Bamteli: Terakki Rampası Tazyikler

Herkul | . | BAMTELI

İndir:       mp3     mp4       HD

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Allah’ı bulan neyi kaybetmiştir ki?!.”

*Allah’ın maiyyetine eren insan başka beraberliğe ihtiyaç duymaz. O’ndan kopan kimseler de, Kur’an-ı Kerîm’in ifade buyurduğu gibi, doğru yoldan ayrılınca o kadar yamuk yumuk yolla karşılaşırlar ki, yol değiştirir durur ama hep eğri büğrü yürürler. Yol O’nun yolu, yöntem O’nun yöntemidir. Ataullah İskenderânî hazretlerinin ifadesiyle, “O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” Bu mülahazayla çokları virdlerinde, كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا “Bizim için ol, aleyhimizde olma!” demişlerdir. Allah muhafaza, biz O’ndan koparsak, değişmeyen âdet-i sübhâniye olarak, her şey aleyhimize döner.

*O’nunla kavî bir irtibat içine girenler, muvakkaten sarsıntılar yaşayabilirler fakat imtihanı verdikten sonra er geç o işin içinden sıyrılırlar Allah’ın izni ve inayetiyle. Öyle olduğundan dolayı şeytan bir kısım zalimleri, gaddarları, hattarları, müfsitleri, kötülük düşüncesiyle oturup kalkanları onlara musallat edebilir. Hatta denebilir ki, O’nun izniyle gelen o sıkıştırmaların bile “hüsün ligayrihi” bir güzelliği vardır.

Aydınlanmanın Başladığı Nokta

*Tazyikler neticeleri itibarıyla güzeldir çünkü birileri her zaman yürüdüğünüz yolu kesince, sizler yeniden kendinize göre yürüyebileceğiniz, güzergâh emniyeti sağlam yollar yöntemler oluşturmaya çalışırsınız. Kafanızın içindeki atıl nöronları harekete geçirir, tabiî düşüncenin içinde faik düşünceye sahip olursunuz. Iztırar ve ızdıraplar sizi bugüne kadar yürüdüğünüz yolun yöntemin dışında çok daha rahat edebileceğiniz iklimlere taşır. Bir yeri namüsait gördüğünüz zaman, müsait ortamlar araştırırsınız; o müsait ortamlara ulaşmak için de dimağlarınızı daha aktif hale getirirsiniz. Evet, her zaman dendiği gibi, kararmanın son noktası aydınlanmanın başlangıcıdır.

*İlk Müslümanlar, müşrikler tarafından işkencenin her türüne maruz bırakılmışlardı. Bazıları güneşin altında adeta çarmıha geriliyordu; bazıları taşa tutuluyordu; bazıları yetmiş-seksen derece hararetin olduğu o sıcak kumda -ki öyle yerde beyin kaynar, öyle bir beyin kaynamasında insan delirir, felç olur- vücutlarından daha ağır kayalar üzerlerine konuyordu ve bu her gün tekerrür ediyordu. Fakat Ashab-ı Kiram eziyet ve işkencelere asla boyun eğmemişlerdi.

Şeytan dün Necidli bir yaşlı kılığında entrika üretiyordu, bugün de kılıktan kılığa…

*Bütün tehlike dolapları herkesten önce İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek başında dönüp durmuştur. Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar hakkında kurulan komploları âdetâ Efendimiz’e tahsis etmiş ve şöyle demiştir:

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) Görüldüğü üzere, elini kolunu bağlayıp zindana atma, öldürme ya da belde dışına sürme gibi mekrin değişik dalga boyundaki zuhurları olan bütün komplolarda gayr-i sarih mef’ul Efendimiz’dir; bütün planlar O’nun üzerine yapılmıştır.

*Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretlerine tekaddüm eden günlerde, “Dâru’n-Nedve” denilen kulüpte toplanan Mekke müşriklerinin arasında, Necidli bir ihtiyar kılığında şeytanın bulunduğu da rivayet edilir. Müşrikler İslam’ın boy atıp intişar edişini engellemekten aciz kalınca, insî ve cinnî şeytanlar, Allah Rasûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabını imha için bir plan yapmak üzere bir araya gelmişlerdi. Evet, Necidli bir ihtiyar kılığında Şeytan da onların aralarına katılmıştı. İhtimal müşrikler, işin idaresini ellerinden kaçırdıklarını anlamaya başlamış ve âdeta panik içindeydiler. Acaba ne yapmalıydılar? İşte onları bir araya getiren gündemin ana maddesi buydu. Sonunda bir pir-i fani görünümlü şeytanın “Her kabileden birer ikişer genç seçelim. Onları organize edelim. O’nun üzerine hep beraber saldırsınlar ve O’nu hep beraber öldürsünler. Böyle yaparsak Hâşimoğulları kan iddia edemezler. Bütün kavim ve kabilelerle savaşmayı da göze alamazlar.” teklifinde anlaşmışlardı.

*Bütün zalimler, gaddarlar, kâfirler, bütün güçlerini başkalarını yıkmaya matuf kullansalar bile, dünyanın en ahmak insanlarıdır. Çünkü hayatları sadece bu günlüktür. O zavallıların yarını yok, öbür günü yok, daha öbür günü hiç yok.. öbür hafta yok, öbür ay yok, öbür sene yok, ukbâ hiç yok!.. “Var” diyorlarsa, yalandan söylüyorlar.

Sevr Sultanlığı’nda İtminan Solukları

*Hicret esnasında Allah Rasûlü’nün yolu Sevr Sultanlığı’na uğramıştı. Oraya ve Hirâ’ya hep “sultanlık” dedik. “Mağara” demeyi yakıştıramıyorum. Evet, bir kayanın deliği bile olsa, oraya bir kere şeref-kudûm buyurmuşsa İnsanlığın İftihar Tablosu, orası Firdevsler kadar kıymet kazanmıştır. Onun için Hirâ, sultanıktır; Sevr, sultanlıktır. Adımını bastığı her yer sultanlıktır.

*Kendisini takibe koyulan Mekke müşrikleri bir aralık gölgeleri içeriye düşecek ve tehditleri Sevr Sultanlığı’nın duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yaklaşmışlardı. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu ve Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi. Çünkü o esnada Allah Rasûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve O’nun adına endişe ediyordu. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek, “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” diyor ve ekliyordu: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.”

*Hazreti Âdem’den (aleyhisselam) günümüze kadar her dönemde, Hak dostları en zor şartlar altında ıztırar diliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edince çok geçmeden kara bulutlar dağılmış ve o salih insanlar ilahi maiyetle inşiraha kavuşmuşlardır. Hazreti Yunus ve Hazreti Musa’nın (aleyhimesselam) mucize kurtuluşlarında olduğu gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerindeki pek çok hadisede de Üstad’ın ifadesiyle, sırr-ı ehadiyet içinde nuru tevhidin inkişaf ettiği görülmüştür.

Her sıkıntı ve tazyik bir inşiraha gebedir!..

*Kalbleriniz O’nunla beraberse, O sizinle beraberdir. Şayet siz maiyyete talipseniz, Allah (celle celaluhu) o isteği karşılıksız bırakmaz. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, kul “Rabbim” deyince Allah (celle celaluhu) anında “Lebbeyk!..” diyor. Bu, “buyur” manasına gelir. Dil inceliği açısından buna “mukabele” veya “müşakele” diyebilirsiniz. Yani, siz Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyorsunuz, teveccühünüze O da mukabelede bulunuyor; “Nedir isteğin, is’af edeyim?” buyuruyor.

*Hangi çağ olursa olsun, sıkışmalar, genişliğe çıkmanın adeta sırlı anahtarları gibidir; açılmayan kapılar o esnada açılır. Her sıkıntı ve tazyik bir inşiraha gebedir. Hadis diye rivayet edilen fakat İmam Sühreverdî’ye ait olduğu söylenen, “Sıkıştırdığın kadar sıkıştır, sıkışmanın son noktası açılma demektir.” sözü de bunu ifade eder. Evet, karar kararabildiğin kadar, çünkü kararmanın son noktası aydınlığa açılmanın başlangıcıdır.

