Yazarın Arşivi

Kırık Testi: ROL MODEL OLARAK SAHABE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir?

   Cevap: Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır. Onlar, mükemmel bir dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru kaynaktan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih yaşamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir. Çünkü onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.

Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi çok önemlidir. Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir. Onlara ittiba etmek ve adım adım yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir. Zira onların yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.

Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar. Zamanla sahabe sevgisi onların içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır. Hiç şüphesiz bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez.

Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır. Kalbinde Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur. Gerçek insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer. Çünkü O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.

   Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti

Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da tam olarak kavranamaz. Zira sahabe-i kiram Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü gibidir. Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına birer köprü oldukları da söylenebilir. Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur. 

Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla biz, ele aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve onları nazara vermeliyiz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına yer vermiştir. Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık çok farkı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır. Zira bu kıssalardan alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.

Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz. Zira onlar, İslâmî hakikatleri tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den öğrendikleri her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması gereken bir hayat bırakmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir’in hayatına baktığımızda şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir. Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır. Fakat buna rağmen o, vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır. Öyle ki kendisine takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır. Kendisine orta dereceli bir insanın hayatını ölçü alan Hz. Ebu Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası, tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.

Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.” demiştir. Ne var ki onun yaşayışı da Hz. Ebu Bekir’den farklı olmamıştır. O da oldukça sade, mütevazı ve müstağni bir hayat sürmüştür. Mesela kıtlık olduğu bir dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle karnını doyurmuştur. Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri göndermiştir.

Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması gereken örnek bir yaşayış görürüz. Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan ve oldukça rahat bir hayatı olan Hz. Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da şahadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar ortaya koymuştur. Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper olmuştur. Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç etmiştir.

Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz. Zira onlar canları pahasına İslâm davasına sahip çıkmışlar, i’la-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir. Bu fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Sadece Allah rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla geçirmişlerdir. Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.

Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri içerisinde tanıtılmaları gerekir. Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı da alâkasız kalır. Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince tanımadıklarındandır. Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir. Aynen bunun gibi eğer insanlarda bir Ebu Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır.

O halde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması ve sevdirilmesidir. Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin arkasından gideceklerini de bilemiyorlar.

Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok önemlidir. Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar olarak anlatılmamalıdır. Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip olmayacaklardır. Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.

Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Farklı bir tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate alınması çok önemlidir. İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır. Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi üzerinde yeterince durulmamıştır. Hz. Pir’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla işaret etmesi gibi, Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına, istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.

   Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri

Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe. Yanında sahabeden bahsedilince gözleri dolar, âdeta başı dönerdi. Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak büyüdüm. Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden etkiliyordu. Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum. Yaşım ilerledikçe bir taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu. Sürekli kendi kendime, “Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.

Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum. Hz. Pir, talebesi olan Muzaffer Arslan’ı irşat için buraya göndermişti. Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı, tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi. Kendi kendime, “Demek ki sahabe sadece kitap sayfaları arasında kalmamış. Bu asırda da onların temsilcileri varmış.” dedim. Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan insanıydı. Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini hiç kaçırmadım.

Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir. Ta ki kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de bulunduğunu görsünler. Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.

İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar. Onlar, başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup kuvve-i imbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmalıdırlar. Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa hizmete vakfetmelidirler. Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin yetişmesi de mümkün olacaktır.

Kırık Testi: BİAT KÜLTÜRÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Meselenin mahiyetini bilmeyen bazı kimseler Hizmet hareketine gönül vermiş insanları “akıllarını birilerine ipotek etmekle” ve “koşulsuz şartsız biat etmekle” suçluyorlar. Bu iddiaların gerçeklik payı var mıdır?

   Cevap: Bilindiği üzere biat, İslâm’la beraber doğmamış olsa da İslâm’da önemli bir esastır. Kur’ân ve Sünnet’te konuyla ilgili pek çok âyet ve hadis yer aldığı gibi, Allah Resûlü’nün ve Raşit Halifelerin hayatlarında da biat, farklı şekillerde tatbik edilmiştir. Arapçadaki ifadesiyle bey’at veya Türkçe’deki yaygın kullanımıyla biat, insanın bir dine, sisteme veya o sistemin temsilcisi olan şahsa bağlı kalacağına ve bu bağlılığın gereklerini yerine getireceğine dair söz vermesidir.

Biat, İslâm kültüründe en geniş anlamıyla devlet başkanı seçilen yöneticiyle halk arasında yapılan akdi ifade eder. Bu akde göre devlet başkanı ehliyetini koruduğu ve kendisine düşen görevleri yerine getirdiği sürece vatandaşlar da ona itaat etmeye ve bağlı kalmaya devam edeceklerdir.

   İslâm’da Biat

Kur’an ve Sünnet’te biatla ilgili farkı uygulamalar yer almaktadır. Mesela Kur’ân-ı Kerim, وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ “Hatırla ki Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: ‘Size kitap ve hikmet verdiğimde, ardından, size verilenleri tasdik eden bir peygamber gelirse, ona mutlaka iman edecek ve mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu kabul edip bana kesin bir şekilde söz veriyor musunuz?’ buyurmuştu. ‘Kabul ettik.’ dediler. ‘O hâlde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.’ buyurdu.” (Âl-i İmrân, 3/81) âyetiyle Allah’ın, Hz. Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki peygamberlerden söz almasından bahsetmiştir ki bu, Allah tarafından bir biat talebidir.

Esasında kendilerinden böyle bir biat alınan peygamberlerin birçoğu kendilerinden sonra gönderilen diğer peygamberlerle karşılaşmadıkları gibi, onların hiçbirisi Hz. Muhammed’le de (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) karşılaşmamıştır. Dolayısıyla böyle bir sözün birinci muhatapları peygamberler gibi görünse de gerçekte bu, onların şahsında ümmetlerine bir mesajdır.

Evet, Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede, peygamberleriyle ve onların şahsında ümmetleriyle yapmış olduğu bir mukaveleden bahsetmektedir. Bu mukaveleye göre onlardan şunu talep etmektedir: “Sizden sonra gelen hangi peygambere yetişirseniz ona iman edin ve onu kabullenin. Musa’ya yetişirseniz onu kabullenin. Davud’a yetişirseniz onu kabullenin. İsa’ya yetişirseniz onu kabullenin. Muhammed Mustafa’ya (aleyhimü’s-salâtu ve’s-selâm) yetişirseniz de onu kabullenin.” Bunun karşılığında peygamberler de topyekûn bunu kabul ve ikrar etmişlerdir. Artık böyle bir söz alma ve biat gerçekleştikten sonra bundan dönme Allah’a karşı büyük bir günah ve büyük bir vebaldir. Eğer döneklik, O’na ait bazı hususiyetleri içine sindirememe seviyesinde ise dalâlet; itikat seviyesinde ise irtidattır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Cenâb-ı Hak’tan aldığı ve peygamberler geleneğinde rüsuh ve sübut bulmuş biat hakikatini ömrünün farklı dönemlerinde tatbik etmiştir. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğin başlangıcının on birinci ve on ikinci senelerinde Akabe’de bir araya geldiği Medine’li Müslümanlardan biat almıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada teker teker onların ellerini sıkmış ve Medine’ye gittiğinde kendisini canları gibi koruyacaklarına ve İslâm’a hizmet edeceklerine dair onlardan söz almıştır. Onlar böyle bir biat karşılığında ne kazanacaklarını sorduklarında Allah Resûlü, “Cennet” cevabını vermiş; onlar da buna razı olmuş ve bundan duydukları memnuniyeti izhar etmişlerdir. Bu sırada Allah Resûlü’nün yanında bulunan Hz. Abbas onlara, “Siz, neye biat ettiğinizi (bu biatınızın size nasıl bir sorumluluk yüklediğini) biliyor musunuz?” diyerek meselenin önemine ve ağırlığına dikkat çekmiştir.

Aynı şekilde Allah Resûlü, Medine-i Münevvere’yi teşrif ettiğinde Medine halkı tek tek gelerek Efendimiz’e biat etmişlerdir. Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinin üzerinden yıllar geçtikten sonra bile yeni Müslüman olanlar O’nun yanına gelerek biat etmiş ve sadakatlerini ortaya koymuşlardır. Hatta İnsanlığın İftihar Tablosu, Hudeybiye’de bulunduğu sırada Mekke’ye elçi olarak gönderdiği Hz. Osman’ın öldürüldüğü yönünde haberler gelince, daha önce kendisine biat etmiş olan sahabeyi toplayarak onlardan bir kere daha biat almıştır.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabından almış olduğu bu biatlar, İslâm’ın getirmiş olduğu sisteme, bu sistemin temsilcisine ve bu sistemi vaz eden Zat’a, dolayısıyla Allah’a karşı bir söz verme manasına geliyordu.

Biat, zamanla sahabe arasında oturmuş, sistemleşmiş ve bir gelenek hâlini almıştır. Dolayısıyla bu uygulama Raşit Halifeler döneminde de devam etmiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali halife seçildiklerinde sahabe onlara biat etmişlerdir. Uygulanma şeklinde değişiklikler olsa ve zaman zaman mesele asıl yörüngesinden saptırılsa da bu uygulama daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında varlığını devam ettirmiştir. Yani bir yönüyle vatandaşlar biat vasıtasıyla başlarındaki yöneticiyi kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır. Hatta bu uygulama sadece devlet başkanıyla vatandaşlar arasında olmamış, zaman zaman değişik tarikatların başında bulunan şeyhler de kendilerine bağlı olan insanlardan biat almışlardır.

   İnanç ve İdeal Ortaklığı

Konunun daha iyi anlaşılması adına biatla ilgili yaptığımız bu kısa izahtan sonra şimdi meselenin Hizmet hareketine bakan yönü üzerinde durabiliriz. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Hizmet gönüllülerinin kayıtsız şartsız “üstlerine” biat ettiğini iddia eden kimseler meselenin mahiyetinden habersizdirler. Bu tür iddialar, iddia sahiplerinin Hizmet’i bilmediklerini gösterir. Zira Hizmet gönüllülerini bir araya getiren ve bir arada tutan bağ ne hiyerarşik bir sistemdir ne emir-komuta zinciridir ne de birilerine verilen biat sözüdür. Bilâkis inanç, mefkûre ve gaye birliği onları bir arada tutmakta ve ortak hedeflere yönlendirmektedir. Bunu, Cuma veya bayram namazı kılmak için camide toplanan veya tavaf yapmak için Kâbe’nin etrafında halkalanan ya da hac menasikini yerine getirmek için Arafat’ta duran insanların hâline benzetebiliriz. Nasıl ki ortak inançlar ve müşterek hedefler bu insanları bir araya getiriyor ve aynı ibadetleri yaptırıyorsa, bir kısım ortak inanç ve idealler de Hizmet gönüllülerini bir araya getiriyor ve onların beraber hareket etmelerini sağlıyor.

Nedir bu ortak hedefler? Mesela Hz. Pir’in dile getirdiği üç büyük hastalık olan cehalet, iftirak ve fakirlikle mücadele etmek Hizmet gönüllüleri için çok önemli bir hedeftir. Nitekim bugüne kadar Hizmet gönüllüleri cehaleti giderme adına ciddi bir ilim seferberliği başlatmış ve imkânları el verdiğince yurtlar, dershaneler, etüt merkezleri, okullar ve üniversiteler açmış; insanlar arasındaki çatışma ve ihtilafları giderme adına sürekli sevgi demiş, hoşgörü ve diyalog faaliyetleriyle herkesi kucaklamaya çalışmış; bir kısım organizasyonlarla işadamlarına yardımcı olmaya ve muhtaçlara el uzatmaya gayret etmişlerdir.

Biraz daha açacak olursak, insanları bir cemaat veya hareket adı altında bir araya getiren temel faktör, ortaya konulan fikir, düşünce, faaliyet ve projelerin makuliyeti, bunların hem dinî kurallara hem de zamanın şartlarına uygunluğu ve aynı zamanda günümüz insanlarının ihtiyaçlarına da cevap veriyor olmasıdır. Bu itibarladır ki yapılan hizmetlerin devam ettirilmesi adına ne falana filana biat etmeye ne de “falancı” “filancı” olmaya gerek yoktur. İnsanların, salayı duyduğunda Cuma namazına koşmaları, bayram sabahı olduğunda bayram namazında toplanmaları veya Zilhicce’nin dokuzuncu günü geldiğinde Arafat’a akın etmeleri gibi, hizmet adına ortaya konulan düşünce ve faaliyetleri kendi ideal ve hedefleriyle uyumlu bulan kimseler de hizmete koşmaktadırlar.

Farklı bir ifadeyle insanlar, yapılan hizmetleri Kur’ânî makuliyet çerçevesine uygun bulduğundan, yürünen yolun peygamber yolu olduğuna inandığından, yapılan hizmetlerin birlik ve beraberliği, sulh ve barışı sağlayacağını düşündüğünden bu işe destek vermektedir. Dolayısıyla Hizmet hareketi içerisinde yukarıda bahsedildiği şekliyle bir biat söz konusu değildir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de hiç kimseden biat istememiş, kendisiyle talebeleri arasındaki ilişkinin şeyh-mürit ilişkisi olmadığını, bilakis bir kardeşlik ilişkisinden ibaret bulunduğunu ifade etmiştir. Bu itibarla Hizmet hareketi içerisinde yaşıyla, kıdemiyle, ilmiyle önde görünen her kim olursa olsun, herhangi bir şahsa biatta bulunma söz konusu olamaz.

   Zımnî Biat: Fedakârlık ve Adanmışlık

Ne var ki ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla kendilerini hizmete vakfeden insanlar kendi kendilerine söz verebilirler. Mesela onlar, “Allah’ın izni ve inayetiyle, ömrüm vefa ettiği sürece, isabetli bulduğum böyle bir yola revân olacağım. Nam-ı Celil-i İlahi’nin ve Ruh-u Revan-ı Muhammedi’nin her yerde duyulması adına soluk soluğa koşturacağım. Hizmetin dışında hiçbir mülâhazaya kapılmayacağım. Dünyevî-uhrevî füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunacağım. Ölünceye kadar bu yoldan ayrılmayacak ve Allah’ın huzuruna da böyle gideceğim.” diyebilir.

İrşat ve tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’in bize emretmiş olduğu önemli bir amel olduğuna göre kişinin yapmış olduğu böyle bir ahde bağlı kalması gerekir. Zira temeli dinî bir meşruiyete dayanan ameller nezredildiğinde, bu nezirlerin yerine getirilmesi gerekir.

İşte Hizmette bir biattan bahsedilecekse kişinin kendi kendisine sadık ve vefalı bir mü’min olarak hizmetten ayrılmayacağına dair söz vermesi anlamında böyle bir biat söz konusu olabilir. Buna da sarih değil zımnî biat denilebilir. Zira Efendimiz döneminde yapılan biatlar asliyet planında olduğuna göre, böyle bir biat zılliyet (gölge) planında kalacaktır.

Eğer günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde çok güzel hizmetler yapılıyor, gidilen ülkelerdeki insanlarla ciddi bir kültür alış-verişi oluyor ve dünya barışı adına önemli adımlar atılıyorsa, bütün bu hizmetler kendi kendilerine böyle söz vermiş adanmışlar sayesinde gerçekleşmektedir. Onlar maddî-manevî hiçbir karşılık beklemeden gerektiğinde burs seviyesinde aldıkları maaşlarla insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler. Onların bu fedakâr ve diğerkâm tavırları sayesinde Afrika’nın derinliklerinden Uzak Doğu’nun içlerine kadar birçok insan onlara karşı minnet ve şükran hisleriyle doluyor.

Özellikle Allah Resûlü ve Raşit Halifeler döneminde yapılan asliyet planındaki biatı alkışladığımız gibi, adanmışlık anlamına gelen zılliyet planındaki böyle bir biatın da takdirle yâd edilmemesi düşünülemez. Kendilerini hizmete vakfetmiş ve mefkûrelerini gerçekleştirme adına dünyanın dört bir yanına dağılmış arkadaşları düşündüğümde içimden şu düşünceler geçiyor: Ahirette kurtulur muyuz kurtulamaz mıyız bilemiyorum. Orada bize hüsn-ü şehadette bulunma imkânı verirler mi vermezler mi onu da bilemiyorum. Fakat hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Eğer orada bana böyle bir imkân verilirse, “Allah’ım, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen değerleri duyurmak için dünyanın dört bir yanına dağılan fedakâr insanlar için hüsn-ü şehadette bulunuyorum.” derim. Söylediğim gibi, bana onu dedirtirler mi dedirtmezler mi, ben o ufkun insanı mıyım değil miyim, bunlar ancak Allah’ın bileceği şeyler. Fakat hissiyatım bu yönde.

   Ortak Akla Bağlı Kalma

Öte yandan hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu olamaz/olmamalıdır. Biz, bugüne kadar ısrarla istişare üzerinde durduğumuz gibi, bundan sonra da farklı bir şey söylemeyeceğiz. Şu düşüncemi bugüne kadar defalarca dile getirmişimdir: Bir insan Sezar, Büyük İskender veya Napolyon’un kafasının on katına sahip bir dâhi bile olsa ve şahsî görüşüne göre hareket etse, böyle birisi, üç insanla istişare eden bir kimsenin seviyesine ulaşamayacaktır. Zira herhangi bir meselede farklı mülâhazaların ortaya konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemlidir. Bu sebeple İnsanlığın İftihar Tablosu, istişare yapan insanın kayıp yaşamayacağını beyan etmiştir.

Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olduğu hâlde Allah tarafından vahiyle bir emir gelmediği sürece bütün işlerini sahabe-i kiramla istişare etmiştir. O, kendi fikirlerini istişareye arz etmiş, sahabenin fikirlerini almış ve ortaya çıkan ortak kanaate göre hareket etmiştir. Hatta bazı durumlarda kendisi farklı düşünüyor olsa bile, sırf istişarenin hakkını verme ve istişare disiplinini oturtabilme adına sahabenin görüşüne göre hareket etmiştir. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud savaşıyla ilgili savunma yapılmasını düşündüğü, açık alanda düşmanla yaka-paça olmanın neye yol açacağını bildiği hâlde, sahabenin görüşüne muvafakat ederek düşmanla göğüs göğüse çarpışmış ve neticede yetmiş şehit vermiştir. Zira o gün istişare disiplininin oturması için, onun sadece teoride kalmaması, bizzat Allah Resûlü’nün temsiliyle tatbik sahasına taşınması çok önem arz ediyordu.

Bu açıdan bir insan, kendi düşüncesinin doğruluğuna ne kadar inanırsa inansın eğer istişarede ortaya çıkan ağırlıklı görüş farklıysa kendi görüşünden vazgeçebilmelidir. Zira doğruyu bulma mevzuunda ceht ve gayret ortaya koyma tıpkı namaz kılma ve oruç tutma gibi insana sevap kazandırdığı gibi, kendi görüşünden geriye dönebilme de günahlara veya belalara sabretmede olduğu gibi negatif yönden insana yine sevap kazandırır. Kişinin aklına güvenmesi, her şeyi bildiğini zannetmesi ve kafasına göre hareket etmesi ise kaybettirici hususlardır.

Hatta insan, yaşı, tecrübesi, bilgisi veya bulunduğu konum itibarıyla başkalarının kendisine saygı duyacağı ve itiraz etmekte zorlanacağı bir pozisyonda dursa bile, kendi fikirlerini asla başkalarına dayatmaya kalkmamalı, kendisine duyulan saygı ve güveni başkaları üzerinde bir baskı ve istibdat vesilesine dönüştürmemelidir. Fikirlerini arz ederken çok açık ve rahat olmalıdır. Beraber olduğu insanların değerlendirmesine ehemmiyet vermelidir. Düşünce ve kararlar, onları ortaya atan kimsenin konumuna göre değil, doğruluk ve makuliyetine göre değerlendirmeye alınmalıdır. Hiç şüphesiz bütün bunların eksiksiz olarak uygulamaya konulabilmesi de İslamî terbiyenin tam olarak hazmedilmesine bağlıdır.

Netice itibarıyla işlerin istişareyle yürüdüğü bir yerde hiçbir akıl başkası tarafından ipotek altına alınamaz. Kararların alınmasında herkesin fikrine müracaat edildiği bir yerde “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsedilemez. Bilakis burada fikir ve düşünce özgürlüğü vardır.

الجَرَّة المشروخة: مكاسب الإيمان والأمل

Herkul | | العربية

   سؤال: وقعت في السنوات الأخيرة بعضُ الأحداث المأسوية القاسية؛ مما أدى إلى سيطرة اليأس على أصحاب القلوب المؤمنة ورؤيتهم المستقبل مظلمًا، فما هي أفكاركم وتوقعاتكم فيما يتعلق بالمستقبل؟

   الجواب: إن كل قناعة تُذكر في هذا الشأن ما هي إلا قناعات ذاتية ومشاعر شخصية؛ لأنه لا يعلم الغيب إلا الله، والمؤمن لا علاقة له بالادعاءات ولا الكهانة، ولذلك فإن المعلومات التي سنقدمها فيما يتعلق بالمستقبل اعتمادًا على تحليلات وتفسيرات مبنية على بعض الأحداث التي وقعت في أيامنا وعلى مدار التاريخ لن تكون بالمعلومات الموضوعية الدقيقة مطلقًا، فمن المفيد أخذ هذا الأمر بعين الاعتبار.

وبعد هذا التنويه أقول: لم أشعر في أي وقت من الأوقات بالتشاؤم حيال مستقبل تركيا أو مستقبل الخدمة، وكنت دومًا أتمسك بهذا الأمل حتى في الآونة التي لا أجد فيها حولي إلا ثلاثة أو خمسة أشخاص، فقد تظهر الفتن، ويكثر الهرج والمرج، ويتعرض المؤمنون الصادقون لمعاملات قاسية من قِبل بعض المستبدين، وينسحقون تحت نير الظلم والاضطهاد، لكن لم يفتّ هذا في عضدهم ولم يثبط عزيمتهم؛ لأن الإنسان طالما آمن بالله وتشبث بالسعي واستعان بالحكمة لا يساوره خوف ولا ينتابه يأس؛ فإذا ساوره القلق وشعر بالخوف وانتابه اليأس؛ فهذا بدوره سيتسبب في إثارة الذعر في الناس المحيطين به السائرين معه على الدرب نفسه، وسيسوقهم إلى تشتت أفكارهم ووقوعهم في التردد، وبعد ذلك يبدأ الانزلاق والانفضاض.

   صحة الطريق وسلامة النية

فالمهم بالنسبة للمؤمن هو صحة الطريق وسلامة النية، فإذا سعيتم إلى إعلاءِ كلمة الله، وغرسِ الأمن والأمان في جميع البقاع عن طريق التسامح والتعليم، وأوقفتم الخدمات التي تبذلونها على رضا الله تعالى؛ فهذا يعني أنكم تسيرون في الطريق الصحيح؛ وهذا هو الطريق الذي يأخذ الإنسان إلى الجنة، ويوصّله إلى الرضا والرضوان، أما الباقي فلا يعنيكم؛ لأن النجاح قد حالفكم منذ البداية بسبب سلامة نواياكم ومقاصدكم ومساعيكم، علاوة على ذلك فإن تحقيق غاياتكم وجني ثمار خدماتكم هو أمرٌ منوط بالله تعالى ليس إلا.

فأحيانًا يكتب الله النجاح للجهود التي تُبذل في سبيل إعلاء كلمته، وأحيانًا لا تترتب أي نتيجة مرجوة على هذه الخدمات لِحِكَمٍ لا يعلمها إلا الله، ففي الحالة الأولى يخطئ المؤمنون حين يدّعون أحقيتهم في النجاحات التي أحرزوها وينسبونها لأنفسهم، وفي الحالة الثانية يخطئون على نفس الدرجة حين يشعرون بالإحباط والتشاؤم لعدم إحرازهم أي شيء، لأن ما يقع على عاتقنا هو مراعاة الأسباب التي تسهم في تحقيق غاياتنا، أما النتيجة فمآلها إلى الله سبحانه وتعالى.

من جانب آخر فإن اليأس عائقٌ كبير يحول دون الوصول إلى الغايات السامقة، يقول الشاعر الإسلامي محمد عاكف معبرًا عن مدى خطورة هذا البلاء:

اليأسُ مستنقع عميق الغور، إذا وقعتَ فيه فأنت غريقُ

فتمسك بالأمل بقوة، وانظر ما ستؤول إليه حالك يا صديقُ

إن من يحيا يحيا بعزيمته وبأمله المنشودِ

واليائس يغلّل روحه وضميره بقيد حديديٍّ منضودِ.

ولهذا فإن اعتبار المستقبل مظلمًا قد يجعل المستقبل بالفعل مظلمًا، ويجعل الطرق الواصلة إلى الكمالات عثرة وعرة.

أجل، إننا نؤمن اعتمادًا على البشارات التي تزفّها إلينا العديد من الآيات الكريمة والأحاديث الشريفة بأن المستقبل مشرقٌ، أما ما يقع من بلايا ومصائب فمجرد زوابع مؤقتة على الطريق الموصِّل لهذا المستقبل المشرق، ومن ثمّ فلو أن يأجوج ومأجوج زلزلوا الأرض، ودمروا كلَّ ما فيها فإننا نؤمن أو ينبغي لنا أن نؤمن بأن التعمير والإصلاح سيحل بفضل الله وعنايته في النهاية، فكلٌّ من الإيمان والأمل مصدرُ قوةٍ يساعدنا على الصمود والثبات، ومواصلةِ السير في الطريق إلى أن نفوز برضا الله تعالى.

عند فتح مكة نظر أبو سفيان إلى وضع الصحابة رضوان الله عليهم آنذاك، وتذكّر بداية الأمر، ثم أخذته الحيرة والدهشة وتذكّر كيف بدأت الدعوة النبوية بامرأة وصبي وعبد، ثم وصلت في النهاية إلى هذه الأبهة والعظمة.. والحق أن النبي صلى الله عليه وسلم قد حقق هو وعددٌ قليلٌ من صحابته الضعفاء الفقراء نجاحات عظيمة خلال فترة وجيزة، ولا ريب أن هذه النجاحات ترجع -من ناحية الأسباب- إلى الإيمان والأمل والعزم والثبات، فقد آمن هؤلاء بحقٍّ بالطريق الذي يسيرون فيه، ولم يفقدوا آمالهم عندما واجهتهم البلايا والمصائب، وواصلوا سيرهم في طريقهم الصحيح دون تردد، واستغلوا كل الفرص ليحدِّثوا الآخرين عن الدعوة التي يؤمنون بها، وعاشوا متمسكين بآمالهم على الدوام، وفي النهاية لم يخزلهم الله ولم يضيع جهودهم.

قد يتعرض السائرون على نهج النبي صلى الله عليه وسلم إلى بعض البلايا والمصائب، وربما ينسحقون تحت وطأة الظلم والاضطهاد الذي يمارسه بعض المستبدين الذين عميت أعينهم عن كل شيء سوى أنفسهم ومصالحهم الشخصية، إلا أن الوحدات الآلية والطائرات والمقذوفات والمدافع التي يملكها غيرهم هي أشياء بسيطة وتافهة للغاية أمام مصدر القوة الذي يعتمد عليه هؤلاء المؤمنون في دعوتهم، ولذا فإنه من الصعوبة بمكان أن تتسبب الهجمات والاعتداءات الوافدة من الخارج في إبعاد هؤلاء المؤمنين الذين ارتبطت قلوبهم بدعوةٍ ما عن الطريق الذي يسلكونه، أو في إنهاء الخدمات التي بدؤوها، المهم هو حفظ التناغم في الداخل، وإحياء شعور التضامن والاتحاد، وعدم الوقوع في شراك التفكك والاختلاف في الداخل، وإذا كان لا بد من القلق فيجب أن نقلق من أنفسنا.

وفي هذا الصدد حُكي لنا أن الأستاذ النورسي كان يقول: “لو قالوا لي إن روسيا على وشك الهجوم عليكم بوحداتها الآلية فسأضع إحدى رجليّ على الأخرى، وأقول لزبير[1]: اصنع لي فنجانًا من القهوة يا زبير، ولكن لو قالوا وقع خلاف بين الأصدقاء في الداخل؛ فحينها سأنزوي في غرفتي وأظل أجهش بالبكاء”.

وعلى ذلك فإذا كان لا بدّ من القلق فيجب أن نقلق من أن نفقد قوامنا ومكانتنا، بل يجب أن نسأل أنفسنا دومًا: هل يا ترى سنقدر على إنجاز المهمة التي تقع على عاتقنا لنعطي موقعنا حقه، وهل نحن نحمل روح التفاني والتضحية من أجل القيام بالخدمات المنوطة بنا؟ إلى جانب ذلك علينا أن نحاسب أنفسنا على الدوام، فلو وجدنا قصورًا في أيٍّ من هذه الأمور فعلينا أن نسعى لتلافيه، وهذا ما ينبغي أن يعنينا بداية، أما ما سوى ذلك من حوادث مؤلمة فهي أشياء مؤقتة عابرة، لا داعي للانشغال بها كثيرًا، ولكن يجدر بنا إذا نخرت دودة في جسدنا -حفظنا الله- فقطّعت أوردتنا، ومصَّت دمنا أن نجلس ونبكي على حالنا.

ومع ذلك نجد أنفسنا أحيانًا نترك ما يجب علينا التركيز عليه وننساه، لنغرق في الواقع ونشغل أنفسنا بالمسائل اليومية ونتيجة لذلك نقع في الفوضى، بينما الشيخ سعيد النورسي يقول “لا نملك سوى يدين، ولو كانت لنا مائة من الأيدي ما كانت تكفي إلّا للنور (يعني للقيام بالخدمة)”[2]، ومن هذه الجهة فالوظيفة المتعينة على الأرواح المؤمنة هي توجيه كل همتهم وتكثيفها لتحقيق ما يجب عليهم فعله من خدمات، وعليهم ألا يتهاونوا في تلك الوظيفة وأن يتمموها بلا أي نقصان أو إهمال، لأنه كما أن من سبقونا قدموا أعمالًا ناقصة وغير مكتملة بسبب القصور والإهمال ونحن نحاول بصعوبة ملء ما تركوه من فراغ، فكذلك الجيل الذي سيأتي من بعدنا سيحاول بصعوبة شديدة ملء ما نتركه من فراغ وسيذموننا من خلفنا.

إن الطريق الموصل للثناء والدعاء بالرحمة لنا من قبل الأجيال اللاحقة، هو القيام بالوظائف الواقعة على عاتقنا على أكمل وجهدون قصور أو نقصان، ولو أننا قمنا بواجبنا على الوجه التام، فسيقولون: “رضي الله عن أجدادنا، فبرغم أقدامهم المكبلة والمصفدة، كافحوا دون توقف”.

وعلينا أن نؤمن إيمانًا قطعيًّا بأنه لو أننا سرنا في طريقنا بإيمان خالص وبأمل راسخ وأدينا ما يتوجب علينا فعله من وظائف على أكمل وجه فإن الله سبحانه وتعالى لا يتخلى عن عباده المؤمنين، لأنه سبحانه يقول في بيانه العالي القرآن الكريم ﴿وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/139)، فطبقًا للآية القرآنية الجليلة فإن المؤمنين من البداية هم الأعلون، فهؤلاء الذين لديهم القابلية للتفوق، لو أنهم داوموا على التدرب بعزم وبإرادة فسينالون التفوق والعلوّ.

وكذلك رسولنا صلى الله عليه وسلم أجاب صاحبَه أبا بكر الصديق رضي الله عنه عندما لجأ إلى سلطنة غار ثور، فقال له ﴿لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/40)، ولذا فإن كان الله معنا فلا حاجة إلى الاغتمام والتكدر، والمهم هنا أن نكون في مشاعرنا وفي أفكارنا وفي إذعاننا وفي قبولنا متواجدين داخل إطار المعية الإلهية، وإذا استطعنا تحقيق ذلك فإن الله جل جلاله سيقابل توجهنا إليه بتوجه من لدنه، وهكذا في مواجهة ملاحظة المعية السبحانية لن تكونوا بمفردكم وسيقابل توجهكم لمعيته بمعية خاصة من عنده.

   المداومة على حسن الظن بالله سبحانه وتعالى

ومن جهة أخرى فعلى كل شخص تحل به مصيبة أو يتعرض للابتلاء أن يتوجه بمحاسبة نفسه أولًا وإعادة النظر في مسؤولياته وتقييمه، بمعنى عليه أن يقول “إننا الآن لو هزمنا أو تقهقرنا أو اهتززنا فإن هذا بسببنا، لربما ارتكبنا أخطاء وقصرنا في علاقتنا مع الله سبحانه وتعالى”، ومن المهم النظر للمسألة هكذا للمحافظة على حسن ظننا بالله تعالى، لأننا واثقون أن الله جل جلاله لا يظلم عباده مقدار ذرة.

فمن المهمّ أثناء تقييمنا للأحداث هو أن نصل إلى وجهة النظر الصائبة وأن نتناول المسائل من كافة جوانبها، فأحيانًا مايكون الأمر ظاهره فيه الشر لكن باطنه من قبله الرحمة، فالله سبحانه وتعالى يستخدم تلك الابتلاءات ككفارات للذنوب وهكذا ينقينا من الآثام والخطايا، فمن خلال زلزلتنا يوجهنا إلى فتح أعيننا ويوقظنا ويوجهنا لرؤية الصواب بصورة واضحة، ويوصلنا لحقيقة التوحيد، ويسوقنا إلى التوجه التام له سبحانه.

فالله سبحانه وتعالى من أجل أن يوقظ من ضل عن الطريق ومن وقع في الغفلة وليعيدهم إليه يشوكهم بطرف الإبرة، فإن لم يستيقظوا يوكزهم بإبرة أغلظ، وإن لم يكفِ هذا لتنبيههم وَكَزَهَم بطرف السهم، وأحيانًا يبتلي بأشياء أكبر من ذلك، وما كل ذلك إلا لطمات الشفقة الإلهية، فلو أننا نظرنا إلى هذه الأمور من الناحية الظاهرية فقط وقيمناها بصورتها السطحية لظننّا أنها متوجهة ضدنا ونقمة علينا، بينما الله سبحانه جل شأنه من خلال تلك الابتلاءات يوقظنا ويفتح بصائرنا ويحفظنا من الابتلاءات الأخروية.

ولو توسعنا في شرح المسألة قليلًا، فإن الحق جل جلاله يزلزل المؤمنين الذين أتبعوا أنفسهم هواها ونسوا هدفهم وانطلقوا يطلبون الدنيا، ويتركون الحساب وراء ظهورهم، يهزهم بمجموعة من الابتلاءات والمصائب، وهكذا يسوقهم إلى وظيفتهم الأصلية، بمعنى أن تلك الابتلاءات ما هي إلا تنبيهات للإنسان على وجود فوضى داخل حياته القلبية، وقد يكون هذا التنبيه في شكل آفة طبيعية كالزلازل أو العواصف والأعاصير، أو السيل أو القحط.. كذلك أيضًا قد يظهر التنبيه من خلال إيقاظ روح العداوة ضدهم فيأتي التنبيه في صورة ظلم وغدر يقع عليهم، وفي هذه الحال يتعين فهم الدرس واستيعاب التنبيه.

وفي الأصل فإن الله سبحانه وتعالى من عظيم نعمته على المؤمنين أنه لا يترك أخطاءهم وقصورهم للعقاب الأخروي وإنما يبتليهم بالمصائب حتى ينقيهم من الذنوب والمعاصي وهم في الدنيا، لذا يتعين عليهم النظر إلى هذه التنبيهات على أنها نوع من الالتفات والغنيمة، وأن يصلحوا أنفسهم ويعملوا على تنظيم أحوالهم وأطوارهم، وعليهم أن يفكروا بالصورة التالية “لقد انغمسنا ووقعنا في الوحل، ومرشدنا ومربّينا سبحانه أمسكنا من آذاننا وأخرجنا من المستنقع، ونبه علينا ألا نتجول في ذلك المستنقع ثانية”.

والرسول صلى الله عليه وسلم يقول: “عَجَبًا لِأَمْرِ المُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ”[3]، وقد أرشد رسولنا صلى الله عليه وسلم عبر هذا الحديث إلى الكيفية التي تتحول بها المصائب والبلايا إلى خير للمؤمن.

ولذلك فالمؤمن سواء حاز بعض التوفيق، أو تعرض لبعض المشكلات، فطرق الفوز والفلاح مفتوحة أمامه، ولا مكان للخسران في حياته، والشرط الوحيد لأن يكون مظهرًا لذلك هو أن يحافظ على “وقفة المؤمن” أمام الله والأحداث، أما الخسران فهو واقع لأهل الضلال والنفاق والكفر والظلم، فهؤلاء وإن انخدعوا ببعض النجاحات الشكلية، أو حازوا علوًّا دنيويًّا بطريق الخداع والمكر، فإنهم في هذه الحياة وفي الآخرة لن يستطيعوا النجاة من الاضطراب وسيعيشون خسرانًا فوق خسران.

***

[1] زبير كوندوز ألب (1920-1971م): ولد في مدينة “قونيا”، ظل عشر سنوات ملازمًا للأستاذ وفي خدمته ليل نهار حتى وفاة الأستاذ النورسي.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السادسة عشرة، ص 143.

[3] صحيح مسلم، الزهد، 64.

Kırık Testi: İMAN VE ÜMİDİN KAZANDIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir?

   Cevap: Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile getirilmesinden ibaret görülmelidir. Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle işi olamaz. Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır. Öncelikle bu hususun hatırda tutulmasında fayda vardır.

Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim. Çevremde sadece üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum. Zaman zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir. Samimi mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir. Zulmün paletleri altında ezilebilir. Fakat eğer -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış, sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe düşmemelisiniz. Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz. Sonrasında da kaymalar ve dökülmeler başlar.

   Niyet ve Maksadın Doğruluğu

Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin doğruluğudur. Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Bu, insanı Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur. Gerisi sizi çok alâkadar etmemelidir. Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve gayretinizle kazanmışsınız demektir. Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir iştir.

Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan eder. Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz. Birinci durumda mü’minlerin elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar yanlıştır. Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına sebeplere riayet etmektir. Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir.

Öte yandan ümitsizlik, Hz. Pir’in de ifade ettiği üzere, yüce gayelere ulaşmanın önünde büyük bir engeldir. Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır:

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”

Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.

Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek aydınlıktır. Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır. Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve Me’cüs sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız. Bizim ayakta durabilmemiz, yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.

Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyor. Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki -sebepler açısından- en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.

Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirler. Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler. Fakat başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir. Dışarıdan gelen bu tür saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur. Yeter ki içteki ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin. Yeter ki içte bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin. Dolayısıyla eğer bu konuda endişe edilecekse kendimizden etmeliyiz.

Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir: “Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor. Ben bacak bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim. Fakat bana deseler ki içte arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var. İşte o zaman bana odama kapanıp ağlamak düşer.”

Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten endişe duymalıyız. Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi muhasebeye tâbi tutmalıyız. Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun telafisine çalışmalıyız. Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur. Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir. Bunları çok fazla önemsemeye gerek yoktur. Fakat -Allah muhafaza- kurt gövdenin içine giriyor, damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.

Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz. Bunlar da bizde dağınıklık hâsıl ediyor. Hâlbuki Hz. Pir, “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi gelir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 131) demiştir. Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini, yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir. Onlar burada kusur etmemeli ve ihmale sebebiyet vermemelidirler. Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları doldurmada çok zorlanacaklardır. Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın müstehakkını versin!” diyeceklerdir.

Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu, günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir. Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler. Allah onlardan razı olsun!” diyeceklerdir.

Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır. Zira O, Yüce Beyanında şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/139) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha başta üstünler demektir. Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu üstünlüğü elde edebilirler.

Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına sığındıklarında Hz. Ebû Bekir’e, لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Sûresi, 9/40) demiştir. Bu sebeple Allah bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur. Önemli olan duyguda, düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde bulunabilmektir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah (celle celâluhu) da bu teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyy.et mülâhazası karşısında sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.

   Allah Hakkında Hüsn-ü Zandan Ayrılmama

Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı, sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir. Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu, bizim yüzümüzdendir. İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsn-ü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere böyle bakmamız çok önemlidir. Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu), kullarına zerre miktarı zulmetmez.

Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri arka planlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir. Bazen hakkımızda şer gibi görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir. Mesela Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.

Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur. Bazen çok daha ağır şeylere de müptela kılar. Bunların her biri birer şefkat tokadıdır. Biz bu tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz. Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.

Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar. Böylece onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder. Yani bunların her biri, kalbî hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir. Bir mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya çalışmalıdır.

Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir. Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve davranışlarını düzeltmektir. Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda dolaşıyorduk. Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ “Mü’minin durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hali onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar olsa şükreder ve bu onun için hayır olur. Onu dağidar edecek bir duruma maruz kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64) şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra dönüşeceğini ifade buyurmuştur.

Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir. Buna mazhar olmanın tek şartı, onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir. Asıl kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i zulümdür. Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır.

الجَرَّة المشروخة :الحرية الحقيقية

Herkul | | العربية

   سؤال: “ليس هناك مقام ولا منصب أسمى من العبودية (لله)، وإن وُجِد فهو الحرية التي هي في الأصل بُعدٌ من أبعاد العبودية”، فما معنى هذا الكلام؟ وكيف ينبغي أن يكون مفهوم الحرية لدى المؤمنين في هذا العصر الذي أكثر فيه الناس من الحديث عن الحرية؟

   الجواب: إن العبودية الحقيقية لله تقتضي تخليص صاحبها من جميع العبوديات المخزية والمزرية والمبتذلة، والإنسان الذي يعي هذا الشعور بالعبودية لله ينسلخ من عبوديته للمخلوقات، ولا يقع أسيرًا لرغباته وشهواته.

   معوقات نيل الحرية

أما من لم يستطع أن يكون عبدًا حقيقيًّا لله فإنه معرَّض للابتلاء بشتى صنوف العبوديات، فأحيانًا يصير عبدًا لرغباته وشهواته، ويعيش حياة بوهيمية لا تقيم وزنًا للأعراف والقواعد، وأحيانًا ينهزم أمام أطماعه، ويدخل في مضاربات شتى لجمع الأموال والثروات بغضّ النظر عن حلها أو حرمتها، وأحيانًا أخرى يقع أسيرًا للمقام والمنصب، ويستغل موقعه، ويطمح للاستيلاء على مال الشعب وأملاكه.

وقد يصير عبدًا لحسده وضغائنه، فيحقد على الذين يسعون في طريق الخير ويعملون على فتح قلوب الناس، وبسبب ما يستولي عليه من حقد وحسد يحرص على أن يعيق أعمال هؤلاء ويقف حجر عثرة في طريقهم، ولا شك أنه بذلك يجلب على نفسه أضرارًا جسامًا، ففي الدنيا يكاد يهلك نفسه عندما يرى النجاحات التي حقّقها هؤلاء، وفي الآخرة يُبطِل عمله، وفي هذا الصدد يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “الْحَسَدُ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ“.

ثمة عبودية أخرى يُبتلى بها الذين لا يستطيعون أن يكونوا عبادًا حقيقيين لله تعالى، ألا وهي حب الشهرة، فمحبو الشهرة يلتمسون كل الطرق لأن يُشار إليهم بالبنان، وليتوجه إليهم الناس بالتصفيق والتقدير، ولو حقق هؤلاء المساكين نجاحًا صغيرًا وقدموا شيئًا من التضحيات فإنهم يأملون أن يقول الناس عنهم: “أنتم فخر بلدنا”.. إنهم لا يتكلمون دون تصفيق، ولا يقدمون شيئًا دون تقدير، التصفيق يستهويهم ويجعلهم يغيبون عن وعيهم، وهكذا يصبح هؤلاء الناس الذين يحملون هذه الروح الأنانية عبيدًا للشهرة.

وهناك أيضًا عبيدٌ للدعة والراحة والمال والمصالح والمنافع، وهؤلاء البائسون -غير القادرين على تذوق العبودية لله ولا على معرفة قيمتها- يظلون يركضون طوال عمرهم وراء رغباتهم وأطماعهم وأهوائهم وولعهم وشغفهم وميولهم، ويلتمسون كل الأبواب في هذا السبيل، ولكن لا يقنعون ألبتة ولا يُحرزون السعادة الحقيقية.

والواقعُ أن أساس الوثنية هو ضعفُ شعور العبودية لله، فنظرًا لأن المشركين لم يستطيعوا أن يكونوا عبادًا لله بحق ولم ينالوا نصيبًا من حظوظ العبودية فإنهم قد لجؤوا إلى طرق مختلقة لسد جوعهم وإرواء ظمئهم، فوقعوا تحت تأثير بعض الأفكار الشيطانية؛ مما جعلهم مثلًا ينصبون شيئًا على الأرض حتى يهطل المطر، أو يتوسلون لأهل القبور كي تتحقق مطالبهم، أو يربطون خرقًا بالأضرحة ويوقدون الشموع بغية الوصول إلى أهدافهم، وبذلك وقعوا رويدًا رويدًا في وديان الشرك.

وهناك بعض من الناس يعارضون مسألة العبودية لله، بحجة أن هذا -حاشا لله- ينافي كرامة الإنسان، وأن الإنسان الذي يتوجه بعبوديته لله سيعتاد على العبودية، وبالتالي سيوجه عبوديته للمخلوقات، بمعنى أنهم اعتقدوا أن العبودية لله تنافي الحرية، علمًا بأن هذا هو السبيل لإحراز الحرية الحقيقية، وعندما يكون الإنسان عبدًا لله يتحرر من كل العبوديات الأخرى، ويجب أن نسلّم بداية بأن الإنسان يختار دين الإسلام بمحض إرادته، ويؤمن بأركان الإيمان بكامل حريته، ويؤدي عباداته بكل أريحية، باختصار يؤدي عبوديته لله بإرادته الحرة.

لأجل ذلك توجد علاقة وطيدة بين الحرية وبين العبودية، فمن لم يستطع أن يتخلص من طوق الشهرة وحب الراحة والخمول والدعة وغير ذلك من الأطواق فإنه لا يستطيع أن يكون حرًّا، كما لا يمكن أن يكون عبدًا لله بالمعنى الحقيقي، فكما أن الحرية لازمة للعبودية الكاملة، فكذلك إحرازُ الحرية الحقيقية يتوقف على العبودية الحقة لله تعالى، فإذا أراد الإنسان أن يقطع علائقه عما سوى الله وأن يتحرر من أهوائه ورغباته ومن عبودية المخلوقين وأن يمحو من قلبه كل المخاوف سوى خشيته من الله تعالى فعليه أن يعمل على أن يكون عبدًا حقيقيًّا لله تعالى.

فإذا كان الله سبحانه وتعالى قد وهب الإنسان نعمة جليلة مثل الإرادة فعليه أن ينظر فيما يستغلها، وأن يتشوّف إلى عظائم الأمور، وينأى بمطالبه عن الأذواق والحظوظ الدنيوية حتى لا يضرّ بشرفه وكرامته، وعليه ألا يضيّع رأس عمره في الجري وراء الصغائر التافهة، وألا يقع أسيرًا للمشاعر الجسمانية والنفسانية، وألا يخشى أحدًا سوى الله تعالى، وألا يخنع أمام هذا أو ذاك، وألا يركع ولا يحني عنقه، ولا يتصرّف كالمتسول، إنما ينحني ويركع إلى مَن هو جدير بالانحناء والركوع وهو الحق سبحانه وتعالى.

وهكذا فكما أن هذا هو السبيل لإعطاء الإنسان إرادته حقها فكذلك هو أيضًا السبيل للحرية الحقيقية، فإن الإنسان بفضل عبوديته لله ينسلخ من المشاعر السلبية كالحسد والطمع، ومن المخاوف والتطلعات الدنيوية، وحينذاك يطمئن عالمه الداخلي ويرتاح، ومثل هذا الشخص لا ينسحق أمام أي قوة دنيوية بسبب أنه على أهبة الاستعداد للرحيل في أي وقت عن الدنيا كما جاء إليها.

   هل هناك ما يُعرف بالحرية المطلقة؟

ومن الناس من يفهم الحرية على أنها حرية مطلقة لا تعترف بأي قيد، ولا تتقيد بأي شرط، ولا تخضع لأي مبدإ، ولكن مثل هذه الحرية لا وجود لها في أي مكان بالعالم، فلا النظام الرأسمالي ولا النظام الليبرالي ولا النظام الشيوعي سمح للناس بأن يعيشوا كما يحلو لهم بلا قيد أو شرط، بل وضعوا قواعد وشروطًا تقيد الحرية بشكل ما، فمثلًا رغم أن الأنظمة الشيوعية قد أبرزت مفهومًا يوسِّع من دائرة المباح في كثير من الموضوعات ويخاطب رغبات الناس وأهوائهم، فإنها قد تعاملت بشدة كبيرة للغاية في مسألة التبعية لأنظمتها، فكشفت عن استبداد كبير في تصرفاتها، وبذلك سلبت الناس حقوق الملكية، وقتلت رغبتهم في السعي والعمل، وعرّفت المجتمعات بالعديد من القوانين التي تتنافى مع طبيعة الإنسان وعقله.  

وعلى غرار ذلك فرغم أن بعض الدول في عصرنا الحالي قد اعترفت بقدر كبير من الحرية لمواطنيها فإنها لم تسمح ألبته بأي أفكار تناهض الأيديولوجية الرسمية للدولة، بل وضعت بعض القيود حتى في الأماكن التي يُنادَى فيها بحرية الفكر والوجدان، وعندما برزَتْ أفكارٌ تناقض مفاهيمها اتّجهت إلى وضع بعض العقوبات المشددة التي تمنعها، ورغم كثرة كلامهم عن الحرية فإنهم لم يتحملوا أدنى مخالفة لأنظمتهم. أجل، إن القصد من ذكر كل هذا هو أن الحرية المطلقة لا تكون إلا في الرؤى والأحلام، فحتى الآن لم تظهر حرية مطلقة غير مقيدة في أي مكان بالعالم.

والواقع أن سلامة حياة المجتمع وتناغمها يتطلب وضع بعض الضوابط التي تقيِّد الحريات، فلو فُهمَت الحرية على أنها تلبية كل الرغبات والشهوات دون قيد أو شرط فهذا من شأنه أن يتسبب في اختلال الأنساب، وتشتت الأسر، وتشوّه المجتمع، وعلى الشاكلة نفسها فلا يمكن إقرار بعض الأفعال التي تقع باسم الحرية مثل إهانة المقدسات، وازدراء الدين، والسخرية من قيم الأمة؛ لأن في هذا تدميرًا لكل القيم الأخلاقية، وكذلك لا يمكن تشريع العمل ضد الدولة والأمة بحجة الحرية؛ لأن هذا سيُفضي إلى ضعف مفهوم الأمة والدولة، وإلى صعوبة تعايش الناس مع بعضهم.

ولكل هذه الأسباب سنّت جميع الأنظمة الحقوقية قوانين تحقق المحافظة على الدين والنفس والنسل والمال والعقل، وطبقت عقوبات مشددة على الجرائم التي تهدد هذه الكليات الخمس؛ بمعنى أن الدول جميعها قد شعرت بالحاجة إلى تقييد الحريات فاستصدرت لذلك بعض القوانين والتشريعات، وقديمًا قالوا: “تنتهي حريتك عندما تبدأ حرية الأخرين”، بتعبير آخر: مهما كان للمواطنين من حقوق وحريات فإنها تقف عند الحد الذي يبدأ عنده حرية الآخرين، ولو تناولنا المسألة من وجهة نظر إسلامية نقول: إن حرية الإنسان تقف عند الحدود التي وضعها الله ورسوله ودينه.

وعلى ذلك فإن مفهوم الحرية المطلقة الذي يدعو إليه البعض في أيامنا ليس له مسوّغ من وجهة النظر الإسلامية أو المنطق الإنساني، ولذا قال البعض إن مفهوم الحرية المطلقة الذي يبيح للإنسان أن يفعل ما يشاء لا يصلح إلا في عالم الحيوانات، ومع ذلك فقد شاهدنا في بعض البرامج الوثائقية أنه حتى الحيوانات لا تستطيع أن تواصل حياتها وفقًا لهذا المنهج، حيث إن لديهم أيضًا حدودًا وساحات معينة، فإذا هم أحدهم بانتهاك حدود الآخر والتعدي على حقوقه وقعت المواجهات بين بعضهم البعض، بل قد يتحول الأمر إلى عراك ونزاع، وعندها يضطر المغلوب إلى أن يدع الساحة للآخر.

وكذلك فإن العديد من الحيوانات تعيش فيما بينها في جو من التعاون والتضامن، فمثلًا إذا نظرنا إلى حياة طيور البطريق في القطب الجنوبي فستأخذنا الدهشة والعجب من النظام الذي أسَّسَته تلك الطيور فيما بينها، حتى إن العديد من القراء والمفكرين وأصحاب المحاكمات العقلية والمنطقية من الناس لا يستطيعون القيام بنفس الأعمال التي قامت بها هذه الطيور، ولو أن الناس أسّسوا فيما بينهم نظامًا هكذا لعاش الجميع في راحة وطمأنينة، وعلى ذلك فإن الحيوانات قد استطاعت بالسوق الإلهي وليس بإرادتها أن تمارس حياتها ضمن حدود وضوابط معينة؛ بمعنى أنه لا وجود بينها للحرية المطلقة.

لقد وضع الله في عقول الحيوانات قسمًا من القوانين لتعيش داخل نظام وانتظام، فهي تعيش وفقًا لتلك القواعد بدافع إلهي، بينما الإنسان كائن ذو عقل وإرادة، بل يمكننا القول إن العقل والإرادة من لوازم الإنسان غير المفارقة له، بمعنى أنها خصائصه الأساسية التي لا يمكن التفكير في إنسانيته بدونها، فالإنسان ليس مجموعة متراكمة من الأخشاب ولا نبتة كسيقان نبات دوار الشمس، ولكي يستطيع الناس العيش مع بعضهم داخل نظام وانتظام وتناغم عليهم أن يراعوا الحدود ويتحملوا المصاعب بمحض إرادتهم.

إن إعطاء الإرادة حقَّها أمرٌ في غاية الأهمّية، وإذا ما التزم الإنسانُ به فلن يُحقق التناغم الداخلي المجتمعيّ فقط، بل سيتسنى له تجاوزُ الملائكة الكرام.. إن مفخرة الإنسانية جمعاء عليه الصلاة والسلام -وهو من استخدم الإرادة على وجهها الصحيح- قد تجاوز جبرائيل عليه السلام في رحلة المعراج، لذلك فالتنعم بالجنان والفوز برؤية الرحمن سبحانه وتعالى مرتبط دائمًا باستخدام الإرادة في موضعها الصحيح.. وبتعبير آخر لو أن الإنسان التزم -من خلال الإرادة- بالنطاق الذي حدده الله، وسار في الطريق الذي رسمه له، وراعى المبادئ الموضوعة له نال رضا الله سبحانه ورضوانه، ولذلك على الإنسان أن يتنازل عن بعض جوانب الحرية، وأن يخضعها بالإرادة لشيءٍ من المبادئ.

ومن جهة أخرى فالحرية نعمة كبيرة منَّ المولى عز وجل بها على الإنسان، ولذلك فإن معرفة قدر هذه النعمة وقيمتها والمحافظة عليها مسؤولية هامة تقع على عاتق الإنسان، لأن وظيفة المؤمن هي استخدامه نعمَ اللهِ عليه وفقًا لمراد الله تعالى وأوامره.

فلو أنه جل جلاله منحَنا بعض الحقوق وأحسن علينا بها كي نظل في دائرة الإيمان ونرتب فلسفتنا وأفكارنا وحياتنا وفقًا لها، فلا يمكننا التضحية بأي من تلك الحقوق، لأنه إذا لم نستطع حمايتها والمحافظة عليها فلن نستطيع المحافظة على وجودنا كأفراد وعائلات وأمة، ولن نعيش الإسلام بالتمام، لأن عيش الإسلام بصورة كاملة لا يمكنه أن يتأتى إلا في مجتمع صُمّم وفقًا للأسس الإسلامية.

ولو أن العالم الإسلامي اليوم أضاع -نتيجة للكسل والإهمال- مثل هذه النعمة التي منَّ الله تعالى عليه بها، وانصاع لأشكال عديدة من الوصايات المختلفة، أي إنهم لو لم يحافظوا على حريتهم فسيُسألُون عن ذلك أمام الله تعالى، والأدهى من ذلك أنهم إن كانوا لا يشعرون بوقوعهم تحت وصاية كهذه، ولا يظهرون أية حماسة أو غيرة من أجل الخلاص منها، ولا يحاولون استرداد ما سُلب من أيديهم من إمكانات، فهذا معناه أنهم يهينون حريتهم ودينهم وإيمانهم.

ومن هذه الجهة فإن معرفة قيمة نعمة الحرية التي منَّ الحق تعالى بها علينا، والاستمساك بها واستخدامها في مكانها أمر في غاية الأهمية، لأن بقاء ذاتيتنا الخاصة وعدم تبدّلنا وتغيّرنا مرتبطٌ بذلك، فينبغي لكل مسلم أن يكون على وعي بالعصر الذي يعيش فيه، وأن يضع الخطط والمشاريع المستقبلية، وعليه وفقًا لإدراكه الخاص أن يخطو خطوات تدفعه إلى الأمام وإلى مستقبل أفضل، وإهمالُ هذا يحمل في طياته إهانةً لما يؤمن به من قيم، كما أن الاستسلام للغفلة في هذا الشأن جرمٌ.

لو أن الأجيال السابقة حافظت على حقوقها وحريتها وعزتها وشرفها، وأدَّت وظيفتها على أكمل وجه وبلا تقصير، لما عاش المسلمون اليوم الوصاية والتشرذم الذي هم فيه، إنني دائمًا ما أقدم خالص احترامي للأجداد وأحاول أن أذكرهم بالخير دائمًا، إلا أنني حين أنظر إلى ما يتعرض له المسلمون اليوم من وصايات بعضها فوق بعض لا أستطيع منع نفسي من عتابهم بعض الشيء؛ لماذا عجزوا عن قراءة الواقع في عصرهم قراءة صحيحة؟ لماذا لم يستطيعوا تمييز عدوهم؟ لماذا فقدوا مكانتهم كعنصر موازنة في العالم؟ لماذا فقدوا حرياتهم وأسلموها لآخرين؟ لماذا أدخلوا أنفسهم في ربقة الذل والهوان؟ ولماذا أصبحوا أسرى وأذلاء عند الآخرين؟!

والأمر نفسه بالنسبة للمسلمين اليوم فلو أنهم لم يقوموا بما يجب عليهم من أجل إنقاذ أنفسهم من هذه المشكلة التي هم واقعون فيها، ولم يتحلوا بفضيلة تحمل الصعاب في سبيل ذلك، فإن أجيال المستقبل ستواجههم بمثل تلك الكلمات، وستُطلِق الأسف والتعسَ على الإخلال بحقّ الوظيفة، وعلى عدمِ إنشاء مجتمعٍ جديد، وعلى العجز عن إرشاد الأحفادِ إلى طرق الانبعاث، وعلى تفكيرهم المنحصر في المنافع والراحة الشخصيّة! ومن يدري ربما لن تتكلم تلك الأجيال القادمة بحَيطةٍ وحذرٍ مثلنا، وربما تصلُ بنقدها إلى صبّ اللعنات عليهم. 

ولذلك يجب على المؤمنين أن يستخدموا ما أنعم الله تعالى عليهم به من آلاء ونعم وإمكانات بصورة عملية لتأمين مستقبلهم مبتغين رضا الله سبحانه، وعليهم أن يبذلوا في هذا الطريق كل ما بوسعهم من طاقة، وأن يضربوا أروع الأمثلة في التضحية؛ لدرجة أنهم لن يبخلوا بالتضحية بأرواحهم في سبيل تحقيق ذلك، يجب عليهم أن يضعوا النهاية والخلاص لخمسة قرون من الكسل وقرنين من الركود التام، عليهم أن يُعوِّضوا المسؤوليات التي أضعناها خلال تلك الفترة.

   الفكر الحر في العلم

تعرض المسلمون بعد القرن الخامس الهجري لمرحلة من التوقف في البحوث العلمية، لذلك فإن أحد الأعمال الواجبة اليوم هي تمرير العلوم من منشور الفكر الإسلامي وصياغتها من جديد، وإعادة تشكيلها وترتيبها وتصنيفها وفقًا لخريطتنا الفكرية. نعم، لقد وضعنا -حتى القرن الخامس الهجري- قواعد البحث بصورة مباشرة عبر القامات العلمية آنذاك، إلا أن هذا الأمر انتقل إلى الغربيين في العصور التالية، فوضعوا العلوم في قوالب مختلفة من وضعية ومادية وطبيعية.

إننا لا نستطيع اليوم فيما نقوم به من أعمال وأبحاث في مختلف مجالات العلوم أن نخرج عما وضعوه من مناهج واصطلاحات، فنواصل دراساتنا في إطار قوالبهم، لذلك فإننا عاجزون عن التفكير بشكل مختلف عنهم، وبالتالي لا تقودنا أبحاثُنا إلى الحقيقة التي نسعى إليها، لذلك يجب على علماء المسلمين أن يتخذوا الفكر الحرّ مبدأً لهم، وأن يعيدوا النظر مرة أخرى في المكتسبات العلمية من بدايتها، وأن يتخلصوا من الوضع القائم وينفكوا من التبعية العلمية ويناقشوا كل شيء، لأنه من دون المناقشة لا يمكن تأسيس شيء جديد، ولذلك يجب أن نتوقع احتمالية خطإ المعلومات التي حصلنا عليها جاهزةً ولو بنسبة قليلة، فمثلًا الدكتور المتخصص في مجال الطب يجب عليه أن يعيد النظر في كل ما تعلمه ليتأكد من صحة تلك المعلومات من عدمها، وأن يُخضعَ تلك المعلومات للاختبار. 

هذا العمل ليس سهلًا ألبته، ويتطلب عشقًا حقيقيًّا للعلم والبحث والحقيقة، والأكثر من ذلك قد يستلزم قدرة الإنسان على وقف حياته من أجله، وتحمل المصاعب والمشقات وتقديم تضحيات حقيقية، وإذا كان الغرب قام بثورة صناعية وقطع مسافة طويلة في العلوم التقنية فقد تحقق هذا على أيدي منْ وقفوا أعمارهم وسنِي حياتهم من أجل هذا العمل، فمنهم من وقف حياته من أجل الدراسة والتدقيق في حياة الحيوانات، ومنهم من فعل ذلك من أجل كشف خبايا التاريخ وأسراره، ومنهم من أراد أن يفك شفرة الحوادث الطبيعية، لكن هؤلاء في النهاية أسندوا أعمالهم إلى الأسباب المادية والطبيعية، ومن أجل اجتياز الوضع الراهن يجب إسناد كل ما يتوصل إليه من حقائق علمية متعلقة بالوجود والأشياء إلى الذات العلية الخالق سبحانه، وكما يتم نقض الغزل وإعادة نسجه في حُلة جديدة منمّقة، يجب أيضًا أن يتم فعل ذلك في موضوع العلم، وقد نُصيب أحيانًا ونخطِئ أخرى في أثناء قيامنا بذلك، ونطور بعض المسائل إلى أحسن مما هي عليه، ونسير على نفس الخطى مع الآخرين في بعض المسائل، بل إننا قد نطلب المساعدة منهم.

ولكن هذه الأمور، لا تتم على أيدي أناس عاديين؛ إذ إن تحقّقها يستلزم جدية تامة وعزمًا حقيقيًّا، وطالما أنه لم يُبذل مثل هذا الجهد والعمل، فلن يتمكن المسلمون من التخلص من الازدواجية، ولن يستطيعوا القضاء على صراع العلم والدين، وكما أن القرآن الكريم كتاب جاء من صفة كلام لله تعالى، فإن الكون أيضًا كتاب آخر مستمد من قدرة الله سبحانه وتعالى وإرادته، ولأن هذين الكتابين من المصدر ذاته فلا يمكن أن يكون هناك تعارض بينهما.

نعم، كما تؤلمني الوصاية المفروضة على الإرادة، تؤلمني الوصاية المفروضة على العلم، أما تناول المسائل بصورة مستمرة على شاكلة قال فلان هكذا وقال فلان هكذا، وعدم إضافة فكر جديد، فهذا ليس إلا همهمات أرواح بائسة أسلمت أنفسها للوصاية المفروضة عليها، وأقول كما قال الشاعر محمد عاكف “عشت حرًّا منذ الأزل، وسأعيش حرًّا، أتعجب أهناك مجنونٌ يستطيع تقييدي بالأغلال!”.. والحقيقة أنه ينبغي أن يكون هذا شعار كل مؤمن، على الشخص أن ينظر إلى ماضيه المجيد وأن يتوجه بنظره إلى جذوره الروحية والمعنوية، ثم يعيد النظر إلى حاله البائس اليوم ويتفكر، ويعيبُ ذلك على نفسه، ثم يتوجه لإنشاء دنياه من جديد عبر تخلصه من تلك العيوب.

ولأن هذا الإحياء لن يحققه إنسانٌ يرزحُ بأفكاره تحت الوصاية؛ فلا بد من وجود أفكارٍ حرَّة، فالأساس أن الحرية تبدأ في الفكر، والإنسان الذي ينقاد في أفكاره للآخرين لا يمكن أن يكون حرًّا، وعليه فقد ظل إنسانُنا تحت الوصاية لعدة قرون؛ ففقَد عشقَه وحماسَتَه، ودخل تحت وصاية الآخرين.. إن ما يؤسَفُ له أن هذا الجيل المسكين البائس أصبح يتسوّل كلّ شيء من غيره، وما يجب عليه الآن هو أن ينجو من التسول وأن يحصل على حرّيته الحقيقية.

BİR NEFES (16)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla, konjonktür itibarıyla, zannediyorum meseleyi seferberlik şeklinde ele almak lazım; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin yapabileceği şeyi yapması lazım.

* Falan-filan kötülük yapmış, zulüm etmiş, haksızlıkta bulunmuş; ee bir şey deme, katlan sen de ona ama durağanlık içinde… Hayır, öyle değil!.. Esasen şimdi bu şartlar, benim durumum, bu konumum, konumlandırıldığım bu durum neler yapmaya müsait ise, onları yapmalıyım.

