviyeden bakarsak idbar dönemi müslümanlarının, küfür düşüncesi ve temsilcileri karşısında ezilmeleri ve hırpalanmaları neticesinde, metafizik gerilimlerini sürekli canlı ve sağlam tutma avantajları vardır. Bu avantaj onları ister istemez inşa faaliyetleri içine sürükler. Bana göre sıfırdan inşa etme, inşa edilmiş ve dayanmış-döşenmiş bir yerde kalmadan daha zevklidir. Onun kendine has ayrı bir huzuru ve ayrı bir mutluluğu vardır. Hani Akif der ya:

“Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum,

Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu!”

Bu, inşa edilmiş bir mekanda oturma talebidir. Gerçekten o dönemde gelseydik Akif’in dediği gibi sadece bülbül olurduk. Ama ben diyorum ki “Ya Rab! İyi ki bu dönemde geldik.” Çünkü inşada yer alma bülbül olmadan daha iyidir; daha iyidir zira inşa yolunda koşturuyor olma insanı sahabilerle aynı safa koyar.

Meselenin bir diğer yanı var: Allah Adil-i Mutlak’tır. Her dönem için takdir buyurduğu avantajlar ve dezevantajlar vardır. Onun için hadiselere tek taraflı bakıp hüküm vermek veya temenniler içinde bulunmak çok doğru olmayabilir. Ben zannediyorum, tarihte yaşadığımız en muhteşem dönemlerimiz bile gerek ferdî, gerek ailevî ve gerekse düvelî (devletler arası) plânda bugünden daha tatlı değildi. Kanuni cihan hükümdarı olduğu dönemlerde kimbilir sabah akşam kan kusuyordu. Bizim belki yüz tanemizin birden çektiği sıkıntıyı o tek başına yaşıyordu. Ordu-yu humayunda bulunan askerlerimiz cephelerde sınırlarımızı koruma adına hırz-ı can ediyor ve ölüyorlardı.

Soru: Bütün bu açıklamalara rağmen bizim “Ben, neden ikbal değil de idbar döneminde yaratıldım?” sorusunu sormaya hakkımız var mı?

Hayır yok. Rızadîde olmak lazım. İçimize gelebilir bu dediğiniz şeyler. Ama Allah irade vermiş bize. Onu kullanmalı ve Rabbimize karşı, O’nun hükmüne karşı, kadere karşı baş kaldırma sayılan duygu ve düşüncelere geçit vermemeli. Tıpkı Ramazan-ı Şerif’te orucu bozan şeylere karşı gösterdiğimiz irade misillü irade göstererek bu türlü yanlış mülahazaları baskı altına almalıyız. Böyle yanlış şeyler aklımıza gelirse hemen toparlanmalı, kendi kendimize “Lâ yüs’elü ammâ yef’alü ve hüm yüs’elûn – O yaptığından dolayı sorgulanamaz ama kullar sorgulanır.” demeliyiz.

İsterseniz şahsım adına söyleyeyim, ben hiç hâlimden müşteki değilim. Fatih dönemini seçmekle bu dönemi seçmek arasında bana bir tercih hakkı tanısalardı bugünkü durumumu seçerdim. Şu anda hiçbir şey yapmıyor olmama rağmen bunu söylüyorum: Eğer dünyanın dört bir yanında çalışan, çabalayan arkadaşların kuvve-i maneviyesine arpa kadar katkıda bulunuyorsam, Allah o istikamette beni istihdam ediyorsa, şu andaki konumumu cihan hükümdarlığıyla değişmem.

Yoksa siz hâlinizden memnun değil misiniz? Bakın Üstad bir şey öğretmiş bizlere: “Elhamdü lillâhi alâ külli hâl, sive’l-küfri ve’d-dalâl – Küfür ve dalâlet haricinde her türlü hâl için Allah’a hamd olsun.” Ya küfür ve dalâlette olsaydık, nice olurdu halimiz? Onun için herkes kendini tehlikeli hudut boylarında nöbet tutan askerler gibi görmeli; görmeli ki ne fikren soruda bahsedilen tarzda düşünceler içine girsin, ne de amelen üzerine terettüp eden vazifelerde aksatmalarda bulunsun. Ebedî hayatı peyleyen, ebed ebed deyip inleyen insanlar için aslında bu zaman dilimi kaçırılmaması gereken avantajlarla doludur. Yoksa hakikaten bizler de can taşıyoruz, ten taşıyoruz. İğne batıyor, çuvaldız batıyor, irkiliyoruz. Bazen tekme yiyoruz, sarsılıyoruz. Ama ebed, Cennet, Cemalullah gibi pahalı şeyleri elde etmek başka türlü olmaz ki? İbrahim Ethem’e bir velinin dediği gibi “Atlastan, ibrişimden yataklar içinde Allah aranmaz ki!”

Evet biraz önce söylediğim gibi inşa çok önemli. Çünkü kendi gününüzü değil, gelecek nesillerin gününü ihya ediyorsunuz, onlar mutlu olsun diyorsunuz.

Soru: Derler ki “Bazen sükût konuşmaktan çok daha zordur.” “Sükûtun Çığlıkları” yazınızı böyle bir ruh hâletini yaşadığınız zaman diliminde mi yazdınız?

Aslında içimde terâküm etmiş şeylerdi onlar. İyi yaptım diyemem ama onu bir boşalma olarak değerlendirebilirsiniz. Diyalog köprülerini yıkan, yolları harap eden, bağları bozup bahçeleri hâristana çeviren ve hayatı bir anlamda yaşanmaz kılanlara karşı bir boşalma. Aynı zamanda bir mesajdı o, tarihe not düşmeydi. Hepsinden öte acz ve fakr sığınağına girip her şeye gücü yeten o Kadir-i Mutlak’a bir havaleydi. Ben böyle diyorum da belki başkaları hafakan diyecek, önemli değil.

İşin aslı hepiniz yaşıyorsunuz bu türlü duygu ve düşünceleri. Bir düşünün, içinizden geçen kelimelerle ifade etmediğiniz hissiyatınızı kağıda dökseniz destanvâri bir şiir çıkmaz mı ortaya? Ama susuyorsunuz ve susuyoruz. Zira böyle bir sükûtun, upuzun, talâkatlı-fesahatli hutbelerden daha beliğ, daha müessir olduğuna inanıyoruz. Evet, sükût ediyoruz ama o sükûtumuzla Firdevsî’nin “Şehname”sine benzer kitaplarla anlatılamayacak nice şeyler anlattığımıza inanıyoruz.

Kur’an Okuma

Herkul | | KIRIK TESTI

Hüzün ve Kur’an adeta birbirini tamamlayan iki kelime. Kur’an hüzünle inmiştir. Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) bir hadislerinde buna işaretle buyurur ki; "Kur’an-ı Kerim’in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır.” Şahsen ben, ruhsuz Kur’an okumanın insanımızı duygusuz hale getireceğine inanıyorum. Kur’an’ı anlamak, Kur’an ile dirilmek onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Kur’an’ın sadece ibare ve lafızları ile ilgilenenler sevap kazansalar bile sevaba açık bir topluluk haline gelemezler. Bir başka tabirle Kur’an’ı muhtevasına uygun şekilde anlayıp hayatlarına hayat kılamazlar. Evet, Kur’an’la münasebetimiz açısından asıl mesele kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle ona yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O’nu duyabilmektir. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde Allah’ın (c.c.) bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz. Okuduğiumuz ayetin her kelimesinde her cümlesinde farklı derinliklere erer, ruhumuzun atlasını temaşâ ettiğimiz aynı anda göklerin haritasını da müşahade etme ufkuna ulaşırız.

Acizane kanaatim Kur’an okuma tam manâsıyla bilinmiyor. Onun için bu meselenin çok ciddi olarak ele alınması gerekir. Çünkü Kur’an’ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma onu içte duyma, manâ ve muhtevasına vakıf olma, derinliklerine nüfuz edebilme kadar önemlidir.

Elfaz maâninin kalıbıdır (Lafızlar, ibareler manâ ve muhtevanın kalıbıdır). Kalıp bozuk olunca manâ sıkışıp kalıyor ve derinliklerine nüfuz edilemiyor. Mesela, kendi adıma Kur’an dinlerken yanlış okumalar karşısında ruhumda ihtilâç hasıl olduğunu, konsantrasyonumun bozulduğunu, manânın derinliklerine inmekten uzaklaştığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bende böyle olduğu gibi Kur’an’ı tam bir konsantrasyonla duyarak, hissederek dinlemek isteyen herkesin ruhunda da aynı türden ihtilâçların olacağı muhakkaktır.

Evet, Kur’an’ı Allah’ın (c.c.) Cebrail aleyhisselam’a, Cebrail’in İnsanlığın İftihar Tablosu’na veya Efendiler Efendisi’nin sahabeye okuduğu gibi okumak gerek. Cebrail (aleyhisselam) Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) ile, "Kur’an nazil olduğu şekliyle korunuyor mu, doğru eda ediliyor mu?" diye her sene mukabele ediyordu. Bu açıdan hadiseye bakınca mukabeleye "test etme" de diyebiliriz. Bunun bize verdiği ehemmiyetli bir mesaj olsa gerek.

İsterseniz bir benzetme yapalım; namazı duyma, her rüknünü vicdanında hissederek kılma, O’nun huzurunda bulunduğunun şuurunda olma çok önemlidir. Ama bunun yanında namazı namaz yapan rüku, secde, kıraat, kıyam, teşehhüd gibi zahiri erkâna riayet de şarttır. Kur’an’ı tilavet kaidelerine riayet ederek hakkıyla okumayı da namazın zahiri erkanı gibi değerlendirebilirsiniz.

Kur’an’ı doğru okumak için üç şeyin çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Birincisi; bir fem-i muhsinin (okuyuşu düzgün bir hoca) rahle-i tedrisine oturma.Yani mutlaka işin uzmanından ders alma. Kur’an okumak sadece harfleri bilmek değildir. Ben kendi kendime Fransızca öğrenmiştim; öğrenmiştim ama nasıl konuşuyordum Allah bilir. Bir ara İngilizce de çalıştım. Bir gün Rahmetli Tuzcu Cahid Bey bana "Hocam! Türkçe gibi İngilizce konuşuyorsun." dedi ve ben o gün İngilizce öğrenmeyi bıraktım. Harf ve kelimeleri aslına uygun şekilde telaffuz ancak işin uzmanının önüne diz çökmekle öğrenilir. İkincisi; talim esnasında doğru telaffuz için insanın kendini zorlaması. Mesela mahâric-i hurufa (harflerin mahreçleri) çalışırken bizim kıraat hocamız kendisini ve bizleri çok zorlardı. Mesela, “Dat” harfini gösterirken parmağını damağına koyardı. Bu ilk bakışta tekellüf gibi görünse bile belli bir müddet sonra alışıyor insan. Ve üçüncüsü, kulak dolgunluğu. Bu da Kur’an’ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

Malesef biz doğru düzgün Kur’an-ı Kerim okumayı unutmuşuz. Hatta İmam Hatip’lerde ve İlahiyatlarda bile bu eğitim insanımıza tam tekmil verilemiyor. Kur’an Kursları ölçüsünde verilemiyor desem kimse bana alınmasın.

Bu faslı Hafız Münâvi’den nakledilen bir vak’a ile kapatalım : “Bir genç hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur’ân-ı Kerim’i hatmediyor. Ertesi gün de tabii olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor. Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor. Onlar cevaben: ‘Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor.’ diyorlar. Üstad, talebesinin Kur’ân-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve: ‘Evlâdım! Kur’ân indiği gibi okunmalıdır. Bugünden itibaren sen Kur’ân’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında farzederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.’ tavsiyesinde bulunur. Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur’ân-ı Kerim’i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, ‘Efendim bu gece ancak Kurân-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim’ der. Üstad, ‘Pekâlâ, bu gece de Kur’ân- Kerim’i doğrudan doğruya Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi vesellem) huzurunda okuyor gibi oku!’ emrini verir. Talebe "Kendisine Kur’ân nazil olan Zât’ın huzurundayım, doğru okumalıyım" düşüncesiyle o gece Kur’an’ı daha dikkatli tilavet eder. Ertesi gün üstadına Kur’ân-ı Kerim’in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersinin arttırması gibi, ‘Bugün o emin melek, Cibril’in Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem)’e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!’ der. Talebe ertesi gün: ‘Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.’ der. Üstad son adımı atar: ‘Evlâdım! Şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal’in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki, okuduğunu Allah (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.’ Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: ‘Üstadım, “Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Errahmanirrahim. Mâliki yevmi’d-dîn” dedim. Ama “İyyake na’büdü” demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü “Sadece Sana kulluk yaparım” diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O’nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca ‘iyyake na’büdü’yü aşamadım.’ der."

Hafız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahade ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle, “Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı’nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim.” diye konuşur.

Bu menkıbeyi nakletmekle "Bu ölçüler içinde Kur’an’ı okumuyor veya okuyamıyorsanız onu okumayın!" demek istemiyorum. Fakat şu da unutulmaması gereken bir hakikat ki ruhumuzda inkılâplar meydana getirmeyen Kur’an’ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez. Biz Kur’anla değişebilmeli, O’nun ufkuna yönelebilmeli, O’nu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki O da esrarını sinelerimize boşaltsın.

Keşke çeşitli vesilelerle bir araya gelindiğinde çok değil bir on dakika bu işe ayrılsa; ağzı düzgün bir kişi talimde bulunsa; bilenler bilmeyenlere talim etse; birebir mukabele şeklinde Kur’an okunsa.

Kıvam Problemi

Herkul | | KIRIK TESTI

Bundan 50-60 yıl önce, bugüne kıyasla alabildiğine az sayıdaki insanın peygamberane bir azimle bu milletin geleceği için -Allah’ın izniyle- yaptıkları şeyler, bugün milyonlara varan insanın yaptıklarıyla mukayese edilmeyecek kadar büyük ve azametli idi. Gördüğüm şu ki, sonrakilerin çalışmalarında öncekilerde var olan canlılık, heyecan ve helecan yok. Gerçi sun’i bir canlılık var; var ama debisi çok dar ve sığ. Sadece bazı yerlerde sun’i su birikintileri göze çarpıyor. Bu da bana göre günümüz müslümanındaki "kıvam problemi"ni gösteriyor.

Bence günümüz müslümanlarının oturup bir kere daha kıvamlarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Ben mevcud kıvamla bir yere varılacağına çok inanamıyorum: Duruşlarda ciddiyetsizlik var; iyi örnek olunamıyor; tevarüs edilecek genel ahlâk lâubalice. Mesela, günümüz anne babalarında çocukların dikkatini çekecek, çocukları cezbedecek bir manâ, bir mehabet yok. Aksine duruş bozukluğu var ve ciddiyetsizlik diz boyu! Ananın babanın namazı-niyazı, sözleri çocuklara bir şey ilham edemiyor. Kısacası fertlerde olduğu gibi ailede de kıvam problemi var. Daha önce "kültür müslümanı" tabirini kullanmıştım. İsterseniz burada da "görenek müslümanı" diyelim. Görenek müslümanlığıyla derin olunması, kıvamın yakalanması mümkün değildir. Derinlik, derinden tevarüs eder. Bugün ise mat ve solgun bir tevarüs söz konusu. İnsanın şöyle diyesi geliyor; "Sen kendine merhamet etmiyorsun, hiç olmazsa çocukların için ciddiyete yönel de onlara merhamet et." Aksi takdirde onlar yakın bir gelecekte şekil değiştirip farklılaşacaklar.

İlk tercih baştan kolaydır ama o işi devam ettirebilmek çok zordur. İnsanın bir arı gibi her gün çiçek çiçek dolaşıp kovanını balla doldurması lazım. Her gün yeni bal yapması, bunun için de her gün ayrı bir çiçeğe konması gerek. Yoksa o güne kadar yaptığı balı yer bitirir ve elinde hiçbir şey kalmaz. Bunun için insan dini her gün yeni duyuyormuşçasına yaşayabilmeli, her gün yeni bir imana ulaşabilmelidir. Evliya, asfiya, mukarrabin bu sırrı çok iyi kavramış; kavramış ve ona göre bir hayat yaşamışlardır. İmam Şazeli, Nakşibendi, İmam Rabbani her gün ayrı ve farklı ufuklara açılmazlarsa, elde ettikleri makamlarda durmalarının zor olacağını biliyorlardı ve o makamın hakkını veriyorlardı.

Evet, kendinizi iman adına sürekli besleme ve sürekli rehabilite etmelisiniz. Ciğerinize aldığınız oksijen gibi devamlı yeni ve taze hava peşinde koşmalısınız. "Ben biliyorum bu meseleyi" diyerek kitaba bağlı kalırsanız ve amelde sürekli derinleşmezseniz sonunda elinizdeki mevcudu da yer bitirirsiniz. Bu iş, sürekli yenilenmek ve kaybederim korkusuyla tir tir titremek istiyor. Onun için Rabb’e teveccühte inkıta olmamalıdır.

Bir de nefsin tabiatında var olan sürekli mazeretler üretme ve onlara sığınma tavrından kaçınılmalıdır. İnsan mazerete sığınmak yerine ne yapıp edip cürmü kendinden bilmeli, dahası buna kendini inandırmalıdır. Herkes acz ve fakr yolcusu olmalı ve Allah’ın acziyet ve fakriyete şefkatle teveccüh edeceğinin şuurunda bulunmalıdır. Bu çeşit bir i’mal-i fikir engin bir şefkate kavuşmanın ilk adımıdır. Evet, eğer siz soluduğunuz havada, içtiğiniz suda, yediğiniz yemekte acz ve fakrınızı hissediyorsanız, o engin şefkat kaynağından taşıp taşıp gelen nimetlere şükürle hamdetmiş olursunuz. Bir başka tabirle; "Biz hem aciziz hem de fakir. Bunları bize bir şefkat sahibi ihsan etmekte…" diyebiliyor ve bunu vicdanınızda duyabiliyorsanız şükürle O’na yönelmişsiniz demektir. Bugünün insanının pek çoğunun arzettiğim bu hususta problemleri var: Allah’ın engin şefkat ve merhametinin tezahürü olan şeyleri kendilerinden biliyorlar. Öyleyse biz de bu problemli insanlara dem ve damarlarına dokundurmadan söz konusu ettiğimiz şefkat esintilerini hissettirme, ve onları tefekküre salabilmenin gayreti içinde olmalıyız.

Ve bunlara bağlı son husus; bugün İslam dünyası kendi içinde renk atmış, matlaşmış ve köhnemiş bir görüntü sergiliyor ve yıllardır bunun sıkıntısını çekiyor. Ferdî planda müslümanlığı yaşayanlar var ama topyekün şuurlu bir İslam Dünyası yok. Bu durumun düzelmesi için bir Hazreti Musa, bir Hazreti Harun gibi uğraşmak lazım. Aksine dışta kalır, bu yapının düzelmesi, salaha ermesi için bir gayrette bulunmaz, "bana ne" der gibisinden tavırlar içine girerseniz sizi hasım gören dünya tarafından bütün bütün dışlanırsınız ve kendi sonunuzu hazırlarsınız.

Bu çağ bencilliğe açık bir çağ, materyalist düşünce İslam Dünyası’nı işgal etmiş. Kimseyi inkisara ve ye’se sevk etmemeli bu söylediklerim; sevk etmemeli ama bu durumun üzüntüsünü de duyup bir an önce kendimize çeki düzen vermeye başlamalıyız. Heyecansızlık ve duyarsızlık çarpar bizleri sonra. İnsan bu tablo karşısında bence en azından şu civanmertliği yapmalıdır: Ellerini Rabbine kaldırmalı ve "Allah’ım günahlarımdan dolayı beni mahvetsen bile, ümmet-i Muhammed’i mahvetme!" diye dua etmeli ve kendinden, çoluk çocuğundan ziyade ümmet-i Muhammed’in felâhını gönülden istemelidir; istemelidir ki mevcut perişaniyet ve derbederlik karşısında ızdırap duyduğunu izhar etmiş olsun.

Evet, yaşamak için değil, yaşatmak için yaşama bir manâ taşır. Yoksa abes yer işgal eder ve bu dünyada boşu boşuna gölge yaparsınız. İnsanlığa bir faydamız yoksa bu dünyada ne diye duracağız ki? Bizim bu dünyadaki tavrımız askerin askerlik müddetince kışlada durması gibi olmalı; olmalı ve yaşadığı sürece de vazifesini eksiksiz yerine getirmeli. Vicdanına sık sık bakmalı, kendini sorgulamalı ve sormalı kendine; "Ben ne için duruyorum burada? Acaba beni bu dünyada tutan çoluk-çocuk mu, mal-mülk mü, makam-mansıp mı? Yoksa Rabbim adına ruhumun heykelini dikmek mi?!"

Yitirilen Yürek

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazan hayatınızın gayesi edindiğiniz, hayat programınızı ona göre ayarladığınız meselelerle alakalı ciddi denebilecek ölçülerde problemlerle karşı karşıya kalıyor ve hemen gerekli tavrı alıyorsunuz. Ama bazan oluyor ki sizin o problemlere bakış açınız ve duruşunuzla en yakın çevrenizdeki insanların bakışı ve duruşu arasında seradan süreyyaya kadar fark oluyor. Siz geceyi gündüze katıp o problemlere çözüm ararken etrafınızda hiç beyin sancısı yaşamayan, sen ağlarken gülebilen insanları görüyor; görüyor ve kahroluyorsunuz. "Neden böyle yaparlar, neden böyle düşünürler?" diye kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz.

Aslında hepimiz imtihan oluyoruz. Duyarlılığımız ile de duyarsızlığımız ile de. Asıl beni bu düşüncelere iten problemlere gelince onlar, kaderin hükmünü icra ettiği yolda ya çözüme kavuşuyor ya da çözümsüzlüğe mahkum oluyor. Evet, her şey O’nun elinde: Zaman O’nun elinde, mekan O’nun elinde ve hüküm sadece O’na ait. Olan ve olmayan her şey O’nun meşietinin eseri. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler.

Evet, bazan öyle hadiselerle karşılaşıyorum ki "Kolum kopsaydı da bunu duymasaydım!" "Allah benim canımı alsaydı da bunu görmeseydim!" diyorum. Belki bazılarınıza garip gelir ama ben bunu derken çok rahatım. Çünkü  benim dünyada bulunuş gayem bu. Dert edindiğim şeylerde bir tıkanıklık olduktan sonra ben yaşamışım-yaşamamışım, yatmışım-kalkmışım, sıhhatliymişim-hastaymışım hiç umrumda değil. Zira ne kadar küçük olursa olsun tıkanıklıkları yakın veya uzak gelecekte bozgunlara sebebiyet verebilecek şeyler olarak görüyorum ben.

Bozgun

Bozgun deyip geçmeyin. Bir milletin kaderini değiştirir bozgunlar. Mesela Viyana önlerinde yaşadığımız bozgun. Kaç defa kendi kendime söylenmişimdir; "Keşke! Viyana’da Osmanlı’ya bozgunu yaşatan askerlerin hepsi Merzifonlu ile beraber kollarını-kanatlarını verselerdi, lime lime doğransalardı da Türk milletini bozgun ile tanıştırmasalardı; ona bozguna uğrama nedir duyurmasalardı o askerler." Çünkü o vakte kadar bu millet bozgun nedir bilmiyordu. Çanakkale’dekiler gibi davranmalıydılar: "Mermim yok, topum yok ama süngüm var, tüfeğimin dipçiği var ya!" demeliydiler. Zira böyle kader-denk noktalarında "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" felsefesi ile hareket edilir. Ama ne Merzifonlu ne de askerler bu feraseti gösteremediler.

Bence, günümüzde karşı karşıya kaldığımız problemlere küçük veya büyük, bugün veya yarın bu türlü bozgunlara öncülük edecek şeyler olarak bakmalı ve ona göre tavır almalı. Onların çözümü uğrunda her şeyi göze alacak bir yüreğe sahip olmalı. Yoksa bana göre o yüreği taşımamalı. Zira o yürek değil, bir et parçasından ibarettir.

Bana diyebilirsiniz burada; "Bu türlü oldukça sert sayılabilecek şekilde insanları sorgulamaya hakkın var mı?" İtiraf edeyim ki bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama ben kendi ölçümü ortaya koyuyor, o ölçümle yaşamaya gayret ediyor ve onu sizinle paylaşmak istiyorum. Daha önce söylediğim gibi dert edindiğim şeylerin ötesinde başka türlü düşüncelere yer vermeyen bir inancım, kanaatim ve felsefem var. Bu felsefe benim benliğime hakim ve tabir caizse benliğimi o yönlendiriyor. Beynimdeki nöronlar, kalbim, hislerim.. hepsi de onun emrinde. Gözümde başka bir sevda yok yani.

Bir misal vereyim; benim babama, anneme ne kadar büyük saygım olduğunu herkes bilir. Mevizeler hariç babamın yanında konuştuğum cümleler sayılıdır. Doğru veya yanlış ama yetiştiğim muhitteki babaya saygının gereği olarak yaptım ben bunu. Babamın da annemin de gölgelerine ayağımı basmamışımdır.  Fakat dert edindiğim meselelere ait bir tıkanıklık karşısında annemin-babamın şahsi dertleri ve üzüntüleri bana çok küçük gelir.

Ne Yapmalı?

Bu açıdan varlık gayesi olarak belirlediğiniz şeyleri duyma, hissetme çok önemlidir. Vatanım, milletim, devletim, dinim ve insanlık adına bir şey yapabiliyorsam, dünyada yaşamamın bir anlamı vardır, yoksa "abes yaşıyorum" demeli, diyebilmeli insan. İşte bu felsefeye sahip olduğum için belki bu türlü sorgulamalar içine giriyorum.

 "Her şey O’nun elinde. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler." dedim yukarıda. Bu doğru, ama bu demek değildir ki sebeplere hiç riayet etmeyelim, atasözünde ifade edildiği gibi; “Saldım çayıra, mevlam kayıra!” felsefesi ile hareket edelim. Elbette hayır. Çünkü insanlar akıllarının erdiği, güçlerinin yettiği kadarıyla sebeplere riayet etmekle mükelleftirler. Bir başka ifade ile; ne kadarına akılları eriyor ve ne kadarına güçleri yetiyorsa o kadarını kullanmakla mükelleftirler. Aklının erdiği, gücünün yettiği sahada sebepleri kullanmamışsa insan sorumlu olur.

Ama burada ben bir açmazla karşı karşıyayım: Acaba insanlar problemlerin çözümü için hakikaten güçlerinin yettiği, akıllarının erdiği bütün sebepleri kullandılar mı? Eğer kullanmadılarsa iki vebali var bunun. Bir; Allah’ın sebepleri vaz’ ediş hikmetine aykırı hareket ediyorlar. İki, akidemiz açısından sebeplere riyayet etmeme cebriliktir ki bunun dalalet olduğunda şüphe yok. Bundan dolayı "Şunu da yapabilirdik, bunu da yapabilirdik" dendiğinde sebeplere tam anlamıyla riayet etmediğimiz kanaati hasıl oluyor bende. Şahsi, küçük meselelerimize kafalarımızı zorladığımız, onlara çareler aradığımız kadar,  bu meselelere çare bulmak için beyin sancısı yaşamadığımız ortaya çıkıyor. Halbuki burada hiçbir şeyi fevt etmemek, arkada "keşke" diyecek bir boşluk bırakmamak lazım.

Hasılı, şu soruyu sormalı herkes kendine: Nerede ve nasıl bir problem olursa olsun, onu çözüme kavuşturmak için adeta burnumdan kan gelircesine bütün gayretimi ortaya koydum mu? Bu içtihat mahallinde vazifemi yaptım mı? Malum "içtihad" insanın takatını sonuna kadar kullanması demektir. "İçtihad" kelimesi "cühd" kökünden gelir. Anlamı itibariyle "cühd" ise "cehd" gibi sadece maddi gücü kullanmayı değil malik olduğu his, duygu, düşünce gibi insanın manevi cephesinde bulunan her şeyi içine alır.

Bu fasılda zikredilebilecek üçüncü husus duadır. Bir müslümanın en güçlü, en vurucu özelliği Allah’a olan teveccühü, tazarruu ve niyazıdır.  Rabbisi karşısında kusurlarını idrak etmesi, nefsini sorgulaması ve kendini istiğfara salmasıdır. Kur’an; "Mâ esâbeke min musîbetin febimâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr." buyuruyor. Yani; “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin bir çoğunu affeder.” (Şura, 30) Demek başımıza musibet televvünlü ne gelirse gelsin bu bizim kendi elimizle yaptığımız şeylerden dolayıdır. Burada en önemli nokta insanın kendini problemlerin kaynağı görmesidir. Çünkü bir insan; "Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı." demiyor, hadiselere bu perspektiften bakmıyor, bakamıyorsa Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz. Onun için bir yerde falso olduğunda oradakiler bu falsoyu kendi günahlarına bağlayacak kadar basiretli davranmalılar; davranmalılar ve hemen ellerindeki en önemli koza yani duaya, tazarruya, niyaza koşmalılar.

Evet, yapılan işlerin ahenkli gidebilmesi, meyelân-ı hayrın (hayırlara meyil) sürekli güçlendirilmesi için her işin başında, ortasında, sonunda Cenab-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak şarttır. Belki bu çerçevede hayatının yarısı münacaatla geçmelidir.  Mevcud çıkmazlar, açmazlar, problemler karşısında "Benim yüzümden oldu" deyip sabahlara kadar başını secdeye koyup tevbe ve istiğfar etmek icab eder. Bir gün yetmezse ertesi gün bir daha, ertesi gün bir daha…

Bütün bunlar hiç yapılmıyor mu? Yapılmıyor dersem suizan etmiş olurum. Ama yapılıyor demeye de cesaret edemiyorum; edemiyorum çünkü inandırıcı bir tablo göremiyorum. Genel tavırlar yapılıyor hissini uyarmıyor üzerimde. Aslında bunu daha geniş açıdan ele aldığımda alem-i İslam için de aynı şeyi düşünüyorum ben.

Gördüğünüz gibi benim derdim, açmazlarım, problemlerim, en yakınımdan İslam alemine uzanan çizgide yakın ve uzak çevrem karşısındaki mülahazalarım, düşüncelerim, endişelerim bunlar. Suizanna girmemeye çalışarak meselenin içinden sıyrılmaya çalışıyorum. Ye’se kapılmıyorum. Etrafıma hep ümid neşideleri, ümid kasideleri söylüyorum. Fakat beri taraftan da bu düşünce ve endişelerden kendimi alamıyorum.

Yeis Yok

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Akif böyle söylemiş, ben de aynı şeyleri  söylesem rencide olur musunuz:

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.

……….

Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir"

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

……….

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Hasılı; "Benim yüzümden oldu" diyecek yürekli insanlar istiyor. Kaf dağının arkasında Ankâ kuşuna bir şey olmuş; "benim yüzümden oldu" diyecek. Oysa ki ne Kaf dağı var, ne de Ankâ. Bu, müslümanların yitirdiği yürektir.

İslam Dünyasında Hal Boşluğu

Herkul | | KIRIK TESTI

Lafla hiç bir mesele halledilmez. Eğer halledilseydi, münafıkların baş döndürücü laflarıyla şimdiye kadar çözülmemiş bir problem kalmazdı. İslam dünyasında hal boşluğu var. İnananlar, inanmış insan tavrını aksettirmiyor. Zelzeleye maruz kalmış zemin gibi çok büyük çöküntüler var bu sahada. “Ben müslümanım ama keyfimce yaşarım” anlayışı ile dindar olunamaz. Müslümanlık böyle laubalice bir hayat tarzını kaldırmaz. Din insanı şekillendirsin, bir kalıba soksun, onun hayatına çeki düzen versin diye gelmiştir yoksa insan dini keyfince şekillendirsin diye değil.

Cerbeze ile İlim Olmaz

1400 senedir yaşanmakta olan ve bugünlere kadar gelen bir din var. İnsan meşhur olacağım düşüncesi ve beklentisi ile kalkıp bu din ile oynamamalı. Orijinalite yapmak istiyorsa o kişi gitsin başka sahalarda yapsın o işi. Cerbeze ile ilim olmaz ki! 1400 senedir yasayan ve yaşanan bir dini cerbeze ile tahrip etmeye kalkmak bu dine yapılacak en büyük yanlışlıktır.

Dinî Hayat ve Ciddiyet

Çocuklar hayatımızın fotoğrafı gibidir. Öyleyse onlara ona göre poz vermek lazım. Nasıl olmalarını istiyorsak onlara öyle gözükmeliyiz. Mesela namaz, müslüman için vazgeçilmez, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamaz bir ibadettir. Onun için çocukları namaza alıştırma şuur altı beslenme döneminde başlamalıdır. 4 yaşından itibaren namaz kılıyormuş gibi yatıp kalkmalı, tabiatlarının bir yanı haline getirilmeye başlanmalıdır. İlerleyen yaşlarda o “Namazsız olacağıma öleyim daha iyi!” diyecek hale gelmeli veya böyle düşününceye kadar telkine devam edilmelidir.

Yahudilere bakın, yaz-kış demeden çok küçük yaşlarda çocuklarını alıp her Cumartesi adeta merasime götürür gibi sinagoga götürüyorlar. Biz ise bunu ancak bayramdan bayrama yapıyoruz. Onlar dinî giyim-kuşam tarzlarından da hiç taviz vermiyorlar. Uçak yolculukları dahil caiz damgası olmayan yiyecekleri yemiyorlar. Kendi değerlerine olan ihlas ve samimiyetlerinden dolayı da Allah bu dünyada onları mükafatlandırıyor.

Bizde ise maalesef bu ölçüde bir ciddiyet yok. Oldukça zayıfız bu konularda. Bir ürkeklik, bir çekingenlik var. Halbuki dinimizi değişik surlarla tahkimat altına alıp korumamız gerekir. Farzlar, vacibler, sünnetler, müstehablar, menduplar bu hususta iç ve dış sur hükmündedir. Mecbur olmadıktan sonra katiyen taviz verilmemeli, dinî değerleri koruma ve yaşama konusunda çok ciddi ve kararlı olunmalıdır.

Burada Abdullah b. Mübarek’in bir sözünü hatırlatmak isterim; “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise marifetten mahrum kalmaktır.”

Bu akibete uğramamak için müslüman dini hayata hayat kılmakta ciddi ve kararlı olmalıdır. Kimse mensubu bulunduğu dinden dolayı utanmamalı. Seyahatlarda namaz kılmaktan, Kur’an okumaktan utanmamalı. Biz, biz olarak kaldığımız sürece başkalarının içinde bulunursak bir şey ifade edebiliriz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir. Halbuki din bizim her şeyimizdir. Hem dünyamız hem de ukbamızdır. Hayatımız onunla denge kazanır, onunla şekil bulur. Hayat onunla doğru okunur. Bizi hayatla bütünleştirecek olan odur.

Salih Amellere Güvenmeme

Cennete girme doğrudan doğruya Allah’ın elinde olan bir şeydir. Hiçbir kimse amelleriyle cennete giremez; giremez çünkü cennete sadece Allah’ın fazlı ve rahmeti ile girilir. Kur’an’da va’d-i ilahi var, zerre miktar hayırlı amel yapan onun karşılığını alır. Evet, cehenneme girse bile görür onun karşılığını. Bu noktada zerre kadar dahi olsa imanın çok önemli yeri vardır. Zira onsuz cennete girme zordur. Yalnız onun salih amelle geliştirilmesi gerekir.

Bu arada bazen büyük gibi gördüğümüz ibadetlerin içine karıştırdığımız küçük şeyler onu büyük olmaktan çıkarır, hatta ahirette başımıza bela eder. Mesela, gayet sığ, gevşek, laubali şekilde namaz kılar; kılar ama yorgunluğuyla kalır. Hayır işlerinde kullanılsın diye maddi imkanlarını akıtır; akıtır ama gayesi başkalarının kendisi hakkında; “Bak ne cömert insan” demeleridir. Onlardan alkış ve takdir bekler. Halbuki bu insanın cehenneme giden yolunu kolaylaştırır.

Bu sebeple iman, duygu, düşünce, heyecan açısından sürekli canlı kalmaya bakmalıdır. Dini semadan yeni inmiş gibi, sahabenin içinde yeni yaşanıyormuş gibi, hep yepyeni bulma gayreti içinde olmalıdır. Hayallerini bile fısk u fücura kapalı tutabilenler hep böylesine yeni kalmasını becerebilenlerdir. Bunlardır Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem) huzurundaki insibağa mazhar olanlar. Bunlardır rüyalarında dahi olsa O’nun nazarına, teveccühüne muhatap olma arayışı içinde olanlar.

Günümüz müslümanların çok büyük bir avantajı var aslında, eğer değerlendirebilirlerse. Hiçbirimiz Efendimiz’i (sallallahü aleyhi vesellem) görmedik, Kur’an’ın gökten inişine şahid olmadık ama sanki görmüş, sanki şahid olmuş gibi inanıyoruz. İşte bu öylesine büyük bir avantajdır ki eğer iyi değerlendirilebilirsek İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu ahir zamanda dine sahip çıkacak “kardeşler” arasında olabiliriz. Müslümanlık adına gurbetin yaşandığı günümüzde bundan daha büyük müjde mi olur?

Teslimiyet ve Hürriyet

İlahi varidattan uzak, dini temellerden yoksun düşünceler insanı dünyeviliğe iter. Başına gelen hadiseleri değerlendirirken mesela inanç perspektifinden bakmıyor/bakamıyorsa “Şöyle olsaydı, böyle olmalıydı, neden böyle sonuçlandı…” der, kendini yer bitirir. Ama Allah’a iman, kadere teslimiyet, takdire inkıyat ile aynı hadiselere baksa elde edeceği netice farklı olur. Evet insan gerçek hürriyete kavuşmak istiyorsa O’na ve O’ndan gelen herşeye teslim olmalıdır. Teslimiyetten uzak ruhlar, ölü vücutlar gibidir. Cesetten farkı yoktur onların. Bu sebeple insan O’nunla irtibatını bir ney gibi sürekli seslendirebilmeli, inleyebilmelidir. Mülahazalarında hep O olmalı, hep O’nu düşünmeli, her işini O’nun rızası istikametinde yapmalı veya en azından o gayret içinde olmalıdır. Evet, insan az dahi olsa bu hakikata inansa, inanın ne burada ne de ötede kaybetmez.

Askerlik Çok Önemlidir

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Askerlik mesleği için “Millî seciyemizin önemli bir rüknüdür” değerlendirmesinde bulunuyorsunuz. Bir başka yerde de “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” diyorsunuz. Günümüzdeki ordu-iktidar ilişkileri, Irak’a asker gönderme ve benzeri konular etrafında cereyan eden tartışmalar da nazara alındığında hala aynı düşüncelere sahip misiniz?

Cevap: Mutlak ve genel anlamda askeriyeyi, temsil ettiği hakikat itibariyle mazi ruhu veya şuuru ya da millet ruhu veya millet şuuru diye adlandırabiliriz. Yıllardan beri artık sabitleşen, adeta şuur altı müktesabatım haline gelen düşüncelerim içinde “medrese-tekye-kışla” sacayağının -ki bir milleti millet yapan dinamiklerin hepsini içine alır bu üçgen- önemli bir parçası olan askeriye, yeri başka bir şeyle dolmayan/doldurulamayan bir konuma ve role sahiptir. Bunu alternatifi olmayan bir kurum şeklinde de ele alabilirsiniz. Evet, nasıl bir dönemler tekye İslam’ın ruh ve gönül hayatını temsil ve tedris etmiş ve medrese, pozitif ve dinî ilimleri sırtlanmışsa, kışla da, iç dünyada disiplin, dış dünyada da açılım ve her türlü tehlikeye karşı devleti, milleti, millî ruh ve düşünceyi muhafaza etme vazifesini üstlenmiştir. Kışlanın asırlar boyu yapageldiği bu hizmetler onu milletin karakteri ile bütünleştirmiştir. Zaten başka türlüsü de düşünülemezdi; zira o bu milletin bağrından çıkan bir kurumdu. İşte bu düşünceler bana yıllar önce sizin soruda işaret ettiğiniz cümleyi söyletmişti: “Askerlik mesleği, millî seciyemizin önemli bir rüknüdür.”

O günden bugüne söz konusu düşüncemi değiştirmeme neden olacak hiçbir şey olmadı; dolayısıyla şimdi de farklı düşünmüyorum. Bakın, bu millet tarihte çeşitli devletler kurarken onu adeta bir orta direk yapmış, devletini, devlet düşüncesini, devlet sistemini onun etrafında kurmuştur. Kışla, kendisini temsil edenlerin adil olduğu dönemlerde sadece iç dünyaya değil, dış dünyaya da hatta o günün şartları hesaba alınarak ifade edilecek olursa bütün dünyaya adalet dağıtmış, devletler muvazenesinde adaletin yegane temsilcisi olmuştur. İşte bu durum millî kabulün zeminini oluşturmuş ve kışla-millet bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Bugün birileri şu ya da bu sebeple kışladan, kışla düşüncesinden kaçıyorsa söz konusu millî kabulün ve milli şuurun farkında değiller. Veya şöyle de diyebilirsiniz; genlerinin yani militarist bir geçmişten geldiklerinin farkında değiller. Bugün yüzümüzü ak, alnımızı açık eden şanlı tarihimizin, askerlerin omuzlarında bayraklaştığını unutmuşlar. Şahsen ben onların bu kaçışlarını gafletlerine veriyorum. Bunu kendi millî kimliğinden, millî şuurundan kaçma seklinde değerlendiriyorum.

Burada bana, “her şey güllük gülistanlık mı, hiç menfiler ve menfilikler yok mu?” diyebilirsiniz. Uzak ve yakın geçmişimize ait bir sürü örneği de peşi peşine sıralayıp yukarıdaki düşüncelerimden dolayı beni sorgulayabilirsiniz. Ama ben bu çerçeveye girecek örnekleri özel anlamda ele almanın gerekliliğine inanıyorum. Parçalardaki yanlışlıkların bütüne ve genele mal edilmesini doğru bulmuyorum. Toptancılık anlayışına karşıyım sizin anlayacağınız. Çünkü her kurumda, her zaman genel yapıyı, genel gidişatı zorlayan, genelin aksine kendine bir yön belirleyen ve dolayısıyla ferdî düşünen, ferdî hareket eden insanlar çıkmıştır, şimdi de çıkıyordur, gelecekte de çıkacaktır. Fakat bunlar bu milletin bağrından çıkmış bir kurum hakkında genel ve menfi bir hükme varmayı haklı kılmaz. Zira birbirinden ayrı meseleler bunlar.