*Bu açıdan, Cenâb-ı Hak bu şekildeki muamelesiyle günümüzün karasevdalılarını daha engin ufuklara ve muhtemel büyük problemlere hazırlıyor denebilir. Çünkü çok farklı kültür ortamlarında hizmet vereceksiniz; ayrı ayrı dinlere, ayrı ayrı anlayışlara, ayrı ayrı mezheplere bağlı insanlara muhatap olacaksınız. Kendi gül gibi ülkenizde, kendilerinden hiç kötülük beklemediğiniz kimseler tarafından maruz kaldığınız kötü muameleyi göz önünde bulundurup güzergâh emniyetini temin etmeye bakmalısınız. Allah Teâla, bu sıkıştırmanın arkasında sizi çok geniş bir kapıya doğru itiyor ve hadiselerin diliyle adeta şöyle buyuruyor: Bütün bir dünyaya açılan bir hizmetiniz var. Kendi ülkenizde bunlara maruz kaldığınıza göre, o farklı kültürlerde yetişen insanlar da aynı endişeleri taşıyabilirler. Bazılarının kendilerinden başka bir varlığa tahammülleri olmayabilir. Onlar da kendilerini hasedin kıskacında bulabilirler. Haset öyle bir marazdır ki, küfrün yaptırtmadığını yaptırtır insana. Kendinizi ona göre ayarlayınız ve çok şeffaf hareket ediniz.

Karakterinize ihanet edip hürriyetinizi satarsanız, ebediyyen felah bulamazsınız!..

*Kimseyi rahatsız etmeden ve endişeye mahal vermeden hizmet etme konusunda Kur’an-ı Kerim “telattuf” disiplinini nazara vermektedir.

…وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا

“…Bir de gayet nazik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin. Çünkü onlar size galebe çalarlarsa ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız.” (Kehf, 18/19-20) Kur’ânî bir esas olan “telattuf” disiplinini biz, başkalarını endişeye sevk etmeden, zihinlerde tereddüt oluşturmadan, hiç kimseye rahatsızlık vermeyecek şekilde, gürültü ve görüntüden uzak bir keyfiyette, tedbirli hizmet etmek şeklinde anlıyoruz.

*“Eğer galebe çalarlarsa sizi taşa tutarlar, recmederler.” Hakkınızda iftiralarda bulunurlar, yalan söylerler, tezvirlere girerler; haset ederler ve ellerindeki bütün imkânları -mesela modern çağda medyayı- aleyhinizde kullanırlar.

*“Gelin biat edin! Kurtulursunuz, siz de birer villaya sahip olursunuz. Siz gözünüzü çok çok uzaktaki şeylere takmışınız, ‘Cennet’ diyorsunuz. Öleceksiniz.. mahşere gideceksiniz… Binlerce sene sonrakine kafanızı takmışınız. Aptal mısınız siz?!. Hazır, dünyada rahat yaşama varken, yiyip-içip yan gelip kulağın üzerine yatma varken, ne diye ayaklarınız üzerinde duruyorsunuz?!. Çok uzaktaki şeylere kafasını kaptırmış kafasız insanlarsınız siz!..” derler. (Bu birisi tarafından söylendiği için naklediyorum.)

*Aslında böyle bir biat çağrısı, “Tâbî olun, kendi şahsiyetinizden fedakârlıkta bulunun, karakterinize ihanet edin, kendiniz olmaktan çıkın, Allah’ın hür kulu olmaktan çıkın, hürriyetinizi satın, esir olun; boynunuzda pranga, ayaklarınızda zincir, başkalarının vesayetinde, onların gözünün içine bakan zavallılardan olun!..” demektir. Oysa hürriyet insanın en önemli yanıdır. İnsanın kendi olarak, Allah’ın yarattığı gibi kalması çok mühimdir. Şayet insan o çağrıya uyar, başkalaşır ve onlardan olursa, işte o zaman katiyen kurtuluşa eremez, ebediyen felah bulamaz.

Yolunda bulunursanız, neticeye muvaffak olmuş gibi mükafat kazanırsınız!..