* Şu anda dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiş olma mevzuu, esasen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem bir isteğinin, hem de bir gâye-i hayalinin realize edilmesi açısından önemli bir adım gibi geliyor bana. 

* İşte üslupta hata etmeden, anlatacağınız şeyleri anlatmalısınız; bu pozisyonu iyi değerlendirip anlatmanız lazım. Herkes duydu, bu bir fırsattır. Dolayısıyla nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin -Kendi buyurduğu gibi- ism-i şerifleri, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak.

* Bunda da belki en başta gelen şey, entegrasyon. Bulunduğumuz ülkede, kılığımız ile, kıyafetimiz ile, saçımız ile, sakalımız ile bir farklılık arz ederek din-i mübînin emirleri çerçevesinde yapacağımız şeyleri yaparız; hemşirelerimizin şu anda yaptıkları gibi, sizin yaptıklarınız gibi.

* Aklı başında olan insanlar, genç nesiller, kadın-erkek hepsi, şebâben ve şuyûhen (genciyle ve yaşlısıyla) entegrasyonda kusur etmemeliler. Öyle ki o insanlar, “Bunlar bizden!” falan demeliler. Ancak konuştuğunuz zaman “Yahu siz, bizden değilmişsiniz!” falan diyebilmeliler. Bunun gibi…

* Fakat bir diğer taraftan da bu kadar yakın durduğunuz zaman, bir asimilasyon yılanı, çıyanı baş gösterebilir bu mevzuda.

* Buraya gelen Amerikalı akademisyenlerden birisi -Efendimiz’i de tanıyor, “Peygamber” olarak biliyor, “Muhammedun Rasûlullah!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem- bize yalvarırcasına dedi ki: “Aman hocam, ne olur, Allah aşkına!.. Bakın, buraya gelmişsiniz; erimeyin bu toplum içinde!.. Ne iseniz, öyle devam edin! Sizden evvel gelenler, değişik yerlere dağıldılar; fakat immün sistemleri zayıftı, mukavemet edemediler; o çağlayana kendilerini saldılar, bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamadılar.”

* Bütün bunların yanında bir de bir araya geldiğimiz zaman, “Sohbet-i Cânân”. “Keşke sevdiğimi sevse, kamu halk-i cihan / Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa.” dediği gibi şâirin.

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://herkul.org/bamteli/bamteli-kadin-hizmet-entegrasyon-ve-asimilasyona-karsi-surlar/

Bamteli: KADIN, HİZMET, ENTEGRASYON VE ASİMİLASYONA KARŞI SURLAR

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kadın ve erkek bütün adanmış ruhlar bir seferberlik mülahazasıyla hizmet etmeliler!..

İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla, konjonktür itibarıyla, zannediyorum meseleyi seferberlik şeklinde ele almak lazım; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin yapabileceği şeyi yapması lazım.

Bizim dinimizin temel disiplinleri zaviyesinden bakacak olursak, bu (kadın erkek herkesin dine hizmeti) Asr-ı Saadet’te belki açıktı. Hani hadis ricâlini okurken görüyoruz: Âişe validemizden, ricâlden (hadis râvîsi erkeklerden) dünya kadar insan ilim alıyor; mübarek validemizden, beş bin kadar hadis rivayet ediliyor ki, o da (hadîsin şartlarına uygun bulunup) rivayet edilenler; bir de rivayet edilmeyen şeyler vardır. Sahih buldukları şeyleri alıp, kitaplarında, “Kütüb-i Tis’â” dediğimiz “dokuz kitap”ta (Buharî’nin Sahihi, Müslim’in Sahihi, Ebu Davud’un Süneni, Tirmizî’nin Süneni, Nesaî’nin Süneni, İbni Mâce’nin Süneni, Darimî’nin Süneni, İmam Mâlik’in Muvattâsı, Ahmet İbni Hanbel’in Müsnedi’nde) naklediyorlar. O dokuz kitapta, onun (radıyallâhu anha) o mübarek sözlerini, Efendimiz’den naklettiği şeyleri değerlendirmişler.

Tâife-i nisâ (kadınlar), hemşirelerimiz, bacılarımız, o günkü analarımız, zannediyorum erkekler kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda hizmet etmişlerdir. Fakat sonra mesele belli bir dönemde çığırından çıkmış; belli bir dönemde de meseleyi militarizm kontrol altına almış; dolayısıyla tâife-i nisâyı eve kapamışlar, tamamen hayattan tecrit etmişler. Çok nadir sahneye çıkan -Hürrem Sultan gibi, Kösem Sultan gibi- kadınlar olmuş. Osmanlı Devleti’nde böyle olduğu gibi, hani ben Abbasîlere de, Emevîlere de bakıyorum, daha ziyade ricâl istihdam ediliyor.

Kadınların bazı hususiyetleri var belki, dolayısıyla onlardan sınırlı bir şey beklemek lazım; erkeklerden beklenen şey, onlardan beklenmemeli; onlara mukavemetleri, güçleri kadar vazife yüklemeli. Hemen her günlerinin -bir yönüyle- aktif bulunmaya müsait olması, ayrı meseleler… Bu hususları birer realite olarak görüp gözetmeli; fakat bunun dışında onları da mutlaka hayatın içinde -devr-i Risâletpenâhi’de olduğu gibi- mütalaa etmek lazım. Ne var ki, edilemedi.

Cumhuriyet döneminde de onlar -esasen- sadece kadını sahneye sürdüler; kadını hemen her hususta figüre ettiler; bağışlayın, başkalarını baştan çıkarma, çok özür dilerim hemşirelerimizden, insanları bohemliğe atma mevzuunda onu öyle kullandılar. Meşrutiyet yıllarında bu yanlışlık başladı, Cumhuriyet’te devam etti, gırtlağa kadar devam etti.

Ama meşrû dairede, kendi disiplinlerimize sımsıkı bağlı kalarak, bunu (kadınların hayatın her birimine katılımını) devam ettirmek, zannediyorum günün şartları ve konjonktürün de gereği. Bu açıdan da “seferberlik” dedim bu meseleye; yani umumî bir hareket, kadın-erkek… Nasıl Ebu Süfyân, Yermük’e hanımı ile gitmiş; hanım orada o kılıcı çekmiş, kocanın yanında düşmana karşı savaşmış!.. Aynen öyle bir mantık, öyle bir felsefe ile kadın-erkek bir seferberlik içinde bu işi yapmaları lazım. Birinci mesele, bu; âcizâne, haddim değil, onlar benden iyi bilirler o meseleyi ama kendi duygularım, düşüncelerim çerçevesinde ifade ediyorum.

   Üslupta Hataya Düşmemeli!..

İkinci mesele: Bu mevzuda, yanlışlıklara düşmemek, üslup hataları ile insanları kaçırmamak. “Toplayalım, cem’ edelim; Allah’ı (celle celâluhu), Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirelim!” mülahazası taşırken üslup hataları ile insanları kaçırmamak için meseleleri mutlaka müzakere ve müşavere süzgecinden geçirmek lazım. Öyle bir kalibrasyona tâbî tutmadan, herkes bildiği gibi konuşur ise, çok kırılmalar olabilir. Yemek yemenin de bir usulü var ise şayet, evvela çorba geliyor ise, salata geliyor ise, bunun dışında diğer yemekler geliyor ise, sonra börek geliyor ise, sonra kadayıf geliyor ise, baklava geliyor ise… Bu, çok ciddî meselede, Allah’ı, Peygamberi sevdirmede, dinimizi sevdirmede, ona imrendirmede, en azından kendi dünyamız içinde onun şehbal açması ve dalgalanması istikametinde bir şey yaparken, mutlaka meseleyi “ortak akıl” gücüne havale etmek lazım, emanet etmek lazım. Aksi halde, yanlış yapabiliriz; hani kör hâkime “Kör hâkim!” demek gibi ki bazen yanlışlık yaparak öyle diyebiliriz.

Şimdi asıl meselemiz, derdimiz nedir? Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: حَبِّبُوا اللهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Allah’ı, Allah’ın kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin!” Şöyle bir rivayet yok: حَبِّبُوا رَسُولَ اللهِ إِلَى أُمَّتِهِ وإِلَى اْلإِنْسَانِيَّةِ، يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ Onu da diyeyim, o da -mana itibarıyla- doğru olur: “Allah Rasûlü’nü ümmetine, insanlığa sevdirin ki, Allah Rasûlü de sizi sevsin!” Bu mesele, doğru; bu bir esastır, bir usuldür, bunu yapmak lazım, herkesin vazifesi; bu, herkese düşen bir sorumluluktur. Gücü, takati, aklı, mantığı, muhakemesi, branşı, hayat içinde aktif olma disiplinleri açısından farklılık arz etse de temelde mesele, herkes için aynıdır. Tâife-i nisâ, hemşirelerimiz, bacılarımız, annelerimiz için de öyledir; erkekler için de aynı şey, öyledir.

Evet, Efendimiz’i sevdireceğiz. Diyelim ki bir Hristiyan ile, bir Yahudi ile karşılaşıyorsunuz, bir Budist ile, bir Brahman ile, bir Konfüçyüsist ile karşılaşıyorsunuz; hemen Efendimiz’i öne sürdüğünüz zaman, onlara O’nu sunduğunuz zaman, tepkiye sebebiyet verebilirsiniz. “Neden Buda değil, Brahman değil? Neden Upanişad değil?!.” falan derler. Bu açıdan da üsluba dikkat etmelisiniz.

Düşünün, antrparantez arz ediyorum: Efendimiz, Mekke’de Peygamberliğinin ilk yılları esnasında, sokaklarda dolaşınca, her karşılaştığı insana قُولُوا لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، تُفْلِحُوا diyor; “Allah’tan başka Ma’bûd-i bi’l-hak, Maksûd-i bi’l-istihkak yoktur deyin, kurtuluşa erin!” diyor. Bakın Kendi adı yok; oysaki işte orada (tabloda) لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ bittiği yerde مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ var. Zayıf bir rivayette, Hazreti Âdem, kırk sene başını semaya kaldırmadı, hicabından dolayı, “zelle”den dolayı. Bir sürçmedir o sadece; yürüdüğü yer buz idi, farkına varmadan bir adımını atarken isabetli atamadı. İçtihad; dolayısıyla sürçtü. Ama kırk sene başını -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’a teveccühünün ifadesi olarak semaya çevirmedi. Hep رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ dedi. “Allah’ım! Havva ve Ben, kendimize zulmettik. Yarlığamaz isen, mağfiret ve merhamet buyurmaz isen, hüsranda, ziyanda, kaybedenler içinde oluruz.” dedi, yalvardı. Bir zaman sonra aklına geldi bu; Cennet’ten uzaklaştırılırken, O’nu görmüş idi orada. “Yâ Rabbî, Hazreti Muhammed hürmetine beni bağışla, yarlığa!” dedi. Cenâb-ı Hak, O’na dedi ki, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” “Ben, Cennet’ten ayrılırken, baktım o Cennet’in kapısı -işte, kale kapısı gibi, enbiyâ-ı izama açık o kapı her neyse- üzerinde, Cennet kapıları üzerinde -levhalarda olduğu gibi- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ yazılı. Baktım iki isim yan yana. Anladım ki nezd-i Ulûhiyetinde O’ndan daha kıymetli biri yok: Onun için O’nu şefaatçi yaparak Sana teveccüh ediyorum, Beni bağışla!” Bağışlanması adına o yalvarışlara bir kafiye koymak lazımdı; bu kafiyeyi koyunca, o da Cenâb-ı Hakk’ın o engin rahmetine, mağfiretine mazhar oluyor. -Antrparantez idi bu, arz ettim.-

Fakat bu insan, o ilk Mekke müşriklerine on üç sene “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erin!” diyor. Esasen burada zımnen o nübüvvetini ifade ediyor. Sen kim oluyorsun, hangi salahiyet ile böyle “Şunu deyince insanlar, Cennete girer!” diyorsun?!. Şimdi bu mevzuda Sen, semaların bir vazifelisi, O’nun bir vazifelisi değil isen, bunu söyleyemezsin ki!.. Zımnen bunu diyor fakat karşı tarafta enâniyet âbideleri var. Günümüzün insanının her birisi bir enâniyet âbidesi kesildiği gibi, birer egoist, egosantrist kesildiği gibi, o günün o putperestleri, “Lât”çıları, “Menat”çıları, “Uzza”cıları, “İsaf”çıları, “Nâile”cileri de her birisi âdeta bir put; herkes, kendisine tapılsın istiyor. Günümüzdeki bazı kimseler gibi, “Dokunursan, ibadet olur!” deniyor, bayılıyor adam ona. “Sana tapıyorum!” deniyor, bayılıyor ona. “Bakara, makara!” deniyor… Bayılıyor onlara, hiç birine itiraz etmiyor. Bu, enâniyete yenik düşme, nefse yenik düşme, hevâya yenik düşme… Onlar, hevâlarına yenik düşmüşler; kalkar derler ki, “Abdulmuttalib’in torunu, yetim aynı zamanda, anasız-babasız büyümüş bir çocuk, kalkmış bize diyor ki: Muhammedun Rasûlullah! Ben, Allah’ın elçisiyim, semaların sözcüsüyüm; burada ben ne dersem, ona uyulması lazım!” Böyle derler. Fakat üslup, bu.

Esas nedir orada? لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Anahtar, o; işin içine girişin anahtarıdır. Açılmaz kilitleri, o anahtar açar ve insan, öbür âleme yürürken de onu söylediği zaman, Allah’ın izni-inayetiyle kurtulur. Kabre o anahtar elinde, onun ile girer ise şayet, Münker-Nekir de belki bakar ona, sadece sûret-i haktan söylerler: مَنْ رَبُّكَ، وَمَنْ نَبِيُّكَ؟ “Rabbin kim; Peygamberin kim?” O da zaten diyeceğini biliyordur. Fakat o anahtar kelimenin -bir yönüyle- dişlerinden birini -o ilk dönemde- söylemiyor Allah Rasûlü; oysaki o, iki dişli bir anahtar orada: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Fakat onların enâniyetine dokunduğunuz ve üslup açısından hata ettiğiniz zaman, antipatiye sebebiyet verirsiniz.

   “Umumun ızdırabını duyuyorum!..”

Yine farklı, küçük bir meseleyi arz edeyim: Hep kendi kendimi sorgularken diyorum ki: “Geçmişte şunu şöyle yapsaydık, bunu böyle yapsaydık… Herhalde yapamadık, idrakimiz o ufukta değildi. Dolayısıyla bazı hatalar yaptık. İçlerinde hazımsızlık taşıyan insanlar, hazmedemediler; bu şekilde zâlimâne, hâinâne, hâsirâne üzerimize geldiler. Dünya kadar insanı zulme uğrattılar, gadre uğrattılar, azlettiler. Türkiye’nin elli-altmış seneden beri kazanılmış elit sınıflarını tamamen yok etti, kendilerini cehalet çağlayanına saldılar. Şu anda öyle… Acaba onlara -“kemik” demeyelim de, insan nihayet onlar da- böyle ballı-kaymaklı bir lokma ekmek atsaydık… Falan… Hani bunu derken ne demek istediğimi anlarsınız siz; bir sürü müessese vardı; bir misyon, bir fonksiyon onlara da verilebilirdi; “Alın, bir ulufe gibi bunu da siz alın!” denebilirdi. Hani padişahların ulufeleri vardır, liyakati olmayan insanlar da bazen gelirler, tufeylî gibi oraya sığınırlar. El-Kulûbu’d-Dâria’da bu tabiri kullananlar var; çok, evliyâullahtan. İyi-kötü tefrik etmeden orada herkese mutlaka bir şey veriliyor. Siz de öyle bir şey verseydiniz, acaba!..

Ama arkadaşlarım diyorlar ki: Hiç onlara kanaat etmezlerdi. Tamamen inhisâr-ı fikir var; tahabbüb-i nefisten geliyor; nefislerine öyle tapıyorlar ki, kendilerinden başka kimseye teveccühün olmasına tahammülleri yok. Çekememezlik ve hased içinde yürüyorlar. Çekememezlik ve hased öyle bir hastalık ki, Üstad hazretleri de diyor: “Hâsid, herkesten evvel kendini yakar.” Hasan Basrî hazretleri de diyor ki: “Ben, hased edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” Hâsidden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim çünkü kendine ediyor esasen, huzurunu kaçırıyor. Evet, diğer bir ifade ile şöyle diyebilirsiniz: Bu çekememezlik, hazımsızlık öyle bir maraz ki, psikiyatri kliniklerinde bile tedavi edilemez, tımarhanelerde bile tedavi edilemez.

Şimdi insanlar, böyle bir ruh haleti taşıyorlar ise, ille hep “Ben!” diye Ramazan davulu gibi ses çıkarıyorlar ise, zannediyorum ne verirseniz veriniz onlara, hiçbir zaman seslerini ney sesine çevirmeyeceklerdir bunlar. Hep güm güm bir ses duyacaksınız onlardan. Bu; arkadaşlarımızın genel düşüncesi, bu.

Fakat ben kendimi sorgulamadan edemiyorum. Hani herkes kendi yakını, bildiği-ettiği adına, annesi-babası adına ızdırap çeker. Fakat Fakir; bir yönüyle hakkım olmadığı halde, ircâ’ mahalli olması itibarıyla el-âlem meseleyi size bağlıyor. Hani sizin adınıza “terör” dediler, falan… Dolayısıyla şöyle-böyle sizinle irtibatı olanları, iltisakı olanları derdest edip götürüyorlar. Hiç olmayacak şeylere müebbetler veriyorlar. Ve öyle oldu; çok kıymetli insanlar, çok elit insanlar şu anda o cendere içindeler. Bütün bunları birden düşününce, kendimi affetmiyorum. Neredeyse günümün yarısında bunlar benim kafamı meşgul ediyor. Bunu şikâyet mahiyetinde demiyorum. Hiç uyuyamadığım gün oluyor; yatakta deniyorum, yastığı bir öyle bir böyle koyuyorum, oturarak uyumaya çalışıyorum, ağzıma bir tane pastil alıyorum belki o bir şey yapar… Ama bir türlü bunları kafamdan atamıyorum. Onları kafamdan atamama neticesinde, kelâm-ı nefsî ile, iç konuşma ile bu defa onlara cevap vermeye başlıyorum; hep onu düşünüyorum, “Al sen de ağzının payını, al sen de ağzının payını!” diyor, gereksiz şeylere giriyorum; israf-ı zaman ediyorum, uykumu kaçırıyorum, gündüz yapacağım şeyleri de yapamıyorum; mesela, iki aydır ben kalemi elime alıp müsvedde kağıtlarımı önüme koyup bir yazı yazamadım, düşünün burada! Bunlar, benim zaafımdan, yetersizliğimden, güçsüzlüğümden belki, kadere rızasızlığımdan… Cenâb-ı Hak, beni de size bağışlasın, inşaAllah..

Ama tabiî böyle bir dönemde Efendimiz’in mukavemetini düşününce, saldım kendimi!.. Dedim: “Ben, Sen değilim ki yâ Rasûlallah! Sen, Cenâb-ı Hakk’ın hususî matmah-ı nazarısın, O’nun te’yîdi altındasın sürekli; hep Sana moral veriyor, ediyor, arkanda olduğunu söylüyor. Mesela, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا diyor, Sevr sultanlığında: “Dostum, tasalanma! Allah, bizimle beraberdir!” إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا “Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi.” (Tevbe, 9/40) diyor. Ben de öyle çok duygulanarak, “Ama ben Sen değilim ki!..” dedim. Bu açıdan da konumumu da bilmem lazım, zaafımı bilmem lazım, aczimi bilmem lazım. Burada ne kadarına dayanabileceksek, dayanmalıyız ona.

   Bir Kere Daha Aktif Sabır

Durağanlığa girmemek lazım; günümüzü ifade için, günümüzdeki sabra “aktif sabır” diyoruz zaten. Falan-filan kötülük yapmış, zulüm etmiş, haksızlıkta bulunmuş; ee bir şey deme, katlan sen de ona ama durağanlık içinde… Hayır, öyle değil!.. Esasen şimdi bu şartlar, benim durumum, bu konumum, konumlandırıldığım bu durum neler yapmaya müsait ise, onları yapmalıyım. İşte, sizin -Allah’ın izniyle- yaptığınız şey de o; hem erkekler ile, gençler ile, hem bu hemşirelerimiz ile, sizin annelerimiz dediğimiz anneleriniz ile…

Bir gün bu mesele tabii bir hal alınca -belli bir dönemde o himmetlerin, o okul açmaların, o üniversitelerin, o üniversiteye hazırlık kurslarının, bu insanların ablaları ile, bunların ağabeyleri ile gerçekleştirildiği gibi, realize edildiği gibi- bunların da daha büyük şeyleri realize edeceklerine inanıyorum. Şu anda dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiş olma mevzuu, esasen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem bir isteğinin, hem de bir gâye-i hayalinin realize edilmesi açısından önemli bir adım gibi geliyor bana. Madem Allah saçtı, savurdu; işte üslupta hata etmeden, anlatacağınız şeyleri anlatmalısınız; bu pozisyonu iyi değerlendirip anlatmanız lazım. Herkes duydu, bu bir fırsattır. Dolayısıyla nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin -Kendi buyurduğu gibi- ism-i şerifleri, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak.

Evet, böyle bir gâye-i hayale insanın kendini salması lazım; Allah, onu mutlaka deryaya ulaştırır. Sonra o da yolunu bulur oradan, bu defa buhar olur havaya çıkar damlalar halinde; pozitif-negatif yan yana gelir, yine yağmur damlalarına dönüşür, yine yerin bağrına akar; yine insanlığın imdadına koşar, nebatatın imdadına koşar, yine çağlayan olur, yine deryaya akar… Hani tıpta bir tabir vardır: “Fâsid daire”; şimdi “kısır döngü” diyorlar. Buna karşılık biz de buna “sâlih daire” diyoruz, “doğurgan döngü”; evet öyle bir şeye vesile olur, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Beslenme kaynaklarımıza bir kere de günümüzün şartları ve ihtiyaçları açısından odaklanmalıyız!..

Belki zaruretler karşısında “Yahu biraz daha dişimizi sıkıp bazı şeyleri mütalaa etmemiz lazım; Siyer felsefesine bakmamız lazım; Efendimiz’in hayat-ı seniyyesini bir kere daha gözden geçirmemiz lazım; Risaleler’e bir kere daha baştan bakmamız lazım; bu asrın, bu çağın sözcüsü; dolayısıyla çağın derdini en iyi keşfeden insanlardan birisi, o.” demeliyiz. Günümüzün nesilleri de o türlü şeyleri mütalaa etme zaruretini hissedeceklerdir; sorumlulukları, o insanları bu türlü şeylerde derinleşmeye sevk edecektir, zorlayacaktır; kendilerini mecbur hissedeceklerdir.

Ben bunu Komünizmin revaçta olduğu belli bir dönemde, Türkiye’de hep yaşadım. O kürsülerdeki o konuşmalara şahit olmuşsunuzdur. O gençler, bazıları abdestsiz-mabdestsiz, camiye gelirlerdi; böyle hep sorular sorarlardı; irticali, verilen cevaplardı onlar. Ee şimdi de, buradaki insanların dertleri, problemleri nelerdir? Dolayısıyla onlara makul ve onları ürkütmeyecek-kaçırmayacak şekilde cevap vermek için fikir cehdi ortaya konmalı. Günümüzde düşünen insanlar ne demişler, tabii onlara müracaat edeceğiz, bakacağız. Esasen zaman, şartlar, konjonktür, o insanları, bir yönüyle yaptıkları işe kendilerini ehil hale getirmeye zorlayacaktır. Bazılarının belki arkadan ittirmeye ihtiyaçları olur: “Kabiliyetin var, donanımın var, maşallahın var; maksadını da çok rahat ifade ediyorsun; böyle Firdevsî’yi okuyormuşsun gibi geliyor konuştuğun her şey, insanı bayıltıyor.” Böyle kabiliyetler var ise, bunları pozitif şeylere biraz arkadan ittirmek lazım, dürtmek lazım.

Dünyanın, bu sesi-soluğu duymaya ihtiyacı var. Çünkü eskiden beri bazıları zaten Müslümanları terörist görüyorlardı; şimdi dünyanın değişik yerlerinde Müslümanlığı, onun kaderini temsil eden insanlar, ona doğrudan doğruya “terörist” dedirttiler, Müslümanlığa “terörist” dedirttiler. Onun böyle olmadığını, onun esasen hümanizmin üstünde çok önemli semâvî bir din olduğunu anlatmak lazım. İnsanların o mevzuda kendi ihtiyarları ile seçeceği bir yolu seçmiş oldukları, kendi ihtiyarları ile yaşayacakları şeyleri yaşıyor bulundukları anlatılmalı. Hepsi, bu; hür irade ile, adalet mülahazası ile, hürriyet düşüncesi ile yapıyorlar. Bunun için, sistem ona göre sergilenmeli, adeta bir ütopya oluşturulmalı.

   Entegrasyon

Bunda da belki en başta gelen şey, entegrasyon. Bulunduğumuz ülkede, kılığımız ile, kıyafetimiz ile, saçımız ile, sakalımız ile bir farklılık arz ederek din-i mübînin emirleri çerçevesinde yapacağımız şeyleri yaparız; hemşirelerimizin şu anda yaptıkları gibi, sizin yaptıklarınız gibi.

Fakat, hatta belki böyle bir şey (cübbe) ile görünme… Beni böyle görseler, yadırgamazlar veya burada mâbed gibi bir yerde görünce yadırgamazlar ama hayatın içinde böyle olduğunuz zaman yadırgayabilirler. Bence detaya ait bu meselelere takılıp kalmamak lazım; yoksa usulde kayba uğrarsınız.

Entegrasyon çok önemlidir. Aklı başında olan insanlar, genç nesiller, kadın-erkek hepsi, şebâben ve şuyûhen (genciyle ve yaşlısıyla) entegrasyonda kusur etmemeliler. Öyle ki o insanlar, “Bunlar bizden!” falan demeliler. Ancak konuştuğunuz zaman “Yahu siz, bizden değilmişsiniz!” falan diyebilmeliler. Bunun gibi…

Fakat bir diğer taraftan da bu kadar yakın durduğunuz zaman, bir asimilasyon yılanı, çıyanı baş gösterebilir bu mevzuda. Bu da daha ziyade -zannediyorum- böyle bir kısım hevâ-i nefsine uymuş gençler için, çocuklar için tesirli olur.

   Asimilasyona Karşı Surlar

Buraya gelen Amerikalı akademisyenlerden birisi -Efendimiz’i de tanıyor, “Peygamber” olarak biliyor, “Muhammedun Rasûlullah!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem- bize yalvarırcasına dedi ki: “Aman hocam, ne olur, Allah aşkına!.. Bakın, buraya gelmişsiniz; erimeyin bu toplum içinde!.. Ne iseniz, öyle devam edin!” Siz de duydunuz, değil mi? Evet, yalvardı, yalvarırcasına konuştu; arkadaşlar da şahit burada. “Sizden evvel gelenler, değişik yerlere dağıldılar; fakat immün sistemleri zayıftı, mukavemet edemediler; o çağlayana kendilerini saldılar, bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamadılar.” Yalvardı bize burada.

Şimdi onun için de esasen, birinci mesele, entagrasyon; ikincisi de asimilasyona karşı seralar oluşturma.

Bunun çâre-i yegânesi; mümkünse kabiliyetli, donanımlı, idealist, esasen kendini bu işe adamış insanları yönlendirmek, tayin etmek. Bizim bulunduğumuz bölgede/ülkede yok ise, başka yerlerde olan insanları transfer etmek lazım; kabiliyetli, donanımlı o adanmış insanlara, o işi yaptırmak lazım.

Bütün bunların yanında bir de bir araya geldiğimiz zaman, “Sohbet-i Cânân”. “Keşke sevdiğimi sevse, kamu halk-i cihan / Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa.” dediği gibi şâirin. Bence mesele Allah ile, Peygamber ile başlamak, dinimiz ile başlamak, “şartlandırmak” o insanları… Âdetâ onları duymaya içlerinde hâhiş uyarmak, istek uyarmak, hepsini teşne hâle getirmek… Öyle ki, keşke şu ufka ulaşılsa: “İstanbul’u fethedecekmişiz!” Bu tâlî derecedeki bir iş, ne olacak!.. Esas önemli olan şey nedir? Cenâb-ı Hakk’a imanı, Efendimiz’e imanı gönüllerde ihya etmektir. Gerçek diriliş, odur, gerçek “ba’s-u ba’de’l-mevt” odur. Üstad Necip Fazıl, o tabiri kullanırdı, “ba’s-u ba’de’l-mevt” tabirini kullanırdı. Ba’s-u ba’de’l-mevt… Bütün dünyevî meseleleri tâlî bir mesele haline getirmek; onda öyle yoğunlaşmak ki, gönlü tamamen ona bağlamak…

Hakikaten gönlümüzü ona bağlamalıyız; böylece bir gün belki biz de onu tabiatımıza mal ederiz. Buyuruyor ki Efendimiz: “Sizin cismanî hazlardan lezzet aldığınız gibi, Ben, Rabbime karşı teveccüh ve ibadetten lezzet alıyorum!” Bu, işin tabiata mal olması; insan tabiatının, manevî anatomisinin bir buudu/derinliği haline gelmesi demektir. “Manevî anatomi” nedir? İnsanın vicdanı, kalbi, hissi, ihsasları, iradesi, şuuru, idraki; bu, “maddî anatomi”mizin yanında. Bunun bir derinliği haline getirmek lazım onu; bir yönüyle sürekli -o “dürtü” tabirini bu büyük şeylerde kullanmak doğru değil fakat karşılığında başka kelime bilemediğim için- o dürtü ile hareket etmek lazım. Yani, delillere bakarak değil artık; tabiatımıza öyle sinmiş, öyle içtenleştirilmiş ki… Mesela namaz vakti olunca, ezan-ı Muhammedî’yi duymadan hemen harekete geçmeli; hep kalbimiz, kulağımız mâbette olmalı; “Yahu bir gelseydi, şu; bir secdeye kapansam, içimi bir kere daha Rabbime dökseydim!” falan demeli. Bu hale getirme meseleyi…

Bu, birden bire olmaz. Meselenin tâlibi/râgıbı olursanız, bir gün o zirveye ulaşırsınız. مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ “Bir insan, bir şeyin arkasına düşer ve ciddiyet ile onu takip ederse, talep ederse, mutlaka umduğuna nâil olur.” Diğer bir söz, atasözü yine, Arapça: مَنْ جَالَ، نَالَ “Bir insan, kendisini cevelana salar ise, bir şeyin arkasına takılır ise, sürekli küre-i arzın güneş etrafında dönüp durduğu gibi, o gâye-i hayâlin etrafında döner-durur ise, mutlaka bir gün umduğuna, hayal ettiği şeye -Allah’ın izni ve inayeti ile- ulaşır.”

Bu açıdan özellikle o tatil aralıklarını genç nesillere karşı, kadın-erkek çocuklara karşı bu surette değerlendirmek suretiyle, burada bir kayıp yaşamayız, Allah’ın izni-inayetiyle. Bir taraftan entegrasyon gerçekleşmiş olur; bir diğer taraftan da başka zeminlere kaymanın önünü bizim oluşturduğumuz seralar ile engellemiş oluruz, Allah’ın izni-inayetiyle.

Fakat, bunlar ara vermeden yapılmalı!.. En kötü şartlarda, hatta darbelerin olduğu dönemlerde, -arkadaşlar bilirler- arkadaşları rehabilite etme adına, belki moralize etme adına hep kamplar yapılıyordu. Askerler basıyorlardı o kampları ama günümüzdekiler gibi insafsız değillerdi. Basıyorlardı, bir şey değil, götürüp istintak ediyorlardı; bazen hemen bırakıyorlardı, bazen de belki bir-iki ay yatan oluyordu. Böyle “müebbed” filan yoktu o zaman. Evet, o tehlikeli günlerde dahi hakikaten okuma kampları, programlar artırıldı; zannediyorum bütün Türkiye’ye de yayıldı, her yerde yapılmaya başlandı. Sonra o mevzuda da modernizasyona geçildi, bu defa otellerde-motellerde yapılmaya başlandı.

Kim bilir, gelecek, bu gidişle, daha neler vadediyor; şimdiden kestirmek mümkün değil. Burada öyle donanımlı yetişmiş, aynı zamanda immün sistemi gelişmiş nesillerle… Mukavemeti gelişmiş, artık her türlü mikroba karşı vücudunun bir mukavemeti var; mikrop, kendini vücuda salınca, kendi kendini tehlikeye atmış oluyor; âdetâ sürekli antibiyotik alıyor gibi bir şey oluyor, Allah’ın izni-inayetiyle.

Burada yetişmiş nesiller öyle mukavemetli olacak. Bunu göreceksiniz!.. Biz gideriz öbür tarafa da geldiğiniz zaman sorarım ben size, “Nasıl oldu diye!” İnşaallah. Cenâb-ı Hak, beni size bağışlasın, orada bir araya getirsin inşaallah.

Evet, bu da meselenin diğer bir yanı idi; burada kendimizi, neslimizi korumak için bunları dedim. Sözü uzattım, baş ağrıttım; hakkınızı helal edin.

Cenâb-ı Hak, içtenliğiniz ile, vicdan enginliğiniz ile sizi pâyidar eylesin! Çok önemli hizmetlere vesile kılsın, Hizmet’te birlerinizi bin eylesin!..

Kırık Testi: VESÂYETTEN KURTULMA VE GERÇEK HÜRRİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Kulluktan daha yüksek bir paye ve mansıp yoktur. Eğer varsa o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir.” sözünü nasıl anlamalıyız? Herkesin hürriyetten bahsettiği günümüzde mü’minlerin hürriyet anlayışı nasıl olmalıdır?

   Cevap: Allah’a hakikî kul olan bir kimse, kendisini rezil edecek, sefil hâle düşürecek, bazen bir dilenci gibi kapı kapı dolaştıracak ve hatta pes bayağı şeylere baş vurduracak bütün kulluklardan kurtulur. Kulluk şuurunun farkında olan bir insan mahlûkata kulluktan sıyrılacağı gibi heva ve heveslerinin de esiri olmaz.

   Hürriyetin Mânileri

Allah’a hakiki kul olamayan insanlar ise türlü türlü kulluklara müptela olurlar. Onlar bazen arzu ve şehvetlerinin kölesi olur ve bohemce bir hayat yaşarlar. Bazen hırslarına yenik düşer ve helâl haram olduğuna bakmadan servet yığma adına değişik spekülasyonlara girerler. Bazen de makam ve mansıba esir düşer ve bulundukları konumu istismar ederek milletin malına mülküne göz dikerler.

Hayatını derin bir kulluk şuuruyla yaşamayan insanlar bazen de hasedin kölesi hâline gelir ve hayır yolunda koşturan, insanların gönlünü fethetmeye çalışan insanları bile çekemezler. Çekemedikleri için de onların işlerine ket vurmak ve onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için yanar tutuşurlar. Fakat onlar bu hâlleriyle en büyük zararı da kendilerine verirler. Dünyada haset ettikleri insanların başarıları karşısında kendi kendilerini yiyip bitirdikleri gibi uhrevî amellerini de mahvederler. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hasedin de sevapları yiyip bitireceğini ifade buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22)

Allah’a sağlam kul olamayanların maruz kalacakları diğer bir kulluk da şöhretperestliktir. Şöhretperestler parmakla gösterilme, alkışlanma ve takdir edilme adına her yolu denerler. Bu zavallılar küçücük bir başarı ortaya koysalar, ufak bir fedakârlıkta bulunsalar hemen birilerinin, “Ülke seninle gurur duyuyor!” demesini beklerler. Alkış olmadan konuşmaz, takdir edilmeden bir şey vermezler. Alkışlar karşısında da zevkten zevke girer ve kendilerinden geçerler. İşte bencil ruhlu bu tür insanlar da şöhretin kulu kölesi olmuşlardır.

Bunların dışında rahat ve rehavetin, korkunun, para ve servetin, çıkar ve menfaatlerin kulu-kölesi olan insanlar da vardır. Allah’a yapılan kulluğun tadına eremeyen ve kıymetini bilemeyen bu tür bahtsızlar ömür boyu kendi isteklerinin, hırslarının, arzularının, tutkularının ve tiryakiliklerinin arkasında koşar dururlar. Bu yolda ne dövmedik bir kapı ne de aşındırmadık bir eşik bırakırlar. Ne var ki bir türlü tatmin olamaz ve hakikî mutluluğu yakalayamazlar.

Aslında putperestliğin temelinde de Allah’a kulluk duygusunun zayıflaması vardır. Müşrikler Allah’a hakkıyla kul olamadıklarından ve kulluğun hazzına eremediklerinden ötürü, bu açlıklarını gidermek için farklı yollara tevessül etmişlerdir. Şeytanî bir kısım mülâhazaların da etkisiyle mesela yağmur yağması için yere bir şey dikmiş, başka bir isteklerinin gerçekleşmesi için mezardakilere müracaat etmiş, türbelere bağladıkları bezlerle veya oralarda yaktıkları mumlarla maksatlarına ulaşmak istemiş ve yavaş yavaş şirk gayyalarına yuvarlanıp gitmişlerdir.

Bazıları ise insan onuruna aykırı olduğu gerekçesiyle -haşa- Allah’a kullukta bulunmaya da karşı çıkmışlardır. Allah’a kul olan birisinin kulluğa alışacağını ve mahlûkata da kullukta bulunabileceğini iddia etmişlerdir. Yani onlar Allah’a kullukta bulunmayı da hürriyete zıt zannetmişlerdir. Hâlbuki insanın gerçek hürriyeti elde etmesinin yolu buradan geçer. İnsan Allah’a kul olduğu zaman başka kulluklardan âzâde olabilir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki bir insan Din-i Mübin-i İslâm’ı hür iradesiyle seçer. İman esaslarına hür iradesiyle inanır. İbadet u taatini hür iradesiyle yapar. Kısaca Allah’a kulluğunu hür iradesiyle ortaya koyar.

Bu açıdan hürriyet ile ibadet/ubudiyet arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Boynundaki şöhret tasmasını, tenperverlik tasmasını ve daha başka tasmaları çıkarıp atamayan bir insan hür olamayacağı gibi gerçek anlamda Allah’a kul da olamaz. Yani kâmil bir ubudiyet adına hürriyet elzem olduğu gibi, hakikî bir hürriyetin elde edilebilmesi de Allah’a hakkıyla kul olabilmeye bağlıdır. Eğer insan masivaullahla bağlarını koparmak, heva ve heveslerinin esiri olmamak, kula kulluk yapmamak, Allah korkusundan başka bütün korkuları kalbinden silip atmak istiyorsa, Allah’a iyi bir kul olmaya bakmalıdır.

Eğer Cenâb-ı Hak insana irade gibi çok önemli bir dinamik bahşetmişse, insanın onu nerede kullanacağını çok iyi bilmesi gerekir. O, istek ve dilekleriyle çok büyük şeylere talip olmalıdır. Basit bir kısım dünyevî haz ve zevklere talip olmak suretiyle onur ve şerefini zedelememelidir. Ömür sermayesini çok küçük şeyler arkasında koşturmakla zayi etmemelidir. Cismaniyet ve nefsaniyete ait duyguların esiri olmamalıdır. Allah’tan başka hiç kimseden korkmamalıdır. Asla falanın filanın karşısında temenna durmamalı, bel kırmamalı, boyun bükmemeli ve dilenci vaziyetini almamalıdır. O, sadece eğilmesi gerekli olan yerde yani Allah huzurunda eğilmelidir.

İşte iradenin hakkını verme bu olduğu gibi gerçek özgürlüğün yolu da buradan geçer. Allah’a kulluk sayesinde hırs ve haset gibi kötü duygulardan, dünyevî beklentilerden ve korkulardan sıyrılan insanlardır ki iç dünyaları itibarıyla itminana kavuşur ve rahata ererler. Onlar dünyadan,  geldikleri gibi çıkıp gitmeye hazır olduklarından hiçbir dünyevî güç karşısında ezilmezler.

   Mutlak bir hürriyet mümkün mü?

Bazıları özgürlüğü, hiçbir kayıt tanımayan, hiçbir şarta bağlı bulunmayan, hiçbir disiplinle sınırlandırılmayan mutlak bir serbestlik şeklinde anlıyorlar. Ne var ki böyle bir özgürlük bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde mümkün olmamıştır. Ne kapitalist sistemlerde ne liberal sistemlerde ne de komünist sistemlerde insanlar arzu ettikleri gibi sınırsızca yaşayabilmişlerdir. Bütün sistemler bir şekilde hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım kurallar koymuşlardır. Mesela komünist sistemler pek çok konuda mubah sınırlarını genişletip insanların heva u heveslerine hitap edebilecek bir anlayış ortaya koymalarına rağmen, sisteme bağlılık noktasında olabildiğine katı davranmış ve çok ciddi bir tiranlık sergilemişlerdir. Mülkiyet haklarını insanların elinden almış, teşebbüs hürriyetini öldürmüş ve toplumları, insan tabiatına ve akla aykırı birçok yasakla tanıştırmışlardır.

Aynı şekilde günümüzün bazı devletleri, pek çok konuda vatandaşlarına ciddi bir serbestiyet tanısalar da, devletin resmi ideolojisine aykırı fikirlere hiçbir zaman müsaade etmemektedirler. Düşünce ve vicdan özgürlüğü dedikleri yerde bile mutlaka bir kısım sınırlamalara gitmekte, kendi anlayışlarına aykırı bir kısım fikirler dile getirildiği zaman ağır bazı müeyyideleri devreye sokmaktadırlar. Ne kadar hürriyetten bahsetseler de kendi sistemleri adına çok küçük çapta bir muhalefete bile tahammül edememektedirler. Bütün bunları ifade etmemin maksadı, mutlak bir hürriyetin ancak hülyalarda ve rüyalarda olabileceğini anlatmaktır. Zira bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde insanlara sınırsız bir özgürlük verilmemiştir.

Esasında toplum hayatının selameti ve ahenk içerisinde yürümesi de hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım disiplinlerin konulmasını gerektirir. Eğer hürriyet, bütün arzu ve heveslerin sınırsızca tatmin edilmesi olarak algılanır ve yaşanırsa bu, neseplerin bozulmasına, ailelerin dağılmasına ve toplumun da dejenere olmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde kutsala saygısızlık yapma, dine sövüp sayma, milletin değerleriyle dalga geçme gibi fiil ve eylemleri hürriyet adı altında tecviz etmek mümkün değildir. Zira bu takdirde bütün ahlâkî değerler tarumar olup gidecektir. Keza ülke veya millet aleyhinde hareket etmenin de özgürlük denerek meşru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durumda millet ve ülke kavramları önemsizleşecek ve insanların bir arada yaşaması zorlaşacaktır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürüdür ki hemen hemen bütün hukuk sistemleri din, can, nesil, mal ve aklın korunmasını teminat altına almak için kanunlar çıkarmışlar ve bunları tehdit eden suçlara da ağır müeyyideler uygulamışlardır. Yani bütün devletler çıkardıkları bir kısım kanun ve kurallarla hürriyetin sınırlarını belirleme ihtiyacı duymuşlardır. Esasında hürriyet tarif edilirken de, “Başkasının hürriyet sınırlarının başladığı yerde sizinki biter.” denilmiştir. Farklı bir tabirle her ne kadar bütün vatandaşlar bir kısım hak ve özgürlüklere sahip olsalar da bunlar başkalarının hak ve özgürlüklerinin başladığı sınıra kadardır. Hatta bir Müslüman açısından meseleye bakacak olursak, Allah’ın, Peygamber’in ve dinin de onun üzerinde bir kısım haklarının bulunduğunu ve bunların da kendisi adına bir sınır oluşturduğunu ifade edebiliriz.

Bu itibarla günümüzde bazılarının savunduğu sınırsız bir hürriyet telakkisinin ne İslâmî anlayış açısından ne de insanî mantık açısından savunulabilir bir yanı yoktur. Bazıları her istediğini yapma anlamına gelen böyle bir hürriyet anlayışının ancak hayvanlar âleminde geçerli olduğunu söylemişlerdir. Fakat belgesellerde de görüldüğü üzere hayvanlar bile hayatlarını böyle bir çizgide sürdürmemektedir. Onların bile bir kısım sınırları ve alanları vardır. Birisi diğerinin sınırını aştığı ve hukukuna tecavüz ettiği zaman birbirlerine müdahale ederler. Hatta alan ihlâli karşısında onların birbirleriyle kavgaya tutuştukları ve mağlup olanın, alanı diğerine bıraktığı görülür.

Aynı şekilde onların birçoğu kendi aralarında müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hayatlarını sürdürmektedirler. Mesela Güney kutbunda yaşayan penguenlerin hayatlarına baktığımızda kurdukları sistem karşısında başımız dönüyor. Bunca okuyan, düşünen ve muhakeme geliştiren insanlar bile onların yaptığı şeyleri yapamazlar. Eğer insanlar kendi aralarında böyle bir sistem kurabilselerdi hepsi huzur içinde yaşarlardı. Dolayısıyla hayvanlar da iradeleriyle olmasa da sevk-i ilâhî ile hayatlarını kendi sınırları çerçevesinde ve belli kurallar dâhilinde sürdürüyorlar. Yani onların da mutlak bir hürriyetleri yoktur.

Allah, nizam içerisinde yaşayabilmeleri adına hayvanların beyinlerine bir kısım kurallar yerleştirmiştir. Onlar da sevk-i ilâhî ile bu kurallara uygun yaşıyorlar. Ama insan akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Hatta bunlar onun lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, yani kendisinden ayrılması düşünülemeyen en temel özellikleridir. İnsan, ne üst üste yığılan bir ahşaptır ne de gündöndü sapı. Bu açıdan onun insanlarla bir arada nizam ve ahenk içerisinde yaşayabilmesi adına akıl ve iradesiyle bazı sınırlara riayet etmesi ve bir kısım sıkıntılara katlanması gerekir. Bu da iradenin hakkını verme adına çok önemlidir.

İnsan, iradesinin hakkını verdiği takdirde, değil sadece toplumsal hayata uyum sağlayabilmesi, melekleri bile geride bırakabilecek bir varlıktır. Nitekim iradesini yerinde kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda Hz. Cibril’i (aleyhisselâm) geride bırakmıştır. Dolayısıyla Cennetlerin peylenmesi ve rü’yetullah’a mazhar olunması hep iradenin yerinde kullanılmasına bağlıdır. Farklı bir ifadeyle eğer insan, iradesi sayesinde Allah’ın çizdiği çerçevede kalır, onun belirlediği güzergâhta yol alır ve onun vaz’ ettiği disiplinlere riayet ederse Allah’ın rıza ve rıdvanına nail olabilir. Bunun için de hürriyetin bazı yanlarının feda edilmesi, iradeyle onun belli bir disiplin altına alınması gerekir.

Öte yandan hürriyet, Allah’ın insana bahşettiği büyük bir nimettir. Dolayısıyla bu nimetin kıymetinin bilinmesi ve onun muhafaza edilmesi insan için önemli bir sorumluluktur. Zira mü’mine düşen vazife, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bütün nimetleri O’nun muradı ve isteği istikametinde kullanmaktır. Eğer O (celle celaluhû) bize, mü’mince kalabilmemiz, kendi hayat felsefemize ve düşünce dünyamıza göre yaşayabilmemiz adına bir kısım haklar vermiş ve ihsanlarda bulunmuşsa biz, onların hiçbirini feda edemeyiz. Zira biz, bu hakların bütününü koruyamaz, fert, aile ve millet olarak varlığımızı koruma altına alamazsak, Müslümanlığı tamamiyet içerisinde yaşayamayız. Zira Müslümanlığın mütekamil bir şekilde yaşanabilmesi, ancak İslamî esaslara göre dizayn edilmiş bir toplum içinde mümkündür.

Eğer bugün İslâm dünyası Allah’ın kendilerine ihsan ettiği böyle bir nimeti ihmal ve tembelliklerinden ötürü ellerinden kaçırmışlar, farklı şekillerde vesayet altına girmişler, yani hürriyetlerini muhafaza edememişlerse Allah katında mes’ul olacaklardır. Dahası onlar böyle bir vesayetin farkında değil, bundan kurtulma adına gayret göstermiyor ve ellerinden kaçırdıkları bir kısım imkânları yeniden istirdat etmeye çalışmıyorlarsa, hürriyetlerinin yanında kendi din ve diyanetlerine de ihanet ediyorlar demektir.

Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği hürriyetin kıymetini bilme, ona sahip çıkma ve onu yerinde kullanma çok önemlidir. Zira başkalaşmamamız ve kendimiz olarak kalabilmemiz buna bağlıdır. Bu açıdan her bir Müslümanın, yaşadığı çağı bilmesi, ileriye matuf öngörülerinin, plan ve projelerinin olması ve kendi idraki ve imkânları ölçüsünde istikbal vaat edecek adımlar atabilmesi gerekir. Bunun ihmal edilmesi bir yönüyle inandığı değerlere ihanet anlamı taşır. Bu konuda gaflete düşmek de aynı şekilde günahtır.

Eğer bizden evvelki nesiller haklarını, hürriyetlerini, izzetlerini ve onurlarını koruma noktasında kendilerine düşen vazifeleri arızasız ve kusursuz olarak yapabilselerdi bugünün Müslümanları yaşamış oldukları vesayet ve derbederliği yaşamazlardı. Ben elimden geldiği nispette her zaman atalarıma karşı fevkalâde saygılı olmaya ve onları hayırla yâd etmeye çalışırım. Ne var ki Müslümanların günümüzde maruz kalmış olduğu üst üste vesayetlere bakınca bazen onlara karşı şu serzenişleri dile getirmekten de kendimi alamıyorum: “Neden içinde yaşadıkları dünyayı doğru okuyamadılar? Neden düşmanlarını fark edemediler? Neden dünyada muvazene unsuru olma konumunu kaybettiler? Neden hürriyetlerini başkalarına kaptırdılar? Neden boyunduruk altına girdiler? Neden başkalarının esiri ve zebunu hâline geldiler?…”

Aynı şekilde bugünün Müslümanları da içine düştükleri bu sıkıntıdan kurtulma adına yapmaları gerekli olan işleri yapmaz ve bu yolda bir kısım sıkıntılara katlanma faziletini göstermezlerse, gelecek nesiller de aynı sözleri onlara karşı söyleyeceklerdir. Mesela diyeceklerdir ki, “Yapmaları gerekli olan vazifeleri bilemedikleri, toplumu yeniden inşa edemedikleri, onlara yeniden dirilişe giden yolları gösteremedikleri ve sadece kendi şahıslarını ve rahatlarını düşündükleri için yuh olsun onlara!” Kim bilir belki de onlar bu konuda bizim kadar da ihtiyatlı konuşmayacak ve bu eleştirilerini lânet okumaya kadar götüreceklerdir.

Bu itibarlardır ki mü’minler, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği bütün nimetleri ve imkânları yine O’nun rızası istikametinde gelecek adına çok rantabl olarak değerlendirmelidirler. Bu yolda ellerinden ne geliyorsa yapmalı, olağanüstü bir fedakârlık örneği sergilemeli ve hatta gerekirse bu yolda canlarını bile vermeye âmâde bulunmalıdırlar. Onlar beş asra varan tembelliğimize ve son iki asırdır da büsbütün durgunlaşmamıza bir son vermeli, bu dönemde fevt ettiğimiz sorumlulukları telafi etmeye çalışmalıdırlar.

   İlimde Hür Düşünce

Müslümanlar ilmî çalışmalarda da hicri beşinci asırdan sonra bir duraklama dönemine girmişlerdir. Bu yüzden günümüzde yapılması gereken çalışmalardan birisi de ilimlerin İslamî düşünce menşurundan geçirilerek yeniden ifade edilmesi, kendi düşünce blokajımız üzerinde yeniden şekillendirilerek bir kere daha tasnif ve tertibe tâbi tutulmasıdır. Evet, hicri beşinci asra kadar, yetişen devasa kametler sayesinde, doğrudan doğruya kendi araştırmalarımızla ilmî prensipler ortaya konulmuş olsa da sonraki asırlarda bu iş Batılıların eline geçmiştir. Onlar da ilimleri pozitivizm, materyalizm ve natüralizme dayanan farklı kalıplara dökmüşlerdir.

Bugün biz farklı ilim dallarına ait çalışmalarımızda onların terminolojisinin dışına çıkamıyor ve araştırmalarımızı onların kalıpları içinde sürdürüyoruz. Dolayısıyla da farklı düşünemiyoruz. Araştırmalarımız bizi arkasında olduğumuz hakikate götürmüyor. Bu sebeple Müslüman ilim adamlarının yeniden hür düşünceyi kendilerine ilke edinerek, ilim adına ortaya konulan bütün müktesebatı mebde’den başlayarak bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar bunu yaparken statükoya bağlılıktan kurtulmalı ve her şeyi sorgulamalıdırlar. Çünkü sorgulamadan yeni bir şey tesis edilemez. Bunun için önümüzde hazır bulduğumuz bilgilerin az dahi olsa yanlış olabileceğine ihtimal vermeliyiz. Mesela tıp alanında ihtisaslaşan bir doktor, o güne kadar öğrendiği bütün bilgileri bir kere daha gözden geçirebilmeli ve bunların doğru olup olmadığını yeniden test etmelidir.

Elbette bu, kolay bir çalışma değildir. Çok ciddi bir ilim aşkı, araştırma aşkı ve hakikat aşkı gerektirir. Dahası bir ömrü bu yola vakfedebilmeyi, ciddi sıkıntıları göze alabilmeyi ve ciddi fedakârlıklarda bulunabilmeyi gerektirir. Eğer Batı’da bir sanayi inkılabı gerçekleşmiş, ilim ve teknikte ciddi mesafeler katedilmişse bu, ömrünü bu işe adamış insanlar sayesinde olmuştur. Kimisi ömrünü hayvanların hayatını incelemekle, kimisi tarihi kalıntıların sırrını keşfetmekle, kimisi de tabiat olaylarının dilini çözmekle geçirmiştir. Fakat onların bu çalışmaları nihayetinde gidip materyalizm ve natüralizme dayanmıştır. Mevcut bu durumun aşılması ve ilimlere dair ele alınan her bir hakikatin mutlaka varlık ve eşyanın arkasında bulunan Zat’a dayandırılması gerekir. Bir kazağın sökülüp yeni bir desenle yeniden örülmesi gibi her şey sökülüp yeniden inşa edilmelidir. Bunu yaparken bazen isabet eder bazen de yanılabiliriz. Bazı meseleleri mevcut hâlinden daha ileriye götürür bazı meselelerde de başkalarıyla birlikte yürürüz. Hatta onların yardımına başvururuz.

Fakat bunlar, sıradan insanların yapacağı işler değildir. Çok ciddi bir azim ve kararlılık gerektirir. Fakat böyle bir ceht ve gayret ortaya konulmadığı sürece Müslümanların düalizmden sıyrılmaları, din-bilim çatışmasını izale etmeleri mümkün değildir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim Allah’ın Kelam sıfatından gelen bir kitabı olduğu gibi, kâinat da O’nun kudret ve iradesinden gelen diğer bir kitabıdır. Bu iki kitap da aynı kaynaktan geldiğine göre bunlar arasında bir tearuzun bulunması mümkün değildir.

Evet, idarede vesayet ağırıma gittiği gibi ilimde vesayet de çok ağırıma gidiyor. Meseleleri sürekli falan şunu demiş, filan şunu demiş şeklinde ele almak ve bir türlü ortaya yeni ve orijinal fikirler koyamamak, ancak vesayete teslim olmuş sefil ruhların hırıltıları olsa gerek. Akif’in dediği gibi diyorum: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.” Esasında her mü’minin bu onuru taşıması lazım. O, şanlı mazisine bakmalı, ruh ve mana köklerine yönelmeli sonra da içinde bulunduğu perişaniyeti düşünüp kendi kendine “Ayıp değil mi bu!” demelidir. Arkasından da mutlaka bu ayıplardan sıyrılarak kendi dünyasını inşa etmeye yönelmelidir.

Vesayet altındaki düşünceler böyle bir dirilişi gerçekleştiremeyeceği için mutlaka hür düşüncelere ihtiyaç vardır. Esasında hürriyet de düşüncede başlar. Düşüncede başkalarının zebunu olan insanların hür olmasından bahsedilemez. Bu açıdan birkaç asırdır vesayet altında kalan, bu yüzden de aşk u heyecanını kaybetmiş, başkalarının güdümüne girmiş, her şeyi başkalarından dilenir hâle gelmiş zavallı ve meflûç durumdaki bu neslin ne yapıp edip dilencilikten kurtulması ve gerçek hürriyetini elde etmesi gereklidir.

الجَرَّة المشروخة: في الصلح خيرٌ

Herkul | | العربية

   سؤال: في أيامنا هذه نجد النزاعات والمشاجرات منتشرة بصورة كبيرة بداية من نطاق العائلة إلى غيرها من قطاعات المجتمع بأنواعها المختلفة، فهل هذا بسبب قلّة المصلحين الذين ورد ذكرهم في القرآن الكريم؟ ولو كان الأمر هكذا فكيف يمكن تلافي هذا القصور؟

   الجواب: لقد وضع القرآن الكريم مبدأً في غاية الأهمية في هذا الموضوع بقوله ﴿وَالصُّلْحُ خَيْرٌ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/128)، وقد نزلت تلك الآية الكريمة في سياق الحديث عن حل النزاعات بين الزوجين مبيّنةً ضرورة استهداف الصلح عند حدوث ذلك، ولكن لا ريب أن الآية قد وضعت في الوقت ذاته مبدأً موضوعيًّا عامًّا لحل كل النزاعات والمشاكل التي قد تحدث داخل المجتمع بقطاعاته المختلفة؛ فالعبرة بعموم اللفظ لا بخصوص السبب؛ وهكذا نجد القرآن يوصينا باتخاذ الصلح والتفاهم حلًّا لكل الإشكالات والمشاكل التي قد تثور بين أفراد الأسرة أو بين فئات المجتمع على حد سواء.

وإذا نظرنا للأمر من الناحية التاريخية فسنجد أنه بداية من عصر الرسالة والعصور التي تليه تنبه المسلمون لأهمية الصلح في تحقيق الاطمئنان والاستقرار داخل المجتمع، فحاولوا قدر استطاعتهم حلّ الخلافات الناشئة بين الأفراد والجماعات عن طريق الصلح.. وكانت الدولة تفعّل ذلك المبدأ القرآني في إطار مؤسّساتٍ عاملة بأسماء وعناوين مختلفة؛ بمعنى أن الدولة كانت ترعى بنفسها تلك المسألة، فإذا ما وقعَ خلافٌ بين الأفراد توجّهوا لهيئة تحكيمٍ وسيطة من أجل حلّ المشكلة وإزالة الخلاف، وفي يومنا لو أن الدولة اهتمت بالمسألة ووضعت القوانين واللوائح التي تنظمها؛ فلا بد أن هذا سيسهم بصورة كبيرة وسيكون له مردود إيجابي، فما يقع على عاتقنا نحن المسلمين اليوم هو بث الحياة في هذا المبدأ القرآني العظيم ومحاولة تفعيله فيما بيننا أو استخدامه في المواضع التي تمضي فيها كلمتنا.

   سمات الغرباء الذين نالوا بشرى رسول الله

وفي هذا الصدد يَقُولُ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا، ثُمَّ يَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ” قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَنِ الْغُرَبَاءُ؟ قَالَ: “الَّذِينَ يُصْلِحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ[1].

 أي إن النفاق والشقاق والخلاف والفرقة سيكثُر وينتشر بين الناس في هذا العصر الذي سيصبح الإسلام فيه غريبًا، وهذا الاختلاف والتنازع سيُظهِر نفسه في كل قطاعات المجتمع وبين الناس بعضهم البعض بدءًا من علاقة الأفراد داخل الأسرة الواحدة وحتى الرؤساء والمرؤوسين، فمن الضروري في مثل هذا الزمن أن تكون هناك زمرة لا تتدخل في مثل تلك النزاعات، وتنأى بنفسها عن كل أشكال الفرقة والاختلاف، وتوجِّه كل طاقتها وسعيها لنشر الوفاق والاتفاق، وإلى جانب كل تلك المساعي تنشد رضا الله والتوفيق الإلهي، فإذا تحقق على أيديهم الصلح والوفاق نسبوا ذلك إلى العون والتوفيق الإلهي، وهؤلاء هم الغرباء الذين جاءتهم البشارة في الحديث الشريف.

وبعبارة أوضح نقول: إن هؤلاء الغرباء هم الذين سيتمسكون بحبل الصلح والوفاق عند إفساد المفسدين وتلاشي كل جميلٍ بسبب إفسادهم، وسيقفون في مواجهة كل أشكال العنف والتطاحن، بل إنهم في قنواتهم التلفزيونية وفي جرائدهم اليومية يبتعدون عن الجدالات العنيفة والمناقشات العقيمة، ولن يكونوا ألبتة أداة للنزاع والشقاق حتى وإن كانت فئات المجتمع تتنازع وتتصارع ويأكل بعضها البعض، إنهم على العكس تمامًا؛ سيحاولون إصلاح ما حدث من تدمير وتخريب، ورغم سيطرة السلوكيات والأطوار الوحشية على مجتمعهم مثل مشاعر الثأر والانتقام والنعرات الدموية وجنايات الشرف؛ فلن تجد أبدًا في قاموس هؤلاء الغرباء وأسلوب حديثهم أيًّا من ذلك ألبتة؛ لأنه مخالفٌ كلّيّةً لمبادئ الدين الأساسية، فمثلًا إضافة كلمة “شرف” لجناية القتل لا يعطي تلك الجناية أية مشروعية، فالشرف يكمن في الأعمال والسلوكيات التي تقبَّلها المجتمع المسلم بعد أن اختبرها بالأدلة الشرعية ومرّرها بمصفاة الشرع، فاكتسبت الذيوع والانتشار، لكنّ قتلَ الإنسان لا يمكن توفيقه مع النصوص الدينية، ولذلك فكل تلك الأفعال تدخل تحت قائمة “الفساد” الوارد في الحديث النبوي الشريف.

ففي وجه كل فساد وإفساد يجب أن يكون هناك فريقٌ من المصلحين يقفون في صف السلام، ويتنفّسون الصلح دائمًا، ويوقفون أنفسهم لمهمة التوسط من أجل الإصلاح ونشر السلام؛ لأن مثل هذه الأفعال الشنيعة والدنيئة يصعب حلها عبر ما تضعه الدولة من قوانين وعقوبات وتشريعات فحسب، ولكن ما يجب أن يتم هو؛ إقناع العقول بالبعد عن مثل ذلك الفسق والفجور، واستنهاض القلوب والضمائر، وكذلك غرس حب الإنسان في نفوس أفراد المجتمع، وتطوير مشاعر الحب والاحترام، وشرح فوائد الصلح والوفاق.

ومن ناحية أخرى يجب تقوية مشاعر الإيمان بالآخرة والحساب، لأنه لا يملأ فراغ الإنسان شيء مثل التفكير في الآخرة والحساب أمام المولى سبحانه وتعالى، وفي يومنا هذا لم تستطع القوانين الجنائية ولا العقوبات القانونية أن تسدّ هذا الفراغ، ولا أن تمنع جرائم السرقة، ولا أن تتغلّب على الظلم والجور.

 فلطالما لم يستقر في وجدانك الضمير الذي يلجمك ويردعك فإن تلك القوانين لن تعني لك شيئًا، فحتى وإن وضعتم أغلظ العقوبات وأشدها على النفس فإن المجرمين سيجدون طريقة ما للتملص منها، وسيبتكرون خططًا وإستراتيجيات لأفعالٍ إجراميةٍ لا تخطر على بال.

 فإذا كان المجتمع يعيش حالة من الانحلال والتفسّخ كما يُشاهد في عصرنا هذا خاصة، ويسوده الانحطاط الأخلاقي فلا يمكن تجاوز تلك المعضلات دون إعمار القلوب بالإيمان بالله وبالآخرة، ولذلك فتقوية الإيمان وإرشاد الناس إلى طريق الإيمان التحقيقي من أهم طرق نشر الصلح والصلاح بين الناس.

   مشكلات يمكن حلها بالسلم والتفاهم

فمثلًا مشكلة الإرهاب مشكلةٌ خطيرة قائمة منذ سنوات في تركيا، فلو أننا كنا استخدمنا السلم والتفاهم في حلها لكانت انتهت منذ وقت طويل، لو أن موظفي القضاء والموظفين المدنيين -وحتى المؤسسات الأمنية والموظفين العسكريين ورجال الدين الذين نشؤوا نشأة طيبة- أُرسلوا إلى المناطق التي تندلع فيها المشاكل بدلًا من محاولة قمع الناس هناك وسحقهم عبر استخدام القوة والسطوة، واستطاعوا احتضان ذلك المجتمع بمودة واحترام وتسامح؛ لكان شرق تركيا وجنوب شرقها تخلص اليوم من كونه مشكلة تزعج تركيا.

وعلى الرغم من أن سلطات الدولة تجاهلت مثل هذه التوصيات، ولم تشرع في عملٍ كهذا، وأصرت على مواصلة الاستعانة بالقوة الغاشمة إلا أنَّ ثمارًا طيبة للغاية تحققت نتيجة وجود بعض الأنشطة التعليمية والخيرية في فترة ما مثل توزيع متطوعي الخدمة للحوم الأضاحي، ومدهم يد العون للمحتاجين، وتبنيهم للأجيال الشابة من خلال المدارس والمراكز التعليمية المفتوحة، ولو أن مثل هذه الخدمات الجميلة لم يمنعها الظالمون والمعتدون لربما كان سيحدث تلاحم وتماسك حقيقي بين هؤلاء الفئات التي فُرِّق بينها منذ سنوات طويلة، واتخذت خطوات مهمة للغاية من أجل ضمان وحدة البلاد وسلامتها.