Şimdi Askere Çağrılsam Seve Seve Giderim

Fıtratım itibarıyla bende bazı şeylere karşı hassasiyet çok fazladır. Yaratılışımdan kaynaklanan bu duyarlılığımdan dolayı baskıya ve tahakküme hiç tahammülüm yoktur mesela. Aslında böylesi bir fıtratın askeriyenin genel geçer kaideleri ile kolayca uyum sağlaması oldukça zordur. Çünkü askeriyenin niçinini, nedenini ve hikmetini kavraması zor, yer yer imkansız kaide ve uygulamaları vardır. Sözü geçen kaideleri aklî ve mantıkî ölçülerde bir yere oturtmak ancak bilge kişilerin veya askerî alanda uzman olanların işidir. İsterseniz bunu halk arasında söylenen mesel ile izah edelim: Şeytanın aklı her şeye erdiği halde askerliğe bir türlü ermemiş. Anlayamamış, kavrayamamış onu. Dolayısıyla âteşîn bir fıtratın, hayatının en delikanlı döneminde bu yapı ile uyum sağlaması çok zordur.

Bunlara, yirmi yaşında bir genç de olsa sahip olduğu inanç; inanç ağırlıklı o güne kadar almış olduğu eğitim ve öğretim; akıl, mantık ve hikmet telakkisi ve hepsinin ötesinde hayat felsefesi ve yaşama şeklini ilave ederseniz bu gencin askeriye ile ortak paydası neredeyse yok denecek kadar azdır.

Ama bütün bu gerçeklere rağmen ben askerlik sürem içinde hiçbir şeye itiraz etmedim, hiç şikayette bulunmadım. Zor gelmedi diyemem ama hiç yılmadım, küsmedim, darılmadım. Bir vaaz sonrası komutanım terhisime bir ay kala beni yanına çağırdı ve “Seni terhis ediyorum” dedi; dedi ama ben sevindiğimi hatırlamıyorum.

27 Mayıs sonrasının o çok sıkıntılı dönemlerine rast gelmişti askerlik zamanım. Şiddet, hiddet, öfke… ne ararsan var. Komuta kademelerinde el değiştirmeler oluyor. Mamak’ta iken farkında olmadan Talat Aydemir’in askeri oluyorsunuz. Yedek subay okulu radyo evini teslim almak için harekete geçiyor. Harp okulu bir yönüyle yedek subay okulu ile müşterek hareket ediyor. Karda-kışta günlerce nöbet bekliyorsunuz. Bazı subaylar muhalif subayları teslim alıyor. Üzerinizde uçaklar uçuyor, hem de bombardıman niyetiyle. Eğer teslim olmazsak bombardıman yapacaklar. Tüfeklerinizin mekanizmalarını alıyorlar. Hasılı sıkıntı üzerine sıkıntı. Bütün bunlara rağmen ben asker ocağından şikayette bulunmadım. Aksine orayı adeta bir laboratuvar gibi gördüm. Her gün farklı yerler keşfettim, farklı dünyalara açıldım, farklı insanlar tanıdım. Ben o kudsi ocakta öğrendiğim şeyleri, elde ettiğim tecrübeyi ne ailede ne okulda öğrenemezdim. Sokakta öğrenmem zaten imkansızdı. Ama kışlada insan ister istemez bir kalıba giriyor. Umumi bir yerde, bir çok insanla beraber kalıyorsunuz. Yüzde yüz düşüncenize ters, anlayışınıza ters insanlarla birlikte oluyorsunuz. Dinleneceğiniz zaman birileri kalkıp bağırıp-çağırıyor, hopluyor-zıplıyor. Aslında bütün bunlar insanı rahatsız edici faktörler. Fakat ben o günden bugüne rahatsızlık izi bırakmış hiçbir şey hatırlamıyorum, sanki güllük-gülistanlık bir yerde yaşamışım gibi…

İşte onun için demiştim “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” diye. Yine de diyorum: altmış altı yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar koşa koşa giderim asker ocağına. Sadece bir ricada bulunurum; o da şu: “Kalbimin üç damarı tıkalı. Onu zorlayacak emirler vermeyin. Marş-marş demeyin mesela. Yat-kalk diyerek yormayın. Ama 25 kişilik koğuşlarda, ranzalarda yatmaya gelince seve seve. Bin kişinin yemek yediği gürültülü yemekhanelerde yemek yemeye âmenna.” Ruh hâletim benim bu ve bunu ifade etmeyi kendi hesabıma bir borç biliyorum.

Bu düşüncelerimi dile getirmemin sebebi merak edilebilir. Bazen insanın içinde bulunduğu konum bazı şeyleri söylemeye mecbur ediyor: Bu inancını, bakış açını, düşüncelerini, yorumlarını söylemelisin diyor. Eğer senin gözünün içine bakan dünya kadar insan varsa, sana göre tavır alacaklarsa düşüncelerini kendine saklamanın ne anlamı olabilir ki? Onun için kutsal bildiğim bir müessese hakkındaki düşüncelerimi ifade etmem yadırganmamalı. Askere giderken hacca, umreye gidiyor gibi gidilmeli. Tıpkı Osmanlılar gibi. Bazı dönemlerde Osmanlılar umreye de hacca da gitmemişler; gitmemişler zira İslam Aleminin karakolculuğunu yapmışlar. Bir çok mütefekkir; “Alem-i İslam’ın şimalinde Türk milleti olmasaydı bugün yeryüzünde İslam olmazdı.” diyor.

Yeri gelmişken istidradî bir düşüncemi arzedeyim; bedelli askerlik peşinde olmayı -halk tabiriyle- askerlikten kaytarma olarak yorumluyorum. Şu kadar var ki devlet bir taraftan ekonomik sıkıntılarını aşmak, bir taraftan ihtiyaç fazlası gençleri eritmek düşüncesi ile bedelli askerliğe evet diyorsa ona bir şey demem, bunlar devlete ait işlerdir, karışmam. Fakat gençlerimizin bedelli peşinde koşmasını istiskal ediyorum, içimde bu düşünceye ve böyle düşünenlere karşı rahatsızlık duyuyorum. Bizim zamanımızda en az iki seneydi askerlik. Ve biz arımızla, namusumuzla o iki seneyi doya doya yudumluyorduk. Bundan kaçmamak lazım. Askerlikten kaçmak ruhta dalâlete işaret eder. Önceden belirttiğim gibi bu durum milli şuurun, milli ruhun farkında olunmadığını, bu milletin üç temel unsurundan birinin hafife alındığını gösterir. Bu benim felsefem. İster kabul edin, ister etmeyin.

Yurt Dışına Asker Gönderme

Irak’a asker gönderme meselesine gelince. Bunlar sivil irade ile askerlerin birlikte oturup karar vereceği şeyler. Ama genel manada şunları söyleyebilirim; temenni demek belki daha uygun bu sözlerim için; eğer devletimiz devletler muvazenesinde önemli bir konumda bulunsaydı, günümüzde Amerika’nın üstlendiği rolü üstlense/üstlenebilseydi, yeryüzünde hakkaniyetin takipçisi, mazlum milletlerin kendisine sığındığı bir melce, mağdurlar için bir sera olsaydı, zaten askerimiz aktif askerlik yapma mecburiyetindeydi. Bir başka tabirle hadiseler onu aktif asker olmaya zorlayacak, dünyanın dört bir yanında değişik haksızlıklara müdahale edecekti. Osmanlı’nın bir zamanlar yaptığını yapacaktı. Malum Osmanlı, tarihi boyunca sulh ve sükûnetin, adalet ve hakkaniyetin temsilcisi ve muhafızı olmuş, zulmü engellemiş, tağallübe karşı çıkmış, tahakküme baş kaldırmıştı.

Ama devletimiz bu konumunu kaybetmiştir ve buna parelel olarak askerimiz de malesef o güçte değildir şu anda. Bununla beraber son zamanlarda sadece Güneydoğu’da memleket içi asayişin teminiyle alakalı mini müdahalelerimiz oldu. Ama esas Türk askerinin genel misyonu -hatırlatma bana düşmez- dünyadaki genel dengesizlikler ve ahenksizlikler karşısında sorumluluk duygusu içinde davranmaktır. Fakat bunu da yaparken usulünce yapmak çok önemlidir. Zira bazı şeyler konjonktüreldir. Şartlar belirler nasıl davranılacağını. Onun için iyi düşünmek, devleti ve milleti maceraya atmamak gerekir; gerekir çünkü bu maceraların acı ve ağır faturalarını hep birlikte ödüyoruz. Bana göre İttihatçıların devleti yıkmakla neticelenecek şekilde kalkıp Rusların donanmasına bomba atıp Birinci Cihan Harbine girmemize sebebiyet vermesi bir maceradır. Bazı küçük yanlışlıklarla Balkan ve 93 Harbine girmemiz de maceradır. Bu maceraların bedellerini bizler aradan geçen onca seneye rağmen hala ödemeye devam ediyoruz. Dolayısıyla bugünkü ve yarınki nesilleri ile bütün bir millete fatura edilecek, onun yakın ve uzak sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel geleceğini etkileyecek bu gibi önemli hususlarda devletin sivil-asker hemen her kademesindeki kurumlar çok sıkı iş birliği yapmalı, sıcak dirsek teması halinde bulunmalı, askeri tabirle yanaşık düzen içinde pozisyon almalı ve daha dikkatli, daha temkinli bir biçimde karar vermelidirler.

Asker (Çağ ve Nesil, “Asker”, Haziran 1979)

Askerlik yüksek bir pâyedir, Hakk’ın katında da, halkın katında da… Ona denk yüce bir topluluk ve gördüğü vazifeye denk yüksek bir vazife yoktur şu fânî âlemde. Yüklendiği iş itibâriyle, zaman onda başkalaşır, muammalaşır ve bir sır haline gelir. Saati seneler sayılır askerin.. talimiyle, terbiyesiyle ve serhat boylarında nöbetiyle geçirdiği saati.

***

Onu vatanın bekçisi diye anlatırlar. Bence, ona topyekûn mukaddeslerin; mâzînin, harsın, hürriyet ve emniyetin en emîn muhâfızı demek daha uygun olacaktır. Zira, endişelerimiz ancak, onun mevcudiyetiyle zâil olur. Huzursuzluğumuz onun türkü ve haykırışlarıyla huzura ve emniyete inkılâb eder.

***

Milletlerin ölüş ve dirilişinde büyük tesiri vardır askerin. Bütün kaynaşmalar, huzursuzluklar ve nihayet yıkılışlar, hep onun kendinde olmadığı zamanlara rastlar. Bütün bir irfana eriş, kendine geliş ve diriliş ise, onun zinde ve canlı olduğu günlerde görülür. Çağlayanlar gibi akıp akıp gittiği, tepeleri düz, ovaları bereketli kıldığı günlerde…

Peygamberane azim

Herkul | | KIRIK TESTI

İçinde bulunmaya gayret ettiğiniz, yolunda yürümeye çalıştığınız yolda niyetinizde hep “O” olursa, masmavi renge bürünmüş Cennet’e ait büyüleyici kokuları geçtiğiniz her güzergâha yayarsınız. Evet, mü’minin niyeti çok önemlidir. Niyet, sıradan işleri ibadet haline getirdiği gibi, o gerektiği gibi muhafaza edilmediği zaman ibadetler ibadet olmaktan çıkar. Bozuk bir niyetle namazın çehresini burada kirletirseniz, orada karşınıza hortlak gibi, gulyabani gibi bir şey çıkar. Öte yandan Allah Resulününkine (sallallahu aleyhi vesellem) benzeyen yatış şeklinin bile ibadet olduğunu belirtmiyor mu İslam uleması?

Niyet bu kadar önemli olunca, sürekli Allah’la, sürekli i’la-yı kelimetullahla oturup kalkmanız sizi çok aşkın kılar. İşin aslı, kendini O’na, O’nun adının yüceltilmesine kilitleyenlerin belki de öyle çok derin mülahazaları, derinlemesine bir ibadet u taatleri de yoktur ama sürekli bir teveccüh içinde bulunma niyet ve gayretleridir onları aşkın kılan. Bu öyle bir debi kazandırır ki onlara, artık kişi yerken, içerken, yatarken, kalkarken hep “Bu hakikatları nasıl anlatırım!” derdi ve ızdırabıyla yaşar ki bu Cenab-ı Hakk’a sunulan en büyük duadır.

Peygamberlerin peygamberliği malum. Peygamberlik Allah’ın takdiri. Ama neden bizler de Onlar gibi olmayalım, onların yaptığını yapmayalım. Peygamberane bir azimle peygamberce bir cehd içinde olabiliriz. Eğer ruhumuzdaki yabancı hülyaları ruhumuzdan söküp atabilirsek, bizler de peygamberane mülahazalar içinde ızdırap insanı olabiliriz. İslamî heyecanı hayatımızın her karesinde duyabiliriz. Böyle bir ızdırabı duymanın zor olmadığı kanaatındayım.

Bir de Allah bazılarına “vüd” (sevgi) vaz’ ediyor. Kime el atsa hemen kıvama eriyor. Bu kimbilir belki de Allah’ın bize bir fırsat verdiğinin şahididir. Öyleyse vakit fevt etmeden bizden beklenen şeyleri yerine getirmeliyiz.

Bu yolda yürürken önümüze bazen engeller çıkabilir. Birileri önünüze çıkıp size zarar vermek isteyebilir ama peygamberlere de birçok engeller çıkmamış mıdır? Öyleyse bunu hayatın ve bu yolun bir realitesi olarak kabullenmek lazım.

Bir de toprağa atılan her tohum çıkmaz. Bazılarını kuşlar yer, bazıları çürür gider. Öyleyse himmetini ali tutup elindeki bütün tohumları bir an önce toprağa gömmeye bakmalısın. Şöyle olsun böyle olsun deyip gözünü neticeye dikme, Allah’la pazarlıktır ve yanlıştır. Vazifemizi yapıp neticeyi O’nun takdirine bırakmak gerektir.

Süreklilik

Amelî hayatımızda önemli olan her işi Allah görüyor gibi ve hiç ara vermeden kusursuz ve arızasız yapmadır. İman işin nazarî yanıdır ve nazarî iman insanı bir yere kadar götürür. Bir insan kırk sabah namazını cemaatle kılarsa Allahın onun kalbinde bir çerağ tutuşturacağını söyler tasavvuf erbabı. Ama bu neticeyi elde etmek nazarî imanla değil amelî imanla olur. Daha da önemlisi o amelî imanın “Allah görüyor” mülahazasına bağlı olarak yerine getirilmesiyle olur.

Allah’a yönelmenin, yönelebilmenin, daimî huzurda olduğunu hissetmenin elbette çeşitleri ve dereceleri vardır. Bunların en büyüğü sebepleri hiç nazara almadan sebepler üstü bir teveccühle Allah’a yönelebilmektir. Bizler o ufka ulaşabilmenin sırlı anahtarını ne yapıp edip elde etmeliyiz, onu elde edebilmek için de ısrarlı olmalıyız. Bunun en kestirme yollarından biri namazlarımızı tadil-i erkanla, hakkını vererek kılmak ve arkasından kamil manada tesbihatımızı yapıp elleri Rabb’e kaldırmaktır.

Yalnız burada niyetin çok önemli bir yeri vardır. Spor yapma amacıyla kılınan namazda “spor yapma” bir niyettir ama bu niyet namazı namaz olmaktan çıkarır, niyetteki gibi gerçekten spor yapar. Kahraman desinler, beni görsün ve alkışlasınlar diye yapılan amellerde bunlar niyettir ama insan böyle bir niyetle cehenneme yuvarlanır. Gördüğünüz gibi kendini bir hiç bilme, sıfırlayabilme, her şeyi O’na verme sürekli mücadele istiyor. Evet, O’nun lütufları sağnak sağnak üzerimize yağıyor. Önemli olan bu lütuf ve ihsanları âriye görmek, emanetçi olduğunun şuurunda bulunabilmek ve her şeyi asıl sahibine verebilmektir.

Ayrıca, O’nun vaz’ ettiği kurallara bağlılık ve teslimiyetin ayrı bir yeri vardır. Bir insan çok koşturur ve çok yorulur ama O’nun için değilse, O’nun koyduğu sınırlar içinde değilse, bütün koşuşturmalar ve uykusuz kalmalar bir yorgunluktan ibaret kalır. Her şeyi en iyi Yaratan bilir. Yaratanın emirlerine riayet etmeli ki bir yere varılabilsin.

Büyük Türkiye Hayali

Ülkem ve onun geleceği adına çok ciddi endişelerim var ama ümidimde hiçbir eksiklik yok. Endişelerim hemen herkesin gözü önünde cereyan eden hadiselerden kaynaklanıyor. Bu milletin istikrarına birileri sürekli çomak sokuyor; sokuyor çünkü siyasi, ekonomik, kültürel alanlarda istikrara kavuşmuş güçlü bir ülke olmamızı istemiyorlar.

Bunun yanında bir de doğrudan dine düşmanlık yapanlar var. Dindar insanların ülkeleri ve ülkelerin geleceği adına yaptıkları bütün gayretleri baltalamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kötülüğe mahkum olmuşlar adeta. Kötülükten başka hiçbir şey düşünemiyorlar. Kötülüğe öylesine kilitlenmişler ki alıp onları Cennet’e koysanız “Sizin elinizle cennete girmeyiz” diyecek kadar şartlılar dindar insanlara ve yaptıklarına. Bununla beraber inanan insanlar bu ülkede her şeye rağmen olumlu düşünmek, müsbet hareket etmek ve sabırla mukabelede bulunmak mecburiyetindedir. Büyük Türkiye’ye giden yol buradan geçer.

Evet, bu millet tarih boyunca özellikle kendi coğrafyasında cereyan eden olaylar karşısında hiç bu kadar zaaf ve acz yaşamamış, tarihin hiçbir döneminde bu kadar devre dışında bırakılmamıştır. Bu onur kırıcı durum bazılarının hiç umurunda değil; değil zira tek amaçları kendi statüleri, maddi-manevi çıkarları.

Şanlı mazimizde ihraz ettiğimiz konumu tekrar elde etmek zaman ister, sabır ister, azim ve gayret ister, çatlayıncaya kadar doğru yolda, doğru metodlarla koşmak ister. Onun için kötülükten başka bir şey düşünmeyenlere bile Büyük Türkiye olmanın hatırına ve milletimizin indirildiği tahtın hatırına sabırlı olup katlanmasını bilmek lazım.

Takıntılar

Dinimiz adına problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde bazılarının küçük küçük meselelere takılıp olmayacak beklentilere girmelerine, bunların kavgalarını vermelerine bir türlü mana veremiyorum. Bence kamil mü’min şöyle düşünmeli; “Karşımda öyle dehşetli bir yangın var ki bu felâket karşısında gerekirse eşimin adını bile unutmalıyım.”

Evet, bana çok dokunuyor, inanan insanların bu yangını, bu felâketi görememeleri. Yangın etrafı sarmışken her meseleyi kalkıp kendilerine bağlamaları, çadırın orta direği gibi görmeleri, beklentilere takılıp kalmaları, başkalarına hayat hakkı tanımamaları bana çok ama çok dokunuyor. Bundan dolayı olsa gerek beklentimiz ölçüsünde inayet olmuyor, bereket kesiliyor.

Bana göre inanan insanlarda ciddi ölçüde mantık, his ve düşünce inhirafı var. O’nun icraatına karşı sorgulayıcı tavır almayı başka nasıl izah ederiz ki? Kendimize göre kesip biçmeleri, hükümler verip insanların işlerini bitirmelerini nasıl izah ederiz? İşin Sahib-i hakikisini ve O’nun takdirini hep göz ardı ediyoruz gibi geliyor bana. İhtimal içine düştüğümüz bugünkü duruma müstahak oluşumuzun nedeni de bu.

Bir dönemde Osmanlı cepheyi bırakarak rahat ve rehavete girmişti. Fatih ve Yavuz gibi ön cephede yer almayıp, ölmeyi göze almayanlar/alamayanlar askerin önüne geçemeyenler saraylarda yan gelip yatmayı tercih etmişlerdi. Halbuki kahramanlık cephede, serhat boylarında olur, sarayda değil. Cepheyi tercih etmeyenler kahraman değil bâği olurlar. Kuvvetlerini kullandığı yerde bâğilik yapar, zalim ve gaddar olur. Zayıf olduğu dönemlerde de sünepeleşir, zelil ve rezil olurlar.

İnananlar takıntılarını bir kenara bırakıp maddi-manevi bütün güçlerini bugün meyyit olan bir milleti ihya etmeye sarfetmeliler. Mesleğine aşık bir hekim heyecanıyla yapmalılar bunu. Ölü bedeni diriltme gayreti içinde bulunmalılar. Aksi takdirde cesedin üzerinde akrepler cirit atar, kargalar, akbabalar, kartallar etrafta uçuşur.

Saffet ve Diriliş

Herkul | | KIRIK TESTI

İnanan her insan, inancının gereklerini yerine getirse, inancı kadar insan olsa, inancı ölçüsünde bir duruşta bulunsa sadece İslam dünyasında değil dünyanın her yerinde ciddi degişiklikler olur. Evet, İslam dünyası olarak bizler bir kere daha inhitat (gerileme) dönemi yaşıyoruz. Daha önceleri de yaşadık biz böylesi dönemleri ama inananların samimi gayretleri ile idbarımız ikbale döndü. O devrelerde ümitlerimize fer verecek, insanları iyiye, güzele, doğruya yönlendirecek kâmet-i bâlâlar vardı insanların önünde. Onlar kendi kapasiteleri ölçüsünde hizmette bulundular, toplumu yeniden aşıladılar, kurumaya yüz tutmuş yerleri budadılar, yeni fidanlar diktiler. Ancak hemen ilâve edelim, bunların hiçbiri ilk asırda olduğu gibi bir çağlayana dönüşmedi. Belki Osmanlı’yı müstesna sayabiliriz; fakat o da kâmil anlamda ancak bir buçuk asır devam etti, ondan sonra o da duraklama ve inhitata girdi.

İlk saffet dönemi üç asır kadar sürdü. İrtidat hadiseleri, kendi akıl, mantık ve hissiyatlarını Kur’an’ın önünde tutan felsefî ve kelâmî ekollerin çıkışları, hilâfetin saltanata dönüşmesi gibi olumsuzluklar sürecinde yaşanan kanlı hâdiselere rağmen o ilk saffet varlığını bir yönüyle üç-üç buçuk asır, diğer yönüyle beş asra yakın bir süre devam ettirdi. Fitne dönemlerinde, onca iç ve dış gaileleri göğüsleme hengâmında bile o saffet dönemi doğurganlığını muhafaza etti. Ancak Hicri 5. asrı takip eden yıllarda doğurganlık durdu. Zaman zaman yeni doğumlar olsa, yeni sürgünler çıksa da bu sosyologların ifade ettigi gibi bir yönüyle anomali doğumlar ve sürgünlerdi. Çünkü belli bir yaştan sonra sıhhatli doğum olmaz. Kaderin cilvesidir bu, onu değiştirmeye gücümüz yetmez.

Ancak bizler yine aynı kader inancımızın uzantısı olarak meselelere sebepler planında yaklaşarak yeniden bir dirilişe ermenin yollarını aramak ve bu yolda hiç durmadan yürümek zorundayız, tıpkı seleflerimiz gibi. Bu yolda olmanın, iç ve dış saffete erebilmenin bir takım şartları var elbette: Yaşatma uğruna yaşamadan vazgeçme, rehavetin kıskacına düşmeme, zevk u sefaya dalmama gibi. Ev, araba, makam, mansıp hiç olmasın mı? diyebilirsiniz. Olsun, ama bunlar kat’iyen tâli derecede kalmalı, asıl gayeden uzaklaştırmamalı bizleri. Yoksa gün gelir bu isteklerin önünü almazsınız, kendi ruhunuzdan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya doğru yürürsünüz. Ve yine bir gün gelir bu istekler azgın bir güç olarak karşınıza çıkar ve yer bitirir sizi.

Osmanlı’yı görmez misiniz? O koca devleti tenperverlik, rahat tutkusu yıkmıştır aslında. Padişah artık orduların önünde değildir. “Padişahlar cephede savaşmazlar; savaşmazlar çünkü onlar ölürse devlet çöker” anlayışı hakim olmuştur. Kadavralaşma dönemine ait utandıran fotoğraflardır aslında bunlar. Halbuki Osman Gazi’den Murad Hüdavendigâr’a, Yıldırım’dan Yavuz’a, Kanuni’ye kadar herkes cephede, askerinin, ordusunun önündedir.

Her neyse, bu hamur çok su götürür. İç ve dış saffete ermek ciddi irade, nihayetsiz sabır gücü, bitme tükenme bilmeyen enerji ve O’nun rızası haricinde her şeyi elinin tersi ile itmeyi gerektirir. Mevlâ muînimiz ola.

İNANÇTA DERİNLİK

Mü’minler olarak çok iyi inanmak, inandığımız şeyleri içte duymak ve hissetmek, bunları başkalarına duyurmak, kendimizi saydam bir varlık gibi yapıp, nereden bakılırsak  bakılalım hep O’nu göstermek zorundayız. Bir başka tabirle memur olduğumuz şeyleri harfiyen yerine getirirken kendimizi tamamen O’na adamamız ve O’nda fani olmamız gerekmektedir. Nasıl ki bazı ruh insanları Uhud’u, Hazreti Hamza’yı anlatırken o çetin savaşı kendisi yaşar ve Hamza olur; aynen bunun gibi O’ndan bahsederken yine O’ndan akıp gelen engin dalgalar ile gönlümüzü buluşturabilmeliyiz ki inandırıcı olabilelim.

Müslümanlık sadece ilim değildir, o hayattır. Yaşana yaşana fertle ve toplumla bütünleşir. Zaten inancını bu ölçüde yaşayarak tabiatlarının derinliği haline getirebilenler bu seviyeye ulaşır, uluhiyet hakikatine yeni pencerelerle açılma fırsatını bulurlar.

Evet, imanın nazarî buuddan amelî buuda yükseltilmesi hem dünya hem de ukba hayatımız adına çok önemlidir. Bunu başarabildiğimiz takdirde iman bizim hayatımızın her karesine girmiş demektir, aksi halde eğer ameller yerine getirilirken bu inanç derinliği hissedilmezse hem inanç, hem de amelî yönden nifak başlar ve gün gelir insan -Allah korusun- münafık olur.

Öte yandan bunu duyup, tatmakla iş bitmiyor, hiç durmadan mücedeleye devam gerekir. Zira bu makam veya hal, insanı gurur, kibir ve ucba sürükleyebilir ki bu inananları yeniden nazarî iman seviyesine düşürür. Mukarrebîne bakın; onların âdeta her zaman uluhiyet tecellilerine doğrudan muhatap olduğunu görürsünüz; görürsünüz ama onlarda ucbdan, kibirden, gururdan eser yoktur. “Biz hiçbir şey yapamadık” derler, yürekleri ağızlarına gelir ve sürekli bu hal üzere yaşarlar. Kendilerini Allah’a doğru yükselen yarış pistinde hissederler bunlar. Hiçbir şeyden sarsılmazlar; sarsılmazlar çünkü nazarî imanları amelî imanla sağlam bir blokaja oturmuştur. İşte asıl ulaşılması gereken hedef de budur.

İnanması gerektiği ölçüde inanmamış/inanamamış, amelî zafiyet içinde bocalayanlara, tabir-i diğerle düşe kalka yürüyenlere gelince; belli ölçüde nefsanîliğin ve şeytanîliğin inhiraflarından kurtulmuş olsalar da iman benliklerine tam anlamıyla sinmemiştir bunların. İğreti bir elbise gibidir iman üzerlerinde. İmanını amelle benliğine sindiremeyenler hiç kimseye hiçbir şey veremez. Bu durumdan kurtulmak için insan maddî beslenmesine dikkat ettiği gibi manevî beslenmesine de dikkat etmelidir. Kendini hiç boşluğa salmamalı, hayatında hiçbir gedik bırakmamalıdır. Bununla beraber kaldıramayacağı yüklerin altına da girmemeli, tekellüflü şeylerle uğraşmamalı, beşerî taraflarını zorlamamalıdır. Hiç ara vermeden sürekli oruç tutma, namaz kılma ve dünyadan tamamen elini eteğini çekme de ayrı bir dengesizliktir. Unutmayın, tabiata ters hareket etmek tahribat getirir.

Allah bizi insan eyleye. İnsan söylediğinin iki mislini kendi yapmalı ki kalbi bir bam teli gibi ses versin. Ritmi bozmamalı ki söylediği her kelime, kelime-i tayyibe olsun. Aklı, mantığı, muhakemesi, şuuru, kalbi, latife-i Rabbaniyesi sürekli canlı olmalı ki bu yükü götürebilsin. Yoksa atiyye ile matiyye arasında bir uygunluk yok demektir. Bu uygunluk olmayınca da insan ömür boyu çabalar da bir arpa boyu yol alamaz.

HATA YAPANLARIN EN HAYIRLISI

Her insan bilerek veya bilmeyerek hata yapar. Tabiatında var hata yapma çünkü insanoğlunun. Onun için kimse bu mevzuda kendine güvenmesin, düşenleri hor ve hakir görmesin. Unutmayın hata edenlerin en hayırlısı “Estağfirullah Ya Rabbi! Bir daha yapmam.” diyenlerdir.

DÜZ İNSAN

Sanki alacaklı imiş gibi Allah’a kulluk yapanlar var müslümanlar arasında. Halbuki ne kadar kulluk yaparsak yapalım yine de borçluyuz biz Cenab-ı Hakk’a. Bu vartaya düşmemek için en salim yol düz insan olmaktır. “Rabbim Allah ve Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem) gibi bir Efendim var. Yeter de artar bile bana.” cümlesi ile ifade edilebilecek hakikate gönülden iman etme düz insan olmanın göstergelerinden sayılabilir.

Mebde’de yenilik, Münteha’da derinlik

Herkul | | KIRIK TESTI

Hemen her hareket, her cereyan mebde’de saflığı ve duruluğuyla, müntehada da kemmî derinlikleriyle tarih boyunca tekerrür edegelmiştir. Sahabi saflığı ve duruluğu bu çizgide gösterilebilecek en iyi misaldir. İslam tarihinin ilerleyen dönemlerinde hemen her alanda tecdid hareketleri olmuştur ama ne devlet yapısı ne mektep-medrese sistemi ne de değişik düşünce ekolleri bakımından İslam’ın o ilk dönemine ait saffet ve duruluk yakalanamamıştır. Belki gönül hayatının yoğun olarak yaşandığı tekke ve zaviyelerde kısmen bu saffet duyulmuş olabilir.

Mebde’de insanlar içtenlik ve candanlıklarından olsa gerek genelde boşluklarının farkındadırlar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvenmezler, dayanmazlar, onlara bağlı olarak iş görmezler. Boşluklarını sadece Cenab-ı Hakk’ın nâmütenahi kudreti ve kuvvetiyle doldurmaya çalışırlar. Kudreti Nâmütenahi’ye sonsuz itimatları, güvenleri vardır. Bu birinci husus…

İki, din adına her şeyi başta duyuyor olmanın orjinalitesi vardır onlarda: Yenidir her şey onlar için; meselâ Kur’an yenidir. Dolayısıyla o yenilik bir şekilde onların hayatına akseder. Eski düşünceler, inançlar bu yenilik karşısında nakavt olmuştur. Artık farklı bir hayat yorumuna, dünyaya değişik bir bakış açısına sahiptirler. Her şeye o gözlükle bakarlar. Allah’ın kainat düzeninde kendisini bu şekilde ifade ettiğini ilk defa duyar ve hissederler. “Bak biz bunları hiç düşünmemiştik.” der ve kendilerinden geçerler. Sonra da uzun zaman bu duyuş ve hissedişin neşvesini yaşarlar.

Üçüncü husus insibağdır. Değişik vesilelerle arzettiğim bu insibağ, Huzur-u Risalet-penâhî’de oturanların ancak anlayabileceği, hissedebileceği ve hakiki manâ ve muhtevasıyla yine ancak onların anlatabileceği bir keyfiyettir. Ona ister mücerred huzurda bulunma deyin, ister teveccüh deyin, isterseniz nazar deyin -ki bu daha ziyade sofilerin iç ve vicdani sezişlerinin karşılığıdır ve bana uygun gelen manâ da budur- bugünkü müslümanların mahrum olduğu bir özelliktir bu.

Hâsılı, mebde’deki insanlar her an bir mâide-i semaviyenin yere konduğuna şahit olur, kabiliyetleri nisbetinde o sofradan istifade ederler ve o istifadelerini hemen tavırlarına aksettirirler. Yerinde bir teşbih olur mu bilemiyorum ama hani kurgu bilimlerde birisi bir şey yiyor ve hemen ardından birden mahiyet değişikliğine uğruyor, aynen öyle bu semavî mâideye el uzatan herkes birden bire iç yapısı itibariyle bir mahiyet değişikliğine uğruyor, potansiyel insan olmadan hakiki insan olmaya yükseliyor; duyguları ve düşünceleri inkişaf ediyor.

Meseleye bu zaviyeden bakınca mebde’deki insanlar çok şanslı; şanslı çünkü hemen her gün o güne kadar bilmedikleri, akıl ve vicdanlarının da reddedemeyeceği, orjinal ve sürpriz şeylerle karşı karşıya kalıyorlar. Meselâ semadan bir haberin gelmesi, süpriz bir hadise onlara göre. Biz halâ sırrını kavramış değiliz; bizim gibi etten kemikten bir insanın semalar ötesi, ötelerin de ötesi varlıklarla münasebete geçmesini, bir yönüyle kelam teatisinde bulunmasını; “şöyle dedim – şöyle dedi, şöyle istedim – şöyle cevap verdi” demesi. Bunları anlayabilmiş değiliz henüz.

Şöyle düşünün, o güne kadar ne sözlerinde, ne tavırlarında, ne de davranışlarında, olduğunun dışında bir şey görmedikleri bir insan, Allah hakkında diyor ki; “O isimleri ve sıfatlarıyla muhattır, Zatıyla ihata edilemez. Bu sebeple O’nun âsârını düşünün, ef’âli üzerinde i’mal-i fikir edin ama Zât’ı hususunda düşünmeyin. Çünkü mütenahi bir varlık Nâmütenâhi’yi idrak edemez.” Bunlar, uluhiyet meselesine put ve putperestlik persektifinden bakmış insanlar için o kadar orjinal şeyler ki. Hatta tek başına bir “nâmütenahi” sözü bile fevkalade orjinal onlar için.

“Allah’ın binlerce ismi vardır. Bu binlere binler daha ilave etsek ve ardından O’nu yad etsek yine O’nun namına bir şey söylemiş olamayız.” Meselâ bunun lâl-i güher-i Nebevî’den bir söz olduğunu, onların önlerine inciler, mercanlar gibi saçıldığını hayal edin. Gören gözleri kamaşır, başları döner onların. Ben şahsen cahiliyye yaşamamış insanların bu sözlerdeki orjinalliği sezeceğine ihtimal vermiyorum.

Bir başka örnek de ezandır. Ezan onların bildikleri kelimelerden oluşuyor ama o kelimeler böylesine yerli yerinde hiç ifade edilmemiş. “Allaaaahu Ekber – Allah büyüktür, büyüklük O’na mahsustur. Şehadet ederim ki O, Ma’bûd-u bi’l-hak ve Maksûd-u bi’l-istihkaktır.” Öyle bir yenilik ki bu, işte bu yenilik onların ruhlarına siniyor; siniyor ve bu mülahazalarla camiye koşuyorlar.

Bu defa camide imamın arkasında yeni, esrarengiz şeyler duyuyor ve hissediyorlar. Tahiyyat öyle, selâm öyle. Tabir caizse her gün semadan bir sofra-i cedide iniyor, o sofradan istifade ediyor, yepyeni, ter-ü taze hislerle, fevkalâde zinde ruhlarla, yeniliğe doymuş, ülfetten fersah fersah uzak bir hâletle evlerine dönüyorlar. Ve bu vetire burada bitmiyor, hiç son bulmuyor. Ertesi gün yine semavî yepyeni sofralar onları bekliyor.

Bakın Ümmü Eymen Validemiz’e; Hazreti Üsame’nin annesi, Rasullullah’ın hizmetini gören mübarek bir kadın. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ahirete irtihalinden sonra Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer onu ziyarete gidiyorlar. Görüyorlar ki Ümmü Eymen ağlıyor. Allah Rasülü’nün (sallallahü aleyhi vesellem) vefatından dolayı ağladığını zannedip teselli etmeye başlıyorlar. Ümmü Eymen onların sözünü keserek diyor ki; “O’nun vefatıyla vahiy kesildi, vahyin bereketinden mahrum kaldık, ben ona ağlıyorum.” Basiretli kadın… Şimdi her gün, her zaman önünüze inen böyle bir sofranın kesilmesine nasıl ağlamayacaksınız ki?

İnsibağa gelince; peygamberlik daire-i kudsiyesine mahsus bir şey o. Bu yüzden onun kendi ulviyet ve enginliği içinde kabullenilmesi; müteal (aşkın) olduğunun, dolayısıyla ulaşılmazlığının idrakinde olunması gerektiğine inanıyorum. Bununla beraber şunu ilave edelim; peygamber olmayan insanların da insibağları vardır. Meselâ, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Zeynelabidin Hazretleri.. hemen hepsinin huzurunun kendine göre bir insibağı vardır. Ebu Hanife Hazretlerinin ya da Bediüzzaman’ın huzurunda oturma imkanı olsaydı, huzurun insana ifaza ettiği insibağın, sizin çehrenize uhrevîlik adına çaldığı boyanın ne demek olduğunu, sizi uhrevîlik adına nasıl plâstize ettiğini görecektiniz, duyacaktınız. İç aleminizde meydana gelen değişikler itibarıyla belki de kendi kendinize hayranlık duyacaktınız.

Evet mebde’ye geri dönelim. Bana göre her mebde’de aynı şey vardır. Bundan 80 yıl öncesini düşünün. İslam yeni bir ses ve solukla, yeni bir felsefe ve mantıkla anlatılmaya başlanmış. İnsanlar birilerinin etrafında hâlelenmis. Sahabe misal ak alınlı, aydınlık yüzlü, gönül insanları hayatlarını koymuş bu işe. İleriye matuf şahısları adına değil ama din adına bir kısım beklentileri olmuş.

“Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ, 

Hem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâm’a.”

“Ümit var olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.”

gibi sözler onların beklentilerini körüklemiş. Bir beklenti, bir ümit cemaatı olmuşlar. Müjdesini, bişaretini aldıkları “Allah’ın adının her tarafa duyurulması” hakikatı adına her gün güneşin doğuşuyla farklı şeyler hissetmişler. Bir katrede, bir reşhada beklentilerini görmeye, hissetmeye, küçükte büyüğü okumaya çalışmış, basit sözlerde büyük manâlar aramışlar. Büyüklüğü ve kerameti kendilerine ait, küçük mev’izeleri bile büyük hâle getirmişler. Onların ruh hâletlerini iyi bir psikolog değerlendirseydi veya mahir bir psikiyatrist psikanaliz yapsaydı ruh portrelerini elvan elvan ortaya çıkartırdı. Başlarındaki zat vefat edince kimi inanamamış; kimileri de onda sonra, yalancı dahi olsa çiçek açan her dikenli gülün arkasından koşmuşlar.

Fakat herkes de böyle yapmamış. Allah’ın yüce ve yüksek adının bütün dünyaya duyurulması beklentisi ve ümidi içinde olan bazıları bu uğurda vazife bildikleri şeyleri dur-durak bilmeden yapmaya devam etmişler. Meselâ, “bir yerde birisi vaaz ediyormuş” diye her hafta çok uzaklardan, kilometrelerce yolu kat ederek o camiye koşanlar olmuş. Konuşan şahıs değilmiş önemli olan onlar için. “Bizim arkadaşlardan birisi varmış, vaaz ediyormuş, genç biriymiş” deyip adeta nefes almaya gelmişler oraya. Şahsen ben Kestane Pazarı Camii’nin avlusunu öyle görürdüm: Öğle namazı biterdi de İkindiye kadar sarmaş-dolaş olma bitmezdi. Birbirlerine sarılırlar, el sıkışırlar ve hasret giderirlerdi adeta. Ben de o tahta kulübeme çekilir, penceresinden temaşâ ederdim bu manzarayı. Bana da yeter ve artardı bu. Mebde’de çalınan ve hemen tutan bir boya gibiydi bu manzara. Bir de bunun yanında bir boşalma zemini teşkil ederdi orası. O günkü insanlar belli bir derinliğe açılmaya hazırlardı. Ufukları derindi. Büyük şeylere dilbesteydiler. Yüksek mefkureleri vardı. Her hareket, her kıpırdayıştan kendilerine göre çok büyük bir anlamlar çıkarıyorlardı.

Ayrı bir husus; güzellik paylaşması olurdu camide. Bakışlardaki anlamlılık bana çok tesir ederdi. Bazan o anlamlı bakışlar, tabir caizse bir matkap gibi içimi oyan o bakışlar bana daha önce plânlamadığım çok şeyleri söylettirirdi. Adeta “Şunu da de, bunu da söyle” der gibi yüzüme bakarlardı. Tamamen onlara ait ve yine tamamen o döneme ait bir hususiyetti bu.

Bu sözlerim yadırganmamalı. Siz de bir yerde, yeni bir ruh ve heyecanla ciddi bir sorumluluk yüklenirseniz, Kaf dağından daha ağır mesuliyetleri omuzlarsanız, yeniliği iliklerinize kadar duyarsanız, yeniliği duyan insanlarla yüz yüze gelirseniz, her gün birisine bir şey anlatma aşk, iştiyak ve şevkiyle canlı kalırsanız, “Acaba bu insanın gönlüne nasıl aksam, bir ışık olsam da kalbine damlasam!” mülahazaları ile sabahlar ve akşamlarsanız, siz de böyle olursunuz.

Bu sözlerde bugünü tahkir yok. Çünkü bazı şeyler ancak onları meydana getiren şartların bütününün bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Bu külliyet ve tamamiyet yoksa bu seviyeye ulaşmanız imkansızdır. Nağmeleri sûzişîn, size elli defa konuşmasını öğretecek bir adamı alır kürsüye korsunuz, zaman öyle bir zaman, zemin öyle bir zemin, cemaat öyle bir cemaat değilse ve onlar öyle bir beklenti içinde değillerse hiçbir şey olmaz; olmaz çünkü balansı yapılmamış kalbler, hafife alıcı bakışlar, beklentisiz ruhlar kürsüdekinin ağzına-diline fermuar vurmuştur. Dediğim gibi kimseyi ne tahkir ne de tezyif var burada. Sadece şartların bütünüyle meydana gelemeyebileceğini anlatmaya çalışıyorum. Eğer bu bir vaizin kerameti olsaydı dün yaptığını bugün de yapar, olur biterdi.