*Bu açıdan adanmış ruhlar maruz kaldıkları musibetleri iğne ucuyla dürtülme şeklindeki ikazlar olarak görmeliler. Demek ki onlardan gelecekteki muhtemel rahatsızlıkların önünü almaları adına nöronlarının bütününü çalıştırmaları ve üzerinde yürüdükleri peygamber yolunun zorluklarına hazır olmaları isteniyor.

*Mesajlarınız insanlarda yeni bir dünya görüşü ve hayat felsefesi oluşturacak Allah’ın izni ve inayetiyle. İşte bunun hatırına, cihan sulhu ve salahı, umum insanların birbirini sevmesi, herkesin birbirine kucak açması ve topun tüfeğin susması adına her türlü musibete katlanılır.

*Arzulanan bu neticeler bütünüyle hâsıl olur mu olmaz mı, bu bizi alakadar etmez. Bizim o yolda olmamız önemlidir. O hayır yolunda atacağımız her adımla Allah (celle celaluhu) neticede lütfedeceği şeyleri lütfeder. Çünkü müminin niyeti, amelinden hayırlıdır. Niyetin amelle desteklenmesi, mücerret niyetten de hayırlıdır. O amelin ihlasla desteklenmesi, rızayla enginleştirilmesi, halis aşk u iştiyak talebiyle derinleştirilmesi ondan da hayırlıdır.

Allah’ın cemalini müşahede yanında Cennet bal-kaymağı biber gibi kalır ve onun için her şeye katlanılır!..

*Allah uzun ömür versin, hizmetinizi katlayarak devam ettirmeye muvaffak kılsın; fakat siz bütün zorluklarına rağmen bu yolda olursanız, öbür âleme gittiğinizde bir de bakarsınız Cebrail (aleyhisselam) yanınıza geliyor ve size hitap ediyor: “Kardeşim nasılsın? Orada biraz sıkıntı çektiniz ama görüyorsunuz ya buraya adımınızı atar atmaz o günleri bütünüyle unuttunuz. Kafanızı silktiniz, o levsiyât bütünüyle döküldü. Dupduru duygularınızla şimdi burada Cenâb-ı Hakk’ı müşahedeye doğru yürüyorsunuz; Firdevs’e gideceksiniz, Cuma yamaçlarına yükseleceksiniz; Zat-ı ulûhiyeti perdesiz, hâilsiz müşahede edeceksiniz ve O, kelam-ı mübîniyle ‘Ben sizden razıyım!..’ diyecek. İliklerinize kadar öyle bir zevk zemzemesi içinde kendinizi duyacak ve hissedeceksiniz ki, balı-kaymağı dudağınıza değdirdiğiniz zaman ‘Allah Allah!.. Bu biber de ne oluyor O’nun cemalini müşahede etmenin yanında?!.’ diyeceksiniz!..”

*Evet, o zulümler, o gadirler, o tagallüpler, o tahakkümler, o esaretler, o zindanlara atmalar… Bunlar bütünüyle unutulur gider ve öbür tarafta hakkınızda birer hayra inkılap eder Allah’ın izni ve inayetiyle. Öyleyse, doğru tercihte bulunmak lazım; O’nu mu öbürünü mü?!..

*Cenâb-ı Hak, bugüne kadar size istikamet içinde önemli hizmetler gördürdü, gördürüyor. Allah’ın size şimdiye kadar gördürdüğü hizmetler ileride gördüreceklerinin de en inandırıcı referansıdır. İlahi adet öyledir. Bugüne kadar dünyada yüz yetmiş küsur ülkeye girip kendinizi ifade etme imkânını size veren Allah’ın, gelecekte kısa zamanda bin dört yüz okulunuzu iki bin sekiz yüz yapmayacağını ne biliyorsunuz!..

*Bakmayın şunun bunun çelmelerine. Onlar zavallı insanların çelmeleri. Şimdiye kadar hazımsızlar, hased girdabına düşmüş ve hemz u lemz akıntısına kendisini kaptırmış kimseler binlercesine bunları yaptılar fakat her şey netice itibarıyla aleyhlerine döndü. Yaptıklarına bin pişman oldular ama fayda vermedi.

*Yürüdüğünüz yolda Allah sizi sabit-kadem kılsın.

Tags: , , , , , , ,