ما أردت قوله هو: لتفكِّرْ سلطاتُ الدولة أو شرائح المجتمع كما يشاؤون، ويفعلون ما يفعلون، ولكن يجب على متطوعي الخدمة الذين نذروا أنفسهم للإصلاح أن يواصلوا السير في طريقهم الذي بدؤوه، ينبغي لهم بذل قصارى جهدهم لجعل القيم الإنسانية والعالمية مثل السلام والتسامح والتوافق والحوار تسود في المجتمع، بل وفي العالم بأسره، ويستخدمون لذلك جميع الوسائل المشروعة.

فإذا كان هناك مجتمعٌ يتشاجر الناس فيه باستمرار، ويضرب بعضهم بعضًا، وتتفاقم فيه مشاعر الحقد والكراهية والعداء؛ فهذا يعني أن ذلك المجتمع يعيش حالة هذيان خطيرة، وغالبًا ما يؤدي مثل هذا الهذيان إلى انفصام الشخصية المجتمعية، وهذا خطر يهدد مستقبل المجتمع وسلامة الناس وسعادتهم؛ وبالتالي لا يجب تجاهله بأيّةِ حالٍ، لذلك يتحتم التدخل المباشر لحل مشاكل هذا المجتمع، وذلك من خلال اغتنام كل فرصة وإيجاد طرق بديلة مختلفة تمامًا، فإذا ما اعترضكم أحدٌ وحطّم الجسور التي تجتازونها وأنتم تسيرون في هذا الطريق، وجب عليكم سلوك طريق آخر على الفور والاستمرار في المضي قدمًا إلى هدفكم دون توقف.

   التخلق بالأخلاق الإلهية

 يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “رَجُلانِ مِنْ أُمَّتِي جَثَيَا بَيْنَ يَدَيْ رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ، فَقَالَ أَحَدُهُمَا: يَا رَبِّ خُذْ لِي مَظْلَمَتِي مِنْ أَخِي، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: أَعْطِ أَخَاكَ مَظْلَمَتَهُ، فَقَالَ: يَا رَبِّ مَا بَقِيَ مِنْ حَسَنَاتِي شَيْءٌ، فَقَالَ: يَا رَبِّ فَلْيَحْمِلْ مِنْ أَوْزَارِي“، وَفَاضَتْ عَيْنَا رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، ثُمَّ قَالَ: “وَإِنَّ ذَلِكَ الْيَوْمَ لَيَوْمٌ عَظِيمٌ يَوْمٌ يَحْتَاجُ فِيهِ النَّاسُ إِلَى أَنْ تُحْمَلَ عَنْهُمْ أَوْزَارُهُمْ“، ثُمَّ قَالَ: “قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِلطَّالِبِ بِحَقِّهِ: ارْفَعْ رَأْسَكَ فَانْظُرْ إِلَى الْجِنَانِ، فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَرَأَى مَا أَعْجَبَهُ مِنَ الْخَيْرِ وَالنِّعْمَةِ، فَقَال: لِمَنْ هَذَا يَا رَبِّ؟ قَالَ: لِمَنْ أَعْطَانِي ثَمَنَهُ، قَالَ: وَمَنْ يَمْلِكُ ذَلِكَ يَا رَبِّ؟ قَالَ: أَنْتَ، قَالَ: بِمَاذَا؟ قَال: بِعَفْوِكَ عَنْ أَخِيكَ، قَالَ: يَا رَبِّ فَإِنِّي قَدْ عَفَوْتُ عَنْهُ، قَالَ: خُذْ بِيَدِ أَخِيكَ فَادْخُلَا الْجَنَّةَ”، ثُمَّ قَالَ: وَقَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ”[2].

ربما تُعزى صفة “مصلح” إلى الحق تعالى انطلاقًا من مفهوم هذا الحديث الشريف، لكننا لا نجد مثل هذا الاسم لا بين الأسماء الحسنى التسعة والتسعين المشهورة، ولا بين الثلاثمائة اسم التي ذكرها “محي الدين بن عربي”، ولا بين الألف اسم الواردة في الجوشن الكبير، فالأسماء الحسنى “توقيفية”، أي إننا لا نستطيع أن نعزو إلى الذات الإلهية اسمًا لم يرد في القرآن الكريم أو في السُّنة النبوية، ولكن يمكن نسبته إلى الله عز وجل بمنظور ومقاربات بعض العلماء الذين يضعون مسمّى للمعاني التي تعبر عنها الأفعال المنسوبة إلى الله تعالى في القرآن والسنة، وينسبون هذا الاسم إلى الله، من جانب آخر فإننا وفقًا لما ورد في الأثر لا نعرف جميع أسماء الله تعالى، إننا نعرف الأسماء التي تتعلق بحياتنا الشخصية والعائلية والاجتماعية، أو ترتبط بصلتنا بالحق تعالى؛ وبعبارة أخرى: إن ما نعرفه في الأسماء الإلهية هو ما يعنينا مباشرة.

علاوة على ذلك فإننا لا نعرف جميع الأسماء التي ستتجلى في الآخرة، كما أننا لا نعرف الأسماء التي ستتجلى حتى تلك اللحظة التي ستتواجد فيها العوالم المادية، لذلك يمكن أن يكون اسم “مصلح” بين تلك الأسماء.

وأخيرًا بما أن التخلّق بأخلاق الله تعالى يُعدّ هدفًا مهمًّا بالنسبة للمؤمنين فإنه يجب على كل المؤمنين أن يكونوا مصلحين، وينبغي لهم العمل على تهيئة جوٍّ من الصلح والسلم الدائم في كل الدوائر التي تعنيهم بدءًا من أقرب دائرة إليهم إلى أبعد دائرة؛ وذلك من خلال القضاء على كل أنواع البغضاء والشحناء، وتهدئة الصراعات والمنازعات ونشر السلم والسلام.

***

[1] مسند الإمام أِحمد، 27/237.

[2]  الحاكم: المستدرك، 4/620.

الجَرَّة المشروخة: أخلاقيات النقد والانتقاد

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي الأمور التي يجب على الناقد والمنتقَد أخذها في الاعتبار؟ وما هي المعوقات التي تحول دون الإنصاف وإحقاق الحق وغير ذلك من الأخلاقيات التي أولاها الدين أهمية كبيرة؟

   الجواب: النقد هو عبارة عن التدقيق في الأقوال والأفعال والتصرفات والأعمال التي يقوم بها شخص ما أو مجموعة من الأشخاص والكشف عما فيها من نواقص وزلَّات، فإذا ما صدر النقد وفقًا للأصول المتعارف عليها صار عاملًا مهمًّا في تصويب بعض الأخطاء وتلافي النقائص والزلات، وفي المقابل هناك النقد الهدّام وهو الذي يكبِّر المشكلة ويهوِّلها ويعمِّق من التخريبات، وبتعبير آخر هو استخدام أسلوب من شأنه تثبيط الروح المعنوية لدى الناس، واللجوء إلى الاستقصاء والاستجواب لدرجة تسوق إلى اليأس وتثبط الهمم عن القيام بأي فعاليات، أو تعميم القضايا وتهميشها، وهذا النوع من النقد غير مطلوب وغير مستحسن.

 ولذلك فالنقد يختلف عن السلوكيات والأساليب التي تهدف إلى الاعتراض من أجل الاعتراض مثل الغوغائية والمغالطة والتشهير بالطرف الآخر أو ذمّه والقدح فيه.

   النقد في الثقافة الإسلامية

وإذا ألقينا نظرة على التاريخ الإسلامي فسنجد أن النقد قد حافظ على وجوده من بداية نزول الوحي على الرسول صلى الله عليه وسلم، ولكن بصور وأشكال وقوالب مختلفة، فعلى سبيل المثال يمكننا النظر إلى ما وضعه العلماء المسلمون من قواعد لنقد متون وأسانيد الأحاديث للتفريق بين الأحاديث الصحيحة والموضوعة، فلقد استخدم العلماء المسلمون النقد كأداة لتصفية الأحاديث الشريفة مما نُسب إليها كذبًا وزورًا، ومن خلال الفحص والتدقيق في رواة الأحاديث ومتونها والشروح والتعليقات المتصلة بها أسهم هؤلاء العلماء في أن تظل الأقوال الزائفة الملفّقة خارج دائرة الدين.

وكما هو معلوم فالقرآن الكريم نُقل إلينا كله متواترًا، ومن هذه الجهة فكل آياته قطعية الثبوت، ولكن كما أن بعض الآيات قطعية الدلالة فهناك قسم من الآيات القرآنية الكريمة ظنية الدلالة، ولذلك فمن أجل التيقن من المعنى الصحيح وضع العلماءُ كلَّ الاحتمالات، وأعادوا النظر في كل التأويلات والتفسيرات المطروحة، وكان غرضهم من كل هذا التدقيق هو الوصول إلى الحكم الأصح، وبذلك خضعت حتى الآيات القرآنية الكريمة لفحصٍ وتدقيقٍ شديدين للوصول إلى المعنى الصحيح لمدلولات الألفاظ.

ورغم أن العلماء يعون جيدًا أن نقدَ رواة الحديث أو علماء الدين قد يكون سببًا في اقتراف بعض الذنوب مثل الغيبة وسوء الظن وتتبّع عورات الناس إلا أنهم ورغم خوفهم الشديد من الوقوع في مثل هذه الذنوب قد فعلوا ذلك من أجل المحافظة على الدين، فمثلًا الإمام “شعبة بن حجاج” -وهو من كبار علماء الحديث- كان قبل قيامه بنقد الأسانيد يقول “تعالوا حتى نغتاب في الله عز وجل”[1]، مبينًا بذلك مدى حساسية المسألة وأهميتها، فهؤلاء العلماء لم يحبذوا الصمت عند الحديث عن الدين أو عند إسناد حديث إلى الرسول صلى الله عليه وسلم؛ لأن مثل هذا الصمت قد يؤدي إلى وقوع بعض التصدعات والانكسارات في الدين.

وفي ظل تبادل الأفكار ومناقشتها تطور علم المناظرة، فأثناء المناظرة تُناقش كل الأفكار المطروحة وتخضع للنقد بغية الوصول إلى الحقيقة في النهاية، ولقد كانت تُراعى قواعد المناظرة وآدابها من أجل الوصول إلى الهدف المنشود منها وظهور الحقيقة عيانًا بيانًا.

وكل هذه الجهود التي قدمها علماء السلف جديرة بالتقدير والاحترام، ونحمد الله آلاف المرات على أن هؤلاء هم أسلافنا، لأن كل ما بذلوه من جهود رائعة في خدمة القرآن الكريم والحديث النبوي الشريف والعلوم الدينية كان هدفه الحفاظ على الإسلام، وتمهيد السبل التي توصلنا إلى الله ورسوله، فكانوا لنا هُداة مهديين لنسير على الطريق المستقيم دون أن نضل السبيل، ولا يمكن فهم أو إدراك قيمة هؤلاء دون الدخول إلى عالمهم والتدقيق الشديد في حياتهم.

   الإنصاف في النقد

لقد أعطى السلف أهمية كبيرة للإنصاف داخل منظومة النقد وعلم المناظرة؛ ولقد جعلوا الأساس في الانتقاد هو ظهور الحق أكثر من ظهورهم محقين في انتقاداتهم، بل إنهم كانوا يرون الشخص الذي يسعد بظهور الحق على يديه ويتباهى بذلك أنه يفتقد إلى الإنصاف، ومن جهة أخرى كانوا يرون أن من خرج منتصرًا في المناظرة لم يكسب شيئًا جديدًا، وأن المنهزم هو من استفاد لأنه تعلم شيئًا جديدًا.

والحادثة التالية المروية عن سيدنا عمر رضي الله عنه خيرُ مثالٍ على ما نقوله في هذا الصدد: خَطَبَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ النَّاسَ فَحَمِدَ اللهَ تَعَالَى وَأَثْنَى عَلَيْهِ وَقَالَ: “أَلَا لَا تُغَالُوا فِي صَدَاقِ النِّسَاءِ، فَإِنَّهُ لَا يَبْلُغُنِي عَنْ أَحَدٍ سَاقَ أَكْثَرَ مِنْ شَيْءٍ سَاقَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ سِيقَ إِلَيْهِ إِلَّا جَعَلْتُ فَضْلَ ذَلِكَ فِي بَيْتِ الْمَالِ”، ثُمَّ نَزَلَ، فَعَرَضَتْ لَهُ امْرَأَةٌ مِنْ قَرِيبٍ، فَقَالَتْ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَكِتَابُ اللهِ تَعَالَى أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ أَوْ قَوْلُكَ؟ قَالَ: “بَلْ كِتَابُ اللهِ تَعَالَى، فَمَا ذَاكَ؟” قَالَتْ: نَهَيْتَ النَّاسَ آنِفًا أَنْ يُغَالُوا فِي صَدَاقِ النِّسَاءِ وَاللهُ تَعَالَى يَقُولُ فِي كِتَابِهِ: ﴿وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلاَ تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/20)، فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ: “كُلُّ أَحَدٍ أَفْقَهُ مِنْ عُمَرَ” مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلَاثًا، ثُمَّ رَجَعَ إِلَى الْمِنْبَرِ فَقَالَ لِلنَّاسِ: “إِنِّي كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ أَنْ تُغَالُوا فِي صَدَاقِ النِّسَاءِ أَلَا فَلْيَفْعَلْ رَجُلٌ فِي مَالِهِ مَا بَدَا لَهُ”[2].

ولكن مع الأسف فإن البرامج الحوارية التي تُقدّم في التلفاز، والأطوار والأساليب التي يتخذها السياسيون تجاه بعضهم البعض، وثقافاتنا الحديثة التي تفشّت فيها الأنانية؛ قد أفسدت كثيرًا من أفكارنا وأساليبنا وأقوالنا، وحوَّلتنا إلى كائنات هجومية، وأبعدتنا عن إنسانيتنا وعن امتثالنا وحبنا للحق والعدالة، فالناس اليوم عندما يتحدثون مع بعضهم البعض أو يتناقشون أو ينتقدون لا يفعلون ذلك ابتغاء الوصول إلى الحق والحقيقة، ولكن هدفهم هو إخضاع الطرف الآخر لأقوالهم وأفكارهم، والجميع يريد أن يكون هو المحِقّ، وأن ينفذ كلامه، وأن ينال التقدير والاستحسان من الجميع، وعندما يكون الوضع كذلك فإن ضرر النقد يكون أكبر من نفعه.

   العوامل التي تؤدي إلى عمى البصيرة

ولا شك أن هناك عواملَ كثيرةً تؤدي إلى عدم موضوعية الشخص الناقد في بحثه عن الحق والحقيقة وتجعله ينتقد بصورة ينقصها الكثير من الإنصاف، بل إن الإنسان الذي يتعرض لتلك العوامل تجعله لا يرى الحقيقة بل ربما تجعله يراها شيئًا أخر ولذلك تجد هذا الشخص يرى الأبيض أسود، والأسود أبيض، أو تجعله يرى المعوجّ مستقيمًا، والمستقيم معوجًّا.

فمثلًا من العوامل التي تؤدي لعماء بصيرة الإنسان حب الشهرة، فتصرفات الإنسان إن كان يقيسها بمدى تحقيقه لشهرته فوجهة نظره ستصبح ضيقة لهذا الحد، لأن مثل هذا الشخص لن يلفت نظره سوى الأشياء والأفعال التي ستوصله إلى أفق الشهرة الذي يرجوه فقط، بل الأكثر من ذلك سيكون كل بحثه وهمه هو البحث عن الأدوات والوسائط التي توصله إلى الشهرة، ولذلك فهذا الشخص وإن تصرف بموضوعية في بعض المسائل إلا أنه لن يكون موضوعيًّا بالمعنى العام.

وكذلك الشخص الذي ينصبّ كل تفكيره على مستقبله ومصالحه الشخصية فقط فهذا سيكون على عينيه غشاوة دائمة، فمن الصعب على من تطلع للوصول للرئاسة والسلطة وتقلد المقامات المختلفة أن يفكر أو يحلل الأمور بصورة سليمة، لأن تفكير هذا الإنسان وملاحظاته تتشكل وفقًا للأهداف التي يريد تحصيلها، وإن كان صائبًا في بعض الأمور إلا أنه بوجه عام سيحيد بفكره عن طريق الصواب، وحتى وإن كان هذا الشخص صالحًا ولديه عقل راجح إلا أنه سينظر إلى الأمور ويربطها بمصلحته ومنفعته الذاتية.

وثمة عامل أخر من العوامل التي تؤدي إلى عماء بصيرة الإنسان هو اتباعه أيديولوجية ما دون تدبّر وتبصّر.. نعم، فمن ينساق بلا وعي وراء أيديولوجية ما من الصعب عليه أن يرى الحقيقة وأن يكون موضوعيًّا، فهؤلاء أيا كانت الأيديولوجية التي يتبعونها، فإن تقييمهم للقضايا سيكون وفقًا لما تراه أيديولوجيتهم من صواب؛ ولهذا السبب سيضللون كثيرًا من الناس؛ لأنهم يريدون إجبار المجتمع على ما يرونه صحيحًا، ولذلك فكثيرًا ما سيؤدي هذا إلى انكسارات وانشقاقات وتغيرات غير طبيعية داخل المجتمع.

وإن الانحياز، والأنانية الذاتية، والأنانية الجماعية؛ يمثلون أحد أهم العوامل لعماء بصيرة الإنسان، فمن يحاولون إرغام الآخرين على مشربهم المنتمين إليه ويسعون إلى فرض آرائهم على الآخرين لن يروا المسائل بشكل موضوعي، لأنهم سيقيمون المسائل التي يتناولونها وفقًا للمعاني التي تعبر عنها بالنسبة لهم، ولكن عباد الله الذين تخلصوا من كل العبوديات ولا يريدون انفكاكًا عن عبوديتهم لربهم سبحانه وتعالى هم فقط الذين يمكنهم رؤية كل شيء حقيقة أو قريبًا منها.

والقوة أيضًا من أهم الأسباب التي تؤدي إلى عماء البصيرة، والأصل أن هناك حكمة من وجود القوة، فالقوة المستندة في وجودها للعقل والمنطق والمحاكمة العقلية فنِعمّ هي، أما القوة المتجردة من العقل والمنطق والتي يرى فيها صاحبها أنها الحل لكل مشكلة لن تؤدي بصاحبها إلا إلى أسارة عقله؛ ولذلك كنت دائمًا أنظر إلى مثل هذا الشخص بنسبة ثلاثة أرباع أعمى، ولا يمكن الاكتفاء بما يُعرَض من حلول ويجب البحث عن حلول بديلة، وكما أن هذا الشخص ستكون قوّتُه بلاءً على نفسه فكذلك سيكون بلاء على الأمة التي يتواجد فيها.

كثيرًا ما أتألم حين أنظر إلى تاريخنا؛ وذلك لاستخدام القوة في حل مشكلات كان يجب حلها عن طريق العقل والمنطق والتفكير، حتى إنني انتقدت بعضًا ممن أحبهم كثيرًا، وقلت متأسّفًا: “ليتهم حلوا تلك المشكلة بالتفكير والتدبّر، وليس بالقوة!”.. لقد حزنت بشدة لأن من يمتلكون القوة لا يبحثون عن حلول بديلة ولا يقومون بحل القضايا بطريقة أكثر ليونة وإنسانية؛ ففي رأيي أنه من الصعب للغاية حلُّ المشكلات من جذورها بواسطة القوة بعيدًا عن العقل والمنطق؛ حيث تزداد احتمالية تجدّدها مرة أخرى بعد فترة ما، وقد شهد تاريخ البشرية أمثلة عديدة على هذا حتى الآن؛ حيث تمرد المضطَهَدون والمقهورون لاحقًا بطرق مختلفة انطلاقًا من مشاعرهم.

لا يمكن الحديث عن الإنصاف في النقد الذي يوجهه من يعانون هذا النوع من العمى؛ فعندما ينتقدون أحدًا يتحدثون دائمًا بقصد تشويهه، بل إنهم لا يعتقدون أنهم ربما يكونون مخطئين، وبحسب ما يقول العامة “يحاولون دائمًا تقديم أنفسهم كملعقة بيضاء خرجت حديثًا من اللبن”، لذلك لا يمكن الاستفادة من كلامهم.

أجل، على المرء أن يبتعد عن كل هذه المظاهر من العمى حتى يكون منصفًا في نقده ويخدم ظهور الحقيقة.. ومن يرغبون في تنوير المجتمع بأفكارهم وإرشاد من حولهم إلى القبلة الحقيقية دائمًا ينبغي لهم التزام جانب الحق وعدم التضحية به أبدًا، وإلا فإن المصابين بأنواع العمى المذكور أعلاه ربما يُضِلُّون بأفكارهم أو كلماتهم أو كتاباتهم الآخرين في أحيان كثيرة، لأنهم في معظم الأحيان قد يعتقدون أن مشاعرهم وعواطفهم أفكارًا.

وعليه فينبغي لمن يتحدثون ويعلقون وينتقدون ما يتصل بالقضايا الاجتماعية أن يراجعوا أنفسهم جيدًا إذا كانوا يريدون خدمة الحق والحقيقة، عليهم أولًا أن يعرفوا كيف يحترمون الحقيقة، ولا يليق بهم التكلم دون تفكير ولا تدبرٍ.. وحتى وإن اعتقدوا لسنوات طويلة أن الفكرة التي قبلوها صحيحة؛ فيجب عليهم أن يعرفوا كيف يغيرون رأيهم وقناعتهم بسهولة شديدة حين يجدون الحقيقة كامنةً في فكرة معاكسة لما اعتنقوه؛ فيقول الواحد منهم: “المسألة ليست كما أعرف، كنتُ مخطئًا في ذلك، وهذا يعني أنني كنت أسيرًا لأهوائي الشخصية حتى يومنا هذا؛ فظننتُ أن أهوائي وحماسي فكرًا”.

   الانتباه إلى المنهج والأسلوب في النقد

هناك عامل مهم آخر يجب مراعاته في النقد حتى يتقبله الآخرون ألا وهو الأسلوب المستخدم فيه؛ فطريقة الحديث مهمة للغاية بقدر أهمية صحة الكلام المطروح ومعقوليته، ولكيلا يُزعج النقدُ الطرفَ الموجه إليه يجب أن يكون الأسلوب صحيحًا ونمط العرض إنسانيًّا أيضًا، فإذا حدث هذا وُضعت في الحسبان اقتراحاتكم وأفكاركم التي تهدف إلى حل المشكلة أو تصحيح الخطإ، بل وتسنى لها أن تكون وسيلة لحدوث حالة من الانفراج.

وعليه فمن الأهمية بمكان مراعاةُ الحالة العامة للمخاطب قبل توجيه النقد إليه واستخدامُ الأسلوب الذي يناسبه، فإن كان المخاطب لن يستطيع استيعاب ما نقوله، فلا فائدة من التحدث إذًا؛ لأن الكلمات التي تقال لمثل هذا الشخص سوف تستفزه، وستُحرك فيه مشاعر عدم احترام الحق.

فأحيانًا ما يكون الأسلوب الذي نستخدمه حائلًا بيننا وبين المخاطب أكثر من الموضوع ذاته الذي ننتقده فيه، مما يؤدي إلى أن يرفض ولا يستسيغ النقد أبدًا، فإذا وجّهنا إليه النقد على شكل مطرقة ثقيلة وكأننا نضربها بها على رأسه أصابته الكلمات التي نقولها بصدمة روحية، وحتى إن اعتقد مثلُ هذا الشخص أن كلامنا صحيحٌ فقد لا يرغب في قبوله لأنه منزعج من الطريقة التي نتحدث بها.. بل إنه قد يختلق أنواعًا مختلفة من الفلسفات ليُثبت أنه على صوابٍ أو ليُلبس الباطل بلباس الحق، وبالتالي نكون قد جعلناه نائبًا ومتحدثًا بلسان الملاحظات والآراء الشيطانية.

وإلى جانب أهمية مسألة النقد وأسلوبه فهناك أهمية أخرى خاصة بشخص الناقد؛ لدرجة أن الشخص الذي يعترض بشدة على ما نقوله له ربما يتقبّله ذاته ويفرح به عندما يسمعه من شخص آخر، وهذا يرتبط إلى حد ما بالعلاقة بين الناقد والمنتقَد؛ فالمرء قد يرى نقد من يحبهم نوعًا من التقدير والثناء.. وعليه يجب ألا نصرّ على أن نذكر بأنفسنا بعض السلوكيات التي نراها خاطئة، وألا نعاند في هذا الأمر، بل يجب أن نُحيل الأمر إلى مَن نراه أكثر فعالية وتأثيرًا منا، فإن كان المهم هو أن تتقبل بعضُ الصدور الحقيقةَ، وتنتصر للحقّ، فما أهمية من يعبر عنه؟! 

هناك نقطة أخرى يجب مراعاتها من حيث المنهج وهي: إذا كان المخاطب سينزعج إذا صارحناه مباشرة بأخطائه، فيمكننا أن نبحث عن بيئة يتسنى له أن يتعلم منها الدرس، ونتحدث إلى الجمهور؛ فلقد حدث عدة مرات أن استخدم رسول الله الطريقة نفسها للحديث عن أخطاء رآها؛ فقد جمع صلى الله عليه وسلم أصحابه بالمسجد بسبب خطإ رآه من أحد الناس، فتحدث على العموم لا على الخصوص، وبالتالي تمكن الشخص الذي أخطأ من إدراك خطئه وتصحيحه دون أن تتأذى نفسه ولا يُساء إليه.

وفي عالم اليوم المشحون بالأنانية صار من الأهمية بمكان الانتباه إلى مثل هذه التفاصيل الدقيقة في باب النقد؛ فترى الأنانيّين -مثل الجبال الجليدية التي في القطبين- عاجزين تمامًا عن تحمل النقد والانتقاد، وإذا أردنا في مثل هذه المرحلة ألا يُزدرى الحق والحقيقة، فعلينا إيجاد الإجراء والأسلوب الذي نعتقد أنه صحيح وفعّال في هذا الصدد.

   الانتباه للانتقادات ومقابلتها باحترام

وعلى الجانب الآخر، فعلى من تعرض للنقد أن يكون منصفًا، بل وأن يعرف كيف يشكر من بيّن له أخطاءه، وعلى حد قول بديع الزمان: “إن نبهني أحدٌ على وجود عقرب في أي جزء من جسمي، عليّ أن أرضى عنه، لا أمتعض منه”.

وبتعبير آخر: إذا انبعث الدخان من مكان في منزلنا، وعندها قال أحدهم: “تُرى هل هناك حريق في هذا المنزل؟”؛ فيجب التحرك وفحص جميع الغرف، والتصرف وفقًا لهذا الوضع، وإلا فإن محاولة إسكات ذلك الشخص بقولنا: “كم أنك رجل شؤم! لماذا تقول ذلك!”؛ لن تُفيد أحدًا على الإطلاق.. فلسنا ندري؛ ربما يكون الشخص المتحدث يدُلُّ وينبّه إلى كارثة بالفعل، ولكن الطريق إلى فهم ذلك يتمثّل في مراجعة المسألة التي انتقدها مرة أخرى.

في السنوات الماضية جاءني ضيفٌ مثقفٌ وعلى دراية ووعي، وعندما همّ بالمغادرة مال عليَّ قليلًا ودون أن يُسمع الجلوس قال: “ليت الإخوة يقرؤون الكتب قليلًا”، وانتقد بطريقة ضمنية قلة قراءة الكتب، فكان ما يجب القيام به إزاء هذا النقد هو التأكد إن كان ثمّة نقصٌ في هذا الجانب حقًّا أم لا، ومحاولة تلافيه إن وُجد بالفعل؛ أي بذل الجهد اللازم من أجل تطوير أشكال جديدة من القراءة مثل تكليف الناس بقراءة كتب مفيدة، وتمكينهم من معرفة دينهم والعالم الذي يعيشون فيه معرفة أفضل، وتوفير المناخ لتكون قراءةُ الكتب عمليةً أكثر انتظامًا مع المواظبة عليها، وتطوير أساليب القراءة كاللجوء إلى المذاكرة والمدارسة دفعًا للإلف والتعود، واستيعابها وفهمها بشكل أكبر.

ربما لا تكون الانتقادات الموجهة دقيقةً وصائبةً أحيانًا، وقد تحتوي على أحكام مسبقة وضغائن، لكننا إن اعترضنا على الانتقادات، وطرحناها كلها جانبًا فقد أضَعْنا السمين مع الغث، فإن استطعنا بدلًا من ذلك أن ننظر باحترام وبقدر معين إلى النقود النحاس والحديد بل والمزيفة إلى جانب النقود الذهبية والفضية فقد مهدنا الطريق للاستفادة منها هي الأخرى.

من جانب آخر إذا كنا نريد أن تُحترم أفكارنا وآراؤنا وتنال التقدير فعلينا أن نقدر أفكار الآخرين وآراءهم حق قدرها، وإن كنا نريد مقابلة المعقول بطريقة معقولة فعلينا أولًا أن ننظر إلى أفكار الآخرين غير المعقولة وكأنها معقولة، وبمعنى أصح: يجب علينا أن نبحث عن جانب معقول في هذه الأفكار؛ ففي مثل هذه القضايا ينبغي التخلي عن الإساءة والفظاظة، ولا بد من مراعاة اللين والدفء في تصرفاتنا وسلوكياتنا، وفتح صدورنا حتى للأفكار التي تبدو مخالفة لنا.

والحقيقة أنه لا مكان في الإسلام للأفكار القاسية غير المهذبة ولا المنقحة، لقد تناول الإسلام بعض الأفكار وعالجها وشكلها وجعلها على نحو يسهل دخولها منه إلى كل قلب، هذه هي الطريقة التي يجب أن نستخدمها في النقد، فإذا استطعنا أن نكون رَحْبِيِّي الصدور، ونتبنى مبدأ احترام الحق، ونتحمل الأفكار المختلفة فسنحول دون أن تكون بعض الانتقادات سببًا للصراع والشجار.

ذات مرة اقترحت على الأصدقاء أن يتخذ كل واحد منهم أخًا ينصحه وينبهه إلى أخطائه، وليقل له: “يمكنك بكل سهولة أن تخبرني بكل الأخطاء التي تراها تقع مني فيما يتعلق بديني وحياتي الدينية، وما أقوم به في عملي وعلاقاتي الإنسانية”؛ لأننا عندما ننظر إلى حياة ساداتنا الصحابة، نرى أن بعضهم كان يُصارح بسهولة شديدة البعضَ الأخر بأخطائه، وإن لم تكن لدينا معلومات قاطعة بوجود مثل هذا الاتفاق بينهم، فهم بالنسبة لنا نجوم ومصادر نور تضيء طريقنا في ليالينا المظلمة.

***

[1] أبو نعيم الأصفهاني: حلية الأولياء وطبقات الأصفياء، 7/152.

[2]  البيهقي: السنن الكبرى، 7/380.

Kırık Testi: SULHTA HAYIR VARDIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Günümüzde aileden toplumun farklı katmanlarına kadar çeşitli düzeylerde çatışmaların varlığını sürdürmesinde, Kur’an’da geçen “Muslihûn”un (arabulucu ve uzlaştırıcı kimseler) eksikliğinin etkisi var mıdır? Varsa bu eksiklik nasıl telafi edilebilir?
   Cevap: Allah Teâlâ, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh hayırlıdır.” (Nisâ sûresi, 4/128) kavl-i kerimiyle bu konuda çok önemli bir disiplin vaz’ etmiştir. Aslında bu âyet-i kerime eşler arasındaki problemlerin çözümüyle ilgili nazil olmuştur. Burada Cenab-ı Hak aile içi problemlerin sulh yoluyla çözülmesini hedef göstermiştir. Fakat aynı zamanda âyet-i kerimenin toplumdaki bütün ayrışma ve çatışmalar için de umumî ve objektif bir disiplin vaz’ ettiğinde şüphe yoktur. Çünkü sebebin hususiliği, hükmün umumî olmasına mâni değildir. Yani her ne kadar bu âyet hususî bir mesele hakkında nazil olmuş olsa da âyetin ortaya koyduğu hüküm geneldir. Bu sebeple ister aile fertleri isterse toplumun farklı kesimleri arasında olumsuz bir kısım tavır ve davranışlar ortaya çıktığında Kur’ân’ın bize tavsiye etmiş olduğu çözüm yolu sulhtur, anlaşma ve uzlaşmadır.
Gerek devr-i risaletpenahide gerekse sonraki dönemlerde Müslümanlar, toplum huzurunun sağlanabilmesi adına sulha çok önem vermişler ve ellerinden geldiği kadar hem fertler hem de gruplar arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye çalışmışlardır. Mesela Osmanlılar farklı ad ve ünvanlarla Kur’ân’ın bu disiplinini müesseseleştirmişlerdir. Yani bu meseleye bizzat devlet tarafından sahip çıkılmış ve toplumun her alanında yaygınlaştırılmıştır. Aralarında ihtilâf çıkan kişiler de problemlerini çözme adına hakem heyetlerine müracaat etmişlerdir.
Esasında günümüzde de bu meselenin devlet çapında ele alınması, kanun ve mevzuatlarla bir çerçeveye oturtulması çok etkili olacaktır. Bugünün Müslümanları olarak bize düşen vazife, Kur’ân’ın bu prensibini öncelikle kendi aramızda veya sözümüzün dinlendiği yerlerde hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.
   Müjdelenen Gariplerin Özellikleri
Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), İslâm’ın garip olarak başladığını, yani gariplerle temsil edildiğini ve bir gün, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacağını ifade etmiş ve arkasından da, طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ “Gariplere müjdeler olsun!” buyurmuştur. Sahabenin, gariplerin kim olduğunu sorması üzerine ise şu cevabı vermiştir: الَّذِينَ يُصْلِحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ “Onlar, insanların bozulduğu bir dönemde ıslahçı olanlardır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 27/237)
Demek ki İslâm’ın yaşadığı bu gurbet döneminde insanlar arasında nifaklar, şikaklar, iftiraklar, ihtilaflar çoğalacaktır. Bu ayrılık ve çatışma, aile içi münasebetlerden toplum fertlerine, oradan yöneten ve yönetilen ilişkilerine kadar toplumun çok farklı kesimlerinde kendisini hissettirecektir. İşte böyle bir dönemde bir zümrenin bu tür çatışmalara dâhil olmaması, kendisini her türlü ihtilâf ve iftirakın dışında tutmaya çalışması, hep vifak ve ittifak peşinde koşması ve bu gayretleriyle tevfik-i ilahiye çağrıda bulunması çok önemlidir. Onlar, kendi sa’y ve gayretleriyle ıslah adına yapmaları gerekli olan işleri yaparlarsa Cenâb-ı Hak da tevfikat-ı sübhaniyesiyle onlara yardımda bulunacaktır. İşte hadiste müjdelenen garipler de bunlardır.
Biraz daha açacak olursak bu garipler, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları ve her şeyin bozguna kurban gittiği bir dönemde hep sulhun yanında yer alacaklardır. Onlar her türlü vuruşmanın ve dövüşmenin karşısında olacak; hatta televizyonlarda veya gazete köşelerinde çokça örneği görülen polemiklerden ve kısır tartışmalardan bile uzak duracaklardır. Toplumun değişik kesimleri birbiriyle yaka paça olsa ve birbirini yese de onlar asla bu tür kavgalara alet olmayacak; bilakis ortaya çıkan kırık ve çatlakları tamir etmeye çalışacaklardır. Toplumda intikam alma, rövanş duygularıyla yaşama, kan davası gütme veya töre cinayeti işleme gibi canavarca tavır ve davranışlar bulunsa da onların lügatinde bunların hiçbirinin yeri yoktur.
Esasında bütün bunlar dinin temel prensiplerine de taban tabana zıt davranışlardır. Mesela bir cinayetin başına “töre” kelimesi eklenmekle o meşrulaştırılamaz. Haddizatında töre, Müslüman bir toplum içinde ortaya çıkan ve şer’i delillerle test edildikten veya onların filtresinden geçirildikten sonra da benimsenen ve yaygınlık kazanan bir kısım tavır ve davranışları ifade eder. Habuki bir insanı öldürmenin dinî naslarla telif edilebilir bir yanı yoktur. Dolayısıyla da bu tür davranışların hepsi hadiste geçen “fesat” kategorisine girer.
İşte bütün bu bozgunculuk ve ifsatlara karşı mutlaka bir ıslah topluluğu olmalıdır. Onlar hep barışın yanında olmalı, sürekli sulh soluklamalı, uzlaştırıcı ve barıştırıcı olmayı kendilerine misyon edinmelidirler. Çünkü toplumda ortaya çıkan bu tür şenaat ve denaetlerin sadece mevzuatla ve devletin kanunî müeyyideleriyle önlenmesi çok zordur. Asıl yapılması gereken, bu tür fısk u fücurun kötü olduğu ve bundan uzak durulması gerektiği noktasında akılları ikna etmek, kalb ve vicdanlara seslenmektir. Dahası toplum fertlerine insan sevgisini aşılamak, onlar arasında saygı ve hürmet hislerini geliştirmek ve onlara sulh ve uzlaşının faydalarını anlatmak gerekir.
Bir diğer yandan da insanlarda ahirete iman etme ve hesap verme duygusu güçlendirilmelidir. Zira ahiret düşüncesinin, Allah’a hesap verme duygusunun boşluğunu doldurabilecek başka bir şey yoktur. Bu boşluk ne ceza hukukuyla ne kanunî müeyyidelerle doldurulabilir. Nitekim günümüzde mevcut kanun ve müeyyidelere rağmen ne kapkaççının önü alınabiliyor, ne insanlar eşkıyalıktan alıkonabiliyor, ne de zulüm ve haksızlıklarla başa çıkılabiliyor. Hz. Pir’in yaklaşımıyla siz vicdanlara bir yasakçı yerleştireceğiniz âna kadar da bunlarla başa çıkamazsınız. En akıllıca, en sert müeyyideleri koysanız bile, suçlular bir şekilde onların içinden sıyrılmanın bir yolunu bulacak, şekavet adına akla hayale gelmedik stratejiler geliştireceklerdir.
Özellikle günümüzde olduğu gibi eğer bir toplum içinde çok ciddi bir çözülme ve dejenerasyon yaşanıyor ve toplumun her yanında korkunç bir ahlakî çöküntü gözleniyorsa, gönülleri, Allah’a ve ahirete iman duygusuyla mamur hâle getirmeden bu problemlerin üstesinden gelemezsiniz. Dolayısıyla insanlar arasında sulh ve salâhın sağlanmasının önemli yollarından birisi de imanın takviye edilmesi, insanlara tahkikî imana giden yolun gösterilmesidir.
   Sulh ve Uzlaşıyla Çözülebilecek Problemler
Eğer şimdiye kadar bu yapılabilseydi mesela Türkiye için uzun yıllardan beri ciddi bir problem olarak varlığını devam ettiren terör problemi çoktan halledilmiş olurdu. Güç ve kuvvet kullanarak insanları bastırmaya ve ezmeye çalışmak yerine, şayet iyi yetişmiş adliye ve mülkiye amirleri ve memurları hatta emniyet teşkilatı, askerî personel, ilahiyat ve diyanet camiası problem olan bölgelere gönderilse ve onlar da sevgi, saygı ve hoşgörüyle o toplumu kucaklayabilselerdi şimdiye kadar çoktan Doğu ve Güneydoğu bölgeleri Türkiye için problem olmaktan çıkmış olurdu.
Her ne kadar devlet yetkilileri bu türlü tavsiyelere kulak tıkamış, böyle bir çalışma başlatmamış ve ısrarla kaba kuvvetten medet ummaya devam etmiş olsalar da; bir dönem Hizmet gönüllülerinin buralarda kurban eti dağıtma, muhtaçlara el uzatma, açılan okullarla ve etüt merkezleriyle genç nesillere sahip çıkmaya çalışma gibi bir kısım hayır ve eğitim faaliyetlerinin çok güzel semereleri olmuştur. Eğer yapılan bu güzel hizmetlere bir kısım zalim ve mütecavizler tarafından engel olunmasaydı, belki de uzun yıllardır birbirinden ayrı düşmüş/düşürülmüş insanlar arasında ciddi bir kaynaşma olacak, ülkenin birlik ve bütünlüğünün sağlanması adına çok önemli adımlar atılmış olacaktı.
Demek istediğim şu ki devlet yetkilileri veya toplumun farklı kesimleri ne düşünürse düşünsün ve ne yaparsa yapsın, kendilerini ıslaha adamış Hizmet gönüllülerinin, çıktıkları yolda yürümeye devam etmeleri gerekir. Onlar, sulh, hoşgörü, uzlaşı ve diyalog gibi insanî ve evrensel değerleri toplumda ve hatta bütün dünyada hâkim hâle getirme adına ellerinden geleni yapmalı ve bütün meşru yolları kullanmalıdırlar.
İnsanların sürekli birbiriyle didiştiği, birbirini hırpaladığı, kin, nefret ve düşmanlık duygularının köpürtüldüğü bir toplumda çok ciddi bir hezeyan yaşanıyor demektir. Bu tür hezeyanlar çok defa toplumsal bir şizofreniye sebebiyet verir. Bu ise toplumun geleceği, insanların huzur ve mutluluğu açısından göz ardı edilecek bir tehlike değildir. Dolayısıyla böyle bir şizofreninin yaşandığı bir topluma, her fırsat değerlendirilerek ve çok farklı alternatif yollar bulunarak mutlaka doğru müdahalelerde bulunulması gerekir. Eğer siz böyle bir istikamette yürürken birileri önünüzü kesecek, geçtiğiniz köprüleri yıkacak olursa hiç duraklamadan hemen başka bir yol kullanmalı ve hedefinize yürümeye devam etmelisiniz.
   Allah Ahlâkıyla Ahlâklanma
Bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hakk’ın, ahirette iki mü’minin arasını bulacağından bahsedilir. Bunlardan birisi, Allah’ın huzurunda, mü’min kardeşinde olan bir hakkını talep eder. Allah Teâlâ’nın, kul hakkına giren kişinin hiç sevabı kalmadığını söylemesi üzerine alacaklı olan kişi, kendi günahlarının ona yüklenmesini ister. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona Cennet’ten bir kısım manzaralar gösterir. Onun bu Cennet nimetlerinin kime ait olduğunu sorması üzerine ise Allah, mü’min kardeşini affetmesi karşılığında bunları kendisine vereceğini söyler ve o da bu hakkından vazgeçer. Sonra da Allah, “Kardeşinin elinden tut ve onu da Cennet’e sok.” buyurur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete ait böyle bir tabloyu resmettikten sonra şöyle der: اتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُصْلِحُ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ “Allah’tan korkun ve birbirinizle iyi geçinin. Muhakkak ki Allah Teâlâ mü’minlerin arasını ıslah eder.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/620)
Hadis-i şerifin ibaresinden belki Cenâb-ı Hakk’a “Muslih” ismi/sıfatı nisbet edilebilir. Fakat ne meşhur doksan dokuz isim arasında ne Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri’nin zikrettiği üç yüz isim arasında ne de Cevşen-i Kebir’de yer alan bin isim arasında böyle bir isme rastlamıyoruz. Esma-i Hüsna “tevkifîdir” yani Zat-ı Uluhiyet’e, Kur’an veya Sünnet’te geçmeyen bir isim izafe edemeyiz. Fakat bazı ulemanın yaklaşımıyla, belki, Kur’an ve Sünnet’te Rabbimiz’e izafe edilen fiillerden, onların ifade ettiği mana isimleştirilerek O’na nisbet edilebilir.
Öte yandan, -bir hadis-i şerifin ifadesiyle (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 6/247)- Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini de bilmiyoruz. Biz sadece şahsî, ailevî veya içtimaî hayatımızla veya Cenâb-ı Hak’la irtibatımızla ilgili olan isimleri biliyoruz. Yani esma-i ilahiye içinde bizim bildiklerimiz, bizi doğrudan ilgilendirenler. Bunun dışında mesela fizikî âlemler var olacağı âna kadar tecelli eden isimleri bilmediğimiz gibi ahirette tecellî edecek isimlerin hepsini de bilmiyoruz. Dolayısıyla bu isimler arasında “Muslih” isminin de olması mümkündür.
Hâsılı, mü’minler için Allah ahlâkıyla ahlâklanma önemli bir hedef olduğuna göre, onlara düşen vazife ıslahçı olmaktır. Onlar, en yakın daireden en uzak daireye kadar, küskünlük ve kırgınlıkları gidererek, kavga ve çatışmaları yatıştırarak, farklı duygu ve düşüncedeki insanları bir araya getirerek… alakadar oldukları bütün alanlarda hep bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışmalıdırlar.

Kırık Testi: ELEŞTİRİ VE TENKİTTE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Eleştiri yapan ve kendisine eleştiri yöneltilen kimseler nelere dikkat etmelidir? Dinde çok önem verilen insaflı ve hakperest olmanın önündeki engeller nelerdir?

   Cevap: Kritik etme, tenkitte bulunma gibi kelimelerle de ifade ettiğimiz eleştiri, herhangi bir şahsın veya grubun ortaya koyduğu iş, tavır, davranış ve sözlerin gözden geçirilip eksikliklerinin ortaya dökülmesi demektir. Eleştiri, usûl ve üsluba dikkat ederek ortaya konulduğunda bir kısım hataların düzeltilmesinde ve eksikliklerin telafi edilmesinde önemli bir faktördür. Buna mukabil olumsuz ve yıkıcı bir tarzda yapılan eleştiri ise problemi daha da büyütecek, tahribatı daha da derinleştirecektir. Farklı bir tabirle insanların kuvve-i maneviyesini kıracak bir üslup kullanma, onları ümitsizliğe düşürecek ve aktivitelerinden geri bırakacak ölçüde sorgulamalara girme veya her şeyi kökünden nefyedecek şekilde genellemelere gitme matlup bir eleştiri tarzı değildir. Dolayısıyla eleştiri, körü körüne itiraz etme, sırf muhalefet etmek için demagoji ve mugalataya başvurma, karşı tarafı karalama veya yerme gibi davranışlardan farklıdır.

   İslâmî Kültürde Eleştiri

İslâm tarihine göz atacak olursak, vahyin başlangıcından itibaren farklı şekil ve kalıplarda eleştirinin varlığını devam ettirdiği görülecektir. Mesela sahih hadisleri, uydurma olanlardan ayırma adına ortaya konmuş çok önemli birer disiplin olan metin ve senet tenkidine bu gözle bakabiliriz. İslâm âlimleri, tenkidi bir filtre olarak kullanmak suretiyle uydurma bir kısım sözlerin Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri içine karıştırılmasının önüne geçmişlerdir. Onlar, hadis ravilerini, rivayet edilen hadis metinlerini, metinlerle ilgili yapılan yorum ve şerhleri vs. çok ciddi sorgulamak suretiyle sahte ve yanlış söz ve yorumların dinin dışında kalmasını sağlamışlardır.

Malum olduğu üzere Kur’ân’ın tamamı mütevatiren nakledilmiştir. Bu yönüyle bütün âyetlerin sübutu kat’idir. Fakat bir kısım âyet lafızlarının delâlet ettiği manalar kat’i olsa da, bir kısmı da zannîdir (lafzın manaya delaletinde kesinlik yoktur). Bunların manasının doğru tespit edilmesi adına bütün ihtimaller değerlendirilmiş, ortaya konulan her türlü tefsir ve tevil gözden geçirilmiş, yapılan ciddi sorgulamalarla en doğru hükümlere ulaşılmak istenmiştir. Bu itibarla lafzın delâlet ettiği doğru mananın bulunması adına âyetler bile böyle bir sorgulama ve kritiğe tâbi tutulmuştur.

Ulema, hadis nakleden ravilerin veya din hakkında konuşan âlimlerin tenkit edilmesinin gıybet, su-i zan ve tecessüs (insanların gizli hâllerini araştırma) gibi günahlara sebebiyet verebileceğinin farkında olsalar ve bu tür günahlara girmekten çok korksalar da dinin muhafazası adına bunu yapmışlardır. Hadis ilminin dev imamlarından Şube İbn Haccac, senet kritiği yapmadan önce, “Gel Allah rızası için biraz gıybet (!) edelim.”[1] diyerek meselenin hassasiyetine ve inceliğine dikkat çekmiştir. Onlar, din adına konuşulduğu veya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis isnat edildiği bir yerde susmayı doğru bulmamışlardır. Zira bu, dinde bir kısım çatlama ve kırılmalara sebebiyet verirdi.

Aynı şekilde karşılıklı fikir teatisi içerisinde farklı konuların ele alındığı münazara ilmi geliştirilmiştir. Münazara esnasında ortaya konulan farklı fikirler tartışılmış, tenkide tâbi tutulmuş ve neticede hakikate ulaşmaya gayret edilmiştir. Karşılıklı yapılan müzakerelerin hedefine ulaşması ve hakikatin ayan beyan ortaya çıkması adına da münazara adabı üzerinde durulmuştur.

Selefin ortaya koymuş olduğu bütün bu gayretler takdir edilmeyecek gibi değildir. Allah’a binlerce hamd u sena olsun ki böyle seleflerimiz var. Zira onlar Kur’ân, hadis ve diğer ilimlere dair ortaya koymuş oldukları olağanüstü gayretlerle İslâm’ı muhafaza etmiş, bizi Allah’a ve Peygamber’e ulaştıran yollar açmış ve bu yollarda patikalara sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmemiz için bize rehberlik yapmışlardır. Onların âlemine girmeden, inceden inceye hayatları tetkik edilmeden kıymetleri bilinemez. Onlar adeta bir melekler topluluğudur.

   Eleştiride İnsaflı Olma

Selef, tenkit sistemini ve münazara ilmini geliştirirken insaflı olmaya çok önem vermişler; eleştirilerinde haklı çıkmaktan ziyade hakkın ortaya çıkmasını esas almışlardır. Hatta münazarada hakkın kendi elinde ortaya çıkmasından memnun olan kişinin insafsız olduğunu ifade etmişlerdir. Diğer taraftan, münazarada haklı çıkan ve kazanan bir insan gerçekte hiçbir şey kazanmamıştır. Kaybeden ise yeni bir şey öğrenmiş olur.

Hz. Ömer’le ilgili nakledilen şu hâdise bu konuda güzel bir misaldir. Hz. Ömer, halife olduğu dönemde hutbe verirken meseleyi evliliğe getirir. Evliliği kolaylaştırma adına bir kısım stratejilerden bahseder. Bunlardan birisi olarak da mehirlerin herkesin kaldırabileceği bir seviyeye indirilmesi gerektiğini ifade eder. Aslında Hz. Ömer’in bu yaklaşımı oldukça makuldür. Fakat arka taraftaki maksurede oturan yaşlı bir kadın perdeyi sıyırır ve bu görüşün Kur’ân’a mı dayandığını yoksa kendi görüşü mü olduğunu sorar ve arkasından, “Eşinizden ayrılıp da yerine başka biriyle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da içinden ufak bir şey bile almayın.” (Nisâ sûresi, 4/20) âyetini hatırlatarak Hz. Ömer’in görüşüne itiraz eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha akıllı!” şeklinde mukabelede bulunur. (el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 7/233)

Maalesef günümüzde hem televizyonlarda tartışma adıyla yapılan programlar hem siyasilerin birbirlerine karşı tavır ve davranışları hem de benlik ve enaniyetin çok ileri gittiği modern kültür bizim düşüncelerimizi, ağzımızı ve üslûbumuzu çok bozdu. Bizleri saldırgan birer yaratık hâline getirdi. İnsanlıktan ve hakperestlikten uzaklaştırdı. Günümüz insanı birbiriyle konuşurken, tartışırken veya birbirini eleştirirken hak ve hakikatin ortaya çıkmasına değil, kendi dediklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyor. Herkes haklı çıkma, sözünü geçirme, alkışlanma ve takdir edilme derdinde. Durum böyle olunca da eleştiriler faydadan çok zarar veriyor.

   İnsanda Körlük Hâsıl Eden Faktörler

Hiç şüphesiz insanın hak ve hakikat arayışında objektif olmasının, eleştiri ve tenkitlerinde insaflı hareket etmesinin önüne geçen bir kısım körlükler vardır. Bunlardan birisine maruz kalan bir insan, gerçeği göremeyebilir veya olduğundan farklı görebilir. Bu yüzden de çok defa aka kara, karaya da ak der. Veya eğriyi doğru, doğruyu da eğri olarak görür.

Mesela insanda körlük hâsıl eden faktörlerden birisi şöhretperestliktir. Bir insanın davranışlarını ne ölçüde şöhret tutkusu şekillendiriyorsa, onun bakışı o ölçüde daralacaktır. Zira böyle birisinin, sadece kendisini arzu ettiği şöhret ufkuna ulaştıracak şeyler dikkatini çekecektir. O, daha ziyade şöhrete ulaşacağı vasıtalarla ilgilenecek ve onunla ilgili argümanları görecektir. Dolayısıyla böyle bir kişi bazı meselelerde objektifliğini korusa da umumi manada objektif olamayacaktır.

Aynı şekilde bir kişinin sadece kendi istikbal ve çıkarlarını düşünmesi de onu bakar kör kılar. Zira gözünü müdürlük, müsteşarlık, vekillik ve bakanlık gibi makamlara dikmiş bir insanın umumi anlamda doğru düşünmesi ve doğru değerlendirmeler yapması çok zordur. Çünkü böyle bir kişinin mülâhazaları hep arzu ettiği hedeflere göre şekillenecektir. Bir kısım doğrular bile onun düşüncelerinde çizgi kaymasına maruz kalacaktır. Zira o, iyi bir Müslüman olsa ve sağlam bir muhakemeye sahip olsa bile ele aldığı meseleleri farklı bir yörüngeye çekerek değerlendirecektir.

Körü körüne bir ideolojiye sahip olma da insanda körlük hâsıl eden faktörlerden bir diğeridir. Evet, bir ideolojiye körü körüne bağlanan bir insanın doğru görmesi ve objektif olması çok zordur. Hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun bu türden insanlar, ele aldıkları meseleleri kendi belirledikleri doğrular açısından değerlendireceklerinden çok defa insanları yanıltırlar. Çünkü kendi doğrularını topluma da dayatmak isterler. Bu yüzden de çok defa toplumda bir kısım çatlamalara, yarılmalara, patlamalara yani gayr-i tabiî bir kısım değişimlere sebebiyet verirler.

Tarafgirliğin, aidiyet mülahazasının ve cemaat enaniyetinin de önemli bir körlük sebebi olduğunu ifade etmek gerekir. Kendi meşrebini hâkim kılmaya ve kendi düşüncesine göre bir yere varmaya çalışan insanlar da görmeleri gerekli olan şeyleri objektif bir şekilde göremezler. Çünkü onlar bütün meseleleri hep kendileri için ifade ettiği manaları itibarıyla değerlendirmeye alırlar. Ancak bütün kulluklardan kurtulmuş Hakk’ın azat kabul etmez kullarıdır ki her şeyi doğru veya doğruya yakın görebilirler. 

Çok önemli körlük sebeplerinden bir diğeri de kuvvettir. Aslında kuvvetin bir hikmet-i vücudu vardır. Aklın, mantığın ve muhakemenin kendisi için ayrı bir derinlik olduğu kuvvet alkışlanabilir. Fakat bunlardan yoksun olan ve her problemin çözümü olarak görülen bir kuvvet insanda akıl tutukluğu meydana getirir. Bu yüzden ben, böyle bir kuvveti elinde bulunduran insanlara hep dörtte üç kör nazarıyla bakmışımdır. Dolayısıyla onların bir kısım problemlere çözüm adına ortaya attıkları düşüncelerle yetinmemeli, farklı alternatif çözümler araştırılmalıdır. Böyle bir kuvvet onu elinde bulunduran şahsın başına bela olacağı gibi, bu şahsın bulunduğu yere göre milletin de başına bela olacaktır.

Kendi tarihimize bakarken akıl, mantık ve muhakeme ile çözülmesi gereken bir kısım problemlerin kuvvetle çözülmesi karşısında hep inkisar yaşamışımdır. Hatta yer yer çok sevdiğim bazı zatların kuvvet kullanarak çözmeye çalıştıkları bir kısım icraatlarını eleştirmiş ve “Keşke şu problemi kuvvetle değil de akıl yürütmeyle çözselerdi!” deyip hayıflanmışımdır. Kuvveti elinde tutanların alternatif çözüm yolları araştırmamaları, meseleleri daha yumuşak ve insanî yollarla çözmemeleri karşısında ciddi teessür duymuşumdur. Zira bana göre akıl ve mantıkla üzerine gidilmeyip güç ve kuvvetle bastırılan problemlerin kalıcı olarak çözülmesi çok zordur. Bunların bir süre sonra yeniden hortlama ihtimalleri yüksektir. İnsanlık tarihi bugüne kadar bunun çok sayıda misalini görmüştür. Baskı altına alınan ve ezilen insanlar bir süre sonra kendi hissiyatlarına göre farklı şekillerde başkaldırmışlardır.

Bu tür körlükler yaşayan insanların eleştiri ve tenkitte de insaflı olmalarından bahsedilemez. Onlar birilerini tenkit ederken hep karşı tarafı karalamaya matuf konuşurlar. Kendilerinin haksız olabileceğini akıllarına bile getirmezler. Halk ifadesiyle kendilerini hep “sütten çıkmış ak kaşık gibi” göstermeye çalışırlar. Bu sebeple de onların sözlerinden çok fazla istifade edilemez. 

Evet, bir insanın eleştiri ve tenkitlerinde insaflı olması ve hakikatin ortaya çıkmasına hizmet etmesi için bütün bu körlüklerden uzak durması gerekir. Düşünceleriyle toplumu aydınlatmak ve doğru bir ibre gibi sürekli çevresindekilere gerçek kıblelerini göstermek isteyen insanların çok hakperest olması ve hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmemesi gerekir. Yoksa yukarıda zikredilen körlüklerle malul olan insanlar çoğu zaman kendi his ve duygularını fikir zannedebilecekleri için düşünceleriyle, sözleriyle veya yazılarıyla başkalarını yanıltabilirler.

Bu itibarladır ki toplum meseleleriyle ilgili konuşan, yorum ve eleştiri yapan kimseler eğer hak ve hakikate hizmet etmek istiyorlarsa kendilerini çok iyi gözden geçirmelidirler. Onlar öncelikle doğrulara karşı saygılı olmasını bilmeli ve enine boyuna düşünüp taşınmadan konuşmamalıdırlar. Kabullendikleri bir fikrin uzun yıllar doğru olduğunu zannetseler bile, kural ve kaideleriyle bunun aksi bir fikir ortaya konulduğunda çok kolaylıkla kanaatlerini değiştirmesini bilmeli ve şöyle diyebilmelidirler: “Mesele benim bildiğim gibi değilmiş. Ben, bu konuda yanılmışım. Demek ki bugüne kadar kendi kaprislerimin esiri olmuş, heva ve heveslerimi fikir zannetmişim.”

   Usûl ve Üsluba Dikkat Etme

Tenkidin faydalı olması ve muhataplarca dikkate alınması adına dikkat edilecek diğer önemli bir faktör de kullanılan üsluptur. Söylenilen sözlerin makul ve doğru olması kadar onların sunuluş tarzı da çok önemlidir. Tenkidin karşı tarafta bir rahatsızlık hâsıl etmemesi adına üslup doğru, sunuş tarzı da insanî olmalıdır. Böyle olursa sizin bir problemi çözmeye veya bir yanlışı düzeltmeye matuf teklif ve düşünceleriniz dikkate alınır ve hatta bir açılıma vesile olabilir.

Buna göre, eleştirmeden önce muhatabın genel durumunu göz önünde bulundurma ve ona göre bir üslup kullanma çok önemlidir. Eğer muhatabımız bizim söylediklerimizi sindiremeyecekse konuşmanın bir faydası yoktur. Çünkü böyle bir kişiye karşı söylenecek sözler onu tepkiye sevk edecek ve onda hakka karşı saygısızlık duygularını uyaracaktır.

Bazen tenkit ettiğimiz mevzudan ziyade kullandığımız üslup karşı tarafı hazımsızlığa sevk eder. Eğer biz, maksadımızı balyozla onun kafasına vuruyor gibi ifade edersek, söylediğimiz sözler bir yönüyle ona ruh travması yaşatır. Böyle bir kişi bizim sözlerimizin doğru olduğuna inansa bile söyleniş tarzından rahatsız olduğu için kabullenmek istemeyebilir. Hatta kendisinin haklı olduğunu ispat etmek veya bâtılı hak göstermek için kafasında türlü türlü felsefeler oluşturur. Dolayısıyla biz, onu şeytanî mülâhazaların vekili hâline getirmiş oluruz.

Eleştiri mevzuunun ve üslubun yanında bazen eleştiriyi kimin yaptığı da önem arz eder. Öyle ki bazı şeyleri biz söylediğimizde büyük bir tepkiyle karşılayan bir şahıs, aynı şeyleri bir başkasından duyduğunda iltifat gibi görebilir. Bu, biraz da eleştiren ve eleştirilen arasındaki münasebetle ilgilidir. İnsan, çok sevdiği kişilerin tenkitlerini bile takdir gibi görebilir. Bu açıdan hatalı gördüğümüz bazı davranışları ille de kendimiz söylemeye çalışmamalı, bu konuda inat etmemeli, bize göre sözünün daha tesirli olacağına inandığımız insanlara havale etmeliyiz. Asıl olan, hakikatin bazı sinelerce kabul edilmesi ve hakkın tutulup kaldırılması ise hak ve hakikatin kim tarafından dile getirildiğinin ne önemi var?

Usul adına dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir nokta da şudur: Eğer birinin hatalarını yüzüne söylediğimizde rahatsız olacaksa, onun da ders alabileceği bir ortamı kollayarak umuma konuşmayı düşünebiliriz. Zira pek çok defa Allah Resûlü’nün, gördüğü hataları dile getirme tarzı da bu şekilde olmuştur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), birinin bir yanlışı karşısında ashabını mescide toplamış ve umuma konuşmuştur. Böylece hatası olan kişi de incinmeden ve rencide olmadan yaptığı yanlışın farkına varıp ve onu düzeltme imkanı bulmuştur.

Özellikle enaniyetin çok ileri gittiği günümüz dünyasında eleştiri adına bu tür inceliklere dikkat etmek daha da önem kazanmıştır. Kutuplardaki aysbergler gibi enaniyete sahip olan insanlar eleştiri ve tenkide karşı oldukça tahammülsüz hâle gelmişlerdir. İşte böyle bir dönemde hak ve hakikatin saygısızlık görmemesini istiyorsak mutlaka bu konuda doğru ve etkili olduğuna inandığımız usul ve üslubu bulmaya çalışmalıyız.

   Eleştirileri Dikkate Alma ve Saygıyla Karşılama

Bütün bunların yanında elbette kendilerine eleştiri yöneltilen kimseler de insaflı olmalı ve hatta hatalarını gösteren kimselere teşekkür etmesini bilmelidirler. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, eğer birisi bizi koynumuzdaki akrebe karşı uyarmışsa, ona yapılacak muamele teşekkür etmek olmalıdır.

Farklı bir tabirle eğer evimizin bir yerinden duman çıkıyor, evin içini koku sarıyor ve birisi de kalkıp, “Acaba bu evde bir yangın mı var?” diyorsa, yapılması gereken davranış kalkıp odaların hepsini kontrol etme ve duruma göre tedbir almadır. Yoksa, “Sen ne şom ağızlı bir insansın! Ne diye bu tür şeyler konuşuyorsun!” diyerek onu susturmaya çalışmanın hiçbir kimseye faydası yoktur. Bilemiyoruz, gerçekten konuşan kişi felaket tellallığı yapıyor da olabilir. Fakat bunu anlamanın yolu, onun eleştirdiği meselenin bir kere daha gözden geçirilmesidir.

Önceki yıllarda bir misafirim gelmişti. Bilgili ve kültürlü bir insandı. Giderken umuma duyurmadan biraz eğilip, “Hocam, arkadaşlar biraz kitap okusalar.” demiş ve zımni olarak az kitap okunmasını eleştirmişti. Şimdi bunun karşısında yapılması gereken davranış, hakikaten bu konuda bir eksiğin bulunup bulunmadığına bakma ve eğer varsa bunu telafi etmeye çalışmadır. Yani insanlara faydalı kitapları okutma, hem dinlerini hem de içinde yaşadıkları dünyayı daha iyi tanımalarını sağlama, kitap okumayı daha sistemli hâle getirme, kitapların çok ciddi bir anlama cehdiyle okunmasını temin etme, ülfet ve ünsiyeti giderme adına müzakereli okuma gibi yeni okuma şekilleri geliştirme adına gerekli gayreti göstermedir.

Bazen yöneltilen tenkitler isabetli olmayabilir. Hatta bazen dile getirilen düşüncelerde önyargı ve garaz da bulunabilir. Fakat biz, eleştirilere müspet yaklaşmaz, onların hepsini kaldırır bir kenara atarsak, boşların yanında doluları da zayi etmiş oluruz. Böyle yapmak yerine gümüş ve altın paraların yanında bakırlara, demirlere ve hatta sahte olanlara da belli ölçüde saygıyla yaklaşmasını bilirsek, onlardan istifade etmenin de önünü açmış oluruz.

Öte yandan eğer biz, kendi düşüncelerimize saygı gösterilmesini ve değer verilmesini istiyorsak, başkalarının düşüncelerine gereken değeri vermeliyiz. Makulün makulce karşılanmasını arzuluyorsak, öncelikle başkalarının makul olmayan düşüncelerini bile makul karşılayabilmeli, daha doğrusu bu düşünceler içerisinde makul bir taraf araştırmalıyız. Bu konularda saygısızlık ve kabalığı bir kenara bırakmalı, tavır ve davranışlarımızın yumuşak ve sıcak olmasına dikkat etmeli ve bize aykırı gelen fikirlere bile sinemizi açabilmeliyiz.

Esasında yontulmamış ve rötuşlanmamış kaba düşüncelerin İslâm’da yeri yoktur. İslâm, bazı düşünceleri ele almış, evirmiş, çevirmiş, şekillendirmiş ve her gönle girebilecek kıvama getirmiştir. İşte bizim kullanmamız gereken metot da budur. Bu ölçüde geniş sineli olabilir, hakka saygı prensibini benimseyebilir ve farklı fikirlere karşı tahammüllü hâle gelebilirsek, bir kısım eleştiri ve tenkitlerin çatışma ve kavga vesilesi olmasının da önüne geçmiş oluruz.