Şimdi günümüzün şartlarına göre yeni yollar bulmak gerekiyor. Belki bugüne kadar bildiğimiz sabâyı, hicazı, rast’ı değiştirmemiz, kimbilir belki de günümüz insanının genel hissiyatını nazar-ı itibara alacak mürekkep makamlar bulmamız gerekiyor. Genelin zevkine hitap eden enstrümanlar ve farklı sesler kullanmamız gerekiyor. Ama bunları fantezi için değil, içinde yaşadığımız zamanın çocuğu, tasavvufçuların ifadesiyle “ibnüzzaman” olma şuuru içinde beklentiler ufkuna ulaşmak için yapmamız gerekiyor.

Hasılı, yeni zeminler arayın.. aşk u şevkinizi bileyin.. Cenab-ı Hak’la münasebetinizi yeniden gözden geçirin.. bütün dünyevilikleri kafanızdan sökün atın. “Yâ Rabbi! Yeni bir sesle burada Seni bir de biz duyurmak istiyoruz!” deyin. Bakalım nasıl olacak.!

İman Yolu

Herkul | | KIRIK TESTI

İman bir duyma, bir hissetme meselesidir. Her insanın seviyesine göre farklı bir iç ihsastır o. O olmayınca insanın başka şeylere kapı açması düşünülemez. Mesela, kalbi Allah sevgisi ile tam anlamıyla dolu olan birisinin başka şeylere karşı nefret hissi kalmaz. Bir başka ifade ile Allah aşkı yer bitirir onu. Üstad’ın Otuz İkinci Sözde dediği gibi; “Bazıları ism-i Vedûd’a mazhar olur. Felek mest, kamer mest, nücûm mest, serâser âlem mest..” Her şey mest olur yani, her şeye öyle bakar. Her şeyi ama her şeyi O’ndan ötürü öper, koklar ve sever. İnanmayana bile “Keşke inansa” der ama bu durumu bir yönüyle de takdir eder; “Senin mührün” der ve hikmet avcılığı yapar.Ama kalpte O’na karşı olan sevgi bağları koparsa başkalarına karşı da kopar. Artık başkaları ile olan münasebetleri tamamen menfaat-ı dünyeviye ve cismaniyyeye yönelik hale gelir. Bunlar ise çok zayıf bağlardır.

Bence her şeyin O’na bağlanması ve O’nun delice sevilmesi çok önemlidir. Bunun icin bakış açısının buna göre ayarlanması, her fırsatın bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Mesela, “acz u fakr”… Bu perspektiften kainata, eşyaya ve hadiselere bakan bir insan o acziyet ve zaafiyet icinde O’nun engin şefkatini görür. Bu onu Allah’a karşı alakaya sevkeder. Âfâk ve enfüste O’nun âyâtını tefekkür eder, marifeti artar. Kendi iktidar ve kapasitesini aşan onca işlere bakar, “her şeyin arkasında O var” der.

Hüsnüzan

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlâk-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında:”Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca bence yahşi bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu cennetiyle sevindirir.” Evet, Hazreti Ömer gibi bir insan bile; “Dünyaya girdiğim gibi çıkmayı ümid ederim” diyorsa herkesin başkaları hakkında düşüncelerini ve tavırlarını iyi ayarlaması lazım. Ne Cennet hâzini olalım, ne Cehennem zebanisi: Ne Cehennem’e insanları sokmaya çalışıyor gibi tavır alalım, ne de Cennet’e sevk ediyor gibi davranalım.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen duada bulunmalıyız. Bazen hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek ilgili kişilerin eliyle tokat yeme de mukadderdir. Mesela ben arkadaşlar arasında birisi iyi görünüyor, tavır ve tutumu samimi geliyorsa önce ona hüsnüzan beslemiş, fakat hemen ardından şöyle diyerek Allah’a yönelmişimdir: “Ya Rabbi! Sen varken hüküm bana düşmez. Ben bu kulun hakkında hüsnüzan ediyorum, bu mevzuda beni yalancı çıkarma!”

Evet, nazik bir mesele bu. Dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır; “İnsan sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler belli bir noktaya gelir ki Cennet’le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir iş karıştırır ve Cehennem’i boylar.” Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.

Zaruriyat ve Fuzuliyat

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde bir çok şey gibi insanın dünya ve ukba hayatı adına değer vermesi gerekli olan şeyler maalesef olması gereken konumda değil. Her nedense insanlar en çok düşünmeleri gerekli olan şeyleri en az düşünüyor, en önemli şeyleri en sonda bir yere koyuyorlar. Fıkıh Usulü diliyle ifade edilecek olursa, “zaruriyat” gerilerin gerisinde, “hâciyat” onun önünde, “tekmiliyat” ve “tahsiniyat” kadem kadem hâciyatın önünde ve işin en garibi “fuzuliyat” hepsinin önünde. Öte taraftan onlar bu gerçeği fark etmiyor, fark etmeme bir yana yaptıklarına mutlaka bir bahane, bir neden bulup bu düşüncelerini, inançlarını ve onlara bağlı olarak yaptıkları amellerini meşru bir mekana oturtmaya çalışıyorlar.

Halbuki önemli olan Allah’ın öncelikleridir, O’nun bize önem verin dediği şeyleri yine O’nun sıralaması içinde kabullenmedir. Bu sıralamaya önem vermek, Allah’ı tazim demektir. Onun için ayette buyurulur ki; “…Kim Allah’ın şeâirini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takva duygusundandır (yani Allah ile olan irtibatındandır).” (Hac, 22/32). Takva kelimesi “vikâye”den gelir ki bu Allah’ın himayesine sığınma demektir. Demek bu sıralamaya önem vermeme, yerlerini değiştirme Allah’ın himayesinden çıkma manâsını taşır.

Evet, kanaat-i acizanemce biz her şeyi altüst ediyor, kendi heva ve hevesimize bağlıyoruz. Din yine ortada aslî hüviyeti ile duruyor ama bizim bu terk-i mevkilerle (durulması gereken yerleri terketmekle), izhar ettiğimiz dindarlığın murad-ı ilahiye uygun olduğunu söylemek çok zor olsa gerek.

Dinde halk arasında imanın şartları olarak bilinen altı esasa inanmak temeldir. Bu temeller üzerinde fazla teferruata dalınması, aralarında siyah-beyazı yansıtacak ölçüde derin ve farklı yorumlara girilmesi çok doğru değildir. Yalnız bu demek değildir ki farklı yorumlar olmayacak. Hayır, olabilir. Mesela Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı tasavvufçuların bir kısım farklı mütalâaları, hakikî ulûhiyet telakkisine dokunmuyorsa onlar mazur olabilirler. Veya Fahrüddin Râzî ve İmam Gazâlî örneğinde olduğu gibi haşir mevzuunda küçük yorum farklılıkları her zaman olabilir; ancak bir tek şartla: “Temellerin sarsılmaması”. Fakat temel esaslara taalluk ettiği zaman her ne kadar küçük de olsa söz konusu farklılıkları ve tartışmaları bazı ulema dalâlet kategorisi içinde saymışlardır. Çünkü imana müteallik meseleler, nazarî de olsa inanılması, öylece kabul edilmesi lazım gelen şeylerdir. Bunlar olmazsa olmaz hakikatlerdir, yani zaruriyattır.

Hâciyat olan şeylere gelince -ki bunlar bir ölçüde dini siyanet adına dış kale, dış surlar gibi şeylerdir- bunlarda iş biraz daha esnekliğe müsaittir. İnsana geniş sayılabilecek ölçüde düşünme alanı tanınmıştır burada. Meselâ sıfât-ı sübhaniye, esma-i ilahiye mevzuularında, onların hakikatleri ve yeryüzündeki tecellileri adına mütalaada bulunma gibi. Yalnız bu alanda dahi olsa yorumlamalarda bulunurken takınılacak tavır çok önemlidir. Kaldı ki bu tavır ilgili kişinin imanı ile doğrudan alâkalıdır. Biz selef-i salihinden  bırakın bir ayet hakkında yorum yapmayı, o ayete kendini muhatap gördüğü için okuduğu an kendinden geçen ve sonra da farklı mütalâalara kapalı kalıp bir türlü ikna olmayan yüce ruhları biliyoruz. Mesela bunlardan birisi, “Ve in minküm illâ vâridühâ kâne alâ Rabbike hatmen makdiyyâ – Sizden hiç kimse yoktur ki cehenneme varmasın. Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem, 19/71) ayetini okuyunca tir tir titremiş ve ayetin gerisini okuyamamış. Çevresindekiler; “Devamı var bunun” deyip ayeti okumuşlar: “Sümme nüneccillezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ – Sonra Allah’tan korkup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız.” (Meryem, 19/72); ama tavrı değişmemiş. “Ellezîne âmenû ve lem yelbisû îmanehüm bi zulmin ülâike lehümül emnü ve hüm mühtedûn – İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am, 6/82) ayeti söz konusu olduğunda da aynı tavrı sergilemişler çokları: Bu ayeti okuyan sahabeler Efendimiz’e gelmişler ve tahassür içinde “hangimiz zulme bulaşmamıştır ki?” demişlerdir. Zira, zulüm geniş bir kavram. Nefsine zulmetme, mahiyetine zulmetme, zamanına zulmetme, Allahın tayin-takdir buyurduğu hayata zulmetme vs. Haddini bilmemek, ona tecavüz etmek, aşırı gitmek zulmün başka göstergeleri. “Şimdi zalim miyim ben? Aşırı gidiyor muyum? Zalim olmadığıma, aşırı gitmediğime kim teminat verecek?” demişler. Buna karşılık Efendimiz ayetteki zulümden maksadın şirk olduğunu beyan ederek onları rahatlatmıştır.

Kur’an’da Allah’ın azab ve te’dib ile alâkalı ortaya koyduğu meseleler küllî  şeylerdir. Meselâ; “Yevme yefirru’l-mer’ü min ahîh, ve ümmihî ve ebîh, ve sâhibetihi ve benîh. Liküllimriin minhüm yevmeizin şe’nün yuğnîh – İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlâtlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” (Abese, 80/34-37) veya “Yevme tübles serâir, femâ lehû min kuvvetin velâ nâsır – Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. O gün insanın ne bir kudreti, ne de bir yardımcısı kalır.” (Târık, 86/9-10) ayetleri bu hakikate iki küçük örnek. Fakat şu da unutulmamalı; hiç bir umumî hüküm yoktur ki onun içinden hususî bir şey istisna edilmiş olmasın. Dolayısıyla yukarıdaki ayetler kafir-mü’min ayırdetmeksizin herkesi içine alır. Ancak istisnai mahiyette -enbiyâ-i izam gibi- Cenab-ı Hakk’ın  siyanet buyurduğu bazı kimseler olabilir. Zira onlar masum ve aynı zamanda masûndur. Ama buna rağmen onların da meselenin küllîliği karşısında endişe taşıdıklarını görüyoruz. Kıyamet sahnelerini anlatan hadis-i şeriflere bakın. Bütün enbiya-i izam mahşerde “Allahümme sellim, sellim” diyorlar. Sıratta aynı şeyi söylüyorlar. Cennet’e adımlarını atacakları ana kadar bu duayı tekrar ediyorlar. Demek meseleyi umumî olarak kabul ediyorlar.

Evet, ahirette herkes bu hakikati şöyle ya da böyle duyacak. Nitekim bir hadis-i şerifte Cenab-ı Hak  kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir: “şunu, şunu  yaptın ama bunları ketmettin, fâş etmedin. Yani fasık u facir değildin, günahlarının hicabını yaşıyordun.” der. “O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.”

Bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın  kahrı, te’dibi, lütufları adına, istisnaları olabileceğini hatırdan çıkarmadan meseleleri küllî olarak ele almak lazım. Onun için her mü’min ben de o müstesnalardan biri olabilirim ümidini taşımalıdır. Tıpkı hadiste anlatılan insan örneğinde olduğu gibi: Bir zat Cehennem’e çok yakın bir yerde durduruluyor. Yüzü Cehennem’e müteveccih. “Ya Rabbi! Yüzümü bir döndür de Cennet’e bakayım.” der. “Daha ötesini istemeyeceğine dair söz ver bana” diyor Cenab-ı Hakk. Yüzü çevrilince; “Ya Rabbi! Az yaklaştır” diyor. Yine söz alıyor Allah (celle celâlühü) başka bir şey istemeyeceğine. Az yaklaşıyor oraya. İçeriyi müşahade ediyor kapıdan. İçerde baş döndüren güzellikleri, hadisin ifadesiyle “Mâ lâ aynün raet ve lâ üzünün semiat ve lâ hatara ala kalbi beşer – gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği” güzellikleri bütün ihtişamıyla, gözleri kamaştıracak şekilde görünce; “Ya Rabbi! İçeriye koyar mısın?” diyor. Çünkü tahammül edilecek gibi değil. Bir tarafta dünyanın binlerce sene mes’ûdâne hayatının, dakikasına mukabil gelmediği bir Cennet hayatı, beri tarafta Cehennem var. Hadisin ravisi olan Hazreti Ebu Hureyre diyor ki: “Cenab-ı Hak, “Pekala sen de gir içeri!” der ve tebessüm eder. Tebessüm, Allah’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti, muazzamiyeti içinde bir tebessüm.

Evet, herkes bu istisna ben olabilirim demeli. Çünkü kat’iyen ihraz edeceğimiz yerler hakkında rahmet-i ilahiye ve O’nun hakkındaki recamızın dışında hiçbir sermayemiz yok. Kaldı ki Cennet istihkak alanı değildir. O Cenab-ı Hakk’ın fazlıdır, ihsanıdır. Cehennem’e gelince orası istihkak alanıdır. İnsan yaptığı amelleri ile hakeder orayı. Dolayısıyla herkes Cehennem’le yüz yüze geleceği gerçeğini hatırından çıkarmamalı. O günün, o anın endişesini taşımalı ve korkmalı. Korkmuyorsa bir insan, öyle bir endişesi yoksa akıbetinden endişe edilir onun. İçinde duygularına hakim böyle bir korku yoksa korkulur ondan. Gerektiği gibi inanmamıştır denebilir bu tip insanlar için. Bir başka ifadeyle bunlar, “eslemnâ” çerçevesinde dolaşıyor, “âmennâ” ufkuna ulaşamamış demektir.

Bu ufka ulaşmak ise bilmeye bağlıdır. İnsan bilgisi ölçüsünde umar, ümit eder, beklenti içinde olur. Yine bilgisi ölçüsünde korkar. Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem “Lev ta’lemûne mâ a’lem, le dahiktum kalîlen vele bekeytum kesirâ – Benim bildiğimi bilseydiniz az güler ve çok ağlardınız.” diyor.  Sahabinin derciyle, “yumuşak yataklarınızı terkeder, dağlara çıkar, yırtılırcasına ağlardınız” diyor. Demek ki lâubaliliğimiz, kendimizi salıvermemiz, bilmediğimizden, cehâletimizden kaynaklanıyor. Fakat bu öyle bir cehalet ki affedilir gibi değil. Fiziği, kimyayı bilmemekle insan dünya adına bazı şeyler kaybedebilir, fakat bu, ahiret adına bir kayıp sayılmayabilir. Ama Allah’ın murad ettiği şeyler çok daha önemlidir. İnsan bu mevzuda bilmesi gerekli olan şeyleri mutlaka bilmeli ki hayat dengelenebilsin. İnsanın ahiretle alâkalı hayatının dengelenmesi o mevzudaki malûmatıyla mebsûten mütenasiptir. Ne kadar biliyorsa o kadar dengeli yaşar, tavırlarında ve hareketlerinde Allah o kadar nümâyân olur, her hâlinden Allah’a ait manâlar dökülür.

Kalp İstikametini Koruma

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanların birbirine karşı kalp istikametini korumaları çok önemlidir. Gönüllüler hareketi için ise bu önemli olmanın çok ötesinde bir vazife ve vecibedir. Bu konuma ulaşmak için bazı hususlara dikkat edilmesi gerekir. Bunlar sırasıyla;

1-Başkalarının düşüncelerine saygı göstermek. Mesela, akıl, mantık ve muhakeme kendi görüşümüzü yüzde yüz doğrulasa, riyazi kriterler aksine ihtimal vermeyecek ölçüde bizi desteklese bile, kendi düşüncemiz ve görüşümüzde diretmek karşı tarafı hafife almak demektir ve ciddi rahatsızlık doğurur. Herkesin tercih edilecek güzel yanları vardır. Eğer bunlar başkaları tarafından zamanında görülüp takdir edilmez ve alkışlanmazsa rencide olurlar. Önleri kapanır ve bir türlü inkişaf edemezler. Onun için hem kabiliyetlerin inkişafı hem de mutlak manada insana saygı adına bu şekilde hareket etmek gerekir. Aramızdaki vifak ve ittifaka halel gelmemesi için kendi doğrularımızın onlar tarafından anlaşılabilmesi için uzun müddet beklememiz de gerekebilir.

Bu arada şu husus unutulmamalı; görüş alışverişine medar olan konular hakkında ayet veya hadis yoksa, herkes kendi düşünce metodlarına, hayat tecrübesine bağlı olarak bir şeyler üretiyorsa bizim düşüncemizin en doğru olduğuna kim karar veriyor? Bu açıdan başkalarının düşüncelerini kuşkuyla karşıladığımız kadar, kendi düşüncelelerimize de kuşkuyla bakmasını bilmeli, “Ben yanılabilirim, sen haklı olabilirsin” diyebilmeliyiz.

Söz buraya gelmişken istişare adabı ile ilgili bir noktaya dikkatlerinizi çekeyim; istişare ferdî, ailevî, ictimaî her türlü meselelerimizin çözümünde vazgeçilmez bir yere sahiptir. Ama istişare etmek kavga etmek değil, terbiyesizce birbirimizi eleştirmek değildir. Hele istişare hiçbir zaman tartışma demek değildir. Tartışmanın kelime olarak yüklendiği mana kavgadır, çatışmadır, insanın kendisine ve başkasına saygısızlık etmesidir. Televizyonlarda gördüğümüz adı üzerinde tartışma programları malesef bizim ahlakımıza tesir etti. Üniversitelerde görevli hocaların, devleti yönetmeye talip siyasîlerin, bürokraside yıllarını vermiş eski tabirle kocamış, tecrübeli insanların sergiledikleri manzara malesef fikir teatisi anlamına gelen istişareyi gerçekten tartışmaya çevirdi.

Halbuki onun bizim dünyamızda belli adab ve erkanı vardı. Düşüncelerini kavl-i leyyin ile ifade etme, bunları başkalarına dayatmama, “doğru budur, gerisi toptan yanlıştır” felsefesi ile hareket etmeme, yanlışlıkları nazara verirken incitici olmama gibi… Bakın Kur’an-ı Kerim ifade üslubuna ait “başkalarının ilahlarına bile uygunsuzca sözler söylemeyin” diyor. Unutmayın, başkalarının düşüncelerine saygılı olmazsanız, size de saygılı olmazlar. Siz saygısızlık yaparsanız saygısızlığa muhatap olursunuz.
Bir başka örnek: Sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallahü aleyhi vesellem) “Kimse anne ve babasına sövmesin buyuruyorsunuz. İnsan nasıl kendi anne babasına söver ki?” diye taacüp içinde sorarlar. Efendimiz bunun üzerine şöyle buyuyur “Siz başkalarının anne babalarına söversiniz, onlar da kalkar sizin anne ve babanıza söver. Böylece kendi anne babanıza sövmüş olursunuz.”

2-Kalp istikametini korumada ikinci husus feragat ve fedakarlıktır. İnsan iradî bir varlıktır. Bu açıdan her insanın kendine has düşünceleri, tercihleri, arzuları ve istekleri vardır. Onların gerçekleşmesi kimileri için hayat-memat meselesidir. Kimileri içinse değil. Vifak ve ittifakın korunması ana gaye olduğuna göre bazan bazılarının düşüncelerinden feragat ve fedakarlık yapması gerekir.

3-Birbirinizin gıyabında söylenen ve yazılan sözler. Daha önceleri çeşitli vesilelerle defalarca ifade ettiğim gibi dostlar, kader birliği yapan insanlar birbirlerinin gıyabında onları medh u sena edici, iyi yanlarını ön plana çıkartıcı sözler söylemeli, konuşmalar yapmalı, hatta mektuplar yazmalıdır. Bunun kalp istikametini sağlama açısından şu faydası var; eğer birisi arkadaşını başkalarının yanında medh u sena etti veya destanvari, aşıkane mektuplar yazdı ise, bir başka zaman onunla yüz yüze geldiğinde veya gıyabında konuşmak zorunda kaldığında öncekilere ters, nâsezâ nâbecâ sözler söyleyemez. Bir bakıma önceki sözler ve mektuplarla kendini bağlamıştır o. Kaldı ki gıybet de suizan da haram.

Alan Belirlemesi

İçtimaî işlerde herkesin vazife alanının çok iyi tesbit edilmesi gerekir. Bu hem sorumluluk, hem hak ihlali ve hem de sınırların belli olmamasının açacağı muhtemel kargaşalara mani olur.

Bununla beraber birisi bir başkasının alanına sadece mevcud bir problemi çözmek için girdi ise burada hakperest olmak gerekir. Bunu derken kasdım şu: böyle bir hadise vuku bulduğunda hemen alanını tecavüz etti, yetkisini aştı vs.. türünden feveran etme yerine daha sakin ve soğukkanlı hadiseleri değerlendirmeli. Sonuçta önemli olan o problemin çözümü ve ilgili şahıs da o noktada yetersiz ise varsın o alanını ihlal etsin, ne olur? Kaldı ki buna alan ihlali demek bile doğru değildir.

Bu türlü durumlarda ilgili kişi veya kişiler insaflı olmalı, bazı şeylerden feragat etmesini bilmeli. Aynen Ebu Ubeyde Hazretlerinin Amr bin As’a komutanlığı devrettiği gibi. Veya Halid’in Ebu Ubeyde’yi kabullendiği gibi. Malum, Hazreti Ebu Ubeyde Hazreti Halid’in ordusunda sıradan bir askerdir. Hazreti Ömer (r.a) Hazreti Halid gibi deha üstü bir komutanı halk zaferleri onun şahsına bağladığından dolayı azl ediyor ve yerine o orduda er olarak görev yapan Ebu Ubeyde’yi getiriyor. Kendisine bu durumu kabullenip-kabullenemediğini soranlara da “Siz hiç merak etmeyin! Ömer hayatta iken Halid hiçbir zaman isyan etmez.” diye cevap veriyor. Hayatının geride kalan yıllarında da Halid’in bunu problem yaptığını bilmiyorum ben.

Şimdi biz bu ve benzeri hadiseleri sahabenin vefakarlığı, hakperestliği, diğergamlığı, isarı deyip kabulleniyor, onların imanî kabul ufkunun derinlikleri olarak algılıyor, yer yer yaşlı gözlerle halk kitlelerine anlatıyoruz. Ama bundan daha önemlisi beğenilen bu hasletlerin kendi hayatımızda yer alması değil midir?

Evet, cemm-i gafirin iştirakiyle yapılan işlerde elbette amellerin taksimi, mesainin tanzimi, muavenetin teshiline ihtiyaç vardır. Sorumluluk alanlarının belirlenmesi bu açıdan çok önemlidir; önemlidir ama onun da birlikte belirlenmesi ve ihlallerin söz konusu olduğunda meseleye fevrî ve acûl değil, temkinli yaklaşılması gerekir.

Âmennâ veya Eslemnâ

Herkul | | KIRIK TESTI


Soru: Kur’an’da “Âmennâ degil eslemnâ deyin” ifadesi bizim için de geçerli mi?

Cevap: Hucurat suresi 14. ayette bedevi Araplara hitaben Allah Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem)’in bir beyanı nazara verilir. İnsanlığın İftihar Tablosu “iman ettik” diyen bedevilere ayetin diliyle der ki; “Siz iman etmediniz, lakin siz İslam olduk, inkiyad ettik deyin.” Bu ayetin hemen her ayet gibi bize de bakan yönleri vardır. Ama ona geçmeden önce bedevilere yani çöllerde yaşayan insanlara bu hitabın neden yapıldığını bir iki cümle ile izah edelim: Kanaatime göre bu ayetin nazil olduğu ve Efendimiz ile mezkur muhaverenin geçtiği dönemde bedeviler daha dün denilebilecek kadar kısa bir zaman dilimi öncesi müslüman olmuş ve iman adına hiçbir şeyi derinlemesine duymamışlardı. Bundan daha önemlisi onlar iman etmişlerdi fakat onu çeşitli nedenlerle içlerine sindirememişlerdi. İşte bu seviyede imana sahip olan kişilerin iman ettik sözlerini Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) tashih etme lüzumunu duyuyor; duyuyor çünkü söz kalbe tercüman olmuyor. Bu seviyedeki bir insanın “âmennâ” demesi yalan söylemeye eşittir Kur’an’a ve Allah Rasulüne göre. Onun için tashih ediyor, “amennâ” değil “eslemnâ” deyin diyor. Yani “İslam olduk, inkiyad ettik.” Çünkü gerçek iman kalbte hissedilen, sahibini iz’ana ulaştıran imandır. O, insanın aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir hakikata inanması, kabullenmesidir. Hatta daha da ileri giderek onu tabiatının bir yanı, bir buudu haline getirmesi, sürekli sâlihatla beslemesi demektir. Farklı bir zaviyeden iman, İslam ve ihsan birbirini tamamlayan üç unsurdur. Gerçi usulde öyle bir yaklaşım yok ama iman bir mü’min için zaruriyattan (mutlaka olması gereken, olmazsa olmaz şartlardan) ise şayet, amel-i salih hâciyat (zaruriyata göre daha geri plânda kalan ama olmasına ihtiyaç duyulan şartlar), ihsan da tekmiliyattandır (zaruriyat ve haciyattan sonra gelen tamamlayıcı, kemale erdirici hususlar). Onun için bence üçünün iman mefhumu çerçevesinde ele alınması gerekir.
Ayetin bize bakan yönüne gelince; çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı 15 asır öncesinin bedevileri gibi ulu orta “âmennâ – iman ettik” diyoruz. Halbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin âmennâ dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az-çok belliydi.

Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz seylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz. Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihde dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Halbuki iman, İslam ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lazım. İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu ayet hepimize hitap ediyor; “İman ettik demeyin, İslam olduk deyin” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış. İradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil. Selef-i salihin bu türlü bir imanın makbul olup-olmadığı konusunda uzun boylu münazara ve münakaşalar yapmış, mukallidin imanı kabul edilir mi edilmez mi sorusuna cevap aramışlardır.

Meselenin kendimize değil, başkalarına bakan yönö ise şudur; bizler peygamber değiliz; insanların içlerini de bilemiyoruz. Ne iyilikleri hakkında, ne kötülükleri hakkında kesin hüküm vermemiz doğru olmaz. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi vesellem birisi hakkında sahabinin “O iman etmemişti” demesine karşılık çok kızmış ve “Nereden biliyorsun, yarıp kalbine mi baktın?” buyurmuştu. Bir başkasının, Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)’in de çok sevdiği Osman b. Maz’un için söylediği “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun.” sözünü duyduğunda, “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” demiştir. Bu iki misal bizim insanların imanını bilip-bilmeme veya imanları hakkında söz söyleyip-söylememe mevzuunda bir sınırlandırma getiriyor. Dolayısıyla hüküm veremeyiz biz. Onun için İslam dinine açık bir kültür ortamında neş’et etmiş, iradesiyle kendini bu işte bulmamış, bir tercihte bulunmamış kişilere dahi olsa “Siz âmennâ demeyin, eslemnâ deyin.” dersek saygısızlık yapmış oluruz.

Ama iman ettiği halde bir türlü levsiyattan çıkamayan kişilere özel olarak ve tamamıyla uyarı mahiyetinde “Sen âmennâ ufkuna ulaşamamışın, tevhide ayağını basamamışın, beyhude âmennâ deme, senin demen gerekli olan şey eslemnâdır.” demek mahzursuz sayılabilir. Tabii bu herkes için geçerli değildir.

Bununla beraber şu mülahazanın daha doğru olduğuna inanıyorum; “Başkaları beni alakadar etmez. Ben kendime bakmalıyım. İhtimal ben de Kur’an’ın ezelî ve ebedî hitabında yer alan “eslemnâ” deyip de “âmennâ” diyemeyecek insanlar içindeyim. Çünkü ben Allah’ın mü’mini, peygamberin mü’mini olmaktan daha ziyade annemin-babamın ve çevremin mü’miniyim. Babam bana imanı, ameli telkin ediyordu. Yeri geldiğinde zorluyordu. Annem beni zorla namaza kaldırıyordu. Ben iman konusunda kendi tercihlerimin gerektirdiği şekilde derinliğe ulaşamadım. Bu sebeple amellerimin bir yanında yalanın bulunduğu, bulunabileceği endişesini taşıyorum.”

Benimle bu mülahazayı paylaşan dostlarım kendileri hakkında aynen benim gibi düşünebilirler. Fakat başkalarını adına böyle diyemezler, dememeliler.

TAKINTI

İnsan çoğu zaman üzerinde durulmaması gereken, kâle alınmaması gereken şeylere takılıyor ve kaybediyor. Mesela bir insan namaz, oruç, hac ve zekat ile yükseliyor, yükseliyor. Fakat kendisini çileden çıkartan bir hâdise karşısında takılıyor ve bütün kinini, gayzını bir anda ortaya koyuyor. Halbuki o hâdise karşısında gayzını tutabilseydi namaz, oruc, hac ve zekatla elde ettiği yüksekliklerden daha yükseklere çıkabilirdi.

Evet insan dişini sıkabilirse, kendindeki negatif enerjiyi pozitif yapabilirse, elde edeceği güçle füze süratinden daha aşkın bir hızla evc-i kemale vasıl olabilir. Aklı çok ileri bir dialektiğe, cerbezeye sahip olan birisi, aklını arkadaşlarına galebe çalmak için değil de hak ve hakikat adına kullanabilirse, kendisi için bir anlamda şerr-i cüz’î olan o aklını iradesiyle hayr-ı küllîye çevirmiş demektir.

Farz-ı muhal deyip isterseniz bir misal vereyim sizlere; Allah “Seni hiçbir hâdise karşısında zaaf göstermeyecek şekilde yaratayım mı?” deseydi, ben Rabbime “Rabbim! Beni şu anda yarattığın gibi yarat.” derdim. “Alabildiğine taşkınlıklarım olsun, ama neticede Sana, sadece Sana râm olayım. Bana irade ver ki o iradenin kemendi ile Sana yükseleyim. Çünkü senin zaaftan uzak meleklerin var, ruhanî varlıkların var. Ama ben insan olmak istiyorum.”

Evet, insan olmanın gereği içimde çok ciddi taşkınlıklar var, beni harab ediyor onlar. Ama ben bu harabiyet içinde iradenin gücüyle Allah’ın muradına varabiliyorsam, Cenab-ı Hak bu gücü bana vermişse, ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim. Çünkü olandan daha güzeli yoktur. Cenab-ı Hak olanın en güzelini yaratmıştır. Öyleyse şöyle düşünmeli insan; Allah’ın bana verdiği her şeye razı olmanın yanında, bana düşen, bütün negatif yönlerimi, zaaflarımı, günahlarımı aşarak, yanlış tavırların esiri olmadan Cenab-ı Hakk’a tam manasıyla râm olabilmemdir. Melek gibi değil insan olarak yaratıp Allah benimle farklı bir espri ortaya koymuştur ve böylece benimle farklı bir şey yapmayı murad buyurmaktadır. Yeter ki ben zaaflarımın, boşluklarımın zebunu olmayıp onları aşmasını bileyim.

Abes Yaşama

Herkul | | KIRIK TESTI

Nefis muhasebe ve murakabemi yaparken bazan oluyor ki tarifini yapamayacağım ölçülerde ciddi şekilde hayattan iğrenme geliyor içime. O zaman diyorum kendi kendime “Leş gibi bir hayat yaşamışız!” Ardından hemen öbür tarafa gitme arzusu beliriyor; beliriyor ve “Al Allahım beni kurb-u huzuruna” dememek için kendimi zor tutuyorum; zira böyle söylemeyi saygısızlık olarak görüyorum. “Zaten burada tembel tembel yaşamışsın, bir de bu yanlışlığına başka yanlışları ilave etme” diyorum kendi kendime. Fakat gel gör ki her zaman dengeyi koruyamıyor, öte tarafa olan şevk ve iştiyakımın önünü alamıyorum.

Evet, insan abes yaşamamalı bu dünyada. Bir işe yaramalı dini adına, diyaneti adına. Başkalarının ebedi kurtuluşuna vesile olmalı. Milyonlarca, milyarlarca insan var İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mesajlarını bekleyen. Onların beklentilerini boşa çıkarmamalı, bekleyişlerinde inkisara uğratmamalı onları; acele davranmalı, âheste-revlik etmemeli.

EŞYANIN HAKİKİ YÜZÜ

Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisini görme adına çok darlık yaşıyoruz. Eşyayı genelde sadece mülk, fizik ve madde buudları ile görebiliyoruz. Halbuki esas olan mülkün yanında melekut, fiziğin yanında metafizik ve maddenin yanında manâ buudlarını da görmektir ki eşyanın hakiki yüzü müşahade edilmiş olsun.

Nasıl üç boyutlu resimlere gözümüzü ayırmadan baktığımızda belli bir müddet sonra kareler şekilleniyor ve üçüncü boyut açığa çıkıyor; aynen öyle de eşyanın melekut, metafizik ve manâ boyutları da ancak onlara yoğunlaşmakla ortaya çıkar; çıkar ve biz o zaman eşyanın hakiki yüzünü görmüş oluruz.

Evet, tepeden mahruti bakılamıyor hadiselere. Sadece sebep-sonuç ilişkileri ile doğruyu bulamazsınız. İlimler, eşya ve hadiseleri labaratuvarlarda irdeledikleri kadar, metafizik açısından da incelemeye almalıdırlar.

AYAN-I SABİTE

Bir mübtedinin aklından dolayı Mu’tezile’ye kayması nasıl tabii ise, bir müntehinin de eşyanın hakiki yüzüne vakıf olmasından dolayı cebr-i mutavassıt olması aynı ölçüde tabii ve fitridir. Ama ne cebr-i mutavassıt ne de Mutelize’yi değil İmam Maturidi’nin orta yolunu esas almak gerekir.

Evet, Allah kader planında geleceği belirlerken, o muhit ilmiyle her şeyi sizin beden ve ruh kalıbınıza göre biçer, diker. Sizin iradenizle birlikte meşiet-i ilahiye böylece taalluk eder. Ayan-ı sabiteye hiçbir kimsenin ufku ulaşamaz. Oraya yani o ilm-i ilahiyi müşahedeye ancak Efendimiz aleyhi’s-salatu ve’s-selam ulaşabilir.

TEVECCÜH

Teveccüh teveccühü doğurur. Bakarsan bakılırsın. Çiçeğin güneşe bakışı gibi bakmayı becerebilirsen O Kudreti Sonsuz’a, yönelebilirsen bütün benliğinle, O’nun engin tecelliyatına muhatap olursun. Esas olan gönülden müteveccih olabilmedir. Yoksa nefse dayalı suni cilvelerle o tecellilere muhatap olmak mümkün değildir. Aşktan parça parça olmuş ciğerin yoksa gerisi beyhude bir uğraştan ibarettir.

ŞUURLU AYNA

İnsan kainatta şuurlu tek aynadır. Zat-ı Uluhiyet’in bilinmesi ancak insan gibi şuurlu bir ayna ile olur. İnsanlar içinde ekmel tecellilere mazhar olan elbette Nebiler Serveri Hazreti Muhammed’dir (salllahü aleyhi vesellem).

AKLI KURBAN ETMEK

Miraç hem keramet hem de mucizedir. Kurban olayım ben O’na. Gerçi ben kurban olsam ne olacak ki! Hazreti Musa aleyhisselam’ın, duasına şahit olduğu çoban gibi, “Ya Rabbi! Soğuktan seni korumak için nasıl bir çorap öreyim?” bakışına benzer dar duygularla, çobanca bakışlarla o deryayı bilme nasıl olur ki?

Ama bu meselenin bir başka tarafı da var ki bu türlü safça duygu ve düşünceler yer, zaman ve kişilere bağlı olarak değişkenlik gösterse de iman hayatımız adına çok önemli. Mesela, annemin çok saf, çok duru bir imanı vardı. Ama halamın imanı, itikadı ondan daha farklıydı. O’nun inancına bayılırdım. Sanki ölmek, ahirete intikal etmek bir odadan diğerine geçmek kadar kolay ve basitti onun için. Öteki alemi, Cennet’i, Cehennem’i sanki görüyormuşçasına bir itikada sahipti.

Aslında genelleme yapmak doğru değil ama çoğunluğu itıbarıyla felsefe ile iştigal edenler, aklı çok kullananlar hep yanılıyor. Aklı Allah için kurban etmek gerek. Çünkü burhan-ı limmi, burhan-ı inni üzerinde yürür. Cenab-ı Hak baştan burhan-ı inni olarak vicdanda kendini hissettirir. Vicdan o hakikatı kendi enginliği içinde duyduğu an, bütün delil ve kitapları atar. Aczini, fakrını hissettiği an dua ile O’na dayanır. Hele esbab bil-külliye sukut ettiğinde eğer insan vicdan kulağıyla kendini dinleyebilirse çok farklı buudlarda çok farklı şeylere şahit olur.

Evet, vicdan yalan söylemez.

MAHİYET-İ EŞYA VE EHL-İ SÜNNET

Ehl-i sünnet, kainattaki bütün varlıkları iktiran ile doğrudan Allah’a bağlamasını bilmiştir. Aslında mahiyet-i eşyanın Rab’le olan münasebeti, bunların mahiyeti, hangi isim ve sıfatların tecellileri olduğunu bizlere peygamberler bildirmiştir. Ehl-i sünnetin yaptığı bu hakikatleri formüle ederek bizim idrak ufkumuz seviyesinde ifade etmekten ibaret.

YOGA

Ruhun kendi gücünü kazanması mutlak anlamda Allah’ın marziyatını kazanması demek değildir. Yogaya Allah’ın razı olduğu bir yol denilebilir mi? Velev ki o yolla insan ruhunun gerçek gücüne ulaşsa bile!

“Ben Sana Aşık Olmuşam”

Herkul | | KIRIK TESTI

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir. Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür. Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, “La teşbih” diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.

Bir örnek arz edelim isterseniz; Süleyman Çelebi mevlidinde;

Gel Habibim ben sana aşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam

diyor. “Aşık olmuşam” sözünü nasıl izah edersiniz? Aşk, insanın çok defa elinde olmadan özellikle karşı cinse gösterdiği temayülün adıdır, bir zaaf göstergesidir ve bunlar bizim telakkimize göre Zat-ı Uluhiyet açısından ters şeylerdir. Fakat şu da bir gerçek ki başka türlü ifade imkanımız yok.

Meselenin bir başka yönü ise Zat-ı Uluhiyet’in mevcudiyeti mülahazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum. Çünkü el, ayak, kudret, konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor. Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde “Velehü’l meselü’l a’lâ” veya “Bir misalle meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim.

Cenab-ı Hakk’ın varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir tesbitine geri dönecek olursak; bu bir yönüyle Cenab-ı Hakk’ın kendi hayatına, ilmine, iradesine, kudretine, sem’ine, basarına, vücuduna, kıdemine, bekâsına, vahdaniyetine, muhalefetün li’l-havadis olmasına, halkına (yaratma sıfatına), ibdaına, inşaına, terzikine (rızıklandırma) ilgisi ve alakası demektir. Öte taraftan, zati ve subuti sıfatlardan çıkan bir çok isim var. Kesretten kinaye biz onlara “Binbir Esma” diyoruz. Dolayısıyla bu isimlere de ilgisi ve sevgisi var Cenab-ı Hakk’ın. Fakat yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bütün bu isimlerin ef’al halinde tezahürünü, sıfât halinde tecellilerini ciddi bir temkinle, Zat-ı Uluhiyet’in kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır şekilde bahsetmek gerekir.

Biraz açalım isterseniz; mesela, sevgide aynen aşkta olduğu gibi bazı mahzurlar söz konusudur. Bu açıdan sevgi hususunda konuşurken bizim kendi aramızda muhaveremize esas teşkil eden kelimeleri Zât-ı Uluhiyet’in sevgisi adına kullanırsak yanlış yaparsınız. Onun için işte tam o noktada lisan ta’tiline girmek gerekir. Yani, boynu büküp sükut murakabesine dalma ve ardından “İçimden öyle şeyler köpürüp geliyor ama yanlış yaparım korkusuyla onları seslendirmeye cesaret edemiyorum” diye düşünürsünüz. Bana göre bu da bir konuşma ve bir ifade tarzıdır.

Bununla beraber Allah (Celle Celâluhû) bizi öyle bir darlığa hapsetmemiş. Çünkü bilinmeyi murad buyurduğu için bildirilmesini de, bildirilmesine esas teşkil edecek malzemeyi de bize vermiş. Aksi takdirde nasıl Allah’ı anlatacaktık başkalarına? “Vemâ halaktü’l cinne ve’l inse illâ li ya’budûn – Ben cinleri ve insanları başka değil ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler diye yarattım.” emrini nasıl yerine getirecektik? “Habbibullâhe ilâ ibadihî yuhbibkumullâh – Allah’ı kullarına sevdirin ki O da sizi sevsin.” hakikatini nasıl gerçekleştirecektik?

“Cenab-ı Hakk elden, ayaktan, gözden münezzehtir.” denildiğinde bu defa başkaları da: “Allah her şeyden münezzehtir diyorsunuz ama bunu söylerken sanki bir yokluktan bahsediyorsunuz.” diye itiraz ediyorlar.

Evet, Zât-ı Uluhiyet’in namütenâhî bir gözü ve görmesi, kulağı ve duyması, ağzı ve konuşması, ayağı ve yürümesi vardır. Nitekim kudsi bir hadis-i şerifte “Küntü sem’ahü’llezi yesmeu bihî ve basarahu’llezi yubsiru bihî, ve yedehülleti tebtışu biha ve riclehulleti temşî biha – (Ben veli kulumun) duyan kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” deniliyor. Ama bütün bunlar bizim idrak sınırlarımızın üstündedir.

Hasılı sırat-ı müstakimi bulmak lazım; o da “Velillâhi’l meselü’l a’lâ” fehvasınca Zat-ı uluhiyete ait meseleleri temsille anlatma yoludur.