Bir zamanlar arkadaşlara şunu tavsiye etmiştim: Hepiniz hata ve yanlışlarınızı size karşı rahatça söyleyebilecek birer kardeş edinin ve ona şöyle deyin: “Gerek din ve diyanet yaşantıma, gerek hizmetin işleyişiyle ilgili yaptıklarıma, gerekse insanî ilişkilerimdeki tavır ve davranışlarıma dair gördüğün her türlü yanlışlığı rahatlıkla bana söyleyebilirsin.” Zira sahabe efendilerimizin hayatlarına baktığımızda, onların aralarında böyle bir anlaşma olduğuna dair kesin bir bilgimiz olmasa bile onların, gördükleri hataları birbirlerine çok rahatlıkla söylediklerini görürüz ve bizim için onlar birer yıldız, karanlık gecelerimizde yollarımızı aydınlatan birer ışık kaynağıdır.

***

[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/152; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye s. 45; İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhârî 9/247.

الجَرَّة المشروخة: سبيل النجاة من الضلال والخسران

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول الحق سبحانه وتعالى في سورة الكهف ﴿قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا * الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا﴾ (سورة الْكَهْفِ: 18/103-104)، ورغم ما يبدو لنا من أننا محاطون بدائرة صالحة؛ فما الأمور التي ينبغي علينا الانتباه إليها في حياتنا الدينية وخدمتنا الإيمانية، حتى لا نكون من “الأخسرين أعمالًا”؟

   الجواب: بادئ ذي بدء دعونا نتوقف قليلًا مع الآية القرآنية الكريمة التي ذكرتموها، فالآية تبدأ بلفظ “قل” وفي هذا إشارة إلى أن المقصود بالآية هو من عاند وأصر على الضلال فبقي بعيدًا عن الموضع الذي ينبغي أن يكون فيه.

ثم تقول الآية الكريمة “هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا”.. فكلمةُ “أَعْمَالًا” هنا جاءت بصيغة الجمع لتشمل جميع أشكال الطاعات من عبادات ومعاملات وأخلاق وكل الأعمال من حركات وسكنات وأطوار مختلفة، وهذا يذكرنا بما جاء في الحديث الشريف عن الرسول صلى الله عليه وسلم “اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً” (رواه الشيخان)، ويمكننا أن نقول إن كلمة “أعمالًا” في الآية الكريمة تستوعب كل شعب الإيمان.

أما قوله تعالى “بِالأَخْسَرِينَ” فكما هو معروف من قواعد اللغة العربية جاءت الكلمة هنا بصيغة “اسم التفضيل” ولذلك فهي تعني “أكثر المتضررين، والذين يعيشون حالة تامة من الضياع، أو هؤلاء الذين كل أعمالهم تسوقهم إلى الخسران حتى كأنهم اتخذوا عرشًا لهم في قلب وادي الخسران”.

تقول الآية الكريمة بعد ذلك “الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا” فهؤلاء ضاعت كل أعمالهم واجتهاداتهم، واستحالت هباءً منثورًا، هذا ما تفيدُه الآية لتضيف بعد ذلك “وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا”.

والمعاني الواردة في الآيتين الكريمتين تفيد معاني مختلفة ومتفاوتة، كلٌّ حسب درجته وموضعه؛ فبالنسبة لأهل الشرك والكفر فإنّ هاتين الآيتين تتناولهما على النحو التالي: إنهم يعتقدون أنهم يعملون من أجل تحقيق الرفاهية الدنيوية ويقومون بمختلف الفاعليات والأنشطة، وكذلك وفقًا لتصوّرهم فإنهم يعملون على مساعدة الناس وتسهيل حياتهم وإعطائهم الإمكانات اللازمة لذلك، ولكنهم أثناء فعلهم ذلك يهملون أمورًا في غاية الأهمية ويغفلون عن الأساسيات الضرورية من إيمان بالله عز وجل، وتنفيذ ما أمر به الدين الإسلامي من أوامر، ونشر وترسيخ الأخلاق العالية بين الناس، واحتضان كل الناس بل كل الموجودات بالشفقة والرحمة.

فهم يغفلون عن كل هذه الأمور المهمّة وينكبّون على الأمور الدنيوية المادية ويكتفون بها، ليس هذا فحسب بل إنهم يعتقدون اعتقادًا جازمًا أنهم يقومون بأمور عظيمة ومهمّة، بينما هم في الحقيقة في ضلال وخسران كبير لعدم امتثالهم لأوامر الله ونواهيه، وعدم تمثيلهم لما وضعه الإسلام من جماليات، وهم لا يخدعون إلا أنفسهم باعتقادهم بأن ما يقومون به من أعمال هي من قبيل الأمور الجليلة، وذلك لأن كل ما يقومون به لن يجلب لهم أية فائدة أخروية.

ومن ناحية أخرى فإن هذه الآية القرآنية الجليلة تتوجه بالخطاب لأولئك المؤمنين المذنبين الذين لا يستطيعون التجرد أبدًا من الذنوب والآثام ويقضون حياتهم في تخبّط دائم، فمثل هؤلاء يكتفون بعبوديتهم لله سبحانه وتعالى بصلاة الجمعة من كل أسبوع، اعتقادًا منهم أن هذا وحده كاف لنجاتهم، بالطبع لا يمكن التقليل من شأن أي عمل يتم في سبيل الله، فمثلًا إن كان هناك إنسان على قارعة الطريق وجاء أحدهم بعربته فأقلّه إلى حيث يريد، فقد يكون هذا العمل ذو قيمة كبيرة عند الحقّ جل وعلا، فما بالنا بأداء شعيرة من شعائر الإسلام كصلاة الجمعة! لا يحق لأحد أن يستصغر قيمتها على الإطلاق، لكن إن كان الشخص يربط تقييمه للنجاة الأخروية بمعاييره غير المنضبطة، ويغض الطرف عامدًا عمّا وضعه الله سبحانه وتعالى من معايير فهو مغبون ويخدع نفسه، ولذلك فكما أن الكافر يقيم عرشًا لنفسه في قلب وادي الخسران، فمن المحتمل أن مثل هذا الشخص يقيم لنفسه عرشًا في وادي الضلالة.

وإذا عدنا للسؤال، فبالطبع هذه الآية تتوجه أيضًا بخطابها لمن نذرو قلوبهم للخدمة وغايتهم العليا هي إعلاء كلمة الله جل وعلا، فلو أنهم لم يتمسكوا بأصول الدين ولم يتخذوا القرآن الكريم والسنة النبوية المطهرة مرشدين لهم في الطريق، ونسو هدفهم ومقصدهم الأصلي، فبدون أن يشعروا سينحرفون عن الطريق ويمكن أن يعيشوا مثل هذا الخسران، فمثلًا يقوم هؤلاء بفتح بيوت ومراكز ثقافية، ومراكز للحوار، أو مدارس تعليمية أو أنهم هاجروا من ديارهم وأوطانهم وتوطنوا في بلاد جديدة من أجل تحقيق معنى الجهاد في صورته الأصلية المتمثلة في إعلاء كلمة الله، والغاية من هذا النوع من الخدمات هو ترسيخ اللبنة الأولى في سبيل شرح الحق والحقيقة للناس، وتذليل الصعاب أمام القلوب للوصول إلى الله سبحانه وتعالى، وتأمين محبة الله عند الخلق، وكنتيجة تأمين رضا الله عليهم وحبه لهم؛ فما يتم تحت اسم الخدمة من فاعليات وما يتم إنشاؤه من مؤسّسات تعد وسائل مهمّة لتحقيق هذا المعنى من الجهاد، وهكذا فالمسألة الأصلية هنا هي استخدام هذه الوسائل والوسائط الاستخدام الأمثل لتحقيق هذا المقصد.

وفي حالة تجاهلنا هذه الحقيقة ونسيانها، وشروعنا في الحديث عن أنفسنا عبر الأنشطة والمشاريع المقامة باسم الخدمة، والرغبة في نيل التقدير والثناء، والتطلع لأن يُشار إلينا بالبنان، وأن نرهن نجاحاتنا بالتقدير والتبجيل فعندها نخسر نحن أيضًا -حفظنا الله- الدنيا والعقبى، ونُهدر جميع الخدمات التي فعلناها دون أن نشعر ألبتة.

أما السبيل إلى الثبات على الاستقامة في هذا الأمر فهو: قد يستعملكم الله تعالى في أمور مهمة للغاية، وربما تحققون نجاحات أبلغ من أسلافكم، لكنه حتى إزاء نجاح كهذا يجب القول: “ربما لو كان هناك آخرون مكاننا لبلغوا بهذه الأعمال إلى ما هو أبعد، فماذا عسانا أن نفعل وهذه هي قدرتنا وطاقتنا! نسأل الله أن يعفو  عنا؛ لقيامنا بالعمل مكان أناس أكفأ وأفضل منا، وعجزَنا عن رسم البسمة على وجه الإنسانية كلها”.

ولكن إذا ما أُهمِلَت هذه الملاحظات، وطُلب في هذه الدنيا الحصول على التصفيق والتقدير مكافأة على ما أُنجز، وتم الاستسلام للكبر والغرور إزاء ما تحقق من نجاحات عندئذ تتحقق الخسارة بينما يُرجى الفوز والفلاح، ولا سيما أن الانخراط في تصرفات وحركات من قبيل استغلال المناصب والمواقع لصالح المصالح الشخصية، وإقامة دواليب المصلحة من خلالها، واستخدام رصيد المحبة والمكانة عند الله في سبيل تحقيق الثراء، والانكباب وراء الرغبة في العيش مثل الملوك باستغلال الإمكانيات المتاحة، واللهث لامتلاك السيارات الفارهة والقصور الفاخرة، وهو ما يمكن اعتباره ضلالًا وخسرانًا تامًّا، وهذه صفاتُ غير المؤمنين -حفظنا الله- ففي هذه الحالة قد يدخل المرء تحت إطار “الأخسرين أعمالًا”.

بالطريقة نفسها، ينطلق بعضهم بأفكار ونوايا جيدة مثل حماية الوحدة الروحية، وتوفير النظام والانتظام، ومضاعفة الخدمات، ويعتقدون أنهم يقومون بأعمال جيدة لتحقيق هذه الأفكار.. غير أنهم يتخبطون يمنة ويسرةً خبطَ عشواء ولا يتركون قلبًا إلا وقد آلموه وكسروه بسلوكهم الفظ الغليظ، ولا يمنحون أحدًا الفرصة للحديث عن خطئهم؛ لأنهم لا يستطيعون تحمل ذلك، وحتى وإن حسِبوا أنهم بطريقتهم هذه يفعلون خيرًا للأمة، فقد أسسوا بنيانهم على الخسران لأنهم اتصفوا بصفات الكافرين.

يا له من خسران أن تضيع هباءً كلُّ أعمال شخص يعتقد أنه يقوم بأعمال طيبة في هذا العالم، وأنه يصب ثواب هذه الأعمال الصالحة في حوض فيرسله إلى الآخرة ليحصل على ثوابه يوم القيامة، ثمّ يرحل إلى الآخرة مفلسًا من الحسنات؛ لأنه أدخل الرياء والسمعة في أعماله، وأسّس بكل هؤلاء عالمًا من المصالح في الدنيا!

والطريق إلى تجنب كل هذه الأخطار والبعد عنها هو الإخلاص في جميع الأعمال، وإذا كان الناس يثقون بكم، ويدعمونكم بإمكانياتهم، وتقومون ببعض الأنشطة منفتحين على جميع أنحاء العالم فيجب عليكم القيام بكل هذه الأعمال لوجه الله تعالى فقط، وينبغي ألا تخلطوها بأية حسابات دنيوية..

بالطبع سوف تنشئون المدارس والجامعات ومراكز التعليم والمراكز الثقافية ومراكز الحوار، ولكنكم ستستخدمونها في سبيل غايتكم المثالية فحسب، ولا شيء غير ذلك، ومن خلالها تشاركون الآخرين مشاعركم وأفكاركم، وعبر الاستفادة من هذه الوسائل واستثمارها تُفيضون إلهامات قلوبكم في صدور الآخرين، وتضمنون أن يطلع الآخرون ويتعرفوا على قيمكم الخاصة، وستأخذون في الوقت نفسه ما يمكنكم الحصول عليه من محاسن لدى الآخرين وتستفيدون منها من أجل تطوركم، هذه هي واجباتكم، لكنه وبما أن روح الأفعال هي الإخلاص والصدق، فلن تتطلعوا إلى أية منفعة مادية ولا معنوية في أثناء القيام بذلك، سوف تتصرفون باستغناء كامل وشعور تامٍّ بالتضحية والتفاني.

وزبدة القول إنه يجب على من يُكرسون أنفسهم لخدمة الإنسانية -مهما كان المجال الذي يخدمون فيه- أن يتبعوا طريق الأنبياء العظام، وألا يتشوفوا ولو حتى لقدر ضئيل من المكافأة على خدماتهم، حتى وإن افتُرض أنهم اقتلعوا الجبال من جذورها، وغيروا مدار الكرة الأرضية، ومنحوا النظام الشمسي شكلًا مختلفًا، فإن هذه الخدمات ستضيع جميعًا ولن تحقق من ورائها أية فائدة إذا كانوا يتشوفون إلى مكافآت مادية وروحية مقابلها، هذا هو أساس طريقنا، فإذا كان هناك من يميلون إلى الخروج عن هذا الإطار فعليهم مراجعة أنفسهم مرة أخرى، وإلا فقد يخسرون حيث يظنون أنهم يربحون.

 

الجَرَّة المشروخة: مساعدة المحتاجين بعيدًا عن الأنانيةُ الجماعية

Herkul | | العربية

   سؤال: من أهم ما يميز حركة الخدمة “مدّ يد العون إلى الآخرين”، فما أهم الفعاليات التي يتوجب القيام بها لتحقيق هذه الميزة وتفعيلها؟

   الجواب: الإسراع لمساعدة المحتاجين هي أبلغ دعوة لاستجلاب عناية الله عز وجل، ففي الحديث أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: “مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ[1].

وفي حديث آخر يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “خَيْرُ النَّاسِ أَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ[2].

   صنوف العون

ولقد استطاعت جمعية “هل من مغيث (Kimse Yok mu?)”[3] أن تسدّ حتى اليوم ثغرة مهمة في هذا الميدان، ولكن علينا ألا نكتفي بالفعاليات التي تقوم بها.. والواقع أنه يجب على الجميع أن يؤسس مثل هذه الجمعية الخيرية في عالمه الذاتي، وأن يهرول لمساعدة الآخرين، وإذا أخذنا بعين الاعتبار كلَّ صنوف العون وأشكاله وأنواعه سنلحظ أن فعالياته تجري في إطارٍ ضيّق؛ لأن تقديم المساعدات المادية للمحتاجين ما هو إلا نوع فقط من أنواع الإعانة، فلو أننا فكرنا في الأمر من نواحيه المادية والمعنوية والدنيوية والأخروية فسنجد أنه يتعدّى إلى نطاق أوسع كثيرًا.

ولهذا يجب ألا نقنع بمدّ يد العون إلى الذين يعانون من الأزمات المادية فقط، بل يجب إلى جانب ذلك أن نسعى إلى إعانة الذين يعيشون في خضمّ الأزمات المعنوية، ويتلوَّوْن من الضغط والضيق، ويئنّون من الأزمات النفسية، وأن نبثّ الأمل والاطمئنان والسكينة في نفوسهم، وأن ندلّهم على طريق الحياة المطمئِنّة الآمنة.

فإذا ما نظرنا إلى المسألة من هذا المنظور الواسع لألفينا كل الناس في المجتمع مكلفين بمد يد العون إلى غيرهم؛ كلًّا حسب وضعه وموقعه، فكما أن الذي آتاه الله مالًا يستطيع تقديم العون إلى المحتاجين من خلال مساعدته المادية، فكذلك الطبيب يمكنه إعانة الناس من خلال العمل على تخفيف آلامهم، وكذلك الشرعيّون يستطيعون إعانة غيرهم من خلال إسداء النصيحة لهم، وعلى الشاكلة نفسها الأخِصائيون النفسيون يمكنهم أن يكونوا مرشدين لمن يعيشون في أزمات نفسية.

أما أهمّ هؤلاء فهم الذين يعملون على التقاء القلوب بربها وفوزها بآخرتها؛ وذلك من خلال إزالة العقبات التي تحول بين العباد ورب العباد سبحانه وتعالى. أجل، يجب على الذين عشقوا الحق تبارك وتعالى ونذروا أنفسهم لإعلاء كلمته أن يمدوا يد العون إلى الذين يجهلون الطريق، وانقطعت بهم السبل، فتاهوا في منعطفات الأودية بدلًا من السير على الجادة.. وكما أن الأزمات الدنيوية تعتبر من أكثر العقبات التي تمنع القلوب من الالتقاء بالله، وتحول دون تفكيرها في الآخرة فإن الجهود والمساعي المبذولة من أجل التخلص من هذه الأزمات تدخل -بمعنى ما- ضمن الأمور التي تساعد على التقاء القلوب بالله سبحانه وتعالى، وإن قضاء حوائج الناس المادية والمعنوية هو جسر مهم ينقذ الناس من الاشتغال بالأمور البسيطة التافهة، ويقربهم من الله سبحانه وتعالى، وإن أيّ دعم لمن يعانون الفقر والضيق سيكون عاملًا مهمًّا في تيسير استجابتهم للدعوة في سبيل الله.

والواقعُ أن تقديم الدعم المادي والمعنوي هو مسلك الأنبياء العظام عليهم الصلاة والسلام، فلو ألقينا نظرة على حياته السنية صلوات ربي وسلامه عليه لوجدنا أمثلة كثيرة على ذلك؛ فقد ظل صلى الله عليه وسلم طوال حياته يسعى إلى مساعدة الناس ورعاية المحتاجين على الدوام بصفته موظّفًا عزيزًا كريمًا من قِبل الله تعالى، حتى إنه لم يكن يردّ سائلًا ألبتة، إن كان معه أعطاه، وإلا وعده بالإعطاء، وفي الوقت ذاته لم يقصِّر في أداء كلِّ ما يلزم لإزالة العراقيل بين القلوب وربها، وإعانة القلوب على الوصول إلى الله والالتقاء به سبحانه وتعالى، حتى إنه في خطبة الوداع وقف صلوات ربي وسلامه عليه أمام الحشود الهائلة فأشهَدَهم وسألهم قائلًا: “هَلْ بَلَّغْتُ؟” ثَلَاثَ مَرَّاتٍ، فردّ الجميع في نفس واحد وكأنهم جوقة موسيقية: “نَعَمْ”، فقال عليه الصلاة والسلام: “اللَّهُمَّ اشْهَدْ“.

ولعلنا نفهم هذا السؤال النبوي الذي ينطلق من الشعور الكبير بالمسؤولية عند تفسيره على النحو التالي:

إن رسول الله صلى الله عليه وسلم كأنه يقول لهم: “هل أديتُ مهمّة الرسالة بحق؟ هل أنا أبلغتُ دعوة الله بحق؟ هل ساندتكم بحق؟ هل دللتُكم على الحق بكل وضوح؟”، وهكذا فإن كلَّ إنسانٍ حسب موقعه ومستواه مكلّف بحمل مثل هذا الشعور بالمسؤولية، وبمحاسبة نفسه، وهل يا تُرى أدَّى حق الموقع الذي هو فيه أم لا؟ فمثلًا عليه إن كان واعظًا أن يسأل الناس بعد مرور عشر سنين أو عشرين سنة عن أفكارهم ومشاعرهم، قائلًا لهم: هل أديتُ وظيفتي نحوكم؟ أتشهدون على ذلك؟ لأن مثل هذا التصرف له أهمية بالغة من أجل الخلاص من براثن المسؤولية؛ فيجب على الإنسان ألا يدع مثل هذه الشهادة إلى ما بعد وفاته، بل ينبغي له وهو ما زال حيًّا يرزق أن يحاسب نفسه، ويعاني من التفكير وسؤال النفس هل أدى وظيفته بحق أم لا، وأن يكشف عن هذه المشاعر للرأي العام، وأن يُشهدهم على ما فعل، وينطلق بشهادتهم إلى الحق سبحانه وتعالى.

أجل، إن مدّ يدِ العون إلى الناس حسبَ حاجتهم وعدم ردّ الأيدي التي تمتد طلبًا للمساعدة؛ هو مطلبٌ إنساني وخُلقٌ إيماني، وكما يمكن أداؤه بالجهود الفردية يمكن كذلك القيام به عن طريق بعض الجمعيات كجمعية: “هل من مغيث؟”، فمن خلالها وأمثالها يمكننا مساعدة الفقراء والمحتاجين، والركض لإغاثة الملهوفين، والأخذ بيدِ مَن تقطّعت بهم السبل؛ فإن فعلنا ذلك تفضل الله تعالى علينا -وهو سند من لا سند له- بعونه وإعانته في أكثر أوقاتنا احتياجًا، ولقد ظلّ متطوّعو الخدمةِ يقومون حتى الآن بمثل هذه الفعاليات، وسيستمرون على ذلك بعون الله وإذنه فيما بعد.

   تجنّب الأنانية الجماعية

أُريد أن أتوقّف ههنا مع موضوع مهمٍّ من وجهة نظري، إن مثل هذه الأعمال الخيرية وتقديم المساعدات يجب ألا يُبتغى من ورائها سوى إعانة المحتاجين وبالتالي الفوز برضا الله سبحانه وتعالى، ويجب التجرد من أي أفكار أخرى تخرج عن هذا الإطار، وعدم استخدام تلك الأعمال الخيرية كوسيلة لنيل الشهرة أو الوصول لمنفعة دنيوية ألبتة.

فهل يا ترى استطعنا أن نصل إلى تلك الدرجة من الإخلاص ونحن ننجز تلك الأعمال؟ أم أننا ضحينا بتلك الأعمال الميمونة من أجل نيل الشهرة أو الشرف؟ إنني لا أريد أن أسيء الظن بأحد، ولكن ينبغي لنا ألا نغض الطرف عن ذلك التقصير الذي نرتكبه أحيانًا، فمع الأسف قد تُنسب بعض الأعمال الجميلة الخادمة للإنسانية إلى الأنانية الجماعية، فحينها تتسبب هذه الأنانية الجماعية في إظهار الحقد والكره لدى الذين لا يحبون الدين، وفي نفس الوقت تثير مشاعر الغبطة والحسد لدى بعض المسلمين المبتدئين الذين لم يصلوا بعد إلى درجة الإيمان الحقيقي.

ونتساءل هل يا ترى يمكن القيام بهذه الخدمات دون نسبتها إلى فلان أو علّان؟ لو اعتقدنا أنه يمكن تنفيذها بدون نسبتها لأحد ولم نفعل، إذًا فقد ارتكبنا خطأً منهجيًّا، وهذا الخطأُ قد أوقعَ الذين يُضمرون العداوة لنا في فخ ممارسة العدوان علينا، وأوقع أهلَ الإيمان بفخّ الحسد، وعلى ذلك يظهر في مواجهتنا أناسٌ لا يستسيغون وجودَنا، تراكمت في نفوسهم مشاعرُ الحقد والكره؛ حتى صار كلُّ ما يشغلهم في قيامهم وقعودهم هو القضاء على تلك الخدمات المنتشرة في ربوع الأرض شرقًا وغربًا.

يا ليتنا كنا مسمّى بلا اسم، ويا ليتنا قمنا بأضعاف تلك الأعمال ولكن بلا عنوان وبلا اسم، إننا لو نظرنا إلى عصور الإسلام الأولى لوجدنا كثيرًا من الأمور تم إنجازها وأداؤها وكانت عبارة عن مسمى بلا اسم، فرغم أن المسلمين في ذلك العصر وصلوا إلى قمة الزهد والتقوى والورع والإخلاص إلا أننا لم نرَ لا منظّمات ولا مؤسّسات ولا طرق ولا حركات، وإلى القرن الثالث الهجري لم يكن هناك لا طريقة نقشبندية ولا طريقة قادرية ولا رفاعية، ففي تلك القرون الثلاثة الأولى كان المسلمون لا يحيدون عن أوامر الله قيد أنملة، وكانوا يحيون حياة القلب والروح بكل أعماقها ودقائقها؛ دون أن يعرفوا معنى الصوفي أو يدرسوا التصوف أو أن يكون لديهم علم بالطرق أو يدخلوا التكايا والزوايا .

وهذا لا يعني أنني أتهم هؤلاء الذوات الذين أنشؤوا تلك الطرق وأقول بأنهم مبتدِعة.. بالعكس، فكل واحد من هؤلاء اتخذ طريقًا ومسلكًا منشؤه خصوصيات الرسول صلى الله عليه وسلم أو خصوصيات الخلفاء الراشدين، ولقد أخذ هؤلاء الظروف التي عايشوها بعين الاعتبار فمنهم من جعل الخلوتية مشربه، ومنهم من جعل الجلوتية مرتكزه.. ومنهم من أصبح ذكره جهريًّا ومنهم من أصبح ذكره خفيًّا.

ولقد ظل هذا المسمى الذي كان موجودًا دون اسم حتى العصر الثالث الهجري، ثم وضعت الأسماء رويدًا رويدًا فظهرت بعض الأنانيات الجماعية دون شعور، وبدأ ينتشر في المجتمع ما يسمى بالانتماء لفلان وفلان.. ورغم أن المؤسسين الأوائل بريئون من ذلك -فهم كالتاج فوق رؤوسنا- إلا أن الخلف تسربت إلى نفوسهم نسبةُ ما يقومون به إلى الأنانية الجماعية، ونشأ عن ذلك أيضًا ظهور الانقسام داخل المجتمع، حيث بدأ الجميع يتحدث بصيغة “نحن” و”أعمالنا”، وأصبح تقييم الناس على أساس هل هذا الشخص ينتسب إلى حزبنا أو منهجنا أو طريقتنا أم لا؟ ولا ريب أن هذا الانحياز قد صاحبه شيء من الظلم والجور.

فبما أنكم لم تصلوا إلى المستوى الذي وصل إليه عبد القادر الجيلاني، ومولانا خالد البغدادي، وشاه نقشبند… في الزهد والورع، فإنه لَـخَطر العظيم أن تعتمدوا في أفعالكم على انتسابكم لهذا أو ذاك، بل إن الفرد لو لم يأخذ حذره وينتبه فإن الأمر يكون بمثابة السم الزعاف، وهؤلاء الذوات الكبار حتى وإن لم يرتكبوا مثل تلك الأخطاء فإن اتخاذ النسبة والانتماء إليهم أساسًا للقيام ببعض الأعمال يوقع عوام الناس من أمثالنا في ورطات خطيرة، وطريق السلامة من تلك المهالك هو معاملة جميع المنتسبين للطرق المختلفة وللمشارب المتباينة بمعيار واحد، واحتضان الجميع وإظهار المحبة لهم، وتقدير كل عمل جيد يقومون به.

ولكنني أرى في نفس الوقت أن أسلم طريق وآمنه هو أن نكون مسمى بلا اسم، ليتنا اتخذنا هذا المعيار فيما قدمنا من خدمات! ربما حينها ما كان الناس ليتوقفوا عند نسبتها إلى هذا أو ذاك وكانوا سيُقبلون على الأعمال الخدمية هذه ولا يبتعدون عنها، وفي الأساس فإن هذا المنهج هو الذي يتناسب مع حقيقة الأمر؛ لأن كل الخدمات الجيدة التي قدمت لا يمكن نسبتها إلى فلان ولا إلى علان؛ فالمخطِّطُ لها وفاعلُها وخالقُها على الحقيقة هو الله سبحانه وتعالى، وقد استخدم الله سبحانه وتعالى بعض الناس على وجه خاص لإنجاز هذه الخطة القدرية ولذلك لا يحق لأحد أن ينسب تلك الخدمات الجميلة لنفسه.

ويا تُرى هل اشتغلنا بموضوع الاسم كثيرًا؟ ولم نتجاوزه ونضعه خلف ظهورنا؟! إن الخالق جل جلاله يقول في سورة الكهف: ﴿إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا﴾ (سورة الْكَهْفِ: 18/20)، ألم ننتبه إلى النقطة التي تشير إليها هذه الآية! هل اشتغلنا بالاسم كثيرًا حتى أَثَرْنا حِقد الأعداء وحسَدَ الأصدقاء؟ إن مثل هذه الموضوعات يجب علينا أن نطيل الوقوف عندها والمناقشة والبحث.

والخلاصة، فكل خدمة تبتغي وجه الله سبحانه وتعالى وإقامة صرح الروح المبتغى، يجب أن تبتعد كلَّ البعد عمّا يمنع إتمامها، أما إذا اعتمدنا في هذه الأمور على الأنانية الجماعية وتضرّرت الخدمة، فيجب أن يكون موقفُنا نحن كمؤمنين على النحو التالي: إذا كانت أرواحُنا وأموالُنا -وليست الأنانية الجماعية فحسب- تعوق دون سير الخدمات فليسلبها الله منا كلها ولْتَبقَ الخدمة، والحقيقة أن رأيي أنا الفقير كان هكذا على الدوام، ودائمًا كنت أرفع أكف الضراعة إلى الله سبحانه وتعالى داعيًا “اللهم إن كان وجودي يضرّ بالخدمة فاقبضني إليك”.

ولأن المهم هو استدامة الفاعليات الخادمة للدين وللأمة ولكل الإنسانية فعندما نؤدي ما علينا ونرسل أطياف الإيمان إلى القلوب، وننشر نسمات المحبة والتسامح بين الناس، فلا حاجة لأن نُعرف ولا لأن يُحتفى بنا ولا لأن يُصفق لنا الناس، وإلا حينها سنكون أضعنا رضا الله من أجل تصفيق الناس، وهذا نوع من أنواع الشرك.. وطريقُ الانعتاق من هذا الشرك هو أن نقوم بما علينا من خدمات دون إثارة أية جلَبة، وأن نتجنب الأبّهة والعظَمة، ونسيرَ في طريقنا إلى الله بهدوء.. هذا هو طريقُنا ومسلكُنا.

 ولكن لا أستطيع الجزم بأننا حافظْنا على تلك الآداب والأركان، ربما أحيانًا أضَعْنا أعمالَنا بسبب جهلِنا وسذاجتِنا.

   التحرر من الشكل والنزول إلى الجوهر والروح

من المؤسف أن الأسماء في العديد من القضايا الدينية تقدّمت على المسمّيات كثيرًا في يومنا هذا، وأصبح كلُّ شيء يجري على الأسماء، وعندما يكون الأمرُ كذلك يتعذّر التغلّب على هذه النوعية من الأشكال والقوالب، ويتعذّر كذلك إدراك الجوهر والروح.

وكمثال على ذلك فالصلاة والصيام والزكاةُ يؤديها الجميع ولا يستهينُ بها أحد، بيد أنه إن تعذر التغلب على الشكلية في أدائها، وإدراكُ المعنى الذي تحمله، والإحساسُ بتعمق شعور العبادة في الوجدان، أي إنه حين يتعذر إدراك أنَّ كل واحدة منها بمثابة جسر يُوصّل إلى الحقيقة؛ يستحيل الانتقال من الاسم إلى المسمى، والارتقاءُ من الإسلام النظري إلى الإسلام القلبي والروحي، ويصعبُ السير قُدمًا إلى المنتهى؛ لا سيما أن الأسرار مثل السر والخفي والأخفى لا يمكن الإحساس بها قط، ذلك أن هذه العبادات وأمثالَها بمثابة قوالب وأظرفٍ وأردية للجوهر، والأساس هو السعي من أجل الوصول إلى ذلك الجوهر من خلال تلك القوالب، ومحاولة الإحساس به وتمثيله.

أجل، الأساس هو العمل على تطبيق الإسلام بمفهومه الحقيقي، والإخلاص التام، والقدرة على تشكيل النموذج والقدوة للآخرين في هذا، فإن كان القلب يلهج دائمًا بـ”الرضا” وينبض به، ويتحرى مراد الله تعالى في كل شيء فهذا يعني أنه يعيش إسلامًا حقيقيًّا، والأساس أن الحركة المنتظمة حول أشخاص معيّنين وكذلك ما تريد المؤسسات فعله هو عبارة عن هذا الأمر، والهدف الرئيس المُراد الوصول إليه خلف هذه الأسماء الظاهرة على الساحة هو تطبيق الإسلام بحذافيره وبحساسية بالغة، وتمثيله بالطريقة التي مثَّله بها سادتنا أبو بكر وعمر وعثمان وعليّ رضي الله عنهم أجمعين، ذلك أنه عند النظر إلى العديد من الأشخاص الذين كانوا يصلون مائة ركعة كل ليلة في العهد الأول، ويصومون صوم داود، ويختمون القرآن مرةً كل أسبوع، بل كل ثلاثة أيام؛ يمكننا القول إنهم أدَّوا وظيفة هذه المؤسسات تمام الأداء.

لكن الاسم بدأ يتقدم على المسمى مع مرور الزمن، وراح المسمى ضحية للاسم، والروحُ للجسد، والمعنى للقالب.. وكلما أُمعِن في الاسم تمادى الناس أكثر فأكثر بالأنانية الجماعية، وبدؤوا يفاخرون ببعض انتماءاتهم، وبعد أن التزموا طرقًا مختلفةً لصالح تطبيق الدين وتمثيله، بدؤوا يحوِّلون كل واحدٍ من تلك الطرق إلى مذهب يربطون كل شيء به، ويعتبرون ما يجب القيام به لصالح الدين عبارة عن هذه الأمور فحسب.. عندئذ أصبحت هناك حالة من العمى والصمم وقسوة القلب تجاه الجوهر والمعنى، وحين تم تقييم القضايا وتناولها من منظور الأنانية الجماعية شُرِعَ في القول بتقييمات ضيقة ومتعصبة إلى حد كبير من قبيل “من يلتحق بنا ويفكّر مثلنا ينجُ، ومن لا يتبع سبيلنا لا يُفلح”، وراح الدين وقيَمُه الحقيقيّة يتعرّضان للغدر ويُستهان بهما.

من ناحية أخرى فإنَّ التحرك التزامًا بالأنانية الجماعية يتسبب في نسبة بعض النجاحات والإنجازات إلى فلان وعلان، وبالتالي إلى نسيان الله تعالى، وبينما الأصل هو التقرب إليه تعالى خطوة في كل شيء مرئي ومسموع ومتذوق، والقدرة على رؤية يد قدرته خلف كل حادثة، والقدرة على قول “هو” دائمًا عبر إفناء الذات؛ فإن من يتحركون وقد سيطرت عليهم الأنانية الجماعية لن يستطيعوا قول هذا، وسيشرعون في الابتعاد عن جوهر الأمر.

إن أخطر أحوال الابتعاد هو عدم الفطنة إلى ذلك الابتعاد؛ لأن الإنسان إذا أدركَ ابتعاده فإنه يفكّر في تلافيه بطريقة ما، ويتوجه إلى الله بالتوبة والاستغفار من جديد، إلا أنه من الصعب أن يتراجع عما ارتكبه من خطإٍ ما لم يكن يدرك ذلك الخطأ، ولا سيما إذا كان يرى الصدق والصواب لدى المجموعة المرتبطِ بها فقط، ولا يستطيع أن يرى مثل هذا الصدق والصواب عند سواها، وكان يعزو الأشياء التي يفعلها في كل المجالات -إدارية ودينية وغيرها- إلى نسبته وارتباطه بالمجموعة وإلى فلان وعلان فيها؛ فهذا يعني أنه ينحدر إلى الهاوية دون أن يدرك على الإطلاق، وبعبارة أخرى: رغم أن الطرق المؤدية إلى الله تعالى كثيرة بعدد أنفاس المخلوقات؛ فإن رؤيةَ إنسانٍ الطريقَ الذي سلكه فحسب من تلك الطرق، وعدمَ اعترافه بشيء صحيحٍ خلافه، واعتبارَه كلَّ الطرق الأخرى باطلةً -حفظنا الله- قد يتسبب في هلاكه.

وسبيلُ البعد عن خطر كهذا يتمثل بالدرجة الأولى في تجديد الإيمان باستمرار، وتقوية الصلة بالله، وتقديم رضاه تعالى على كل شيء، إلى جانب هذا أيضًا يجب على الإنسان ألا يتعلق بالخدمات التي اضطلع بها بنفسه وألا يعول عليها، وعليه أن يشجع الخدمات التي ينجزها الآخرون، وألا يتجاهل أنشطة من يخدمون بطرق مختلفة في شتى بقاع الدنيا، بالعكس يجب عليه أن يبحث عن سبل للعمل سويًّا معهم، والمضي قدمًا إلى الأهداف المشتركة.

ثانيًا، إن من يمدحون الأنشطة والمشاريع النافعة للإنسانية والتي تعدها بمستقبلٍ زاهر، ويثنون عليها ويروجون لها؛ يجب ألا يكونوا هم القائمين بها، فإن كان في هذه الأعمال جانب يستحق أن يُعظم ويُفخّم فيجب أن يقوم بذلك الآخرون؛ وعلى الآخرين ألا يمدحوه إلا إن كان يستحق المدح والثناء، والأكثر من ذلك أيضًا أنه يجب أن تُردَّ كل هذه المحاسن وتُعزى إلى الصاحب الحقيقي جل جلاله لكل أنواع الحسن والجمال ، وإن كانت ثمة أشياء تُعزى إلى بعض الناس -بمقتضى السنن الفطرية- فيجب أن يُقال من الأعماق وبشكل صادق تمامًا “ليس لنا تدخل في الأمر، لو لم يهيئ الآخرون الأرضية لذلك، ولم تُهَيَّأ الأذهان في هذا الشأن؛ لما استطعنا نحن أن ننجح في هذه الأمور”، وهذا تصرُّفٌ ضروري إحقاقًا للحق، واحترامًا لله، وتجنبًا لإثارة مشاعر الحقد والحسد لدى الناس، وإلا فإن الإخلاص يكون قد تعرض للخدش من جانب، وأُخِلَّ بأمن الطريق من جانب أخر.

   الفيروسات القاتلة للإنسان

إن من عجزوا عن التمسك بحبل وثيق وعن الحصول على قوامهم المعنوي خاصةً قد يتطايرون يمنة ويسرة ويهلكون مثل أوراق الشجر التي حل عليها الخريف، فهناك أنواع شتى من الفتن تؤدي بِقَدَمِ الإنسان أن تزل، فمثلًا إن كانت القوة الواجب استخدامها في تقويم الظالمين، وتخفيف آلام المظلومين، ومد يد العون إلى المحتاجين وإعانة الحق وإنهاضه تُستخدم في سحق الآخرين، وتُسخّر لصالح المنافع الشخصية، فتُعمي الإنسان عن الحق والحقيقة، فإن قوَّةً كهذه تُعتبر بالنسبة للإنسان فيروسَ بلاءٍ من الله تعالى.

وبالشكل نفسه فإن الشهرة والسُّمعة والصيت الذي يمكن استخدامه كرصيد لدى الناس لإبلاغهم بالحق والحقيقة وإرشادهم إلى الطريق الحق إن كانت تستخدم كوسيلة لإرضاء مجموعة من الأهواء والرغبات الشخصية وتجعل الإنسان يتشوف إلى تقدير الآخرين وإجلالهم له فهي مصيبة أخرى بالنسبة للإنسان. ويصف الأستاذ بديع الزمان شهرة كهذه بمقولة “عسل مسموم”، ذلك أننا نشاهد بكل أسى وحزن كثيرين من المشتاقين للشهرة والمبتلين بها في يومنا الحاضر يتسمّمون ويهلكون أمام أعيننا.

الشهوةُ الجنسية سيفٌ ذو حدين، تمامًا كالقوة والشهرة، يمكن أن تكون نعمة بالنسبة للإنسان ويمكن أن تكون فيروسًا قاتلًا أيضًا، فإن استُخدمت في إطار الدائرة المشروعة من أجل استمرار النسل كانت نعمةً عظيمة، ولكن إنْ دخَل الإنسانُ في البوهيمية غير مكتفٍ بالمتع واللذائذ التي في إطار الدائرة المشروعة، وانحرف إلى مختلَف طرق الإشباع في الدائرة غير المشروعة كانت الشهوةُ بلاءً بالنسبة له، ولقد هلك كثيرون في زماننا بسبب فيروس الشهوة، كما أن البعض استفاد من نقطة الضعف هذه فاستغلّها لدى الآخرين وأسَرَهم ورهنَهم من خلالها، ثم استخدمهم في الاتجاه الذي أراده.

كذلك الثروة المُكتسبة من طريق مشروع، والمستخدمة في سبيل إعلاء الإسلام الدين المبين، ومساعدة المحتاجين في المجتمع تعتبر نعمة عظيمة بالنسبة للإنسان، بينما الثروة المُكتسبة من طرق غير مشروعة والتي تجعل الإنسان وقحًا ترِفًا فهي بلاء.. وعند النظر إلى أحوال المساكين الذين يستغلون المناقصات وجميع إمكانيات الدولة لحسابهم الشخصي، ويسيطرون على ثروات عظيمة في فترة قصيرة بينما هم جاؤوا من أماكن فقيرة عشوائية، ويستخدمون ثرواتهم تلك في إشباع رغباتهم التي لا تنتهي نفهم بصورة أفضل كيف أن الثروة تحولت إلى مصيبة، وكما أن الثروة كانت وسيلة لارتقاء أشخاص عظام مثل سيدنا عثمان رضي الله عنه ارتقاء مباشرًا إلى الله تعالى فقد تكون سببًا لأن يغرق آخرون في أعماق الأرض مثلما حدث مع قارون.

وهكذا فإن “الأنانية الجماعية” أيضًا قد تكون فيروس بلاءٍ، والحقيقةُ أنّ أناسًا يحملون شعورًا وفكرًا مختلفًا وبنفس الوقت يستطيعون أن يُشكِّلوا وحدة واحدةً عبر الالتفاف حول غاية وفكرة مثالية مشتركة ثم يستثمروا تلك الطاقة في الخير والبر لَيُعد نعمة كبرى بالنسبة لهم.. لكن إن كانت الأنانية الشخصية تكتسب مزيدًا من القوة عبر الأنانية الجماعية كما أشار الأستاذ بديع الزمان فإن المجموعة -التي يُفتَرَضُ أن تُشبه في الأساس نقوشًا مختلفةً في شريط زينة- تتحول إلى وسيلة للفرقة والصراع من خلال تهويل الفروق الدقيقة الفرعية بين الطرق والحركات، وحين يقع الناس في صراع من أجل الاستحواذ على المكان بدافع الحقد والحسد تصبح الأنانيّة الجماعية مرضًا اجتماعيًّا.

لقد تسلطت هذه النوعية من الاختلافات والفروق على شعوب ودول شتى منذ القديم، بل إنها دكت حتى أعظم الإمبراطوريات وخسفت بها الأرض.. يجب الانتباه إلى أن كل واحدة من هؤلاء كافية لإغراق الإنسان، ولا بد من مكافحة هذه الفيروسات والميكروبات، والسعي إلى تحويل وجهها إلى الخير والبر، فإن استطعنا النجاح في هذا كانت له نتائج خيرة ونافعة للغاية، وفي حال حدث العكس تسبَّبَت في هلاك الأفراد والمجتمعات على حد سواء.

***

[1] صحيح مسلم، الذكر، 38؛ سنن أبي داود، الأدب، 68.

[2] الطبراني: المعجم الأوسط، 6/58.

[3] جمعية “هل مِنْ مُغِيث؟ (Kimse Yok mu?)”: هي إحدى جمعيات العمل المدني العالمية المؤسسة في (03 يناير 2002م)، وكان يعمل معها عشرات الآلاف من المتطوعين، وهي كانت تقدم المساعدات الإنسانية في كل أنحاء العالم دون أدنى تمييز بسبب الدين واللغة والعرق والنوع، وكانت تمدّ يد المساعدة في محافظات تركيا كلها عبر 40 فرعًا لها، وفي 110 دول بالعالم، وهي عضو استشاري بالمجلس الاقتصادي والاجتماعي للأمم المتحدة (ECOSOC)، وقد فازت الجمعية في 10 يوليو بـ”جائزة البرلمان التركي لأفضل الخدمات المقدمة”، ومنذ عام 2010م وحتى اليوم وهي تعمل بالتعاون مع المفوضية العليا للأمم المتحدة لشؤون اللاجئين (UNHCR) من أجل توفير احتياجات اللاجئين في تركيا في مجالات مثل الصحة والتعليم والغذاء؛ وتأتي فلسطين وغزة على رأس المساعدات التي تقوم بها الجمعية خارج تركيا، ومنذ (2006م) وحتى الآن تزداد تدريجيًّا فعاليات المساعدات والمعونات التي تقدمها الجمعية في المنطقة، وقد اكتسبت صفة “الجمعية العاملة للصالح العامّ” بقرار مجلس الوزراء التركي الصادر في 19 يناير (2006م)، كما حصلت بقرار مجلس الوزراء التركي الصادر في 6 فبراير (2007م) على صلاحية “جمع التبرعات دون تصريح”، إلا أن هذه الصلاحية أُلغيت من التنفيذ بقرار مجلس الوزراء الصادر في 2014/09/22؛ فقامت الجمعية برفع دعوى قضائية ضد هذا القرار الأخير لدى محكمة مجلس شورى الدولة في 2 أكتوبر (2014م) تطالب فيها بوقف القرار من التنفيذ، وكانت لا تزال الإجراءات القانونية مستمرة ولكن أغلقتْ من قبل الحكومة في تاريخ 23 يوليو/تموز (2016م).

Kırık Testi: UHREVÎ HÜSRANA DÜŞMEMENİN VE ALDANMAMANIN YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kehf Sûresi’nde, De ki: Size işledikleri ameller bakımından ahirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildirelim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında ortaya koydukları bütün sa’y u gayretleri hep boşa gidecektir. Hâlbuki kendilerinin güzel işler yaptıklarını zannederler.(Kehf Sûresi, 18/103-104) buyruluyor. Burada sâlih bir dairede bulunuyor görünmemize rağmen, ahirette kaybedenlerden olmamak için dinî hayatımızda ve Allah yolunda yaptığımız hizmetlerde nelere dikkat etmeliyiz?

   Cevap: Öncelikle kısaca soruda zikredilen âyet-i kerimenin üzerinde duralım. İlk olarak âyet, “de, söyle” manasına gelen قُلْ lafzıyla başlıyor. Bu daha sonra kendilerine hitapta bulunulacak kimselerin uzak bir mesafede durduklarına işaret etmektedir. Yani bu lafız, herhangi bir yüceltme ve takdir ifadesi olmadığı gibi, bilakis muhatapların durmaları gerekli olan nokta ile durdukları yer arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu ihsas ettiriyor.

Âyet-i kerimenin devamında هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا “Size işledikleri ameller bakımından ahirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildirelim mi?” buyruluyor. Burada geçen أَعْمَالًا kelimesi çoğul olduğu için ibadet ü tâatten muamelata, oradan ahlâka kadar bütün amelleri, tavır ve davranışları içine alır. Belki burada Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade ettiği, اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً “İman yetmiş küsur şubedir.” (Buhârî, îmân 3; Müslim, îmân 57) hadisi hatırlanabilir. İşte bu ifade, hadiste işaret edilen bütün şubeleri içine alır.

Âyette geçen بِالْأَخْسَرِينَ lafzının kalıbı ise, bilindiği üzere Arapça’da “ism-i tafdîl” sigası olarak isimlendirilir. Dolayısıyla bu, “en çok zarar eden, tam anlamıyla ziyanda olan, bütün işlerini zarar içinde götüren veya zararın göbeğine otağını kuran kimseler” demektir.

Âyet-i kerime, الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ifadesiyle, işte bu kişilerin dünya hayatındaki bütün emeklerinin, yapmış oldukları her türlü iş ve amelin boşa gittiğini, bunların kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını anlatıyor. Bununla birlikte, وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا onlar, kendilerinin güzel işler yaptıkları zannediyorlar.

 Bu iki âyet-i kerimede zikredilen hususlar, seviyesine göre herkes için farklı bir mânâ ifade eder. Mesela küfür ve şirk ehli için bu âyetlerin ifade ettiği anlam şudur: Onlar, dünya hayatının refahı adına güzel faaliyetlerde bulunduklarını zannederler. Kendilerine göre insanların eksiklerini giderdiklerini, onlara daha güzel yaşama imkânları hazırladıklarını düşünürler. Fakat bunu yaparken Allah’a iman etme, İslâm’ın emrettiği ibadetleri yerine getirme, insanlar arasında güzel ahlâkı hâkim kılma, her yerde yaratılışın esasını teşkil eden sevginin bayraktarlığını yapma, bütün insanlığı ve hatta bütün bir varlığı şefkatle kucaklama gibi en önemli ve en hayatî hususları ihmal ederler.

Bütün bunları görmezden gelerek sadece dünyevî ve maddî bir kısım meselelerle meşgul ve bunlarla müteselli olurlar. Hatta yapmış oldukları işlerin çok önemli olduğunu zannederler. Ne var ki onlar, Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi olmayıp İslâm’ın vaz etmiş olduğu güzellikleri temsil etmediklerinden büyük bir yanılgı ve kayıp içindedirler. Yaptıkları işlerin önemli olduğuna dair mülâhazalarıyla sadece kendilerini aldatmış olurlar. Çünkü onların ortaya koymuş oldukları bu işlerin, ahirette kendilerine hiçbir faydası dokunmayacaktır.

Öte yandan bu âyet, mesâvîden bir türlü sıyrılamayan ve hayatlarını hep bata çıka yaşayan günahkâr mü’minlere de bakar. Mesela onlar Allah’a kulluk adına sadece haftalık kıldıkları Cuma namazıyla yetinebilir ve bununla kurtulacaklarını zannedebilirler. Allah yolunda yapılan hiçbir ameli küçük göremeyiz. Bazen bir insanın yolda kalmış birisini arabasına alıp bir yere bırakması bile Allah katında çok hora geçen bir amel olabilir. Hele bu amel, dinin çok önemli şeâirinden biri olan Cuma namazını eda etmekse, kimsenin onu küçük görmeye hakkı yoktur. Fakat bir kişi uhrevî kurtuluşunu kendi çarpık kriterlerine bağlıyor ve Allah’ın ölçülerini göz ardı ediyorsa, aldanıyor demektir. Dolayısıyla kâfirler hüsranın göbeğine otağını kurdukları gibi böyle bir kişinin de dalâletin göbeğine otağını kurma ihtimali vardır.

Soruda dile getirildiği üzere elbette bu âyetin i’lâ-i kelimetullahı kendilerine mefkûre edinmiş Hizmet gönüllülerine bakan yönü de vardır. Eğer onlar usûlüddine bağlı kalmaz, Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğinde yol almaz ve asıl maksatlarını unuturlarsa, hiç farkına varmadan istikametten ayrılıp böyle bir hüsran yaşayabilirler. Mesela bu insanlar; evler, kültür lokalleri, diyalog merkezleri veya okullar açarak ya da hicretle vatanlarını terk edip yeni diyarlara açılarak i’lâ-i kelimetullah adına yapılması gereken mücâhedenin mebdeini yerine getirmiş olabilirler. Yapılan bu tür hizmetler, insanlığa hak ve hakikati anlatma, kalblerin Allah’la buluşması adına aradaki engelleri bertaraf etme, Allah’ı sevdirme ve insanların Allah tarafından sevilmesini sağlama istikametindeki gayretlerin başlangıcını oluşturur. Hizmet adına yapılan faaliyetler ve inşa edilen müesseseler böyle bir mücâhedenin yapılabilmesi adına önemli birer vesiledir. Asıl olan, bu vesilelerin çok iyi değerlendirilerek, onlar vasıtasıyla maksadın gerçekleştirilebilmesidir.

Eğer bu gerçeği unutur veya göz ardı eder, hizmet adına yapılan faaliyet ve projelerle kendimizi ifade etmeye başlar, alkışlanma arzusuna kapılır, müşârun bi’l-benân olma (parmakla gösterilme) mülâhazasına girer, başarılarımızı takdir ve tebcile bağlarsak, işte o zaman biz de -Allah muhafaza- hiç farkına varmadan dünya-ukbâ hasareti yaşar ve yaptığımız bütün hizmetleri heba edebiliriz.

Bu konuda istikameti kaybetmemenin yolu şudur: Allah, sizi çok önemli işlerde istihdam edebilir. Seleflerinizin ideallerinin ötesinde başarılara imza atmış olabilirsiniz. İşte böyle bir başarı karşısında bile denilmesi gereken: “İhtimal ki bizim yerimizde başkaları olsaydı, bu işleri çok daha ötelere götürmüş olurlardı. Ne yapalım, bizim güç ve takatimiz bu kadarmış. İyi insanların yerini işgal ettiğimizden, onlara gölge ettiğimizden ve topyekûn bütün bir insanlığın yüzünü güldüremediğimizden ötürü Allah bizi affetsin.”

Eğer bu mülâhazalar bırakılıp bunun yerine, elde edilen başarılar karşısında gurur ve kibre girilir ve yapılanların mükâfatı alkış ve takdir olarak dünyada talep edilirse işte o zaman kazanma kuşağında kayıp yaşanır. Ve hele tamamen dalâlet ve hüsran sayabileceğimiz ve küfre/fıska ait birer sıfat olduğundan hiç şüphe etmediğimiz; elde edilen makamların şahsî menfaatler adına istismar edilmesi, onlarla çıkar çarklarının kurulması, Allah yolunda kazanılan itibar kredisinin zenginlik yolunda kullanılması, elde edilen imkânlarla krallar gibi yaşama arzusuna düşülmesi, lüks arabaların ve villaların peşinden gidilmesi gibi tavır ve davranışlara girilirse, bu takdirde -Allah muhafaza- yukarıdaki âyet-i kerimenin zemmettiği gürûha dâhil olunabilir, güzel işler yapıldığı zannedilirken, uhrevî hüsran yaşanabilir.

Aynı şekilde bazıları da vahdet-i ruhiyeyi koruma, nizam ve intizamı sağlama, yapılan hizmetleri ikiye katlama gibi güzel düşüncelerle yola çıkar ve bu düşüncelerini gerçekleştirme adına güzel işler yaptıklarını düşünürler. Fakat onlar da kaba tavırlarıyla sağı solu kırıp geçirir ve yıkılmadık gönül bırakmazlar. Kimseye hatasını söyleme fırsatı vermezler. Çünkü buna tahammül edemezler. Bu açıdan onlar kendilerince millete iyilik yaptıklarını zannetseler de, küfür/fısk sıfatlarıyla muttasıf olduklarından otağlarını hüsran üzerine kurmuş kimselerdir.

Bu dünyada iyi işler yaptığını zanneden, bu güzel işlerin sevaplarını bir havuza akıttığını ve ahirete gönderdiğini düşünen ve ahirette de güzel mükâfatlar elde edeceğini uman bir kişinin, amellerinin içine riya ve süm’a karıştırdığı, kendi çıkarlarını işin içine soktuğu ve bunlarla bir çıkarlar dünyası kurduğu için bütün amellerinin boşa gitmesi ve ahirete de müflis olarak göç etmesi ne büyük bir talihsizliktir!

İşte bütün bu tehlikelerden uzak kalmanın yolu, yapılan bütün amellerin ihlâsla yapılmasıdır. Eğer insanlar size güveniyor, imkânlarıyla size destek oluyor ve siz de dünyanın dört bir tarafına açılarak buralarda hizmet yapabilme adına bir kısım faaliyetlerde bulunuyorsanız, yaptığınız bütün bu işleri sadece Allah rızası için yapmalı ve hiçbir dünyevî hesabı işin içine katmamalısınız. Elbette okullar, üniversiteler, kurslar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri açacaksınız. Fakat bunları sadece ama sadece yüce mefkûreniz istikametinde kullanacaksınız. Bunlar vasıtasıyla duygu ve düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşacaksınız. Bu tür vasıtaları değerlendirerek gönüllerinizin ilhamlarını başka sinelere boşaltacaksınız. Değerlerinizden başkalarının da haberdar olmasını sağlayacaksınız. Aynı zamanda kendi tekâmülünüz yolunda başkalarının güzelliklerinden alabileceklerinizi de alıp olgunlaşacaksınız. Bunlar sizin vazifeleriniz. Fakat amelin ruhu ihlâs ve samimiyet olduğu için, bütün bunları yaparken maddî ve manevî hiçbir beklentiye girmeyeceksiniz. Tam bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla hareket edeceksiniz.

Hâsıl-ı kelam, kendilerini insanlığa hizmete adamış olanlar, hangi alanda hizmet ederlerse etsinler, enbiya-i izamın yoluna uymalı ve yapmış oldukları hizmetler karşılığında zerre miktarı beklentiye girmemelidirler. Dağları yerinden sökseler, küre-i arzın yörüngesini değiştirseler, güneş sistemine farklı bir şekil verseler bile, eğer yaptıkları bu hizmetler karşılığında maddî-manevî bir kısım beklentilere giriyorlarsa, bütün bu işler boşa gidecek, onlara bir fayda sağlamayacaktır. Mesleğimizin esası budur. Eğer bunun dışına çıkma temayülü taşıyanlar varsa, onlar bir kere daha kendilerini gözden geçirmelidirler. Aksi takdirde “kazandım” dedikleri yerde kaybedebilirler.

BİR NEFES (15)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Çok defa diyorum ki: “Allah’ım! Bu Kıtmîr de, bu Hizmet’in içinde bulunanlar da, aynı zamanda bu Hizmet de Sana emanettir.” Bütün benliğim ile böyle diyorum: “Bunu başkasına, hükümete, devlete, siyasîlere emanet edersek, canına okurlar. Ama Sen, Emîn’sin. Sen, Mü’min ismi ile mevsûfsun veya müsemmâsın. Dolayısıyla hepsi Sana emanet!.. Nezd-i Uluhiyetinde, Hazîre-i Kuds’ünde bunları Sana emanet ediyorum, bahtına düştüm!..

* Siz, bütün benliğiniz ile meseleyi O’na emanet ederseniz, O’nun da o engin lütfu ile, keremi ile mutlaka karşılığını bulursunuz.

* Bir imtihan oluyoruz, bir mîâdı var bu meselenin. İnsan, bu imtihanda o mîâdı doldurup işin içinden pâk olarak, pîr u pâk olarak sıyrılıp çıkıyor.

* Siz, teveccüh ederseniz, teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh edin, teveccüh bulun!..

* Cenâb-ı Hak, inayetini sizinle/bizimle eylesin!.. İttirdi; iyi bir yerde duruyoruz. Yanılıp yanılıp zâlimlerin içinde bulunabilirdik.

* Dünküler ihtiyarî hicret ile sevabı kazandılar. Bugünküler de yerlerini-yurtlarını, mallarını-mülklerini terk ettiler; bir yönüyle onun acısı var sinelerinde ama “Olsun!” diyorlar, “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın da, ne olursa olsun!” diyorlar.

* Amerika’da şu anda bir mahkeme oluyor. (Bakınız: http://www.tr724.com/akpli-4-bakan-washingtondaki-mahkeme-dosyasinda-guleni-kacirma-davasi-basladi/ ve https://zamanaustralia.com/2019/07/24/abdde-juri-kararini-verdi-guleni-kacirma-davasinda-amerikali-is-adami-kian-oybirligiyle-suclu-bulundu/) Tam yirmi tane güçlü şirket -burada- kiralamışlar, güçlü avukatlar tutmuşlar, “Harekete mensup insanları derdest edin.” diye…

* Tonlarla para harcıyorlar… Sadece bir adam için on beş milyon dolar… Ve bu meseleyi teklif edenler, pazarlık yapanlar da iki tane bakan.

* Böyle bir hınç karşısında, Allah (celle celâluhu), sizi koruyor.

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://herkul.org/bamteli/bamteli-imtihan-sekine-ve-kurtulus/

Bamteli: İMTİHAN, SEKÎNE VE KURTULUŞ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Mazlumlar, mağdurlar nazar-ı itibara alınarak, onların o sıkıntıları, dertleri paylaşılmalı!.. Hani hep ism-i mef’ûl kipiyle ifade ediyoruz: Mazlûmiyetlerini, mağduriyetlerini, ma’zuriyetlerini, mahkûmiyetlerini, daha değişik gâileler ile malul bulunmalarını… Bunların hepsini birden düşününce tabii ızdırap duyarız. Bir de hey’et ile umumî alakadârlığımız var ise, Hizmet ile ciddî alakadârlığımız var ise, kardeşlik ruhu tam inkişaf etmiş ise şayet, paylaşırız o âlâmı, o mesâibi, o devâhîyi. Paylaşıyoruz onlar ile beraber… Onlar, bazıları içeride; bazıları evlatlarından, eşlerinden, arkadaşlarından, dostlarından, anne-babalarından ayrı, onun hasreti ve hicranı içindeler. Bizler de o heyet içinde bulunmamız itibarıyla, aynı vücudun birer parçası, birer unsuru, birer molekülü gibi aynı şeyleri, aynı sıkıntıları paylaşıyoruz.

   “Bayram o bayram olur!..”

Antrparantez; bu paylaşma işi, biraz o kardeşlik düşüncesini derinlemesine duymaya vabestedir. Herkes aynı ölçüde duymayabilir: Bazılarını yatağa düşürecek şekilde felç eder, o türlü şeyler. Belki çok defa o, Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz iradesine hürmetin gereği, o iradenin muradı ne ise, ona saygının ifadesi olarak yaşamaya katlanır; iradesinin hakkını verir ve katlanır o meseleye. Fakat insan olarak -esasen- ızdırap duyar. Hani İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar etmişimdir, biliyorsunuz: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!”

Evet, nice kimseler tekme yemiş, sarsılmış veya şiddetli bir darbe ile, bir balyoz ile, bir hıyanet ile yerle bir edilmiş, düşmüş, tökezlemiş, sürüm sürüm hâle gelmiş… Bunların hepsini böyle vicdanımızda derinlemesine duymak, kardeşlik irtibatımızın sımsıcak olması ile mebsûten mütenasiptir (doğru orantılıdır). Duyarız, paylaşırız onlar ile beraber…

Dolayısıyla, bir ferec, bir mahreç isterken de esasen hem onlar için hem kendimiz için istemiş oluruz. Onlar için öyle bir ferec ve mahreç olunca, biz de bir yönüyle bayram ederiz. Alvar İmamı hazretlerinin “İslam yeniden doğa / Bayram o bayram olur.” diye bir şiiri vardır. Ona, başka iki mısrayı Fakîr ilave ediyor:

“İslam yeniden doğa,

Bayram o bayram olur.”

“Bayram o bayram olur.” o Hazrete ait.

“Işık zulmeti boğa,

Bayram o bayram olur.

Her yana rahmet yağa,

Bayram, o bayram olur.”

Çoğaltabilirsiniz bunu… “…Bayram o bayram olur.”

Sonra bir de müstezat yapıyor ama müstezatların mısra uzunluğunda olmaması esastır: “Gör ne güzel îd olur.” diyor; o, ne güzel bir bayram…

Şimdi, onlar, o bayramın sevincini paylaşırken kendi aralarında, bunun size uzanan yanı da az değildir; siz de bir bayram neşvesi içinde kendinizi hissedersiniz.

Bir taraftan o duygunun, o düşüncenin insanda olması lazım. Bununla beraber, öyle bir bayramın gelmesi, o “ferec”in, o “mahrec”in zuhur etmesi bir yönüyle hem ibadet ü tâatimiz ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâmma, hem de Allah’tan sürekli aynı şeyleri istemeye vabestedir.

   Allah’tan başka kim var ki, gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-i nefsin zararlarını defetsin; öyleyse Yunus-vâri O’na yakarmalıyız!..

Seyyidinâ Hazreti Yunus İbn Mettâ, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) dedi. -Lem’alar’daki o konunun izahına bakabilirsiniz.- لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ “Sen’den başka Ma’bud-u bi’l-Hak, Maksûd-u bi’l-istihkak yoktur. Sadece Sen’sin, Sen!” dediğimiz zaman… Gerçek, Sen’sin; bütün varlık, Sen’in vücudunun gölgesinin, gölgesinin gölgesi… “İlim”ler, Sen’in ilminin gölgesinin, gölgesinin, gölgesi… “İrâde”ler, Sen’in İrâde’nin gölgesinin, gölgesinin gölgesi… “Yok!” değil, var ama işte gölgenin varlığı gibi bir şey o. Bir “isneyniyet” -evet, usûliddin ulemasının ifade ettiği kelime bu- var burada fakat “Bir”isi esas, diğerine gelince o, zıllîdir ve izâfîdir.

Evet, لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ Seni tesbih u takdis ederim!.. Burada “Sübhâneke” سُبْحَانَكَ kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ı evsâf-ı âliye ile tavsif etme ve noksan sıfatlardan da tebrie manasına gelir. Cenâb-ı Hakk’ın “Kuddûs” ism-i şerifinde de bu mana vardır. Hazreti Üstad, İsm-i A’zam gibi alıp yine Lem’alar’da zikrettiği o altı isimden biri de o; orada Kuddûs isminden de bahsediyor: Yeryüzünde maddî temizlik, nezahet, âhenk, eko-sistem ve aynı zamanda -orada ona çok temas edilmiyor ama- Cenâb-ı Hakk’ı tenzih manasına da gelir. Yani, Zât-ı Ulûhiyet:

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.”

“Sübhâneke” dediğimiz zaman, aynı zamanda bu manaları kastetmiş oluruz. Şu kadar var ki, Peygamber, kendi ufku itibarıyla meseleyi söylerken, çok derinlemesine söylemiş olur.

Zât-ı Ulûhiyeti, Zâtına şayeste ve lâyık tavsif ettikten sonra, kendi durumuna geçiyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ O kapının eşiğine başını koyarak, “Allah’ım! Başım, Kapının eşiğinde…” diyor. Evet, bu meseleyi daha arızasız ifade etmek için “rahmetinin eşiğinde, re’fetinin eşiğinde, şefkatinin eşiğinde…” demek, teşbih ve temsile meydan vermeden bir ifade tarzı olur; çok defa onu tercih ediyoruz ve (Çağlayan başyazılarında da) o tercih edilmişti esasen. “Başım orada…” سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ben, zâlimlerden oldum!” diyor. O hep -böyle- tekrar edip durduğundan dolayı balığın karnında, Zât-ı Ulûhiyet de onu kurtarıyor; balık getiriyor O’nu (aleyhisselam), bir sahile atıyor. Açık; Kur’an-ı Kerim’de, iki yerde net ve detaylı olarak anlatılıyor.

Ve sonra döndüğü zaman da Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle, o bir insan halâs oluyor fakat yüz bin insan veya daha fazlası O’na (aleyhisselam) iman etmek suretiyle kurtuluyor; bu da O’nda inşiraha vesile oluyor ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğu da ortaya konmuş oluyor.

Şimdi bu ayeti okuduk: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Sonra hemen اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım! Bize de ferec ve mahreç ihsan eyle!” diyebiliriz.

   Balığın karnında olduğunuzun tam şuuru ile Allah’a teveccüh edeceksiniz ki, nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet inkişaf etsin ve sizin geceniz, deniziniz ve balığınız da size hizmetkâr edilsin.

Antrparantez bir şey daha arz edeyim: Arkadaşlar çok güzel rüyalar gördüler. Bazen Efendimiz, doğrudan doğruya, yakazaten, temessül buyurarak çıktı karşılarına; bazen Hazreti Ebu Bekir, bazen Hazreti Halid… Bu “büyük” zatlar temessül buyuruyor. Tabii Efendimiz’in büyüklüğü, “büyüklük” sözü ile ifade edilemez. Fakat meseleyi nispetlere bağlayarak ifade etmemeli. “Büyük” O (sallallâhu aleyhi ve sellem); büyük… Fakir’in ifadesi ile “gâye ölçüsünde bir vasıta, bir vesile” esasen. Onun için, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Kelime-i Tevhîd’inde, Cenâb-ı Allah’ın ism-i şerifi ile Efendimiz’in mübarek ismi yan yana zikrediliyor.

Efendimiz, temessül buyuruyor; Hazreti Hâlid, temessül buyuruyor… Şahısların karakterlerine göre, o andaki sıkıntının keyfiyetine göre… Birisi de Yunus İbn Mettâ’yı (aleyhisselam) rüyasında görüyor. Fakat bazen onlar öyle net görülüyor ki, belki oradaki birkaçı da görmüş oluyor onu. Yunus İbn Mettâ’ya (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselam) diyor ki “Sen, bu لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ duasını okudun; Cenâb-ı Hak, sana salâh ve necât verdi. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ ‘O’nun yalvarıp yakarışına da hemen icabet ettik ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık, onu halas ettik.’ (Enbiyâ, 21/83) dedi.” Hazreti Yunus, o şahsa buyuruyor ki: “Ben onu, balığın karnında söyledim!”

Demek ki sıkıntı, seni öyle bir sıkacak ki, canın, gırtlağına gelecek; tâbir-i diğerle, esbâb bilkülliye sukût edecek fakat O’nun (celle celâluhu) ile irtibatını koparmayacaksın, her şeye rağmen… Hazreti Yusuf (aleyhisselam) gibi kuyunun dibinde bile… Cenâb-ı Hak vahyediyor; Hazreti Yusuf daha çocuk orada. Allah, ona vahyediyor; o işin encamını ona göstereceğini vadediyor. Dolayısıyla da ciddî bir itmi’nân içinde… Şikâyet ettiğine dair bir şey yok… Biraz sonra bir kova iniyor oraya; su çıkarılacağına, insanlığın güzeli, insanı bayıltacak güzellikte bir çocuk çıkarıyorlar oradan, kuyunun dibinden.

Bunun gibi, esbâb, bil-külliye sukût edince, esasen, nûr-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Dolayısıyla da لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ derken, bütün arkadaşlarımız/kardeşlerimiz için اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا niyazı da ilave edeceğimiz bir duadır.

   Dudaklarımızdan dökülen her söz, yalnızca dilin beyanı değil, asıl kalbin tercümanı olmalı!..

Hani, tavır ve davranışlarımız, o kapıda olmalı; ayrı bir mesele. Fakat aynı zamanda beyanlarımız da olmalı… Öyle olunca, zaten beyanımız dilin-dudağın beyanı olmaz. Günümüzde her şey, dilin-dudağın beyanı… O câmilerde duyduğunuz din adına söylenen sözler, dilin-dudağın beyanı, kalbin sesi değil!..

Düşünürlerimizden bir tanesi… Antipatinize sebep olabilir ama ben çok seviyorum onu… Ağlayarak namaz kılan bir düşünür, bir akademisyen; kısmen de Fakir’in hemşehrisi sayılır. Fransa’da doktora yapmış, gelmiş; Denizli’de iken de Hazreti Pîr-i mugân, Şem’-î tâbân ile tanışmış. Namaz kılarken, hıçkıra hıçkıra ağlayan bir insan…

Antrparantez: Siz hiç camilerde ağlaya ağlaya bayılıp kendinden geçen insan gördünüz mü? Ben şahsen, belli bir dönemden sonra görmedim. Gençler, kendilerinden geçiyordu belli bir dönemde. Fakat bir yönüyle o ruh hâletini öldürdüler esasen, kezzâb döktüler onun üzerine, kendilerine benzettiler. O gençlik, namazdan uzaklaştı, uyuşturucuya alıştı, sigaraya alıştı, içkiye alıştı. Sözde İmam Hatipli oldu… Onu hayatî her birim içine sokacaklardı; kendileri gibi adam yetiştireceklerdi. Doğru, kendileri gibi adam (!) yetiştirdiler… Nifakın yapacağı odur esasen.

O zat, “gırtlak ağası” derdi bunlara, gırtlak ağası. “Ses sanatkârı” tabirini de kullanırdı, ses sanatkârı… O Mevlidcilere, o cenazelerde dua edenlere, cenazelerde Kur’an okuyanlara, kimseye bir şey ulaşsın diye değil de esasen kendilerini ifade etme, bir yaptıkları şey ile yapacakları başka bir şeye yatırım yapma adına… “Bir yerde güzel ses ile şöyle bir Kur’an okursak, başka bir yere de çağırırlar; buradan beş geldi ise, oradan da on gelir!” filan… Yaptıkları şeyler hep başka bir şeye bir yatırım… Dolayısıyla bunlara “gırtlak ağası” bile hafif geliyor zannediyorum; “ses sanatkârı” sözü de hafif geliyor.

Esas mesele; dil-dudak, kalbe tercüman olmalı!.. Öyle ise şayet, kalb, imanî heyecan ile mızrap yemiş gibi ürperiyor, titriyor ve dil-dudak da “Yahu dur, acele etme! Ben bir bunu tercüme edeyim!” diyor ve kendine göre kendi renk ve deseniyle bir kombinezon ortaya koyuyorsa, bu, çevrede hakikaten bayıltan/öldüren bir tesir uyaracaktır. Ricâl’i (Efendimiz’in hadislerini nakleden râvîleri) okuduğumuz zaman görüyoruz; mesela, Kuteybe İbn-i Saîd bir yerde Kur’an-ı Kerim okurken, sohbet ederken, dört şahıs birden ölüyor orada.

Evet… Hiç unutmam… Ben telsizci idim askerde; Abdulbâsid Abdüssamed’i dinliyordum, Kur’an-ı Kerim okurken. Kur’an-ı Kerim’i okuyunca, Tekvîr Sûresi ile bitiriyordu; o kadar güzel okuyordu ki!.. Ben daha sonra onu teyplerde görmedim; hakikaten insanı bayıltacak şekilde okuyordu. Demişlerdi ki: “Orada o Kur’an okurken, bir tanesi düştü, bayıldı ve öldü.” İşte okumaya bağlı bu, kalbin sesine bağlı; dilin-dudağın -Bağışlayın; bağışlıyor musunuz?- hırıltısına, mırıltısına değil. İnsan, bir ney sesi verebilecekse, ne diye hırıltıya, mırıltıya, başka mahlukların sesine-soluğuna kendisini salıyor ki?!.

Geriye dönelim; evet, antrparantezi kapadık. رَبَّنَا اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا Hâl, tavır ve davranış ile, öyle bir konum ihraz ediliyor ki, insan, öyle bir konum ile kendini konumlandırıyor ki, orada hakikaten dilinden-dudağından dökülen her şeyi enine-uzununa değerlendirdiğiniz zaman, analize tâbi tuttuğunuz zaman diyorsunuz ki, “Vallahi bu çok dile-dudağa benzemiyor. Bu, olsa olsa kalbin sesi-soluğu olur.” O kalb ki, “Dil, beyt-i Hudâ’dır; ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye, Rahman, gecelerde.” Evet, “Tecelligâh-ı İlahî”dir o; Allah, oraya tecelli ediyor, hususiyle gecelerde.

   Allah’ım! Bu Kıtmîr de, bu Hizmet’in içinde bulunanlar da, bu Hizmet de Sana emanet!..

Şimdi o durumu ihraz etmek lazım ve işte o رَبَّنَا اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا duasını da ona bağlamak lazım. Yunus İbn Mettâ’nın (aleyhisselam) sözünü de o şekilde anlamak lazım. Hakikaten esbâb, bilkülliye sukût ediyor, yapacak bir şey yok… Bütün gönlüyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor. Sebepleri, elinin tersiyle itiyor, “Sadece Sen varsın, başka şey aramaya gerek yok!” diyor. Allah da (celle celâluhu), “Ben varsam, meseleyi Bana emanet ediyorsan, işte Ben de yapacağımı yapıyorum!” diyor, onu (aleyhisselam) balığın karnından çıkarıyor.

Çok defa diyorum ki: “Allah’ım! Bu Kıtmîr de, bu Hizmet’in içinde bulunanlar da, aynı zamanda bu Hizmet de Sana emanettir.” Bütün benliğim ile böyle diyorum: “Bunu başkasına, hükümete, devlete, siyasîlere emanet edersek, canına okurlar. Ama Sen, Emîn’sin. Sen, Mü’min ismi ile mevsûfsun veya müsemmâsın. Dolayısıyla hepsi Sana emanet!.. Nezd-i Uluhiyetinde, Hazîre-i Kuds’ünde bunları Sana emanet ediyorum, bahtına düştüm!.. Sen, emanete hıyanet etmezsin!” Bu açıdan da meseleyi Cenâb-ı Hakk’a havale etmek lazım.

Siz, bütün benliğiniz ile meseleyi O’na emanet ederseniz, O’nun da o engin lütfu ile, keremi ile mutlaka karşılığını bulursunuz. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara, 2/40) “Verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de mukabelesinde bulunayım!” diyor. أُوفِ “Ben de vefâlı olayım.” diyor da burada fakat bunlar mukabele manasına gelir. “Sizin bu vefanız ölçüsünde, Ben de mukabelede bulunayım.” demektir. Ne yaptınız siz? Kul, kendi darlığı içinde, bir karış… Zât-ı Ulûhiyet, Kudsî Hadiste buyuruyor: “…Benimki bir adım. Siz bir adım attınız, Benimki gelme. Siz geldiniz, Benimki koşma. Sonra da dil olma, dudak olma, konuşma.” Yani siz kendi küçüklüğünüz ölçüsünde O’na karşı bir yaklaşım tavrı sergiliyorsunuz, O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğü ölçüsünde, onun ile mebsûten mütenasip bir teveccühte bulunuyor, hepsi bu.

Şimdi böyle bir ruh hâleti içinde -inşaallah- hem kendimiz için, hem de kardeşlerimiz için Cenâb-ı Hak’tan ferec ve mahreç talep edilirse, o, yere düşüp kalmayacaktır; Cenâb-ı Hak, kabul buyuracak, o fereci ve mahreci ihsan edecektir.

   Mağdur ve mazlumların ferec ve mahrece mazhar kılınmaları şahsî, içtimâî, kaderî pek çok kayıt ile mukayyettir; dolayısıyla ferec ve mahreç dualarımız bir vakt-i merhûna bağlı bulunabilir. 

Bir; esasen bir imtihan oluyoruz, bir mîâdı var bu meselenin. İnsan, bu imtihanda o mîâdı doldurup işin içinden pâk olarak, pîr u pâk olarak sıyrılıp çıkıyor.

İki; Cenâb-ı Hakk’ın belli bir dönemde bize lütfettiği imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, Cenâb-ı Hak -adeta- “O vaktine erişip edâ edemediğiniz şeyleri katlayarak kaza edin!.” buyuruyor hâdiselerin diliyle. Kaza edince -malum- vaktin edasını da beraber yapıyorsunuz. Mesela; ikindiyi kaza ediyorsunuz; bir, ikindinin farzı, bir de başka bir farz. Bu defa vitesi yükselteceksiniz; dört ile gidiyorsanız, bu defa sekiz ile gideceksiniz. Bir de buna “temkin dörtlüsü” ilave edecekseniz şayet, on iki olur bu defa. Evet, edâ edeceksiniz onu; bu da ayrı bir mesele.

Vaktine erişip yapmanız gerekli olan şeyleri tam vaktinde edâ edemediğinizden dolayı… Mesela; başkaları ile dirsek temasına geçemediniz, şu dönemde yaptığınız gibi. Mesela; Ramazan iftarları tam veremediniz; üst seviyede, binlere tekâbül eden insanlar ile dirsek teması içinde olamadınız. Olsaydınız, sesiniz-soluğunuz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu gibi, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktı ve Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm memnun olacaktı. Sizin rüyalarınıza girseydi, yaptığınız şeylerden dolayı size tebessümler yağdırması ile memnuniyetini gösterecekti.

Hiç tereddüdüm yok bunda; çünkü O’nun bundan başka arzusu ve isteği yoktur: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati, dünyanın dört bir yanında şehbal açsın. Yahya Kemal’in Ezan şiirinde dediği gibi:

“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî

Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi, şân-ı Muhammedî..

Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,

Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî..

Ervâh cümleten görür “Allahu Ekber”i

Akseyleyince arşa, lisân-ı Muhammedî..

Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev gazel,

Bir tuhfe-i bedi’ ü beyân-ı Muhammedî.” Sallallâhu aleyhi ve sellem…

Evet, O’nun size gösterdiği hedef, bu; gayb-bîn gözüyle görmüş, “Bir gün böyle olacak!” demiş. Aynı zamanda size bir hedef göstermiş; “O hedefi siz, kendi nesliniz olarak yakalamaya bakın!” Ama size müyesser olmayabilir. Siz o yolun yolcusu iseniz, hedefe terettüp eden sevap/derece ne ise, Allah, size onu verir; çünkü siz, hedefe göre kendinizi planladınız.

Bunun gibi; bir de bu… Cenâb-ı Hak, bize çok geniş imkanlar bahşetti, acaba bunlar rantabl değerlendirildi mi? Onun için “Ferec ve mahreç şahsî, içtimâî, kaderî pek çok kayıt ile mukayyet.”  diyoruz; çok değişik yönleri var bu meselelerin.

Bir diğer husus; zalimleri iyi idare etme filan meselesi… İnsanlığın İftihar Tablosu, on üç sene Mekke-i Mükerreme’de eziyet görmüştü. Zâlimler, kâfirler, münafıklar, müşrikler, daha başka bütün bütün Allah belası ne kadar -bağışlayın- zirüzeber insan var ise, hepsi âdeta eziyet etmede, zulmetmede yarışmışlardı. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o zaman yapması gerekli olan şeyleri yapmıştı, hicret buyuracağı âna kadar. Yoksa iflah etmezlerdi o insanlar.

O, hicret buyurduğu zaman, Sevr sultanlığına kadar gidip, o kötü niyet ile kılıç bilemeleri gösteriyor ki, çok kötü şeyler düşünüyorlardı. Bugün, günümüzde bazı İslam ülkelerinde bir kısım tiranların aynı şeyleri düşündükleri gibi… “Evladından ayrı anne.. ölürse ölsün, bana ne!.. Benim saltanatım gitmedikten sonra!..” Bakın şu İslam dünyasına… Kapkara olmuş çehresi ile, kapkara saraylarda, kapkara düşüncelerle, hep kapkara dumanlar içinde insanları götüren insanlar… Evet, öyle bir şey fakat Allah’ın izni-inayeti ile, O yapması gerekli olan şeyleri yapmış ve sıyrılması gerekli olan günde de sıyrılmış-etmiş. Ama on üç sene onca şeylere maruz kalmasına rağmen, Allah’ın izni-inayeti ile, davasını bayraklaştıracak şekilde, Yesrib’i Medine yapmış, medeniyet merkezi yapmış. Bir muvazene unsuru olmuş, Hazreti Ömer döneminde. Hem de kısa bir sürede. “Kaç sene bu?” diyeceksiniz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’de on sene; Hazreti Ebu Bekir, üç seneye yakın; Hazreti Ömer efendimiz on sene; düşünün, yirmi üç sene… Atın-katırın sırtında… Tank ile, top ile, tayyare ile değil. Bir nesil… Bir nesil…

   Ferec ve mahreç duasının yanı sıra Allah’tan hem kendimiz hem de kardeşlerimiz için sekîne ve itminan istemeliyiz. Zira sekîne ve itminana mazhar bir kalb, dünyevî endişelerden kurtulur ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlı bulunur.

Dolayısıyla ferec ve mahreç dualarımız, vakt-i merhûna bağlı bulunabiliyor. Buna göre, ya arınmamız söz konusu, ya kaderin takdir buyurduğu mîâd var. Cenâb-ı Hak, bizi nezd-i Ulûhiyetine arınmış olarak, pâk, pirüpak olarak almak istiyor. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki insanların, “Yıldızlarım!” buyurduğu, أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir; hangisine tutunursanız, hidayete erer, Bana ulaşırsınız!” buyurduğu O’nun ashabının arkasında saf bağlamak için esasen o ölçüde arınma, pirüpak olma mevzuu… O noktayı ihraz etmek için, o mevzuda bir kıvam sergileme, bir mukavemet sergileme… Hakikaten, Allah’ın izni-inayeti ile O’nun sesini-soluğunu bütün dünyaya duyurabilecek bir kıvam sergileme…

Şimdi Cenab-ı Hak, bunları murad buyurmuş ise, bunların hepsi azap gibi, ızdırap gibi, çile gibi görünse bile, yine Cenab-ı Hakk’ın rahmet tecelli-boyunda bize bir ihsanıdır; rahmet tayfları şeklinde algılayabilirsiniz bunları da. Evet, tereddüt etmeden… Dolayısıyla, onu intizar etmek lazım; acele etmemeli o mevzuda.

Kur’an buyuruyor: إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekînesini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/40)

Sevr sultanlığında, Hazreti Ebu Bekir’in heyecanı, “Efendim’e bir şey olur diye!” endişesinden kaynaklanıyordu. Fakat Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) orada hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Onlar dolaşıp duruyorlar; O onların ayaklarını görüyor orada, belki ayaklarının sesini de duyuyor; öyle, mağara derin bir mağara değil. Ama örümcek ağı ile Allah (celle celâluhu) ahmakların önünü kesiyor; iki tane güvercin ile Allah, münafıkların önünü kesiyor. لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma dostum! Allah, bizimle beraberdir!” diyor. فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا “Derken Allah onun üzerine sekînesini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir.” Allah’ın kelimesi, ulyâ; kâfirlerin kelimesi, diyeceği-edeceği şeyler ise süflâ. Endişe etmeyin!.. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.”

İşte Efendimiz’e o sekînenin inmesi, bir mana şeklinde oluyor, kalbde bir itmi’nan hâsıl oluyor. Kalbe inen -esasen- bir itmi’nân… Ne var ki, bunların hepsi, O’na bir teveccüh-i tam ile teveccüh etmeye vabestedir. Siz, teveccüh ederseniz, teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh edin, teveccüh bulun!..

   Allah’ın inayetinin bir tezahürü de Amerika’daki mahkeme oldu; Cenâb-ı Hak, çamur atma ve adam kaçırma eşkıyalığı da ihtiva eden bütün entrika ve komplolarını başlarına geçirdi.

Cenâb-ı Hak, inayetini sizinle/bizimle eylesin!.. İttirdi; iyi bir yerde duruyoruz. Yanılıp yanılıp zâlimlerin içinde bulunabilirdik. İşledikleri zulümlere bir kısım humekânın (ahmak ve sefillerin), ahmak-ı humekâdan tahammuk etmiş (en ahmak ve sefil kimselerden daha ahmak hale düşmüş) insanların bulundukları gibi bulunabilirdik. Sürü gibi onların arkasından sürüklenebilirdik. Allah (celle celâluhu), değişik şekilde ayıkladı. Bazı arkadaşlarınızı içeriye koydu. Bir kısmı da sizler gibi hicret etti. Bununla İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “Benim namım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir.” müjde ve hedefini gerçekleştiriyor.

Dünyada şu anda sizi duymayan insan yok!.. Amerika’da şu anda bir mahkeme oluyor. (Bakınız: http://www.tr724.com/akpli-4-bakan-washingtondaki-mahkeme-dosyasinda-guleni-kacirma-davasi-basladi/ ve https://zamanaustralia.com/2019/07/24/abdde-juri-kararini-verdi-guleni-kacirma-davasinda-amerikali-is-adami-kian-oybirligiyle-suclu-bulundu/) Tam yirmi tane güçlü şirket -burada- kiralamışlar, güçlü avukatlar tutmuşlar, “Harekete mensup insanları derdest edin.” diye… Başta sizin arkadaşlarınızdan bir Kıtmîr var, başta o olmak üzere… Tabii o olduktan sonra, burası Türkiye’ye insanları taşımak için bir liman, bir rampa olacak. Birer birer herkesi derdest edip, oraya gönderecekler. Artık onlar da orada hücrelerde ölüme terkedilecekler. Yirmi tane, otuz tane avukat tutuyorlar; yirmi tane, otuz tane şirket buluyorlar. Tonlarla para harcıyorlar… Sadece bir tanesi biliniyor medyada ama savcılar hepsini biliyorlar. Bir tanesi de bir adam için sadece on beş milyon dolar… Ve bu meseleyi teklif edenler, pazarlık yapanlar da o Kapadokya’dan iki tane… Neyse isimlerini söylersem gıybet olur; iki tane bakan. Bakan… Evet, bakıp da göremeyen insanlar; bakan… Şimdi bir tane insan için böyle yaparlarsa, meseleyi beyninden vurdukları zaman, esasen diğerlerine ne yapacaklarını kestiremezsiniz.

Böyle bir hınç karşısında, Allah (celle celâluhu), sizi koruyor. Hâlâ her gün gelip insanlar, oraya sığınıyorlar. Estağfirullah “sığınma” ne demek; esasen misyonlarını edâ etmek üzere yer değiştiriyorlar, cebrî hicret yapıyorlar. “Cebrî hicret” de “ihtiyarî hicret” de çok değerli; râcih-mercûh münasebetiyle bazı yönleri ile o efdal, bazı yönleriyle de o efdal. Evet, dünküler ihtiyarî hicret ile sevabı kazandılar. Bugünküler de yerlerini-yurtlarını, mallarını-mülklerini terk ettiler; bir yönüyle onun acısı var sinelerinde ama “Olsun!” diyorlar, “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın da, ne olursa olsun!” diyorlar.

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ؛ مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي  كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ * يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، اِسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ، وَإِنْ لَمْ نَكُنْ أَهْلاً، فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ

“Allah’ım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allah’ım, bize düşmanlık yapan politikacı, bürokrat, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve diğer meslek erbabının bütününe karşı hayatın her biriminde ve dünyanın her yanında bize yardım et. Ey mutlak galip Azîz ü Cebbâr, Celil ü Kahhâr; dualarımıza icabet buyur; ümit ve beklentilerimizde bizi inkisara uğratma ve ellerimizi boş çevirme. Biz buna layık olmasak da böyle bir lütf ü kerem Senin şanındandır. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkrâm Sahibi!..”

Kırık Testi: AİDİYET MÜLÂHAZASINA TAKILMADAN MUHTAÇLARA YARDIM ETME

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hizmet’in en mümeyyiz vasıflarından biri olan “başkalarına el uzatma” hasletini kazanma ve bunu pratiğe dökme adına yapılabilecek faaliyetler nelerdir?

   Cevap: Başkalarının yardımına koşmak, Allah’ın inayetine sunulmuş en beliğ bir davetiyedir. Zira bir hadis-i şeriflerinde İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurmuştur: مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ “Her kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse; Allah da onun ahiret sıkıntılarından birini giderir. Her kim darda kalan kimsenin işini kolaylaştırırsa Allah da onun dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır. Her kim bir Müslümanın bir günahını örterse Allah da dünya ve ahi­rette onun günahlarını örter. Kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısıdır.” (Müslim, zikr 38; Ebû Dâvud, edeb 68)

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise insanların en hayırlısının onlara en faydalı olan kimse olduğunu ifade buyurmuştur. (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, 6/58) Bu itibarladır ki siz insanlığın yardımına koşarsanız, Allah tarafından yardımsız bırakılmazsınız. İnsanlığa el uzatırsanız, hiç umulmadık yerlerden de size el uzatılır.

   El Uzatmanın Çeşitleri

Bugüne kadar “Kimse Yok mu?” derneği bu alanda önemli bir boşluğu doldurmuştur. Fakat onun yapmış olduğu faaliyetleri yeterli görmemelidir. Herkes kendi dünyası itibarıyla bir “Kimse Yok mu” oluşturmalı ve insanların imdadına koşmalıdır. Hatta el uzatmanın bütün çeşitlerini göz önünde bulunduracak olursak, maddi yardım faaliyetlerinin dar alanlı kaldığını söyleyebiliriz. Zira muhtaçlara maddî yardımda bulunma, el uzatmanın sadece bir çeşididir. Eğer meseleyi maddî-manevî, dünyevî-uhrevî tüm açılardan düşünecek olursanız, konunun çok daha geniş bir alanla ilgili olduğunu görebilirsiniz.

Bu açıdan biz, sadece maddî sıkıntılar içinde bulunanlara el uzatmakla yetinmemeli, bunun yanında manevî buhranlar yaşayanlara, stresler içinde kıvrananlara, anguazlarla inleyenlere, depresyondan çıkamayanlara da el uzatmalı, onların sinelerine de ümit, itminan ve inşirah boşaltmalı, onlara huzurlu bir hayatın yolunu göstermeliyiz.

Meseleye böyle geniş bir perspektiften bakacak olursak, toplumdaki herkesin kendi durumu ve konumu itibarıyla el uzatabileceği insanlar olacaktır. Mesela imkânları geniş olan bir insan, imkânsızlıklar içerisinde kıvranan kimselere yapacağı maddî yardımlarla el uzatabileceği gibi bir doktor da insanların ağrılarını sızılarını dindirmek suretiyle onlara el uzatabilir. Aynı şekilde, yol yordam bilen ve dünya işlerinden anlayan insanlar, başkalarına danışmanlık yapmakla el uzatabilir; insan psikolojisinden anlayan uzmanlar da bunalım yaşayan kimselere rehberlik yapabilirler.

Bunların içinde en önemlisi de insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek, kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama ve onlara uhrevî hayatlarını kazandırmadır. Hakka dilbeste olmuş ve kendisini i’lâ-i kelimetullah vazifesine adamış insanların, yol bilmezlere, yolda kalmışlara, şehrahta yürüyeceği yerde patikada emekleyenlere el uzatması gerekir. Gönüllerin Allah’la buluşmasını engelleyen ve zihinlerin ahireti düşünmesine mâni olan önemli engellerden birisi dünyevî sıkıntılar olduğu için, bunların bertaraf edilmesi adına ortaya konulan ceht ve gayretler de bir yönüyle bunun zımnında değerlendirilebilir. İnsanların maddî-manevî ihtiyaçlarının giderilmesi, onları, basit ve bayağı şeylerle meşgul olmaktan kurtaracak ve onların Allah’a yaklaşmaları adına önemli bir köprü olacaktır. Zor ve sıkıntılı durumdaki insanlara sunulan destekler onların Allah yoluna çağrıya icabetlerini kolaylaştıracaktır.

Esasen maddî ve manevî yardımın birlikte sunulması, enbiya-i izamın mesleğidir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine göz atacak olursak bunun pek çok örneğini bulabiliriz. O, Cenâb-ı Hakk’ın muazzez ve mükerrem bir memuru olarak hayatı boyunca insanların yardımına koşmuş, sürekli muhtaçları görüp gözetmiştir. Öyle ki, kendisine uzatılan hiçbir eli boş çevirmemiş; olduğu zaman vermiş, olmadığında da vermeyi vaat etmiştir. Aynı zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalblerle Allah arasındaki engelleri gidererek insanları Allah’a kavuşturma ve Allah’la buluşturma adına yapılması gerekli olan her şeyi kusursuz yerine getirmiştir. Nitekim Veda Hutbesi’nde üç defa, أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradaki mahşerî kalabalık hep bir ağızdan âdeta bir koro gibi “evet” cevabını vermişlerdir. O da, “Allah’ım şahit ol!” buyurmuştur.

Siz çok ciddi bir sorumluluk duygusuyla sorulan bu soruyu biraz daha açarak şöyle anlayabilirsiniz: “Peygamberlik vazifemi hakkıyla eda ettim mi? Mesajımı size ulaştırdım mı? Size el uzattım mı? Hakkı bütün açıklığıyla size gösterebildim mi?” İşte herkes, durduğu yer ve konum itibarıyla böyle bir sorumluluk duygusu taşımakla, konumunun hakkını verip veremediğinin muhasebesini yapmakla mükelleftir. Mesela bir insan vaizlik yapıyorsa, on veya yirmi sene insanlara hitap ettikten sonra bir de onların hissiyatını almalı ve “Size karşı vazifemi yaptım mı? Buna şahit misiniz?” demelidir. Sorumluluktan kurtulma adına böyle bir davranış çok önemlidir. Böyle bir şehadeti musallaya konulduktan sonraya bırakmamalıdır. İnsan, daha dünyada iken vicdanıyla yüz yüze gelmeli, vazifesini yapıp yapamadığının ızdırabını yaşamalı, bu duygularını kamuoyuna arz etmeli, belli ölçüde onların şehadetlerini yanına almalı ve onlarla Cenâb-ı Hakk’a yürümelidir.

Evet, ihtiyacına göre herkese el uzatabilmek ve yardım talebi için uzanan elleri boş çevirmemek, hem insanlığın bir gereği hem de önemli bir mü’min ahlâkıdır. Bu, ferdî gayretlerle yerine getirilebileceği gibi, ‘Kimse Yok mu’ gibi kurumların eliyle de yapılabilir. Düşmüş insanların elinden tutulabilir, fakir ve muhtaçlara yardım edilebilir, kimsesizlerin imdadına koşulabilir. Bunlar yapılabildiği takdirde Kimsesizler Kimsesi Rabbülâlemîn de en muhtaç kaldığımız yerlerde bize yardım edecektir. Bugüne kadar Hizmet gönüllüleri tarafından bu tür faaliyetler yapılmıştır ve bundan sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle yapılmaya devam edecektir.

   Aidiyet Mülâhazasını Terk Etme

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir husus üzerinde durmak istiyorum. Bu tür hayır ve yardım faaliyetleri sadece muhtaçların sıkıntılarını gidermek ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını elde edebilmek için yapılmalıdır. Bunun dışındaki bütün mülâhazalardan sıyrılmalı, yapılan yardımlar kesinlikle popülariteye, menfaate âlet edilmemelidir.

Acaba biz bu işleri yaparken bu ölçüde ihlaslı olabildik mi? Yoksa zaman zaman bu güzel işleri ad ve unvana, nam u nişana kurban mı ettik? Kimse hakkında su-i zanda bulunmak istemem. Fakat yer yer bu konuda kusur etmiş olabileceğimizi de göz ardı etmemek gerekir. Maalesef insanlık adına çok önemli faydalar vaad eden bazı güzel işler, aidiyet mülâhazasına mâl edilebiliyor. Bu da din ve diyaneti sevmeyen insanlarda hafakanlar meydana getirdiği gibi henüz tahkikî imana geçememiş bazı nazarî Müslümanların da gıpta ve haset duygusunu tahrik edebiliyor.

Acaba yapılan bu tür güzel hizmetler hiç falana filana, falancıya filancıya mâl edilmeden götürülemez miydi? Eğer götürülebilir olduğunu düşünüyorsak, orada usûl ve yöntemde hata etmişiz demektir. Bu hatamız da bize düşmanlık yapan insanları tecavüze, ehl-i imanı da hasede sevk etti. Bu yüzdendir ki birileri çok ciddi bir hazımsızlık duygusuyla, kin ve nefret hissiyle oturup kalkıyor ve sürekli dünyanın dört bir tarafında devam eden hizmetleri nasıl bitirebileceğinin kurguları peşinde koşuyor.

Keşke isimsiz müsemma olabilseydik. Yapılan işler fazlasıyla yapılsaydı fakat onların herhangi bir ad ve unvanı olmasaydı. Esasında İslâm’ın ilk dönemlerinde din adına yapılan pek çok şeyin hep birer isimsiz müsemmadan ibaret olduğunu görürüz. O dönemde Müslümanlar zühdü, takvayı, verâı, acz u fakrı zirvede yaşasalar da bunların temsil edildiği kurumlar, müesseseler, tarikatlar, hareketler yoktu. Hicri üçüncü asra kadar ne Nakşîlik vardı, ne Kadirîlik ne de Rufâîlik. Onlar, sofilik demeden, tasavvuftan bahsetmeden, tarikat bilmeden, tekke ve zaviyeye girmeden Allah’ın emirlerine milimi milimine uyuyor, kalb ve ruh hayatını bütün derinliği ve inceliğiyle yaşıyorlardı.

Bu ifadelerimle, bu tarikatları tesis eden zatların bid’at icat ettiklerini kastetmiyorum. Bilakis onlardan her biri, Allah Resûlü’nün ve O’nun Raşit Halifelerinin hususiyetlerini esas alarak kendilerince bir yol ve yöntem tutmuşlardır. Yaşadığı şartları ve konjonktürü de hesaba katarak kimisi halvetîliği esas almış, kimisi celvetîliği; kimisi cehrî olmuş kimisi de hafî.

Özellikle hicri üçüncü asra kadar isimsiz olarak mevcut bulunan bu müsemma, isimle serfirâz olunca, hiç farkına varmadan bir kısım aidiyet mülâhazalarını da ortaya çıkarmıştır. Toplumda farklı mensubiyetler, falancılar filancılar zuhur etmiştir. Her ne kadar sertac-ı ibtihaç dediğimiz büyük zatlar için geçerli olmasa da işin daha başındakiler, yapılan işleri aidiyet mülâhazasına bina etmeye başlamışlardır. Bu da toplumda bir kısım bölünme ve parçalanmaları beraberinde getirmiştir. Çünkü herkes “biz”, “bizimkiler” demeye başlamış, insanları değerlendirirken öncelikli ölçü olarak “kendi” hizbinden olup olmamasını esas almıştır. Böyle bir tarafgirliğin ise bir kısım haksızlık ve zulümleri de beraberinde getireceğinde şüphe yoktur.

Eğer siz, Abdülkadir el-Geylanî, Mevlana Halid el-Bağdadî, Şâh-ı Nakşibend gibi bir kıvama sahip değilseniz “falancı”, “filancı” olma gibi mülâhazalar sizin için potansiyel çok ciddi birer tehlike demektir. Hatta dikkatli olunmadığı takdirde bunlar, kişi için öldürücü birer zehir hâline gelebilir. Büyük zatlar bu türlü hatalara düşmeseler bile, yapılan hizmetleri bir kısım aidiyet mülâhazalarına bağlı götürmek, bizim gibi avamdan insanları çok farklı vartalar içine atabilir. Bu tehlikeden salim kalabilmenin yolu ise herhangi bir yolda yürüyen veya herhangi bir sisteme bağlı kalan insanların herkese aynı ölçüde bağrını açabilmesi, herkesi eşit seviyede sevebilmesi ve herkesin yapmış olduğu güzel işleri takdir edebilmesidir.

Fakat bence yine de en emniyetli ve en selametli yol, isimsiz müsemma olabilmektir. Keşke yaptığımız hizmetleri böyle götürebilseydik de insanlar “falana” “filana” takılarak yapılan hizmetlere karşı mesafeli durmasalardı. Esasında işin hakikatine uygun olan anlayış da budur. Zira hizmet adına yapılan bütün güzel işleri ne falan ne de filan yaptı; bütün bunları plânlayan, yapan, yaratan Allah’tır. O, bu kaderî plân ve projeyi uygulamak üzere bazı kimseleri figüran olarak kullanmaktadır. Bu açıdan hiç kimsenin bu güzelliklere sahip çıkmaya hakkı yoktur.

Acaba biz isme çok mu takıldık? Kendimizi geri plâna çekemedik mi? Kehf Sûresi’nde yer alan, إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا “Şüphesiz ki onlar size muttali olurlarsa ya sizi taşlarlar veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız (İtibarınızla oynar, yolunuzu keser, size yaşama hakkı vermezler).” (Kehf Sûresi, 18/20) âyetinin işaret ettiği noktaya dikkat etmedik de düşmanları tahrik edecek ve dostları da hasede sevk edecek şekilde çok mu göz önünde bulunduk? Akla gelebilecek bu tür hususlar üzerinde mutlaka durulmalı, bunlarla yüzleşmeli ve bunların hesabı yapılmalıdır.

Hâsılı, Allah yolunda hizmet ediliyor ve ruh abidemiz ikame edilmeye çalışılıyorsa buna mâni olabilecek her şeyden uzak durulması icap eder. Aidiyet mülâhazasıyla meselelere yaklaşıldığında hizmet bundan zarar görecekse, bu konuda bize düşen mü’mince düşünce şu olmalıdır: Değil aidiyet mülâhazası, eğer hizmetlerin yürümesine bizim canlarımız, cananlarımız, mallarımız engel teşkil ediyorsa Allah bunların hepsini alsın ama hizmetler durmasın. Bugüne kadar fakirin düşüncesi hep bu yönde olmuştur. Rabbime ellerimi açıp hep şöyle tazarruda bulundum: “Allahım, eğer kenarından köşesinden bir şekilde benim mevcudiyetimden ötürü hizmete taarruz ve hücumlar yapılıyorsa, ben tezkeremi vermeye hazırım.”

Zira asıl önemli olan, dinimiz, ülkemiz ve bütün dünya insanlığı adına faydalı görülen faaliyetlerin devam etmesidir. Yapılanlar yapıldıktan, gönüllere iman tayfı gönderildikten, insanlar arasında sevgi ve hoşgörü meltemleri estirildikten sonra bizim bilinmemizin, alkışlanmamızın, takdir edilmemizin gereği yoktur. Yoksa Allah’ın takdirinin yerine insanların alkışını koymuş oluruz. Bu da şirkin bir çeşididir. Şirkten âzâde kalmanın yolu ise yapılacak hizmetleri gürültüsüz ve sessizce yapmak, her türlü alayişten uzak kalmak ve sonra da sessizce Rabbe yürümektir. Bizim yolumuz buydu. Ama bu yolun adab u erkânına uygun hareket edebildik mi edemedik mi bilemeyeceğim. Belki de zaman zaman meseleyi acemiliğe ve toyluğa kurban ettik.

Şekilden Kurtulup Öze ve Ruha İnebilmek

Maalesef günümüzde dine dair pek çok meselede isimler müsemmanın çok önüne geçmiş durumdadır. Her şey isimler üzerinde cereyan ediyor. Böyle olunca da bir türlü şekil ve kalıpların ötesine geçilemiyor, öz ve ruh yakalanamıyor. Mesela namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zekât vermekten bahsediyor ve şöyle böyle bu ibadetleri eda etmeye çalışıyoruz. Hiç kimse bunu küçümseyemez. Bunları küçümseyen, çok ciddi bir haksızlık yapmış olur. Zira Allah bunlara değer atfetmiştir. Fakat bu ibadetleri şeklî olarak yerine getirmenin ötesine geçilemez, onların ifade ettiği mânâ kavranamaz, ibadet şuuru vicdanda derinlemesine duyulamaz, yani onların, hakikate ulaşma adına birer köprü olduğu anlaşılamazsa, müsemmaya geçilemez ve müntehaya doğru yol alınamaz. Nazarî Müslümanlıktan kalbî ve ruhî Müslümanlığa katiyen terakki edilemez. Hele sır, hafî ve ahfâ gibi derinlikler hiç duyulamaz. Çünkü namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler bir özün kalıpları, zarfları ve kamuflajlarıdır. Asıl olan, bu kalıpların içinden yürüyerek o öze ulaşmaya, onu duymaya ve temsil etmeye çalışmaktır.

Evet, asıl olan, hakiki anlamıyla Müslümanlığı yaşamaya çalışmak, bunda son derece samimi olmak ve başkalarına da örnek teşkil edebilmektir. Eğer kalb sürekli “rıza” deyip atıyor, her işte Allah’ın muradı takip edilebiliyorsa işte o zaman hakiki Müslümanlık yaşanıyor demektir. Esasen belli şahıslar etrafında sistematik hâle getirilen hareket ve müesseselerin yapmak istediği de bundan ibarettir. Ortaya çıkan bu isimlerin arkasında ulaşılmak istenilen ana hedef de İslâm’ın kılı kırk yararcasına yaşanması, -tabiri caizse- Ebû Bekirce, Ömerce, Osmanca ve Alice temsil edilmesidir. Nitekim ilk dönem itibarıyla her gece yüz rekât namaz kılan, savm-ı Davud tutan, haftada hatta üç günde bir Kur’ân’ı hatmeden çok sayıdaki insana bakılacak olursa bu müesseselerin fonksiyonunu eda ettiğini söyleyebiliriz.

Fakat zamanla isim müsemmanın önüne geçmeye başlamış; müsemma isme, ruh cesede, mânâ da kalıba kurban edilmiştir. İsimde ileriye gidildikçe insanlar aidiyet mülâhazasıyla onu daha da ileriye götürmüş ve bir kısım mensubiyetleriyle caka satmaya başlamışlardır. Dini yaşama ve temsil etme adına farklı farklı yollar tuttuktan ve bunları birer ekol hâline getirdikten sonra, her şeyi bunlara bağlamaya ve din adına yapılması gerekenleri sadece bunlardan ibaret görmeye başlamışlardır. Böyle olunca da öz ve mânâya karşı kör, sağır ve kalbsiz hâle gelinmiştir. Meseleler aidiyet mülâhazasıyla değerlendirilince, “Bize iltihak eden ve bizim gibi düşünen kurtulur. Bizim yolumuza tâbi olmayanlar iflah olmaz.” gibi oldukça dar ve mutaassıpça değerlendirmelere gidilmiş, dine ve dinin öz değerlerine gadredilmiştir.

Öte yandan, aidiyet mülâhazasına bağlı hareket etme, bir kısım başarı ve muvaffakiyetlerin falanlara, filanlara atfedilmesine ve dolayısıyla da Allah’ın unutulmasına sebebiyet verecektir. Asıl olan, görülen, tadılan, duyulan her şeyde O’na bir adım daha yaklaşma, her hâdisenin arkasında O’nun kudret elini görebilme, kendini sıfırlayarak sürekli “O” diyebilme iken, aidiyet mülâhazasıyla hareket eden insanlar bunu diyemeyecek ve işin özünden uzaklaşmaya başlayacaklardır.

Uzaklaşmanın en tehlikeli hali, uzaklaştığının farkında olmamaktır. Çünkü insan uzaklaştığının farkında ise bir şekilde geriye dönerek kaçırdıklarını telafi etmeyi düşünür, istiğfar ve tevbe ile yeniden Allah’a yönelebilir. Fakat bunun farkında olmayan bir insanın hatasından geriye dönmesi de çok zordur. Hele bir de o, bütün doğruları bağlı olduğu grupta görüyor ve onun dışında başka doğrular da olabileceğini mütalaa etmiyor/edemiyorsa ve ister idarî, ister dinî, isterse daha başka alanlarda yaptığı işleri sürekli cı’ya cu’ya bağlıyorsa, hiç farkına varmadan bir uçuruma doğru sürükleniyor demektir. Farklı bir ifadeyle, Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısınca olduğu halde, bu yollardan herhangi birine sülûk etmiş bir insanın sadece onu görüp, onun dışında doğru tanımaması, diğer bütün yolları bâtıl görmesi, -Allah muhafaza- onun için bir helaket ve felaket sebebi olabilir.

Böyle bir tehlikeden uzak kalmanın yolu, öncelikle sürekli imanı yenileme, Allah’la irtibatı güçlü tutma ve O’nun rızasını her şeyin önünde görmedir. Bunun yanında insan sadece kendi yaptığı hizmetlere takılıp kalmamalı, daha başka güzel işler yapanları alkışlamasını da bilmelidir. Dünyanın değişik yerlerinde farklı yollarla hizmet eden insanların faaliyetlerini görmezden gelmemeli, bilakis bunlarla birlikte çalışmanın, ortak hedeflere yürümenin yollarını aramalıdır.

İkinci olarak, insanlık adına ortaya konan faydalı ve gelecek vaat eden faaliyet ve projeleri meth ü sena edip reklamını yapanlar, bu işleri gerçekleştirenler olmamalıdır. Eğer bunların büyütülecek bir yönü varsa onu başkaları yapmalıdır; methedilmeye değerse, başkaları methetmelidir. Bundan da öte, bütün bu güzellikler, evvelen ve bizzat her türlü güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) verilmeli, insanlardan birilerine şart-ı adi planında bir şeyler nisbet edilecekse de içimizden gele gele, gayet samimane, inanarak, “Meselede bizim dahlimiz yok hükmündedir. Başkaları tarafından zemin hazırlanmasaydı, zihinler bu konuda müsait hâle getirilmeseydi, biz bu işleri başaramazdık.” denilmelidir. Bu hem hakperestliğin hem Allah’a karşı saygının hem de insanlarda kıskançlık ve haset duygularını tahrik etmemenin bir gereğidir. Yoksa bir taraftan ihlâs zedelenmiş diğer yandan da yol emniyeti ihlal edilmiş olur.

   İnsanı Öldüren Virüsler

Özellikle sağlam bir yere tutunamamış ve manevî kıvamlarını elde edememiş insanlar, muhalif esen rüzgârlar karşısında hazana maruz kalmış yapraklar gibi sağa sola savrulup gidebilirler. İnsanın ayağını kaydıracak türlü türlü fitneler vardır. Mesela zalimleri yola getirme, mazlumların iniltilerini dindirme, muhtaçlara el uzatma ve hakkı tutup kaldırmada kullanılması gereken kuvvet, eğer başkalarını ezmede kullanılıyor, şahsî çıkarlara âlet ediliyor ve insanı hak ve hakikate karşı kör hâle getiriyorsa, böyle bir kuvvet insan için Allah belası bir virüstür.

Aynı şekilde, insanlara hak ve hakikati anlatma ve onlara doğru yolu gösterme adına bir kredi olarak kullanılabilecek olan nam, nişan ve şöhret, sadece şahsî bir kısım arzu ve heveslerin tatminine vasıta kılınıp insanı alkış beklentisine ve popülizme sokuyorsa o da insan için ayrı bir musibet olur. Hz. Pir böyle bir şöhret için “zehirli bal” tabirini kullanmıştır. Nitekim şöhrete müştak ve müptela olan çoklarının gözümüzün önünde zehirlenip gittiklerini üzülerek müşahede ediyoruz.

Tıpkı kuvvet ve şöhret gibi şehvet de insan için hem bir nimet hem de öldürücü bir virüs olabilir. Eğer neslin devamı için peşin bir ücret olarak insana bahşedilen bu duygu, meşru dairede kullanılırsa Allah’ın insana bahşettiği önemli bir nimet olur. Fakat insan meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek bohemliğe girer ve gayrimeşru dairede değişik tatmin yollarına saparsa şehvet onun için bir bela olur. Günümüzde niceleri şehvet virüsü yüzünden devrilip gitmişlerdir. Bazıları da insanların bu zaafını değerlendirerek onları esir etmiş, ipotek altına almış ve sonra da istediği istikamette kullanmıştır.

Keza meşru yoldan elde edilen ve Din-i Mübin-i İslam’ı i’lâ etme ve toplumdaki yardıma muhtaç insanlara el uzatma yolunda kullanılan bir servet insan için büyük bir nimet iken, gayrimeşru yollarla elde edilen ve insanı küstahlaştırıp şımartan servet bir iptiladır. Günümüzde ihaleleri ve devletin bütün imkânlarını kendi hesaplarına değerlendiren, gecekondudan gelip kısa zamanda büyük servetlere konan ve bu servetlerini de bitmeyen hırslarını tatmin etme istikametinde kullanan zavallı insanların hâline bakınca onun nasıl bir musibete dönüştüğünü daha iyi anlarsınız. Servet, Hz. Osman gibi bir kısım yüce şahsiyetlerin dikey olarak Allah’a yükselmesine vesile olduğu gibi, Karun gibi birilerinin de yerin dibine batmasına sebep olabilir.

İşte cemaat enaniyeti veya aidiyet mülâhazası da bütün bunlar gibi Allah belâsı bir virüs olmaya adaydır. Aslında farklı duygu ve düşüncedeki insanların ortak bir gaye ve mefkûre etrafında bir araya gelerek birlik oluşturmaları ve sonrasında bu potansiyeli iyilik ve hayır adına değerlendirmeleri onlar için büyük bir nimettir. Fakat Hz. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere şayet şahsî enaniyetler aidiyet mülâhazasıyla daha da kuvvet kazanıyor, esasında bir dantelanın farklı nakışları gibi olan cemaat, tarikat ve hareketler arasındaki nüanslar büyütülerek birer ayrılık ve çatışma vesilesine dönüşüyor ve haset duygusunun da sevkiyle insanlar alan kapma kavgasına tutuşuyorlarsa, işte o zaman aidiyet mülâhazası toplumsal bir maraz hâline gelir.

Bu tür ihtilaf ve iftiraklar bugüne kadar hep değişik toplum ve devletlerin başına bela olmuş, büyük imparatorlukları bile yerle bir etmiştir. Bunların her birinin insanı batırmaya yeteceğinin farkında olmalı, bu virüs ve mikroplarla mücadele etmeli ve onların yüzünü iyiliğe çevirmeye çalışmalıyız. Eğer bunda muvaffak olabilirsek bunun çok hayırlı neticeleri olur. Aksi durum, hem fertler hem de cemiyetler için bir helak sebebi olarak karşımızda durmaktadır.

Cebrî Hicret Neticesinde Çiftçilik Yapmakta Olan Bir Siyer Âlimi (Dr. Reşit Haylamaz ile Hicret, Rızık ve Hizmet Üzerine)

Herkul | | DIGER

“Rızkımı veren Hudâ’dır, kula minnet eylemem!” deyip vatanda ya da cebrî hicret diyarında alnının teri, elinin nasırıyla iâşesini temin etmeye çalışan binlerce müstağnî aileden, yüz binlerce iffetli fertten bir misal daha vermek istiyorum: Özellikle Siyer konusunda günümüzün önemli araştırmacılarından, ilahiyatçı Reşit Haylamaz ve ailesi.

Elden geldiğince ders halkası, sohbet, müzakere ve yazı ile meşgul olmaktan, Hizmet’e dair mesuliyetlerini edadan ve hafta sonları gidebildiği konferanslardan da geri durmayan Reşit Hocamız bir yandan da çiftçilik yapıyor.

Geçen gün kendisini Amerika’nın bir ucunda kiralayıp ailesiyle beraber işletmeye çalıştığı tarlada ziyaret ettim.

Onu seyreder ve dinlerken bir kere daha önceliklerimizi hatırladım:

“Allah’a ubudiyet, yaratılış gayemiz,

İnsanlığa hizmet, birinci vazifemiz

İşimiz/mesleğimiz ise, sadece bir rızık vesilemiz.”

Orada görüp dinlediklerimi ve bilhassa o enfes “tarla sohbeti”ni dostlarımızla da paylaşmak istedim.

Allah Teâlâ, Hakk’a adanmış ruhların her birini sürpriz nimetleriyle sevindirsin, helal rızıklarını bereketlendirsin; kötü nazarlardan ve muzır ins ü cândan muhafaza eylesin; ihlas ve istikâmetlerini devam ettirsin.

Editör

Not: Yukarıdaki video özettir; sohbetin tamamını şu linkten dinleyebilirsiniz; eminim, “Hicret, Rızık ve Hizmet” konularında çok önemli hususları duymuş olmanın memnuniyetini yaşayacaksınız: https://youtu.be/PQSvqlMUQcQ

الجَرَّة المشروخة: معيارُ الاستفادة من النعم الدنيوية

Herkul | | العربية

   سؤال: مع تطور مستوى الرفاهية وزيادة الإمكانيات تزايدت درجة الاستفادة من النعم الدنيوية، فكيف يمكن تحقيق التوازن في هذا الأمر حتى لا ندخل ضمن شرذمة “المترفين” الذين ذمّهم الله عز وجل في القرآن الكريم؟

   الجواب: “المترفون” مصطلح قرآني يُطلَق على الغارقين كلّيةً في المتع والملذات، يأكلون ويشربون ويركنون إلى الدعة والخمول، يرتعون ويلهون كما يحلو لهم، ولا يعيشون إلا لتلبية الحاجات النفسيّة والجسمانية، وفيهم يقول ربُّنا سبحانه وتعالى: ﴿وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا﴾ (سورة الإِسْرَاءِ: 17/16).

وفي آية أخرى يقول ربنا تبارك وتعالى: ﴿أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا﴾ (سورة الأَحْقَافِ: 46/20)، وهذه الآية تذمّ الذين يُهدرون ما يملكون في الدنيا، ولا يستبقون شيئًا للآخرة، ولقد تنبّه أمثال عمر بن عبد العزيز وأبي ذر رضي الله عنهما لمضامينِ هذه الآية وما كان على منوالها؛ فاعتقدوا أنهم سيعيشون خسرانًا في الآخرة بقدر استمتاعهم بالنعم في الدنيا، أما إذا حافظ الإنسان على توازنه عند استعماله للنعم التي وهبها الله له، ولم يُسرف، وتجنَّبَ الترف والأبّهة؛ فلن يعيش حرمانًا في الآخرة.

وفي آيةٍ مشابهةٍ جعل الله تعالى إيثار الحياة الدنيا على الآخرة من خصال غير المؤمنين، فقال: ﴿الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/3)، فإذا لم يعِ الإنسان للصيف شتاء، ولم يفكر على الأقل كالنملة في الاحتفاظ بحبات من القمح من أجل الشتاء، وأهدر كل النعم التي جناها في الدنيا، ولم يحتفظ بشيء لما بعدُ؛ فلن يبقى له شيء في الآخرة، وهذا يعني أن من أسباب الخسران في الآخرة أن يعتبر الإنسان الدنيا كلّ شيء، وأن يستنفذ كل الإمكانيات التي بحوزته دون تفكير في الآخرة، وأن يكيّف حياته وفقًا لهذه الدنيا، فيجعلها أكبر همه ومبتغى علمه.. وهكذا تشير هذه الآية وما شابهها من ناحية ما إلى خصال المترفين.

   العدالة الاجتماعية

ولقد عني الرأسماليون والشيوعيون وبعض العلماء المسلمين المتأثّرين بهم بمفهوم العدالة الاجتماعية عناية كبيرة، وقد يكون الحديث عن هذه المسألة والكتابة حولها أمرًا سهلًا ميسورًا إلا أنّ الأهمّ والأصعب هو تطبيقها؛ فعلى الناس أن يقتدوا في حياتهم بنبيّهم صلى الله عليه وسلم، ثم بالخلفاء الراشدين أبي بكر وعمر وعثمان وعلي رضي الله عنهم أجمعين، فهؤلاء لم يتخلّوا عن البساطة في حياتهم حتى في الوقت الذي أقبلت عليهم الدنيا بمتَعها وزخارفها عندما كانوا يحكمون الدولة؛ حيث جعلوا مستوى معيشة السواد الأعظم من الناس معيارًا بالنسبة لهم، فما يقتات منه الشعب وما يأكله ويشربه أقاموا حياتهم على أساسه، لم يلبسوا الألبسة الغالية، ولم يقيموا الموائد الفاخرة المتكلفة، بل أحيانًا كانوا يرقدون على الرمال في المسجد النبوي فتطبع على جنوبهم وأطرافهم.

وكذلك سار الخليفة الأموي عمر بن عبد العزيز على نهج الخلفاء الأربعة، وفي الفترة التي امتلأت فيها خزينة الدولة بالأموال وطفحت لم يغير قط من حياته البسيطة، وداوم على أكل الخبز والزيت، هذه هي حقيقةُ العدالة وجوهرُ الحقانية، إنه في مدّة خلافته التي استمرت سنتين ونصف أنجز من الأعمال ما يحتاج إلى مائة سنة، وأعاد النظر في النظام الذي أخلّ به مَن سبقوه من خلفاء بني أمية، ووضع النظام من جديد، ومع أفول شمس الخلافة الأموية في الشام بزغت شمسها مجددًا في الأندلس بفضل جهوده ومساعيه، فأقامت العمران، وظلت تنير أوروبا على مدى ثمانية قرون، حيث مهّد الله تعالى السبيل أمام هؤلاء العظماء الذين كانوا يراعون هذا القدر من الحساسية والدقة في حياتهم، ووفقهم إلى إحراز العديد من النجاحات الباهرة.

فإن راعى حكام الدولة وضعَ السواد الأعظم من الناس رغم وفرة الإمكانيات؛ فعاشوا على الكفاف وطبقوا القاعدة الذهبية التي جاد بها عمر بن عبد العزيز عندما قال: “خيرُ القصد عند الجدة”[1]، واستحبوا الفقر بإرادتهم؛ تحقّقت حينذاك العدالة الاجتماعية الحقّة.

أما إن استحوذت فئة من الأرستقراطيين على كل الثروات في المجتمع، فأقامت الموائد الفارهة، وارتدت الملابس الغالية، وعاشت الحياة الفاخرة؛ ثارت حفيظةُ الشعب وشهيّته، وإذا ما نظرنا إلى الثورات الاجتماعية في أوروبا وروسيا والصين في وقت ما سنلحظ أن السبب وراء هذا كله هو صراع الطبقات بين الأغنياء والفقراء، لقد تضجّر هؤلاء الفقراء من تداول الثروات بين أقلّيّة معينة، وللحيلولة دون ذلك جنحوا إلى ديكتاتورية البروليتاريا، لكن الأمر انقلب هذه المرة رأسًا على عقب، وأسفر الإفراط في هذه الناحية عن تفريطٍ في ناحية أخرى. وفي اللحظة التي حسبوا فيها أنهم حلوا المشكلة اتخذ الصراع منحى آخر.

وكما لاحظنا فإن شرذمة المترفين تدمّر عاقبتها من جهة، وتُشعل فتيل النزاع والصراع في المجتمع من ناحية أخرى، أما سبيل الخلاص من هذا فيكمن -كما أشرنا سابقًا- في أن يراعي الإداريون والأغنياءُ الوضع العام للمجتمع في حياتهم ونفقاتهم، بل يجب أن يتقاسموا ثرواتهم مع المحتاجين، ويمدوا إليهم يد العون من خلال الزكاة والصدقة والإنفاق حتى يتحقّق نوعٌ من التوافق والتصالح بين جناحي المجتمع، وبذلك لا يتعرّض الضعفاء للضغط والظلم والاستبداد أو الاحتقار، ولا تشتعل مشاعر الكره والحقد في نفوس الفقراء ضد الأغنياء، وكذلك فإن الخلفاء الراشدين لما عاشوا كعامة الناس كسبوا ثقة المجتمع واحترامه، ولما عاش بعضُ سلاطين بني أمية في رفاهية وبحبوحة من العيش جلبوا على أنفسهم كرهَ وحقدَ وبغضَ المجتمع لهم.

قد يضيّق الله تعالى على بعض عباده في الرِّزق لعلمه أنهم لا يستطيعون أن يؤدوا غناهم حقه، وهذا نوع من اللطف الجبري؛ لأن الله تعالى بذلك يصونهم من السفاهة والغفلة؛ بمعنى أن تقشّف الفقير وتواضعه لطف من الله له، المهم هنا هو أن يتحقق هذا التوازن مع الإرادة؛ فما يُكسب الثوابَ للإنسان في الواقع هو أداؤه حق إرادته، وعدم استغراقه في المتع والملذات، وعدم نسيانه لربه وللحشر والنشر، وعدم تقصيره في عبادته وطاعته رغم توسيع الله عليه في الرزق؛ لأن الثروة وسعة الرزق كثيرًا ما تكون سببًا في الغفلة، والغفلةُ يصاحبها الانشغال بالدنيا والبعد عن الله، وبذلك يكون التوسيع في الرزق رزيّة وليس مزية، فإذا صبر الإنسان، ولم ينحرف، ولم يُثِر شهية الآخرين وحفيظتهم ضده بأفعاله وتصرفاته، ولم يستثر غضبهم عليه، بل مدَّ يد العون للمحتاجين منهم بما لديه من إمكانيات، وكسب محبتهم وتعاطفهم؛ فبذلك يكون قد أوفى حقَّ نعمِ الله عليه، وأدى شكرَه نحو ربه جل وعلا.

   دور المتع والملذات في انهيار الدول

من أهم الدساتير التي جعلتُها نبراسًا لي في حياتي هي توقير الآباء والأجداد، وذكر السلف بكل خير؛ لأن هؤلاء بذلوا كل وسعهم في خدمتهم للدين، ولهذا فإنني أتجنب بقدر الإمكان مساءلتهم ونقدهم، ومع هذا لا تُنكَر أهمية إدراكِ بعض الحقائق التاريخية واستنباطِ العبرة منها.. وإننا إذا ما درسنا أسباب انهيار الدول الإسلامية منذ فجر التاريخ مثل الدولة الأموية، والدولة العباسية، والدولة العثمانية، والأندلس؛ سنلحظ أن الميل إلى الدنيا والبذخ والإسراف له دور كبير في وقوع هذه الدول وانهيارها.

فمثلًا منذ نشأة الدولة العثمانية حتى عهد السلطان القانوني كان السلاطين العثمانيون يخرجون على رأس الجيش إلى المعركة، فكانوا بذلك يرفعون الروح المعنوية لدى الجنود، ولكن في الفترات التالية تخلى السلاطين عن تلك العادة، ولم يشعر الجيش بحاجة إلى إظهار بطولاته الخاصة به، ومن ثمّ توالت الهزائم إثر بعضها البعض، فمثلًا بعد هزيمة “فيينا” حُكم على الصدر الأعظم “قره مصطفى باشا الميرزفونلى (Merzifonlu Kara Mustafa Paşa)” بالإعدام، ولكن يا تُرى هل الجرم يقع فقط على عاتق الجيش والميرزفونلى؟ كما أن هناك تساؤلات أخرى تصرّ على ذهن الإنسان مثل: “سلطاننا المعظم، لماذا لم تخرج مع الجيش إلى فيينا؟ إن العديد من أجدادك مثل السلطان القانوني والسلطان سليم الأول قد رحلوا إلى أفق أرواحهم وهم في جبهة الحرب أو عند خروجهم إليها، فَلِمَ انحرفت أنتَ عن طريقهم؟

فمع الأسف أدى انزواء السلاطين العثمانيين في القصور واستغراقهم في الملذّات إلى تثبيط عزائمنا وركوننا إلى الدعة والخمول، كما أن الرغبة في العيش بالبيوت المبهرجة، وعدم القناعة ببيت واحد، وتشييد البيوت للأبناء والأحفاد، بل والتفكير في الأصهار من الرجال والنساء، باختصار صار الولع بالحياة، والتخلي عن فكرة الإحياء سببًا كارثيًّا كبيرًا بالنسبة لنا.. ولو قرأتم كتاب “ليالي القمر على البوسفور (Boğaziçi Mehtapları)” للأديب التركي “عبد الحق شيناسي حصار” لأدركتم بوضوح كيف كان العثمانيون غارقين في الملذات في العهد الأخير للدولة العثمانية، لقد كان هذا الوضع أشبه ما يكون بفيروس “إيدز” الفتاك بالنسبة لنا.

   السبيل إلى العيش بعفة وعدم الانزلاق وراء الإغراءات

يحب ألا ننسى أن مثل هذه الغفلة التي قد تقع دائمًا في حياة البشر يمكنها أن تأسرنا، وعليه يجب أن نكون في حالة تيقّظ وانتباه دائمة.. إنني أنزعج حتى من المكان الذي أقيم به حاليًّا لأنني أراه فاخرًا جدًّا، إنني أتضجّر من الجلوس على المقعد، ولا تزال في روحي رغبة بأن أقيمَ في كوخ خشبي، وعند نافذة الجامع، ولكنني بدأت أرقد في الفراش بسبب آلام معينة أعانيها بعد سن الستين فحسب؛ فما جلست في مقاعد فاخرة لا في سنوات دراستي، ولا خلال المرحلة الطويلة التالية لها من حياتي، ويجب ألا يُعتبر قولي هذا تواضعًا مصطنعًا، فذلك شيءٌ يخالف طبيعتي.

في الواقع يجب على كل مؤمن أن يكون حذرًا في هذا الموضوع، وأن يحقق التوازن من تلقاء نفسه وبإرادته الخاصة؛ لدرجة أنه لا ينبغي أن يسمح للمشاعر والمتع والرغبات والأهواء الدنيوية بأن تغريه فيظن بأنه سيستطيع أن يحافظ على توازنه رغم وجودها، وأنه ربما يستطيع التعبير عن نفسه أكثر من خلالها، كلا.. بل يجب على الإنسان أن يُكَوِّن أرضية يستطيع العيش عليها بشكل يوائم فطرته ويكفي حاجاته، وأن يُغلق جميع المنافذ التي قد يتسلل إليه الشيطان والنفس منها، أما مَنْ يغوص في البوهيمية فإنه ينخدع بوهمٍ يُسيطر عليه ويأسره ويُسيِّره ويتحكّم به، وكأن رُقاقة إليكترونية قد ثُبِّتت في عقله للتحكم فيه.