Sevgi ile alakalı bir örnek daha arzedelim isterseniz; Kur’an-ı Kerim’de “İn küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh – Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin.” buyuruluyor. Buradaki Allah sevgisini nasıl anlayacağız? Selef bu mevzuda; “Detaya inmeyelim, çünkü mezelle-i akdamdır (ayakların kayma noktasıdır), inhiraflar, sapmalar yaşayabiliriz.” demiş. Ama bazıları da tam aksine farklı bir zaviyeden bu Allah sevgisini, kısmen aşık-maşuk münasebetini andıracak şekilde ele almış yazı ve şiirlerinde. Mesela, Rabiatü’l Adeviye; “Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh / İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu – Senin Cenab-ı Hakk’a olan sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.” diyor. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Habibullah” denmesini de bu zaviyeden değerlendirebilirsiniz. Zira eğer sadece Efendimiz’in Allah’a olan sevgisinden bahsedilseydi -ki bazıları insan Allah’ı sevemez, itaat eder derler, bu Allah’ı bilmeyenlerin kabaca laflarından ibarettir- O’na “Habibullah” denmezdi de “Muhibbullah” denirdi. Oysa ki “Habibullah” siga açısından hem fail hem de mef’ul manası verir. Bu durumda “Habibullah” Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen manasına gelir.

İşin özeti, Zat-ı Uluhiyet’te her şey kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine uygun şekilde tecelli eder. Dolayısıyla Allah’a raci olan her şey nâ mütenâhî ve nâ kâbil-i idraktir vesselam.

Mümünlere Karşı zillet, Kafirlere Karşı İzzet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bir ayeti kerime de müminlerin vasfı olarak zikredilen “Müminlere karşı zillet, kafirlere karşı izzet” içinde bulunmayı izah eder misiniz?

Cevap: Genel bir değerlendirme yaparak başlayalım isterseniz; öncelikle bir hususun bilinmesi gerekir; Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha bu türlü ifadeleriyle aslında ideal mü’minin vasıflarını söylüyor ve bizler için hedef gösteriyor, tabir caizse “Böyle olmalısınız” diyor. Ardından bu noktaya ulaşmak için imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmaktan nefis ile mücadeleye kadar değişik yollar ve yöntemler gösteriyor.

Kur’an ve sünnetin genel anlamda gösterdigi bu prensipler tarih içinde değişik İslami ekollerde değişik formlar kazanmış. Mesela tarikatlarda bu mesele bir mürşidin vesayetinde olmalı denilmiş, mürşid her safhada müridine yol göstermiş. Sahabe mesleğini meslek edinen topluluklarda ise bu daha değişik formüllerle hayata konulmuş. Burada insanın tefekkürü, Allah karşısındaki durumu, Allah’ın insan üzerindeki şefkati misali başkalarına aynı şekilde muamele etmesi, acizliğini ciddi olarak mülahazaya alması, ihtiyaçlarının sonsuzluğu ile fakirliğini müşahade etmesi gibi hususlar ön plana çıkmış. Bütün bunlarla aslında insanların arzu ettikleri ortak bir nokta vardır; izafi ve hakiki anlamda kamil insan olma.

Evet, her bir insan için izafi veya hakiki insan-ı kamil olma muhtemel ve mukadderdir. Ama günümüz insanına bu pencereden bakıldığında acınılacak bir haldedir. Ne tasavvuf terbiyesi, ne de sahabe mesleğinin ölçüleri günümüz insanının gündemine bile girmemiştir. Ne tefekkür, ne acziyet ve zaafiyet, ne mürşidin vesayetinde bulunma.. bunlar bizim hayatımızda yok bugün. Bütün bunların olmaması, olmayacak anlamına gelmemeli. İnsan ümidini yitirmemeli, inkisara düşmemeli ve her zaman kamil insan mertebesine ulaşma azim ve gayreti içinde bulunmalıdır.

Yalnız unutulmamalı ki, bu seviyeye sabahtan akşama ulaşılamaz. Uzun ince bir yoldur bu. Sağlam bir niyetten sonra seçilen yolda sürekli temrinat ister. Bir seviyeye ulaştıktan sonra da aynı çizgide fasıla vermeden devam ister. “Şu noktaya ulaştım, benim işim bitti” diyemez insan, dememeli. Zira bu yolda bugün yapılan şey, yarın yapılacak şeyin başlangıcıdır. Öncekiler sonrakilerin derinlik kazanmasının hem nedeni hem de sonucudur.

Şöyle düşünmeli insan; "Elhamdülillah ben şu mevzuda nefsini tezkiye etmemek suretiyle bir tezkiye duygusuna ulaştım. Demek ki devamlı öyle yapmam lazım. Nefsimi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini anladım. Sıfırın kıymetsizliği ise beni sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna ulaştırdı. Öyleyse ben bu hali, bu bakış açısını muhafaza etmeliyim."

Evet, insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Allah’ın üzerindeki mevhibelerinden herhangi birisini nefsine isnad ettiği zaman çok yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu düşünce yapısına sahip bir insanın terakki etmesi de mümkün değildir. Defalarca ifade ettiğimiz gibi insan başını kaldırıp İsrafil’in azametli heykelini bile görse kendisini bir kuyunun dibinde sukut etmiş olarak görmüyorsa başaşağı düşüyor demektir. Bu açından sürekli bir operasyon, sürekli bir muameleye- ki ehlullah kulun Allah ile münasebetine muamele demişler- ihtiyaç var.
Mumin’in aziz ve zelil görünmesi gereken yerler vardır. Ayet bu hususu genel olarak mü’min ve kafir olarak belirtmiş. Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kafirlere karşı izzet ve azamet. Buna göre mü’min cephede, düşmanlarına karşı aziz görünür. Aziz görünmek mecburiyetindedir. Bu tür bir atmosferde aksi bir tutum ve davranış dış çevrelerde yenilmiş hissini uyarır. Bu da mü’minin Allaha olan nisbetine dokunur. Bir diğer ifadeyle “Allah’ın kulu ve kölesiyim” diyen birinin düşmanlara karşı göstereceği zillet Efendimiz aleyhissalatu vesselama raci olur. Halbuki mü’minin O’na olan intisabı onun başını her daim dik tutmasını gerektirir. Dolayısıyla diyalog adına girilen süreçte de müslümanlar tavırlarını izzet-i İslamiye’den taviz vermeyecek şekilde ayarlama zorundadırlar.

Evet, bizlerin her zaman küfür düşüncesine karşı dimdik olmamız lazım. Sırtımızda taşıdığımız müslümanlığımızdan utanmamamız lazım. Ne tarz-ı telebbüsümüzden ne selef-i salihinin yürüdüğü caddede yürümekten utanmamalıyız.Fakat bana öyle geliyor ki bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, kafirlere karşı zelil davranıyoruz. Özellikle azıcık okumasını-yazmasını-konuşmasını bilen insanlar başkalarına tepeden bakmaya başlıyor. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi alemi hor ve hakir görüyorlar. Kendisini Gazali’ye, Şah-ı Geylani’ye eşit görmeye başlıyor. Büyük insan görmemişliğin getirdiği boşluk bu. İnanıyorum onlardan bir kaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık utancımızdan yerin dibine girerdik.

Diğer taraftan kafir/kafirler karşısında, onların gücü karşısında zillet yaşıyoruz. Birer minare olmamız gereken yerde kuyu oluyor, kuyu olmamız gereken yerde de dimdik minare gibi görünüyoruz. Günümüzde böyle bir terslik var; ümidim o ki bu terslik bazı terbiye yuvalarının eski dönemde bizlere verdiği terbiyeyi elde etmemiz ölçüsünde dengelenecektir.

Üstad’ın Sünûhât’ta verdiği bir ölçü var. Buna göre hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler, boyu kısa olanlar da görünmek için tetâvül ederler. Büyük olmanın Allah indinde gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. İnsanın şekli dahi olsa en büyük anı secdedeki anıdır. Dolayısıyla Allah’a en yakın olduğu an da o andır. “Akrabu mâ yekûnü-l abdü min Rabbihî fehüve sâcid” buyuruyor Allah Rasûlü; öyleyse “fe eksirû fihâ edduâ’.” Ama boşsa bir insan, aşağılık duygusuyla, belli komplekslerle hareket ediyorsa, kimin ne dediğini bilmiyor, sadece nasara-yensuru demesini öğrenmişse o boşluğunu başkalarına çalım çakarak kapatmaya çalışır.

Evet, bu bir ölçüdür: kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, çeşitli beklentiler içindeyse, alemin kendi başarıları(!) karşısındaki alakasızlığından rahatsızlık duyuyorsa o boş bir insandır. Hususiyle Allah’la münasebeti açısından kopuğun tekidir.

Soru; Herkes tarafından sevilme Cenab-ı Hakk tarafından sevilmenin de işareti olabilir mi?

Cevap; İnanmış, muhlis müminler tarafından sevilme Allah tarafından sevilmenin emaresi sayılabilir. Bunun bir başka anlamı “vüdd” vaz’ edilmiş demektir onun için. “İnnellezîne âmenû ve amilussâlihâti seyec’alü lehümürrahmânu vüddâ.” Ama ehl-i küfür, ehl-i dalalet tarafından beğenilme ve sevilmenin hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Onlar tarafindan sevilme çok defa bizim temelluklarımızdan, zilletlerimizden, kendi onur ve izzetimizi ortaya koyamamadan ötürü olmuştur. Dolayısıyla onların sevmesi de, alaka duyması da, ikramda bulunması da bizim için bir şey ifade etmez.

Onun için muhlis müminlerin sevmesine, Allah’ın mükerrem ibadının duyduğu alakaya bakmak lazım. Fakat burada da çok dikkatli olmalı. Mesela ben kalksam desem ki; “Şunca insan beni seviyor, takdir ediyor” kendi kendimi aldatmış olurum. Halbuki ben şöyle düşünmeliyim; “Bunca halkın şu sevgisi benim için bir istidraçtır. Başkalarının sevmesi, takdir etmesi, kabulü, teveccühü, elde bir gülde bir etmesi Allah’ın bir mekridir” demeliyim. Bunlara “Senestedricuhum min haysü lâ ya’lemûn” ayetinin tecellileridir nazarıyla bakmalıyım. Çünkü ben beni biliyorum. Kendimi tanımak için başkasının tarifine, bakış açısına ihtiyacım yok.
Fakat ulvi bir gaye uğrunda biraraya gelmiş gönüllüler topluluğu için aynı şekilde düşünemem. Onlara Allah Rasulü’nün “Benim ümmetim dalalette ittifak etmez” ölçüsü içinde bakarım. Milyonlarca insan belli bir noktada birleşemez, uzlaşamaz, anlaşamaz, aynı hareket disiplinini paylaşamaz ama bunlar paylaşıyorlar öyleyse ilahi bir inayet var derim.

Dua Hakıında Kısa Kısa…

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah ile münasebeti kavi tutmak lazım. Bunun en önemli yollarından birisi insanlara karşı duyulan ilgi ve alakadır. Size garip gelebilir bu tesbit ama insanlara candan ilgi ve alaka İlahi rahmetin ihtizazına vesile olacak derecede önemlidir.

***

Günümüzde Ümmet-i Muhammed’de sebeplere inanma meselesi çok büyütüldü. Hazreti Müsebbibü’l-Esbâbla olan münasebetimizi kırdılar, çatlattılar. Artık insanlar Allah’ın mevcudiyetini çok değil bir 50 yıl öncesine nisbetle duymuyor ve hissetmiyorlar. O’nun sevdiklerine karşı alaka da duymuyorlar. Halbuki Allah’ın mevcudiyetini vicdanında hissetmek, O’nun sevdiklerini sevmek yeri başka seylerle doldurulmayacak ölçüde önemli hususlar arasındadır.

***

Bir hissimi ifade edeyim; ben namazların arkasında dua ederken ellerimi sizin ellerinizin altına koymuş gibi hissediyor ve dualarımın sizin dualarınızla birlikte Arş-ı Rahman’a yukselmesini arzu ediyorum.

***

Kaside-i Bürde’den olan “Hüve’l-Habibullezi turcâ şefaatuhu / Likülli hevlin mine’l-ehvâli muktehimi / Mevlâye salli ve sellim dâimen ebedâ / Alâ Habibike Hayri’l-halki küllihimi” parçasını Selef-i Salihin bela ve musibetlerin yoğunlaştığı anlarda bin defa okurmuş.

***

“Rabbenâ lâ tuazzibnâ bi zünûbinâ. Rebbenâ lâ tusallit aleynâ bi zünûbinâ men lâ yehâfuke velâ yerhamunâ. Verzuknâ hayrayi-dünyâ vel-âhira. İnneke alâ külli şey’in kadîr.” me’surattan olmayan ama ecdadın çok yaptığı dualar arasındadır.

***

Keşke insanlar falana-filana lanet yağdırma yerine o vakitlerini dua ile geçirseler. Keşke şekilciliğin hakim olduğu ücret karşılığı Kur’an okuyanlar gibi değil de, herkes kendi gönlünün derinliklerinden kopan bir ses ile Allah’a yalvarsa. Keşke Cenab-ı Hakk’a emir ve komut veriyor gibi değil de, bir dilenci hava ve edasıyla O’nun kapısının tokmağına dokunulsa. Ve keşke riya ve süm’aya açık olan mekanlarda değil de, hiç kimsenin olmadığı Allah’a yürüme koyları sayılan tenha yerlerde insanlar içlerini Allah’a dökse.

***

Dua ederken kalbin saffetinin bozulmaması gerekir. Umumi yerlerde bu saffet balansını ayarlamak ve muhafaza etmek çok zordur. Bu balansı ayarlayamayanlar tenha yerlerde dua etmeyi tercih etmeliler. Riya ve süm’a ile o duanın kolunu kanadını kırmamalılar. Bununla beraber halk içinde insanların mevcudiyetini hissetmeksizin Rabbisine yalvaranlar da elbette vardır. O yüreğe sahip olanlara diyecek bir şeyim yok.

***

Dua makamında içimizden geçirdiğimiz, mülahaza ettiğimiz her şeyi mutlaka Allah bilir; ancak bunları telaffuz edersek melaike-i kiram onları yazar. O zaman bizim dualarımız kabule arzedilmiş bir dilekçe gibi olur. Sesin de, sessizliğin de yerine göre ayrı ayrı manaları vardır.

***

İnsan bazan Rabbisi ile başbaşa kalıp yana yakıla dua ettiği anlarda çıkarmış olduğu mırıltılar ile birlikte bambaşka alemlere dalar. Öyle an olur ki hayal dairesinin genişliği nisbetinde melekler ve melekler ötesi alemlere gider; gider ve orada Cebrail’in (as) adeta teşvikini alıyor gibi onun kendi sırtını sıvazladığını ve “duaya devam et” dediğini işitir.

***

Dua ederken yaşadığım bir ruh haletimi sizinle paylaşmak istiyorum; her duada İnsanlığın İftihar Tablosu’na salat u selam okuyorum. Ardından ya ismen teker teker hepsini zikrederek veya “…Ve alâ ihvânihî minen nebiyyîne vel-mürselîn ve alel-melâiketil mukarrabîn ve alâ ibâdikes salihîne min ehli’s-semâvâti ve ehli’l-aradîn..” diyerek diğer peygamberleri de duama katıyorum. Aksi halde Hazreti Adem, Hazreti Nuh ve diğerleri… sanki bana küsmüşler gibi bir ruh haletinin içine giriyorum.

Aynı ruh haleti vefatlarından sonra Cenab-ı Hakk’ın izni ve inayetiyle tasarruf sahibi olduğuna inanılan zatlar için de geçerli. Onun için Abdülkadir Geylanî, eş-Şeyh Hasan el-Harakânî, eş-Şeyhü’l-Harrânî, Akil el-Mübencî’yi anıyorum. Tabii ki Bediüzzaman, İmam Rabbanî, Muhammed Bahaeddin Nakşibendî, Hasan Şazelî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rufâî… hepsini tek tek sayıyorum.

Biliyorum bunların hiçbirisinin benim duama ihtiyaçları yok. Ama içimden öyle geliyor ki; “Neden senin intisabın bu kadar zayıf” diyecekler. Evet, münasebeti kavi tutmak ve bunların Allah nezdinde –inşaallah- iltimaslarının ilahi rahmeti ihtizaza getireceğine inanmak lazım.

***

Büyük zatlara iltica edip, onları vesile kılıp Allah’tan bir şeyler isterken çok dikkatli olmak ve söylenecek sözleri çok iyi seçmek gerek. “Evliya-i kiram hakkı için, hürmeti için” türünden şeylerle asıl maksad ve meramımızı Allah’tan istemeliyiz. Aksi halde o büyük zatları rencide etmenin ötesinde -Allah korusun- farkında olmadan şirk deryalarına yelken açabiliriz.

Vefat Sonrası Sevk Ve İdare

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru; Yanlış anlaşılmaması ümidiyle defalarca farklı kesimler tarafından bizlere sorulan bir hususu dile getirmek istiyorum; Zat-ı alinizin vefatı sonrası bugün yürütülen bu eğitim faaliyetlerinin devamında sevk ve idare yapısı adına neler düşünüyorsunuz?

Cevap; Şimdiye kadar çeşitli vesilelerle ifade etmeme rağmen tekrar tekrar gündeme getirilen bir soru üzerinde son-inşaallah son olur- sözlerimi söyleyeyim.

Birileri tarafindan ifade edilen ve bana küfür etme kadar ağır gelen bir tabirle “Fethullah Gülen Cemaati” diye isimlendirilen topluluk, bu millete ve insanlığa hizmet düşünce ve metodlarını gönüllü olarak kabullenen insanların meydana getirdiği bir gönüllülüler hareketidir. Benim bu yapi içinde yerim ise başkalari ne derse desin sıradan bir ferd olma çaba ve gayretinden ibarettir. Biliyorum, bazılari bunu mubalağalı bir ifade olarak algılayacak, kim bilir çoklari /bıyık altından gülecek ama herşeye nigehban olan Rabbim biliyor ki bütün amacım bu milletin bugünü ve yarınları adına akıllara durgunluk veren fedakarlıklara katlanan insanların içinde sıradan bir ferd olabilmek ve bu hal üzere ölmektir.

Benim 65 yıllık hayatım hemen herkesin malumu. 30 yıla yakın cami kürsülerinde vaaz etmiş, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak halkla beraber olmuş, yeri gelmiş onlarla birlikte gülmüş, yeri gelmiş yine onlarla birlikte ağlamış bir insanım. Sevinçleri sevincim, kederleri kederim olmuş hayatım boyunca. Fahr için değil ama bir hakikatın vuzuhu adına söyleyeyim bu sureçte ben şahsi zevk ve lezzetleri iradi olarak bir kenara bırakarak milletimin derdiyle dertlenmişim.

Tabii hemen ilave edelim belki 55 yıl önce girdiğim ve hala yürümeye çalıştiğim bu yolda hiçbir zaman tek başıma kalmadım. Erzurum, Edirne, Edremit, Izmir, Istanbul’da aynı duygu ve düşünceyi paylaşan niceleri ile beraber oldum. Hacı Kemal Erimez gibi sahabe döneminin Ebu Bekir’lerine denk mal ve canları ile bu kervana katılan o kadar çok insan tanıdım ki,bunların toplamı gönüllüler hareketini ortaya çıkardı. Ortaya konan hizmet düşüncesine inanç ve bu uğurda gösterilen gayretlere bağlı olarak Ilahi takdir gereği bu yapıda bazıları öne çıktı, bazıları da geri planda kaldı. Sebepler planinda işin tabii seyrine tamamıyla uygun bu takdiri kabullenmek ise inancımızın gereği. Ama bu ön plana çıkmayı liderlik olarak değerlendirmek yanlış bir tesbit olsa gerek.

Günümüzde yapılan akademik çalışmalar bu yapıyı sivil toplum kuruluşu olarak adlandırıyor ki yerinde bir tesbit. Bu türlü yapılarda -illa liderlik denilecekse diyelim- liderlik (bize göre rehberlik) babadan oğula geçen bir mal değildir. Veya tarikatlarda olduğu gibi halife tayini ile şeyhlik makamı el değiştirmez. Hayatın tabii akışı içinde başkalarına faikiyet kesbeden özellikleri ile birileri ön plana çıkar, o işe gönül bağlayanlar da onları başlarına taç yapar.

Evet, bu millet tarih boyunca kendi derdi ile dertlenenlere karşı hep kadirşinas olmuştur. Maddi ve manevi hiçbir karşılık beklemeden kendi uğrunda mücadele eden insanlara vefal/i davranmıştır. Dünyevi hiç bir makamın, maddi hiç bir kuvvetin sağlayamayacağı güven ve itimad kredisini onlara sunmuştur. Mühim olan bu çizgiyi devam ettirebilmektir. Şahıslar fani ve geçiçidir. Nitekim bana gösterilen güven kredisi de benim vefatımla birlikte toprağa gömülecektir. Ama bu milletin dünü-bugünü ve yarını adına yapılacak işler daimi ve süreklidir. Işte bu ruh korunabilirse, bu ruhun etrafındaki yapılaşma da korunacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Ismi ve unvanı kim ve ne olursa olsun, biri veya birileri ile bu iş devam edecektir. Dolayısıyla yarınlar adına muhtemel vakıalarla kafa yorup enerjiyi boşa harcama yerine bugüne kilitlenip yapılması gerekli şeyler üzerinde yoğunlaşmak şimdi yapılabileceklerin en iyisi ve en güzelidir.

Yalnız bir inkisarımı yeri gelmişken ifade edeyim; bu millet kendi milli sınırlarını da aşarak insanlık adına topyekün seferber olmuş hizmet ederken, bazıları bunu ısrarla cürüm olarak görmekte ve göstermektedir. Başarıdan rahatsız olan bu tipler bizzat rakam vererek “ şu kadar okul, şu kadar kurum, şu ülkede, bu ülkede vs ” demekte ve maddi açıdan yapılan işlerin sınırlarını gösteren bu rakamları sanki birer suç unsuruymuş gibi insanlara takdim etmektedirler. Halbuki işin aslı şudur ki, bir yerde açılan bir eğitim muessesesi başka yerler tarafından takdirle karşılanmakta ve model alınarak o beldede veya ülkede uygulanmaya geçilmektedir.

Ayrıca başta kendi milletimizin geleceği olmak üzere bütün insanlık adına seferber olmuş hizmet eden onca insan varken bazıları -affinıza sığınarak halk tabiriyle arz edeyim- bu gönüllüler hareketine “kafayı takmış” ve başkalarını görmemekteler. Ama inanıyorum ki bu menfi gayretler hallkın engin feraseti karşısında birşey ifade etmeyecek ve halk doğru bildiğini yapmaya devam edecektir.

Önemli bir hususu ifade ile sözlerime son vereyim; gurbet diyarlarında vatan hasreti ile yanıp duran bir gönül, onlarca hastalıkla mücadele eden bir beden ve bunlara ilaveten ağını kurmus kanlı katiller misali bir kısım insanların kurdukları tuzak ve komplolarla hayatımın son günlerini inzivada yaşarken, vefa beklediğimiz dostların gönüllüler hareketine beklenilen ölçüde –hissettiğim ve bilebildiğim kadarıyla-vefa ve sadakat göstermemeleri benim yaralı kalbimi derinden derine sızlatmaktadır. Bütün bunlara karşı bana düsen her hal u karda “LAHAVLE VE KUVVETE ILLA BILLAH” deyip sabr etmektir

Kur’an Kültürü ve Sahabe

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Kur’an kültürünün oluşmasında sahabenin rolü nedir?

Cevap: Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkatlerinizi çekmek isterim; Kur’an ve sahabe söz konusu olduğunda bunu mutlak anlamda kültür olarak değil de bir sıfat ilavesiyle “Saf Kur’an Kültürü” şeklinde adlandırmanın daha doğru olacagını düşünüyorum. Çünkü; murad-ı ilahînin bir milletin duygusunu-düşüncesini yönlendirmesinde; onun hemen her meselenin anlaşılması ve her problemin çözümü için müracaat edilecek dupduru bir kaynak halinde kabulünde sahabinin eşi-menendi yoktur. Onlar her anlarında, hatta oturma, kalkma, yeme, içme gibi en tabii insanî hallerinde bile Kur’an yörüngeli, murad-ı ilahî eksenli bir hayat yaşamışlardır.

Şöyle denilebilir: Sahabe günlük hayatlarının devamı adına gerekli olan icmalî bilgiyi iman haline getirmiş, o şekilde algılamış ve benliklerine mal etmişler. Sonra bu imanlarını tefekkürle açarak daha geniş bir ilmî çerçeve içine almışlardır ki buna ikinci derecede bir ilim veya marifet haline gelmiş bilgi denebilir. İşte bu bilgi, sahabeyi Allah’a kurbetleri oldukça derin insanlar haline getirmiştir. Tabiin ve tebe-i tabiin döneminde de büyüklüklere açık, hatta o büyüklük ufkunu yakalamış olan nice insanlar vardır ama hiçbirisi Kur’an’ı sahabe ölçüsünde saf ve duru olarak anlayamamış, hayatlarına mal edememiş, hepsinden önemlisi şuur altı müktesebat haline getirememişlerdir.

Bu ufka ulaşmada sahabenin, Kur’an’ın her zaman her zemin ve her konuda yeterliliğine inanmış olmalarının büyük rol oynadığına inanıyorum. Kanaatim o ki, bu ölçüde bir saf Kur’an kültürünün temin ve temsili onlardan sonra kimseye nasip olmamıştır.

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Sahabe fetih sürecinde tanıştıkları dış kültürlerden hiç mi etkilenmemiştir? Ölünceye kadar o seyri hep muhafaza mı etmişlerdir?

İçlerinde elbette etkilenenler olmuştur. Fakat genelde Sahabe-i Kirâm, Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberliklerinden olsa gerek inandığı şeye çok iyi inanmış ve inandığı değerleri bozacak şeyleri o müthiş feraset ve marifetleri ile hemen ayırt edebilmişlerdir. Aslında bu noktada da sahabeye ait bir farklılık hemen göze çarpmaktadır. Ehlinin malumu olduğu üzere psiko-sosyologların bir tesbiti vardır: “Galip milletler çok defa coğrafî açıdan genişler ama temelde ruh ve kültür dünyaları açısından işgale uğrarlar.” Yani fethettikleri ülkelerdeki hakim kültürün etkisi altında kalırlar. Sahabe-i Kirâm bu genel tesbitin dışındadır. Onlar çok azı müstesna bırakın fethettikleri yerlerin kültürlerinin tesirinde kalmayı kendi kültürlerinin taşıyıcılığını ve temsilciliğini yapmışlardır o diyarlarda.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Hayru’l-kurûni karnî ellezî ene fîhi, sümme’llezî yelûnehum sümme’llezî yelûnehum – En hayırlı asır öncelikle benim içinde bulunduğum şu asırdır; sonra onu takip eden, sonra onu takip eden asırdır.” hadisine bir de bu zaviyeden bakmak lazım.

Evet, Sahabe-i Kiram Kur’an’ın Allah’tan geldiğine aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıyor ve ona çok güveniyorlar. İşte bu inanç ve güven Kur’an’ın hakiki anlamda temel kaynak halinde algılanmasının nedeni oluyor. Karşılarına çıkan en küçük problemlerde bile hemen o kaynağa yöneliyorlar. Böylece saf Kur’an kültürü oluşuyor. Mesela, Seyyidina Hazreti Ömer evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyor -Ömerce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında halife düşünmüştür-. O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın; “Ya Ömer! Senin bana ulaşmayan bir başka bilgiyle Efendimiz’den duyduğun bir şey mi var? Çünkü Kur’an’da Allah “Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran” diyor. Demek ki kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde buluyor ve kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun.” diyerek sözünü geri alıyor.

İşte saf Kur’an kültürü derken kastım bu idi. Hazreti Ömer’de gördüğümüz Kur’an’ın karşısındaki bu teslimiyet, sahabenin hepsinde vardı. Bana göre bu teslimiyet, bu kabullenme hem Kur’an’ın, hem de Efendimiz’in bir mucizesidir.

Bu mucizenin oluşmasında sahabenin ümmiyetinin rolü olduğunu unutmamak lazım. Yalnız ümmiyet derken kasdım okuma-yazma bilmeme değil, o güne kadar olan hayatlarında dış dünyanın kültürlerine karşı yabancı ve kapalı olmalarıdır. Yani Yemen, Mısır, İran, Hindistan vb. yerlerde yaşayan insanlara nisbetle kadim kültürlerle, dinlerle ilişkileri yok denecek kadar azdı sahabenin. Dolayısıyla zihinleri temizdi, diriydi ve duruydu. Kur’an’ı anlama ve yorumlama mevzuunda başka kaynaklara müracat etmiyorlardı. Bu, o tertemiz Kur’an havuzunu bulandırmama adına çok önemli idi. Çünkü insanlar, farkına varmasalar da düşünce yapılarını oluşturan temel felsefeye göre konuşur, yazar ve yaşar. Dolayısıyla dıştan bizi tanımayan ama beslendiğimiz kaynaklara da vakıf bir insan herhangi bir yerde ve herhangi bir mevzu hakkında ileri sürdüğümüz bir görüşten hareketle bizim hakkımızda belli bir kanaata sahip olabilir. Mesela siz bir yerde: “Allah celle celâluhû çok mucizeler gösterir, böyle harikalarla bizi kendisine davet eder, fakat bütün bütün aklın elinden ihtiyarı da almaz.” deseniz, Külliyat’ı azıcık okumuş bir insan, Bediüzzaman’ın “Akla kapı açar fakat ihtiyarı elden almaz.” sözünden hareketle sizin beslenme kaynağınız hakkında tahminde bulunabilir.
İşte bu anlamda, yani yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamında sahabe ümmi idi. Bu ümmiyetin sahabeye ait saf Kur’an kültürünün oluşumundaki katkısı inkar edilemez. Nitekim bu saflardan saf durumun bozulmasında Yahudi ve Hıristiyan kültürü ile yetişmiş insanların etkisi çok büyüktür. Üstad’ın, “Ka’bu’l-Ahbar müslüman olurken, onun mâlumat-ı sabıkası da müslüman olmuştur.” tespiti bu noktada çok önemlidir.

Aslında burada İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “İnnâ ümmetün ümmiyyetün..” yani “Biz ümmi bir ümmetiz…” hadisini de zikretmek gerekir. Bence bu hadisi okuma yazma bilmeme şeklinde değil, başkalarına ait bilgi kırıntılarıyla zihnin, hafızanın kirletilmemiş olması şeklinde anlamak lazım. Yoksa Araplar duyduklarını unutmayan çok zeki bir kavim. Bir gün boyunca hiç ara vermeden cahiliye dönemine ait şiirleri okuyanlar var. Hazreti Ebubekir gibi soy ağacını belki 20-30 nesil geriye götürerek ezbere sayanlar var. İrvaz b. Sâriye’nin rivayet ettiği; “Efendimiz Sabah namazını kıldı, çıktı minbere, konuştu konuştu; öğlen vakti geldi, namaz için ara verdi. Sonra İkindi’ye kadar yine konuştu. İkindi’yi kıldı, Akşam’a kadar yine konuştu…” hadisindeki o konuşmaların hepsini hafızasında tutup kelimesi kelimesine bize rivayet edenler var. İşte bu anlamda ümmi olan bir ümmet. Başka kültür, başka anlayış, başka mantık ve başka felsefelere itibarları yok. Kur’an bize ve her şeye yeter mülahazası ufuklarını kaplamış.

Soru: Üstad Hazretleri’nin talebelerinin de ilk dönemleri itibarıyla bir yönüyle ümmi olmaları aynı esaslara müstenittir diyebilir miyiz?

Cevap: Üstad’ın talebelerinin hepsine ümmi demek doğru bir tespit değil. Hoca Sabri Efendi, Hulusi Efendi, Hasan Feyzi Efendi, Mehmet Feyzi Efendi gibi onlarca okumuş, devrinin kültürüne vakıf talebeleri var. Fakat genele bakınca ümmi demek doğru olabilir. Bununla beraber onların ümmiliği yarım ümmilik.

Bu husus bir tarafa, Üstad’ın iradi olarak tercih ettiği ümmiliğe bu vesile ile dikkatlerinizi çekmiş olayım. O, çağın ortaya koyduğu bilgilere rağmen Kur’an’ı öne çıkarmış, her şeyi Kur’an ve Sünnet’le test etmiş ve bunda da başarılı olmuş bir insandır. Bu anlamda onda bir ümmiyet tercihi vardır. Bildiklerine Kur’an rengi kazandırmış, Kur’an’ı bir filitre olarak kullanmıştır o. Yazıyı işlek şekilde yazamamasından dolayı değil de, dışarıda bırakması gerekli olan şeyleri bırakması açısından yarı ümmi. Bu çok önemli ama gözden kaçan bir husustur. Yabancı bir düşünce yoktur onda. Her şeyiyle yerlidir O.

Soru: Çağımızın gereklerine göre bizim yeniden bir Kur’an kültürünün oluşturulması hususunda ister tam ister yarı ümmiyet ufkunu yakalayabildiğimizi düşünüyor musunuz?

Cevap: Günümüzde bir tarafta okumayanlar var; öte tarafta da okuyanların dengesiz okuması söz konusu. Ortada bir temel olmadan, okunan şeylerin Kur’an ve Sünnet çizgisine uygun olup-olmadığını test edecek temel kriterler bilmeden okuma dengesiz bir okumadır. Böyle bir okuma şekli insanı alır başka taraflara götürür. Onun için önce temel esasların bilinmesi, dolayısıyla bu bilmeyi sağlayacak eserlere öncelik verilmesi gerekir. Bunlara metedolojik bilgiler de diyebiliriz. Gerçi İslamî ilimler adına günümüze uygun, bahsini ettiğim türden metodolojik bilgiler verecek eserleri kaleme alabilmiş değiliz ama bu durum onların bilinmemesini gerektirmez. İşte bu tip insanlar yani dengesiz okuyanlar en son okudukları kitabın tesirinde kalarak sağda solda görüş beyan eder, bir gün sonra da önceki gün söylediklerine ters görüşleri rahatlıkla ortaya koyabilirler. Bu onların “İbn-i zaman” (zamanın çocuğu=dar zaman aralıklarına bağlı yaşayanlar) olduklarının delilidir. Halbuki bizim şimdi “ibn-i zaman”lara değil, zamanlarını aşan eserlere kulak veren, hatta böylesi eserler ortaya koyabilen insanlara ihtiyacımız var.

Sahabe misali, çağın gerçeklerini ve ihtiyaçlarını nazara alıp problemleri çözüme kavuşturacak bir “Saf Kur’an Kültürü” nün oluşması için zamana ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Evet, Batı’nın hayatın hemen her alanındaki etkilerinden sıyrılıp kendini Kur’an’a verecek nesiller elbet bir gün arz-ı dîdar edecek ama biraz daha sabır ve gayret…

Sohbet-i Canan

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir yaramı dile getirmek istiyorum müsade ederseniz. Genel anlamda bizler malâyâni şeylerle çok meşgul oluyoruz. Özellikle sohbet ortamlarında bir müslümandan beklenen tavrı sergileyemediğimiz kanaati hakim bende. Çok fuzuli şeyler konuşuyoruz. Ne dünya ne de ukba işlerine yaramayan şeylerle vakit kaybediyoruz. Evirip çevirip sözü sohbet-i canana bir türlü getiremiyoruz. Durduğumuz yerde, bulunduğumuz konumda olması gereken duruşun, bulunmamız gereken konumun hakkını veremeyişimiz bize kredi kaybettirir. Seviyesiz insan imajı uyarır karşı tarafta. Din gibi ciddi bir meselenin temsilcilerine benzemiyor bu insanlar dedirtir onlara. Sahabe misali başkaları inanmıyor diye neredeyse kendini ateşe atacak bir hava yok diye düşündürür onları.

Ne olur, bir araya gelişlerimizde sohbetlerimiz hep sohbet-i canan olsun. Yani, evirip çevirip sözu Allah’a ve Allah’ın Rasulüne bağlayalım. Din-i İslam diyelim, fuzuliyatın bir damlasına bile müsaade etmeyelim. Unutmayalım, ömrümüzün dakikaları sayılı. Boşuna harcamayalım onları. Sorarlar öbür tarafta onun hesabını. Her nefeste bize rağmen, şuurumuzun taalluk etmemesine rağmen iki dafa hayatımızı bağışlayan Allah’a şükredelim, hamd edelim.

Bütün bunları iğne veya çuvaldız gibi kabul edebilirsiniz ama realiteyi de görmek lazım. Hakiki mü’min görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatır deniyor hadiste. Bunun manası onun her türlü tavır ve davranışında Allah okunur demektir. Yani lafz-ı Celale yazıyordur onun dört bir yanında.

Öte yandan Allah celle celaluhû başkalarının hidayetine vesile olmayı bizim bu noktadaki hassasiyetimize bağlamış olabilir. Dolayısıyla şayet bu neticenin sebebi oysa, başka bir sebeple bu netice elde edilemez. Diyalektik yapmakla, demagojide bulunmakla, Allah anlatılırken kendi büyüklüklerinden bahsetmekle bu sonuca ulaşılamaz. Cerrahsanız, neşterle halledilecek problemi pansumanla halledemezsiniz.
İlk mevhibeler böyle bir oluş için yeterli gibi geliyor bana. Evet, ilk mevhibeler, yani Allah elimizden tutmuş, sokaktan çekmiş bizi ve bir yerde tabir caizse ipe dizmiş. Biz artık sağda solda, ne şirazesinden çıkmış bir kitap eczasıyız, ne de sağa sola saçılmış tesbih taneleri. İpe dizilmişiz. Öyleyse ona göre bir duruşa sahip olmamız lazım.

Gözümde dört toplum canlanıyor benim devamlı. Bir, asr-ı saadette Efendimiz’in etrafındaki sahabiler. İki, Hazreti İsa’nin etrafındaki Havariler. Yani o onbir buçuk insan, insanlık tarihinin adeta kaderini değiştiriyorlar. Müthiş bir aksiyon, alabildiğine baş döndürücü. Onların ortaya koyduğu o çok ciddi faaliyetin çehresi daha sonra değiştirilmeseydi Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) için çok önemli bir zemin hazırlamış olacaklardı onlar. Üç, Söğüd’ün bağrında göğeren yeşillikler. Dört, Çağın büyük düşünürü ve etrafındakiler.

KENDİNİ BİL

İnsanın kendisini bilmesi sadece anatomisini, kuvve-i şeheviyesini, gadabiyesini, gayzını, hiddetini, şiddetini bilmesi demek değildir. Veya sadece vicdan mekanizmasını, ruh sistemi içindeki latife-i Rabbaniyesini, şuurunu, hissini, iradesini bilmesi de demek değildir. İnsanın kendini bilmesi bunlarla birlikte her gün kendini farklı bir mülahazaya alarak yeniden okuması, sürekli kendisini yeniden tanıması demektir. Çünki insan bir fotoğraf gibi tek bir karede tesbit edilen/edilebilen bir varlık değildir. O büyüyen bir ağaç gibi her an yeni bir şekil almaktadır. Dolayısıyla insanın kendi ruh, idrak ve şuur ufku itibariyle kendiyle münasebettar olan hadiseleri gözlemlemesi ve yorumlaması gerekmektedir: “Bugün şöyle olumsuz bir hadise geçti başımdan, sebebi herhalde şu hatam idi. Veya şu davranışımdan dolayı böyle bir lutf-u İlahiye mazhar oldum. Liyakatim olmasa bile ihtimal Cenab-ı Hakk’ın marziyatına muvafıktı.” gibi düşünceler ile devamlı kendini mercek altında tutması gerekir. Ama burada şunu unutmamak lazım; bu muhasebeyi yaptığınız zaman dilimi de, yukarıda bahsini ettiğimiz bir kareden ibarettir ve bu durum bir saniye önce veya bir saniye sonrakinden farklıdır.

İnsan bu çizgiyi yakalayabilirse mahiyetini koruyabilir. Allah’ın kudretinin, iradesinin, meşietinin, ilminin taallukunu görebilir. Evet, insan daima değişen, daima farklı televvünlerle ortaya çıkan çok karmaşık bir kitaptır. Bundan dolayı onun sürekli mütalaasına ihtiyaç var.

Kur’an’da buraya kadar söylediklerimizle zahiren çelişiyor gibi görülen bir ayet var; “Ve lâ tekûnû kellezîne nesullâhe feensâhum enfüsehüm – Allahı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da nefislerini onlara unutturdu.” Dikkat edilirse bu ayette Allah’ın unutulması başta zikrediliyor ve bunu yapanlar için de nefsin unutturulması bir ceza olarak arkadan geliyor. Öyleyse şöyle denilebilir; nefsini bilen Allah’ı bilir, fakat Allah’a karşı lakayd kalana da Allah nefsini unutturur. Görüldüğü gibi bir çelişki yok burada.

Öyleyse insan, Allah’ı unutmadığı ve her meseleyi O’na bağladığı zaman nefsi bir kitap haline gelir. 23. Söz’ü hatırlayın, der ki Bediüzzaman Hazretleri: “İman bir nurdur”. Evet iman tecelli ettiği zaman kainatta her şeyi okunur hale getirir, kainatı ve enfüsü daha bir farklı okuma imkanı verir. Enfüs, afakın okunması mevzuunda bir büyüteç, bir mercek olur. Bu açıdan Allah’ın varlığının baştan kabülü ve O’na iman çok önemlidir. Bu kabul ile siz enfüste de afakta da çok rahat dolaşırsınız. Her şeyi bir kitap gibi mütalaa, bir meşher gibi temaşa edersiniz. Aksi halde, yani meseleyi Allah’a vermediğiniz takdirde her şey karanlığa gömülür. 23. Söz’de ifade edildiği gibi; “bir köprünün üzerinde, ürperten karanlıklar içinde ve dört bir yan korkunç cenazeler ve vahşi hayvanlarla çevrili bir müthiş halde iken meseleyi Allah’a imana verdiğinde, O’nu duyması bir elektrik düğmesine dokunmak gibi olur ve o korkutucu hal birden değişiverir.” Demek ki, baştan Allah’ı bilme, insanın enfüs ve afakı daha derince okumasına çok önemli bir katkıda bulunuyor.

Şimdi eğer ben O’na inanıyorsam şunu kabul ediyorum demektir ki ben ve benim davranışlarım, bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyler ve ömrümün sonunda hatta ahirette başıma gelecek şeyler hep O’nun ilim ihatası içindedir. “Velâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî.” Siz O’nun ilminden bir şey kuşatamazsınız. Neden? Çünkü O Muhîttir (Her şeyi kuşatan). Muhît olan, muhât olamaz ki. Siz O’nun ilmini kuşattığınız zaman, muhît muhât olmuş olur ki bu da Zat-ı Bârî için muhaldir. Bu mülahazayla hadiselere bakınca çay içme gibi basit bir ameliyenin dahi O’nun meşiet ve iradesinin dışında olmadığını görürsünüz.