إن لم يسيطر الإنسان على نفسه بخصوص الاستفادة من النعم الدنيوية، ولم يكتفِ بالدائرة المشروعة فقد يصبح عُرضةً لاستغلال الآخرين إياه؛ حتى إنه يقع في فخاخ أناس يضطر بعد فترة أن يكون ذيلًا لهم فيتحرك كيفما يشاؤون، ومن قضوا علينا وفرّقونا منذ الأمس وحتى اليوم فعلوا ما فعلوا عبر استخدامهم هذه النوعية من الطرق، ولا نَنْسَ أنه يوجد في يومنا أيضًا بعضُ بُؤر الشر سيئة النية لن تتوانى عن إزعاج ومضايقة حركة كهذه التي نذرت نفسها للخدمة ولتحقيق السلم والطمأنينة في العالم، وقد تتزلف تلك البؤر الشريرة إلى بعض الناس كي تستخدمهم في سياق آمالها المظلمة، وتعرض عليهم أشياء من المتع الدنيوية، حتى إنها قد تظهر أحيانًا على أنها تنافح عن الحق، فتزين لهم الشرور، وتقدم لهم بعض الإمكانيات الدنيوية، وبينما هي تفعل ذلك تقدم لكم شتى أنواع الإغراء، فتجعلكم أسرى وأرقاء لها، فإن لم تُظهروا الحساسيّة اللازمة في هذا الشأن ولم تنتبهوا فإنكم، ودون أن تدركوا أبدًا، قد تُشِلُّون إرادتكم وأنشطتكم التي ستقومون بها.

إنكم تمثلون رسالةً حياتيّة للغاية.. أنتم أبطالُ الإحياء، وإذا ما أُصبتم بحبّ الحياة فإنكم تئِدون مهمّة الإحياء، وإن تستسلموا للحياة تخسروا نشاطاتكم الإحيائية، وعندئذ يستحيل الحديث عن وجودكم؛ إذ إن هذا يعني أنكم صرتم عدمًا، وحكمُ الله تعالى بشأن جماعةٍ هكذا حكمٌ واضحٌ صريحٌ، إذ يقول تعالى: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ﴾ (سورة الْمَائِدَةِ: 5/54) وكما ورد في هذه الآية الكريمة يذهب الله تعالى بهؤلاء، ويقضي عليهم، ويأتي بأناس آخرين جدد ونُضرٍ تمامًا.

و”الارتداد عن الدين” المذكور هنا له مستويات مختلفة؛ فالبعض يرتد من الإيمان إلى الكفر، والبعض يظهر تراخيًا في تطبيق الأركان الإسلامية، والبعض الآخر يفقد تمامًا ما لديه من عشق وشوق للخدمة؛ فيُنحّيَ جانبًا المشاعرَ والأحاسيس مثل: حس الإحياء، وحس التضحية، ومفهوم الإيثار، ويرجع عن الطريق الذي يسير فيه فيتخلى عن الخدمات التي يقوم بها، وكل واحد من هذه الأمور ارتداد بمعنى مختلف عن الآخر، ويعني تراجعًا إلى الوراء.

أجل، إذا ما ارتد قوم عن الطريق والغاية والإدارة والنظام والرؤية الكونية وفلسفة الحياة التي تبنّاها المجتمع -أيًّا كان نوع ذلك الارتداد- فإن الحق عز وجل يقول لهم: “إنكم باستسلامكم للفساد والتعفّن تُعلنون عن أداء مهمّتكم وانتهاء أمركم؛ لذلك حقّ عليَّ أن أستبدلكم بقوم آخرين يحبون الله ورسوله حبًّا جمًّا، ويحبهم الله ورسوله حبًّا عظيمًا”.. وبينما هؤلاء ينحنون أمام المؤمنين رأفةً وتواضعًا يقفون صامدين في مواجهة الكفر والإلحاد، ويقومون بواجبهم في إعلاء كلمة الله؛ أي إنهم يسعون كي يبلغوا ثقافتهم وقيمهم إلى كل أرجاء الدنيا، وبينما يقومون بهذه الوظيفة لا يُلقون بالًا إلى انتقادات ولَوم بعض الأفواه الثرثارة، لأن هؤلاء الناذرين أنفسهم حين يُقبلون على خدمة كهذه دون تشوف إلى أي شيء فقد يرميهم بعضُ المنزعجين من النور بِتُهم ومزاعم لا أساس لها من الصحة، ويسعون إلى تشويههم بأكاذيب وافتراءات مُختلقة، غير أن مَن نذروا أنفسهم يواصلون مسيرهم دون أن يقفوا عند هذه النوعية من العراقيل.

لذا يجب علينا أن نسعى كي نظل جددًا نضرين دائمًا؛ فأهمُّ ديناميات هذه الخدمة هو روح التضحية، إنْ نذَر إنسان نفسه لقضية معينة فيجب ألا يتشوّف إلى شيء آخر، فلا يركض وراء المنافع المادية، ولا يفكر في الرفاهية الدنيوية، ولا يركن للمتعة والدعة، وتراه يهرب من المكاسب غير المشروعة والمتع الحرام كمن يهرب من الشيطان، ويدعو الله دائمًا ويتوسل إليه: “اللهم لا تحرمنا من روح الإحياء والتضحية! اللهم لا تدعنا إلى علةٍ هي بلاء منك مثل علة حب الحياة والعيش!”، وكما يتنبه من نذروا أنفسهم إلى هذا يسعون كذلك إلى أن يظل رفاقهم أيضًا على هذا الدرب، وإن انزلق وانحرف في هذا الشأن أحدٌ سعوا إلى إعادة تأهيله وإصلاحه، ويستخرجون الدروس والعبر من حال السابقين الغابرين، ويعيشون عازمين جاهدين على ألا يقعوا في مثل ما وقع فيه السابقون من خطإ وزلل.

   طريق من نذورا أنفسهم للخدمة

أرى أنه يجب على الناذرين أنفسهم للخدمة العملُ في هذه الشؤون بالعزائم وليس بالرخص، يجب عليهم الانتباه في كل شيء يستخدمونه بدءًا من دور إقامتهم إلى مطاياهم وملابسهم، وألا ينخرطوا في حياة الرفاهية أبدًا، فإن كان منزل من حجرتين يفي بحاجتهم لزمهم ألا ينتقلوا إلى ما هو أكبر، وعليهم عند شراء سيارة أن ينظروا أيحتاجونها أم لا، وألا تحتوي خزائن ملابسهم على ما زاد عن حاجتهم، وإن كانوا سينتقلون من مكان إلى آخر وجب عليهم اختيار أكثر الطرق اقتصادًا، عليهم أن يجعلوا منهجهم في الاستفادة من نعم الدنيا تذوُّقًا لا شبعًا منها، وعليهم تعويدُ أنفسهم على حياة الاقتصاد والتدبير.. -والحقّ أن اقناعَ الفقير الفاقد للإمكانيات المادية واقتناعه بالاقتصاد والتدبير ليسَ فضيلةً، وإنما الفضيلة والأساسُ في القدرة على الاقتصاد مع توفر الإمكانيات لأنَّ خيرَ القصد عند الجدة- فإن لم يراجعوا حياتهم ثانية وتعذّر عليهم تصميمُها وفقًا لهذه المبادئ استحال عليهم أن يمنحوا غيرهم النظام والانتظام.

والخلاصة أنه يجب عليهم أن يُؤسسوا حياتهم على الاقتصاد والقناعة، ويبتعدوا عن الإسراف بكل أنواعه؛ فكما أن الاقتصاد سببٌ للبركة فإن الإسراف سبب للخيبة والخسران، وينبغي أن نتّخذ مفخرة الإنسانية أسوةً حسنة لنا في هذا الشأن أيضًا كما هو الحال في كل شأن؛ ذلك أن الحجرة التي أقام فيها هو وزوجتُه صلى الله عليه وسلم ورضي الله عنها كانت ضيّقة لدرجة أنه ما كان يبقى له موضعٌ يسجد فيه ما لم تطْوِ أمُّنا المباركة قدميها[2]، لقد كان ينام على الحصير صوات الله وسلامه عليه، وكما أن ميل الناس في زماننا إلى الحياة الفارهة والترف يستحيل أن يكون حجةً لنا يستحيل أيضًا أن يكون معيارًا؛ فلدينا معيار واحد ووحيد: إنه الرسول الأكرم صلى الله عليه وسلم؛ ومن كان ذا رؤيةٍ ومعايير مخالفة لما نراه فليعش وفقًا لفهمه وعاداته الخاصة كما يحلو له، لكن يجب ألا ننسى أبدًا أن الإنسانية لن تجني نفعًا ممن يعيشون حياتهم من أجل جسمانيتهم وراحتهم فقط.

كم هو مؤسف أن عصرنا يعاني قلّةَ عقلٍ، وقسوةَ قلبٍ، وذلّةَ روح؛ فلا تقشعر القلوب عند ذكر الله، ولا تدمع العيون، والحياة ترتكز على البدن والجسمانية؛ لقد سُلّمَت أزِمّة الأمور إلى النفس، وراح الناس يفكرون في الأكل والشرب والراحة والاستمتاع بالحياة فحسب.. فلا حديث عن سلامة الروح والعقل والقلب، كم أنه صعبٌ جدًا! وبالتالي تبدو الإنسانية سائرةً في طريق من شأنه أن يمهد الطريق إلى الشقاء والسفه، في حين أن تحويل ديار المحنة هذه إلى ممرٍّ يؤدّي إلى الجنة يمكن أن يتحقّق بالحيوية في حياة القلب والروح، والسبيل لنيل راحة الدنيا والعقبى كليهما مرهون بالعقل السليم والقلب السليم والروح السليمة، لكن المؤسف أنّنا فقدنا ذلك منذ بضعة عصور، ويستحيل القول إن أمّتنا على وعي بهذا الذي فقدناه.

إن إنسانًا يبحث دائمًا عن الفُرش الدافئة والوسائد الناعمة، والأرائك الملائمة للراحة والدِّعة، ولا يفارق الموائد الفاخرة، واعتاد على الاستفادة من شتى النعم يستحيل أن يشعر بالشوق إلى الله الذي هو المتعة الحقيقية.. تُرى كم يبلغ عدد الأشخاص الذين يمكن القول إن صدورهم تخفق بإعلاء كلمة الدين؟ كم شخصًا يرفع الواحد منهم يديه ويتألم داعيًا الله “اللهم إن كانت حياتي تفيد شيئًا لصالح إعلاء الدين فأحيني، وإلا فخُذني إليك!”؟ إنّ ما يقع على عاتقنا هو السعي إلى بلوغ هذا الأفق وبعث هذه الروح بيننا من جديدٍ.

 

[1]  الغزالي: إحياء علوم الدين، 3/356، ومعنى العبارة: أي إن أفضل أنواع الاقتصاد ما كان عن غِنى وليس عن فقر.

[2]  صحيح البخاري، الصلاة، 106.

BİR NEFES (14)

Herkul | | HERKUL NAGME

Mesâî, çok iyi tanzim edilmeli..

Arkadaşlarımızın aktüalite ile çok meşgul olmamaları lazım.

Bizi doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat alakadar etmeyen (mâlâyânî) şeylere karşı mesafeli durmamız lazım. Bu mevzuda kırmızı çizgimiz, o olmalı.

İşlerimiz baştan düzenli olarak hep belli bir plan içinde realize edilmeye çalışılmalı.

“A’mâlin taksimi” diyoruz; yani, herkes ne yapabilecek ise, temayülü ne ise, ruh ve kalb ibresi neyi gösteriyor ise, bence o istikamette yol almalıdır. Yoksa öbür türlü bilmediği/istemediği/sevmediği bir patikada yürüyor gibi olur; çok zamana mal olur.

Çok yüksek bir ideal, hayatında onun “on iki”si olmalı; vuracaksa on ikiden vurmalı. Öyle bir gâye-i hayal olmalı. Öyle yüksek bir hedefe dilbeste olursa bir insan, onun beri tarafında değersiz şeylere karşı gönül kaptırmaz. Evet, o, onun “Leyla”sı olmalı; kendisi de o işin “Mecnûn’u olmalı. Leyla’yı gördüğü zaman bile, onu tanımayacak şekilde bir “Leyla”cı olmalı.

“Öyle bir gâye-i hayal olmazsa, ezhân, enelere döner.” Zihinler, enâniyete döner, bir egoist olur, egosantrist olur, narsist olur insan, hiç farkına varmadan.

Onun için, Allah ile irtibatlı, çok yüksek hedeflere talip olmalı!.. “Ne yapsam ki O’nun hoşnutluğunu ve rızasını kazansam?!. Ne yapsam ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun etsem! Teşrif buyursa, benim kalbime otağını kursa, benim gecelerimi nurlandırsa. Keşke, her gece öyle olsa!..”

İnsan, gönlünü bunlara kaptırınca, zannediyorum artık bir deli, bir sevdalıdır; başka şey görmez, düşünmez. Hazreti Ebu Bekir çizgisi, Ömer çizgisi, Osman çizgisi, Ali çizgisi, daha yüzlerce… Mus’ab İbn Umeyr çizgisi…

İnsanın sunacağı şeye, o söze, o beyana, o baş döndürücü fesahate, belagate esasen değer kazandıran husus, deyip-ettiği şeyleri harfiyen yaşamasıdır. Onun için tavır istikameti, davranış istikameti çok önemlidir.

Bir gün bu gönüllere, cihan, kapılarını kale kapıları gibi aralayacak; kendi kendilerine “Buyurun!” edecektir inşaallah. Biz o ütopik tavrı sergilemeli, o cazibedar güzellikleri ortaya koymalıyız.

Esasen “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki; O’nu kaybeden, ne bulmuştur ki?!.” Öyle bir şeye talip olmuşsunuz ki, bütün dünyalar onun yanında bir damla etmez!..

***

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-ozel-gencler-ile-hasbihal/

Bamteli-Özel: GENÇLER İLE HASBİHÂL

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli arkadaşlar,

Çoğunuzun malumu olduğu üzere, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayında inziva ve itikâf yapıyor; dolayısıyla da Bamteli sohbetlerine o ay boyunca ara veriliyor. Bayram sonrası Bamteli sohbetleri hala başlamadı. Fakat dört-beş gün önce, ekseriyeti üniversite öğrencisi yaklaşık 200 genç, Hocamızı ziyaret ettiler. O sırada kayda aldığımız hasbihâli bu haftanın Bamteli olarak arz ediyoruz. Hürmetle…

***

Fethullah Gülen Hocaefendi, şunları söyledi:

Zannediyorum, Üstad hazretlerinin reçete olarak verdiği o husus çok önemli: “Teâvün düsturunun teshîli” diyor… “Mesâînin tanzimi”, “a’mâlin taksimi” ve en sonunda da “teâvün düsturunun teshîli” diyor. Zannediyorum, bir bast-ı zaman gibi, az bir zaman içinde çok iş yapmaya vesile olabilecek bir yöntem o.

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Mesâî, çok iyi tanzim edilmeli; hayatımızın içinde ne yapıyorsak, yapacaksak, yarınlar adına neyi planlamışsak, o mevzuda bir kere mesâî çok iyi tanzim edilmeli. Yani, ne kadar evde duracağım? Ne kadar anneme-babama kemerbeste-i ubudiyet içinde mukabelede bulunacağım? Ne kadar uyuyacağım? Ne kadar ayakta duracağım? Ne kadar kitap mütalaa edeceğim? Ne kadar…

Bu durumda olan arkadaşların, böyle önemli şeye dilbeste olmuş, yüksek bir gaye-i hayale bağlanmış insanların aktüalite ile çok meşgul olmamaları lazım. Bizi doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat alakadar etmeyen (mâlâyânî) şeylere karşı mesafeli durmamız lazım. Bu mevzuda kırmızı çizgimiz, o olmalı; işlerimiz baştan düzenli olarak hep belli bir plan içinde realize edilmeye çalışılmalı.

“A’mâlin taksimi” diyoruz; yani, herkes ne yapabilecek ise, temayülü ne ise, ruh ve kalb ibresi neyi gösteriyor ise, bence o istikamette yol almalıdır. Yoksa öbür türlü bilmediği/istemediği/sevmediği bir patikada yürüyor gibi olur; çok zamana mal olur. Ben burada çok kıymetli arkadaşlarımızın on senede, on beş senede doktora yaptıklarına şahit oldum. Ee bir ömür bu!.. On ayda yapılabilecek şeyleri, dört seneye serpiştirmişler; dört sene insanı meşgul ediyorlar. Kestirmeden bir şeyler yapılsa; böyle temel disiplinler iyi verilse, matematikteki bir problemi çözme gibi, çözmesi onlara bırakılsa… Zannediyorum bir dört senelik İmam Hatip’i, üç senelik ortaokulu -veya tersi onun- o yedi seneyi insan herhalde iki-üç seneye sığıştırabilir. Üniversite de öyle; o üniversitede verdikleri şeye göre o da iki senede, üç senede olabilir. Böylece insan hayatının en canlı olduğu dönemde, böyle dinamizminin en güçlü olduğu dönemde millete yararlı olur, faydalı olur.

Bir de burada esas benim üzerinde durmak istediğim; bu iki disiplinin yanında üçüncü bir disiplin. Üstad’ın ifade ettiği, “teâvün düsturunun teshîli” (herkesin birbirine kolayca yardım etmesi) çok önemli geliyor bana. “Teâvün” kelimesi, Sarf ilminde, iştikakta, esasen مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا “müşâreketun beyne’l-isneyni, fesâiden” sözü ile ifade edilen sigadan; yani, iki kişinin veya daha fazla insanın, bir problemi çözme mevzuunda kafa kafaya vermeleri, ortak akla müracaat etmeleri.

Şimdi bir arkadaşımız doktora yapıyor ise şayet, ona yardım etme… Öyle arkadaşlar vardır ki birikimleri itibarıyla kitapları bilirler, kaynakları bilirler mesela. Şimdi o arkadaşa onlar, yardımcı olmalıdırlar. Mesela birisinin kompoze kabiliyeti çok yüksektir; kalemi eline aldığı zaman, şakır şakır yazar. Zannedersiniz ki yazdığı şeyler bizim kendi dünyamızdan Firdevsî’nin o dâsitânî kitapları gibi şeylerdir. -Firdevsî, İranlı, İranlıların övündükleri bir şairdir.- Öyle bir kabiliyeti vardır. Bir meseleyi kompoze etme mevzuunda da o, arkadaşına/kardeşine, arkadaşlarına/kardeşlerine yardımcı olmalıdır. Böylece zamanı büzme/daraltma, çok kısa zamanda taşı-eritebilecek damlalar halinde mermerin bağrına dökülme… Bunu da bir Türk atasözünden mülhem dedim: “Mermeri aşındıran suların akışı değil, devam ve temâdîleridir.”

   Bencillik bağlarından kurtulmanın ve beden insanı olmaktan sıyrılmanın yolu, yüce bir mefkûreye bağlı kalmaktır ki, en yüce mefkûre de Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Bu husus, kendini böyle okumaya vermiş arkadaşlarımız için. Hani bazıları vardır ki, babalarının yanında, kendi işlerinin içinde; öyle de olabilir. Bazıları, siyasî alana atılır, orada ona göre hizmetler görebilirler. Fakat hani bizim arkadaşlarımız genelde bir gaye-i hayali olan insanlar ki, yine Hazreti Pîr, Şem’-i Tâbân, Ziyâ-i Himmet’in ifadesiyle, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.”

Çok yüksek bir ideal… O “gâye-i hayal” diyor; zannediyorum Fransızcadaki bu “ideal”in karşılığı ki Ziya Gökalp de ona “mefkûre” demişti. Yüksek bir ideale dilbeste olma, sürekli onu hedefleme böyle… O, hayatında onun “on iki”si olmalı; vuracaksa on ikiden vurmalı, ondan. Öyle bir gâye-i hayal olmalı. Öyle yüksek bir hedefe dilbeste olursa bir insan, onun beri tarafında değersiz şeylere karşı gönül kaptırmaz. Evet, o, onun “Leyla”sı olmalı; kendisi de o işin “Mecnûn’u olmalı. Leyla’yı gördüğü zaman bile, onu tanımayacak şekilde bir “Leyla”cı olmalı. Tanımayacak şekilde, öyle mest ve sermest olmalı ki, evet, tanımamalı onu…

Bunun gibi, yüksek bir gayeye tâlip olmuş arkadaşlarımız/hemşirelerimiz gibi kimseler, onun berisindeki her şeyi pes şeyler saymalı, onlara karşı çok iltifat etmemeli. O pes şeyler dağınıklığa sebebiyet verir. Onun için diyor ki: “Öyle bir gâye-i hayal olmazsa veya nisyan edilse, unutulsa veya insan tenâsî etse…” Unutuyor gibi bir tavır alsa… Bu da yine biraz evvelki iştikâk kipinden; “tenâsî”. Eskiden, eski tıpta kullanılırdı: “Temâruz”. Hasta olmadığı halde hasta görünme; bu da o demektir. Esasen unutmadığı halde, unutma tavrı içinde bulunma. “Ezhân, enelere döner.” Zihinler, enâniyete döner, bir egoist olur, egosantrist olur, narsist olur insan, hiç farkına varmadan.

Onun için, Allah ile irtibatlı, çok yüksek hedeflere talip olmalı!.. “Ne yapsam ki O’nun hoşnutluğunu ve rızasını kazansam?!. Ne yapsam ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun etsem! Teşrif buyursa, benim kalbime otağını kursa, benim gecelerimi nurlandırsa. Keşke, her gece öyle olsa!..” İnsan, gönlünü bunlara kaptırınca, zannediyorum artık bir deli, bir sevdalıdır; başka şey görmez, düşünmez. Hazreti Ebu Bekir çizgisi, Ömer çizgisi, Osman çizgisi, Ali çizgisi, daha yüzlerce… (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) Mus’ab İbn Umeyr çizgisi… Ben, o iki kolunun Uhud’da biçildiğini kitaplarda görmüştüm fakat önemli bir hoca efendi vaaz ederken kürsüde -kendisine saygım vardı- dinlerken şu ilaveyi yapmıştı: Bir darbe de boynundan yemiş, işte o zaman yıkılmış; fakat yüzünü toprağa kapamış, “Aman kimse görmesin!” diye. “Melekler bana derlerse: Hala boynun vardı da senin, Rasûlullah’a niye iliştiler?!” falan. “Utanıyorum ya Rabbim, Senin huzuruna çıkmaya!..”

O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu kadar dilbeste olmak… Bu, O’na doğru atılan adımdır, adımlardır. Siz bir adım atarsanız, on adım ile mukabele görürsünüz. Kudsî hadis ifade buyuruyor ve bunu Zât-ı Ulûhiyet diyor: “Kulum, Bana bir karış gelirse, Ben, bir adım gelirim. O bana bir adım atarsa, Ben, gezerek gelirim.” Böyle diyor ki, bunlar teşbihe, tecsime, hayyize, mekâna, Cenâb-ı Hakk’ın otağını kurmasına delalet ettiğinden dolayı biz aynıyla tercümeyi mahzurlu buluyor, onun yerine “mukabelede bulunur” diyoruz.

   Sözlerinizin muhatap gönüllerde tesir uyarması daha çok hal ve tavrınızın da o sözleri teyîd ediyor olmasına bağlıdır.

Sizin âlemden beklediğiniz şey ne ise, âlemin sizden beklediği de aynı şeydir. Bir şeyler bekliyorsanız, bir şeylerin beklendiğini bilmeniz lazım. Sözlerin tesiri önemlidir; biraz evvel “Firdevsî” dedim, Firdevsî gibi konuşabilirsiniz veya Mevlânâ Celâleddin-i Rumî zenginliğinde ya da ifade zenginliği itibarıyla -tabii üzerinde durduğu konular hepsininkinden daha önemli- Hazreti Bediüzzaman’ın ifade zenginliği ile… -Üzerinde durulmadık bir husus; üzerinde durulması gerekli olan bir mevzu: Her konuyu o konu ile alakalı çok zengince kelimeler ile, nüanslara dikkat ederek nasıl ifade ediyor, öyle…- Şimdi öyle, o tarzda, o üslup ile çok yukarıdan anlatsanız, hatta biraz Jules Verne hayali ile anlatsanız, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” veya “Bay Tekin Göklerde” gibi anlatsanız bile, zannediyorum çok cazip gelmeyebilir. Fakat onların diyeceğiniz şeyler üzerinde im’ân-ı nazar etmeleri, konsantrasyona geçmeleri, sizin hal ve tavırlarınıza bağlıdır. Hâl ve tavır mercekleriniz ile size bakarlarsa ancak diyeceğiniz şeylere de kıymet atfederler.

Çok acele etmeden… Mesela sizin arkadaşlarınız, bizimkiler bazı yerlerde kafa karıştıracağı âna kadar, on sene, on beş sene; onu da geçti… Çünkü doksan birden (1991) itibaren başladı bizim ihtiyarî hicretlerimiz, dünyanın dört bir yanına. Evvelâ ana yurdumuz olan Orta Asya’dan başlandı. Azerbaycan’a gittiler; hatta Rusların işgalinden evvel gittiler, o işgalde arkadaşlarımız orada idi. Sadettin bey de orada idi; tanırsınız herhalde, orada idi. Bana telefon ettiler, “Ne yapalım?” dediler. “Kalın orada!” dedim, “Ancak o zaman vefâ tavrınızı sergilemiş olursunuz; onlar için gittiğinizi göstermiş olursunuz; kendiniz için, ülkeniz için, memleketiniz için oraya gitmediğinizi ortaya koymuş olursunuz.” Ee Haydar Aliyev’in gönlünü fethetti bu mesele. O işgalde Fakir’in de kürsüde bayılması olmuştu; ona karşı dayanamamış bayılmıştı. Onu çok önemsediler mesela o insanlar. Yani, onları kendinizden aziz bilmeniz lazım; o tavır…

Şimdi “Acaba doğru mu bu?!” dediler. On sene, on beş sene sizin kalbinizin ritmine baktılar, nabzınıza baktılar, “Allah, Allah! Hep ritmik atıyor bu! Bu kalbde hiçbir ahenksizlik yok! Bir insan bu kadar zaman hep aynı çizgide olamaz!” dediler. Böyle bir inanma oldu, “tavır”a inanma oldu, “temsil”e inanma oldu, “hâl”e inanma oldu.

   Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, tebliğ vazifesini eksiksiz yerine getiriyordu; fakat O’nun tebliğden daha önemli bir yanı, hatta tebliğin birkaç kadem önünde bir yanı vardı ki, o da temsil idi.

Fakir, arz ederim her zaman; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir “tenzîl” durumu var, bir “tebliğ” durumu var. Yani, Kur’an-ı Kerim’i Allah “inzâl” buyuruyor, ceste ceste; “tenzîl”, onun için dedim. Efendimiz aldığı o mesajları insanlara “tebliğ” ediyor, ifade buyuruyor. Bir de esasen “temsil” durumu var O’nun. Siyer’e baktığımız zaman görüyoruz ki, Sahabe-i Kiram üzerinde -esasen- en müessir olan şeyler, daha ziyade O’nun temsili. Söylediği sözlere değer kazandıran, onları üveyik gibi kanatlandıran, semâvîleştiren, O’nun mübarek ahvali. O, sabaha kadar ayakları şişmeden yatmıyor, ayakta kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyor. Ee buna Hazreti Âişe validemiz de bayılır, Hafsa validemiz de bayılır, başka validemiz de bayılır. Hadice validemiz de buna bayılmıştı, O’nun bu haline. O tebliğe, insanın sunacağı şeye, o söze, o beyana, o baş döndürücü fesahate, belagate esasen değer kazandıran husus, deyip-ettiği şeyleri harfiyen yaşamasıdır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim buyuruyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah indinde şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff, 61/2) “Ne diye yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz!” Bu “Madem yapmıyorsunuz, söylemeyin!” demek değildir; aslında, “Madem bunları söylüyorsunuz, öyle ise dediğiniz şeyleri evvelâ temsil ederek ortaya koyun!” manasınadır. Dilinizden o kelimeler dökülürken, başkaları hayallerinde âdeta bir perdede, bir sinema şeridinde görüyor gibi sizin hâl ve tavırlarınızın dediğiniz şeylere uygunluk içinde olduğunu müşahede etmeli. Bu iki şey birbirine inzimam edince, inandırıcı olur.

Bu açıdan da bizim başkalarına nüfuz etme mevzuunda bir inandırıcılık süremiz olmalı; zamanımızın bir kısmını ona ayırmalıyız. Hakikaten onca zaman bizi, hatta mümkünse dimağımızı, nöronlarımızı dinleseler, böyle hep aynı sesi alsalar, aynı âhenk içinde alsalar. O insanlar inanırlar bize, diyeceğimiz şeylere de inanırlar. Onun için tavır istikameti, davranış istikameti çok önemlidir.

Duruş çok önemlidir esasen. İnsan, nerede duruyor ise, nasıl duruyor ise, nasıl tekmil verme vaziyeti sergiliyor ise, bu çok önemlidir; fakat ondan daha önemli bir şey vardır,  o da “duruşta temâdî”; uzun süre o istikamette öyle kalma ve senin o olduğunu ortaya koyma!.. “Evet, ben, bundan başka değilim!” Sözün, beyanın, bakışın, mimiklerin, göz irisinde işaretlemelerin senin hep aynı şeyi, aynı noktayı hedeflemeli!.. Zannediyorum bu inandırıcı olur. Ağzınızı açıp konuştuğunuzda “Ha bu, hal ve davranış istikameti insanının hal ve davranışını aksettiren beyanları!” falan derler ve işte o zaman karşı koymazlar.

Zannediyorum, eğer o tavır ve davranış istikametini koruyabilseydik, bugün çok kimse Müslümanlığı din olarak kabullenmese bile, hakikaten en azından “Bunlar ile geçim olur!” diyecekti.

   “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise şeytandandır.”

Sonra bir de bütün bunların ötesinde şu hakikat var: Siz, bu yolda samimi yürüyorsanız, O size inayet buyurur. Biraz evvelki mülahazalarla, kendi dırdıriyâtım içinde geçtiği gibi, siz Cenâb-ı Hakk’a karşı bir adım atarsanız, O da gelme mukabelesinde bulunur; siz gelme tavrını sergilerseniz, koşma mukabelesinde bulunur; koşma mukabelesine karşı siz tavırlarınızı ayarlar, biraz daha üveyikliğe dönerseniz, O da üveyik mukabelesinde bulunur. Daha hızlı şeyler var ise, kuşlar var ise, daha hızlı uçaklar var ise şayet, öyle bir mukabelede bulunur. “Mukabele” diyoruz bunlara.

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde.

Evet, onun için acele etmemeli. اَلتَّأَنِّي مِنَ الرَّحْمَنِ، اَلْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.” Hazret-i Sâhib-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle buyuruyor. Teennî; temkin, atacağı adımları bilerek atmak, sürçmeyecek, düşmeyecek yerlerde yürümektir ki, bunlar çok önemlidir. “Vakitsiz hedefe şitâb eyleyen kaybeder.” diyor; vakitsiz… Her şeyin vaktini, zamanını çok iyi belirlemek lazım; âdetâ bir iftar vakti gibi… O vakitten biraz evvel orucunuzu açarsanız, o gün akşama kadar boşuna aç durmuş olursunuz; sonraya bırakırsanız da kerahet irtikâp etmiş olursunuz. Çünkü Sâhib-i Şeriat, orada إِلَى الْمَغْرِبِ “Akşama kadar” diyor. Onun gibi, bu miadı çok iyi belirlemek lazım, kollamak lazım. Vakt-i merhûnu gelince, ona göre diyeceğimiz-edeceğimiz şeyi dememiz lazım. Yavaş yavaş, adım adım…

Düşünün ki, İnsanlığın İftihar Tablosu… Yine Kendisi hadis-i şerifte buyuruyor: إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Hakiki Mü’min görüldüğü zaman, Allah hatırlanır.” Sahabe, Tabiîn, Tebe-i Tâbiîn içinde bu kıvamda insanlar vardı. Bir meclise girdiklerinde tavır ve davranışlarından âdetâ lafz-ı celâle dökülürdü; ondan, “Allah!” derdi millet hep. İnsanlığın İftihar Tablosu o idi. إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ İnsaflı bakınca; garaz, hased, çekememezlik olmayınca… Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl, Ka’bu’l-Eşref; bunlar, sindirememiş, hazmedememişlerdi; Allah Rasûlü, onların aralarında onca zaman kaldığı halde, temerrütlerini devam ettirdiler. Ama Abdullah İbn Selâm, insaflı idi; Allah Rasûlü’nün mübarek çehre-i dırahşanını görünce, “Vallahi, bu çehrede yalan yok!” dedi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dedi. İnsaf ile bakanlar, öyle dediler.

   Cenâb-ı Hakk’ın temiz gönüllere nasıl teveccühte bulunacağını kestirmek mümkün değildir; inşaallah bir gün onlar için gönül kapıları kale kapıları gibi aralanacaktır.

Şimdi zannediyorum bir gün -inşaallah- sizin çehrenize bakan kimseler, evlerine gidip çaylarını içtiğiniz zaman, onlar sizin evinize gelip sizin çayınızı içtikleri zaman, sizinle içli-dışlı olacaklar, kaynaşacaklar. Kültürümüzün güzelliklerini onlara verirken, onların kültür güzelliklerini alırken, karşılıklı… Buna alış-verişte “te’âtî” denir; siz bir şey veriyorsunuz, mukabelesinde onlardan da bir şey alıyorsunuz. Bu alışveriş böyle devam ettiği sürece, zannediyorum, bunlar çok ciddî bir sıcaklığa sebebiyet verecek; dediğiniz şeyleri de o sıcaklık içinde kabullenecekler. Efendim, kazanımdır bu.

Ne o mevzuda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun kullandığı yöntemlerde/argümanlarda ne de samimiyette inhiraf göstermeden, yürüdüğümüz yolda yürürsek, esasen, o şehrâhı insanlar görmezlikten gelmeyecekler. Yürünen yol, bir şehrâhtır ama bugün yanlış temsil edenler onu patika haline getirmişlerdir.

Evet, burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Türkiye’de bugün sergilenen Müslümanlığa dışarıdan, bir kilisenin haziresinden, bir havranın haziresinden baktığınız zaman, “Müslümanlık!” dediklerinde, “Aman Allah göstermesin!” derdiniz. Zannediyorum böyle derdiniz; çünkü mide bulandırıcı bir tavır var.

Öyle değil; esasen ütopyalarda olduğu gibi, böyle baktıklarında hayran olmalılar. Arkadaşlarımızda biraz da o ruh haleti hissedildiğinden, geçende misyoner mahiyetinde birisi gelmişti buraya fakat Müslümanlığa öyle hayranlık duyuyor ki!.. Kelimesi kelimesine ifade edemem tabii, aklımda kaldığı şekliyle, dedi ki, “Ben, sizin arkadaşlarınızı tıpkı Seyyidinâ Hazreti Mesih’in havarîleri gibi görüyorum!” Efendim, yaşatma duygusunu, yaşama zevkine tercih etmişler!.. Dünyanın dört bir yanına -böyle- tohumlar gibi saçılmışlar. Toprağın altında çürüyorlar -çünkü kendileri için yaşamıyorlar- ama bir başağa yürüyecekleri muhakkak!.. Bu ilaveler bana ait.

Evet, O’nun ile geceleyenler, hep O’nu heceleyenler, mutlaka bir gün Ebced’e çıkarlar, bir gün “Fatiha” derler, bir gün “Amme” derler, bir gün de “Bakara” der, diyeceklerini tamamıyla ifade etmiş olurlar.

Allah razı olsun, zahmet etmişsiniz. Bu türlü şeyler (çiçek buketi hediyesi) fazladan; sizin gelmeniz, gülden-çiçekten daha önemli. Allah razı olsun.

Bu temiz gönüllere, Cenâb-ı Hakk’ın, nasıl teveccühte bulunacağını kestirmek mümkün değildir. İnşaallah bir gün bu gönüllere, cihan, kapılarını kale kapıları gibi aralayacak; kendi kendilerine “Buyurun!” edecektir inşaallah. Biz o ütopik tavrı sergilemeli, o cazibedar güzellikleri ortaya koymalıyız.

İnşaallah, (söz alıp konuşan misafir) hemşiremizin iç dökerek dediği gibi, tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız.  Esasen “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki; O’nu kaybeden, ne bulmuştur ki?!.” Öyle bir şeye talip olmuşsunuz ki, bütün dünyalar onun yanında bir damla etmez!.. Allah âfiyet-i dâime ihsan eylesin.

Elektronik tabloda, Fuzûlî’den bir söz çıktı:

“Canımı Cânân isterse, minnet canıma,

Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânân’ıma?!.”

Evet, kâfiyesini o koydu. Kafiye, oldu mu?!.

Hakkınızı helal edin!.. Baş ağrıttığım endişesini de taşıyorum.

İnşaallah, Cenâb-ı Hak, sağlığım hayırlı ise onu lütfeder; başka zaman da yine rûberû görüşür, sizden daha güzel bişâretler/müjdeler alırız!..

Kırık Testi: DÜNYEVÎ NİMETLERDEN İSTİFADEDE ÖLÇÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Refah düzeyinin artması ve imkânların genişlemesiyle birlikte dünyalık nimetlerden istifade de artmaya başlıyor. Kur’ân’da zemmedilen “mütrefîn” güruhuna dâhil olmama adına burada nasıl bir denge kurulmalıdır?

   Cevap: Mütrefîn, Kur’ân-ı Kerim’de, bütün bütün zevk ü safaya dalan, yiyen, içen ve yan gelip kulağı üzerine yatan, aklına estiği gibi gezip tozan ve tamamıyla nefis ve cismaniyetinin yörüngesinde bir hayat yaşayan insanlar için kullanılan bir tabirdir. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de onlar hakkında şöyle buyurmuştur: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Herhangi bir belde helaki hak ettiğinde, oranın lüks içinde yaşayan, kendini zevk ü sefaya salmış aristokrat sınıfı fısk u fücura dalarlar. Neticede Allah’ın hükmü hak olur da orayı yerle bir eder, altını üstüne getiririz.” (İsrâ sûresi, 17/16)

Başka bir âyet-i kerimede ise, أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Siz, Allah’ın ihsan ettiği bütün güzel şeyleri dünyada yiyip bitirdiniz; zevk ü safanızı dünyada yaşadınız, keyfinizi dünyada çıkardınız. Öbür tarafa bir şey bırakmadınız.” (Ahkâf sûresi, 16/20) ifadeleriyle her şeylerini dünyada saçıp savuran ve ahirete hiçbir şey göndermeyen insanlar zemmedilmiştir. Bu tür âyetlerin ikazlarını dikkate alan Ömer İbn Abdülaziz ve Ebû Zer gibi zatlar dünya nimetlerinden istifadeleri ölçüsünde ahirette kayıp yaşayacaklarını düşünmüşler ve çok müstağni bir hayat sürmüşlerdir. Eğer insan bu dünyada Allah’ın ihsan ettiği nimetlerden istifade ederken ölçüyü kaçırmaz, israfa girmez, lüks ve şatafattan uzak kalırsa, ahirette de mahrumiyet yaşamaz.

Benzer başka bir âyet-i kerimede ise dünya hayatının ahirete tercih edilmesi, Allah’a inanmayanların bir vasfı olarak gösterilmiştir: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “O kâfirlerdir ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler.” (İbrahim sûresi, 14/3) İnsan, bir karınca kadar olsun, bu yazın bir de kışı var demez, birkaç buğdayı da kış için saklamayı düşünmez ve dünyada ekip biçtiği bütün nimetleri burada tüketirse, ahirete bir şey kalmayacaktır. Demek ki bir insanın her şeyi bu dünyadan ibaret görmesi, ahireti düşünmeden elindeki imkânları burada yiyip bitirmesi, hayatını tamamen bu dünyaya göre ayarlaması ve bu dünyayı esas maksat yapması onun için bir kayıp sebebidir. Bir yönüyle bu ve buna benzer âyet-i kerimelerde mütrefînin özellikleri anlatılmaktadır.

   Sosyal Adalet

Sosyalistler ve komünistler ile bunlardan etkilenen bazı İslâm âlimleri sosyal adalet kavramına çok vurgu yaptılar. Fakat bu meselenin konuşulması ve yazılması kolay olsa da asıl önemli ve zor olan onu uygulamaktır. Yani başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere onun Raşit Halifeleri Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi yaşayabilmektir. Onlar devlet idare ettikleri ve geniş imkânlara sahip oldukları dönemde bile sade yaşantılarını terk etmemişlerdir. Eskilerin “sevad-ı âzam” dediği halkın çoğunluğunun geçim standartlarını kendilerine ölçü olarak almışlar, halk ne ile geçiniyor, ne yiyip içiyorsa onlar da hayatlarını bu çerçevede sürdürmüşlerdir. Pahalı elbiseler giymemişler, kendilerine mükellef sofralar kurdurmamışlardır. Bazen Mescid-i Nebevi’de kumlar üzerinde yatıp kalkmışlardır.

Aynı şekilde Emevi halifelerinden olan Ömer İbn Abdülaziz de dört halifenin yolundan gitmiş ve hazinenin dolup taştığı bir dönemde bile sade hayatını hiç değiştirmemiş, zeytinyağına ekmek banıp yemeye devam etmiştir. İşte gerçek adalet ve hakkaniyet budur. Bu sebeple o, iki buçuk yıllık hilafeti dönemine belki de yüz yıllık icraatı sığdırmış, kendinden önceki Emevî halifelerinin bozdukları çarkı endazeden geçirerek yeniden düzene koymuştur. Onun ortaya koyduğu ceht ve gayret sayesinde Emevilik Şam’da bittiği dönemde Endülüs’e açılmış, orada ümranlar kurmuş ve sekiz asır boyunca Avrupa’yı aydınlatmaya devam etmiştir. Allah, kendi hayatlarında bu ölçüde hassas olan bu gibi zatların önünü açmış ve onları büyük başarılara muvaffak kılmıştır. Devletin başındaki insanlar sahip oldukları imkânlara rağmen sevad-ı âzamın durumunu göz önünde bulundurarak aza kanaat edebiliyor ve iradeleriyle fakirane bir hayat yaşamayı tercih edebiliyorlarsa işte o zaman sosyal adalet temin edilebilir.

Aksi takdirde, bir toplumda aristokrat bir azınlık bütün imkânları elinde bulundurur, mükellef sofralara oturur kalkar, pahalı elbiseler giyer ve lüks bir hayat yaşarsa bu durum, fakir halkın iştahını kabartır ve onları harekete geçirir. Nitekim bir dönemde Avrupa’daki sosyal hareketlere, Rusya ve Çin’deki ihtilallere bakılacak olursa, bunların altında yatan sebebin zengin ve fakirler arasındaki sınıf mücadelesi ve çatışmasının olduğu görülecektir. Onlar, ülke servetinin küçük bir azınlığın elinde dolaşmasından rahatsız olmuş ve bunun önüne geçmek için proletarya diktatörlüğüne yönelmişlerdir. Fakat bu defa da mesele tam tersine dönmüş, bu taraftaki ifrat diğer tarafta tefriti netice vermiştir. Meseleyi çözdüklerini zannettikleri anda vuruşma farklı bir şekilde cereyan etmeye başlamıştır.

Görüldüğü gibi mütrefîn güruhu kendi akıbetlerini mahvederken toplumda da kavga ve çatışmaların fitilini ateşlemektedir. Bundan kurtulmanın çaresi ise, yukarıda da işaret edildiği gibi, idarecilerin ve zenginlerin, yaşantılarında ve harcamalarında toplumun genelinin durumunu nazar-ı itibara almalarıdır. Hatta bunun da ötesinde onlar, sahip oldukları imkânları muhtaçlarla da paylaşmalı, zekât, sadaka ve infak gibi yollarla onlara el uzatmalıdırlar ki toplumun bu iki kesimi arasında bir uzlaşma sağlanabilsin. Böylece ne yukarıdan aşağıya baskı, zulüm, tahakküm veya istihkar gelsin ne de aşağıdan yukarıya kin ve nefret yükselsin. Nitekim Raşit Halifeler sıradan bir insan gibi yaşadıkları için toplumun saygı ve güvenini kazanmışlardır. Bir kısım Emevi sultanları ise lüks ve şatafat içerisinde sürdürdükleri hayattan ötürü toplumun kin, nefret ve öfkesini celbetmişlerdir.

Allah’ın, zenginliğinin hakkını veremeyeceğini bildiği bazı kullarına kısıtlı imkânlar vermesi ve böylece onları gaflet ve sefahatten koruması bir cebr-i lutfîdir. Yani Allah’ın fakir bıraktığı veya orta seviyede bir hayat lütfettiği bir insanın mütevazı bir hayat yaşaması onun için bir lütuftur. Fakat burada asıl önemli olan bu dengenin irade ile kurulmasıdır. İnsana asıl sevap kazandıracak olan davranış, dünyalık nimetlere sahip olduğu hâlde iradesinin hakkını vererek zevk ü sefaya dalmaması, Allah’ı ve haşr ü neşri unutmaması, ibadet ü taatini aksatmamasıdır. Zira bolluk ve servet çoğu zaman gaflet sebebidir. Gaflet ise dünyaya dalmayı ve Allah’tan uzaklaşmayı beraberinde getirir. İşte dünyevî imkânların genişlemesinin insan için böyle bir dezavantajı vardır. Fakat insan, dişini sıkar, istikametini kaybetmez, hâl ve tavırlarıyla kimsenin iştihasını tahrik etmez, kimseyi tepkiye sevk etmez; bilakis sahip olduğu imkânlarla muhtaçlara el uzatır ve onların sevgi ve sempatisini kazanırsa işte o zaman nimetlerin hakkını vermiş, şükrünü eda etmiş olur.

   Devletlerin Yıkılmasında Zevk ü Sefanın Yeri

Ecdada saygı gösterme ve seleflerimizi hayırla yâd etme benim çok önem verdiğim bir düsturdur. Çünkü onlar dine çok hizmet etmişlerdir. Bu sebeple mümkün mertebe onları sorgulamaktan ve tenkit etmekten kaçınırım. Bununla birlikte bir kısım tarihî realiteleri görmenin ve bunlardan ders çıkarmanın önemi de inkâr edilemez. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren Emevi, Abbasi, Osmanlı ve Endülüs gibi İslâm devletlerinin çöküş ve yıkılış sebepleri incelendiğinde dünyaya meyletmenin, lüks ve israfa dalmanın bunda önemli bir yeri olduğu görülecektir.

Mesela Osmanlı devletinin bidayetinden Kanunî dönemine kadar sultanlar hep ordunun başında sefere çıkmışlar ve askerlerin kuvve-i mâneviyesini takviye etmişlerdir. Fakat daha sonraki dönemde sultanlar orduyla birlikte sefere çıkma âdetini terk etmiş, ordu da kendine has kahramanlıkları artık sergileyemez olmuştur. İşte bundan sonradır ki bozgunlar bozgunları takip etmiştir. Mesela Viyana bozgunu sonrasında Merzifonlu idama mahkûm edilmiştir. Fakat acaba buradaki tek suç orduya ve Merzifonlu’ya mı aittir? İnsan şu düşüncelerden kendisini alamıyor: “A benim mübarek sultanım! Sen niye Viyana’ya gitmedin. Kanunî ve Yavuz gibi senin birçok deden cephede veya cepheye açılırken ruhlarının ufkuna yürümüşlerdi. Sen niye onların yolunu terk ettin!”

Maalesef Osmanlı’nın son döneminde saraya kapanma ve zevk ü sefaya dalma bizi felç etmiştir. Şatafatlı evlerde yaşama, bir evle yetinmeyerek ikincisini, üçüncüsünü yapma, hatta çocuklar ve torunlar için de binalar dikme, yetmedi damatları, gelinleri de düşünme, kısaca yaşatma idealinden vazgeçerek yaşama tutkusuna sarılma bizim için tam bir felaket sebebi olmuştur. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları’nı okuyacak olursanız, Osmanlı’nın son döneminde nasıl bir zevk u sefaya dalındığını açık olarak görürsünüz. İşte bu, bizim için öldüren bir AİDS mikrobuna dönüşmüştür.

   İffetli Yaşamanın ve Peylenmemenin Yolu

Beşer hayatında her zaman için söz konusu olan böyle bir gafletin bizi de esir alacağını unutmamalı ve bu konuda sürekli teyakkuz hâlinde bulunmalıyız. Ben çok lüks olduğunu düşünerek şu anda kaldığım mekândan bile rahatsız oluyorum. Koltukta oturmaktan sıkılıyorum. Hâlâ ruhumda tahta kulübede, cami penceresinde kalma arzusu var. Çünkü ben ancak altmış yaşından sonra belli rahatsızlıklarımdan ötürü döşekte yatmaya başladım. Ne talebeliğim ne de daha sonraki uzun hayatım boyunca lüks koltuklarda oturmadım. Bu, sunî bir tevazu olarak görülmemelidir. Bilakis bunlar benim tabiatıma ters olan şeyler.

Esasen her mü’min bu konuda dikkatli olmalı ve iradesiyle kendisini dengelemelidir. O kadar ki dünyaya ait duygulara, tutkulara, zevk ü sefalara, “Ben bu ruha girerek kendimi ifade edebilirim.” dedirtmemek gerekir. İnsan, fıtrata uygun ve ihtiyaçlarına kâfi gelecek bir şekilde yaşayabileceği bir zemin oluşturmalı, onun dışında nefsin ve şeytanın nüfuz edebileceği bütün menfezleri kapatmalıdır. Yoksa rahat düşkünlüğü ve tenperverlik insanı bohemliğe sevk eder. Bohemliğe dalan bir insan ise öyle bir illüzyona kapılır ki artık beynine çip yerleştirilmiş birisi gibi sürekli onun güdümünde bir hayat yaşamaya başlar.

Eğer insan, dünyevî nimetlerden istifade konusunda kendisini disiplin altına almaz ve meşru daireyle iktifa etmezse başkalarının istismarına da açık hâle gelebilir. Öyle kimselerin tuzağına düşer ki bir süre sonra onların dümen suyuna girmek ve onlar nasıl isterse öyle hareket etmek zorunda kalır. Bugüne kadar bizi mahvedenler ve parçalayanlar hep bu tür yolları kullanarak mahvetmişlerdir. Günümüzde de kötü niyetli bir kısım şer odaklarının dünyada barış ve huzurun sağlanması adına çok önemli hizmetler yapmaya namzet olan böyle bir hareketi boş bırakmayacaklarını hatırda tutmak gerekir. Onlar, kendi karanlık emelleri istikametinde kullanmak için bazı insanlara yanaşabilir ve onlara dünya zevki namına bazı şeyler teklif edebilirler. Hatta bazen suret-i haktan da görünebilirler. Sağdan yaklaşarak dünya adına bazı imkânlar sunabilirler. Bunu yaparken de sizi peyleyebilir, esir ve köle hâline getirebilirler. Eğer siz bu konuda gereken hassasiyeti göstermez ve uyanık olmazsanız, hiç farkına varmadan iradelerinizi ve yapacağınız aktivitelerinizi felç edebilirsiniz.

Oysaki siz çok hayatî bir misyonun temsilcilerisiniz. Siz, yaşatma kahramanlarısınız. Yaşama sevdasına tutulduğunuz an, yaşatma işi olduğu yerde kalır. Kendinizi yaşamaya salarsanız, yaşatma aktivitelerinizi kaybedersiniz. Bu durumda artık sizin varlığınızdan da söz edilemez. Artık siz yoksunuz demektir. Cenab-ı Hakk’ın böyle bir cemaat hakkındaki hükmü ise bellidir: يَۤا أَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دينِه فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرينَ يُجَاهِدُونَ في سَبيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَ اللهُ وَاسِعٌ عَليمٌ “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah öyle bir kavim getirecek ki O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda mücadele ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atası, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği üzere Allah onları kaldırır bir kenara koyar ve onların yerine yepyeni ve taptaze insanlar getirir.

Burada anlatılan “dininden dönmenin” farklı seviyeleri söz konusudur. Bazıları imandan küfre dönerler. Bazıları İslâmî esasları yaşama mevzuunda gevşek davranır ve kendilerini tembelliğe salarlar. Bazıları da baştan sahip olduğu hizmet etme aşk u iştiyakını kaybeder, yaşatma duygusu, fedakârlık hissi, diğergâmlık anlayışı gibi duyguları bir yana koyar da, yürüdüğü yoldan geriye dönerek yaptığı hizmetleri bırakır. Bunların hepsi farklı mânâlarda birer irtidattır, geriye adım atma demektir.

Evet, hangi çeşidiyle olursa olsun, eğer bir toplum benimsediği yolundan, yönünden, yönteminden, sisteminden, dünya görüşünden ve hayat felsefesinden geriye adım atarsa Allah da onlara, “Siz misyonunuzu eda ettiniz. Sizin işiniz bitti artık. Çünkü kendinizi karbonlaşmaya saldınız. Kabuk bağladınız. Bu yüzden sizi alıyorum.” der ve onların yerine delice Allah’ı ve Resûlü’nü seven ve onlar tarafından sevilen bir toplum getirir. Onlar, mü’minler karşısında iki büklüm olurken küfür ve ilhad karşısında dimdik dururlar. İ’lâ-yı kelimetullah vazifesini eda ederler. Yani kültürlerini ve değerlerini dünyanın dört bir yanına ulaştırmaya çalışırlar. Bu vazifeyi yaparken bazı şom ağızların eleştirilerine ve ayıplamalarına da kulak asmazlar. Zira bu adanmışlar hiçbir beklentiye girmeden böyle bir hizmete koyulsalar da ışıktan rahatsız olan bazı kimseler onlar hakkında olmadık iddialar gündeme getirebilir, uydurdukları yalan ve iftiralarla onları karalamaya çalışabilirler. Fakat onlar bu tür engellemelere takılmadan yollarına devam ederler.

İşte bu sebepledir ki sürekli yeni kalma gayreti içinde olmalıyız. Zira bu hizmetin en önemli dinamiği adanmışlık ruhudur. Eğer bir insan kendini bir davaya adamışsa, onun başka bir beklentisi olmaz/olmamalıdır. O, ne maddi çıkarlar peşinde koşar ne dünyevî refahını düşünür ne de kendisini zevk ü sefaya salar. Özellikle gayrimeşru kazançlardan ve haram zevklerden, şeytandan kaçıyor gibi kaçar. “Allah’ım, bizi, yaşatma ve fedakârlık ruhundan mahrum etme! Allah’ım, bizi, yaşama sevdası gibi Allah belası bir illetin içine gömme!” diye sürekli dua dua yalvarırlar. Kendileri buna dikkat ettiği gibi arkadaşlarının da bu istikamette kalabilmelerini sağlamaya çalışır, bu konuda kayanlar, sapanlar olursa onları da rehabilite etmeye gayret ederler. Geçmişte çürüyüp giden insanların hâlinden ders çıkarır ve onların düştükleri aynı hataya düşmeme azm ü cehdiyle yaşarlar.

   Adanmışların Yolu

Kanaatimce adanmışlar bu konularda cevazlarla değil azimetlerle amel etmelidirler. Onlar, oturdukları evden bindikleri arabaya, giydikleri elbiselerden kullandıkları eşyalara kadar her şeylerinde dikkatli olmalı ve asla lükse girmemelidirler. Eğer iki odalı bir ev ihtiyaçlarını karşılıyorsa daha ötesine gitmemeli, araba satın alırken ihtiyaçlarının olup olmamasına bakmalı ve gardıroplarında ihtiyaç fazlası elbise bulundurmamalıdırlar. Eğer bir yerden başka bir yere seyahat edeceklerse bunun en ekonomik olan yolunu tercih etmelidirler. Dünya nimetlerinden istifadeyi doymaya değil tatmaya bağlamalıdırlar. İmkânları olsa bile kendilerini iktisadî yaşamaya alıştırmalıdırlar. Zaten imkânı olmayan bir insanın fakirliğe kanaat etmesi bir fazilet değildir. Asıl olan imkânlar içerisinde bunu yapabilmektir. Eğer onlar hayatlarını yeniden gözden geçirip bu disiplinlere göre dizayn edemezlerse, başkalarına da düzen veremezler.

Kısaca onlar, hayatlarını tam bir iktisat ve kanaat üzerine plânlamalı ve israfın her çeşidinden uzak kalmalıdırlar. Zira iktisat, bereket sebebi olduğu gibi israf da haybet ve hüsran sebebidir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bizim üsve-i hasenemiz İnsanlığın İftihar Tablosu olmalıdır. Zira O’nun eşiyle birlikte kaldığı oda o kadar dardı ki namaz kılarken mübarek anamız ayaklarını çekmediği sürece secde edecek yer bulamıyordu. O, bütün bir ömrünü hasır üzerinde geçirmişti. Günümüzde insanların lüks ve şatafata dalmaları bizim için bir mazeret olamayacağı gibi bir ölçü de olamaz. Bizim için tek bir ölçü vardır; o da Resûl-i Ekrem’dir. Bu konuda başkaları ne derse desin, ne düşünürse düşünsün. Bu ölçüleri kabul etmeyenler, dünyayı kendi anlayışlarına ve âdetlerine göre şekillendirenler bildikleri gibi yaşayabilirler. Fakat şunu da hatırda tutmak gerekir ki insanlığın, hayatını cismaniyete ve rahata bağlı yaşayan insanlardan alacağı çok bir şey yoktur.

Maalesef günümüzde ciddi bir akıl kılletine, kalb kasvetine ve ruh zilletine maruz kalınmıştır. Allah anıldığında kalbler ürpermiyor. Gözler kupkuru. Zimamlar nefsin eline verildiğinden beden ve cismaniyet merkezli bir hayat yaşanıyor. İnsanlar sadece yemeyi, içmeyi, rahat etmeyi ve hayattan zevk almayı düşünüyorlar. Ne ruhun ne aklın ne de kalbin selametinden bahsetmek çok zor. Dolayısıyla insanlık sefalet ve sefahate yol açabilecek bir yola girmiş durumda. Hâlbuki şu mihnet diyarının bir Cennet koridoru hâline getirilmesi, kalb ve ruh hayatındaki canlılıkla mümkündür. Dünya ve ukba huzurunu elde etmenin yolu akl-ı selime, kalb-i selime ve ruh-u selime bağlıdır. Ama maalesef bunlar bizim birkaç asırdan beri yitirdiğimiz değerlerdir ve bu yitiğimizin de farkında olduğumuz söylenemez.

Sürekli sıcak döşekleri ve yumuşak yastıkları kollayan, üzerinde gerinecek koltuklar arayan, mükellef sofralardan kalkmayan, çeşit çeşit nimetlerden istifadeye alışan bir insanın gerçek lezzet olan Allah iştiyakını duyması mümkün değildir. Acaba günümüzde sinesi dinin i’lâsıyla çarpan kaç kimse gösterilebilir!.. Kaç kimse vardır ki ellerini açıp sürekli, “Allah’ım, burada durmam dinini yükseltmem adına bir işe yarıyorsa kalayım. Aksi takdirde beni huzuruna al!” diye inliyordur? İşte bize düşen, yeniden bu ufku yakalamaya, bu ruhu aramızda diriltmeye çalışmaktır.

RAMAZAN’I UĞURLARKEN

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Ramazan ayı boyunca ara verilen Bamteli sohbetleri henüz başlamadı. 

Ekteki videoda muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son teravih namazından sonraki hasbihalinden bir bölüm ile bayram hutbesi ve duasından kesitler bulacaksınız.

Muhabbetle…

BİR NEFES (13)

Herkul | | HERKUL NAGME

* Özellikle Ramazan’da şu türlü duaları dilimizden düşürmemeliyiz:

يَا غَافِرَ الْخَطَايَا، يَا كَاشِفَ الْبَلاَيَا، يَا مُنْتَهَا الرَّجَايَا، يَا مُجْزِلَ الْعَطَايَا، يَا وَاسِعَ الْهَدَايَا، يَا رَازِقَ الْبَرَايَا، يَا قَاضِيَ الْمَنَايَا، يَا سَامِعَ الشَّكَايَا، يَا بَاعِثَ السَّرَايَا يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا * يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا

“Ey hata, kusur ve günahları bağışlayan! Ey bela ve musibetleri kaldıran! Ey bütün istek ve dilekler Kendisine ulaşan! Ey ihsan ve atiyyeleri bol olan! Ey hediyeleri çok geniş olan! Ey her varlığın rızkını ulaştıran! Ey vakti geldiğinde verdiği hayatı geri alan! Ey her şekva ve arz-ı hali duyan! Ey her yana değişik mahlûkatından ordular yollayan! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur!..”

يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَحْكُومِينَ 

“Ey Gariplerin Sahibi… Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…” Onların hepsini birden, tasavvurları aşkın, sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!.. Haklarını, imkanlarını iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin, mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar!..

* Bu türlü dualarla Allah’a teveccüh etmeliyiz. Mübarek günlerde, mübarek saatlerde, çok mübarek ibadetler arasında, gök kapılarının aralandığı bir esnada, meseleyi o şekilde koro haline getirme, nezd-i ulûhiyette -inşaallah- kabule karin olur.

* Mazlumlar için dua dua yalvarın, Ramazan hürmetine Allah onları kurtarsın; zalimler için de ıslah-ı hal niyazında bulunun, Mevla onları da insan eylesin ve ahiretlerini karartmaktan halas etsin!..

* İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek sinn-i şerifi düştüğü zaman, miğferi yarıldığı zaman, yanağı yaralandığı zaman, uğrunda başların-kolların verildiği zaman, hiç öfkelenmedi, kızmadı; şöyle dua etti: اَللَّهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْرِفُونَ “Allah’ım kavmimi hidayet eyle, bilmiyorlar beni; bilseler, yapmayacaklar!” Evet, bir taraftan da İslam dünyasına musallat olan münafıkların ve zalimlerin ıslahı için, içinizden gelircesine dua edin. Allah, onları da evvelâ insan eylesin! Sonra da şöyle-böyle Müslümanlık şerefiyle şerefyâb eylesin! Âhiretlerini karartmasın!..

* İnşaallah, bu Ramazan ayı, Ümmet-i Muhammed’in, sizin, bizim -her şeye rağmen, günahlarımıza/hatalarımıza rağmen- vesile-i necatımız olduğu gibi; ehl-i dalaletin, ehl-i nifakın da hidayetine vesile olur. Mazlumların halâsına, hapishane kapılarının açılmasına, bir sürü mağdur edilen insanların mağduriyetten sıyrılmalarına, mahrum edilen insanların mahrumiyetten sıyrılmalarına vesile olur!..

Not: Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.herkul.org/bamteli/bamteli-rahmet-umit-ve-bereket-ayi-ramazan/

Bamteli: RAHMET, ÜMİT VE BEREKET AYI RAMAZAN

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.”

(Bir hadis-i şerifte anlatılır: Peygamber Efendimiz bir keresinde minbere çıkarken birinci basamakta “Âmin!” dedi. İkinci basamakta yine “Âmin!” dedi. Üçüncü basamakta bir kere daha “Âmin!” dedi. Hutbeden sonra, Sahabe efendilerimiz “Bu sefer Senden daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Rasûlallah! Eskiden böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa ‘Âmin’ dediniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘Âmin!’ dedim. Cebrâil, ‘Yâ Rasûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim. Ve son basamakta Cebrâil, ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘Âmin’ dedim.”)

“Ramazan’ı idrak ettiği halde, afv u mağfiret liyakati kazanamamış kimseye yazıklar olsun, burnu sürtülsün onun!” deniyor. Üç hususu söylediği yerlerde, bir tanesi de budur Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Burnun yere sürtülmesi” mevzuu, “Hakarete maruz kalsın!” yerinde bir idyum olarak kullanılıyor; “Allah, belasını versin! Allah, kahretsin!” değil. Bunlar ve “Yerin dibine batsın! Canı cehenneme!” gibi cümleler bizim kullandığımız ifadeler; bu şekilde anlamamak lazım onu. Secdede zaten burnumuz yere sürünüyor bizim. “Burnu böyle yere sürtülsün onun!” Yoksa İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek dudaklarından dökülen beyanlar, beyanların sultanıdır; çünkü onlar İnsanlığın Sultanı’nın dudaklarından dökülen ifadelerdir. Bir kere meseleye öyle bakmak lazımdır.

Şimdi Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın, insanları mağfiret adına lütfettiği bir fırsat ayıdır. O Ramazan-ı şerifte, oruç, aç durma, ayrı bir fırsattır; Allah (celle celâluhu) sizin günahlardan arınmanıza -bir yönüyle- o işi bir sebep kılıyor, bir vesile kılıyor; onunla günahlardan arınıyorsunuz. Aç duruyorsunuz; aç durmak suretiyle sabrediyorsunuz, sabrın mükâfatını görüyorsunuz. İ’tiyatlardan (alışkanlıklardan) uzaklaşmanız adına gayret gösteriyor, o mevzuda ayrı bir sevap kazanıyorsunuz. Yiyecek-içecek bir şey bulamayan insanları düşündüğünüzden dolayı ayrıca sevap kazanıyorsunuz; siz, onları düşünüyorsunuz, “Bu aç insanlar…” diyorsunuz. Hani kermes yapanlar, birileri için kermes yapıyorlar… Dolayısıyla, “Demek ki hakikaten açlık, susuzluk böyle bir şeymiş!” filan diye, o düşünmeyle de ayrı bir sevap kazanıyorsunuz.

Zaman dilimi olarak Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere rahmet ile teveccüh buyurduğu bir ay olması itibarıyla, Allah, ondaki “bir”lerinizi “yüz” yapabilir, “bin” yapabilir, “on bin” de yapabilir. Hâlis bir niyetle Ramazan-ı şerife girilirse, orucu tutulursa, Terâvîh’i kılınırsa, sahura kalkılırsa ve ağza-göze de sâhip olunarak bu ay iyi değerlendirilirse…

Bunu da yine Kendileri (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyorlar: رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ وَالْعَطَشُ، وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice oruç tutanlar vardır ki, açlık ve susuzluk, yanlarına kâr kalmıştır! Nice ayakta duran insanlar da vardır ki, gece teheccüd adına, yanlarına sadece uykusuzluk ve yorgunluk kâr kalmıştır!”

Öyle değil; bir taraftan aç-susuz kalırken, bir diğer taraftan da elimizi-ayağımızı, gözümüzü-kulağımızı, dilimizi-dudağımızı kontrol altına almalıyız. Olumsuz bakmama, olumsuz şey söylememe, olumsuz şeylere kulak kabartmama, olumsuz şeylere el uzatmama, olumsuz şeylere doğru bir adım atmama… Bütün âzâ ve cevârihi -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh”inde, yani ne için yaratılmışsa o istikamette kullanma… Bu da orucu çok buutlandıran, ona derinlik üstüne derinlik kazandıran bir şey oluyor. Bütün âzâ ve cevârihine oruç tutturuyorsun; Ramazan böyle bir vesile/mevsim.

Şimdi bir insan bunların ne kadarını yapabiliyorsa, o kadar sevap kazanır. Bütününü yapıyorsa burada, enbiyâ-ı ızâmın arkasında yerini alır o insan; Hazreti Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler (radıyallahu anhüm) kâfilesine katılır. Cenâb-ı Hak, öyle oruç tutmaya ve o dırahşan çehreli kâfileye veya Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi olan o kâfileye katılmaya muvaffak eylesin bizleri!..

   Kur’an-ı Kerim’de ilahî maksatları izlemek ve Efendimiz’in gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir; bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır; Ramazan mukabelesi bu gayeye matuf yapılmalıdır.

İki: Toplumumuzda âdet olmuş, mukabele yapıyoruz. Esasen, Kur’ân-ı Kerim’le meşguliyet bir aya münhasır olmamalı. Selef-i sâlihîne bakılınca görülüyor ki, onların Kur’ân’la irtibatı öyle Ramazan-ı Şerif’e münhasır değildi. Esasen, kütüb-i fıkhiyede de ifade ediliyor bu mesele; üç günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmetme meselesi var, her gün hatmetme meselesi var. Her gün hatmetme epey zor, onun için on beş saat ayırmanız lazım.

Keşke insan manasını bilerek okusa!.. Cenâb-ı Hak’tan bize gelmiş bir mesaj. “İlahî mesaj, ne diyor; Allah, benden ne istiyor?” Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inmiş gibi değil de herkes kendisine inmiş gibi okumalı. Evet, O’na inmiş ama aynı zamanda bana da inmiş gibi; o mülahaza ile okuma. Bu, biraz manayı bilmeye vâbeste. Fakat bizde öyle okunmadığından dolayı, mukabeleler âdettir bizim câmilerde; yani, ibadet edâlı bir âdettir câmilerde onu öyle karşılıklı mukabeleli okuma, birinin okuyup diğerlerinin dinlemesi. “Ne diyor Cenâb-ı Hak onun içinde?” Onu merak etme meselesi hiç söz konusu değil.

Evet, selef-i sâlihîn arasında Kur’an-ı Kerim’i üç günde bir hatmedenler olmuş; lâakall (en azından) on beş günde bir hatmetmişler. “Otuz gün” diyen, ben görmedim. Fakat en azından otuz günde bir; yani, her gün bir cüz okumak suretiyle otuz günde bir hatim yapmalı, lâakall. Allah’ın Kelamı’nı, bu kadar zaman içinde tekrar etmeli, hatmi lâakall bir ay içine sığıştırmalı.

Burada antrparantez bir hususu daha ifade edeyim: Hanefi fukahasınca, icmâ’a yakın şekliyle, “Namaz kılarken, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumak, namazı bozar!” deniyor. İmam Ebu Yusuf hazretleri, istisnaî olarak, diyor ki: “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” İmam Ebu Yusuf, çok önemli bir şahsiyet; Abbasî döneminde Şeyhülislamlık da yapmış bir insan. Ve “Kitâbu’l-Harâc”ı yazmış; o dönemde devlet adına çok önemli bir kitap o da. O zat, “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” diyor.

Günde kıldığımız namazların şu kadarı da nafiledir; şu kadarı farz, şu kadarı nafiledir. Şu rahle gibi -Burada da var mı? Şu rahle gibi.- bir rahle üzerine koyarak, Mushaf’ı önümüzde bulundurup nafile namazlarda ona bakarak okuyabiliriz. İçinizde hafızlar var ise, hafızsanız onu sadece -bir yönüyle- fâtih olarak kullanırsınız, yani takıldığınız yerlerde göz ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılarsınız ve tıkanıklığı açarsınız, onunla by-pass yaparsınız. Diğerleri, bütün bütün bakarak okuyabilirler. Fakîr, en azından nafile namazlarda Kur’an’ın hatmedilmesini diliyorum. Allah aşkına, hiç olmazsa her ay Kur’an-ı Kerim’i öyle hatmetseniz; işte senede on iki defa hatmetmiş olacaksınız. Allah Kelamı…

Senede sadece bir Ramazan-ı şerifte, bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyoruz. Allah’ın Kelamı’na değer vermemiz, işte o kadar bizim!.. Onu da hafife almamak lazım; niyetlerin hulûsuna göre Cenâb-ı Hak, onu da katlayarak geriye döndürebilir. Ama bari o hatmi makâsıd-ı İlahiye’yi Kur’an’da görme adına iyi değerlendirsek!.. Daha evvel de âcizâne arz ettiğim gibi, keşke mü’minler, bir günün üç faslında ayrı ayrı o Kur’an-ı Kerim’i okusalar; sonra da açıklamalı bir meal ile manasına baksalar. Allame Hamdi Yazır’ın tefsiriyle değil, Râzî’nin tefsiriyle değil, Ebu’s-Suud’un tefsiriyle değil. Bunlardan biriyle okumak, çok uzun zaman alır. Ama açıklamalı, tek cilt içine sıkıştırılmış veya iki cilt içine sıkıştırılmış bir meal ile bu yapılabilir. Bir sayfa Kur’an-ı Kerim okurken, bir sayfa da onun mealini okumak suretiyle; bir öğlen faslında, bir ikindi faslında, bir de Terâvîh’ten önce yarım saat. Zannediyorum üç fasılda okunduğu zaman da bir cüz okunmuş olur; meali ile beraber, açıklamalı meali ile beraber bir cüz okunmuş olur. Senede bir hatim yapıyorsak, hiç olmazsa yüzümüze-gözümüze bulaştırmadan, bu ölçüde yapalım. Cenâb-ı Hakk’ın makâsıd-ı Sübhâniyesi nedir o Kur’an-ı Kerim’de? Bizden ne istiyor? Onları görme adına, onlara muttali olma adına hiç olmazsa o kadar bir cehd ortaya koymalı ve Kur’an-ı Kerim’le haşir neşir olmalıyız.

   Terâvîh namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de Terâvîh namazını kılmak sünnettir.

Evet, Ramazan’da bir, oruç; ikincisi, Kur’an-ı Kerim; üçüncü olarak da Terâvîh… Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru, iki defa cemaate Terâvîh kıldırdı. Fakat böyle cemaatin derlenip toparlanması, biraz zor olur. Bir yönüyle bu, “tekâlif-i mâlâyutâk” (insana gücünün yetmeyeceği işleri yükleme) sayılabilir. “Teklif-i mâlâyutâk” var ya: لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara, 2/286) Başkalarına zor gelir, özellikle işi-gücü olanlara. Bağ ve bahçeleri var, tımar ediyorlar; bir de akşam gelip yirmi rekât Terâvîh namazı kılmada zorlanabilirler. “Herkes kendi kendine müsait bir vakitte evinde kılsın!” mülahazasıyla… Bu meseleyi, Kendi (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarındaki bir mesnede, bir blokaja dayandırabiliriz: يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; tebşir edin, nefret ettirmeyin, insanları kaçırmayın!”

Tavzih için arz ediyorum: Şefkat Peygamberi, bazen namazı hızlıca kıldırıyordu. Buyuruyor ki: “Ben, çok uzunca ayakta durmak istiyordum fakat ciyak ciyak bir çocuk sesi duydum; annesinin ona karşı alakasını düşünerek, namazı kısa kestim!” İnsanlığın İftihar Tablosu, meseleyi sürekli yapılır hâle getirmek adına, “teysîr” diyebileceğimiz, “kolaylaştırma” yöntemini ileriye sürüyor.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Terâvîh’i cemaate iki gün kıldırıp o meseleyi öyle yaptıktan sonra eve çekiliyor. Sonraki gün, cemaat toplanıyor; bu çok müthiş bir hadise; Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında yirmi rekât namaz kılacaklar. Sesleniyorlar, öksürüyorlar; çıkmıyor Efendimiz. Sonra, o maksad-ı Nebevîlerini ifade buyuruyorlar. Sonra millet, kendi kendine kılıyor onu; gönül rızası ile kılıyorlar Terâvîh’i. Yirmi rekât Terâvîh öyle kılınıyor. O da çok önemli; işi-gücü olan bir insanın günde beş vakit namazın yanında bir de gelip bir Terâvîh kılması, farzlara tekâbül etmesi açısından çok önemli. Yine bir hadis-i şerifin ifadesiyle, ötelerde, ötelerin ötesinde mizân meselesi söz konusu olduğu zaman, bir mü’minin farzlarda eksiği var ise, Cenâb-ı Hak buyuracak ki, “Bakın, nâfilesi var mı? Alın, o farz boşluğunu nafile ile doldurun!” İşte Terâvîh böyle bir ibadettir.

Günde beş vakit namazda “zevâid” (işlenmesi iyi/hasen olmakla birlikte terkedilmesinde sakınca bulunmayan, Rasûlullah’ın çok zaman yapıp bazen terk ettiği nafileler) ve “revâtib” (farz namazlardan öncekiler gibi belli düzen ve devamlılık içinde kılınan müekked sünnetler) esasen, farzlardaki noksanlıklara mukabil sayılacaktır. Şayet farzlarda bir kusur, bir eksiklik var ise… Kıldığımız namazı tam kılamamış isek.. bir kusur ile kılmış isek.. abdestte kusur var ise.. istibrada kusur var ise.. başka bir kusur var ise.. gaflet ile kılınmış ise… Bir eksik, bir gedik, bir kırılma var demektir. Dolayısıyla bunların nâfile ve sünnet namazlarla sarılıp sarmalanması ve tamamlanması, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’atidir; “Alın, nâfile ile o boşluğu doldurun; kulum, bir boşluk yaşamasın!” demektir. Evet, bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin vüs’ati demektir. Şimdi Terâvîh, bu mevzuda boşluk dolduran çok önemli bir ibadet şeklidir. Evet, zor olsa bile, bu mülahaza ile kılındığı zaman tamamlanabilir. Evet, belli bir dönemde belki aksattığımız namazlar vardı. Öbür tarafa gittiğimiz zaman, yere bakmayacak şekilde, Cenâb-ı Hak, onun ile boşlukları dolduracak; biz de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ “Küfür ve dalâletten başka, her hâle hamd ü senâ olsun!” deyip sıyrılacağız, Allah’ın izni-inayetiyle.

Keşke Terâvîh kılarken, iki-üç tane hafız olsa; bunlar, Hadr tarikiyle o Kur’an-ı Kerim’i okusalar. Hani bir de gündüz hatimde, mukabelede aynı ayetler okunuyor; insanlar az meale de vâkıf oluyorlar. Bir de imamın arkasında dinleyince… “Yahu meal okurken, şöyle denmişti; bak, öğlen meal okurken böyle denmişti; ikindide öyle denmişti, akşam da öyle denmişti.” Bir de Terâvîh’te bu mesele terdâd edilince, Kur’an, zihnimize daha bir yerleşir; nöronlar, bütün kapılarını kale kapıları gibi açarlar ona, “buyur” ederler. Dolayısıyla günde bilmem kaç defa Kur’an ile bir beraberlik tesis edilmiş olur. Terâvîh’in bir de böyle bir derinliği var; o, böyle bir şey de ifade ediyor. Cenâb-ı Hak, muvaffak eylesin!..

   “Oruçlu için iki sevinç (ânı) vardır; birisi iftar vakti, diğeri de oruç tutmanın verdiği huzurla Allah’a kavuştuğu zamandır.”

İftar vaktinin ayrı bir neşvesi var. Aç-susuz duruyorsunuz; dudaklarınız kurumuş, bir yudum suya, “Bir olsa da!..” falan diyorsunuz. Sonra, iftar edeceğiniz zaman, Cenâb-ı Hakk’ın nimetinin kadr u kıymetini bilme söz konusu. لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, nimetimi artırırım Ben!” Şimdi Ramazan-ı şerifte, o bir bardak suyun kadri/kıymeti biliniyor. Orada öyle bir şükrediyorsunuz ki siz, hâlen en azından… “Elhamdülillah yâ Rabbi! Sen, bu suyu yaratmışsın.. su ile benim ağzımdaki münasebeti yaratmışsın.. yutağımdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumdaki münasebeti yaratmışsın.. vücudumda suya ihtiyacı yaratmışsın Sen.. ve ben, bütün bunları hissediyorum, onu yaratmışsın!..” İnsan bunları düşünmeyince -zannediyorum- gâfilâne yaşıyor demektir. İnsandaki tefekkür, tedebbür, tezekkür, taakkul meseleyi böyle ele almayı iktiza eder. Şayet, bir iftar vaktinde, iftar, bunları düşündürüyorsa sana, bu da çok önemli bir husustur.

Sahura kalkıyorsun; gece, uykunu terk ediyorsun. Hele şimdiki dönemde, Terâvîh kılacaksın; yorgun-argın, vakit bulabilecek misin, bulamayacak mısın; iki saat uyuyacak mısın, uyumayacak mısın?!. Fakat o tatlı uykudan, yumuşak döşekten, sımsıcak yorganın altından sıyrılarak, sahura kalkacaksın, yemek yiyeceksin orada. Fakat senin kendi rahatını terk etmen, belki ailevî rahatını terk etmen, onlarla münasebetini terk etmen… Bunlar öyle fedakârlıklardır ki, Cenâb-ı Hak nezdinde neye tekâbül eder, bilemezsiniz.

Bir de “itikâf” var; bu da Türkiye’de çok unutulan ibadetlerden birisi. Bunlar yapılıyor fakat büyük ölçüde kadavrası yapılıyor; işin hakikati ile yapılan şey arasında numara-drop uygunluğu yok. Bir de “itikâf” var; Ramazan’ın son on gününde, mescitlerde kalma şeklinde. Ama bugün bu ya hiç yok, ya o kadar azalmış ki, zannediyorum bunu -değil başkaları- imam da yapmıyor, müezzin de yapmıyor, Diyanet mensubu da yapmıyor, müftü efendi de yapmıyor, vaiz efendi de yapmıyor. “Oruç tutmak, yeter!” diyorlar; inşallah oruç tutuyorlardır, “Oruç tutmak, yeter!” falan diyorlar.

Evet, bir de itikâf var; tamamen o Hak dostlarının halvet hayatları gibi bir şey, itikâf. Bütün dünya ve mâfîhâdan -içindekilerden- sıyrılmak.. tamamen “görülüyor olma” mülahazasına kendini salmak; o akıntıya kendini salmak.. “Acaba görüyor olma mülahazası nasıl bir şey? Mir’ât-ı ruhuma nasıl aksedecek benim?” Hep o sevda ile koşmak… İtikâfa da böyle bakmalı!.. Orada, az yeme, az içme, hayrete varma, fânî olma, O’nu (celle celâluhu) bulma… İtikâf… Bu da biraz daha fazla sıkıntılara katlanarak, meseleyi farklı şekilde değerlendirme…

   Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdine “takva” denir; oruç, takvaya yürüme yolunda çok önemli bir köprüdür.

Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.” (Bakara, 2/183) Evvelâ “iman edenler” deniyor; demek birinin, iman etmeden, iman ve iz’ânı duymadan ibadeti kâmil eda edip takvaya ermesi mümkün değil. Esasen imanın da mertebeleri var; bir taklidî olanı var, bir de tahkikî olanı; imanın da mertebeleri var. Tahkikî iman, tekvinî ve teşriî emirleri sürekli analiz ederek, tahlilden terkibe, terkipten tahlile giderek, her gün yeni bir iman ile hayata uyanma işidir. Fiil, teceddüde delalet ediyor; “iman ettiler” ifadesi, yarın yine, yeniden, bir kere daha o imanlarını gözden geçirdiler de demektir. “İki günü bir birine müsâvî olan, kaybetmiştir.” buyuruyor Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). İmanda yenilenmek ve ona bir kısım katkılarda bulunmak suretiyle yarını bugünden farklı yapmayan, kaybetmiş olur. Öbür günü, yarından farklı hale getirmeyen, yine kaybetmiş olur. Evvelâ ona bakmak lazım; tefsir açısından ona bakmak lazım.

Sonra, كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ diyor ki, burada “ke-te-be” kelimesi “yazma” manasına gelir, “kü-ti-be” de “yazıldı” demektir. Kitaplarda “farz kılındı” manasını veriyorlar. Şimdi bu, şunu ifade edebilir: İlm-i İlahîde bunun farziyeti yazılmış. İmam-ı Mübîn’de yazılmış. Sonra Kitâb-ı Mübîn’de, değişen kitapta da yazılmış. Birine Levh-i Mahfuz-i Hakikat; diğerine “Levh-i Mahv ve İspat” deniyor. يَمْحُوا اللهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ Allah, bazı şeyleri siler, bazı şeyleri onun yerine kaydeder. Ama bunların hepsi, bir Ümmü’l-Kitap’ta, Levh-i Mahfuz-i Hakikat’tedir.

(Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim demektir. “Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tespit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i İlâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir. Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, يَمْحُوا اللهُ مَايَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ “Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.” (Ra’d, 13/39) ayetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler.)

Şimdi, كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ dendiği zaman, “Oruç başta Levh-i Mahfuz-i Hakikat’te yazılmıştı, sizin için.” manasına gelir. كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ Sizden evvelkilere yazıldığı gibi. لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ Allah (celle celâluhu), orucu, size farz kıldı; bu da sizin için -esas- takvaya yürüme mevzuunda bir köprüdür.

Takva, burada تَتَّقُونَ kelimesi ile ifade ediliyor. Demek ki, o takva dairesine girme, kapıyı zorlama gibi biraz meşakkatli olabilir. Açılmıyor gibi olacaktır. Bir kısım sıkıntılara maruz kalacaksınız. Fakat بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir.” Ne kadar zorluklara maruz kalıyorsanız, Cenâb-ı Hak, o kadar fevz ü necatta bulunur. بِحَسَبِ الْمَغْنَمِ اَلْمَغْرَمُ Tersine çevirin: بِحَسَبِ الْمَغْرَمِ، اَلْمَغْنَمُ Bu, Mecelle’nin kuralıdır; fakat hadis-i şeriflerden alınmış bir Mecelle kuralıdır. Bir taraftan dersiniz ki: “Ne kadar cereme çekme var ise, karşılığında o kadar mükâfata erme var.” Bir taraftan da “Ne kadar mükâfata mazhar iseniz, onun da o kadar sıkıntısı vardır, ona ulaşmak için.” Tersine çevirdiğiniz zaman göreceksiniz onu.

Şayet siz orucu böyle tutarsanız ve bu mevzuda hâhiş izhar ederseniz, takvaya erişirsiniz. Takva nedir? Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek suretiyle, hakkınızda âkıbet itibarıyla endişe ettiğiniz şeyler karşısında O’nun inayetine, himâyesine, riâyetine, kilâetine sığınma demektir. Takva, bu… Takva, “vikâye” (وِقَايَة) kökünden gelir; vikâye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir. Korunma istiyorsanız, takva dairesi içine gireceksiniz.

Takva dairesi içine girdiğiniz zaman, sizin için mahz-ı fezâil olan veya nûr-efşân şeyler olan hakikatlerden de ancak o zaman istifade edebilirsiniz. Yoksa bazı şeylere gözleriniz kapalı gider, farkına varamazsınız. Daha ikinci sûrede, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) diyor. “Hidayet”in hidayet olduğunu duymak, yani dalaletten/sapıklıktan onu ayrı görebilmek takva ile mümkündür. Esasen o hidayet yolunda mesafeler kat’ etmek suretiyle doyma bilmeyen bir küheylan gibi sürekli koşabilecek insanlar, müttakîlerdir. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Kur’an, mahz-ı hidayettir; yol gösterir, projektör gibi insanın yolunu aydınlatır. Fakat bu, takvaya tâlip olanlar için -müttakîn (مُتَّقِينَ) diyor- Cenâb-ı Hakk’ın himayesine sığınmaya azmetmişler için söz konusudur; o mevzuda kararlı duranlar için, dik duranlar için mahz-ı hidayettir. Bu açıdan, o takvayı da öyle anlamak lazım.

   “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

Şimdi oruç, ona bir köprü ise; namaz, ayrı bir köprüdür; Hac, ayrı bir köprüdür; iffetli yaşamak, bohemliğe girmemek, ayrı bir köprüdür…

Bir delikanlı, çiçeği burnunda, görkemli, gösterişli; Hazreti İbn Abbas gibi, Mus’ab İbn Umeyr gibi. Geçerken daha panjurlar açılıyor, o güzelliği görmek için herkes ona bakıyor: “Yahu şuna bakın! Sanki yerde gezen bir melek!” Mus’ab İbn Umeyr de öyle idi; hayatının baharında Uhud’da, Allah Rasûlü’nün önünde, önce sağ kolu, sonra sol kolu ve bir kalkan kılıca karşı “Bir boynum kalmıştı, son; onu vur!..” Rasûlullah’ın önünde kalkan olmak üzere… Jalûziler sıyrılıyor, ona bakıyorlar; böyle bir delikanlı…

Mescid-i Nebeviye giderken, Hazreti Ömer döneminde, birinin kapısının önünden geçiyor. Bir fettan, gönlünü ona kaptırmış. Takılıyor ona, değişik argümanları değerlendiriyor, fakat bir türlü istediğine eremiyor. Ağ atıyor ama avını avlayamıyor. Bir sürü, değişik ağlar atıyor, değişik yöntemler kullanıyor Nihayet, herhalde nefs-i emmâre veya şeytanın ona tasallutu neticesinde -O da bir sahabî olabilir; Allah, lisanımızı günahtan korusun!- bir felaket varmış gibi kapının arkasında bir çığlık koparıyor. Delikanlı, “Acaba ne var ki, yangın mı var?!” filan diye kapıyı tıklatıyor. “İmdada koşayım!” diye içeriye girince, kapı “Tık!” diye kapanıyor. Bu defa Zeliha’nın Hazreti Yusuf’a teklif ettiği teklif ediliyor orada.

Birden bire o gencin diline şu ayet-i kerime vird-i zebân ediliyor: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf, 7/201) İttikâ… Kendileri takva dairesi içinde, Allah’ın himayesine girmiş… “Şeytandan bir şeytanî tayf, bir dalga, bir esinti geldiği zaman, Biz, onun gözünü açarız!” Kadının zorlamaları karşısında, genç kendini dinleyince bakıyor ki, dilinde hep o ayet; hep o ayeti tekrar edip duruyor, hep o ayeti tekrar edip duruyor. Ve kalbi dayanamıyor, düşüyor ve ölüyor orada.

Tabiî kadın kapıyı açıyor; arkadaşları, camiye gidip gelen bu insanı tanıyanlar, “Aman, bir yabancının evinde öldü. Ayıp olur; Emîru’l-mü’minîn görmesin bunu!” diyorlar. İlk saflarda duran birisi idi. Hazreti Ömer de orada yoklama yapmasını çok iyi bilirdi. Arkasında bin insan namaz kılıyor ise, biri var mı, yok mu, onu bilecek kadar mahrutî bir bakışa sahip idi. Ömer’e kurban olayım, radıyallâhu anh!.. Evet, “Aman duymasın, ayıp olur; bir yabancının evinde vefat etti..” deyip gizlice götürüyor, namazını kılıyor ve gömüyorlar.

Hazreti Ömer efendimiz, işte o mahrutî bakış ile yaptığı yoklamalarında, onu göremeyince durduğu yerde, “Falan nerede?” diyor. Kem-küm ediyorlar önce; sonra da “Ya Emire’l-mü’minîn! Başına böyle bir şey geldi, ölü bulduk. Hem biz hicap ettik, hem de sizi mahcup etmemek için gizlice götürdük. Gömdük onu…” diyorlar. “Beni, mezarına götürün!” diyor. Mezarının başına dikiliyor: وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetini okuyor. “Allah mehâfeti ile, mehâbeti ile, korkusu ile hareket edene, iki cennet vardır, bir cennet değil. Arzı, tûlü (genişliği, uzunluğu) gökler genişliğinde cennetler vardır.” Birdenbire mezardan ortalığı lerzeye getirecek bir ses duyuluyor: “Yâ Emire’l-mü’minîn! Ben, onun iki katını buldum!” Allah, seni Cennetü’l-Firdevs ile sevindirsin! Ve bizi de sizin kıtmîrleriniz olarak orada haşr ü neşr eylesin!..

Bohemliğe karşı kararlı durma… Namaz kılsan da, oruç tutsan da hevâ-i nefsin arkasından koşuyorsan, hiç farkına varmadan yaptığın o güzelliklere güve düşürmüş olursun. Yok “Siyasî İslam!”, yok “Müslümanlık!”, yok “Bilmem neyi getireceğim!..” Çoktan ona güve düşmüş, onu yemiş, onu didik didik etmiş, lif lif parçalamış olur. Öbür tarafa gittiğin zaman, İflas Hadîsi ile ifade edildiği gibi, eli boş, yüzü kapkara olarak gidersin öbür tarafa!..

   Ramazan’ın her anı mazlum ve mağdurlara maddî manevî yardım mülahazalarıyla ve gayretleriyle de dolu olmalıdır!..

Ayrıca, Ramazan’da o “mazlum”lar, “mağdur”lar, “mehcur”lar, “mevkuf”lar, “mescûn”lar, “muhtefî”ler, “fârr”lar, “muhacir”ler ve bir de daha önceden gitmiş olduklarından dolayı “Ensar” olma gayreti içinde bulunan insanlar için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmak lazımdır. Bunların hepsinin -bir yönüyle- maddeten olduğu gibi, muavenet açısından olduğu gibi, dua açısından da desteklenmesi gerekmektedir. İşte o aralanan gök kapılarını değerlendirerek, bir size, bir ötelere, ötelerin ötesine bakan ruhanîlerin/meleklerin bakışlarındaki şefkat durumunu değerlendirerek, onlar için “Allah’ım! Bu mazlumları, mağdurları, zâlimlerin, münafıkların şerrinden muhafaza buyur!” demek lazımdır.

Mesela; اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Onları hürriyetlerine kavuştur Allahım!..” deyin. يَا غَافِرَ الْخَطَايَا، يَا كَاشِفَ الْبَلاَيَا، يَا مُنْتَهَا الرَّجَايَا، يَا مُجْزِلَ الْعَطَايَا، يَا وَاسِعَ الْهَدَايَا، يَا رَازِقَ الْبَرَايَا، يَا قَاضِيَ الْمَنَايَا، يَا سَامِعَ الشَّكَايَا، يَا بَاعِثَ السَّرَايَا “Ey hata, kusur ve günahları bağışlayan! Ey bela ve musibetleri kaldıran! Ey bütün istek ve dilekler Kendisine ulaşan! Ey ihsan ve atiyyeleri bol olan! Ey hediyeleri çok geniş olan! Ey her varlığın rızkını ulaştıran! Ey vakti geldiğinde verdiği hayatı geri alan! Ey her şekva ve arz-ı hali duyan! Ey her yana değişik mahlûkatından ordular yollayan!” Son fıkra: يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan!” يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا * يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur!..” Onların hepsini birden kurtar; بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Mağdur kardeşlerimize öyle bir lütufta bulun ki; göz görmemiş, kulak işitmemiş ve beşer tasavvurlarını aşkın, Şânına yakışır bir iltifat-ı Sübhâniye ile onları serfirâz kıl!” “Tasavvurları aşkın, sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Ey mutlika’l-usârâ!..” diyeceksiniz. يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَحْكُومِينَ “Ey Gariplerin Sahibi… Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…” يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Onları da hürriyetlerine kavuştur!..” diyeceksiniz. “Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!.. Haklarını, imkanlarını iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin, mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar! Ve onları salıver!” diye inleyeceksiniz.

İnlemeliyiz; bir yönüyle, içimizin sesi olarak, heyecanlarımızın bir mızrap gibi kalbimizin hassasiyet tellerine dokunması neticesinde çıkacak seslerle, aralanan gök kapılarını değerlendirmeye bakmalıyız. Bunu her fırsatta yapmalı… Teheccüd kılacaksanız, teheccüd esnasında.. gece sahura kalkacaksanız -kalkacaksınız- sahurda.. ve aynı zamanda Terâvîh’lerde. İki rekâtta bir selam vererek kıldığınız Terâvîh’in “tervîha”larında… Mübarek günlerde, mübarek saatlerde, çok mübarek ibadetler arasında, gök kapılarının aralandığı bir esnada, meseleyi o şekilde koro haline getirme, nezd-i ulûhiyette -inşaallah- kabule karin olur.

Düşünün ki, hürriyetini yitirmiş, esarete düşmüş, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan on binlerce insan var. Mallarına/mülklerine el konmuş, eğitim müesseselerine el konmuş, “münâfık”lar tarafından, “zâlim”ler tarafından… Tereddüt etmeden söylüyorum bunu; çünkü milletin alın teriyle kazandığı şeylere, himmetleriyle ortaya koyduğu şeylere, hiç kimsenin gelip el koyma hakkı yoktur; onun hesabını ötede Allah görecektir. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” Bugün halka cevretmek kolay, çünkü güçlüsün, kuvvetlisin; yarın Hakk’ın divanı var, canına okuyacaklar; ya-rın Hak-kın di-va-nı var, ca-nı-na o-ku-ya-cak-lar!..

Bir taraftan sızlayan, inleyen bir gönül ile, yani heyecan mızrabını hassasiyet tellerine dokundurmak suretiyle çıkaracağımız seslerle, onlar için Cenâb-ı Hakk’a arzularımızı sunmalıyız. “Niyaz” edasıyla, “nâz” edasıyla değil, niyâz edasıyla. Bir taraftan, bu…

   Mazlumlar için dua dua yalvarın, Ramazan hürmetine Allah onları kurtarsın; zalimler için de ıslah-ı hal niyazında bulunun, Mevla onları da insan eylesin ve ahiretlerini karartmaktan halas etsin!..

Bir taraftan da -bence- himmeti âlî tutarak başkaları için de ıslah-ı hal duasında bulunmak… İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek sinn-i şerifi düştüğü zaman, miğferi yarıldığı zaman, yanağı yaralandığı zaman, uğrunda başların-kolların verildiği zaman, hiç öfkelenmedi, kızmadı; şöyle dua etti: اَللَّهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْرِفُونَ “Allah’ım kavmimi hidayet eyle, bilmiyorlar beni; bilseler, yapmayacaklar!” Evet, bir taraftan da İslam dünyasına musallat olan münafıkların ve zalimlerin ıslahı için, içinizden gelircesine dua edin. Allah, onları da evvelâ insan eylesin! Sonra da şöyle-böyle Müslümanlık şerefiyle şerefyâb eylesin! Âhiretlerini karartmasın!..

Zira ben biliyorum ki, sizin kalbiniz dünyada her mazlum, her mağdur için tir tir titrediği gibi, bam teline dokunurcasına tir tir titrediği gibi, öbür tarafta da onların o ağır hesapları karşısında, terazinin bir kefesinin yukarıya kalkması ve günah kefesinin gidip yerin dibine batması karşısında, orada da yürekleriniz sızlayacak. Oradaki o yürek sızlamasına meydan vermemek için, Müslüman milletlerin başına musallat olmuş münafıkların, bütün münafıkların, bütün zalimlerin salah-ı hâl etmeleri için de dua etmelisiniz.

Evet, terâvîh kılarken, o tervîhalar arasında şöyle de diyebilirsiniz: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..” demek suretiyle, halinizi arz edersiniz.

Bir tervîhada bunu diyebilirsiniz. Bir tervîhada da يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ؛ هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme!” niyazını üç kere tekrarlar, sonunda da onu şu söz ile noktalarsınız; اُجْبُرْ كَسْرَنَا، وَاجْبُرْ كَسْرَنَا، وَاجْبُرْ كَسْرَنَا “Kırıklarımızı sarıp sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve kırık döküklerimizi gider!..” dersiniz.

Böylece inşaallah, bu Ramazan ayı, Ümmet-i Muhammed’in, sizin, bizim -her şeye rağmen, günahlarımıza/hatalarımıza rağmen- vesile-i necatımız olduğu gibi; ehl-i dalaletin, ehl-i nifakın da hidayetine vesile olur. Mazlumların halâsına, hapishane kapılarının açılmasına, bir sürü mağdur edilen insanların mağduriyetten sıyrılmalarına, mahrum edilen insanların mahrumiyetten sıyrılmalarına vesile olur!..

Kırık Testi: RAMAZAN AYININ BEREKETİNDEN İSTİFADE İÇİN

Herkul | | KIRIK TESTI

Öncelikle, bu mübarek ayı en güzel şekilde değerlendirmek için Ramazan ve oruçla alakalı makaleler tekrar okunabilir. Özellikle “Ramazan Risalesi”, üzerinde dikkatle durularak ve müzakere edilerek okunmalıdır.

Ramazan-ı Şerif orucu çok önemli bir ibadettir. Belki namazla beraber umumiyet itibariyle Kur’an-ı Kerim’de otuz küsur yerde zekat zikrediliyor ama -bildiğiniz gibi- oruç için de Kur’an-ı Kerim’de sayfalar ayrılmış. Ve değişik cezalarda kefaret olarak aynı zamanda oruç takdir edilmiş. Bazı suçlara karşılık 60 gün, 10 gün, bazen de 3 gün oruç kefareti emredilmiş. Demek ki o, günahları, hataları eriten çok önemli bir faktör, insanı temizleyen ve yükselten bir unsur.

   Hâlis Oruç

Ramazan orucu doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a karşı bir vazife olarak, taabbudîlik mülahazasıyla eda edilmesi gereken bir ibadettir. Onda da mutlaka bir kısım hikmetler ve maslahatlar bulunabilir. Fakat aslında taabbudî olan ibadetlerle, Allah, kendi nazar-ı uluhiyetinde bir kulun kıvamı adına neyi görmek istiyorsa, onun Cennet’e girmesi ve ebedî saadeti ihraz etmesi adına ne ölçüde bir kıvama ihtiyaç varsa onları hasıl ediyor. Bunlara, avamca ifadesiyle, insanın Allah’a yakın olmaya liyakat kazanması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz.

Dolayısıyla bunlarda, dünyadaki faydalar, bir kısım maslahatlar, hikmetler de sezilse, görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler vardır. Yani bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’la arasında 70 bin perde olan, O’nu görmesi mümkün olmayan insanı, Allah’ı görecek keyfiyete yükseltiyor. Dünyada neyi verirse versin, Allah’ın rızasını peyleyecek kadar servete sahip olmayan bir insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor. İşte Ramazan orucuna da bakarken başta bu mülahazayla bakmak lazım. Yani insanın liyakatı adına bir fırsat, Cennet’e ehil hale gelmesi adına bir imkan, Cemâlullah’ı müşahede etmek için gerekli olan kıvamı ihraz etme yolunda çok önemli bir nimet.

Ayrıca, Allah teâlâ orucu nasıl va’z etmişse, neye “oruç” diyorsa onu öyle tutmak icab eder. İşte Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi kazanması ve kendisine “yazıklar olsun” denmemesi için, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda, ağzını da münasebetsiz, manasız, yakışıksız, hele buhtan gibi, gıybet gibi şeylerden mutlaka uzak tutması lazım. Hatta gereksiz şeylerden, yani kesret-i kelamdan uzak tutması, ağzını hayırla açıp-kapaması lazım. Her zaman tekrar edegeldiğimiz ifadeyle; dilini sohbet-i Cânân’la süslemesi lazım. Gözlerini keza öyle kontrol altına alması lazım. Yasağa bakmaması, baktığı şeyleri iyi görmesi, iyi yorumlaması, her şeyden iyi manalar süzmesi, iyi manalar sağması lazım.

Evet, bir mü’min, mâlâyâniyât, lağviyât ve lehviyâttan da kulaklarını uzak tutmalı, onları da Kur’an’a, sohbetlere ve güzel sözlere açmalı. Böylece ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden kendisini kestiği gibi, başka zaman da mahzurlu olan şeylere karşı kapanmalı, hatta mahzuru olmasa bile faydasız olan şeylere de yanaşmamalı.. onları da lağviyât ve lehviyât saymalı, içine düşmemeli. Böylece eskilerin tabiriyle bütün âzâ u cevârihine oruç tutturmalı. Havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini tattırmalı.

Diğer taraftan, oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı, yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey karıştırmamalıdır. Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim, Ramazan’ın hakkını veremedim!” mülahazası içinde bulunmalıdır. Yoksa, bir şey yapıyor gibi çalıma girme, hatta başkalarına “şöyle tutuyorum, böyle tutuyorum” gibi caka yapma.. “Geceleri kalkıp şunu yapıyorum, bunu yapıyorum!” diyerek süm’a ve riyalara girme, ibadetlerinin güya derinliğini ihsasta bulunma.. bunlar ihlasa manidir ve o orucu da, onu tutanı da malum hadis-i şerifin tehdit sınırlarına girdirir:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.” Öyleyse, orucun aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a, O’nun rızasına bağlanması lazımdır. Ve zaten sizin, orucu, O’ndan alıp kendinize mal etmeniz, onunla Allah’ın rızasının dışında bir kâr elde etmeye çalışmanız onun va’z ediliş hikmetine de aykırıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Oruç sırf Benim rızam için tutulur, onun mükafatını da bizzat Ben takdir eder, veririm.”

Evet, her ibadetin dünyada bir kısım faydaları, maslahatları, hikmetleri görülebilir. Meselâ, zekat bir köprü, fakir sınıfla zengin sınıf arasında bir irtibat vesilesi olabilir. Mesela, insan hacca gider, hac aynı zamanda çok geniş bir kongredir; o toplantılarda dünyevi bazı şeyler hâsıl olabilir… Fakat orucun dışa vuran böyle bir yanı yoktur, o tamamen Allah’a aittir. Mükafatı da mağfirettir. Peygamber Efendimiz buyururlar ki, “Kim sevabına inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa onun geçmiş günahları affedilir.” Evet, şayet her sene tutulan oruçla insanın geçmiş günahları affediliyorsa, insan son tuttuğu oruçla son işlemiş olduğu günahlardan da affedilmiş ve temizlenmiş olarak Allah’ın huzuruna gider. Ve böyle bir insan kazanmıştır, Ramazan’ı değerlendirmişir. Dolayısıyla onun burnu yere sürtülmez ne burada, ne kabirde, ne de mahşerde… İsterseniz, bu mekanlarda, bu konaklarda herhangi bir derbederliğe maruz kalmaz da diyebilirsiniz.

   Ramazan ve Ribât

Bir diğer mevzu, oruçla -Hazreti Üstad’ın Ramazan risalesinde ifade ettiği gibi- nefsin terbiyesi de hedeflenmelidir. Oruç tutan bir mü’minin “Ben biraz daha gemini çekeyim bu nefsimin, bunu biraz daha Cenâb-ı Hakk’a yönlendireyim, tevcih edeyim. Onu kıllet-i kelâma, kıllet-i taâma, kıllet-i menâma alıştırayım. Bir seyr-i süluk ü ruhanîde, çile yoluyla elde edilen meziyet, fazilet ve derecât ne ise onları elde etmeye çalışayım.” demesi ve Ramazanı aynı zamanda bir riyâzat mevsimi olarak görmesi lazımdır. Zaten riyâzatın bir oruç yanı da vardır. Riyazatta esas olan, aç-susuz durma, yememe, içmeme, hatta her gün bir yudum veya iki yudum su içme.. bazen yemeği öyle azaltma ki, haftada bir, birkaç lokma, ölmeyecek kadar yeme ve kırk gününü böyle geçirme. Olmadıysa ikinci erbaînini, hatta üçüncü erbaînini öyle geçirme.

Bunlar bir nevî ruha kendi gücünü kazandırma adına yapılan şeyler. Bunlarda marz-ı ilâhî esas alınmazsa, Allah rızası hedef olmazsa o zahmetlere, sıkıntılara katlanmak da çok faydasız olur. İnsan, gerçekten bir kısım hârikulade şeylere mazhar olabilir; metafiziğin, fiziğe hükmettiğini görebilir, bir nazarla şuradaki mangalı havalandırabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah nezdinde hiçbir şey ifade etmez. Evet, nefsin gemlenmesi, frenlenmesi bakımından oruç ciddi bir dinamiktir. Onun içindir ki, ehlullah sürekli riyâzat yaparak rûhî formlarını korumaya çalışmışlardır. Yogilerin aç-susuz durmakla rûhî güç ve kuvvetlerini kazandıkları, bazı mistiklerin nefislerine bir kısım eza ve cefa çektirmek suretiyle belli nisbette rûh yüceliğine ulaştıkları da öteden beri bilinen bir vakıadır. Ama ne yoginin ne de mistiklerin o yaptıklarıyla ahiret adına elde edecekleri hiçbir şey yoktur. Zira aç ve susuz kalma ve riyâzat yapma ancak ibadet niyetiyle yapılırsa bir değer ifade eder. Allah’ın rızası, ibadetleri Allah’ın rızasını tahsile bağlamakla elde edilir. İşte, Ramazan orucunda ehlullahın riyâzatla elde ettikleri şeyleri elde etme potansiyeli de vardır. Ramazan, aynı zamanda bir riyâzattır.

Ramazan orucu vesilesiyle, adetleri, tiryakilikleri terk etmek ve bir manada bağımsız yaşamak da mümkündür. Biz nefsimizi açlığa, susuzluğa alıştırınca cebrî öyle bir şeye maruz kaldığımız zaman da su-i îtiyâdımızdan dolayı hemen çarçabuk pes etmeyiz. Eskiler şöyle derlerdi: “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât: Âdetleri, tiryakilikleri terk etmek helak eden, öldüren faktörlerdendir.” Yeme-içmeye alışırsın, farklı şeyleri yemeye, değişik meşrubat içmeye alışırsın. Oysa ki bir Müslüman, -farklı zamanlarda da ifade edildiği gibi- bir komando misal en ağır şartlarda bile yaşamaya kendisini alıştırmalı. İşte Ramazan bize bunu da tâlîm ediyor.

Hele neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kudsîlere Ramazan kim bilir ne hediyeler ne hediyeler takdim ediyordur. Dine ve millete hizmet yolunda sahur, iftar demeden seyr u seferler yapan kutlular kim bilir Ramazanda nasıl binlerce senelik semere elde ediyorlardır.

Evet, ribat, din ve milletin başına gelmesi muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir. Adanmış bir insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı kazandıracaktır. Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!.. Herkes elde edebilir mi böyle bir mükafatı? Evet, kalbindeki hulûsa, niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu mükafattan istifade edebilir. Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre aynı semereden nasiptar olur.

Ramazan ayının kardeşliğe, dostluğa bakan bir yanı da vardır. İnsan oruç vesilesiyle düşünür: “Hiç yiyecek bulamayanların, yiyemeyenlerin, içemeyenlerin hâli nicedir acaba?” Onların durumunu açken çok daha iyi duyarsınız, anlarsınız. O da sizin semâhât, cömertlik hislerinizi şahlandırır. Onun için, millet bu hususu işleye işleye zamanla âdet haline de getirmiş; öyleki sanki yapmaları gerekli olan o değişik hayır, hasenat, himmet, zekat ve sadakanın mutlaka Ramazan-ı Şerif’te yapılması lazımmış gibi, cömertlik hislerinin tetiklenmesini bile beklemeden yapıyorlar. İşte görüyorsunuz, sadaka veriyorlar, sadaka taşları kuruyorlar. Şimdilerde sadaka taşları yerine çadırlar kuruyorlar. Diyorlar ki, “Allah’ın ikram sofraları açılmış yağmadır gelen alsın!” Belki gerçekten de Allah tarafından tetikleniyor insanların bu semâhât hisleri, hayır duyguları. Fakat belki de millet işleye işleye artık onu tabiatları haline getirmiş.

Bütün bunlar, Ramazan’ın bereketi. Ramazan’la gelen ve potansiyel olarak Ramazan’da bulunan bu fırsatları değerlendiren bir insan, Ramazan geçince hayıflanmaz. Çünkü o burnunun yere sürtülmesine mâruz kalmayacak, kendisine “veyh” çekilmeyecek bir insan kıvamını kazanır. O, Ramazan ayını iyi değerlendirmiş ve Cenabı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmuştur.. iki sevinçten birini her akşam iftar sofrasında yaşamıştır.. diğerini de, Rabbine kavuştuğu an tadacaktır.

   Soru: Az önce de -mealen- zikredilen hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurulurken “imanen ve’htisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.

“İmanen” kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O’na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir.”

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl’den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O’nun hakkı olduğu için yalnızca O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

   Soru: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince “merede-i şeyâtîn”in zincire vurulduğu ifade ediliyor? “Merede-i şeyâtîn” ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?

   Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeyâtîn” zincire vurulmaktadır.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Şüphesiz, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor.” sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de, Rehber-i Ekmel’e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.

   Soru: Buyurduğunuz gibi, Ramazan ayının önemli bir şiarı da teravih namazıdır. Teravih namazında nelere dikkat etmeliyiz?

   Cevap: Teravih, Arapça’daki “tervîha” kelimesinin cem’i (çoğulu) olup “teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek” gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, “tervîha” olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır.” diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur.”

Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar, Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, “hizbu’l-hasin” ve “hizbu’l-masun” gibi dualar okunabilir.

Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.

Ulema, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur’an’ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

   Soru: Kur’an ayında, Kur’an sayesinde yeniden hayat bulabilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

   Cevap: Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihin efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.

Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

الجَرَّة المشروخة: السبيل الأقوم للاستفادة بحق من القرآن الكريم

Herkul | | العربية

   سؤال: تكلمتم فيما سبق عن أهمية مراجعة القرآن الكريم بصفاء الحسّ والشعور بالحاجة حتى تتحقق الاستفادة الكاملة منه، فما المقصود بصفاء الحس والشعور بالحاجة هنا؟

   الجواب: ثمة عديدٌ من المبادئ والقواعد التي يجب مراعاتها من أجل فهم القرآن الكريم فهمًا صحيحًا وإدراك ما فيه من مقاصد إلهية، وكما تتبوّأ إيضاحات وهدي النبي صلى الله عليه وسلم وصحابته الكرام رضوان الله عليهم مكانة مهمة في هذه المسألة فكذلك لا بد من تفعيل الضوابط التي وضعها علماء الإسلام فيما يتعلق بهذا الأمر، ولكن قبل الأخذ بهذه القواعد المتعلقة بعلوم القرآن فمن الأهمية بمكان أن يتحلى الإنسان بصفاء الفكر والشعور، وأن يشعر بحاجته الماسة إلى الأحكام والمبادئ التي بيّنها القرآن الكريم.

   صفاء الحس

صفاء الحس يعني أن يصفِّي الإنسانُ أفكاره، ويلتزم بالصدق والإخلاص، ويركز على المسألة التي يدرسها ويحاول فهمها، ويتجنب ما عداها من أفكار أخرى، ومن ثمَّ كان لهذا الأمر أهمية كبرى في كل مسألة، أما التعامل بصفاء الحسّ مع القرآن والسنة فيشير إلى سعي الإنسان وعزمه وتصميمه على فهم هذين المصدرين الكريمين بما يتوافق مع المراد الإلهي، مع الانسلاخ من كافة الأحكام المسبقة، والانغلاق دون الأيديولوجيات والأفكار الغريبة، والإنسان الذي يتحلى بصفاء الحس لا يفكر إلا في مرضاة الله تعالى فحسب، وبالتالي لا يجعل القرآنَ أداةً للحديث عن نفسه، أي إن الإنسان ذا الروح القرآنية لا يتّخذ من كلام الله وسيلة لأي منفعةٍ؛ لأن مقصده الأساس هو فهم البيان الإلهي وفقًا لمراد الله، والسعي على تبليغه للآخرين.

فلو كان الإنسان على علمٍ بحقٍّ بآيات القرآن الكريم وكلماته وموضوعاته ومحتواه لكنه يستغلّ كل هذا للتعبير عن نفسه وإبراز ذاتيته فحينها لا يمكننا وصف أفكاره ومشاعره بالصفاء والنقاء، لأن الإنسان إن كان يصبو من وراء علمه بالقرآن الكريم إلى احترام الناس له وإقبالهم عليه أو الوصول إلى منصب أو مقام معيّن فهذا يعني أن مشاعره مشوبةٌ بالنجاسة والقذارة، وأنه عديمُ المعاني القلبية، فاقدٌ للروح القرآنية، ومن المحال أن يصل إلى ما يأمله، فحتى وإن انخدع به الناس واتبعوه مؤقّـــتًا، فلن يظلّ الأمر يصبّ في صالحه على الدوام.

فثمة علاقة وطيدة بين صفاء الحس وبين النية والمقصد؛ حيث إن استفادة الإنسان من القرآن الكريم تختلف تبعًا لصلاح النية وفسادها، فمن توجَّهَ إلى القرآن الكريم رغبةً منه في أن يكون صاحب علم في هذا المجال، ولكن استولت عليه بعض النوايا الفاسدة كرغبته في إبراز سعة علمه ومعارفه، وتشوّفه إلى إقبال الناس عليه وتوجههم إليه واحترامهم وتقديرهم له؛ فلن يستفيد حقَّ الاستفادة من القرآن الكريم حتى وإن وصل إلى بعض آماله مؤقتًا.. وفي المقابل لو أن الإنسان ابتغى رضا الله فحسب، ولم يستبدل الذي هو أدنى بالذي هو خير، ولم يركض وراء حساباته الخاصة، وحاول أن يفهم مراد الله عن طريق القرآن الكريم الذي أنزله الله على كل الإنسانية ورغب عن طريق ذلك في أداء العبودية الكاملة لله تعالى؛ فلا شك أنه سيفهم القرآن بشكل أكبر وأعمق، وسيطّلع على الحقائق التي لم يستطع الكثيرون فهمها.

ولهذا ينبغي للإنسان أولًا أن يراجع أحاسيسه وأفكاره تجاه القرآن الكريم، وأن يراعي المكانة التي يضعها له في ذهنه، ولا ينسى أن القرآن هو كلام الله، ولا ينظر إليه نظرة سطحية وكأنه كلام بشر حاشا لله، وأن يتذكر دائمًا أن القرآن يتميّز بأسلوبٍ وأداءٍ معين خاص به، فإذا أراد أن يفتح القرآنُ له أبوابه ليدلف منها؛ فعليه ألا يجعل من أفكاره ومشاعره حائلًا دونه، ولا يجعلانه يعيش حالة من الخسوف والكسوف، إذ لا بد من صفاء النية والتخلص من شتى الأفكار القذرة؛ حتى يتسنى له رؤيةُ القرآن بشكلٍ صحيحٍ وإدراكُ معانيه على نحوٍ سليم، والوصولُ إلى مراد الله الكامن بين ثنايا عباراته.

ولا حرج على الشخص الذي يرغب في الوصول إلى مثل هذا الصفاء في النية في تعامله مع القرآن الكريم أن يدعو الله بلا حدود حيث إنه أمرٌ صعب المنال، فمن الأهمية بمكان أن يرفع الإنسانُ أكفّ الضراعة إلى الله عزّ وجلّ ويقول: “اللهم إني أريد فهمَ مقاصدك العليا في قرآنك الذي أرسلته إلينا، أريد أن أعرفك وأشعر بك من خلال كلامك، أريد أن أسمع كلامك وكأني أسمعه منك، أو أسمعه على الأقل من حبيبك محمد صلى الله عليه وسلم الذي يتناثر الدر والياقوت من فمه الشريف، فاللهم وفقني لفهم القرآن”، ولو دعا إنسانٌ ما بهذا الدعاء ألف مرة لقلنا له: “ولم لا يكون ألفي مرة”.

   الشعور بالحاجة

أما الشعور بالحاجة فيعني أن يرى الإنسانُ القرآنَ الكريم المنهلَ العذب المورود، وأن يشعر باحتياجه إليه، وبذلك سيُعمِل فكره ومنطقه ومحاكمته العقلية في سبيل الاغتراف منه، بل لن يقتصر على استيعاب المسألة بحدود عقله، وسيحاول سبر أغوارها بسعة قلبه وأعماق وجدانه، وينهل منها ما يستطيع، وإلا فمن المتعذر على ذلك الذي أدلى دلوَه أن يغترف شيئًا من ذلك المنهل، ومن المحقق أنه سيرجع خالي الوفاض.

وكما هو معلوم فالحاجة أمُّ الاختراع؛ إذ إنها عامل مهم يسوق الإنسان لتعلم أشياء جديدة واختراع أشياء مبتكرة، وإن الدرجة التي تفوق الحاجة هي الاضطرار، فالاضطرار هو أسلوب في غاية الأهمية للالتجاء إلى الله سبحانه وتعالى، والله تعالى يجيب المضطر ويكشف عنه السوء بنص القرآن الكريم.

وهكذا إذا توجه الإنسان إلى القرآن بحاجةٍ تصل إلى مستوى الاضطرار، ودعا الله قائلًا: “اللهم إني لا أستطيع العيش ولا الاستقامة على الطريق السوي بدون القرآن”؛ وجد فيه ما ينشده.. فمثلًا لو صادف الإنسان محتاجًا مترفّعًا عن السؤال، معرضًا بوجهه عنه، غير مكترث بإعطائه من عدمه فهل سيهتم به ويعطيه شيئا؟! كلا، وفي المقابل لو أن هذا المحتاج أشعرَنا بحاله ومقاله وأفعاله باحتياجه الشديد فهل من الممكن أن نرد طلبه؟! كلا، ولذلك فإن من الأهمية بمكان في تحقيق الطلب والوصول إلى المقصد أن يدرك السائل لحاجته حقَّ الإدراك.

وكذلك فإن من يسأل سؤال المستغني المتعالم سيلقى ردًّا موافقًا لسؤاله، بمعنى أن مخاطبَه لن يردّ عليه، أو سيجبيه اعتباطيًّا ببضع كلمات كي يتخلّص من الموقف، ولكن إذا سأل الإنسانُ سؤالًا وهو يثق في المسؤول ويُظهِرُ حاجته إلى إجابته بالفعل فإن المخاطبَ المسؤول سيسعى حتمًا إلى إجابة طلبِه بكلّ وسعه.

وهكذا المؤمن إذا توجه إلى القرآن الكريم مستشعرًا حاجته إليه فلا ريب أن فهمه له سيكون على نحو أعمق وأوسع؛ لأن القرآن الكريم لا يفتح خزائنه إلا لمن أقبل عليه بمشاعر صادقة، أما من يتعامل معه باستغناء فسيضنّ بنفسه عليه، وسيسدل ستائره أمام وجهه، ويغلق أبوابه، ويقول: “لا تحاول عبثًا، فالأبواب موصدة”، ومهما فهم ذلك الإنسان شيئًا من معاني القرآن الظاهرة فلن ينفذ حتمًا إلى أعماقه، أو يصل إلى حقائقه، أو يدرك المقاصد الإلهية الكامنة بين ثنايا آياته.

   إدراك المرء حاجته إليه

من المفيد هنا الوقوف على أمر آخر، ألا وهو ضرورة أن يكون المرء واعيًا بحاجته إلى القرآن الكريم أولًا حتى يستطيع اللجوء إليه عبر الشعور بالحاجة، ومن ثمَّ تنبغي الاستفادة من بعض الديناميات حتى يتسنى الشعور بهذه الحاجة، فمثلًا يلزمنا أن نتمكن من تحذير وتوجيه بعضنا بعضًا في أمور مثل فهم ماهية القرآن الكريم، وإدراك دوره الحيوي في تلبية حاجاتنا الدنيوية والأخروية، وإذا لزم الأمر نستثمر إمكانياتنا لنكون أكثر تأهّلًا في هذا الشأن، وذلك عبر مدارسة ومذاكرة الكتب الخاصة بالقرآن الكريم، ونستطيع أن نبين للناس مدى حاجتهم إلى القرآن عبر عقد دروس ومجالس قرآنية، وتناول مجموعة من المواضيع في هذه المجالس، فإن نعمل دائمًا حول هذه القضايا، ونستنتج بعض المسائل المتعلقة بالقرآن بواسطة محاولاتنا لسبر أغواره ونسعى لجذب الانتباه إليها فإننا نستطيع أن نُشعر الناس بحاجتهم إلى القرآن الكريم ونوجههم إليه.

وإلا فإن القرآن يظل أمامنا مثل كنز نعجز عن الحصول على مفاتيحه، ويتعذر علينا الاستفادة منه بالشكل اللائق؛ إذ ثَمَّة حاجة إلى مفتاح حتى تتسنى الاستفادة من هذا الكنز السماوي العظيم.. وهكذا فإن الشعور بالحاجة وصفاء الحسّ مفتاحان مهمان لبوابات الاستفادة منه، ومن هذه الزاوية يجب أن نبحث بالدرجة الأولى عن طرق امتلاك هذه المفاتيح ومساعدة الآخرين في امتلاكهم لها أيضًا.

وفي القرآن الكريم يقول الله تعالى: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ﴾ (سورة الأَنْفَالِ: 8/24) وهذا يعني أن انبعاثَنا يتحقق باستجابتنا لدعوة الله ورسوله، أي باتّباعنا أحكام القرآن الكريم، ولا يمكن للحياة أن تستمرّ مع أولئك الذين انغلقوا دون هذا النداء، والطريق للقدرة على إجابة هذا النداء إجابة تامة هو أن يتخلص الإنسان من كل أنواع الأحكام المسبقة ومن الألفة والأنس، فيتمكن من النظر إلى القرآن الكريم بمشاعر صافية، ويكون مدركًا لاحتياجاته في الوقت نفسه ويسعى لتلبيتها بالقرآن.

وبعبارة أخرى يجب أن نستفيد من القرآن الكريم حتى يتسنى لنا الانبعاث، والقدرة على الاستفادة منه تتحقق بالشعور والإحساس به وأن نرتشف من معينه ما يقر ويستقر في صدورنا بالمعنى التام، فنجعله طبعنا وطبيعتنا، وبعبارة أبسط: يجب أن نستوعبه.. بل إنكم حين تلِجون القرآن بعقلكم ومنطقكم يجب عليكم التسليم التام الكامل بأنه كلام الله تعالى، وهذا التسليمُ الكاملُ بذلك هو أحد أهم الأشياء التي يجب علينا أن نطلبها منه تعالى.

علينا أن نُشبع عقلنا ومنطقنا وأحاسيسنا ولطائفنا -أو قُلْ: ماهيَّتنَا- بالإيمان بالقرآن وليس بالنظر إليه نظرة بسيطة من خلال العقيدة البسيطة والصافية التي دُرِّسَت لنا ونحن صغار، حتى إننا حين نقابل شيئًا ضده نستطيع أن نتمثّل رد فعل مناسب بصورة مباشرة ولا إرادية، وهذا يعني أنه من الواجب علينا أن يُصبح رد فعلنا بشأن الدفاع عن القرآن حالةً طبيعية فينا.. فيجب ردُّ الأفكار الخاطئة الواردة من الخارج، المخالفة والمنحرفة برد فعل نابع من طبيعتنا، فإن ظهرت شكوك بداخلنا في هذا الشأن ووقفنا على منحدر التعرض لهزة فإن هذا يمنعنا من فهم القرآن.

وعليه يجب علينا أن نرفع أيدينا إلى الله تعالى وندعوه “اللهم امنحنا إيمانًا تامًّا بالقرآن حتى إن اعترض طريقي ألفُ شيطان وشيطان وحاولوا إقناعي بالأدلة العقلية والمنطقية أن القرآن ليس كلام الله أستطع أن أردهم جميعًا بظهر يدي، اللهم جنِّبني أن تتسلل إلى إيماني بالقرآن أيةُ فكرة مخالفة تخالط خطتي الذهنية وخيالي وتصوري، وأعنّي على أن يتلاشى وينمحي أمام سبحات وجه إيماني كلُّ ما تسلل إليّ من ذلك”، وأن نتحلّى بالصمود والثبات، وكما قلنا سابقًا يجب علينا أن نلحّ على الله تعالى في الطلب، ومهما طلَبْنَا فليس على الله بكثير.. لكنه للأسف حينما نطالع الحالات الروحية للناس ونطّلع على كيفية دعائهم نجدهم لم يجدّوا ويجتهدوا في الطلب من الله تعالى.

إذا ألحَّ الإنسان على الله تعالى في الطلب حيال هذا الشأن فسوف يقول على الأقل: “تُرى كيف لي أن أحقق إيمانًا كهذا؟”، وسوف يسعى وراء تحقيق هذا الأمر، سوف يبحث عن هذا كالرَّحَّالة، ولن يكتفي بما يجد، وسيقول باستمرار “هل من مزيد؟”.. والإنسانُ الذي يسعى وراء هذا يكون جادًّا ومثابرًا، فإن انخرط في الأمر بكل ذاته وهويته وصل إلى مقصوده إن عاجلًا أو آجلًا.. لكنه يستحيل على القاعد عن البحث أن يصل إلى شيء.

لهذا السبب علينا أن نحاسب أنفسنا دائمًا، ونتحرى أين نحن في هذا الشأن، يجب أن نراقب ما نأمل فيه، وأن نفكر حول “ما هي أهم مسألة في حياتنا بالنسبة لنا”، وأن نجعل التعمق في الإيمان والمعرفة الغايةَ المثالية في حياتنا، وأن نمارس بعض الأنشطة الدنيوية أيضًا مثل المأكل والمشرب والزواج والإنجاب على نحو مرتبطٍ بهذا أيضًا، وإلا يتشتت أمرُنا، فننسى الغاية الأصلية من خَلْقِنا، ومع مرور الزمن تصبح بعض الأمور الدنيوية الغاية الأولى بالنسبة لنا.

BİR NEFES (12)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir; er-geç onu yer bitirir.

* Bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış. Karı-koca, birbirinden koparılmış. Kimisi soluğu yurt dışında almış… “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!”

* Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak.

* İsimlerini bildiklerimi ismen anıyorum. Bilemediklerim ile alakalı da diyorum ki “Sen biliyorsun yâ Rabbî!” أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “O isimleri Sen biliyorsun; o isimleri Sen biliyorsun; onları kurtar, onları hürriyetlerine kavuştur!..” Sürpriz olarak onları salıver!.. Salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir. Artık taşıyamıyorum; bu hafakanlarımı da dindir!..

* Zâlim, zulme doymuyor; hâin, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır.

* “Izdırap, ızdırap, ızdırap!” deyip inlememiz lazım!.. Zira Süfyân İbn Uyeyne’nin ifade ettiği gibi, “Bazen bir muzdaribin duası ile Allah, bütün bir ümmeti, bir milleti bağışlar.”

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-izdirap-izdirap-izdirap/

Bamteli: “IZDIRAP, IZDIRAP, IZDIRAP!..”

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

İnananların şiarı (Müslümanlık alameti/nişanı) sayılan dua ile başlayalım: رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, yarlığa bizi, merhamet buyur; buyur ki, merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin, Sen!” (Mü’minûn, 23/118) وَبِهِ نَسْتَعِينُ “Ancak Ondan yardım dileriz.”

   Allah’tan uzaklaştıran nimet, lütuf suretinde bir nıkmettir.

Allah’ı unutturan nimet, nimet görünümlü bir nıkmettir (azaptır, cezadır), bir belâdır. Dünya saltanatı bile olsa, Allah’ı unutturduğu dakikalar, saatler adedince -hafizanallah- insanın başından aşağıya bela ve musibetler yağıyor demektir; o adım adım Cehennem’e doğru yürüyor demektir. Dünya saltanatı, bir dakika O’nu unutturuyor ise, bir saat O’nu unutturuyor ise…

Ama gel gör ki günümüzde insanlar, neyin “nimet”, neyin “nıkmet” olduğunun farkında değiller, bilemiyorlar. Dünya, bütün ufuklarını kapamış; Allah ile kendi aralarında öyle bir husûf (ay tutulması) yaşıyorlar ki?!. Kapkaranlık bir gece içindeler fakat farkında değiller. Sırtları güneşe dönük yürüyorlar, gölgelerine takılmış olarak, “Dünya, dünya, dünya!” diye… Bestesi dünya, güftesi dünya; hep dünya mırıldanıp duruyorlar; saltanat, debdebe, takdir, alkış, “Ben!” deme…

Cenâb-ı Hak, sizi böyle bir zift akıntısına sürüklenmekten muhafaza buyursun! Bugüne kadar belli ölçüde muhafaza buyurdu; o buyurmalarını devam ettirsin!.. Bu da hüsnüzannım; bu, Hak yolunda olanlar için, alnını yere koyanlar için, “Allah!” diyenler için, “Sübhânallah!” diyenler için hüsnüzannımın ifadesi. O kadar suizan, insanı tepetaklak götürür. Herkesi kendim gibi bata-çıka yürüyen birer insan gibi görüyorsam şayet, çok ciddî bir suizan gayyasına gömülmüşüm demektir. Onlar hakkında elimden geldiğince hep hüsnüzan etmeliyim.

Ama gel-gör ki toplum, tepeden tırnağa öyle bir levsiyât içinde; onun radyoaktif tesirlerinin, en temiz yuvalara ve en temiz vicdanlara dahi tesir etmemesi, onları kirletmemesi mümkün değil. En azından radyoaktif tesiri, gama tesiri onlar üzerinde de belli izler bırakır farkına varmadan. En azından şu olur: Yapılan o mesâvînin mesâvî derinliğini göremezler. İç içe cinayetler, müzâaf, hatta mük’ab cinayetler işleniyordur, zulümler irtikâp ediliyordur, kafirin yapmadığı şeyler yapılıyordur; Müslüman iniltileri ile, mazlum iniltileri ile fezâ inliyordur, zâlim hay-huyu ile fezâ inliyordur, ülke değişik belâ ve musibetler ile inliyordur. Hiç farkına varmadan bunları ahvâl-ı âdiye, ahvâl-ı tabiiye görme gibi -esasen, farkına varmadan- tebeî bir körlüğü herkes yaşayabilir, hafizanallah. Bu açıdan, herkesin kendine bakarken belki böyle bakması lazımdır.

   İnsanlığın sefalet ve rezalet içinde inim inim inlediği günümüzde ızdıraplı gönüllere ihtiyaç var; zira bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.