Burada ayrıca bir “devir” var gibi. Yani bir taraftan nefsimizi okuyor, nefis merceğiyle varlığa bakıyor, çok geniş dairede Allah’ın varlığına, birliğine delillerin, şahitlerin mevcudiyetini görüyoruz; bir diğer taraftan da şahitlerin şahid-i sadık olmalarının ve bir şey ifade etmelerinin O’na inanmaya bağlı olduğunu görüyoruz. Kelam ilminde devir denir buna. Yani bir yönüyle o ona sebep, o da ona sebep. Bir başka tabirle “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan çıkar” gibi bir şey. Aslında kelamcılar devri iptal etmişler. Fakat burada minvechin (bir yönüyle) öyle bir devir cereyan ediyor. O onu destekliyor, o onu destekliyor. Sizin cehd ü gayretiniz, okuma azminiz Allah hakkında marifetinizi artırıyor; Allah hakkında marifetiniz arttıkça siz kendinizi daha net okuyorsunuz. Sonra kaderi daha iyi görüyorsunuz, başınıza gelen musibetlerin manasını daha iyi kavrıyorsunuz, nimetleri daha iyi duyuyorsunuz. Hepsinden önemlisi şükür adına daha iyi şahlanıyorsunuz. Kötü gibi duran, çirkin suratla karşınıza çıkan hadiseler karşısında daha iyi yorumlara gidiyorsunuz. Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle; “Musibetler, belalar karşınıza yırtık-pırtık elbiseler içinde çıkan, edası endamı yerinde bir güzel gibidir. Ne diye yırtık-pırtık elbiseye takılıp kalıyorsunuz. Baksanız ya içteki edaya endama.” İşte bu zaviyeden olaylara bakabiliyorsunuz.

Evet, işin aslı, hem enfüsün hem de afakın okunması, insanın kendisini bilmesi demektir -ki bu Allah’ı bilmenin bir yoludur- ve Einstein’in kehanetinde dediği gibi çok buudluluğa açılmaktır. Çok buudluluğa açılabilenler, dar çerçevenin bir başka tabirle suretlerinin dışına çıkar ve siretlerine göre mahiyet alırlar. Siret, insanın tavırları, davranışları, inançları, değerlendirmeleri, yorumları, bakışı ve te’villeridir. Bu durumda siretine göre bir resmi olur her insanın. Gözler basiretin emrine verilerek, buradan bakınca altı-yedi buudlu derinlikleri, hatta öbür alemi, Cenneti-Cehennemi, arşın yanı başında İsrafil’in azametli heykelini görmek… Evet insan, bilkuvve (potansiyel) istidadı ile (Allahu a’lem) görebilir bütün bunları.

İltifat

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde bazıları, hüsnüzan ettikleri, mensub oldukları, düşünce ve aksiyonlarına çeşitli seviyelerde destek verdikleri şahıslara İslami kaidelerle izahı imkansız bir şekilde medh u senada bulunuyor. Bu türlü şeyler şöyle-böyle, haklı-haksız, az veya çok onu çekemeyen insanları tahrik eder. Siz böyle yaparsanız günaha, suizanna sevkedersiniz onları. Sonunda onlar da kaybeder, siz de. İnsanlarda bir damar vardır, hocası aynı halkada beraber oturduğu ders arkadaşını biraz methettiğinde dahi içinde bir şeyler olur ona karşı. Halbuki arkadaşıdır.

Bazen etrafı tarafından medh u sena edilen kişiler buna destek verir, halî ve kavlî olarak. Bu durumda tabir caizse musibet ikileşmiş ve önü alınmaz bir hale gelmiş veya geliyor demektir. İslam Tarihine bu gözle baktığınızda bu türlü yaklaşımlar, tesiri günümüze kadar uzanan menfi oluşumlarda çok önemli rol oynamıştır. Safevi ve Fatımî devletlerinin kuruluşunun arkasında Hazreti Fatıma’nın torunu olduğunu iddia eden -nesebi olarak olabilir- kerameti kendinden menkul insanlar ve onları göklerde uçuran kişiler vardır. Haşhaşiler ve Murabitin olarak tarihte yer alan oluşumlar da bu kategoriye dahildir.

Büyük büyük şeyler iddia edenler çıkmış bunlar arasında. Göklerde meleklerin önünde namaz kıldırdıklarını iddia edenlerden tutun, Cennet’in ve Cehennem’in anahtarlarını ellerinde bulundurmaya kadar. Çok ağır şeyler bunlar. Niye insanlar Cenab-ı Hakkın kendilerini yarattığı ahsen-i takvim çizgisinde, ayakları yerde, mütevaziyane kulluğa razı olmaz da böyle yüksek payelere gözlerini dikerler acaba? Ne kazanırlar veya ne kazanacaklarını düşünürler?

Evet, sadakat önemlidir. İnsanın davasına, dava arkadaşlarına, örnek aldığı insanlara sadık olması gerçekten önemlidir. Ama sadakat körü körüne bağlılık demek değildir. Şeyhini meleklerden üstün gösterme hiç değildir. Sadakatin bir çok yönü var. Mesela, birisi şahsi günah işlemişse, günahı kendisine fakat ben yeri geldiğinde usulünce ikaz ederim onu. Doğru yoldan saptığı/sapacağı yerde -hafizanallah- elinden tutarım onun. İşte sadakattır bu. Yanlış konuştuğu yerde usulünce tashih ederim. Sadakattır bu. Onu hiç bir şeye feda etmeme, gücüm yeterse mahşerde de onun yanında olma, sadakattır bu. Unutmayın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâ-yı illiyyîn-i insaniyete çıkaran sadakattır.

Aslında Ehl-i Sünnet uleması çok erken dönemlerde ciddi ölçüler ortaya koymuşlar. Sağlam bir Kur’an anlayışı ortaya koymak için herkes adeta insanüstü gayret göstermiş. Allah özel istihdam buyurmuş onları. Ama bazıları onların büyüklüklerini anlamıyorlar günümüzde. Bulundukları yer oldukça aşağıda olduğu için, tiz perdeden konuşmak suretiyle seslerini duyuracaklarını zannediyorlar. Halbuki onların böyle bir dertleri yoktu. Durduğu yerde konuşunca herkes duyuyordu onları. Bakın aradan 14 asır geçmiş, sesleri hala kulaklarımızda çınlıyor.

“Ey İnsan! Kendini Oku!”

“Ey İnsan, Kendini oku!” enfüsî tefekküre çağrıdır. İslam alimleri enfüsü iki ayrı çizgide ele alıyor. Birincisi: insanın ruhu, nefsi, vicdanı, kendi iç derinlikleri, hissi, şuuru, iradesi, latife-i Rabbaniyesi, bir başka tabirle “Ben” yani egosunun etrafında şekillenen nefis; ikincisi de anatomik ve fizyolojik yönüyle nefis. Alexis Carrel’in “İnsan Bu Meçhul” kitabında meseleye yaklaştığı gibi meseleye yaklaşacak olursak bunların ikisine de enfüs denir.

Enfüs denince bazıları sadece insanın anatomik ve fizyolojik yönünü anlarlar. Oysa ki insan sadece ondan ibaret değildir. Tabir caizse o bir heykel-i hayvanidir. Esas onu değerler üstü değerlere yücelten ve asıl mahiyet-i insaniye diyebileceğimiz şey, nefha-i İlahi olan ruhudur. Evet, insan ancak ruhu ile insandır. Nitekim üç-dört tane materyalist filozof istisna edilecek olursa, genelde filozoflar meseleye böyle bakmışlardır.

Kaldı ki bence felsefeye de çok fazla takılmamalı. Feylesoflar metafizik alemle alakalı ancak Allah ve Peygamberleri tarafından bildirilebilecek hususlarda fikir beyan ettiklerinden dolayı yanılgıya düşmüşlerdir. Halbuki aklın yürüyeceği bir yol değil o. Mesela, Yaratıcı’yı bildiniz diyelim, nereden ve nasıl bileceksiniz, O’nun Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrade, Kudret, Kelam, Tekvin, Vücud, Kıdem, Bekâ, Vahdaniyet, Muhalefetün li’l-havadis gibi sıfatlarını? Nereden ve nasıl bilecekler -İbrahim Hakkı’nın sözleri ile ifade edelim- O’nun “Ne cism u ne ârazdır, ne cevher ne mütehayyiz / Yemez, içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah.” ya da “Tebeddülden, tagayyürden, elvân u eşkâlden muhakkak O müberrâ” olduğunu.

Öte yandan ta kadimden bu yana veya sistematik felsefeyi ilk defa kendisi ile tanıdığımız Tales’den bu yana bazı feylosoflar maddeye esas teşkil edecek bir şeyden bahsetmişler. Mesela, Tales “su” demiş. Acaba o su derken ne kastediyordu? Ona göre ruhun esası acaba “su”muydu? “Allah’ın arşı “amâ” üzerindeydi.” hadisindeki amâ ile Tales’in su dediği şey aynı şey olamaz mı? Anaxogoras ise “akıl” diyor doğrudan doğruya. Hem de müslümanca düşünceye çok yakın bir akıl anlayışı var onun. Diyor ki; “Kainatta esas hâkim, yönlendiren, tevcih eden, şekillendiren bir akıl var. Fakat kainatın içinde değil o, kainattan başka, kainatın cinsinden de değil.” Siz şimdi Anaxogoras’ın izahını yaptığı bu akıl yerine Zât-ı Uluhiyet’i, Kudret-i Nâmütenâhî’yi koyun ve insan planında da O’nun bir tecellisi, nefha-i Sübhanîsi olan ruhu koyun, çok fazla galat sayılmaz. Bana göre bu kadarcık galattan dolayı da aklı mazur görmek lazım. Çünki bu alan, aklın sahası değil, onu aşkın bir alan.

Şimdi konumuza tekrar dönecek olursak, “Ey İnsan! Kendini oku!” sözünde Üstad’ın nazarları yönlendirdiği nefis, birinci kategoride yer alan nefistir. Yani insan dediğimiz zaman maddi-manevi bütün sistemlerini müşterek mütalaa ettiğimiz, Rabbimizle münasebetini içine alan çerçevedeki nefis. İşte bunun okunması çok önemli.

Neden “Kendini oku” diyor Üstad? Sokrates’in okulunun girişinde “Kendini bil” yazısının bulunduğu bir levhanın asılı olduğunu söylerler. Hadis diye rivayet edilen “Men arefe nefsehü, fekad arefe Rabbehü – Nefsini bilen Rabbini bilir.” sözü de aynı mülahaza etrafında söylenen sözlerden. Neden? Çünki âfâkın doğru okunması, enfüsün doğru okunmasına bağlıdır. Enfüs bu mevzuda çok önemli bir kitaptır, bir fihristtir adeta o. İnsan bu fihriste bakarak kainatı okuyabilir. Yoksa, kainatın en uzak çöllerine ışık hızıyla açılma imkanı bile olsa onu okuyamaz. Dolayısıyla kainatta bütüncül nazara ulaşamaz, her şeyi göremez.

Evet, insan bir numunedir, misal-i musağğardır. Bir yönüyle kainattan daha ulvidir, bütün hakikatlari hâvidir. Hazreti Ali’ye isnad edilir: “Ve tez’umu enneke cirmun sağîrun / Ve fîke’ntave’l-âlemu’l-ekber”. “Haberdar olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / Muhakkar bir vücudum! dersin ey insan fakat bilsen / Senin mahiyyetin hatta meleklerden ulvîdir / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.” sözleriyle Mehmet Akif bunu terceme eder. Evet, kainat hakkında külli ve isabetli hükümlere varabilmek nefsi iyi okumaya bağlıdır.

Bazıları meseleyi terakki usulü ile ele almaz, tedelli yolunu tercih eder. Yani önce makro, sonra normo, ardından mikro alem der, der ve âfâkta boğulur gider. Ulaşması gereken enfüse bir türlü ulaşamaz. Aksi olursa, Üstad’ın yaklaşımıyla enfüste derinliklere ulaşırsa, kainata yapacağı geziden değişik polenlerle, kovanlarla, peteklerle döner ve balını yapmaya başlar. Ama temelde okunması gerekli olan fihristi okumadan kitabın tafsilatına girerse dağılabilir.

Öte taraftan eğer insan okunacak şeye okuması gerekli olan yerden başlamaz ve okumada takip edilmesi gerekli olan üsluba riayet etmezse bir yere varamaz. İnsan kainat genişliğindeki meselelere -ki Celâlî tecellinin veya Üstadın yaklaşımıyla Vâhidî tecellinin ifadesidir- dalarsa efkarının dağılmaması ve kendini iyi okuyabilmesi zordur. Eğer insan eğri okuyacaksa hiç okumaması daha iyidir.

1980 öncesinde vazifem gereği İzmir bölgesinde gezici vaiz olarak dolaşırken Turgutlu’da bir doktor, bir Batılı’nın sözünü aktarmıştı; “Duran saat yanlış işleyen saatten daha iyidir, çünkü günde iki defa doğruyu gösterir.” İşte aynen bunun gibi, insan yanlış okuyacaksa hiç okumaması daha iyidir. Zira yanlış okuyan insan yanlış yorumlar. Yanlış okumuş, yanlış yorumlamış, yanlış kanaatlar edinmiş insana istikamet kazandırmak çok zordur. Nitekim bu bizim Türkiye’de canımıza okudu. Siz hiç köy halkından devlete baş kaldıran, anarşiye karışan insanlar gördünüz mü? Maalesef, neler olduysa yanlış okumadan oldu. Bu, cehalete değil, doğru okumaya teşviktir.

Zat-ı Zülcelal ve Zülkemal

Cenab-ı Hakkın Zat-ı Uluhiyetinde hem celâliyet, hem cemâliyet vardır.Onun için O’na Zat-ı Zülcelâl de, Zât-ı Zülcemâl de diyebilirsiniz. Lafz-ı Celâle her ikisini de muhtevidir. Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımına göre Rahman ismi Cenab-ı Hakk’ın Celâlî yanına bakar ve vahidî tecelli söz konusudur. Ama ehl-i tahkik Celâl’in arkasında ehadî, Cemâl’in arkasında da Vâhidî tecelliyi görürler. Bu farklılığı bilmemizde yarar var. Çünkü Üstad’ın herhangi bir mevzuda bir fikir beyan etmeye hakkı varsa, Muhyiddin İbn Arabi’nin, İmam-ı Rabbani’nin fikirlerini yemeye hakkımız yok. Bediüzzaman haricinde genelde mutasavvifûn ehadî tecellîyi öne almışlardır.

Karar ve Kanaat

Herkul | | KIRIK TESTI

Mahkeme kararı hakkındaki kanaatım yakın ve uzak çevrem tarafından şimdiye kadar defalarca soruldu. Şahsen ben bu konuda konuşmamaya niyetli idim. Tıpkı mahkeme sürecinde olduğu gibi. Malum olduğu üzere mahkeme süreci içinde çoklarının yaptığı gibi ileri-geri de konuşmadım. Gerek kamuoyunu gerekse mahkeme heyetini müsbet veya menfi etkileyecek sözler sarfetmedim, tavırlar içine girmedim. Sadece kanuni haklarımı kanuni yollara riayetle avukatlarım vasıtasıyla kullandım. Hastalıklarımın da etkisiyle yanlış anlaşılabilecek, yanlış yorumlara konu olabilecek her türlü tutum ve davranıştan uzak kalmaya özen gösterdim. Yerli-yabancı gazete ve TV’lerin röportaj tekliflerini kabul etmedim. Yine yerli ve yabancı, hatta mahkeme öncesi girilen diyalog sürecinde edindiğimiz dostlar dahil –hiç mübalağa yapmıyorum- yüzlerce, binlerce kişinin ziyaret isteklerini geri çevirdim. Aynı endişelerden hareketle telefon konuşmalarımı dahi kısıtladım. Seslerini duyduğumda gurbetteki hasret ateşime bir damla su serpeceğine inandığım en samimi dostlarımın, en yakın arkadaşlarım, en candan akrabalarımın dahi zaman zaman telefonla konuşma isteklerini sineme taş basarak reddettim. Siz bu hayata bir isim koyacaksanız iradi inziva ya da iradi hapis diyebilirsiniz. İradi sürgün demek belki en doğrusu. Altmışbeş yıllık hayatının en küçük karesini bile halkın içinde geçiren bir insan için bunun ne kadar zor ve tahammül edilmesi imkansız bir şey olduğunu ancak benimle aynı hissiyatı paylaşanlar anlayabilir. Ama ben bütün bunlara milletim için seve seve katlandım. Allah’ın hakkımda takdir buyurduğu kaderin cilvesi dedim, o cilveleri okumaya çalıştım. Günahlarıma keffarettir deyip bu dönemi bir muhasebe ve murakabe vesilesi bildim.

Ama madem bu kadar istek var, belki bazı yakın çevremin ısrarla söylediği gibi Türk ve dünya kamuoyunun da beklentileri var, öyleyse söyleyeyim; ben hayatım boyunca ne bir şahsa ne de bir kuruma ne asalak ne de tufeyli hiç olmadım. Harçlığımın olmadığı, maaşımın yetmediği yerde borç aldım, karnımı öyle doyurdum. Eğer borç alacak birisini bulamadıysam aç durmayı tercih ettim. Müdürlüğünü yaptığım kurumda talebenin hakkı dedim, kul hakkı dedim, sabununa bile elimi sürmedim. Hiçbir kimseden, hiçbir kurumdan ulûfe almadım, ulûfe beklentisi içine de girmedim. Allah’tan başka hiç kimseye minnetim de olmadı.

Suç işlemedim. Bana isnat edilen suçların hiçbirisini ama hiçbirisini işlediğime inanmıyorum. Vatana ve millete, devletin sunduğu maddi-manevi imkanlarla yaptıkları hizmetler ile övünüp, “Ben, ben” diye diye etrafta dolaşanlardan çok daha fazla bu milletin, bu vatanın varlığına, birliğine, bütünlüğüne, bugününe ve yarınına hem de devletin o imkanlarına sahip olmadan hizmet etmeye çalıştım. Ziya Paşa; “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor. Sözü uzatmaya gerek yok, yapılan işler ortada. Önce Allah’ın lutfu ve inayeti, ardından milletimin samimi, fedakar, hasbi insanlarının insanüstü gayretleri ile gerçekleştirdiği, dünyanın dört bir yanına dağılan ve tarihte eşine az rastlanır cinsten başta eğitim ve öğretim olmak üzere hayatın değişik alanlarlarındaki faaliyetler meydanda. Ama bunları tek başıma ben yapmadım; zaten ne dün, ne de bugün ancak şeytana yakışır böyle bir iddiada bulunmadım, yarın da bulunmayacağım. Bu işler devletime danışılarak ve devlet büyüklerinin teşvikleri ile yapılmaya çalışıldı. Bundan emin olabilirsiniz. Defalarca ifade ettiğim gibi, önünde binbir barikat geleceğine doğru yürüyen bu milletin yüzünü ak, alnını açık edecek bütün bu işlerde benim rolüm, milletimin bana verdiği hüsnüzan kredisini yine onlar hesabına kullanmaktan ibaret oldu.

Her bir kuruşunda vefakar halkımızın alın teri bulunan devlet imkanlarını suistimal edenlerin elini kolunu sallayarak dışarılarda dolaştığı, skandal skandal üstüne adı her türlü yolsuzluk, hilekarlık, düzenbazlık, sahtekarlık vb… şeylere karışanların el üstünde tutulduğu bir yerde benimle alakalı bu davanın neticesi kamuoyu vicdanında beraat olarak bekleniyordu. Kararı verenler işin aslını daha iyi bilirler ama davanın açılmasıyla yaralanan, yıllardan beri sürüncemede kalmasıyla da yarası derinleşen kamu vicdanı ancak bir beraat kararıyla tatmin olabilir, yarasını iyileştirebilirdi.

Evet, artık herkes biliyor ki, asıl işi ben olan, beni suçlu göstermek, hakkımda mahkumiyet kararı çıkması için ellerinden gelen her türlü gayreti gösteren bazı insanlar var. Ama bu insanlar bilmiyorlar ve anlamıyorlar ki bu hizmetlerin varlığı ve devamının benim fani şahsımla bir alakası yok. Bunlar asırlarca dünyada söz sahibi olmuş bir milletin içinden nebean eden duygu, düşünce ve inancın yeniden harekete geçişinin bir göstergesi ve sonucudur. Bu ruh korunduğu müddetçe de bu faaliyetler katlanarak devam edecektir.

Ben kalb, şeker, yüksek tansiyon başta, daha onlarca hastalıkla hayatının son demlerini yaşadığına inanan bir insanım. Kabre bu kadar yaklaşan, yaklaştığını hisseden, ötelere iman ile dopdolu bir kalbe sahip olan her insan gibi benim de tek amacım, bu günlerimi Rabbimin rızasını tahsil istikametinde değerlendirmekten ibarettir. Bu açıdan işin aslını isterseniz, karar beraat olmuş veya mahkumiyet olmuş; mesele Allah rızası olduktan sonra çok da önemli değil. Ama yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi yaralanan ve mutlaka tamiri gereken bir kamu vicdanı vardır. Mevcut kanunlar muvahecesinde ispatı yapılamamış sözde suç vardır. İspat ya da itiraf ile tesbiti yapılamamış suça beraat vermemek herkesin bildiği; “Aksi ispatlanana kadar her şahıs masumdur” hukuk kaidesine aykırıdır. Bu açıdan inanıyorum erteleme kararına avukatlarımın yapmış olduğu itiraz Devlet Güvenlik Mahkemesinin yetkili hakimleri tarafından tekrar dikkatlice incelenecek ve adaletin tecelli ettiğini gösterecek bir kararın geç de olsa verileceğini ümit ediyorum.

Karizma

Herkul | | KIRIK TESTI

Peygamberlere karizmatik şahsiyetler demek ve peygamberlik hakikatini de karizma ile izah etmeye çalışmak doğru olmadığı gibi caiz de değildir. Hatta peygamberlere bazılarının söylediği gibi dâhi demek de aynı ölçüde yanlıştır. Karizmatik olmalarıyla bilinen şahsiyetler şahsî becerileri ile çok büyük işlere imza atabilir, insanları etrafında toplayabilir, tarihin akışının değişmesinde rol oynayabilir ama bunların büyük çoğunluğunun, hatta diyebilirim hemen hepsinin peygamberliğin önemli bir buudunu, hatta ana esasını teşkil eden Cenab-ı Hak ile müeyyet olma, Allah’la münasebet içinde olma hususiyetleri yoktur.

Peygamberler, şahsi becerilerine, sıradışı özellik ve hususiyetlerine- isterseniz buna karizmatik özellikler diyebilirsiniz- bağlı olarak hayatlarını sürdürmemişlerdir. Evet onlar ne sevk ve idarede, ne de hayatın diğer alanlarındaki çalışmalarında ferdi becerilerine, şahsi istek ve arzularına veya kararlarına göre değil, Allah’ın yönlendirmesine göre hareket etmişlerdir.

İslam adına konuşacak olursak, İnsanlığın İftihar Tablosu böyle olduğu gibi, onun Raşid Halifeleri de karizmadan ziyade Kur’an ve Sünnetin yönlendiriciliği içinde hayatlarını sürdürmüşler. 15 asırdır devlet idaresinden, ailevi hayata kadar İslam dünyasının esas aldığı bütün düzenlemeleri Kur’an ve sünnetin rehberliğinde ortaya koymuşlardır. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin halk tarafından tutulup desteklenmesinde, onların şahsi faikiyetlerinde, üstünlüklerinde, adeta insanüstü varlık olmaları değil, İslamî esaslara uymaları rol oynamıştır. Bu yüzdendir ki hemen hepsinin hayatında, idare ettikleri insanlar tarafından sorgulanmaları söz konusu olmuştur. Halbuki biz bugün karizmatik özellikleri ile bir yerlerde bulunan insanların sorgulanmalarına şahit olmamışızdır.

Evet, sıradışı, insanüstü özellikler dinin emrine girdiği zaman bir değer ifade eder. Karizmalar dinin emrine verildiği zaman yararlı hâle gelir. Bu yüzden din terbiyesine girmemiş, Kur’an’ın emrine verilmemiş, Sünnet’in mihenkleri ile yönlendirilmemiş karizmalar çok defa zararlı olabilir, nitekim olmuştur da. Çünki bu tip insanlar genellikle yerine göre hem egoist hem de egosantrik olur. Hatta bazıları paranoyak dahi olabilir.

Bu parayonak kelimesi bana aynı mevzu etrafında ele alınabilecek başka şeyler hatırlattı. Bana öyle geliyor ki özellikle tasavvuf başta olmak üzere dinin diğer alanlarında az dahi olsa insanlara bir şeyler anlatan, onlara önderlik yapan kişiler paranoya ve şizofreni tehlikesine açık tiplerdir. Az veya çok, ama bu kapı onlar için sürekli açıktır. Evet, bu insanlar nazarî bilgilerle değil, Üstad’ın birkaç yerde ifade ettiği gibi entüisyonist bir mülâhazayla doğrudan doğruya Cenab-ı Hak ile bir münasebet içinde bulunabilirler. Bu fevkaladelik İslam hamuru ile yoğrulur, Kur’an ve Sünnetin terbiyesinden geçerse hakikaten kelimenin tam anlamıyla fevkalade bir şeydir. Ama böyle bir terbiyeye girmezlerse büyük ölçüde paranoya söz konusudur onlar için. Gerçi bu büyük bir iddia, psikologların ve psikiyatristlerin alanı. Ama gerek teorik bilgilerim, gerekse 60 küsür yıllık hayatımdaki müşahadelerim bana bunu söyletiyor.

Evet, tarih boyunca kitle hareketlerinde, tâbi olduğu nehrin içinde damla veya çağlayan halinde akarken kendisine tayfa, takım oluşturmak isteyen insanlar olmuştur. Paranoyak tiplerdir bunlar bana göre. Bunlar çok güzel konuşabilirler, kalemleri de olabilir. İş idaresi adına beceriklidirler. Güzel projeler üretirler. Rüya, ihsas ve ihtisas gibi şeyleri kendilerine lütfedilmiş ilham gibi algılarlar. “Min indillah müeyyed” zannederler kendilerini, öyle bir vehme kapılırlar. Tatlı su içinde tuzluluğunu sürekli muhafaza etmeye çalışırlar. Yani tâbi bulundukları cereyan içinde şahsî özelliklerini korumaya özen gösterirler. Büyük ölçüde her şeyi kendi mevcudiyetlerine bağlarlar. Ama iyi bir uzmanın psikanalizinden geçtikleri zaman bunların birer deli olduğu ortaya çıkar. Doktorların yanında bunları söylemek bana göre biraz fazla, fakat benim de özel müşahedelerim, elli senedir izlediğim insanlar ve onların davranışlarının bütününden edindiğim mülâhazalarım var.

Bu açıdan bakınca düşünme, yazma, konuşma, sevk ve idare becerileri sanki insanın aleyhinde gibi. İşte böyle bir risk kavşağında Allah’a samimi biçimde teslim olmak icab eder. Bu teslimiyet gerçekleşirse bunların hepsi hayra inkılab eder. “Hayır! Benim gibi bir adamın yanında ne işiniz var? Benimle ne mesele görüşeceksiniz ki? Gidin bu meseleleri benden daha iyi bilen bir sürü insan var, onlarla istişare edin.” Ya da; “Hayır, bu konuşmayı falan arkadaşımızın yapması daha iyi olur. O bu konulara benden daha fazla vakıftır.” diyorsa ve bunları inanarak söyleyebiliyorsa problem yok demektir. Aksi halde bir santimlik kendini reklam peşindeyse onların mercek altına alınmasını tavsiye ederim.

Bu aşamada kitlelerin uyarılması mümkün değil mi diye düşünebilirsiniz. Şahsen bunun çok zor olduğu kanaatindeyim. Herkese araba kullanmasını öğretmeye bedel bir iş bu. Yani herkese usulüddîn’i, dinin temel prensiplerini öğretmek lazım ki bu prensipler çerçevesinde doğru ile yanlışı kendiliklerinden farkedebilsinler. Bu da takdir edersiniz imkansız denecek ölçüde zor. Evet, halk önünde gördüğü, sohbetini dinlediği, yazısını okuduğu insanlar hakkında hüsn-ü zan edebilir. Ama eğer şer’î ölçüleri bilmiyorlarsa, yukarıda ifade ettigimiz gibi usûlüddîn bilgileri yoksa bu zanlarında hata edebilirler, mubalağaya da düşebilirler.

Söz buraya gelmişken bir hususa daha dikkatlerinizi çekeyim; Türkiye’de zemin bu tip insanların ortaya çıkması için çok müsait durumda. Özellikle din sahasında fantezilere kendisini kaptıran insanların hadd ü hesabı yok. İslam Tarihi boyunca defalarca dile getirilmiş ve cevapları verilmiş konuları orjinalite yapıyorum düşüncesi ile ekranlara taşıyan, gazete sayfalarına aktaran o kadar çok insan var ki. Bana göre hizmet edemeyen insanların kendilerini anlatmak için başvurmak zorunda kaldıkları lüks bu. Bilmiyorum ağır mı kaçar ama diyeyim, bu tiplerin hiçbirinin ruhunda “dünyanın herhangi bir yerine, İslam adına aç ve kurak bir yerine gideyim, kendimi Allah’ı ve Peygamber’i anlatmaya adayayım. Hristiyan misyonerlerin yaptıkları gibi gittiğim yerde maişetime yetecek miktarda para kazanmak için taş ocağında çalışayım, amelelik yapayım ve dinimi anlatayım” mülâhazası yoktur. Bu olmadığı için eskiden kalma, döküntü bir kısım düşüncelere sığınarak, onlarla kendilerini ifade etme luzumunu duyuyorlar. Ama burada hasbîlik yok, diğergamlık yok, din aşkı yok, hakikat aşkı yok ve araştırma aşkı yoktur.

Ben bu kanaatımı kendi ölçülerime göre o kadar çok test ettim ki, bu kanaat adeta benim sabitem haline geldi. Arkadaşlarıma da kaç defa sordum; “Mezun olduğunuz liselerde ve üniversitelerde size: Arkadaşlar! Bizim var oluşumuzun gayesi dünyanın dört bir yanına dağılıp, hiçbir beklenti içine girmeden, gerektiğinde amelelik yaparak kendi kültürümüzü anlatmaktır” diyen insanlar oldu mu dedim. Hiçbir defa olumlu cevap almadım/ alamadım.

Ve yine kanaatim o ki -bunu daha önceleri de ifade etmiştim- başımıza gelen türlü türlü musibetler bu ruhun kaybedilmesinden dolayı Allah’ın verdiği bir cezadır. Üstad’ın yaklaşımı ile “Beşer zulm etse de kader adalet eder.” Evet bu meselelere bu zaviyeden bakmak lazım. “Vemâ kânallâhu liyazlimehum velâkinne’nnâse enfüsehum yazlimûn.” Yani “Allah insanlara zulm etmez, fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.”

Manâ Buudu ve Mevhbe-i İlahiyye

Herkul | | KIRIK TESTI

Peygamberlerin manâ buuduna açık olmaları bir mevhibe-i ilahiyedir. Bu mevzuda benim vicdanımda ağır basan görüş şudur ki; mevhibe-i ilahiye, Cenab-ı Hakk’ın onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avanstır. Zira Cenab-ı Hak onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor.

Fakat işin öte yanında şu gerçek de unutulmamalıdır: Allah, Mâlikü’l-mülktür, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Bir peygamberi başkasına nisbetle çok daha önemli bir misyonla gönderir. Dolayısıyla donanımını ona göre ihsan eder. Bir başkasına bu ölçüde önemli bir misyon yüklemez ve onun donanımı da ona göre olur. Mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’na bakıp şöyle diyebilirsiniz: Allah bu Zât’a diğer peygamberlere nisbetle çok daha büyük misyon yüklemiş ve donanımını da ona göre vermiştir. Ama yukarıdaki yaklaşımla aynı meseleyi tersine çevirip şöyle de diyebilirsiniz: O Zât, istikbalde üzerine alacağı misyona liyakatını göstermiş, Allah da ilm-i ezelisi ile bunu bildiğinden dolayı ona baştan o misyonu yerine getirecek donanımı lütfetmiştir.

SOSYAL ÇALKANTILAR VE ALTERNATİF DÜŞÜNCE

Sosyal çalkantılar insanlarda alternatif düşünme melekesini geliştirir, beyin fırtınalarına müsait zemin, fikrî bir dinamizmin ateşleyicisi olur. Bu dinamizm doğurgandır. Yani rönesansın gölgesi veya gerçek bir rönesans bu tip dönemlerde ortaya çıkar. Mesela bizim tedvin dönemimiz, asırlarca bizi ayakta tutacak -ki hâlâ geçerliliklerini sürdürüyorlar- Kelâm ve Fıkıh başta olmak üzere düşünce akımlarının doğduğu bir dönemdir. Bu dönemin en büyük özelliği toplumda sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel çalkantıların yaşanıyor oluşudur.

Tedvin devri adını verdiğimiz bu zaman diliminde, bir araya getirilmesi imkansız, aynı kaynakların esas alınarak istinbat edildiğine inanılması zor, birbiriyle kıyasıya savaşan yorumlar, düşünceler ortaya atılmıştır. Basra mektebi Kûfe mektebi ile; İmam Azam Ebu Hanife, devrindeki diğer imamlar ile hatta kendi rahle-i tedrisinde oturan talebeleri ile ciddî fikrî münakaşalar içine girmiştir. Ama bu vetirede hiç kimsenin başı yarılmamış, burnu kanamamıştır. Bu süreklilik arzeden ciddî fikir jimnastikleri sonucu girilen hicri üçüncü asırda -ki zamanın altın çağlarından biridir o- dünyanın en mükemmel insanları yetişmiştir. Kaynağını ilahî beyandan alan belki de dünyanın en uzun soluklu içtihatları ortaya konmuş, düşünceleri üretilmiştir.

Batının bizim tedvin dönemine benzer rönesansına baktığınızda şunu görürsünüz: Evet, bir rönesans yaşanıyordur ama Batı ve Batılı bunalım içindedir, barbardır, yobazdır. Haçlı seferlerinden bıkmış yorgun askerdir. Bu yorgunluk onu kendi içine döndürmüş, kendini yeniden gözden geçirme imkanı sağlamıştır. Grek felsefesine, Roma düşüncesine, Hıristiyanlık esaslarına yönelme bu dönemde olmuştur. Daha sonraları meydana gelen münferit ve müteferrid tecdid hareketlerinde de aynı sosyal ortamı görmek mümkündür.

Şu an içinde yaşadığımız zaman diliminde de bizdeki tedvin, Batıdaki rönesansa benzer bir zemin var. Fakat burada bir tehlikeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum; bazen bu türlü dönemlerde bazıları gölge kurtuluş yolunu gerçek ve nihaî kurtuluş yolu zannedebilir. Bu zannın ve inancın gereği olarak o uğurda kavga ve mücadele verebilir. Bunlar bazen başarılı da olabilirler. Halbuki bu tam anlamıyla bir yanılmadan ibarettir. Aslında gerçek, sahih ve kalıcı viladetlerin önünü alan başarılardır bunlar.

Bu yüzden diyorum ki, Cenab-ı Hak bazı alanlarda bize geçici olan muvaffakiyetleri çok göstermesin. Ta ki biz sürekli metafizik gerilim içinde olalım, doğurgan olalım, sürekli beyin fırtınaları yaşayarak tedvin dönemine benzer, bizi bugünümüz ve geleceğimiz adına yıllarca, asırlarca idare edecek esasları üretelim. Evet, Müslümanlığın çok yeni şeyler doğurması lâzım. Aksi takdirde geleceğe yürüyemez, bu hâliyle de yaşayamaz. Bediüzzaman ne güzel der; “Eski hâl muhâl, ya yeni hâl ya izmihlâl.”

SOSYAL HAREKETLER VE TABİİ SÜREÇLER

Bütün bir toplumu ve belki de gelişme seyrine paralel olarak bütün insanlığı kucaklayan, onlara hizmet götüren hareketlerde birbirini izleyen, izlemesi gereken tabii süreçler vardır. Bu tabii süreçlerin başında hiç şüphesiz iman, ardından icmalî ve tafsilî ilim gelir. Herhangi bir düşüncede eğer ilim önemli bir konuma gelmiş ise bu demek değildir ki iman ihmal edilebilir. Hayır. Bu çok ciddi bir yanılmışlık ve aldanmışlık olur. Bu, o düşünceyi sosyal oluşumların tabii seyrine bırakmak anlamına gelir. Onun için toplum içinde fikrî önderlik yapanlar iman mevzuunda sürekli canlı tutacak esaslar bulmak, metodlar ve sistemler üretmek zorundadır. Bu yönlendirme olmazsa rehavet devreye girer; “Allah’a şükür yıllardır başarıdan başarıya koştuk, artık zaman rahata erme zamanıdır.” demeler söz konusu olur. Bu safhadan sonra o düşünce adına yaşama, hayatını onun gereklerine göre düzenleme bir tarafa, insan Rabbine karşı yapmakla mükellef olduğu ibadetleri bile kültürel bir aktivite olarak görmeye başlar. Artık bu tip kimseler için dün aşk, vecd ve heyecanla yapılan, göz yaşları ile süslenen ibadetler kültürel bir aktivitedir. Cuma da, bayram da, hac da bir kültürün dışa yansımasından ibarettir.

Fakat iman kendi kıvamında, kendi tazeliği içinde ve ilk dönemdeki orijiniyle korunabilse bu türlü vartalar içine girilmez. Onun için iman, hiç ara verilmeden sürekli insanlara telkin edilmeli, ısrarla onun üzerinde durulmalı. Onu insanların gönlünde, kalbinde, kafasında sürekli canlı tutacak sistemler icad edilmeli ve gerekirse insanlar bu mevzuda zorlanmalı. Aksi halde karbonlaşma başlar orada. Bediüzzaman Hazretleri bu sebeple iman üzerinde ısrarla durur.

Evet, aksiyonda süreklilik inancını, insanların gönlüne, kafasına, ruhuna ve vicdanına duyurmalıyız. Şahsen ben insanların kalblerinde sürekli ve hiç doyma bilmeyen oburlukla “Müslümanlığı âleme duyurma” his ve heyacanını uyarmak gerektiği kanaatındayım. Bunun havarilerini yetiştirmeliyiz. Her insanı bu ufkun potansiyel havarisi görmeliyiz. Kamil insan yetiştirme, milletine hizmeti gaye edinenlerin hareket yörüngesi olmalı. Bu arada yetiştirilmesi konusunda ihmal gösterilmiş ve yanlış yollara sapmış insanlarımızla da ciddî bir şekilde ilgilenilmeli. Onların aktif hale gelmesi için elden gelen her şey yapılmalı, her gayret ortaya konmalı. Öyle bir sistem ortaya konmalı ki tek ferdin bile zayi olmasına fırsat vermemeli. Şu anda toplumumuzda böyle bir sistemin ortaya konduğu söylenemez. “İşin tabiatı icabı” falan deyip işin içinden sıyrılmak isteyenler olabilir ama bence böyle düşünmek yanlış. Biz Allah’a gönülden inanmış insanların canlılığına süreklilik kazandıracak, herkesin işin başındaymış gibi ciddî bir gönül iştiyakıyla, havariler misali hareket etmesine müsait zemini hazırlayamıyoruz. Kafalarımız yetmiyor o işe veya o mevzuda bir araya geldiğimizde ciddî beyin fırtınaları meydana getiremiyoruz. Ben, Üstad o meselenin inkisarı içinde ölmüştür diye düşünüyorum. Benim inkisarım ise beni öldürecek kadar değil, çünkü o bir gönül meselesi.

Evet, zorlamayla dahi olsa insanları o mevzuda yönlendirebilecek bir sistem kurulmalı, tıpkı fabrikada çalışan işçilerin sistemi gibi. Hani işini yapmayan birine sistem hemen müdahale eder; ama şefi, ama arkadaşı, ama ustabaşı.. işte öyle… Herkes durduğu yerde, bulunduğu makamda mutlaka o sistemin genel işleyişinin hem bir parçası hem de kontrolcüsü olmalı. Anlatıldığı kadar kolay değil bu iş biliyorum. Çünkü her bir insan bu dünyada bambaşka bir âlem. Dolayısıyla her biri apayrı bir âlem olan insanların teker teker istihdamı göründüğü kadar kolay değil. Allah inayet ede.

İnayet dedim de, Cenab-ı Hakk’ın fevkalâde inayeti başımızın tacı. Biz O’nun nihayetsiz inayetinin her zaman beklentisi içindeyiz. Fakat irademiz de var ve Allah bizi irademiz sebebiyle muhatap almış. Öyleyse bizim de bu meseleyi o zaviyeden ele almamız gerekir. Bir başka ifade ile O’nun fevkalâde inayetleri, ihsanları, lütufları ve keremlerini vesile-i şükür yapar ve onları artırması için Allah’a teveccühte bulunuruz. Ama dünyada kaldığımız süre içinde plânlarımızı, bize ait gibi gördüğümüz ama aslında âriye olarak bize verilen benliğin, iradenin rükünlerini kullanarak yaparız, yapmaya çalışırız.
Evet, bir taraftan bilme, isabetli hareket etme, diğer taraftan heyecan ve helecanlarını sürekli koruyup azimli ve kararlı olma, küheylanlar gibi yerinde dururken bile sürekli hareket etme, yerinde oynayıp durma, bana çok önemli geliyor. Bunun çok kolay olduğunu zannetmiyorum. Fakat yapılmaz demek suretiyle de inkisar hasıl etmek istemiyorum.

Halihazırdaki şartlar ve mevcud durum, aşk u heyecan adına önemli ve elverişli bir ortam sayılabilir. Şahsî kanatim, bugün yaşayanlar gelecekteki nesillerden daha avantajlı sayılır. Kendi canlılıkları, başkalarına hayat üflemeleri, iç kokuşmalara karşı siyanet içinde bulunmaları gibi hususlar adına daha şanslı, daha avantajlı sayılır. Fakat şu da unutulmamalı ki günümüzün nesilleri kendilerini ayakta tutacak esaslardan, dinamiklerden uzaklaşıyor, onları ihmal ediyor. Farkına varmadan, yavaş yavaş, aheste aheste gelen ve ruhunun içine yerleşen öldürücü faktörlerin farkına varmıyor. Hepsinden kötüsü bunları tabii gelişmenin bir neticesi olarak kabulleniyor. “Bu bir vetire, dün öyleydi, bugün böyle, yarın başka türlü olacak.” diyor. Tabii görüyor manâ adına, ruh adına çürümeyi, solmayı. Ve bu hepimiz için söz konusu. Gerçi Cenab-ı Hakk’ın kendilerine büyüklük bahşettiği insanlar hayatlarının her karesinde aşmışlar bu vartaları ve değişmemişler hiçbir zaman. Bakın o tabakat kitaplarına: Niceleri bütün bir ömür boyu bir yere çardağını kurmuş, atını bir kenara bağlamış, zaman gelmiş sağda, solda Hadis-i Şerif toplamış; zaman gelmiş “Savaş var” denildiğinde savaşa koşmuş; zaman gelmiş devlet “Sana şurada ihtiyaç var” deyince, çardağını söküp bineğinin sırtına bağlamış ve oraya gitmiş. İşte bir ömür boyu değişmeden bunu aynı çizgide devam ettirme çok önemli bir mesele, Allah’ın bir lütfu bu. Fakat bu aynı zamanda o hareketin ani’l-merkez gücünü de gösteriyor. Hatta o Havâric ve Nevâsıb hareketinde bile ben çok önemli bir dinamizm görüyorum. Sadece orada basiretli dimağlar meseleyi yönlendirmede kusur ettiklerinden dolayı, o çağlayanı zararlı hâle getiriyorlar. Aslında orada coşkun bir iman, müthiş bir heyecan, bir şeyler yapma azmi ve bâtıla baş kaldırma var. Ama dinlemeleri gerekli olan insanı veya insanları dinlememe kusuru onlara ait. Hazreti Ali’yi dinleselerdi bir çok ciğersûz hadise olmayabilirdi.

Bugün de olabilir bunlar. Doğruluk, iyilik, güzellik adına iyi şeyler yapmak için bir araya gelenler, gelecekte birbirini yiyebilirler. Siz bunları bugün sarmaş-dolaş görebilirsiniz, fakat ferasetiniz varsa, o tipleri dişlerinin yapısından, tırnaklarının uzunluğundan, pençelerinin vahşice durmasından anlayabilirsiniz. Bu olumsuz dalgaları kırabilir miyiz? Elbette… Bu bizim yerimizde sağlam durmamıza bağlı.

Hâsılı; zor şeylerden bahsettik. Benim ciddî endişelerim var. Başarının ve zaferin öldürücülüğü beni, yolda yürümeye devam ederken başarılı olacak mıyız-olmayacak mıyız düşüncesinden daha çok korkutuyor.

Geçim Standardı

Herkul | | KIRIK TESTI

Televizyon haberlerinde dönem dönem 4 kişilik ailenin aylık geçim standardı adına rakamlar veriliyor. Esas alınan ölçüler nelerdir tam bilmiyorum ama verilen rakamlara bakınca bu standartları, hele bizim ülkemizdeki insanların yakalaması çok zor. Bununla beraber bu rakamların sürekli tekrarı, haberdeki üslûbun tam olarak ayarlanamaması insanları şükürsüzlüğe, kanaatsizliğe itiyor. Ben hatırlıyorum çocukluğumda insanlar sadece yoğurtla kahvaltı yapıyorlar ama tarlada, bağda, bahçede hamarat gibi de çalışıyorlardı. İnanın, hiç mubalağa etmiyorum; çünkü ben de onlardan biriydim. Yoğurtla kahvaltı ediyor, akşama kadar hayvanları güdüyordum. Sabun bulamıyorlardı insanlar, kil ile çamaşırlarını yıkıyorlardı. Bit salgınından kırılıyordu millet. Veba salgını geldiğinde yediden yetmişe bir çok insan ölüyordu. Çokları bir öğün yemek yiyordu. Evet –Allah o günleri bir daha yaşatmasın– şartlar çok zordu ama hiç kimse de halinden şikayet etmiyordu.

Hayır hayır, yanlış yaptığımız kanaatindeyim. Bu haberlerle, daha doğrusu bu yaklaşımla milleti şükürsüzlüğe sevkediyoruz. Allah’a karşı şikayete yönlendiriyoruz. Yeni bir üslup bulmalıyız haberlerin veriş tarzında. Hem yalan olmamalı, gerçekleri yansıtmalı, halkı doğru bilgilendirmeli hem de bulduğuna kanaat etmeli, nankörlüğe girmemeli insanlar. Aksi takdirde ne verirseniz verin, isterseniz iki-üç milyar verin doyuramazsınız siz onları.

İsraf… Bütün insanlığın iktisadi anlamda belini büken bir kanser o. Geçenlerde sordum arkadaşlara banyolarda kullandığımız kağıt havluların fiyatlarını. Bir rakam söylediler, ucuz veya pahalı önemli değil, önemli olan onun tam-tekmil kullanılması, israf edilmemesi. Bilmem medâr-ı fahr olur mu ama örnek olması açısından söylemekte mahzur görmüyorum; burada mecburiyetten dolayı kullandığımız kağıt havluların her bir parçasını üç-dört kere kullanıyorum ben. Önce elimi-yüzümü siliyorum, sonra ayaklarımı kuruluyorum, sonra da banyo tabanını siliyor, sonra atıyorum. İsraf olur diye lüzumsuz yanan ışıkları hemen söndürüyorum. Ama aynı hassasiyeti her yerde göremiyorum. Yemeden içmeden tutun, giyinmeye kadar herşeyde israf hakim hayatımıza.

Bediüzzaman Hazretleri’nin İktisat Risalesinde ortaya koyduğu düsturlara bakın. Hapishanelerde işkenceler, sıkıntılar, açlıklar, susuzluklar ve bunların karşısında sarsılmaz bir iman, ahirete bakış, kadere rıza… Ve sonra bakıyorsunuz, o sıkıntılara maruz kalan insan sürekli şükürle, Allah’a hamd u senayla dimdik ayakta. Bizim de aklı başında, iyi yetişmiş, maksadını güzel ve takılmadan ifade eden insanlara ihtiyacımız var. Ta ki çıksınlar televizyon programlarına bu örnekleri dile getirsinler, girsinler halkın içine mazhar olduğumuz Allah’ın lütuflarını nazara versinler, insanları nankörlükten kurtarsınlar, O’nun bize olan lütuf ve ihsanları karşısında tam bir kulluk sergilememiz gerektiğini anlatsınlar.

Bazıları benim Amerika’da dört senedir sürgün olduğumu söylüyor. Ne sürgünü Allah aşkına? Asıl inançsızlık hesabına hareket eden insanlar yapayalnız, tecrid-i mutlak yaşıyorlar ya da yaşamışlar. Mesela; Troçki’yi düşünün. Meksika’da tecrid-i mutlak içinde, bahçeli büyük bir villanın arkasındaki kulübecikte yaşamış yıllarca. Stalin’in korkusundan dışarı çıkamamış. Fakat kaderin garip tecellisi, o kulübecikte de bulmuşlar ve öldürmüşler adamı.

Evet, Allah bir gurbet yaşatıyor burada bize, size ve hepimize ama bu gurbet ahirette bir kurbet (yakınlık) vesilesi olabilir. Öyleyse niye şikayet edeceksin ki? İnsanî hisler, vatan, memleket, eş-dost, akraba diyorsanız, elbette.. İnsanın bunları özlemesi kadar tabii bir şey olamaz. Ama bunları özlerken Allah’ın sağnak sağnak üzerimize gönderdiği lütuf ve ihsanlara karşı nankörlük yapmamamız lazım. Biz hiç bir zaman mahrumiyet denilen şeyi kamil manada yaşamadık. Mesela Bediüzzaman Hazretleri’nin çektiğinin onda birini ne ben çektim ne de siz. Baksanıza şu ifadelere; “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı. Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.” diyor; deyip vak’ayı rapor ediyor ama halinden hiç şikayetçi değil. “Huz mâ safâ da’ mâ keder – safâ vereni al, keder vereni bırak.” diyerek herşeyin iyi ve güzel yanını görüyor. Bardağın boş değil dolu tarafına bakıyor.

Hasılı, Allah’ın nimet ve ihsanlarına karşı şükürle mukabelede bulunmak zorundayız. Elimizdeki bütün imkanları hep O’nu anlatmaya, O’nu sevdirmeye, O’nu takdir etme ve ettirmeye matuf kullanmak mecburiyetindeyiz. İnsanların içlerinde her hâlukârda memnun olma duygusu uyarmalıyız. Hastalık-sıhhat, ızdırap-rahat, zenginlik-fakirlik.. her hâlukârda… İşin özü: insanların iniltilerinde bile şükür nağmesi, şükür terennümü duyulmalı.

GÖZYAŞLARI

“İki göz vardır ki onlara ötede ateş dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire (uyanık duran göz).” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Allah karşısında haşyetle yaş dökmede önemli olan insanın kalbinin saf heyecanlarını, riya ve süm’a ile kirletmeden gözyaşı ile şiirleştirmesidir. Riya ve süm’anın olmaması için de tenha yerlerin seçimi her bakımdan daha selametlidir. Fakat bazen olur ki insan, kalbinin heyecanlarına hakim olamaz. Bu durumda iradeyi devreye sokup onu önlemeye çalışmalı. Bu da olmazsa işte o zaman insan salmalı kendini. Ağlamanın aktörlüğünü yapmak çok tehlikelidir. Öldürür insanı o. Onun için İmam Gazali Hazretleri der; “Ağlayan da kaybedebilir, ağlamayan da.”

İşin aslına bakılırsa sadakat sessizliktedir. Sadakat dar bir vitrinden içeriye doğru açılan, dünyaları alabilecek engin bir mağaza gibidir. Gözyaşı da, o mağazanın parlak vitrini. Mağaza dolu ise vitrin o ölçüde zengin ve süslü olur. Ama mağaza bomboşsa ve herşey bir vitrinden ibaretse, işte onun kıymeti de o kadardır.

Hadis-i şerifte “Kur’an okurken ağlamaya gücünüz yetmiyorsa, ağlamaya kendinizi zorlayın.” buyuruyor Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem). Bu kendinizi yumuşatacak, sizi rikkate getirecek, ağlamaya zorlayacak, içinizi dökecek hadiseleri takip edin, hadisteki ifadesiyle bükâ’ (ağlama) yollarını araştırın demektir.

Gözyaşları aynı zamanda bağlı olunan şeye karşı vefanın bir tezahürüdür. Nasılsa öyle görünme, nasıl görünüyorsa öyle olma demektir. “Olma” hiç yok, sadece “görünme” varsa, orada nifak vardır. Dolayısıyla bir yerde sadakatın aksi nifaktır. Onun için Tevbe suresinde munafıkların Tebuk seferinden geriye durduklarını anlattıktan sonra der ki Kur’an; “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve sadıklarla beraber olun.”

EKİP RUHU

Takım halindeki çalışmalarda insanın bazen normal ve meşru haklarını kullanmaması gerekebilir. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Bir başkasına yaptırtmak hoşunuza gitsin.” sözleri ile verdiği ölçü içinde mesela siz kendinizin daha başarılı olacağını zannettiğiniz durumlarda dahi başkalarını o iş için tercih edebilmelisiniz. Bu hem ekip ruhunun vazgeçilmez esaslarından biri, hem de ihlas ve samimiyeti koruyacak önemli bir iksirdir. Bırakın, son adımı hep başkaları atsın. Ancak şu da var ki insan fıtratında işi kendisinin bitirme isteği hakimdir. Onun için bu mesele o kadar basit ve kolaylıkla hayata geçirilebilecek bir düstur değildir.

Meselenin tekniğini çok anlamam ama futbolda koskocaman bir ekip oyun oynar, en son bir oyuncu ayağının ucuyla dokunur ve golü atar. Herkes o golü atan oyuncuyu nazara verir, kahraman yapar. Omuzlara o alınır, manşetlere o çıkartılır. Oysa ki orada bir ekip çalışması vardır. Diğer oyuncular pozisyonu hazırlamasaydı, o kişi golü atabilir miydi?

Bence meseleye böyle bakmak lazım. Geleceğin iftirak ve ihtilafının çözülmesinde bu ruh, bu düstur büyük rol oynacaktır. Aksine, “Herkes Cennet’e girmeli ama anahtarı bende olmalı”, veya “Golü mutlaka ben atmalıyım.” misalleri ile açıklanabilecek ruh bizim adımıza çok tehlikeli. Bırakın anahtar başkasında olsun, bırakın golü bir başkası atsın. Ruhu öldüren bu tip tehlikeli hastalıklardan geri duralım.

Herkesin bir izzet duygusu, bir onur duygusu var diyorsanız, bu duyguları gelin alem-i İslam’ın içinde bulunduğu şu mezelletten kurtarmak için kullanalım. Zira müşterek haysiyetimiz, müşterek şerefimiz ayaklar altında. “Bu zillete ancak bu kadar katlanılır.” demek gerekmez mi? Müsbet hareket yolunu seçerek, sevgi ve hoşgörü ile herkese kucağımızı açmak; kudsi mesajları başkalarına ulaştırmak; yaşatma uğrunda yaşamadan vazgeçmek; şartların gerektirdiği ölçülerde hareket etmek ve son adımı başkalarına bırakmak. Evet, “Üzerime aldığım vazifeyi illa ki ben bitireceğim.” mülahazası, şeytani bir mülahazadır.

Bir çok fukaha, imamın arkasında birinci safta durmayı en çok sevap alma vesilesi olarak anlamış ve anlatmışlardır. Ben bu meseleyi biraz farklı anlıyorum. Orada esas maksat camiye önce girmedir. Namaz vaktinden önce camiye gelen kişi onun sevabını alır. Arkadan gelen isterse birinci safta yer almış; hatta imamın arkasında namaza durmuş önemli değil ki? Onlar birinci safta yer almış olsalar bile Allah seni birinci saf sevabından mahrum etmez ki. Çünkü sen önce geldin camiye.

Evet, sevap hırsı da kaybettirebilir. Şahsen ben pek çok insanı bu duruma müsait görüyorum. Genel bir hüküm vermek elbette haksızlık olur ama çoklarını bu çerçevede gördüğümü söylemek zorundayım. Tekrar edeyim, ihlas ve samimiyetle rıza-yı ilahiyi talep edelim, bütün mülahazalarımızı i’la-yı kelimetullaha bağlayalım, hırsla çatlayasıya, ölesiye çalışalım fakat “İstanbul’un fatihi sadece ben olayım, ipi ben göğüsleyeyim.” demeyelim. Çünkü bunlar şeytani mülahazalardır.

Ekip ruhu adına söylediğim bu sözler sübjektif şeyler olabilir. Siz bunları Ku’an’ın ve Sünnet’in altın mikyasları ile test edin. Uygun ise muvafık hareket edin, değilse objektif kriter arayışı içine girin ve ona göre davranın.

Şartların Hesaba Alınması

Herkul | | KIRIK TESTI

Her dönemin mimar ve fikir işçileri gibi bizlerin de içinde bulunduğumuz dönemin şartları ve gereklerini iyice ihata etmemiz gerekir. Çok bilmemiz, çok okumamız, çok dolaşmamız; eğer içinde bulunduğumuz dünya şartlarını hesaba katmıyorsak, onları derin tetkik ve analizlere tâbi tutup hareket ölçülerimizi belirlemiyorsak bir anlam ifade etmez. Mesela her birimiz günümüzde Ebu Hanife dahi olsak, ama içinde bulunduğumuz şartları hesaba katmadan onun kendi döneminde hareket ettiği gibi hareket etsek, çalışmalarımızın falso ile neticeleneceği muhakkaktır.

Şimdi dünya küçüldü, moda tabirle global bir köy haline geldi. Eskiden ulaşım ve haberleşme vasıtaları bu ölçüde gelişmiş değildi. Adeta bir adem-i merkeziyet hakimdi. Tabir caizse herkes ve her toplum belli bir stoplazma içindeydi. Ama şimdi öyle mi? Dünyanın bir yerinde olan bir hadise başka yerlerde anında duyuluyor ve bazıları itibarıyle hadise mahallindekinden daha fazla ses ve gürültü çıkartıyor, tesir icra ediyor. Mükebbiru’l-asvatlar (sesleri, gürültüleri çoğaltanlar) da var günümüzde. Geneli itibariyle kimin amaçlarına hizmet ettiği malum-u meçhul o medya, ister ideolojik isterse ekonomik çıkarlar istikametinde dünya kamuoyunu rahatlıkla yönlendirebiliyor.
Bu arada çeşitli zamanlar ısrarla üzerinde durduğum bir husus var; dünyanın neredeyse tamamına yayılmış bir gönüllüler hareketi, bir eğitim ve ögretim seferberliği.. Din, dil, ırk, yaş, cinsiyet ayırt etmeksizin akıllara durgunluk veren fedakarlıklarla çalışan bir kitle var ortada. Dünyanın bir yerinde elde ettiğiniz fevkalade bir başarı, bunları çekemeyenlerin gıpta ve düşmanlık damarlarını tahrik edecekse, o başarı başka yerlerdeki hizmetler adına olumsuz tesir yapabilir, şartların aleyte ağırlaşmasının nedeni olabilir. Ortaya çıkacak olumsuz hava yukarıda bahsini ettiğimiz medya aracılığı ile bütün dünyaya mal edilebilir. Onun için bütün zamanlardan daha fazla dikkatli olunması gerekir.

İş bu safhaya gelse elinizden bir şey gelir mi? Elbette hayır? Yapacağınız bir tek şey olur; müsbet harekete devam. Siz her zaman olduğu gibi numune-i imtisal sayılacak müspet hareket örneklerini sergilemeye devam eder, onların bir kısır döngü içinde dönüp durduklarını anlayacakları, böylece yanlış davranışlarından vazgeçecekleri zamanı beklersiniz. Yani bir zaman kaybı olur. Belki çeyrek asır, belki de daha fazla.
Görüldüğü gibi bir taraftan kendimizi koruma, diğer taraftan insanlığa hizmet götürme oldukça zor. Onun için kendi içimizde sıkı durmamız, gevşemememiz, saflardan saf yaşayış seklimizi devam ettirmemiz lazım. Evet, hem kendi iç alemimiz, hem de şartların ve çevrenin getirdiği yenilikler karşısında hepimizin sürekli fikrî rehabilitasyona ihtiyacımız var. Madde ile manayı aynı zaviyeden müşahede edebilecek, rehber bakışlara, rehber değerlendirmelere ihtiyacımız var. Aksi halde toplum, his ve heyecanları aklının ve mantığının önünde toy delikanlılarla maceraya sürüklenir. Böyle insanların yaptıkları şeyler güzel görünebilir, hüsn-ü niyetli de olabilir, ama çok defa bu türlü şeylerin içine riya, şöhret, fahr ve gurur karışır. Bunların olduğu yerde, karıştığı işlerde lahutiyet mülahazası yoktur. Dolayısıyla onların öncülük ettiği faaliyetler muvakkaten semere verse de, Allah alır daha sonra o semereleri. Ve işin en acı tarafı, kimbilir belki de hislerine kapılarak yapmış oldukları şeylerden dolayı sorumlu bile tutabilir o insanları.

ADANMIŞLIK RUHU

Adanmışlık ruhu adına bir ölçü vermek istiyorum sizlere; insanların bir çoğu mesela öğle vaktinde, yiyeceği akşam yemeğinin sevincini yaşar. Bazı insanlar da vardır ki, dünyada iken yoluna girdiği ve bir gün mutlaka ulaşacağına inandığı Firdevs Cenneti’nin sevinci ile yaşar. O sevinç adeta hayat verir ona. İnsanların belki de yüzde sekseni birinci, çok azı müstesna geriye kalanı da ikinci kategoriye dahildir . Ama adanmışlık bunların ikisi de değildir. Adanmış odur ki; Cennet’e gireceği ümidini sürekli gönlünde, kafasında, vicdanında canlı tutar ama onun bir tek gayesi vardır bu dünyada; İslam’ın ismetini sıyanet etmek. Zira yeryüzünde bugün müslümanlık adına yapılacak tek iş budur. Bu da yaşama zevkini yaşatma zevki adına terk eden diğergam kişilerle olur.

DUA HEYECANI

Musibetler zamanında okunacak hususi dualar var. Bunların musibet kalkıncaya kadar okunması lazımdır. Fakat burada en önemli şey arkadaşlardaki dua heyecanıdır. İçten gelmesi lazım o his ve heyecanın. Ferhat tam Şirin’ine kavuşacağı anda karşısına çıkan dağı aşmak için nasıl bir heyecan duyar içinde, işte öyle bir heyecan. Hatta din-i mübin-i İslam’ın îlâsı adına duyacağınız heyecan Ferhat’ın, Mecnun’un heyecanından binlerce, milyonlarca kat fazla olmalıdır. -Benim için Leyla, Şirin, Ferhat veya Mecnun hiç önemli değil ama tabiat-ı beşeri inkar etmemek lazım. Leylevîler, Şirinîler çok dünyada. Onun için bu misali verdim.-Yoksa “Dua yapalım” dendiğinde angarya kabilinden bir şey yapılır ki ona dua denmez.

Duanın bir mekanda hep birlikte yapılması taraftarıyım. Zira arkadaşlardan bazılarının tertemiz atmosferi diğerlerine tesir eder, huzur-u kalbe vesile olur. Bu da o mecliste bulunanları biraz daha temkine, teyakkuza ve ciddiyete sevkeder. Diğer taraftan insanın sadece kendi kendine olması ve seccadesinde içini Allah’a dökmesinin, elbette farklı bir açıdan birlikte yapılan duaya faikiyeti, üstünlüğü var. Evet, hiç kimsenin bilmediği, görmediği bir yerde el açıp, içini Rabbine dökmenin değeri hiçbir şey ile ölçülemez.

Halis ubudiyet ifade etmesi açısından dua, çok namaz kılmadan, çok oruç tutmadan daha önemlidir. Çünkü dua, sebepleri ve şartları nazar-ı itibara almadan, Hazreti Müsebbibü’l-Esbab’tan tasavvurları aşan ve tenasüb-i illiyet prensibine göre melhuz olmayan şeyleri isteme demektir. Mesela, Cennet… Kendi iktidarınızla Cennet’i nasıl elde edebilirsiniz? Kabri nasıl aşabilirsiniz? Sıratı nasıl geçebilirsiniz?

Dua ederken mubalağa etmeme bir esastır. Ama bunu bazıları çok dua etmeyin şeklinde anlıyorlar. Benim anlayışıma göre bu kabil bir şerh yanlış. Doğrusu çok dua etmeme değil, duada lüzumsuz teferruata girmemedir. Mesela; “Allahım! Benim şu işim olsun veya kara kaşlı, kara gözlü bir oğlum olsun, saçları hiç dökülmesin, bana bir Cennet ver, yamaçlarımın sağ tarafında şunlar, sol tarafında bunlar olsun, ırmakları şöyle aksın, hurileri böyle olsun…” İşte bunlar dua değil, gevezeliktir.

Câmî (kapsayıcı, muhtevası geniş) lafızlarla dua etme duanın en önemli buudlarından biridir. “Rabbenâ âtina fi’d-dünya haseneten ve fi’l-âhireti haseneten – Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de hasene ver.” duasındaki “hasene”; “Allahümme ahsin âkibetenâ fi’l-umûri küllihâ – Allahım! Bütün işlerde akibetimizi güzel eyle.” deki “Fi’l-umûri küllihâ – her türlü iş, durum, keyfiyet”; “Allahümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke bihî Nebiyyüke sallallâhu aleyhi vesellem, eûzü bike min şerri mesteâzeke minhü Nebiyyüke sallallâhu aleyhi vesellem – Allahım! Ben Sen’den, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) istediği hayırları istiyor ve O’nun Sana sığındığı şerlerden de Sana sığınıyorum.” duasındaki “Min hayri mâ seeleke ve min şerri mesteâzeke – O’nun istediği hayır, sığındığı şer” ibareleri câmî lafızlara en güzel örneklerdir. Ben bu son duayı haddimi aşarak çeşitli ilavelerle şu şekilde yapıyorum; “Allahümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke bihî cemîu’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-Evliyâi ve’l-Asfiyâi ve’l-Mukarrabîne ve’l-Makbûlîne ındeke, eûzü bike min şerri mesteâze minhü cemiu’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-Evliyâi ve’l-Asfiyâi ve’l-Mukarrabine ve’l-Makbûlîne ındek – Allahım! Ben bütün enbiyâ, mürselîn, evliyâ, asfiyâ, mukarrebîn (Sana yakın kullarının) ve makbûlînin (Senin nezdinde makbul kullarının) Sen’den istediği hayırları istiyor ve bütün bunların Sana sığındığı şerlerden ben de Sana sığınıyorum.”

Bu çerçevede bir başka câmî dua da şu olabilir; “Allahümme es’elüke min hayri mâ seeltüke min evveli yevmin ilâ sâati hâzihî ve eûzü bike min şerri mesteaztü minhü min evveli yevmin ilâ sâati hâzihî – Allahım! Sen’den, ta ilk günden şu ana kadar istemiş olduğum hayırları istiyorum. Sana sığınıyorum ilk günden şu saate kadar Sana sığınmış olduğum şerlerden. ”

“Ya Rabbî, ilâ mâ tuhibbu ve terdâ. Allahümme afveke ve âfiyeteke ve ridâke – Ey Rabbim! Seveceğin ve razı olacağın şeyleri yapmaya bizi muvaffak eyle. Allahım! Senden af, afiyet ve rızanı istiyorum.” da çok yapılması gerekli olan dualardan biri. Evet, kendinize rağmen dahi olsa Allahın hoşnut olacağı, seveceği, razı olacağı şeyleri isteyin. Çünkü önemli olan O’nun hoşnutluğudur.

HAKİKAT AŞKI

Hakikat aşkı peygamberler ile ilim adamlarında orijin itibarıyle aynıdır ama tezahür şekilleri arasında fark vardır.Yani o aşka vuslat yaşama istikametinde espiri farklılığı vardır. Mesela peygamberlerde, kuralları vaz’ eden onlar olduğu için yanılmalar olmaz, ama ilim adamlarında olabilir. Hakikat aşkı olmadan ilim, ilim aşkı olmadan da araştırma aşkı olmaz.

Sürekli Hatırlanması Gereken Şey: Günah

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah kelam-ı ezelisinde “Allah onların günahlarını hasenata tebdil eder” buyuruyor. Bu, günahkar insanlar için aslında büyük bir beşarettir. Fakat bu ayete mâsadak olabilmek için kulun da yapacağı şeyler vardır. Bir; günah insanî ilişkiler alanında cereyân etmişse yani kul hakkı söz konusu ise, mutlaka karşı taraftan helallık almak. İki; işlenen o günahı bir ömür boyu hatırlamak, onun ızdırabını sînesinde dâima canlı ve taze olarak hissetmek. Bu hususu bir başka yerde şöyle ifade etmiştik; “Günah çok kötü bir şeydir; ancak bir yerde iyi sayılabilir. O da kulun bir günaha girdikten sonra bir ömür boyu onun için âh u vâh etmesi halidir. Mesela, harama im’ân-ı nazar ederek (dikkatlice) bakan, fakat yıllar sonra bile onu hatırladıkça iki büklüm olup Rahmet kapısına yönelen bir kul için o günah pek çok hayırlara gebe olabilir.”

Bu iki şey yapılabilirse şayet, Allah o kulu ahirette rezil etmez. Ama günah işlenmiş, unutulmuş ise aynı neticeden bahsetmek oldukça zor olsa gerek. Evet, aslında unutulması gerekli olan şeyler iyilikler ve güzelliklerdir. Zannediyorum günümüzde çok müslümanlar bu iki hususu birbirine karıştırıyor, unutulması gerekli olanları unutmuyor, unutulmaması gerekli olanları da unutuyorlar.

Bu meselenin bir diğer buudu ise şudur; insan olan herkesin ve hepimizin Rabbi ile olan irtibatı adına eksiklikleri, işlediği günahları vardır. Arzu ederiz ki Allah affetsin onları. Fakat aynı arzuyu başkalarının günah ve hataları adına da duymak gerekmez mi? Niçin o arzuyu izhar etmiyoruz biz? Allah hepimizin Allah’ı; O Raûf, O Rahîm ve O Kerim. “Rahmetî vesiat külle şey’” buyuruyor, yani rahmeti herşeyi ihâta etmiş. O’nun âdet-i sübhânîsi, çamurun içinde duran kimseleri hemen tutup çıkarması, yıkaması, üzerine gül suları serpiştirmesi ise şayet, bizim onları çamur içinde görmeye hakkımız yok ki. Dilerse affeder onu. Dolayısıyla yukarıda ifade etmeye çalıştığımız “günahları unutmama”yı herkes kendi adına yapmalı. Elli sene evvel de işlemiş olsa, onu yeni işlemiş gibi bütün inciticiliğiyle duymalı. Bu açıdan “Ben biliyorum ki, falan zat falan zamanda şunu yapmıştı, ama bu günahın hacâletini hiç de üzerinde görmüyorum.” demeye hiç kimsenin hakkı yok. Nereden biliyorsun onun içinde boyundurukların dönmediğini, için için ızdırap çekmediğini?!

İslamî Denge Ve Mürşid İhtiyacı

İslam bir denge dinidir. Maddî ve manevî âlem adına koymuş olduğu ölçüler bunun şahididir. Fakat bunları gösterecek dimağlara özellikle günümüzde çok ihtiyaç var. Bu ufku yakalayamayan bir çok insanın yönlendirilmeye, sürekli nezaret edilmeye ihtiyaçları olduğuna inanıyorum. Aksi halde böylelerinin dine ve topluma zararlı olduğu muhakkak. Şöyle ki, bahsini ettiğimiz özellikteki kişiler, ilim adamları, master, doktora talebeleri sistemin gerektirdiği ölçüler içinde çalışıyor. Başkalarının görüş ve düşüncelerini aktarmayı ilmî çalışma olarak kabulleniyorlar. Bunu yaparken de belki farkında değiller ama kendi gönüllerinin ilhamlarını öldürüyor, kendi ruhlarının dilinden kilidi çözmüyor/ çözemiyorlar. Dolayısıyla bugün bir çeşit, yarın bir başka çeşit konuşuyor, en son okuduğu kitabın havasına giriyorlar. Dimağlarda donukluk, söylenen şeylerde zıtlıklar oluyor böylece.

Bazılarında da tam tersi şey geçerli. Onlar da alabildiğine serbest ve hür düşünceli. Sürekli beyin firtınaları ve sancıları içinde. Ama bunlar da dinin getirdiği temelleri tam anlamıyla bilemediklerinden ölçüsüz, bazan da İslam’a zıt şeyler söyleyebiliyorlar. Bu açıdan ilk sınıfta yer alanlara İslam’ın hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmayan dengelerini hatırlatacak, gösterecek; diğerlerine de basit seviyede dahi olsa İslam’ın usûlüne ait değerlerini gösterecek, öğretecek denge insanlarına ihtiyaç olduğu kesin.

Işığın Göründüğü Ufuk

Bazan ışık görünür. Aradan on sene geçer, yirmi sene geçer, ışık hala göründüğü ufukta durur, bir santim ilerleme kaydetmez. Neden? Çünkü insanların azmi, kasdı, kararlılıkları, plânlarının ciddiyeti, uygulanabilir oluşu şart-ı âdî planında müessir şeylerdir. Eğer bunlarda bir eksiklik ve aksama söz konusu ise, ışık göründüğü yerde görüne durur fakat siz yürümenize rağmen bir türlü tünelin öbür ucunu bulamazsınız. Bununla beraber ışığın göründüğünü kabul etmelisiniz. O zaman ya; “Ne yapalım! Işık biraz erken görünmüş.” veya “Biz ışığa doğru yürürken âhesterevlik ediyoruz.” ya da; “Atâ-i ilâhî burada ayrı bir cilve ortaya koyacak.” diyeceksiniz.

Bu çerçevede bir hususu tekrar hatırlatmak isterim; bazan dünyanın herhangi bir yerindeki muvaffakiyet, başka yerlerde muvaffakiyete giden yolu tıkayabilir ve sistemi felç edebilir. Cüz’î dairedeki tekevvün ‘hepten’in önünü kesebilir. Zira o muvaffakiyet başkalarının gıpta damarlarını harekete geçirmiş, haset duygularını kabartmış, düşmanlık yapmalarına zemin hazırlamıştır. Mesele, dininizi anlatma, hakkı başkalarına duyurmadır. Dinimizi anlatma istikametindeki bir başarı başka bir yerde kendilerine rakip kabul etmeyenlerin harekete geçmesine sebebiyet verebilir. Öyleyse, bir yerde doğum yaptırtıp diğer yerlerde kısırlaşmaya, kısırlaştırmaya sebebiyet vermeyin. Unutmayın, hâmile olan bütün analar doğum yaptığı zaman başkalarının yapacağı bir şey kalmamış demektir.

Yağmur Yağarken

Yağmur yağıyor şu an. O yağmur -ki diğer adı rahmettir- Allah’tan, rahmet semasından yeni kopup gelen şeyin adıdır. O şimdi üzerinde öbür alemin çizgilerini taşıyor, o aleme ait turfanda televvünlere âyinedarlık yapıyor. Bu esnada eğer gönüller Allah’a teveccüh eder, diller O’nu mırıldanırsa, Allah o duaları kabul buyurur. Şimdi siz, sizin için hayatta en önemli gaye ne ise, o gayeye kalbinizi kilitleyerek Cenab-ı Hakk’a dua edin, o meramınızı isteyin. “Güzel söz O’na çıkar, iyi amel O’na yükselir.” diyor Kur’an. Dolayısıyla O’ndan gelenlerin geldiği şu anda, O’na gidecek şeylerin gitmesinde bir kolaylık söz konusudur. Yani gök kapıları açık, rahmet geliyor, yerden kelimeler de O’na yükseliyor.

İsterseniz benim kelimelerime kalbinizin heyecanıyla iştirak edebilir, amin diyebilirsiniz: “Allâhümme a’li kelimete’llâhi ve kelimete’l-hakki ve dîne’l-İslami fî külli enhâi’l-âlem. Veşrah sudûranâ ve sudûra ibâdike fî külli enhâi’l-âlemi ile’l-îmâni ve’l-İslâmi ve’l-ihsâni ve’l-Kur’ân vestahdimnâ fî hâzâ’ş-şe’n. Vec’alnâ min ibâdike’l muhlisîne’l muttakîne’l veriîne’z zâhidîne’l mukarrabîne’r râdîne’l merdıyyîn. Allâhümme yâ müfettiha’l ebvâb! İftah lenâ ümmete Muhammedin sallâhu aleyhi vesellem lâsiyyemâ ihvânî ve ehavâtî ve asdikâî ve sadâikî ve ahbâbî ve ehibbâî hayra’l-bâb. Rabbenec’al lenâ min emrinâ ümmete Muhammedin sallahu aleyhi vesellem lâsiyyemâ emra ihvâni ve ehavâti ve asdikâi ve sadâikî ve ahbâbî ve ehibbâî fî külli enhâi’l-âlemi ferecen ve mahrecâ, ve sallallâhu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbih.”

(Allahım! Yüce adını, hak kelamını ve din-i mübin-i İslam’ı dünyanın dört bir tarafında yücelt! Gönüllerimizi ve dünyadaki bütün kullarının kalblerini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a aç! Bizi bu yolda istihdam eyle! Bizleri ihlâslı; kılı kırk yararcasına takva hayatı yaşayan; zühdü esas edinen; kurbiyetine mazhar olup Senin yakınlığını kazanmış; Sen’den razı olmuş, Senin de kendilerinden razı olduğun kullarından eyle! Allahım, her kapıyı açan Rabbim! Biz Ümmet-i Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem), hususen kardeşlerimiz, dostlarımız ve sevdiklerimize hayır kapılarını aç! Ey Rabbim! Biz Ümmet-i Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) ve hususiyle de dünyanın dört bir tarafındaki kardeşlerimiz, dostlarımız ve sevdiklerimize bir rahatlık, sıkıntılarına bir çıkış yolu ihsan eyle! Salat u selam Efendimiz (aleyhissalatu vesselam), âl ve ashabı üzerine olsun.)

Enaniyet ve Aidiyet Hisleri

Herkul | | KIRIK TESTI

Bediüzzaman Hazretleri işlenecek günahlarla insanda var olan bazı latîfelerin söneceğinden veya öleceğinden bahsederek Lem’alarda şöyle der: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.”

Her latîfenin bir gaye-i hilkati vardır. Hilkat gayesine uygun biçimde o latîfenin kullanılmaması elbette onun dumûra uğramasına veya ölmesine neden olacaktır. Burada işin en önemli noktası söz konusu latîfelerin tekrar dirilip dirilmeyeceği veya daha doğru bir tabirle Allah tarafından tekrar diriltilip diriltilmeyeceğidir. Kanaatim o ki, eğer Allah’ın fevkaladeden bir lutfu ve inayeti olmazsa onların tekrar dirilmeyeceği ve diriltilmeyeceğidir. Bu açıdan Bediuzzaman’ın, Lem’alardaki aynı yazının devamında söylediği “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork- bir lokmayla, bir daneyle, bir bakmakla o latîfelerini batırma” nasihatine iyi kulak kesilmek gerek.

Ancak iman başta olmak üzere marifetullah, muhabbetullah, mehafetullah ve zevk-i ruhaniye erip, hakikat yolcusu insanın asıl hedefi olan rıza-yı ilahiye ulaşabilmesi adına verilmiş olan latîfeler eğer küfür ve dalaletle ölüyor ve bir daha dirilmiyorsa, sonradan hidayete eren insanlar hiç bir yere varamazlar. Oysa ki, mühtediler içinde seyr-i sülûkta nice mertebeleri kat’ etmiş insanlardan söz etmek mümkün olduğu gibi, cahiliyye insanlarından mucize denilebilecek bir toplum da çıkmıştır. Demek burada Allah’ın hususi bir iltifatı, fevkalade bir inayeti var.

Bizim hamuru müslümanlıkla yoğrulmuş insanlar olarak, inayete güvenmekle beraber, irademizi esas alarak davranışlarımızı ayarlamamız gerekir. Zira adet-i ilahi günahlara girme durumunda o latîfelerin sönmesini ve ölmesini netice veriyor.

Bu çerçevede iki önemli tehlikeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum; çoklarımızın içki, kumar, hırsızlık türü günahlar kategorisi içine girmediği için belki dikkat etmediği ama işin aslına bakılırsa bir çok latîfelerin ölmesine neden olan iki yanlış his ve duygudur bunlar. Aslında ikisini bir başlık altında da toplayabiliriz: enaniyet. Ama biri şahsi enaniyet, ikincisi yaptığı yararlı işlerle başarılı gözüken ve halk nezdinde öyle kabullenilen bir cemaate mensup ve aid olmanın verdiği cemaat enaniyeti.

Birincisi; şahsi enaniyet. Şahsi enaniyet az veya çok, külli veya cüz’i herkeste vardır. Günümüzdeki Kur’an mesleği, Bediuzzaman Hazretlerinin enfes tesbitleri içinde acz, fakr, ihtiyaç, şevk, şükr, tefekkür ve şefkat gibi umdeler üzerine müessestir. Bu hasselerin her biri bir bütünün parçaları olmasının yanı sıra, aynı zamanda birbirinin lazımıdır. Dolayısıyla zincirde halka veya halkalar eksik kalacak ve insan kamil mertebeye hiç bir zaman çıkamayacaktır. Şimdi hem bu halka içinde bulunup, hem bu Kur’an mesleğine intisap edip, hem de onun gereklerini bilmeme ve kurallarını uygulamama insanı farkına varmadan daireden uzaklaştırır. Onun için meslek kurallarını bilme ve onlara riayet etme, o meslekte başarılı olmanın yegane yoludur.

Evet, benlikte öyle bir özellik var ki, insanı merkezden, kendisinden uzaklaştırır, “men ittehaze ilâhehû hevâhu (kendi heva ve heveslerini tanrı edinen kimse..Furkan Suresi 25/43, Casiye 45/23)” sırrınca anlatılan derekeye düşürür. Sadece kendini, kendi yaptıklarını beğenen bir seviyeye, daha doğrusu böyle bir seviyesizliğe düşürür insanı. Bazan da başkalarının güzel yaptıkları şeyleri, sırf kendisi yapmadığı için çirkin bulur böyleleri.

İkincisi ise bir cemaate mensup olmanın verdiği bir başka türlü enaniyet. Çok açık ve net bir ifade ile “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”a bedel, “Dünyanın dört bir yanında eğitim-öğretim faaliyetleri ile ülkemizin adını bayraklaştıran, saadet asrı hariç İslam ve belki de insanlık tarihi boyunca eşi-menendi görülmemiş bir hızla faaliyet alanını genişleten, insanlığın geleceği adına asırlardır ihmal edilen ahlaki temelleri atan bir hareketin gönüllü fertleriyiz” şeklinde bir yaklaşım. Halbuki bizleri bu yola hidayet eden de, o yolları lütuf ve ihsan eden de sadece O. M. Akif’in deyişi ile bugün biz neye malik isek hepsi O’nun vergisi ve biz sadece O’na medyûnuz. Üstad Hazretleri ne güzel söyler; “Bilmeyerek bu yolda istihdam ediliyoruz.” Kendisini sorguladığı bir baska yerde; “Hem deme ki ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun. Hem deme ki, halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Aynı hakikatı diğer bir misal içinde şöyle anlatır; “Hem nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkların, ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere aynalık etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin cilve-i in’ikâsıdırlar.” Yani senin güneşle irtibatın budur. Güneşe müteveccih olman Ondandır diyor. 26. Sözde de “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma, ‘inne’llâhe leyüeyyidü heze’ddîne bi yed-i racüli’l-fâcir’ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîze-î hilkat ve netice-i san’at bil, ucb ve riyadan kurtul.” diyor.

Evet, bu zat, haşa! estağfirullah’a yatırım yapmıyor, kendine nasıl bakıyorsa öyle konuşuyor, mazhariyeti söylemiyor, hatta ona memerriyet diyor. Kendini vahdet-i vücutçulardan farklı olarak bir ayna misali tecelligah olarak görüyor. Onlar malum, tüm varlığı cansız akisler olarak kabullenir. Cami gibi bazıları açıktan açığa evham ve hayalat der varlığa. Yani bakış açınıza göre değişiyor eşyanın mahiyeti. Netice itibariyle insanın bu şekilde bakması lazım kendine. Halbuki biz tam aksini yapıyoruz, Cenab-ı Hakk lütfediyor, biz kendimize malederek söylüyoruz. Ve bazan meseleyi, karşı tarafı aldatmak için inşaallah ile, maşaallah ile süslüyor ve besliyoruz. Bunlar da riyanın koruyucu serası, mahfazası, kabuğu oluyor. Bana göre bu Allah adına yapılan gizli bir saygısızlık. Yani “Ben yaptım, ben ettim” deme açık, “Allah’ın izniyle, inşallah, maşaallah” gibi koruyucu seralar içinde konuşma tarzı da gizli saygısızlık. Tabii bunlar gerçekten kalpte yer bulmayıp, sadece dilin ucundan zahiri kurtarmak için söylenen sözlerse.

Bu açıdan Kur’an dairesi içinde bulunan herkes ciddi bir tehlike sath-ı mailinde bulunuyor. Onun için herkesin bir muhasebe ve murakabe ile nefsin oynadığı bu oyundan sıyrılması, bunun icin de başkaları ile konuşurken, kendi kendine düşünürken, yazarken, çizerken hasılı sürekli O’nun kudretini, O’nun inayetini, O’nun riayetini, O’nun hıfzını, O’nun kelaetini, O’nun vekaletini öne çıkarması lazım.

Evet, ferdî enaniyet, cemaat enaniyetine inzimam edince kırılmaz bir hâl alıyor. Aslında herkesin malumu olduğu üzere eserlerde ‘ene(ben)’yi kırmak için ‘nahnu(biz)’ye müracaat etmek tavsiye ediliyor. Ama burada ‘nahnu’ de işe yaramıyor. Onun için ‘nahnu’yü de aşıp ‘Hüve(O)’ye sarılmak gerektiğine inanıyorum. Zira, hepimizin sürekli rehabilitasyona, nasihata; bu ölçüleri zihnimizde canlı tutmaya ihtiyacımız var. Harun Reşid’in defalarca Fuzayl ibni Iyâz’ın dizlerinin dibinde hıçkıra hıçkıra ağladığını biliyoruz biz. Selâhaddîn-i Eyyubi’nin Izz ibni Abdüsselâm’ın dizlerinin dibine kapanıp ağlaması da az değildir. Ya Zembilli’nin yanında hıçkırıklara boğulan koca sultan Yavuz Selim’e ne demeli.

Evet, ‘ve’l-muhlisûne alâ hatarin azîm’ deniliyor hadiste. Yani “..İhlasa erenlere gelince, onlar da büyük tehlike içindedir.” Menkıbe kitaplarında anlatılır, Hazreti Musa Cenab-ı Hakka diyor ki: “Ya Rabbi! Hayret ediyorum, Sana gelmiş, ulaşmış insanlar nasıl oluyor da başka mülahazalara kapılıyorlar.” “Ya Musa” diyor Cenab-ı Hak; “Onlar bana gelip ulaşanlar değil, yoldakiler.” Allah hepimizi muhlisin basamağını da aşıp muhlas olan yani ihlasa erdirilmişler zümresine ilhak eylesin.

Allâhümmec’alnâ min ibâdike’l-muhlisîne’l-muhlasîn el-veriîne’z-zâhidîn el-mukarrabîne’r-râdîne’l-merdiyyîn es-sâfîne’l-muhibbîne’l-mahbûbîn.

Amin Ya Rabbi!

Hangi Parti?…

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Muhterem Efendim, siyasetten uzak kalmadaki ısrarınızın sebebini lütfeder misiniz?

Cevap: Aslında, siyaset bugünü yarınla, yarını da öbür günle bir arada düşünmek ve halkın hoşnutluğunu Hakk’ın rızasıyla beraber mütâlaa etmek gibi geniş perspektifli bir idare sanatıdır. Fakat, günümüzde siyaset sadece parti, propaganda, seçim ve iktidar mücadelesi şeklinde anlaşılmaktadır.

Servet, şöhret, güç ve kuvvetle elde edilen hakimiyet gelip geçicidir; bâki olan, hak ve adaletin hakimiyetidir. Onun içindir ki, en büyük siyaset, hak ve adalet taraftarlığında aranmalıdır. Heyhât; dünyanın pekçok ülkesine baktığımızda, nerede adalet ve hak düşüncesiyle bütünleşen siyaset; nerede çoğu yalan ve tezvirden ibaret olan sokak şarlatanlıkları..!

Maalesef, günümüzde insanların büyük bir bölümü, günlük politika oyunlarını, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayr-ı meşrûların meşrû gösterilmesini siyaset telâkki etmektedir. Bu yanlış yorum ve telakkiden dolayı, kalbî hayatım, düşünce istikametim ve Hak’la münasebetim adına her türlü siyâsî hareketten uzak kaldım ve bundan sonra da uzak kalmayı zarûri görmekteyim.

Soru: Amerika’ya gelmeden önceki birkaç sene içinde farklı siyasî anlayıştan insanlarla bir araya geldiğiniz, görüşüp konuştuğunuz medyaya yansımıştı. Bu görüşmeleri siyaset dışı olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Ben düz bir vatandaşım ve bir vatandaş olarak herkesle görüşme hakkım olduğunu zannediyorum. Siyasilerle görüşmelerimde onların bazı siyasi mülahazaları olabilir. Fakat, şimdiye kadar benim hiçbir siyasi mülahazam olmadı. Zaten görüşme teklifleri hep muhataplarımdan gelmiş ve ben de bunu memleket meselelerini anlatmak için bir fırsat kabul etmiştim. Mesela; bir Terör Kanunu mevzuu olduğu zaman, hem parlamanterlerle, hem de Başbakan ile görüşmüşümdür. Milletimizi yeniden akrebin kıskacına çekme meselesi olunca, içimde ürperti hasıl olmuş, ben de endişelerimi devlet büyüklerine anlatmışımdır. Görüştüğüm her insana da “keşke en sağdakinden en soldakine kadar bütün partiler, memleket meseleleri üzerinde anlaşabilseler, milli meselelerde zıtlaşmaya gitmeseler” demişimdir ve bu şekilde fikir alışverişinde bulunmamın da çok normal olduğunu düşünüyorum.

Hükümet, adalet ve asayiş demektir. Bunların bulunmadığı bir yerde hükümetin varlığından söz edilemez. Hükümet bir değirmene benzetilecek olursa, çıkardığı un, nizam, huzur ve emniyettir. Bunları çıkarmayan bir değirmen ise, kuru bir gürültüden ibarettir ve hep hava öğütür. İşte, adalet ve asayişin yara aldığını/alabileceğini zannettiğim hususlarda milletimizin yararına olacak bazı tedbirler alınmasını tavsiye ettiğim zamanlar olmuştur.

Görüşmelerde hep günlük siyasetten uzak, umumi ve kalıcı mevzuları dile getirmeye çalışmışımdır. Mesela, bir defasında şunları söylediğimi hatırlıyorum: “Bir hükümetin milletine “Benim milletim” demesinden ziyade, bir milletin başındaki hükümete “Benim hükümetim” demesi daha önemlidir ve zannımca her zaman aranan da işte budur. Aksine millet, başındaki hükümeti bünyesine musallat olmuş tırtıl silsilesi görüyorsa, o bünye ile o baş, çoktan birbirinden kopmuş demektir.

Halkın kalbinde devlete saygı, hükümete hürmet, memurun şiddetiyle değil, devleti idare edenlerin tavır ve davranışlarındaki ciddiyet, iş ve hizmetlerindeki samimiyetle kazanılmaya çalışılmalıdır. Şimdiye kadar, ne zalim memurların istibdadıyla, ne de kitlelerin iğfaliyle hiç kimse hiçbir yere varamamıştır.

İrfan ve asaletten mahrum, devlet işlerinden de anlamayan nasipsizler, şayet yanlışlıkla birer vazife başına getirilmişlerse, hükümetin gücünü kullanmaktan, onun iktidarını istismar etmekten, her yerde kendi çıkarlarını aramaktan ve despot birer kral gibi hüküm sürmekten geri kalmayacaklardır. Böylelerinin iktidarda olduğu bir ülkede sadece zalimlerin “hay-huy”u ve mazlumların iniltisi duyulacaktır ki, bu şeâmetli seslerin yükseldiği hemen her yerde Âd ve Semûd’un âkıbeti kaçınılmaz olagelmiştir.”

Evet, bir hükümet, milletinin yalnız iş, hareket ve davranışlarını değil, düşünce ve anlayışını da tanzime çalışmalıdır. Böyle bir tanzimde en önemli esas ise, düşünce birliği, his birliği, tâlim ve terbiye (öğretim ve eğitim) birliğidir. Bir milleti meydana getiren fertler, ayrı kültür, ayrı düşüncelerle besleniyor, birbirleriyle zıtlaşıyor ve birbirlerine karşı farklı anlayışların kavgasını veriyorlarsa, o milletin kendi kendini yeyip bitirmesi mukadderdir. Ben milletimizin bir ferdi olarak onun böyle bir akıbete uğramaması için doğru bildiğim hususları her fırsatta söylemeye çalıştım.

Soru: Zat-ı âlinizin o görüşmelerini “pazarlık” olarak anlayanlar ve bazı partileri desteklediğinizi iddia edenler olmuştu. Herhangi bir partiyi desteklediğiniz oldu mu?

Cevap: Maalesef, bugün de o türden asılsız iddialarda bulunanlar oluyor. Fikirleri siyasetle bulanmış ve her şeyi dünyevî çıkarlar ve siyasî maksatlarla açıklama eğilimindeki bazıları anlayamasa veya anlamamakta diretse de, Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesi ve Selef-i Salihin’in safiyane içtihadlarından çıkardığım dinime ve milletime hizmet çizgimde siyasetin ve dünyevî ücretlerin en ufak bir yeri olmadığına hayatım şahittir. Adımı dünden bugüne bazı partilerle birlikte ananlar olmuşsa da, bütün bunlar, bir kasda dayanmıyorsa, mutlaka bir yanlış değerlendirme ve yanlış bilgiden kaynaklanmaktadır. Hizmet felsefem gereği, her türlü iç bölünme ve anarşiye, din, medeniyet ve demokrasi gibi sahalardaki inhisarcılığa, onları memleket içinde menfî kullanmaya ve insanımız arasında bölünmelere vesile kılmaya karşı olduğum ve daima devletin, ülke bütünlüğünün ve memleket içinde istikrarın yanında bulunduğum herkesin malûmudur.
Fakat, bir zaman Adalet Partisi’ni, bilâhare Anavatan Partisi’ni, daha sonra Doğru Yol Partisi’ni ve önceki seçimde de DSP’yi desteklediğim gibi bir vehme kapılanlar veya böyle bir vehim üretmekte kendileri açısından yarar görenler olmuştur.

Şu ana kadar sayın Başbakan dahil, hiç ama hiç kimseyle siyasî maksatlı görüşmem ve -kullanılması ve bir kelime olarak anılması bile rahatsızlık verici- herhangi bir pazarlığım olmamıştır, olması mümkün değildir ve ileride de olmayacaktır. Ben, şu kadar milletvekili koltuğuna değil, Kur’an-ı Kerim’de, her mü’minin arzusu olan Cennet dahil, her şeyden daha büyük ve daha değerli olduğu ilan edilen Allah’ın rızasına talibim. Şu ana kadar hiçbir partiye doğrudan veya dolaylı, yazılı veya sözlü en küçük bir destek vermediğim gibi, bu konuda ve herhangi bir parti ya da adayın seçim çalışmaları veya seçimde desteklenmesi hususunda en yakınlarıma bile herhangi bir ihsasta bulunmuş değilim.

Soru: Merhum Turgut Özal’ı ve en son da sayın Bülent Ecevit’i desteklediğiniz iddia edilmişti. Onların dindar kesimden de oy almalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Bir insanı takdir etmek ve ona saygı duymakla onun siyasi destekçisi olmak farklı farklı şeylerdir. Merhum Turgut Bey takdir ettiğim ve saygı duyduğum bir insandı. Fakat, benim ona oy verilmesi için tavsiyelerde bulunduğum iddiası doğru değildir. Bu meseledeki sır milletimizin vefasında ve basiretinde gizlidir. Turgut Bey, hayatı boyunca yüksek gayeler arkasında koşmuş, hep ufuklu yaşamıştı. Büyük bir düşünce ve devlet adamıydı. Eğitim adına yapılagelen hayırlı faaliyetlerin de sürekli destekçisi olmuştu. Onu bu şekilde tanıyan halkımız da bir vefa duygusuyla ona destek çıkmıştı.
Sayın Bülent Bey’e oy verilmesi hususunda da kat’iyen bir tavsiye ve teşvikte bulunmadım. Zaten, sayın Ecevit’in böyle bir talep ve beklentisi olmadı.

Münasebetlerinde oy almayı hedef edinmedi. Bülent Bey dürüstlüğün sembolü oldu. Dün farklı bugün farklı konuşmadı. Solu, Türkiye gerçeklerine göre yeniden şekillendirdi; “din”iyle “ulusal değerleri”yle barışık bir sol kültür oluşturmaya çalıştı. Onun içindir ki, her dindarı mürteci görmedi. Solun, samimi dindarlarla barışık olabileceğini gösterdi. Basiretli Türk halkı da, dürüst ve tutarlı tavrının karşılığı olarak onu destekledi. O, kendisine yöneltilen bütün tenkitlere rağmen, özellikle yurtdışındaki kültür elçilerimiz olan fedakar öğretmenlere ve eğitim faliyetlerine sahip çıkarak halkın gönlüne taht kurdu. Zannediyorum, seçimlerden sonra ayrılacak olmasaydı bu halk yine onu desteklerdi.

Milletimiz samimi gayretleri hiçbir zaman karşılıksız bırakmadı. Kim vefalı ve hasbi davranmışsa halk da ona karşı aynı vefa ve samimiyetle muamelede bulundu.

Soru: Efendim, son haftalarda medyada “Fethullah Gülen Cemaati falan partilere oy verecek” şeklinde haberler çıktı. Sizi sevenler oylarını hangi partiye verecek?

Cevap: Evvelâ, daha öncede defaatle söylediğim gibi; “Fethullahçı” şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. “-cı”, “-cu” türü sözlerden hiç hoşlanmıyorum. “Cemaat lideri” gibi yakıştırmalardan küfür işitmiş gibi rahatsız oluyorum. Sadece müşevviki olduğum eğitim faaliyetlerine gönül vermiş insanları “cemaat” şeklinde değerlendirmenin de yanlış olacağını düşünüyorum. Sevgi, diyalog, hoşgörü, barış ve karşılıklı anlayış esaslarına dayanıp eğitim seferberliğine çıkan samimi insanların faaliyetlerini “Gönüllüler Hareketi” şeklinde ifadelendirmenin doğru olacağını zannediyorum.

Saniyen, Fakiri tanıyan insanların, benden ferdin hür iradesiyle vereceği kararları etkileyen siyasi telkinlerde bulunacağımı ve bir başkasına “oyunu şu partiye vermelisin” demek gibi bir nezaketsizliğin içerisine gireceğimi bekleyeceklerine inanmıyorum. Başkaları parti kurabilir ya da bir partiyi destekleyebilir. Bu, o insanların kendi hizmet anlayışlarıdır. Onları da kınamaz ve yadırgamayız. Fakat, kendilerini baştan beri siyasetin dışında tutan ve farklı bir çizgide insanlığın hizmetine adanmış ruhların, değil bir partiyi desteklemeleri, dünya sultanlığı bir altın tepside sunulsa; “Yanlış anlaşılırız, sevgi kahramanlarıyla ümide kapılanlara inklisar-ı hayal yaşatırız. Demek ki bunlar da makam-mansıp sevdasına tutulmuş; meğer bunca gayret iktidar içinmiş; şimdiye kadarki sevgi ve hoşgörü mesajları yalanmış dedirtiriz.” diyerek o altın tepsiyi de yere çalmaları gerekir.

Biz bütün partilere “eşit yakınlıktayız.” Daha önce de ifade ettiğim gibi, “eşit uzaklıkta” demiyorum; “eşit yakınlıkta”yız; çünkü her partinin müntesipleri, sempatizanları bizim insanımızdır. İnsanların partileri, siyasi anlayışları bizim onlarla dost olmamıza mani değildir.

Herkesi kucaklayanlar, muhabbet fedailiğine soyunanlar geçici politik çıkarlar için kimseyi dışlamaz, kimseyi siyasi anlayışına ve partisine mahkum etmez. Kim ne yakıştırırsa yakıştırsın, kim hangi vehim, beklenti ve suizanlarını seslendirirse seslendirsin onların çizgisi bellidir: Onlar ne herhangi bir partiyi destekleyip diğerlerini bir kenara iter ve ne de bir şartlanmışlık ve önkabulle herhangi bir partiye karşı cephe alır.

Evet, bugüne değin sözlerimde ve yayınlanmış eserlerimde partilerüstü (bu ifadeyi bir fazilet göstergesi olarak kullanmıyorum) konumumuza gölge düşürecek herhangi bir ifade vaki değildir. Esas itibariyle memleketimizin kargaşa ve kavgalardan dolayı ağır zarara uğrayacağını düşünen bir insan olarak toplumda her meseleye diyalog, uzlaşma ve hoşgörü ortamı içinde çare aranması gereğine inanıyorum. Buna karşılık çatışmalardan medet uman ya da gündelik siyasi çıkarlarını ön planda tutan bazı çevreler, beni de siyasi çekişmelerin tarafı haline getirmek istemektedirler. Ancak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da benim herhangi bir biçimde politik tartışmalara katılmam sözkonusu dahi değildir.

Bu vesile ile bir kez daha ifade etmeliyim ki; bütün vatandaşlarımızın kendi serbest tercihleri yönünde demokratik anayasal haklarını kullanmaları tavsiyesi dışında; herhangi bir partinin desteklenmesi ya da engellenmesi gibi bir düşünce ve davranış içinde değilim ve bundan sonra da asla olmayacağım. Ben milletimizin basiret ve firasetine güveniyor, onların partilerüstü düşüneceğini, herhangi bir partiden ziyade millet ve memleket menfaatlerini öne çıkaracaklarını ümit ediyorum. Kaynağı kim olursa olsun, bu kanaat ve beyanım dışındaki her tür iddianın gerçekten uzak bir yakıştırma, vehim ve suizan olduğunun bilinmesini istiyorum.

Medya ve Düğmeye Basma

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Efendim, bir kere daha düğmeye basılmış gibi sizinle uğraşmaya başladılar. Bazı medya organları hergün bir yalan haber yayıyor; olmadık iddialarda bulunuyorlar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Önceleri medyayı çok ciddiye alıyor ve aleyhime yazılan en küçük bir haberden bile aşırı rahatsız oluyor, çok üzülüyordum. Üzüntümün en önemli sebebi de masum insanların kandırılmasıydı. O günlerde halkımızın medyaya büyük bir güveni vardı. “Gazetede yazıyor” olması bir meseleye inanmak için yeterli sebepti. Fakat, bazı medya organları hem umum manada güvenilirliğini kaybetti ve hem de şahsımla alakalı o kadar çok yalan haber çıktı ve o haberler tekzipler gördü, mahkemelerce de yalanlandı ki, artık yazılıp çizilenlere hiç kimsenin inandığını zannetmiyorum.

Yalan haber yazıp, televizyonda gösterenlere çok hayret ediyorum. Bir gün sonra uydurma olduğunun ortaya çıkması kat’î olan bir haberi nasıl yazar çizerler anlamıyorum. Yazıp çizdikten sonra da, nasıl olur da hiçbir mahcubiyet duymadan halkın içinde dolaşır, bir başka kurban ararlar onu da hiç anlamıyor, bu yaptıklarını insanlıkla bağdaştıramıyor ve onların acınacak bu haline üzülüyorum. Bir telefonla gerçeğini öğrenebilecekleri bir haber yayıyorlar. Mesela, ‘pasaportun süresi şu tarih’ diyorlar. Ortada resmi makamlar var; resmi kayıtlar var. Bir telefonla bunlar öğrenilebilir. Ama o zahmete katlanmayıp sayfalar dolusu iftira yazıyorlar. Ele aldıkları konuyla da hiç alakası olmayan bühtanları birbiri arkasına sıralıyorlar.

Bazen avukatlarım açıklama yapıyor ve basın bildirisi veriyorlar. Onlara bile ihtiyaç yok aslında. Ben, milletimizin sağduyusuna güveniyor ve bu iftiralara tek bir insanın inanacağına ihtimal vermiyorum. Halkımızın, bazılarının zannettiğinden daha olgun ve duyarlı olduğuna; doğruyu ve yalanı birbirinden ayırdedeceğine inanıyorum. Fakat, avukatlar da tavzih etmezse, isnatların doğru olduğunu kabul etmiş sayılırız. Bu da işin gerçek yüzünü bilmeyen milyonlarca insanın iftiraya teslim edilmesi demek olur. İnsanları suizana itmiş oluruz ki, hem suizan etmek ve hem de ona sebebiyet vermek günahtır.

Aslında ben elimden geldiği kadar Hz. Ebû Bekir’in tavrını takınmayı yeğliyorum. Bir gün adamın biri Hz. Ebu Bekir’e gelip bir sürü itham ve hakaretler savurmuş. Hz. Ebu Bekir sükut etmiş, uzun bir süre hiçbir şey söylememiş, karşılık vermemiş. İftiraların sonu gelmeyince dayanamayıp kendisini savunacak birkaç söz söylemiş. Onları seyreden Peygamber Efendimiz: "Ebû Bekir! O adamın sana kötü söz söylediği her defasında, sen sabrederken, bir melek seni müdafaa ediyordu. Sen söze başlayınca artık melek ayrıldı." buyurmuştur. İşte genel düşüncem budur; Allah her şeyin aslını biliyor ve halkımız da olup bitenleri, gerçekleri görüyor ya!.. Öyleyse ehl-i insaf kararını verir, savunanlar beni değil hakikati, doğruyu savunur. Benim kendimi savunmama gerek yok zannediyorum.

Ne var ki, doğruları yazan, fakiri savunan insanları bile ademe mahkum etmek isteyenler var. Bir yazar, hakkımda iyi ve lehte bir yazı yazsa onun üzerine de hışımla gidiliyor ve yeni bir yalanla o şahıs da bana nisbet ediliyor. Dahası, nerede dürüst ve milliyetperver bir insan varsa onu da harcamak için hemen bana nisbet ediyor, bu da ondan deyip bir yaygara koparıyorlar. Çalmamak, çırpmamak, ahlaklı olmak suçmuş gibi davranıyor, namaz kılan, bir Cuma’ya giden insanı bile benimle irtibatlandırıp bir teşkilat, bir örgüt yapısı arıyorlar.

Bu tür meseleler üzerinde konuşmak da hoşuma gitmiyor. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın; gelin biz Allah’tan konuşalım. Sohbetimiz, “cânan sohbeti” olsun bizim.
Bu dünyanın bir de ahireti var. Ve ben kendimi ahiretin eşiğinde kabul ediyorum. Şu son günlerimi sadece O’na ibadet u tâatte bulunup, yalnızca O’nun esmâ ve sıfatlarıyla ilgili konuşup, ruhumu eline vereceğim aziz misafiri bu hal üzere beklemek istiyorum. Çok hastayım. Bir senedir ayda birkaç sayfa yazı bile yazamadım. Hem kalb, hem seker hastalığı ve hem de norapatiden kaynaklanan ellerimdeki hareket kısıtlılığı okuyup yazmama bile mani oluyor. Uzun bir süre biraz düzelir ve iyileşirim diye bekledim. Şimdilerde ise, hastalıklarımı iyiden iyiye kabullendim; dost oldum onlarla. Geçen ay bir-kaç yazı karalamak istedim. Fakat, gücüm ancak kısa kısa notlar almaya yetti. Bir arkadaşa aldığım o notları dikte ettim. Bu şekilde iki-üç yazıyı tamamlayabildim.

Ama bir kere daha ifade etmeliyim ki, bu sözlerim şikayet değil; ben daima Rabbimin rahmetini umuyorum, lâkin O’ndan gelen her şeye de bin can ile razıyım. Hastalıklarıma da razıyım ve onlardan şikayetçi değilim.

Yıkık Bir Dünya ve İhsanlar Kuşağı

Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi, yükselme ve terakki etme helezonunda belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve büyük bir lütuftur. Fakat, bundan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen ve kâlen Allah karşısında iki büklüm olup "Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun!" diyebilmesidir.

Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız -Allah (celle celalühu) duyurup tattırmasın- dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mabedsizliğin, mescidsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duyguda-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitabsızlığın ne demek olduğunu biraz olsun anlayabilirdiniz…

Bir dönemde belli İslam ülkelerinde de diğer yerlerdekine benzer maddi-manevî mahrumiyetler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını-buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o günlerin ızdırabını, büyük bir dehşet ve ürperticilikle yudumladılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına adeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda, bir cami dolusu insanın aynı duyguya bağlanması, aynı düşünceye düğümlenmesi ve bir mabedde aynı gaye-i hayalle biraraya gelmesi şöyle dursun, bir ferdin kendi evinin en ücra köşesinde endişesiz, korkusuz Rabbine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi dahi çok zordu.

Evet, işte bu ülkeler hakiki bir tek mümine hasret duyulan ülkelerdi. Buralarda, hayatın içinde din yoktu, kalb ve ruh hayatı yoktu, diyanet yoktu. Dini değerler genç nesillere unutturulmaya çalışılıyor, her şeye rağmen dinini gönlünce yaşamak isteyenler baskı altına alınıyor, sinenler siniyor; sinemeyenler ya hapse atılıyor ya da sürgün ediliyordu. Menfâlar ve zindanlar herkesin korkulu rüyası idi. Sibirya’da ve Sibirya’daki kar-buz içinde hayat sürme gibi bir durum kimin korkulu rüyası olmazdı ki!

O gün insanların kimisi düpedüz cinnet ve hezeyan yaşıyor, kimisi de sabah-akşam vahşetle inliyordu. “Her taraf Muş’tu / Yollar yokuştu // Kardeş kardeşi yiyordu / Bilinmez, ne işti.” Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üst-üste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve geleceğin ümit tomurcukları sistemli olarak kimliksizliğe itiliyordu. Kitleler Allah’tan koparılmış; bu kopukluk ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, pek çok yerde bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendimizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığımız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.

Şair, ufukları kararan bazı ülkelerdeki özel durumu nazara alarak mı şu mısralarla inlemişti bilemeyiz; ama onun bu inleyişinde derin bir inkisarın olduğu açıktır:

“Sultan Selim-i evveli râm etmeyip ecel
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî
Gök nura gark olur nice yüz bin minareden
Şehbal açınca Ruh-u revân-ı Muhammedî”

Izdırap şairinin ezanla alakalı duyguları ise tam bir duadır.

“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli ”

Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş, kesilmemiş görünenlerde kısılmış ve bir kısım talihsiz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara adeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak, Hak’tan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm ü meşhudluk bir konu haline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya gibi bir yere sürgündü.

Dünyada biz zayıflamış, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat haçlı düşüncesi bu defa inkar-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar planlıyor; kendilerinden başka kimseye hakkı hayat tanımıyor; bin senelik zengin mirası yakıyor-yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncelerinin o anlamsız abidelerini ikame ediyordu. Maddî gücün hoyratlaştırdığı zavallılar, her şeyi götürüp kendi yanlış düşünceleri, çarpık anlayışları ve sığ idrak ufuklarında manasızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki, gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Akif’in ifadesiyle:

Harap eller; serilmiş hânümanlar; kimsesiz çöller,
Emek mahrumu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar,
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

Bu yitik dünya ile alakalı hicranlı birkaç söz de Avlar İmamı Efe Hazretleri’nden:

" Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu
Gülistânda katmer güller mi kaldı
Şecerler kırıldı bârlar üzüldü
El atacak dahî dallar mı kaldı

Bir sel aldı sahrâları bürüdü
Ağaçlar kurudu kökler çürüdü
Erler yüreğinde yağlar eridi
Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldı

Bozuldu dünyanın bâğ u bostânı
Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı
Bülbüller okusun dertli destânı
Elvân nakış keşmir şallar mı kaldı

Er olan eridi yağ gibi gitti
Şîr-i nerler zîr-i türabda yitti
Serviler yerinde mugaylan bitti
Petekler söndüler ballar mı kaldı

Ebnâ-yı zemânın gaflet serinde
Oynarlar gülerler yerli yerinde
Seâdet hidayet binde birinde
Helâki fark eder haller mi kaldı

Er olan çekildi çıktı aradan
Herbiri mahvoldu gitti sıradan
Gazab etti alemleri yaradan
Mübtela olmamış iller mi kaldı

Dillerde kalmamış hidayet nûru
İslamın kalmamış kalbde süruru
Kurban olur İslam bulsa kubûru
Lutfî, Hak söyleyen diller mi kaldı.”

Birkaç adım daha öteye giderseniz Bayburtlu Zihni’nin şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendirdiğini görürsünüz:

Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş,
Canan göçmüş ıssız kalmış otağı;
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş,
Sâkiler meclisten kesmiş ayağı.

Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi. İşin başlangıcında gâfil durup gâfil davranan bazı kimseler, daha sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdi, ama bunların hiçbir yararı yoktu.

"Kaza-i diyanet yerde süründü,
Türk’ün ruhu zorla asi göründü,
Hem peygamberine hem Allah’ına."

Artık el elden üzülmüş, yar elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna-buna lanet yağdırma neticeyi değiştirecekti.

Bir zamanlar dünya insanları, bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kabe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıkıyor gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradıklarını bulurdu.

Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefâseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini adeta bir rüya aleminde hissederlerdi.

Ne var ki, kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi. "O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfeddin) Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise:

"Bekle gözlerin yollarda; çepkeni kolunda,
Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!”

Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremizde harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzun bir süre hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı uzak-yakın bu çevrede. "Kimse yok mu?" sesinize karşılık, "yok" diyecek ciddi bir ses de yoktu. O yıkılmış coğrafya da İmam Hatip yoktu, Kur’an kursu yoktu. Üç beş insana Kur’an okutmayı göze alan bir insan da yoku. Aynen, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ali’ye söylediği sözlerin tarif ettiği günler yaşanıyordu. -Muhyiddin ibni Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre- Hz. Ebu Bekir şöyle demişti: "Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayızla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi; fakat biz her şeye rağmen bunların hepsini göze alarak birşey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı".

Bu sözleriyle Hz. Ebu Bekir, tarihî devr-i dâimler içinde bir vahşet, bir zülum, bir istibdad ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da bu fecî durum, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebu Cehiller, yeniden Ebu Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacaktır. Sizin gibi kudsîler de, tulumbaları ellerinde hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhun, sükunun ve emniyetin temsilcileri olduklarını göstereceklerdir.

Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine “Allah” dedirtmeden evvel ölümü göze almak lazımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “kültür”, “geçmiş”, “tarih”, “mukaddes miras” demek her babayiğidin karı değildi.

Şimdilerde bu meş’um ülklerde de karlar,buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizilerin haddi-hesabı yok. Sağda solda nâdir de olsa “Hak”, “adalet” ve “hürriyet” diyenlerden söz edilebilir.

Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin ‘ba’su ba’delmevt’i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine –bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar– İsrafil surunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.

Bu itibarla bende size Hz. Ebu bekir”in, Hz.Ali’ye dedigi gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üstüste güzelliklerin tulu ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi o dönemde de gönlünüze göre bir dünya yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdad da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibirya sürgünleri yoktu.. ilk devirler için varolan çok şey sizin için yoktu .

Biri: "Yirmisekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı, Divan-ı Harblerde bir cânî gibi muamale gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim, aylarca ihtilattan men edildim…" diyor idiyse bu fotoğrafı iyi okumak icab eder.. tabiî, "Ne yapayım ben acele ettim kışta geldim, siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Bir demet gülle mezarımın başına geldiğiniz zaman, "Selamünaleyküm" deyin; "henîen leküm" sesini işiteceksiniz." müjdesini de…

Bugün milletimizin de bağlı bulunduğu milletler topluluğunun geldiği nokta, o gün görülen rüyaların bir nevî tezahürüdür. Ve bugün bizler, çok büyük lütuflara mahzar sayılırız. Bu lütuflara mazhariyet bir şükür ister. Bu lütufları tam takdir edip değerlendirmek gerekir. Böyle bir takdir ve değerlendirme de geleceğe matuf olması itibarıyla irade buudludur; yani, siz ister ve dilerseniz, bir de azm u gayretinizi aksiyona dönüştürürseniz –Allah’ın izniyle– o da olur.

Zikir ve Aksiyon

Herkul | | KIRIK TESTI


Soru: Efendim, siz bir taraftan, câmi’ bir dua kitabı olan Mecmuatu’l-Ahzâb’ı nazara veriyor, sürekli evrâd u ezkâra teşvik ediyorsunuz; diğer taraftan da, günümüzde Rabbimizi bütün gönüllere duyurmanın, vatana ve millete hizmet düşünceli aksiyonun, şahsî ubûdiyetin önüne geçtiğini ifade buyuruyorsunuz. Bu iki hususu nasıl anlamalı ve nasıl değerlendirmeliyiz?

Cevap: Dinî vazifelerimiz arasında mutlaka yapmamız gerekli olan şeyler vardır. Bazen bunlardan biri öne çıksa da, bu, diğerlerinin terkedilirliği manasına gelmez. Fakat bazen, zamanın ve şartların durumuna, insanların dinî emirler karşısındaki tavırlarına göre, Enbiya-i İzam ve sonra da sahabe efendilerimizden başlayarak her devrin mürşidleri, belli konuların üzerinde daha fazla durur; o mevzuları her fırsatta hatırlatırlar. Bir mesele hakkında o kadar çok hatırlatma ve tavsiyelerde bulunur; onun üzerine öyle hassasiyetle titrerler ki, zannedersiniz, bir tek o mesele önemli, onun dışındaki hususlar talî şeyler. Mesela, namazda tekâsül olduğu, insanların namaza karşı bir bıkkınlık ve tembellik tavrı sergilediği bir dönemde hakiki mürşidler, “Namaz kılmayanın işi bitmiştir, onun diğer ibadet ve iyilikleri de beyhûdedir.” derler. Namaza şiddetle vurgu yapar, onun üzerinde ısrarla dururlar. Ama bu, kat’iyen “oruç olmasa da olur, zekat verilmese ve hacca gidilmese de olur.” manasına gelmez.

Bu ibadetlerin hepsi farzdır, dinde hepsinin ayrı bir yeri vardır. Emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker vazifesi de, din-i mübîn-i İslam’a hizmet de bir farzdır ve onun da kendine göre bir yeri vardır. Normal şart ve zamanlarda, bu ibadetlerin bazıları bazılarından üstündür. Mesela, Sahabe efendilerimiz, namazı, imandan sonraki en önemli bir esas kabul etmiş ve onu gâye ölçüsünde bir vesile seviyesinde görmüşlerdir. Ona, mü’minin miracı nazarıyla bakmışlardır. “İnsan ile küfür arasında sadece namaz ya da namazı terk vardır.” demişlerdir.. evet, onlara göre, küfürle insan arasındaki biricik perde, namazın kılınması veya kılınmamasıdır. Namaz kılınmazsa, o perde kalkar aradan.. insanın öbür tarafa, tehlikeli bölgeye geçmiş olma ihtimali hasıl olur. Düşmüş ve kapaklanmış olma ihtimali belirir. İşte namaz o kadar önemlidir.

Hatta hem onlar ve hem de Üstad’ın talebelerine kadar daha sonraki devirlerde yaşayan hassas ruhlar, namazın mükemmilâtından (tamamlayıcı unsurlarından) sayılan “namazı cemaatle kılma” hususunda büyük bir titizlikle durmuşlardır. Cemaatle namaz kılmaya, “farz” ya da “farz-ı ayn” demişler, çok az bir kısmı da “en azından vaciptir” hükmünü vermişlerdir. Bu meselede en esnek davrananlar Hanefiler olmuş, onlar da “Sünnet-i müekkededir” demişlerdir. Ahmed bin Hanbel Hazretleri’nin mezhebinin imamlarından bazıları, cemaatı namazın rüknü olarak görmüşlerdir. Yani, onlara göre, cemaatle kılınmayan namaz, namaz değildir.

İstidradî olarak ifade etmeliyim ki, onca fukahânın böylesine önemli gördüğü “namazı cemaatle kılmak” meselesinde de çok hassas olunması, bu hususun üzerinde ısrarla durulması icab eder. Kitap ve Sünnet’i çok iyi bilen, İcma’ ve Kıyasın kurallarına vakıf olan insanların, dinin herhangi bir emriyle alakalı söyledikleri “bu çok önemlidir, bu olmazsa olmaz” sözü kulak ardı edilebilecek bir ifade değildir. Onu kulak ardı eden, zamanla kulak ardı edilmemesi lazım gelen daha pek çok şeyi hafife alıp gözmezlikten gelebilir. Cemaat en azından, usulüddin prensipleri açısından tamamlayıcı ve namazı daha güzel eda etmeye yardımcı bir unsurdur. Ayrıca cemaat halinde yapılan vazife, ferden ferdâ yerine getirilen bir vazifeden on kat daha üstündür; bir de, toplu eda edilen vazife namaz ise, o, yalnız kılınandan yirmiyedi derece daha faziletlidir.

Zekat, oruç ve hac gibi diğer ibadetler hakkında da teşvik ifade eden pek çok söz zikretmek mümkündür. Çünkü, her bir ibadetin dinde bir kıymeti ve yeri vardır. Birinin çok kıymetli olması diğerinin değersiz ve kıymetsiz olduğu manasına gelmemektedir. Yani, her şeyden önce ibadetlerin belli çerçeveleri vardır. O çerçeveler içinde biri daha üstün, tercihe şâyân ve daha faziletli olabilir. Ama yer yer bunlardan diğeri bir öncekinin önüne geçebilir. Mesela, yazın kavurucu sıcağında oruç tuttuğumuz dönemler olmuştur. O dönemde tutulan oruçlar çok zor gelmiştir nefislere. Maden ocaklarında ya da fabrikalarda ateş karşısında çalışan ama imanın verdiği güçle orucunu aksatmayan insanlara, oruç, bir ay da olsa, çok zor gelebilir. İşte, öyle bir dönemde ve o türlü şartlarda çalışan insanlar namazı zaten kılıyorlarsa, onlara oruçla alakalı çok ciddi teşviklerde bulunmak lazım gelir. Namazı nasıl olsa kılan bu insanların zor şartlardan dolayı orucu terketmemeleri için tahşidat yapmak icab eder.

İşte, zannediyorum, bugün Türkiye’deki insanların yüzde seksenbeşi oruç tutuyordur. Fakat, namaz kılanların aynı nisbette olduğu söylenemez. Cuma’ya ve bayram namazına gidenler belki yüzde doksanlara varıyordur ama beş vakit namazın o ölçüde kılındığını sanmıyorum. Öyleyse, namazın ehemmiyetini sık sık anlatmak, insanları ona teşvik etmek lazımdır. Fakat, bir de, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker vazifesini ele alacak olursak, sizin de bildiğiniz, gördüğünüz ve takdir ettiğiniz gibi, İlahiyatlarda ve İmam Hatiplerde bile gereğince eda edilmiyor bu vazife.

Eğitimden beklenen gâye

Arkadaşlara bir iki defa sordum: “Hocalarınız size, bir kere olsun, “Arkadaşlar! Bizim okumadan maksadımız, hakikatların gurub ettiği ufka gözleri takılıp kalmış, bitevî şaşkınlık yaşayan ve yitik ülke Atlantis’in yetim çocukları olan insanlığa dinimizin güzelliklerini anlatmaktır.” dediler mi? Allah aşkına, “evet” deyin, müsbet cevap verin; “evet” deyin, çünkü o zaman, ben de ferahlayacak ve rahatlayacağım. Dediler mi bir kerecik de olsa “Biz, bütün siyasi ve politik kavga ve gâyelerden uzak kalarak, dinimizi sadece ve sadece Allah’ın rızası için öğrenecek ve sonra da dünyevî hiçbir beklentiye girmeden, gerekirse taş kırıp alnımızın teriyle ekmeğimizi yiyecek, ama her halükârda O’nu anlatacak, muhtaç sinelere Hazreti Muhammed’in kevser-misal adını taşıyacağız!.. Hilkatimizin gâyesi Allah’ı tanımak ve başkalarına tanıtıp sevdirmektir, varlığımızın hikmeti budur; bunu yapmıyorsak yeryüzünde durmamızın, nefes alıp vermemizin de bir mânâsı yoktur, yaşamamız abestir; öyleyse gelin, abesle iştigal etmeyelim.” dediler mi? Keşke ben, bu soruları sorarken müsbet cevaplar alabilseydim!.. Ne olurdu keşke, “evet” sesleri duysaydım!..

Eğer, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker vazifelilerinin kaynağı olacak ocaklar da bile ateş bu kadar sönmüşse, demek ki, bu mesele tamamen durmuş. Kaldı ki o okulların arkasında koskocaman bir milletin himmeti vardı. Yani, hayırsever ve civanmert insanlar, kapı kapı, fabrika fabrika dolaştılar; adeta para dilendi ve İmam Hatip yaptılar. Hiçbir fedakarlıktan geri kalmadılar. Şimdi, milletin bu mevzudaki bu ciddi tehalükü karşısında en azından oradaki talebeler ve hocalar, “Bu insanlar, sadece maaş düşünen birileri olalım diye okutmadılar bizi.. sadece kariyer düşünelim, kademe ve derece arkasına düşelim diye okutmadılar. Yıkılmış din abidemizi yeniden ikame etmemiz için okuttular; onurumuzu, İslam dünyasının haysiyetini, milletimizin o eşsiz değerlerini kurtarmamız için okuttular.” demeli ve ona göre hareket etmeliydiler. Bu olmadı, denmesi gerekeni denmedi ve yapılması gerekeni yapmadılar demeyeceğim. Böyle bir düşünce su-i zan olur. Kim bilir, o mübarek müesseselerde de ne yiğitler, ne dertli sineler ve nice i’lâ-yı kelimetullah aşıkları vardır. Ne var ki, genelde, olması gerektiği ölçüde bir tebliğ ve temsil şuuru olduğunu ve bu şuurun bir aksiyona dönüştüğünü de söyleyemeyeceğim.

Erzurumluların bir tabiri vardır; onlar, “çubuk geme kondu” derler. Dövenin üzerine çıkan, dövene binen insan çubuğunu oraya koyarsa, bu “artık çalışmıyorum, bu işi yapmayacağım” demektir. İşte, bugün iyiliği emretme ve çirkinliklerden sakındırma ya da bir başka ifadeyle i’lâ-yı kelimetullah vazifesi mevzuunda da çubuk geme konmuş ve her şey durmuştur. Öyleyse, şu anda bu vazife çok önem arzetmektedir. Üstad Hazretleri, bu vazife için, şöyle-böyle yapıldığı dönemde bile “farzlar üstü farzdır” diyor, “farz der farz” tabiriyle ifade ediyor. Dolayısıyla, günümüzde, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker vazifesi çok önem kazanmış ve çok öne çıkmıştır.

Emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünker, daha önce de ifade ettiğim gibi, iyiliği, doğruluğu, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini anlatmak ve eğri olan şeylerden, kötülük ve çirkinliklerden insanları vaz geçirmek demektir. Bu rükun yerine getirilmezse din binasının bir direği yıkılmış olur.. Zira, dinin ayakta durabilmesi için iki esasın toplum içinde daima canlı tutulması lazımdır. Bu iki esastan birincisi, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünkerdir. Diğeri ise, rekâik okumaktır; yani, kalbi yumuşatacak, gözün yaşarmasına sebep olacak konuları, öldükten sonra dirilmeyle, insanın Cenâb-ı Hak’la münasebetiyle ve zühd mülahazasıyla ilgili mevzuları mütalaa etmektir. Selef-i salihîn rekâikle sürekli meşgul olurdu.. onlar emr-i bi’lma’ruf teşviki yapma ihtiyacı duymuyorlardı; çünkü, emr-i bi’lma’ruf, neh-yi ani’lmünker adına zaten ciddi bir metafizik gerilim içindeydiler. Hadisleri rivayet eden insanların hayatlarıyla alakalı malumat bulabileceğiniz rical kitaplarına bir göz atsanız, kendisini i’lâ-yı kelimetullah’a bir aşk derecesinde bağlamış insanlar görürsünüz. Mesela, Abdurrrahman b. Mûl Ebu Osman en-Nehdi bunlardan biridir. Tamamını birden sırtında taşıyabileceği kadarcık bir mala sahip.. şehir şehir dolaşıyor. Bir yere çardağını kurup ibadet ü tâatıyla meşgul oluyor; evrâd ü ezkârını okuyor, ayetlerin tefsirini yapıyor, hadis-i şerifleri rivayet ediyor ve halkı irşad görevinde bulunuyor. O, bu salihâtla meşgulken, bir emir geliyor, falan yerde cihad olacağı haber veriliyor. Çardağını söküyor, bağlıyor atının sırtına, sürüyor mücahede meydanına.. o vazifesini tamamlar tamamlamaz da tekrar bir başka beldenin yolunu tutuyor; bir kere daha çardağını kurup i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin ayrı bir yönünü eda etmeye koyuluyor.

O’nun adıyla oturup kalkmak

Selefi salihîn arasında, gerçekten çok ciddi şekilde, rekâike tevcih gayreti vardı; zühd mülahazasını yerleştirme, kalbin zümrüt tepelerinin eteklerinde dolaşma, sonra o zümrütten yamaçlara tırmanma ve nihayet o tepenin zirvelerine ulaşma; Üstad’ın yaklaşımıyla, insanları hayvaniyetten çıkarma, cismâniyetten kurtarma, kalb ve ruhun derece-i hayat seviyesine yükseltme gayreti vardı. Hatta onlar arasında yaşayan öyle kalb, muhasebe, murakabe ve haşyet insanlarından bahsedilmektedir ki, ötelere ait bir mesele okurken korkudan kalbleri duruvermiştir. Mesela, Abdullah b. Vehb, kıyametin yüreklere ürperti salan sahnelerini okuduğu bir anda kalbi havf ve haşyetle dolmuş, hıçkırığa tutulmuş, kendinden geçmiş, kollarına girip evine götürdükleri zaman korkudan dolayı kalbinin durduğunu görmüşlerdi. Ebu Osman en-Nehdî bayılana kadar namaz kılıyor, bazen okuduğu ayetlerin tesiriyle bayılıp düşüyordu. İnsanlar o kadar hüşyar ve yürekler de öyle titrekti.

İşte, namaz, oruç, hac gibi ibdetlerin de, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünkerin de kendilerine göre ayrı birer yeri vardır. Fakat, ibadetin ruhu ihlassa, ibadet ü tâatın damarlarında dolaşan kan da zikirdir. Zikir, hem lisân, hem kalb, hem beden ve hem de vicdanın bütün erkânıyla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur. Cenâb-ı Hakk’ı bütün esmâ-i hüsnâsıyla, bütün sıfât-ı kudsiyesiyle yâd etmek, hamd ü senâyla gürlemek, tesbih u temcîdlerle gerilmek, kitabını okumak, O’nun rehberliğine sığınmak; kâinat kitâbındaki âyât-ı tekvîniyesini manâyı harfiyle mırıldanmak; acz u fakrı duâ ve münâcât lisânıyla ilân etmek.. evet, bunların hepsi lisâna âit birer zikirdir.
Emir ve yasakları ciddî bir duyarlılıkla hayata taşıyıp yaşamak, her emir ve her yasakla kendisine yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifâsına koşmak ve derin bir mes’ûliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir ki, lisânla yapılan zikrin derinliği de büyük ölçüde bu ikinci zikirden kaynaklanmakta ve bu “anilmerkez” güçle bir ölümsüz ses hâline gelmektedir. Öyleyse asıl olan, lisana ait zikri ve bedenî zikir diyebileceğimiz aksiyonu beraber götürmektir.

Ashâb-ı kiram ve selefi salîhin efendilerimiz zikrullahı en zor şartlarda ve harp meydanlarında bile terk etmemişlerdir. Hatta onlar, cihada giderken bile, öyle yüksek sesle Allah’ı anıyor, O’nun esmâ-i ilâhiyesini, sıfât-ı sübhâniyesini zikrediyorlardı ki, –teşbih caizse– adeta bir mehter takımıyla cûşiş temin ediyor gibi, zikirle gönüller heyecanlanıyor, dört bir yanda yankılanan evrâd ü ezkâr sesleriyle öteler iştiyakı köpürüyordu insanların içinde. Gürül gürül Kur’an ve dua okuyor, avaz avaz Allah’ı anıyorlardı. Onların bu halini gören Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem), “Siz sesinizi duymayan, yakarışlarınızı işitmeyen birisine seslenmiyorsunuz; sesinizi indirin, kendinize biraz şefkat edin.” deme lüzumunu hissetmişti.

İstidrâdî olarak bir hususu arzettikten sonra zikre devam etmek istiyorum: Merhum Şâtıbî, İ’tisam’ında gür sesle zikretme meselesini bid’at sayıyor. Zannediyorum, o dönemde pek çok bid’at yapılıyordu. Bu sebeple o da, bid’at saydığı şeylerin üzerine şiddetle gidiyordu. Cenâb-ı Hak Şâtıbî’yi Firdevs’iyle sevindirsin, zira o dine çok hizmet etmiş, bitevî beyin sancıları çekmiş, miras olarak kıymetli eserler bırakmıştır. Fakat, muasırım olsaydı ben ona derdim ki, “A üstad, senin yaşadığın dönemde, Endülüste eyalet eyalet üstüne, künde künde üstüne yıkılıp gidiyordu. Orada zalim hükümdarlar, müslümanları kılıçtan geçiriyordu. Ve sen müslümanlar arasında İslamî heyecan uyaracağına, bid’atlara kafanı taktın, hep onlarla uğraştın. O gün yapılması gerekli olan iş o değildi. İşte o gün, senin yaşadığın bölgede birliği temin etme, yüreklerde din gayretinin kor haline gelmiş ateşine güç verme çok öne çıkmıştı. O gün de müslümanların hastalığı ihtilaf ve tefrika; fakr u zaruret ve cehaletti. Bunlara karşı mücadele vereceğine teferruat sayılabilecek meselelerle uğraştın.”

Eğer o mübarek zatın, Şâtıbî’nin ruhâniyeti benim söylediğim bu şeylerden rahatsız olduysa Allah beni bağışlasın, Cenâb-ı Hakkın binlerce mağfireti de onun üzerine olsun. Fakat kafama takılan, çoktan beri zihnimi meşgul eden bir meseleyi söylemiş oldum. Ben, onun İ’tisam adlı kitabına takıldığımda, o mesele de benim kafama takıldı. Evet, o devirde yazılacak şey başkaydı; o gün, insanlarda İslamî heyecanı uyarmak, birlik ruhunu diriltmek, ilme ve eğitime önem vermek ve elele İslam dünyasının maddî-mânevî yükselmesine çalışmaktı. Ne var ki, öyle pek çok devirde olduğu gibi, aslı ve temeli dinde olan meselelerde teferruata ait şekillendirme mevzuuyla uğraşılmış ve dolayısıyla da çok şey ihmale uğramıştı.

Evet, sahabe efendilerimizden bugüne kadar her devirde hak dostları zikrullahı, damarlarda dolaşan kan gibi kabul etmiş, değişik yollarla Allah’ı anmamayı kan yetmezliğine bir sebep gibi görmüş ve sürekli zikirle beslenmişlerdir. Mesela, Hazreti Ali Efendimiz der ki, “Ben Rasulullah’tan şu duayı ve şöyle bir tavsiyeyi duyduktan sonra artık onu hiçbir gece terketmedim.” Hazreti Ali için, belki de hayatının en önemli, en ciddi gecesi ve onun en çok meşgul olduğu zaman dilimi, Nehrivan’da Haricîlerle savaştığı geceydi. Birisi Nehrivan’ı işaret ederek, “O gece de unutmadın mı, onca koşuşturma ve meşgale arasında dua ve zikrini terketmedin mi?” diye sorunca Hazreti Ali’nin cevabı, “O gece bile terketmedim.” şeklinde olmuştur.

Evet, belli dönemler itibarıyla bizim dünyamızda, evde, sokakta, cami de ve hatta harp meydanlarında Allah anılıyor, her fırsatta zikir halkaları teşkil ediliyor ve Cenâb-ı Allah’ın isim ve sıfatları yâdediliyordu. Zikrullah, oruç tutarken de, zekat verirken de ihmal edilmiyordu. Hacda gürül gürül zikrullah sesi duyuluyordu.. Bayram sabahları ovalar, obalar bir çağlayanın akışına benzeyen zikir sesleriyle doluyordu. Hususiyle de Kurban bayramında yüksek sesle tekbir getirme, şeâiri ilan etme manasına geliyordu. İşte bu itibarla zikrullah, hemen her ibadetin damarlarında cereyan eden kan gibiydi; bugün de öyledir. Onsuz hiç olmadı; bugün de onsuz olamaz. Çünkü biz ancak onun sayesinde, Allah’la irtibatımızı kuvvetlendiririz. Zikrullahın, evrâd ü ezkârın terkedilmesi bizde ciddi bir zaaf meydana getirir. Allah’la münasebetlerimizde bir gevşeme hasıl eder, hafizanallah.

Üstad ve Evrâd u Ezkâr

Üstad Hazretleri de, onca mücadelesi ve meşgalesine rağmen evrâd u ezkâr mevzuunda hiç mi hiç kusur etmemişti. Mecmuatü’l-Ahzab’ı onbeş günde bir hatmediyordu. Kitabının kenarlarına notlar düşmüş, “Ben bu duayı böyle anlıyorum, şunu da şöyle anlıyorum..” kayıtları koymuş. Vakıa, zikri umumî manada ele aldığımızda Kur’an okumak, hadis-i şeriflerle meşgul olmak ve tevhidden bahsetmesi itibarıyla Risaleleri müzakere ve mütalaa etmenin de bir zikrullah olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, o tür eserleri okurken de, Cenâb-ı Hakk’ı, icraatıyla, tasarrufât-ı Sübhâniyesiyle kalben ve rûhen yâd ediyoruz. Ama Üstad Hazretleri, zikre hiç doyamamış; her fırsatı Allah’ı anma adına çok iyi değerlendirmiş. Zikri, Risalelerin içine, başka mevzuların arasına içirmiş. Sürekli Rahman u Rahîm’i hatırlatmış, zikrullahı nazara vermiş; diğer ibadetler ve salih ameller kendi çerçeveleri içinde eda edilirken, Allah’ı anmada da kusur yapılmaması lazım geldiğini anlatmış. Hayatını, Cevşen, Celcelûtiye, evrâd u kutsiye-i Şah-ı Nakşibendiye, Münacâtü’l-Kur’an, Tahmîdiye ve Sekîne gibi atkılar üzerinde örgülemiş.

Ümit ediyorum, bugünün âbid ve zâhidleri de zikre çok önem veriyor ve onu artırma, Allah’ı daha çok anma yolları arıyorlardır. Fakat, biz onu ne kadar anarsak analım, ibadetlerimiz ne kadar çok olursa olsun, zikrin hakkını vermiş olamayız. Bundan dolayıdır ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) günün dörtte birini kendisine salât u selam okumaya ayıran bir zatı istihsan buyuruyor; ama yine de “artırsan daha iyi olur.” diyor. Günün yarısını salât u selam ayırdığında yine “artırsan” diyor ve günün içte ikisini zikre ayırıp salavât okumuş olarak huzur-u Risalet penahiye gelince “çok iyi de, artırsan daha iyi olur.” buyuruyor. Efendimiz her defasında “hel min mezîd – daha yok mu?” diyor; çünkü, -Üstad’ın ifdesiyle- O’na ulaşmada en önemli vesilelerden biri, “Bismillahirrahmânirrahîm”, diğeri de Allah Rasulü’ne salât ü selam okumaktır. Geçenlerde, bir arkadaşımız da rüyasında, salât u selamların, hey’etin üzerine gelen bombardıman ve kurşun yağmurlarını bozguna uğrattığını görmüştü.

Fakat maalesef, evrâd u ezkâr mevzuudaki farklı düşüncelerde bir çarpıklık görüyorum. “Biz milletimize hizmet ediyoruz, insanlara Allah’ı anlatıyoruz, yol kaçkınlarını hidayete çağırıyoruz.. evrâd u ezkârda kusur etsek de, bazen okumasak da olur..” şeklindeki mülahazaların bir kuruntu ve şeytan fısıltısı olduğunu düşünüyorum. Hayır, yapıp ettiklerinize güvenip evrâd u ezkârınızda kusur ederseniz, işte o zaman en büyük kusuru yapmış olursunuz. Eğer, çağırdığınız davaya yürekten bağlıysanız, o dava sizin içinizde mağmalar gibi köpürmeli ve size, güle aşık bülbül gibi aşk besteleri söyletmeli değil midir? Seherler sizin Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbet türkülerinizi dinlemeli değil midir?

Hiçbirimiz, Üstad’dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikatı anlatma, i’lâ-yı kelimetullah da bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, gözkamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir. Hattâ bir Ramazan-ı Şerif’te pek şiddetli hastalıkta, altı gün birşey yemeden savm-ı visal tutmuş ama ubudiyetteki mücahedesinden vazgeçmemiştir. Komşuları her zaman derlermiş ki: "Biz, sizin Üstadınızı sekiz sene boyunca yaz ve kış gecelerinde hep aynı vakitlerde kalkıp sabaha kadar hazin ve muhrik sadasiyle münâcat okuyorken görür, onun mahzun sesini dinler; böyle fasılasız ve devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık."

Üstad, bir taraftan, sabahlara kadar bülbüller gibi sevda besteleri dinletmiş dörtbir yana. Diğer taraftan da, “Bu gece evrâd okurken aklıma şöyle bir şey geldi.. Ben böyle sesli, açıktan açığa okuyorum.. dedim ki acaba başkaları sesimi duyuyorsa, bu okumama riya girer mi?..” gibi mülahazalarla dolmuş boşalmış, bu endişesine cevaplar aramış ve neticede şöyle demiş: “Şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi zatlar beyan ediyorlar. Sâir nafilelerin gizli yapılanı çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, hususan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerafetini gösteren adet ve ibadetleri açıktan yapmak ve böyle büyük kebâir içinde, haramları terkedip takvâyı izhar etmek, değil riya, belki ihfâsından pek çok derece daha sevaplı ve hâlistir.”

Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır. Hani, Allah Rasulü’nü, aile riyaseti durumunda gördüğümüz zaman, “Bu insan sadece bu iş için yaratılımış.” deriz; çünkü O, bir eş ya da bir baba olmanın hakkını kusursuz eda eden eşsiz bir aile reisidir. Fakat, O’nu talim ve irşad vazifesi başında görünce de “Hayır, O’nun işi irşaddır.” diyeceğimiz kadar o meselede de aşkın olduğunu görürüz. O’nu ordusunun başında gördüğümüz zaman vazifesinin sadece askerlik olduğu zehabına kapılırız. Hele bir de dua atmosferli dünyasına girersek “Efendimiz bütün ömrünü adeta duaya vermiş, duadan başka hiçbir şey söylememiş.” deriz. O diğer üstünlüklerinin ötesinde bir dua insanıdır. Peygamber mesleğinin arkadan gelen şehsüvarları da bu hususta ona benzemişlerdir, bundan sonrakiler de mutlaka Dua İnsanı’na benzemek zorundadır.

Öyleyse, duaya karşı gevşek davrananlar, tembel ve kendini miskinliğe salmış kimselerdir. Öylelerinin başkalarına müessir olması da düşünülemez. Müessiriyet Allah’la irtibatın sıkı ve sıcak olması ölçüsünde müyesser olur. Duasızlar ve Cenâb-ı Hak’la ciddi bir irtibatı olmayanlar, çok şey yaparlar; fakat yaptıkları şeylerin bereketi olmaz. İşe bereket katacak yegâne iksir, Allah’la münasebetin sıcaklığı ve derinliğidir. Her an Onu anma.. ömrün her karesini O’na ait hatıra ve O’na yükselen yakarışlarla doldurma çok önemlidir.

Hasılı, zikir bütün ibâdetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ondan sonra da, Peygamber Efendimizden sâdır olan nurlu sözler gelir. Kitap, sünnet ve selef-i salihînin eserlerinde, en çok zikrullaha tergîb ve teşvîk yapılmıştır. Namazdan cihada kadar o, her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir. Ancak, herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerindeki te’siri ölçüsündedir. Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde O’na ulaşır. Bazıları da vicdanlarında O’nu “kenzen” bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinât ve nokta-i istimdât sayesinde sürekli maiyyette olur. Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıtâ vesilesi olması itibarıyla cehalettir, “Allah biliyor ki, ben O’nu şimdi anmıyorum, anmak da ne demek, ben O’nu hiç unutmadım ki..!” sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifâde etmek için sadır olmuştur.

İşte öyle arzu ediyorum ki, mü’minler arasında yeniden bir zikr ü fikir mülahazası canlansın, gelişsin.. bu devirde i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin bütün vazifelerden önde olduğu; ama bu vazifenin, Allah’ı sürekli anmadan, O’na sığınmadan ve hergün bir kere daha evrâd u ezkârla dolmadan yapılamayacağı bilinsin.. gönüllerimizde bir kere daha zikir heyecanı uyansın.. ve sırlı bir yolculuktan sonra herkes “huzur-u kalb” ufkuna ulaşsın…

Gönüllüler Hareketi ve Sevgi Mahrumları

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir hadis-i şerifte “İnsanların en hayırlısı, diğer insanlara faydalı olandır.” buyurulur. İslam’da “hayır” tabirinin, insanlara zarar verebilecek yoldaki bir taşı kaldırmadan, iktisadî hayattaki faydalı teşebbüslere, ondan da herhangi bir eğitim müessesesi kurmaya kadar çok geniş ve şümullü bir çerçevesi vardır. İlimle insanların dimağlarını, kalplerini aydınlatanlar; onlara değişik istihdam imkanları hazırlayanlar, fakir-fukarayı zekat ve sadakasıyla destekleyenler, insanların en hayırlısıdır.

İşte, her mü’min gibi ben de, ömrüm boyunca hayırlı bir insan olmanın ve bu suretle Allah’ın rızasını kazanmanın yollarını aradım. Sürekli, insanımıza faydalı olma, onların dertlerini paylaşma ve problemlerine çözüm bulma aşk, şevk ve heyecanıyla yaşadım. Cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi milletimizin yolunu kesen hastalıklara karşı çareler bulmaya uğraştım. Fakat, benim fakir-fukaranın imdadına koşacağım bir sermayem, okul binaları yaptırıp maarifimizin emrine verebileceğim maddi imkanlarım hiç olmadı. Öyle olunca da, bulduğum her fırsatta, dilimin döndüğü, gönlümün elverdiği kadarıyla, eğitimin önemini, iktisadî kalkınmada fert fert herkese düşen görevleri ve dost olma, dost kalma, hoşgörü ve diyaloğa açık yaşamanın zaruretini anlattım. Hem yazı hem de konuşmalarımda herkesi eğitim faaliyetlerine katkıda bulunmaya teşvik ettim.

Bu teşviklerim fedâkar insanımızın gönlünde hüsn-ü kabul gördü. Mesela, Aydınlı Hacı Kemal zengindi, yedi sülalesine yetecek zeytinlikleri ve bir de elmas madeni vardı. Bir-kaç defa eğitimle alakalı konuşmalarımı dinleyince dükkanlarını ve hatta evini bile sattı.. talebeye burs verme, okullar açma gayretine girdi. Doğru mu ettim bilemiyorum ama bir gün ona, “Hacı Kemal, seninle benim ev sahibi dahi olmamamız lazım. Gel, bir kulübeciğimiz bile olmadan yaşayalım bu dünyada. Bu hayırlı işleri dünyalık menfaatler için yapmadığımıza, Allah’ın rızasını aradığımıza halimiz şahit olsun.” dedim. Ve bu fedâkar ve cömert insan hayatı boyunca kiralık bir evde, bir okulun mütevazi odasında yattı kalktı, dünya namına arkada birşey bırakmadı.

Bir devir geldi, Hacı Kemal gibi kendini millete adamış insanların hali güzel bir misal olarak çokları tarafından benimsendi. Hem bir eğitim seferberliği ve hem de herkese hoşgörüyle yaklaşma ve dostça yaşama gayreti başladı. Ve millet olarak hemen hepimiz, yakın geçmişimiz itibarıyla, milletçe bir türlü gerçekleştiremediğimiz sevgiyi sevme, nefretten nefret etme ve sînelerimizdeki düşmanlık duygusuna karşı tavır alma istikametinde ümitle, iştiyakla durmadan koştuk. O günkü televizyon ekranları ve gazete sütunları birbirini senelerce düşman bilmiş insanların karşılıklı uzatılan dostluk ellerini gösteriyordu. Bu ülke insanı bir kere daha birbirine zeytin dalı uzatıyordu.

Keşke böyle bir vetireyi ümit, hayal ve beklentilerimizdeki enginlik ve zenginliğiyle devam ettirebilseydik.! Fakat, maalesef, Türkiye’deki bu dostluk tablosundan hoşlanmayan dış mihraklar ve onların içimizdeki piyonları önce, toplumu teşkil eden fertlerin birbirlerine karşı güvenlerini sarstı; milletin değişik kesimleri arasına sûizan ve kuşku tohumları saçtı; sonra da eğitim ve hoşgörü temsilcileri hakkında akla–hayale gelmedik iftira ve tezvirlerle, onların en samimî davranışlarını dahi evirip–çevirip hiç olmayacak bir kısım gayelere, hedeflere bağlayarak bütün hayırlı işleri âdeta kundakladı. En olumlu gayretler etrafında şüpheler uyardı; diyalog adına ortaya atılan tekliflerde başka maksatlar aradı; en yararlı sözleri, beyanları sağa–sola çekti, böldü, parçaladı, montajlarla farklı kalıplara ifrağ etti ve tahribin en utandırıcı örneklerini sergiledi.

İşte bu şeytanî gayretler, millet çoğunluğu üzerinde müessir olmasa da, öteden beri hayatını şiddete, hiddete, kine, nefrete bağlamış ve düşmanlıktan başka bir şey düşünmeyen marjinal bir kesimi ayaklandırmaya yetti. Ayaklandılar ve “hoşgörü”, “diyalog”, “sevgi”, “herkesi kendi konumunda kabul etme” ve “kavgasız bir dünya”.. gibi kavramlara karşı âdeta savaş ilân ettiler. Yüreklerdeki ümitleri sarstı, insanların birbirine karşı güven ve itimadını yıktı, toplumun değişik kesimlerini birbirine bağlayan esasları yerle bir ettiler.

Mesela, sürekli “Değirmenin suyu nereden geliyor?” gibi sorularla milletin zihninde şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki; bu hizmetler İstiklal Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da onların yürekleriydi. Türkiye’nin bütün köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alınteri vardı.

Aslında, yurtdışındaki bir okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da haberdardı.

Kaldı ki, devletin istihbarat organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu.. değirmen fedakarlık, alınteri, gözyaşı ve fedakar Anadolu esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.

Dünyanın değişik yerlerinde konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte birleştiği görülecektir: Bu “Gönüllüler Hareketi”, hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.

Evet, yerli bir kaç kurumu ya da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz olanlar, halkın teveccühünden ve Allah’ın inayetinden başka hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.

Hayret Ediyorum ve Kırgınım!..

Şimdilerde ben, bugüne kadar yapılan onca güzel iş ve gayretin baltalanmasını, ihlasla vatana-millete hizmet eden samimi insanların birer parya muamelesi görmesini ve onca olumlu gelişmenin tahrip edilmesini ruhumda olsun duymamak için, olup bitenler ne zaman aklıma gelse, hayalimin yüzünü başka tarafa çeviriyor ve realitelerden kaçarak hafakanlarımı bastırmaya çalışıyorum. Ben, kalbimde sıkışmalar hâsıl eden, tansiyonumu yükselten, vücudumda yerleşmeye karar vermiş hastalıklara taarruz gedikleri açan böyle öldürücü hayallerden ne kadar uzak durmaya çalışsam da, yine de bu hayaller birer zehirli ok gibi kalbime saplanıyor.. inliyor, kıvranıyor ve kimbilir günde kaç defa Rabbime el kaldırıyor, “Rabbenâ feracen ve mahracen…” deyip sızlanıyorum.

Benim, şimdiye kadar bütün duam, bütün ızdırabım, insanların Allah’ı bulması, O’na inanması yolunda oldu. Her gün, yana yakıla dua ediyorum: “Allah’ım, ne olur, bahtına düştüm!” diye sızlanıyor ve “Ne olur Allah’ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!” diyorum. O kadar ki, bunun için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler, onun hasıl ettiği zevk-i ruhanîyi tatmamış olanlar, Cennet’in lezzetini, Cehennem’in işkencelerini ruhlarında hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun vicdanında duymamış olanlar kalkıyor, sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar… devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş… maksatları bunlar olup, bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış bulunanlar, iman adına, Kur’an adına çekilen ızdırapları da aynı kategoride değerlendiriyorlar.

Bizim, hiçbir zaman terörle, anarşiyle, yolsuzlukla, gayr-ı kanunî herhangi bir işle de alâkamız olmadı. Beni, Türkiye’yi ele geçirmeye çalışmakla suçladılar. Ben, dünyevî hiçbir şeye talip değilim; dünyanın sultanlığını teklif etseler, gözümü o tarafa çevirip bakmam. Bu türden suçlamalar karşısında, “Yâ Rabbi” diyorum, “acaba Sana kullukta, Sen’in rızan istikametinde bir şeyler yapmaya çalışırken hata mı ettim; ihlâsta kusurum mu oldu da, hayatımda hiç düşünmediğim, rüyalarıma bile girmemiş ve hülyasını bile kurmadığım gayelerle beni suçluyorlar?!”

Fakat, bu suçlamaların arkasında, böylesi ithamlarla resmî makamları aleyhimize kışkırtanların arkasında, cinnî şeytanlardan ders alan bir takım insî şeytanlar var ki, onlar, hem İslâm’a düşmanlar, hem de yolsuzluklardan sıyrılmış, meselelerini halletmiş ve dünya muvazenesinde gerçek yerini almış bir Türkiye istemiyorlar. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durumda olması, kendi maksatlarını gerçekleştirmede onlara daha muvafık geliyor.

Onları bir ölçüde anlıyor ve “Kendi fıtratlarının gereğini sergiliyor; kötü tabiatlarını ortaya koyuyorlar.” diyorum. Fakat, milletimizin gelişip büyümesini istemeyen bazı dış güçlerin piyonluğunu yapan bu zavallılara kanıp onların ardına takılanları anlamıyorum.. marjinal bir grup tarafından kandırılıp Türkiye’nin aydınlık geleceğini karartma hususunda onlarla beraber çalışanlara hayret ediyorum.. ve belli senaryolarla ortaya konan milyonda bir ihtimali dahi değerlendirip bu hizmetlerin altında menfi garazlar aramalarına rağmen önlerindeki binlerce güzel örnekten hiçbirini görmeyen, bir kere bile olsa müsbet düşünmeye yanaşmayanlara şaşırıyor ve gönül koyuyorum. Kendi kendine “Acaba onbinlerce kilometre uzakta İstiklal Marşı’mızın okunması, siyahî çocukların bile Türkçe konuşması kimlerin hoşuna gitmez; millî kültürümüzün tanıtılması ve temsil edilmesi kimleri rahatsız eder?” sorusunu bir kerecik olsun sormayan ve vicdanındaki cevabı dile getirmeyen kendi insanımıza kırgınım. Geleceğin sosyal tarihçileri tarafından da yadırganacak olan bu insanların bu umursamaz ve hatta bazen aleyhte tavırlarının körlük değilse de nankörlük olduğuna inanıyorum.

Hastalıklarla sarmaş dolaş yaşadığım, hayatı bir yük gibi omuzumda taşıdığım şu günlerde tek dileğim; milyonda bir ihtimali bile değerlendirip bu hayırlı işlerin altında başka gayeler arayanların bir kere de binlerce güzel misalden hiç olmazsa birini görmeleri ve birkaç dakikalığına da olsa müsbet düşünmeleri.. Ben, dünya namına bir şeye sahip değilim ve Hacı Kemal’le sözleştiğim gibi kendime ait bir evim bile olmadan ötelere yürüme muradındayım. Bir başka münasebetle dediğim gibi, “Kendime ait bir zeytin dalım bile yoktur. Eğer olsaydı, onu da barış namına onlara uzatırdım.”

İşte ölümü ruhunun derinliklerinde her zaman duyan ve dünyevî bir beklentisi de olmayan birisi hiçbir şeyden korkup çekinmez. Daha önce de değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi; şahsen, zillete, hakarete, kötü söze asla tahammülüm yoktur. Çocukluğumda bile, değil bu ölçüde maruz kaldığım yalan, tezvir, itham ve iftiralara, en küçük bir hakarete dahi tahammül edemezdim; yine de edemem. Hiç çekinmeden kalkar, mahkemeye de çıkar, bütün dünyanın duyacağı şekilde bana yapılan hakaretleri, yapanların yüzlerine vurabilirim. Ne var ki, bugün yapılması gereken bu değildir. Herkesin kavgaya kilitlendiği, ülkemizin ve dünyanın her zamankinden daha çok sulhe, sükûna, iç huzura, devlet-millet kaynaşmasına muhtaç olduğu bir zamanda, nefsimize yapılanlar ne olursa olsun, katlanmak mecburiyetinde olduğumuz kanaatindeyim. Bir reh-i sevdaya girmişiz ve “bize ar-namus lâzım değil” demişiz; milletimizin bugününü de geleceğini de düşünmek mecburiyetindeyiz.

“Sevgi” Sözümüz Var!..

Üzüntüm, sitem ve serzenişim kat’iyen kendi nefsimle alakalı değildir. Ben, kendilerine hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir cânî muamelesi gören Hacı Kemal gibi adanmışlar, vatandan uzakta milletinin kültür elçiliğini yapan fedakar öğretmenler adına üzülüyorum. Sadece bir müşevvik olmama rağmen şahsıma nisbet edilen o insanların ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkum edilmesinden dolayı ızdırap duyuyorum.

Ama herşeye rağmen biz, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep karakterimize saygılı olmaya çalışacağız. Üç beş günlük bir dünya için baş yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söylemeyecek, gönül kırmayacak ve herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak ve milletimize karşı münasebetlerimizde hep bir büyüğün şu sözlerine bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler, hepsi de helâl olsun!. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.”

Evet, ben de bir mü’min olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz verdim. Kimseye küsüp darılmayacağıma söz verdim.. ölümü gülerek karşılayacağıma, celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime söz verdim. Allah’a ait hukuka karışamam ama, bana ait hiçbir haktan dolayı kimseden davacı olmayacağıma söz verdim.

Bir kısım yobazca düşünceler, yürüdüğümüz yolları yürünmez birer patika hâline getirse de, hâlâ her tarafta salınıp duran yeşillikler, gönüllerimizde yol yürüme heyecanı uyaran yol arkadaşları, insanî duygularıyla diyaloğa açık sîneler; el sıkışmasını, kucaklaşmasını ve etrafına tebessümler yağdırmasını devam ettiren gönül insanları; günahını bilen vicdanlar, hatalarına pişmanlık duyan ruhlar, geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek isteyen dimağlar mevcudiyetlerini devam ettirdikleri sürece, ruhumuzun sarsılan kısımlarını yeniden derleyip toparlayacak ve “yeni baştan” deyip herkesi sevmeye devam edeceğiz.

İsm-i A’zam

Herkul | | KIRIK TESTI

İmam-ı Gazalî Hazretleri, Esma-yı İlâhiye’den “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimlerini İsm-i A’zam (en büyük isim) olarak kabul etmiş; haklarında bir risalecik yazarak onları okumanın değişik hastalık ve belalara şifa ve kalkan olacağını söylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri de, onun dualarını Mecmuatü’l-Ahzâb’a dahil etmiştir. Mesela; on defa “Allahuekber” dedikten sonra “Bismillâhirrahmânirrahîm”’le başlayıp “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” demenin şerlilerin şerrinden korunmaya ve zafer kazanmaya vesile olacağını nakletmiştir. Üstad Hazretleri de, Sekîne ve Tahmîdiye gibi duaların başında bu isimleri zikretmiştir.

Beş vakit içerisinde “Salât-ı vustâ”; Cuma gününde “vakt-i icâbe” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında velî kullar, Ramazan ayında Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî, kainatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatı içerisinde ölüm anı gizlendiği gibi Esmâ-i Hüsnâ arasında da İsm-i A’zam gizli tutulmuştur. Mü’minlerin sürekli uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a ibadet ve tâat içerisinde bulunmalarına vesilelik eden bu gizlilikten dolayı hangi ismin a’zam olduğu da bilinememiş; pek çok muhtelif isim, İsm-i A’zam olarak zikredilmiştir.

İsm-i A’zam olarak rivayet edilen isimlerin hemen hepsi me’suratta (Kur’an ve sünnet kaynaklı dualarda) vardır. Dua Mecmuası’na bütün o isimleri koymaya çalışmıştım. Hatta meselenin bir sırrı olabileceği düşüncesiyle aynı kelimeler, farklı rivayetlerde geçiyorsa, birbirine yakın lafızlarla rivayet ediliyorsa bile tamamını almış; o sözler, Efendimiz’e ait olduğu için hepsini çok kıymetli görerek hiç birini kaçırmamaya gayret etmiştim.

Dua Mecmuası’nda da görüleceği gibi “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” den başka, Rahman, Rahîm, Hannân, Mennân, Melik, Selam, Mü’min, Müheymin… gibi isimler de İsm-i A’zam olarak rivayet edilmiştir. Ayrıca, tek bir isim şeklinde değil de ayet ya da izâfet terkibi olarak zikredilen “Bedîu’s-semavâti ve’l-arz”, “Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm”, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” ve Ayetü’l-kürsî gibi İsm-i A’zam olduğu söylenen başka rivayetler de vardır. Bunlar İsm-i A’zam’ın tecellî alanı mı, bunlarda mı tecelli etmiş; yoksa bunların içinde geçen Cenâb-ı Hakk’ın mübarek isimleri mi İsm-i A’zam? Bu, sadece Allah Teâlâ’nın bileceği bir meseledir.

Aslında, biz Esmâ-i İlâhiye’nin tamamını bilmiyoruz. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bir kimsenin afet ve musibetler dolayısıyla tasalandığında okuması için talim ettikleri duada, “Allahım, ben Senin kulunum, kullarından bir erkekle bir kadının oğluyum. Perçemim Senin (kudret) elindedir. Hakkımdaki kararın yürürlükte ve takdirin âdilânedir. Senden, kendini isimlendirdiğin, Kitab’ında zikrettiğin, mahlûkatından herhangi birine öğrettiğin veya gayb ilminde kendine tahsis ettiğin (kimseye bildirmediğin) her ismin hürmetine… Kur’an’ı kalbimin baharı, gözümün nuru, hüzün, gam ve tasamın gidericisi kılmanı diliyorum.” buyuruyor.

Demek ki, sadece bir insanın bildiği, yalnız bir kitapta zikredilmiş, tek bir salih kul, cin veya meleğe bildirilmiş ya da nezd-i Uluhiyette mazhar-ı isti’sâr olmuş (kimseye bildirilmeyip ilm-i İlâhîye has kılınmış) isimler de vardır.

Ayrıca, siz muztar kaldığınız ve ihtiyaç hissettiğiniz zaman herhangi bir lafızla Cenâb-ı Hakk’a çağrıda bulunursunuz. Söylediğiniz lafız ne olursa olsun, o içinizin sesi ve gönlünüzün ifadesiyse hiç farkına varmadan o gizli bırakılmış isimlerden birini ya da İsm-i A’zam gibi kabul edilecek bir ismi telaffuz edebilirsiniz. Mesela, “Ben bâis-i fakîrim, Sense düşkünlerin elinden tutan.” dersiniz. Esmâ-i İlâhiye’de bunun karşılığı bir isim bilmiyoruz ama belki bu da onlardandır. Mesela, “Ben muztar-ı muhtacım, muztar olanların ızdırarını gideren de Sensin.” dersiniz ve bunu Cevşen’de geçen “Fârice’l-hemm, Kaşife’l-ğamm” yerinde kullanabilirsiniz. Eğer samimi ve gönülden iseniz Cenâb-ı Hak dilinizin bağını çözer ve farkına varmasanız da size İsm-i A’zam’ı söyletir. Fakat diliniz gönlünüze tercüman olmuyorsa, İsm-i A’zam’ı da söyleseniz, o işin bir yanını eksik bırakmış olursunuz.

İşte bundan dolayı, hak dostları, yalvarış ve yakarışların ancak sıdkla edâ edildiği ölçüde “İsm-i A’zam”a iktiran etmiş gibi, rahmet arşına ulaşacağını ve hüsn-ü kabûl göreceğini söylemişlerdir.. evet samimiyet, sıdk ve sadâkat âdetâ İsm-i A’zam iksiri gibi tesir eder. Bayezid-i Bistâmî, kendisinden İsm-i A’zam’ı soranlara: “Siz, Allah’ın isimleri içinde İsm-i Asgarı (en küçük isim) gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim” der ve ilâve eder: “Bence İsm-i A’zam tesiri yapacak bir şey varsa, şüphesiz o da sıdktır; sadâkatle hangi isim okunsa, o İsm-i A’zam olur.

Evet, insan Cenâb-ı Hakk’a samimi teveccüh etmeli ve Esmâ-i İlâhiye’yi, Sıfat-ı Sübhaniye’ye yanaşma hususunda çok önemli bir merdiven olarak değerlendirmeli. Zât-ı Ulûhiyeti tanımanın, ancak Esmâ-i İlâhiye’yi bilmekle mümkün olacağını kabul etmeli. Bütün kalbiyle onların arkasına düşmeli. Bir gönül insanı olarak bu isimleri bilmeli ve zikretmeli.

Ucuzcuların bir şey elde edeceklerine hiç bir zaman inanmadım/inanmıyorum. Mesela, ucuzcuların Kadir gecesinden tam olarak istifade edeceğine inanmıyorum. Onlar, bütün bir sene beklesinler; sadece Ramazan-ı Şerif’in yirmiyedinci gecesini ihya etsinler ve böylece Cenab-ı Hakk’ın Kadir gecesini layık-ı vechiyle değerlendiren insanlara lutfettiği eltâf-ı İlâhiyeye mazhar olsunlar.. olacak şey değildir bu. Onun için Ebu Hanife, -ki kanaat-i acizâneme göre, Hakîkat-ı Ahmediye’yi en iyi temsil eden insan odur- diyor ki, “Kadir gecesi sadece belli gecelerde değil, senenin üçyüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üçyüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ’da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Kadir gecesinin vaktini biliyordu. Fakat bir gün “Kadir gecesinin hangi gün olduğunu söyleyecektim; dışarıya çıktım, baktım ki iki insan birbiri ile münakaşa ediyor. Onlarla meşgul olurken Kadir gecesi bana unutturuldu." buyurmuştu; buyurmuş ve bu sözüyle hem mü’minler arasındaki en ufak bir ihtilaf ve kavganın kendisini nasıl derinden yaraladığını ve hem de Kadir gecesinin gizli kalmasında bir hikmet-i ilahiye bulunduğunu işaret etmişti. Efendimiz döneminde Kadir gecesi, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlamıştı ve daha sonra da Rasul-ü Ekrem aleyhisselam onu Ramazan-ı Şerif’in son on gününde, tek gecelerde aramayı tavsiye buyurmuştu.

Her geceyi Kadir, her kişiyi Hızır bil.” vecizesi de kısa ama pek şümullü bir sözdür. Evet, Hızır (a.s.) da insanlar arasında gizlidir. O, Yasir midir, Mustafa mıdır, Abdürrahîm midir, Abdurrahman mıdır?.. bilemezsiniz. Fakat, siz herkese saygılı olur, her muhtaca yardım eder, herkesin elinden tutar, bütün insanlara sadrınızı-sinenizi açarsanız bir gün ehl-i imandan bir Hızır’a rastlarsınız ve sizin de gönül bahçeniz yeşerir.
İşte, Cenâb-ı Hak, her geceyi Kadir bilme ve her ferdin Hızır olabileceğine inanma mülahazasına bağlı kalmamız; bu hususta sürekli dikkatli davranmamız ve metafizik gerilimde bulunmamız için bu ikisini gizlediği gibi İsm-i A’zam’ı da Esma-i İlahiye arasında gizleyerek bizi o mevzuda da hüşyar ve müteyakkız olmaya tevcih etmiştir. Ve böylece, nazarlarımızı kendi gönlümüze yönlendirmiş; ister Cevşen, ister Celcelûtiye okuyalım, isterse de İmam-ı Gazalî’nin İsm-i A’zam diye rivayet ettiği “Ferdun, Hayyun, Kayyûmun, Hakemun, Adlun, Kuddûs” isimlerini zikredelim.. yani, O’na el açarken hangi isimleri şefaatçi yaparsak yapalım, samimiyet, sıdk ve sâdakat içinde olmamız gerektiğini irşad buyurmuştur.

Evet, Allah’a yürekten bir bağlılık yoksa zor bulursunuz Kadir’i, Hızır’ı ve İsm-i A’zam’ı. Bunlar, ancak kendi gönlünüzde sıdk ve sadakati yakaladığınız; ardına düştüğünüz şeyi önce kendi gönlünüzde arayıp bulduğunuz zaman sır perdelerini açar size. İçinizde hazırcılık mülahazası varsa; “hemen bulayım, hemen diyeyim, hemen elde edeyim.” duygusuna bağlı iseniz daha çok beklemeniz gerekecektir.

Bu mevzuyu da şimdilik, bizim de ölçü olarak kabul ettiğimiz cümleyi bir kere daha tekrar ederek bitireyim: “Siz, Allah’ın isimleri içinde İsm-i Asgar’ı gösterin, ben de size İsm-i A’zam’ı göstereyim