Burada antrparantez bir şey diyeyim: Günümüzde yaşanan bu fecâyi’ (facialar, felaketler) ve fezâyi’ (korkunç hadiseler) karşısında eğer her birerlerimiz günde bir, iki, üç saatimizi bu işe vererek ve bunun bir kısmını da Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz ve duada geçirerek -bu belâ ve devâhînin (âfetlerin) savulması adına- inlemiyorsak, farkına varmadan onun radyoaktif tesirinde kalmışız demektir.

Evet, bir tarafta, karşıda yangın… Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “İçinde evladım/imanım tutuşmuş yanıyor!” Eğer elimizde tulumba, o yangını söndürmeye koşmuyorsak, içinde yanan insanları ondan kurtarmaya koşmuyorsak, dünkü ve evvelki günkü hortumdan insanları kurtarma adına bir kısım tedbirleri alma nev’inden tedbirler almıyorsak, o iş için yüreklerimiz çarpmıyorsa, nabızlarımız atmıyorsa, zannediyorum, insanlığımızı mizanda öyle bir kefeye koyar tartarlar; “İşte siz, bu kadar insansınız!” derler, hafizanallah.

Esasen, eğer belâ ve musibetin genişliği/vüs’ati, ne kadar korkunç cereyan ettiği bilinemiyor ise -hafizanallah- biz de vicdanlarımızda o ölçüde üzüntü duymayız, ızdırap duymayız. Oysa ızdırap, insanların dualarının kabul edilmesi adına çok önemli bir faktördür. Bir muzdaribin duası, bazen bütün kasvet bulutlarının sıyrılıp gitmesine vesile olur.

Muzdarip ve muztarr… أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren Allah mı?” (Neml, 27/62) Muztarr, içini Allah’a döktüğü zaman, o belâ ve musibetleri savan ve sonra onlara yeni keşifler yaşatan, yeniden Güneş ile buluşmalarını sağlayan/temin eden Allah’tan başka kimdir?!. Bu, O’na yönelmeye bağlı.

İnsanlık, sefalet ve rezalet içinde inim inim inliyor. Bütün dünyada, hususan bazı yerlerde, bahusus sizin ülkenizde öyle fecâyi’ ve fezâyi’ yaşanıyor ki!.. Aynı zamanda ona “adalet” diyorlar, “hak” diyorlar, “istikamet” diyorlar, “Her şey yörüngesinde yürüyor!” diyorlar. Dolayısıyla bir kısım şuursuz, muhakemesiz insanlar da buna inanıyor ve üzüntü duymuyorlar, Allah’a teveccüh etmiyorlar, içlerini Allah’a dökmüyorlar/dökemiyorlar; çünkü onlar da -bir yönüyle- genel tablodan zehirlenmiş bulunuyorlar.

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o kirli çağlayan, o zift akıntısı içinde bulundurmadığından dolayı, kendi farklılığınızın şuurunda olarak hayatınızı götürüyorsunuz. Yani “Elhamdülillah öyle değiliz!.. Zulmedenlerden değiliz!.. Zulmü görüp ses çıkarmayan dilsiz şeytanlardan değiliz!.. Sesini yükseltmeyen şeytanlardan değiliz!.. İtiraz etmeyen şeytanlardan değiliz!” diye, hâlihazırdaki konumunuz itibarıyla Allah’a hamd etme durumundasınız, zannediyorum. Bunun farkındasınız veya değilsiniz ama konumunuz bu. Allah’ın konumlandırdığı durumunuz bu. Cenâb-ı Hakk’ın ilettiği, sizin için hazırladığı, temin buyurduğu durum, bu. Cenâb-ı Hak, bunu geliştirsin, inkişaf ettirsin!..

   Mazlum ve masum insanların yaşadıkları mağduriyetler karşısındaki ızdıraptan immün sistemimin tamamen pes ettiğini söyleyebilirim fakat Rabbime karşı recâmda bir sarsıntı yaşamadım ve ümidimi asla yitirmedim.

Mehmet Akif’in sözü: “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Evet… “Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan / Ey sıkılmaz, ağlamazsın; bari gülmekten utan!..” Dudakların geriye gitmesini, Allah’a karşı bir saygısızlık olarak göremiyor ve ızdırap çeken insanlara karşı bir alay mahiyetinde kabul edemiyorsan hâlâ, nasibin o kadar demektir senin. O kadar nasip… Cenâb-ı Hak, olup-bitenleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun duymaya/duyurmaya muvaffak eylesin!..

Ben de olup biten hadiseler karşısında iki büklümüm. Evet, ümidimi hiç yitirmedim, recâ duygumda hiç kayıp yaşamadım; Rabbime karşı ümidimde bir sarsıntıya maruz kalmadım. Ama şunu itiraf edeyim; immün sisteminin çökmesi karşısında, yirmi tane rahatsızlık ile yirmi dört saat inlediğim de muhakkak. İmmün sistemim, tamamen “Pes!” dedi bana; “Ben artık bu kadar fecâyi’ ve fezâyi’ karşısında -bir kısım vücuda musallat olan virüsler ve mikroplara karşı- mukavemet edecek güçte değilim!” diyor bana her ân, her dakika. İşte on dakika evvel de ayağıma refleksoloji ile alakalı takunyaları takmış, odanın içinde dolaşıyordum; “Gidemem galiba, namaza gidemem; bu arkadaşların huzuruna çıkamam!” diyordum. Fakat dişimi sıktım, her şeye rağmen…

Bu dünya, âhirette mutluluklara ulaşmanın koridoru -daha doğrusu âhiret yukarıda bir şey olduğundan dolayı- helezonudur. Dünya ne kadar denî (alçak, aşağıda) olursa olsun, o âlî makamlara insanları yükselten bir vesile, bir vâsıtadır. Esmâ-i İlahiye’nin tecellî ettiği bir yerdir; Cenâb-ı Hakk’ın tanındığı, tanınması gerekli olan şeylerin tanındığı bir yerdir. Bu dünya, öyle bir yerdir… Buraya takılıp kalanlar, esasen, onun bir vesile/vasıta oluşunu ihmal ettiklerinden dolayı, öbür tarafı tamamen karartmış olurlar; âhirette kendilerine sonu gelmeyen bir küsûf yaşatmış olurlar.

Şimdi burada insan, kendi dertleri ile meşgul ise… Biraz evvel min vechin tahammülü aştığından dolayı arz ettim; söylemek doğru değil, O’na karşı şikâyet olur. Fakat قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) O yüce peygamberin, “Dağınıklığımı ve tasamı Sana arz ediyorum Allah’ım!” dediği gibi, Rabbim, benimkini de öyle kabul etsin!..

Ama mü’minin işi, sadece böyle kendi ızdırapları karşısında inlemesi değildir. İnsanın, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) demesi; sabr-ı cemîl ile sabretmesi.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.” diyerek halini Allah’a arz etmesi.. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) buyurulduğu gibi, “Bana zarar dokundu!” deyip inlemesi.. veya لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rabbî! Sensin İlâh, Senden başka yoktur ilâh. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) şeklindeki, Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın niyazıyla dua etmesi… Bir insanın, kendi başına gelen şeyler karşısında bunları vird-i zebân etmesi… Hâşâ, dilimin ucuna kadar geldi “mırıldanma” kelimesi ama o tabirlere karşı saygısızlık olur diye durdum, tevakkuf yaşadım. Bunları vird-i zebân etmesi, diline dolaması mevzuu, şahsı adına güzel şeylerdir; Allah’a karşı arz-ı halde bulunma demektir.

   “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen, onların yaşadığı acıları vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!”

Fakat bir de insanın çevresinde olup-biten hadiseler var; biraz evvelki mülahazalar çerçevesinde, bir yangın var ki, içinde iman tutuşmuş yanıyor. Anne-evlat, birbirinden koparılmış. Karı-koca, birbirinden koparılmış. Kimisi soluğu yurt dışında almış; teselli için kendilerine “Muhacir” diyorlar. İnşaallah muhacirdirler, inşaallah gittikleri yerlerde de ahlak bakımından “Ensâr” türü insanlar ile karşılaşırlar. Kendi ülkelerinde yedikleri tokat ve zılgıtları, karşılaştıkları insanlar sayesinde unuturlar, inşâallahu teâlâ. Bir de böyle ızdırap içinde, elem içinde kıvranan insanlar var…

İşte İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu belâ ve mesâibe maruz insanlar karşısında, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertleri ile dertlenmeyen, o dertleri paylaşmayan, onların yaşadığı şeyleri vicdanında derinlemesine duymayan, onlardan değildir!” diyor. Yani, “Hakiki manada Müslüman değildir!” diyor. O ızdırabı, insanın, içinde duyması lazım; bir yangın karşısında, yanan insanın ızdırabını içinde duyması lazım.

Sizin temel felsefeniz içine girmiş; kim tarafından sokulursa sokulsun: Bencilce ifade edilmiş bir laf vardır milletimizde; “Yangın, nereye düşerse, orayı yakar!” Bizim felsefemize göre, “Yangın, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Felsefemiz budur. Myanmar’a düşen yangın, beni yakar!.. Şam’a düşen yangın, beni yakar!..

Evet, مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ Müslümanların dertlerini paylaşmayan, “Benim derdimdir!” demeyen, “Bu yangın, beni de yakıyor, onlarla beraber!” demeyen insan, o kategoride mütalaa edilmez. Öbür tarafta da onlarla beraber o güzelim muameleye tâbi tutulmaz; onlara verilecek o vâridata mazhar olamaz. Hafizanallah, “Hele siz ayrılın şöyle, şurada durun; kantara/teraziye girecek durumunuz yok sizin, tartılacak durumunuz yok!” denilir.

Gerçi herkes, belki kendisine öyle bakmalı, havf zaviyesinden. Biri öyle demiş: “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Rahmân (Deyyân) / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan!” “Deyyân”, Fakir’e ait; o, “Rahmân” diyor. “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan!” Terazi kırılır, bu günahlar ile Allah beni tartar ise orada. Hafizanallah, tartıya bile tâbî tutulmadan, haklarında “Lüzum yok bunlara; hayatlarını kirletmişler ve Berzah hayatını da kirli geçirmişlerdi. Arınmaları için bunların oraya gitmeleri lazım!” denilenler de var. Onların hepsi, hafizanallah, tepetaklak o gayyâlara yuvarlanacaklar.

   İsimlerini bildiğim insanları ismen sayarak, diğerleri hakkında da “Sen biliyorsun ya Rabbî, onları hürriyetlerine kavuştur!..” diyerek günde kaç kere dua ediyor ve ekliyorum: Sürpriz olarak salıver onları; salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir!..

O duruma düşmemek için, burada o mağdur ve mazlumların çektiklerini arınma gibi görmek lazım. Fakat aynı zamanda, onların çektikleri şeyleri paylaşmak suretiyle, bizim için de o meselenin bir arınma vesilesi olduğunu görmek lazım, buna inanmak lazım. Biz de onunla arınıyoruz. Biraz evvel dedim; immün sistemi çökmüş, onun bedava gideceğini düşünemem ben!.. Cenâb-ı Hak, onu bir yere koyacaktır!..

Ben her gün aklımda o insanları sayıyorum; isimlerini bildiğim arkadaşları ismen zikredip, اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Allah’ım, onları bir anda kurtuluşa erdir; onları hürriyetlerine kavuştur.” Öyle sürpriz bir inayetle ki, بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun.” Sürpriz olarak Allah’ım, salıver onları!.. Ali’yi salıver, Veli’yi salıver, falanı salıver!.. Hayat-ı içtimâiyedeki konumları itibarıyla tanıdığım insanlar… Onurlu yaşamış, iffetli yaşamış, izzetli yaşamış; fakat orada kapıkulu gibi, halayık gibi, belki onların bile maruz kalmayacakları şeylere maruz kalmış insanlar… İsimlerini bildiklerimi ismen anıyorum. Bilemediklerim ile alakalı da diyorum ki “Sen biliyorsun yâ Rabbî!” أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَنْتَ تَعْلَمُهَا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “O isimleri Sen biliyorsun; o isimleri Sen biliyorsun; onları kurtar, onları hürriyetlerine kavuştur!..” Sürpriz olarak onları salıver!.. Salıver ve benim şu hafakanlarımı da dindir. Artık taşıyamıyorum; bu hafakanlarımı da dindir!..

Zâlim, zulme doymuyor; hâin, hıyanete doymuyor… Bunun karşısında sessiz kalma, alakasız kalma, insanlık adına ciddî kayıp sayılır. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) -Kurban olayım!..- ifade buyurduğu şey, odur zaten. O, insanlık için, insanlığın öyle bir sû-i âkıbete maruz kalmaması için Cennet’e girmeyi bile tehir etmiştir. Abdülkuddûs’un ifadesi ile diyeceğim:

O Hüzün Senesi’nde, yani Boykot’tan sonra, o güne kadar kendisine arka çıkan, sürekli kendisini fikren destekleyen, mânen destekleyen, maddeten destekleyen Hadîce-i Kübrâ, mübarek annemiz, ruhunun ufkuna yürüdü. Antrparantez; o annemizin bu Hizmet ile çok alakalı olduğunu, bir ehl-i hak dostumuz söylemişti: Hadîce validemiz, Efendimiz’e soruyor: “Yâ Rasûlallah! Nasıl görüyorsun bunları?” “Ben, onlardan çok memnunum” diyor. Arada anamız vasıtalık, vesilelik, tercümanlık yapıyor. Ben, salât ü selâmlarımda, Ezvâc-ı Tâhirât’ı anarken onu anmamayı ona karşı vefasızlık sayıyorum. Hadîce-i Kübrâ, kurban olayım sana!.. Allah nasip etse de kirli başımı senin ayaklarının altına koysam!.. Anam!..

Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir. İnsanı er-geç yer, bitirir. Evet, o, ruhunun ufkuna yürüyor. Bir yönüyle tam inanmamış, O’na saygı duyuyor ama tam inanmamış Ebu Tâlib’i de kaybediyor Allah Rasûlü. O seneye “Hüzün Senesi”, tasa senesi deniyor. Ve Allah (celle celâluhu), “Habibim! Sen çok üzgünsün. Bak, o üzgünlüğü sana unutturacak, değişik iltifatlarda bulunacağım!” diyor; O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kendi (celle celâluhu) Huzur-i Kibriyâsı ile şereflendiriyor. Bütün peygamberlerin makamlarından geçirerek, onlar ile görüştürerek, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri ile buluşturarak Huzur-i Kibriyâsına alıyor, cemâl-i bâ-kemali ile -Kadı Iyâz’ın beyanına göre- şereflendiriyor. Kendisi ile bizzat konuşuyor; namazı Ümmet-i Muhammed’e iletmek üzere O’na emanet ediyor: “Bu emaneti, Sen de onlara intikal ettir!” diyor.

   Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir; er-geç onu yer bitirir.

Hazreti Mesih, oraya gitti ise, kaldı orada. Başka peygamberler de ruhlarının ufkuna yürüdü, kaldılar orada. Fakat senin, benim, cihanın efendisi, hatta peygamberlerin de efendisi, Efendiler Efendisi, Miraç’ta ulaşılmayacak şeylere ulaştı. Cennet’in binlerce sene hayatı, bir dakika rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ufkuna ulaştı. Rıza ufkuna ulaştı. İltifâtât-ı İlahiye ufkuna ulaştı… Ama geriye döndü. İnsanlığı düşündü, “Benim dünyaya dönmem lazım!” dedi ve döndü. Mekke dönemi, Bi’set-i Seniyye’nin sekizinci senesi. Hâlâ çölde bazı kimseler sırt üstü yatırılıyor, üzerlerine taşlar konuyor. Bazıları çarmıha geriliyor; bazıları öldürülüyor orada. O bunları gördükçe, yüreği yanıyor. Fakat dönüyor; insanları, ulaştığı ufka ulaştırmak için, “Ne olursa olsun katlanma pahasına, onların içine dönmem lazım!” diyor ve dönüyor.

İşte, büyük veli Abdülkuddûs diyor ki: “Hazreti Muhammed öyle makamlara yükseldi ki, Allah’a yemin ederim, ben oraya ulaşsaydım, vallahi, billahi, tallahi, geriye dönmezdim!” Al, senin Efendinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufkunu ve başkalarının ufkunu, mukayese yap!..

Başkaları için yaşama… Adanmışlık ruhu ile, esas, yaşatmak için yaşama… Sizin bundan başka -antrparantez- bir düşünceniz var mıydı?!. Yaşatma duygusundan başka bir düşünceniz var mıydı?!. Adanmışlık ruhundan başka bir mülahazanız var mıydı?!. “Her yere ulaşalım, herkesin elinden tutalım! ‘Gerçek insaniyet nedir?’ Herkese hâl ile, temsil ile sergileyelim; teşhir ediyor gibi edelim! Bu (hâl ve temsil dili), sözün tesirinden -semâvî bile olsa sözün tesirinden- daha müessirdir.” Siz, bu yolda yürüyordunuz. Birileri bu mevzudaki çarkı ve düzeni yıkmak/kırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor; etek etek paralar döküyor, mahkemeler oluşturuyor; insan kaçıran, gasp eden, paketleyen ve zulüm diyarına onları sevk eden yıkıcılar, tahripkârlar, eşkıya güruhu oluşturuyorlar.

Onlar (fesada kilitli o şerirler) karşısında, o mazlumiyet ve mağduriyete maruz kalanların dertlerini içinde paylaşmıyorsan şayet, onlar ile o derdi paylaşmıyorsan, sen onlardan (o mazlumlardan) değilsin!.. Öbür tarafta “Sen hele şöyle kenarda dur! Onlar, göreceklerini görecekler, alacakları mükâfatı alacaklar!” denecek. Bu, muhakkak; bunda kimsenin şüphesi olmasın!..

Çilesizlik ve ızdırapsızlık, insana musallat olmuş bir güve gibidir. İnsanı er-geç yer, bitirir. Çilenin elini öpmek lazım, ızdırabı alnından öpmek lazım!.. Veya başımızı onun ayaklarının altına koymamız ve “Izdırap, ızdırap, ızdırap!” deyip inlememiz lazım!.. Zira Süfyân İbn Uyeyne’nin ifade ettiği gibi, “Bazen bir muzdaribin duası ile Allah, bütün bir ümmeti, bir milleti bağışlar.”

Cenâb-ı Hak, bugüne kadar devam ettirdiğiniz hâlinize denk, böyle bir mülahaza ile gönüllerinizi mamur kılsın!.. Vird-i zebânınız olsun bu mülahazalar. Ve bu mülahazalar ile Kendisine kavuşmaya muvaffak eylesin!.. Vesselam.

Kırık Testi: KUR’ÂN’DAN HAKKIYLA İSTİFADE EDEBİLMENİN YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Sohbetlerinizde Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmek için ona duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat etmenin önemi üzerinde duruyorsunuz. Burada söz edilen duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresi nasıl anlaşılmalıdır?

   Cevap: Kur’ân-ı Kerim’in doğru anlaşılması ve ondaki ilâhî maksatların görülmesi için dikkat edilmesi gereken pek çok kaide ve disiplinden bahsedilebilir. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın izah ve temsilleri çok önemli olduğu gibi İslâm ulemasının konuyla ilgili ortaya koyduğu disiplinler de mutlaka göz önüne alınmalıdır. Fakat Kur’ân ilimlerine dair dikkat edilmesi gereken bu tür prensiplerin de öncesinde bir insanın duygu ve düşünce safvetine sahip olması ve Kur’ân’ın ortaya koyduğu beyan ve ahkâma ihtiyaç hissetmesi çok önemlidir.

   Duygu Safveti

Duygu safveti, insanın, düşünceleri itibarıyla duru olması, samimiyetten ayrılmaması, ele aldığı meseleyi incelerken ve anlamaya çalışırken onun dışındaki başka mülâhazalara kapanması demektir. Bu yönüyle o, her meselede önem arz eder. Kur’ân ve Sünnet’e duygu safvetiyle yaklaşma, insanın bütün önyargılardan sıyrılarak ve yabancı ideoloji ve felsefelere kapanarak bu iki kaynağı murad-ı ilâhiye uygun olarak kendi bütünlüğü içinde anlama niyetini, azmini ve gayretini ifade eder. Duygu safvetine sahip olan bir insan sadece Allah’ın rızasını düşünür. Dolayısıyla o, Kur’ân’ı, kendisini anlatma adına bir basamak yapmaz. Kur’ânî bir ruha sahip olan insan, Allah’ın kelâmını hiçbir şeye âlet etmez. Zira onun asıl maksadı öncelikle ilâhî beyanı Allah’ın maksatlarına uygun olarak anlayabilmek, sonra da bunları başkalarına duyurmaya çalışmaktır.

Eğer bir insan Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini, kelimelerini, konularını, muhtevasını iyi biliyor ama bunları, kendini ifade etmeye vesile olarak kullanıyorsa, onun duygu ve düşüncelerinin saf ve duru olduğu söylenemez. Kur’ân hakkındaki bilgisine dayanarak başkalarının kendisine ihtiram göstermesini isteyen veya bununla bir kısım makamlar elde etmeyi arzulayan bir insanın duyguları kirli demektir. O, Kur’ânî bir gönle ve ruha sahip değildir. Böyle bir insanın umduğu şeylere nail olması imkânsızdır. Muvakkaten bazı insanlar aldansa ve onun arkasından koşsalar da bu sürekli olmayacaktır.

Duygu safvetinin niyet ve maksatla sıkı bir münasebeti vardır. Kişinin niyetinin iyi veya bozuk olmasına göre Kur’ân’dan istifadesi de değişecektir. Bilgiçliğini ortaya koyma, başkaları tarafından saygı ve takdir görme, insanların teveccüh ve alâkasını kazanma gibi bozuk niyetlerle Kur’ân’a yönelen ve bu alanda ilim sahibi olmak isteyen bir insan muvakkaten bu emellerine nail olsa bile hakkıyla Kur’ân’dan istifade edemeyecektir. Buna mukabil, derya yerine bir damlaya talip olmayan, küçük hesapların peşinde koşmayan ve sadece Allah rızasını düşünen, Allah’ın insanlığa inzal buyurduğu Yüce Kitab’ı vasıtasıyla O’nun maksatlarını anlamaya çalışan ve bu sayede Allah’a kâmil bir kulluk ortaya koymayı isteyen bir insan ise Kur’ân’ı çok daha derince anlayacak ve çoklarının göremediği hakikatleri görecektir.

Bu açıdan insan en başta, Kur’ân karşısındaki duygu ve düşüncelerini gözden geçirmeli ve zihninde onu nereye koyduğuna dikkat etmelidir. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu unutmamalı ve ona -haşa- bir beşer sözüymüş gibi sathi bir nazarla bakmamalıdır. Onun kendine has bir edası ve ifade biçimi olduğunu hatırda tutmalıdır. Eğer Kur’ân’ın kendisine kapılarını açmasını ve sonrasında bu açık kapılardan onun içine girmeyi istiyorsa, duygu ve düşüncelerinin kendisi için bir perde ve hail olmamasına ve kendisine husuf ve küsuf yaşatmamasına dikkat etmelidir. Kur’ân’ı doğru görmek, onun mânâlarını doğru anlamak ve Rabbimizin, onun ifadeleri arasında yer alan muradına ulaşmak için her türlü kirli mülâhazadan sıyrılmalı ve niyet duruluğuna ulaşmalıdır.

Bir insanın Kur’ân karşısında böyle bir niyet duruluğuna erişmesi, ulaşılması çok zor bir hedef olduğu için bu konuda Allah’a ne kadar dua edilse sezadır. Bir insanın ellerini kaldırıp, “Allah’ım, bize gönderdiğin ilâhî kelâmında yer alan yüce maksatlarını anlamak istiyorum. Kelamında Sen’i tanımak ve Sen’i duymak istiyorum. Kelamını Sen’den duyuyor gibi veya en azından Habibinin lâl ü güher saçan dudaklarından dökülüyor gibi duymak istiyorum. Allah’ım, beni Kur’ân’ı anlamaya muvaffak kıl!” demesi çok önemlidir. Eğer bir kimse fakire gelip bu şekilde bin defa dua ettiğini söylese benim cevabım, “Niye iki bin defa değil!” şeklinde olacaktır.

   İhtiyaç Tezkeresi

İhtiyaç tezkeresi ise, bir insanın Kur’ân’ı, -bir kitaba isim olmuş bir ifadeyle- “menhelü’l-azbü’l-mevrûd” yani tertemiz ve dupduru bir tatlı su kaynağı gibi görmesi ve ona olan ihtiyacını hissetmesi demektir. Böylece ondan istifade etme adına fikir, mantık ve muhakeme kovasını salacaktır. Hatta meseleyi sadece akıl düzeyinde de bırakmayarak kalbinin enginlikleri ve vicdanının derinlikleriyle işin içine girecek ve oradan alabildiğini alacaktır. Aksi takdirde insan bu tatlı su kaynağına kovasını salsa bile bir şey elde edemez ve onu boş olarak çıkarır.

Bilindiği gibi ihtiyaç çok önemli bir üstattır. O, insanı yeni şeyler öğrenmeye ve yeni keşiflerde bulunmaya sevk eden önemli bir dinamiktir. İhtiyacın ileri derecesi olan “ıztırar”ın (zaruret durumuna maruz kalma, dara düşme) Allah’a karşı çok önemli bir müracaat üslubu olduğu ve Allah’ın “muztarr”ın (ıztırar durumuna düşmüş, darda kalan kimse) duasına icabet edeceği bizzat Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmektedir.

İşte insan ıztırar derecesinde bir ihtiyaç ile Kur’ân’a yönelir, “Allah’ım ben Kur’ân’sız edemem. O olmadan doğru yolu bulamam, sırat-ı müstakimde kalamam.” der, Kur’ân’a duyduğu ihtiyacı derinlemesine hissederek ona müracaat ederse aradığını onda bulur. İnsan, dilenmeye doymuş, ihtiyaç izhar etmeyen, yüzünü öbür tarafa çevirip “Verirsen ver, vermezsen verme!” tavırları içerisinde kendisinden bir şeyler isteyen dilenciyi önemseyip ona bir şey vermez. Buna karşılık bir de gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle ihtiyaç içerisinde olduğunu hissettiren dilenci vardır ki böylesini reddetmek zordur. Dolayısıyla dilencinin bile ihtiyacının farkında olması, dilenmesini ve istemesini bilmesi maksadına ulaşması adına çok önemlidir.

Keza, müstağni tavırlarla, bilmiş bilmiş konuşarak soru soran kimsenin alacağı cevap da ona göre olacaktır. Muhatabı ya böyle bir soruya cevap vermeyecek ya da kerhen birkaç şey söyleyip meseleyi geçiştirecektir. Fakat bir insan soru soracağı şahsa güven içerisinde ve gerçekten onun cevabına muhtaç bir tavırla soru soracak olursa, cevap veren de elinden geldiği ölçüde onun talebini karşılamaya çalışacaktır.

Aynen bunun gibi eğer bir mü’min, Kur’ân-ı Kerim’e duyduğu ihtiyacının farkında olarak ona gönülden teveccüh ederse onu daha derince ve engince anlayacaktır. Zira Kur’ân, hazinelerini ancak, samimi hislerle kendisine yönelen kimselere açar. Fakat Kur’ân’a karşı müstağni davranana Kur’ân da “kıskanç” davranacaktır. Kendisine müstağniyane tavırlarla yanaşan kimseye karşı panjurlarını indirecek, kapılarını kapatacak ve “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyecektir. Her ne kadar Kur’ân âyetlerini okuyan kimse onların zahirî mânâlarından bir şeyler anlasa da katiyen arka plânına nüfuz edemeyecek, derinliklerine inemeyecek ve onların altında yatan makasıd-ı ilâhîyi göremeyecektir.

   İhtiyacının Farkında Olma

Burada bir hususun daha üzerinde durulması faydalı olacaktır. Bir insanın Kur’ân’a ihtiyaç tezkeresiyle başvurabilmesi için öncelikle ihtiyacının şuurunda olması gerekir. İşte bu ihtiyacı hissedebilme adına bir kısım dinamiklerin değerlendirilmesi gereklidir. Mesela Kur’ân’ın nasıl bir kitap olduğunu anlama, bizim dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarımızı karşılamada onun nasıl hayatî bir rolü olduğunu idrak etme, Kur’ân’da yer alan bir kısım meselelerin daha iyi anlaşılmasını sağlama gibi noktalarda birbirimizi ikaz edebilir ve tevcihte bulunabiliriz. Gerekirse Kur’ân’a dair bir kısım eserleri aramızda müzakere etmek suretiyle bu konuda daha donanımlı hâle gelmenin imkânlarını değerlendiririz. Kur’ân’la ilgili sohbet ve dersler yapmak ve bu derslerde bir kısım meseleleri ele almak suretiyle insanlara Kur’ân’a nasıl ihtiyaçları olduğunu gösterebiliriz. Eğer biz bu konular etrafında sürekli pratik yapar, yapacağımız sondajlarla Kur’ân’a dair bir kısım meseleleri ortaya çıkarır ve dikkatleri bunların üzerine çekmeye çalışırsak zamanla insanlara ihtiyaçlarını hissettirebilir ve onları Kur’ân’a yönlendirebiliriz.

Aksi takdirde Kur’ân, anahtarlarını elde edemediğimiz bir hazine olarak önümüzde durur da biz ondan layıkıyla istifade edemeyiz. O, ne kadar ulvî ve değerli bir hazine olursa olsun ondan istifade edebilmek için anahtara ihtiyaç vardır. İşte ihtiyaç tezkeresi ve duygu safveti ondan istifade edebilme adına böyle önemli iki anahtardır. Bu açıdan öncelikle bu anahtarlara sahip olmanın ve bu konuda başkalarına da yardımcı olmanın yollarını aramalıyız.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Allah sizi, hayat verip dirilteceği gerçeklere çağırdığında, siz de O’nun ve Resûlü’nün çağrısına icabet ediniz.” (Enfâl sûresi, 8/24) Demek ki bizim dirilişimiz Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet etmemizle yani Kur’ân’ın hükümlerine tâbi olmamızla gerçekleşecektir. Bu çağrıya kapalı kalanların diri kalmaları da mümkün değildir. Çağrıya tam mânâsıyla icabet edebilmenin yolu ise insanın her türlü önyargıdan, ülfet ve ünsiyetten, şartlanmışlıktan kurtularak duygu safvetiyle Kur’ân’a bakabilmesi ve aynı zamanda ihtiyaçlarının farkında olarak bunları onunla gidermeye çalışmasıdır.

Farklı bir tabirle, dirilebilmeniz için mutlaka Kur’ân’dan istifade etmeniz gerekir. İstifade edebilmek için de ondan bir şeyler yudumlamanız, onu duymanız, hissetmeniz, tam mânâsıyla içinize sindirmeniz, tabiatınıza mâl etmeniz, biraz daha sade Türkçeyle söyleyecek olursak onu içtenleştirmeniz gerekir. Öyle ki aklınız ve mantığınızla Kur’ân’ın içine girdiğiniz zaman aksine ihtimal vermeyecek şekilde onun Allah kelâmı olduğunu kabullenmelisiniz. Bu, Allah’tan istememiz gerekli olan en önemli şeylerden birisidir.

Çocukken bize öğretilen saf ve basitçe bir akideyle Kur’ân’a bakma değil, bilakis, Kur’ân’a olan imanımızı aklımıza, mantığımıza, hislerimize, latifelerimize kısaca mahiyetimize öyle sindirmeliyiz ki aleyhte bir şeyle karşılaştığımızda düşünmeden ve farkında olmadan buna reaksiyon gösterebilmeliyiz. Kur’ân’ı müdafaa noktasındaki tepkimiz bizde tabii hâle gelmeli. Dıştan gelen yanlış, ters ve sapık fikirler tabiatımızın tepkisiyle ters yüz edilmeli. Eğer bu konuda içimizde şüpheler beliriyor ve sarsıntı yaşama sath-ı mailinde duruyorsak bu, Kur’ân’ı anlamamıza mâni olacaktır.

Bu açıdan ellerimizi açıp, “Allah’ım, bana Kur’ân konusunda öyle bir iman ver ki karşıma bin tane şeytan çıksa ve aklî ve mantıkî delillerle beni Kur’ân’ın kelamullah olmadığı noktasında ikna etmeye çalışsalar, ben yine de bunların hepsini elimin tersiyle itebileyim. Ne akıl ne tasavvur ne de tahayyül planında Kur’ân’a olan imanımın yanına, muhalif hiçbir mülâhaza sokulmasın. Sokulanlar da benim imanımın sübuhat-ı vechi karşısında eriyip gitsin.” demeli ve bu konuda kararlı durmalıyız. Daha önce de söylediğimiz gibi bu konuda Allah’tan ne kadar çok talepte bulunursak bulunalım yine de az istemiş oluruz. Fakat ne yazık ki insanları ruh haletleriyle değerlendirdiğimiz zaman bu mevzuda Allah’tan ciddi bir istekte bulunulmadığını görüyoruz.

Bir insan bu konuda Allah’tan ısrarlı bir şekilde talepte bulunursa, kendisi de en azından, “Acaba böyle bir imanı nasıl elde edebilirim?” diyecek ve bu işin arkasına düşecektir. Bir seyyah gibi bunu araştıracak, bulduklarını yeterli görmeyecek ve sürekli, “Daha yok mu?” diyecektir. Bunun arkasına düşen bir insan eğer ciddi ve gayretli olur ve bütün benliğiyle işin içine girerse er-geç maksuduna ulaşacaktır. Fakat aramayanın bulması mümkün değildir.

Bu sebeple sık sık kendimizi yoklamalı ve bu konuda nerede durduğumuzu kontrol etmeliyiz. Neyin peşinde olduğumuza bakmalı, bizim için hayatımızın en önemli meselesinin ne olduğunu düşünmeliyiz. İman ve marifette derinleşmeyi hayatımızın en önemli gaye-i hayali hâline getirmeli, yeme-içme, çoluk-çocuk sahibi olma gibi dünyevî bir kısım meşgalelerimizi bile bununla irtibatlı götürmeliyiz. Yoksa dağınıklığa düşeriz. Zamanla bir kısım dünyevî işler bizim için birinci gaye olmaya başlar ve biz asıl yaratılış gayemizi unuturuz.

الجَرَّة المشروخة: معيار الاشتغال بوسائل الإعلام

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي المعايير الرئيسة التي يجب مراعاتها عند الاشتغال بوسائل الإعلام وتتبّع الأحداث الراهنة؟

   الجواب: على الإنسان أن يطّلع على مستجدات عصره حتى يتعرف جيدًا على العالم الذي يعيش فيه، ولا جرم أن أيسر الطرق العملية لتحقيق هذا الأمر هو متابعة مختلف وسائل الإعلام، والواقع أن هذه المؤسسات الإعلامية قد أضحت أكثر الوسائل السريعة والعملية للوصول إلى المعلومة في أي مجال، ناهيك عما تتيحه من فرصٍ للاطلاع على الأحداث الجارية، لا سيما وأن الإنسان في ظل الإنترنت يستطيع الحصول على المعلومات التي يحتاجها بيسر وسهولة، وإجراء دراساته وأبحاثه بشكل سريع.

   وسائل الإعلام وبحور الخطايا

ولكن الأمر ليس بهذا القدر من البساطة؛ لأن وسائل الإعلام وإن كانت تتيح للناس الفرصة للاطلاع على التطورات الراهنة والوقوف عليها فإنها تفتح الباب لدخول العديد من السلبيات؛ فقد تأخذ الإنسانَ وتجرّه إلى المنكرات، وتغمسه في النجاسات، فمن الممكن أن تكون هذه الوسائل أنفاسًا وأصداءً للملائكة، وقد تكون مصيدةً للشياطين، وكما يصل الإنسان إلى بعض المعلومات النافعة من خلال هذه الوسائل فكذلك قد يُبحر بسببها في بحور الخطايا والعصيان، وبينما يعتقد الإنسان أنه في طريقه إلى الكعبة يُفاجأ بمنافذ وممرات تنحدر به إلى أودية مختلفة تمامًا.

بتعبيرٍ آخر فإن وسائل الإعلام لو استُخدمت بنيةِ التعرّفِ على ما يجري في الدولة والعالم، ومشاهدةِ البرامج الوثائقية، والتزودِ بمعلوماتٍ عن بعض الموضوعات، وإثراءِ الحياة العلمية والمعرفية؛ فحينها يمكن الاستفادة منها استفادة جمّة، ولكن كثيرًا من الناس يتعذر عليهم التحكم بأنفسهم، وبعد الإبحار في نهر النيل أو نهر دجلة يكتشفون أن لهما فروعًا أخرى، وحينذاك يقومون باختراقها واستكشافها، فما يكون من هذه الفروع إلا أن تأخذهم دون وعيٍ منهم إلى ساحات مختلفة؛ ولهذا يجب قطعًا مراعاة بعض الضوابط والمعايير في هذا الشأن.

أجل، إن الإنسان لو عكف على قراءة الجرائد، وأصبح لا يفارق الإنترنت؛ فقد يعيش تناقضًا مع نفسه من حيث القواعد الدينية؛ لأنه قد يُفاجأ بصورٍ مُخلّة على صفحات الجرائد أو مواقع الإنترنت؛ فيتكدر سمعه وبصره وفمه وقلبه، ويبتعد عن عالمه الخاصّ، ولا يستطيع الحفاظ على قيمه الذاتية، ويُقلع إلى بحار الخطايا والذنوب، وقد لا يقدر على العودة مرة أخرى، ومع الأسف بِتْنا نشاهد اليوم كيف اختلت الأساليب، وتكدّرت الأفكار، وغدا الناس غير متزنين، يتأرجحون بين الإفراط والتفريط، ولم يعد لديهم أيُّ معيارٍ يحتكمون إليه، وعلى ذلك فإن السبيل إلى تجنب هذه الأمور هو تحديد المساحة التي يتجول فيها منذ البداية والالتزام ببعض المعايير المحددة.

ورغم المنافع الجمة التي يجنيها الناس من وراء الإنترنت ووسائل الإعلام فلطالما تكلم المختصون عن الأضرار الجسيمة التي تسببها هذه الوسائل في أيامنا؛ فقد تسبب يُسر الوصول إلى الإنترنت، واستخدام غالبية الناس له إلى ظهور العديد من المساوئ والمفاسد، فمثلًا بات الكثيرون يهدرون أثمن أوقاتهم أمامه، وتزلزلت العديد من الكيانات الأسرية بسببه، وانتُهكت حياة الناس الخاصة تحت مُسمّى أخبار النجوم، وانحطت الأخلاق، وشُوِّه المجتمع، وطبيعي أن تظهَر مثل هذه الأضرار في بيئةٍ بات الوصول فيها إلى المنكرات سهلًا ميسورًا، فكما تأمر النفسُ الأمارةُ الإنسانَ بالسوء دائمًا فإن الشيطان أيضًا يدعو إلى الأغراض النفسية والعبثية على الدوام.

فمن الصعوبة بمكانٍ على الإنسان الذي يستخدم التلفاز أو الإنترنت أن يتحكم في إرادته، وأن يعرف النقطة التي يتوقف عندها، وأن يستغلّ هذه الوسائل في الاتجاه النافع فقط، فيا ليتنا نُجمِعُ على “ميثاق شرفٍ” يصون المجتمع، ونَضَعُ بعضَ المعايير الخاصة باستخدام وسائل الإعلام، وتُفرَض عند اللزوم بعض القيود فيما يتعلق بهذه المسألة، أو تُغلَق السبل التي تتسبّبُ في سوقِ الناس إلى الموبقات وتشويهِ المجتمع وتآكلِ الأسر.. ويا ليته يُحظَر الدخول إلى المواقع أو القنوات التي تدفع الناس إلى الخطايا. أجل، ثمة حاجة ماسّة إلى فرض بعض القيود والضوابط حول هذا الأمر، لا سيما في هذا العصر الذي تيسر فيه الوصول إلى كل شيء، وبات الإنترنت فيه هو الشغل الشاغل للجميع صغيرهم وكبيرهم، كما أننا بحاجة مُلحّة أيضًا إلى أشخاصٍ يضعون حدًّا لهذا التخريب والإفساد، وكما أن مثل هذا التدبير يفوق استطاعتنا فأعتقد أنه قد يتجاوز حتى قدرة الدولة، فيا ليت هذه القضايا تُعالج على الصعيد الدولي، وتُقدَّم بعض التدابير حول هذا الأمر.

   وسائل الإعلام وتشتت الأذهان

من جانب آخر فإن تعقُّبَ الأحداث الراهنة، والوقوفَ على كل حادثة بتفاصيلها، ومعرفة خلفيّاتها؛ ليس مسعًى يضطر إليه الجميع؛ لأنه لا فائدة ألبتة تعود على حياة الإنسان الفردية والأسرية والمجتمعية والدينية من معظم هذه الأشياء.. وَدَعْكَ من الفائدة التي لا تعود؛ فإن هذه الوسائل تجرّ الناس إلى بحار الخطايا والذنوب، فمثلًا قد تعوّدهم على الثرثرة وإطلاق الشائعات، وتُلجئهم إلى ادعاء المعرفة؛ بمعنى أنهم يتكلمون أو يفترون أمام الناس حتى يظهروا بمظهر العلماء وذوي الخبرة الواسعة؛ أي إنهم يُبرزون أنفسهم، ويسوِّقونها عن طريق هذه الوسائل الإعلامية.

فضلًا عن ذلك فإن الناس عندما يستغرقون كثيرًا في الاطّلاع على الأحداث الجارية فإنهم يُهملون الأعمال التي من المفترض القيام بها، ويبتعدون عنها؛ ومن المسلَّم به أن لدى الناس قدرة استيعابية معينة، فلو أنكم شحنتم أذهانكم التي تتمتع بهذه القدرة الاستيعابية بالكثير من المعلومات الخانقة التي لا فائدة منها، وقصرتموها على هذه الحوادث الجارية فقط؛ فإنكم بذلك تضيِّقون على الذهن وتمنعونه من القيام بوظيفته في الساحات والأعمال النافعة التي لا بدّ منها، وتحرمونه من المعلومات المفيدة التي يجب معرفتها، وتهدرون هذه القوة الاستيعابية المحدودة في مثل هذه المسارات، ولا تجدون فرصة مواتية للقيام بالخدمات التي يجب القيام بها في الأصل.

ولأضرب لكم مثالًا من المجال الذي أعرفه: فمثلًا يتمتع الطلبةُ الذين يحفظون القرآن بقدرة محددة يستطيعون بفضلها حفظ قدر معين كل يوم، فلو أنكم حاولتم أن تجعلوا أحدَهم يحفظ مثلًا عشرين صفحة في حين أن قدرته على الحفظ لا تتجاوز خمس صفحات يوميًّا فسترهقونه وتُتْعِبونه وتجعلونه غير قادر على حفظ الخمس صفحات المعتادة التي يجب عليه حفظها.

ولذا يجب على الإنسان أن يكون على وعي بقدرته، وأن يستغلّها في مكانها الصحيح، وأن يبني تعامله مع وسائل الإعلام على ضوابط وأنظمة محددة، وأن يتجاهل بعض الأشياء وإن كان يُبصرها أو يدري بها؛ حتى لا يتشتت ذهنه؛ لأنه من الصعب على الأذهان التي جُرِحت وتأذَّتْ بشيءٍ من الأحداث الصادمة أو السلبية أن تكون مثمرة ومنتجة أو أن تقوم ببعض الأمور النافعة، ومن ثم يجب علينا ألا نلتفت أو ننشغلَ بما لا يمثِّل أهمية أو فائدة بالنسبة لنا.

فضلًا عن ذلك لا يقتصر الأمر على سريان المعلومات المتعلقة بالأحداث الراهنة إلى قشرة الدماغ وإشغالها لهذا المكان، بل تأخذكم وتتجول معكم في أودية مختلفة، وتُذهب نومكم، وتُشغل نهاركم، بل وتقلِب أحيانًا عالمَكم الحسّي والشعوري والقلبي رأسًا على عقب، فإذا اجتمعتم بأصدقائكم انشغلتم بتفسير وتحليل الظواهر التي ترونها أو تقرؤون عنها بدلًا من مدارسة الكتب النافعة، بل وتسرقون وقت الآخرين بحديثكم عن الأمور التي لا لزوم لها.

وكما أنَّ بِنيةَ الإنسانِ المادية تضمّ جهازًا مناعيًّا يشكِّل درعًا وستارًا للحماية من هجوم الجراثيم على الجسم فكذلك بنيتُه الروحية تضمّ جهازًا معنويًّا يوافق طبيعتها، ويحمي الإنسانَ من الضغط والتشوه والانهيار أمام الأحداث السلبية المؤذية الخانقة التي تفسد الأمزجة، ولكن لهذا أيضًا حدٌّ معين، فمهما حاول الشاغلون أنفسهم دومًا بالأخبار السلبية لوسائل الإعلام أن يستمرّوا واقفين في ثبات وشموخ فإنهم لن يستطيعوا ذلك، ولا يُتَصوَّرُ ثباتُهم وشموخهم دون الوقوع في اليأس وفساد الأمزجة، وأسوق مثالًا على ذلك؛ فلو أن الحرب قامت على قدميها، وأصبحت القذائف والقنابل تنفجر في كل مكانٍ حولكم، وأحيط بكم من كل ناحية وكنتم في وسط الميدان، فهل يمكنكم حينها أن تقولوا: “لن يصيبنا ضررٌ من هذا، علينا أن ننشغل بأعمالنا فقط”؟، أو أن تتبرؤوا من كل هذا قائلين: “قلْ كلٌّ يعمل على شاكلته، وهؤلاء بأكاذيبهم وافتراءاتهم وتشويهاتهم يعملون على شاكلتهم”؟ كلا، لا يمكن ذلك أبدًا؛ لأن جهاز مناعتكم الروحي سينهار بعد فترة، وتتدمّرون روحيًّا، ولا يُتصوَّر من روحٍ انهار أو عُطِبَ جهازُها المناعي أن تنجح في أعمالها، أو أن تقوم بخدماتٍ معتبرة، ولذلك علينا أن نراجع أنفسنا في كلِّ هذه الأمور مرة أخرى.

نعم، صحيح أن وسائل الإعلام أصبحت مهمة للغاية في عصرنا، وأنها تعنينا في كثير من النواحي، ونظرًا لأن الجميع لا يمكنهم القيام بالأعمال اللازمة بشأن وسائل الإعلام، فإن كثرة انشغال من ليس هذا عملهم بالأمر ومحاولتَهم معرفة كل الأخبار المتعلقة بوسائل الإعلام حتى أدق تفاصيلها سوف يُشتتهم ويوقعهم في الفُرقة، لذا فمن الضروري تطبيقُ مبدإ تقسيم الأعمال الذي تحدث عنه الأستاذ بديع الزمان، وتركُ الأعمال التي يتعين القيام بها في هذا المجال لخبراء المجال نفسه، وبالطبع فمَنْ يتعين عليهم بحسب موقعهم معرفةُ ما يحدث في البلاد وفي العالم على حد سواء، وتحديدُ بعض الإستراتيجيات وفقًا لذلك سيكونون على دراية بهذه الشؤون إلى حد ما عبر تلك الوسائل، ولكنه ليس صحيحًا بالنسبة للجميع أن يُصِرُّوا على متابعة وسائل الإعلام عن كثب وإضاعة ساعاتهم في مواقع التواصل الاجتماعي وعلى شبكة الإنترنت.

   وسائل الإعلام وتضييع الوقت

ومما لا شك فيه أن تضييع الوقت أحدُ أعظم أضرار الانشغال بالقضايا اليومية وبوسائل الإعلام في عصرنا؛ لأنه مع زيادة عدد الصحف وأجهزة التلفزيون، وانتشار مواقع الإنترنت وتطوير وسائل التواصل الاجتماعي بدأت تُبَثُّ أشياء كثيرة تجذب الإنسان إليها، أما تتبع الأخبار والتعليقات والمقالات وما إلى ذلك فإنه يسلُب الناس جزءًا مهمًّا من وقتهم لدرجة أن البعض منهم -على سبيل المثال- يُهملون صلواتهم أو يؤدّونها بسرعةٍ كيفما اتفق، ولا يستطيعون تخصيص وقتٍ كافٍ للدعاء وللأوراد والأذكار، ولا يقومون بأعمالهم المكلفين بها كما يجب، وهكذا يغلقون -عن غير قصد- أبوابَهم ونوافذهم أمام الواردات التي تأتيهم من الله سبحانه وتعالى.

إن علاقة الإنسان بربّه يجب أن تكون قوية بقدر سعة مجال خدمته، ومثل هذا الشخص ينبغي له أن يُولي مزيدًا من الاهتمام لعباداته وأدعيته وغذائه الروحي، ربما حين يؤدّي شخصٌ عادي ما عليه من فروض ويتجنب كبائر الذنوب يكون قد أدى عبوديته لله تعالى، بيد أنّ مَنْ يحظون بمجموعة خاصة من نِعم الله تعالى مُلزَمون بالتوجّه إلى الله عز وجل بقدر تلك النعم، بمعنى أنه يجب على الجميع أن يؤدي عبوديته وفقًا للمكانة التي أنزله الله تعالى بها ولذلك يتحتّم على مَن اختصّه الله ورفعَه وأنعَمَ عليه بِنِعَمٍ خاصة -إذا ما أدّى الفروضَ فحسب- ألّا يعتقد أنه بذلك قد أدّى واجباته كأي شخص في القاعدة؛ إذ يجب أن يكون متعمقًا أكثر في حياته التعبدية بقدر المعارف التي يمتلكها والنعمِ التي حظي بها، ويمكنكم أن تُطلقوا على هذا “الالتزام الذاتي”.

 إلا أن الأحداث الراهنة قد زجَّت بالناس داخل أسوارها الخاصة لدرجة أن القضايا المهمة التي يلزم الانشغال بها أساسًا باتت تؤدّى من باب الطرح عن العاتق وكَفّ العَتَبِ، إننا نبخل في تخصيص زمن لله ربنا ندعوه فيه ونتضرّع ونتوجه ونبتهل ونتوسل إليه، ولكننا على الجانب الآخر ننفق وقتَنا بسخاءٍ حين نمسك الهاتف، أو نجلس أمام الحاسوب أو نلتقي مع الأصدقاء للحديث عن القضايا الراهنة، وتضيعُ ساعاتنا وتنقضي في اللَّهْوِ، ولسوء الحظ فإننا لا نرى مدى الإهدار الرهيب لوقتنا.

وعليه يجب علينا عندما نجتمع ألا نقتل وقتنا بالأحداث الراهنة، يلزم أن نتحدث دائمًا عن الحبيب سبحانه وتعالى، وأن نتدارس حوله باستمرار، بل وحتى حين نجتمع بنيّة التشاور ومناقشة بعض القضايا يلزمُنا أن نُكرِّس معظم أوقاتنا للحديث عن الله سبحانه وتعالى، والانشغال بمذاكرة عبوديّتنا، لدرجة ننسى معها موضوعاتنا الخدمية وأمورنا العادية، يجب علينا أن نحاسب أنفسنا بالمدارسات الدائمة، ونراجع صدقنا ونحاول التخلص من الغفلة.

وإلا فأيًّا كان الموضوع الذي اجتمعتم لمناقشته فإنكم لو ظللتم تتحدثون لساعات حول موضوعٍ ما، ثم نهضتم وتوليتم دون أن تفعلوا شيئًا في سبيل التوجه إلى الحق تعالى، وتجديد إيمانكم به مرة أخرى، والتعرف عليه بشكل أفضل؛ فإنه يستحيل أن تجدوا بركة لما تقومون به من أعمال، لا سيّما إذا ما تخلَّلَ مجلسكم شيءٌ من الغيبة والنميمة.. وحتى لو اعتقدتم أنكم توصلتم إلى نتائج مهمة من الناحية العقلية والمنطقية فإنني أقسم لكم أنكم لن تنالوا بركة أعمالكم بتاتًا ما لم يكن مدارُكم وهدفكم الحقيقي هو التقرّب الدائم إلى الله سبحانه وتعالى.

الخلاصة يجب ألا نضيّع اجتماعاتنا ولقاءاتنا، ليس فقط في مناقشة بعض القضايا الجديدة المتعلقة بالوضع الراهن، بل ولا حتى في التشاور حول المسائل المتعلقة بالخدمة، إن كنا نعتزم إنشاء مدرسةٍ، أو التخطيطَ لإنشاء صحيفة فعلينا أن نناقش ذلك بسرعة، وألا ننشغلَ إلا بالقضايا الرئيسة التي تحتاج إلى التعمّق حولها والتركيز عليها؛ لأن ديننا وعلاقتنا بالله ربنا مقدَّمةٌ على كل شيء، ويستحيل أن نستبدل العلاقة مع الله لا بالدنيا ومتاعها ولا حتى بالآخرة، وإننا في هذه الأمور كلها نحتاج لأن نراجع أنفسنا مرة أخرى، ونؤدبها ثانية.

   الأضرار الأخرى لوسائل الإعلام

ما من إنسانٍ اليوم إلا وينشغل بالإنترنت ووسائل الإعلام، بل إن أولئك الذين يضنّون بأنفسهم عن الاشتغال به كثيرًا؛ ينشغلون به أثناء تناولهم الطعام وشربهم الشاي على الأقل، ولا سيما أن هناك فئة وصلت إلى درجة “إدمان” وسائل الإعلام، ومن مظاهر التدمير الخطيرة للإنترنت الذي دخل حياتنا بهذا القدر أنه بدأ يأخذُ مكان ومكانة “الكتاب”، ويعمل كأداة معرفية، فعلى الرغم من أنه يسهل الوصول إلى المعلومات ويسرّع ذلك، إلا أنه تسبب في بعض السلبيات بالنسبة لعالمنا الفكري وأنشطتنا العقلية والذهنية، ويمكنكم تفصيل الحديث عن هذه الخسائر بدءًا من قطعه السبيل أمام المحاكمة العقلية والتفكير العميق وصولًا إلى مجموعة من الاضطرابات العقلية والخَرَفِ المبكر.

وأبسط مثال على ذلك أن الناس يعتقدون أنهم يستطيعون الوصول بسهولة إلى المعلومات، ومن ثمَّ لا يحفظون أي شيء في ذاكرتهم؛ فتُصاب الذاكرة بالتبلّد والكسل، ومن ثم فإن مَنْ يتعامل مباشرة مع هذا النوع من المعلومات يعتاد على الاسترخاء والراحة مع مرور الزمان، فيُصابُ بالكسل الذهني.

من ناحية أخرى، فوفقًا للنتائج التي توصل إليها الخبراء، فإن هذه الوسائل تسبب الإدمان للبشر وتضر بمجالاتها المغناطيسية، وبالإضافة إلى ذلك، فإن الإنسان حين يستخدم أجهزة الوسائل الإعلامية يبتعد باستمرار عن الطبيعة ويغوص في العوالم الافتراضية منفصلًا عن الحياة الحقيقية، بينما الله تعالى خلق الإنسان في الطبيعة، مُحاطًا بالأسباب، وعندما تُبعدونه عن الطبيعة والأسباب فإنكم تدفعونه إلى طريق يتعارض مع الفطرة، والحقيقةُ أن أساسَ العديدِ من المشاكلِ المادية والروحية والدمارِ الذي نعانيه هو ابتعادُنا عن الطبيعة.

ومن الأسباب المهمة لتعاملنا بهذا القدر من الحساسية في هذه القضية هو السلبية المقترنة بوسائل الإعلام اليوم؛ فحين تضع أمامَنا هذا العدد الكبير من البرامج المشتِّتة للأذهان، وتنثر أمامنا أحلك الأشياء وأبشعها وأكثرها تعقيدًا، ثم لا تقدم لنا معلومات تدلّنا على طريق النجاة، وتعلّمنا كيفية التخلص من هذه المحن يجب علينا أن نتحرّك بحيطةٍ وحذَرٍ في هذا الصدد، والمؤسف أن البعض في هذه الأيام يشوّه الأحداث دائمًا لتكوين رأي عام معين، ودائمًا ما يظهرون الحقائق للناس خلافًا للواقع، ويُخفون عنهم خلفية القضايا وملابساتها، وعليه نتعلم الأحداث التي تقع بشكل مختلف عن ماهيتها الحقيقية دائمًا فنضطرب، ولو كانت هناك منظمات إعلامية تحافظ على ضوابط النشر وأخلاقيات الصحافة، تَبُثُّ وتنشر دون تضليل، ولا تشتيت ولا إفساد؛ لانْحسرَ الضررُ الذي تُسبِّبه وسائل الإعلام إلى أقلّ الدرجات.

من المؤسف أن وسائل الإعلام اليوم تتجاهل المعايير الأخلاقية، ولا تلتزم بالأخلاقيات الإعلامية، وقد تحولت إلى أداة دعائية أكثر من كونها وسيلة إعلام توعويّة للشعب، وهي تتلاعب بكرامة الناس وشرفهم من أجل المصالح السياسية، وتعلّق كل شيء على الأسباب المادية، لذلك فإن كثرة الانشغال بوسائل الإعلام تبدأ بعد مدة في التأثير علينا سلبيًّا؛ فنخسر الأرضية التي نقف عليها، ونتحرك وفق أرضية الآخرين ورؤيتهم وتقييمهم للأحداث، ونبدأ -دون أن ندرك- في التصرف وفقًا لضروريات هذه الأرضية الزلقة التي كوّنها أهل الدنيا وفقًا لمصالحهم الخاصة، وإذا ما أردنا حلًّا لمشكلاتنا فقد ننحرف -دون قصد منّا- إلى مجموعة من الطرق الخاطئة التي يستخدمونها لأنفسهم، ونتوهم أنه لا يمكننا الوصول إلى النتائج إلا من خلال هذه الطرق، لذلك من الضروري مراعاة هذه الجوانب من القضية فيما يخص الانشغال بوسائل الإعلام، وكذلك التصرّف بحذر ودقّة حتى لا يحدث تعوُّدٌ على الأخطاء الحالية وبالتالي تبنِّيها.

BİR NEFES (11)

Herkul | | HERKUL NAGME

Klipten bazı cümleler:

* İnsan, kendi ile uğraşmıyor, yaka-paça olmuyor ise, farkına varmadan nefsin güdümüne düşer, sukût eder; sonra hep karşı tarafta bir şeyler aramaya durur. Sürekli başkalarını suçlayan ve kusuru başkalarında arayanlar, esasen kendilerinden uzak yaşayan, şahısları/şahsiyetleri açısından yetim kimselerdir; onlar “şahıs yetimliği” yaşamaktadırlar, “şahsiyet yetimliği” yaşamaktadırlar.

* Biz, bir nesil olarak hem yetim hem de öksüz yetiştik. Şu andaki gayretleriniz, himmetleriniz, açılım adına sergilediğiniz tavırlarınız itibarıyla demiyorum ama topyekûn millet olarak, hatta İslam dünyası olarak, İslam adına hem yetim, hem de öksüz yetiştik. Ne İslam’ı kendine mahsus ruhuyla tam kavrayabildik, ne de ona uygun yaşayabildik. 

* Çağ -bir yönüyle- bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenlerin asrı… Öyle ise, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak istiyor bu çağ. İnsan, kendini âciz görecek; çünkü çağ, enâniyet asrı.

* Allah, ne sizi yüzüstü bırakır ne de bu seviyeye getirdiği hayırlı hizmetleri akamete uğratır; yeter ki siz dağınıklığa düşmeyin, meşveretten vazgeçmeyin ve Kur’ânî makuliyet istikametindeki gayretlerinizi eksiltmeyin.

* Hanginiz Hazreti Ebu Bekir ile beraber aynı sofraya oturmayı istemezsiniz? 

Bu sohbetin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-sahsiyet-yetimliginden-kurtulus/

Bamteli: ŞAHSİYET YETİMLİĞİNDEN KURTULUŞ

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

İnsan, kendi ile uğraşmıyor, yaka-paça olmuyor ise, farkına varmadan nefsin güdümüne düşer, sukût eder; sonra hep karşı tarafta bir şeyler aramaya durur. Sürekli başkalarını suçlayan ve kusuru başkalarında arayanlar, esasen kendilerinden uzak yaşayan, şahısları/şahsiyetleri açısından yetim kimselerdir; onlar “şahıs yetimliği” yaşamaktadırlar, “şahsiyet yetimliği” yaşamaktadırlar. Ama insan, kendi ile meşgul olunca, iki göz yetmez insanın kendisine bakmasına.. beyindeki nöronlar yetmez insanın kendisine bakmasına.. idrak yetmez insanın kendisini tartmasına…

   Asırlardır devam eden yetimlik ve öksüzlükten sıyrılma adına çok önemli cehd ü gayretler ortaya koymaya başlamıştınız ki, insî ve cinnî şeytanların hücumuna maruz kaldınız.

Fakat insan, kendini görmüyor ise, ciddî dağınıklığa, bir yönüyle dengesizliğe düşer. Falanda bir şey arar, filanda bir şey arar ama bulamaz işe yaran bir şey; günaha girer sadece. “Lâyık mıdır insan olana vakt-i kazada, Hak zâhir iken, zulm ile hükm-i kaza.” (Ziya Paşa’dan, az değiştirerek.) İşte öyle bir şey olur; hak zâhir iken, başkaları suçlanır hep. Böyle suçlamalarda insanlar kendilerini arındırıyor gibi görünürler. Sun’î -bağışlayın- yalandan gündemler oluştururlar. Oturur-kalkar, başkalarına bir şeyler söylemek, nefislerini tezkiye etmek adına değişik kurgular peşine düşerler. Fakat başkalarını düşürmek istedikleri her hususta, kendileri düşerler. Düşmemek için, “el-Hablü’l-Metîn” olan Kur’an’a sarılıp kendine bakmak lazım, kendi ile yüzleşmek lazım!..

Biz, bir nesil olarak hem yetim hem de öksüz yetiştik. Şu andaki gayretleriniz, himmetleriniz, açılım adına sergilediğiniz tavırlarınız itibarıyla demiyorum ama topyekûn millet olarak, hatta İslam dünyası olarak, İslam adına hem yetim, hem de öksüz yetiştik. Ne İslam’ı kendine mahsus ruhuyla tam kavrayabildik, ne de ona uygun yaşayabildik. Belli bir dönemde, sistematik hale gelene kadar Devr-i Risâletpenâhi’de “isimsiz müsemmâ” olarak yaşanan kalbî/ruhî/sırrî hayatı, ihsaslar/ihtisaslar dünyasını, daha sonra sistematik olarak tekyelerde, zaviyelerde icrâ etmeye çalışan insanlar yok oldu. O noktada biz -bir yönüyle- bir öksüzlüğe düştük, baba yetimi kaldık. Diğer taraftan medrese, tekvinî emirlere karşı kapandı. Mektep, aldı onları ele ama Pozitivizm, Natüralizm, Materyalizm disiplinlerine göre yorumladı, analize tâbi tuttu; kapkaranlık tablolar, inkâr çizgisinde şeyler önümüze serdi. Bu defa da farklı bir yetimlik yaşadık.

O yetimlikten, o öksüzlükten belli ölçüde bir sıyrılma cehd ve gayretini siz ve sizin biraz büyükleriniz gösterdiniz. O öksüzlüğü gidermeye, yeniden anneyi-babayı bulmaya çalışadurmuştunuz ki, insi ve cinnî şeytanların hücumuna maruz kaldınız. Çünkü umur-i hayriyenin muzır mânileri olur. Şeytanlar, bu doğru yolun, düşmanı kesilirler. “Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” diyor Hazreti Pîr; “zamanın sözcüsü” diyoruz, “günümüzde bizim hissiyatımızın tercümanı” veya “devr-i Risâletpenâhî’nin bu asırdaki sözcüsü”.

Dolasıyla az bir diriliş emaresi, ba’s-ü ba’de’l-mevt emaresi gösterince, şeytanlar, bütün ordularıyla üzerinize hücum ettiler. Ama onlar, insanları kullandılar. Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) hakikatine dikkat çekilir. Şeytanlar, insanlara, insanlar da şeytanlara baş döndürücü, şatafatlı, siyasîler ağzı ile öyle parlak sözler söylerler ki, insanın büyülenmemesi, hipnoza tutulmuş gibi olmaması mümkün değildir. Dolasıyla toplum ve toplumlar çapında bir illüzyon yaşanır. Birileri, kendi çarpık akılları ile topluma hükmederler; birileri de alkışlar, onların arkasından sürüklenir giderler. Ve böylece şeytan, kitleleri kullanır. Doğruya giden insanların önünü kesmek, o istikametteki köprüleri yıkmak, olmayacak yerlerde zararlı, ziftten çağlayanlar meydana getirmek, za-rar-lı, zift-ten çağ-la-yan-lar mey-da-na ge-tir-mek, zihinleri kirletmek, insanları kirli düşüncelere sevk etmek adına ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Dolayısıyla size, realiteleri hesaba katarak her şeye rağmen bu yolda yürümek düşüyor.

   Allah gaye, insan yolcu ve yollar mahlûkatın solukları sayısınca; istidat, kabiliyet ve karakterlerin farklılığından, zaman, mizaç ve meşreplerin tenevvüünden meydana gelmiş bir sürü -muhkemât testli- yol, yöntem ve sistem var.

Belki yaşlılar, bu meselede sonuca varmayı görmeyebilirler; zaten çoğu da görmek istemez. Partaldan insanlarız, revaçta değiliz; zaten revaca da yok merakımız. Biz, burası için yaratılmadığımızın, burada muvakkaten kaldığımızın farkındayız. Nasıl buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu: مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا، مَا أَنَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ فَتَرَكَهَا “Ne alakam var Benim dünya ile? Benim halim tıpkı önemli bir yere giderken, muvakkaten bir ağacın altında istirahat etmek isteyen insan gibi. Sonra kalkar, merkûbuna (bineceği şeye, binitine) biner, gideceği yere azm-ı râh eder, yürür!..” Yolumuz bu bizim… Ama mutlaka o bayrağın dalgalanması, o şehbalin her yerde diyeceği şeyi demesi, ifade edeceği şeyi ifade etmesi, tâbir-i diğerle nâm-ı celîl-i İlahînin ve nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), yani “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah” hakikatinin her yerde duyulması ve tanınması…

“Kabul”, ayrı bir meziyettir; o, meziyetler üstü meziyettir. Bir yönüyle ona karşı saygılı olmak, ikinci derecede bir meziyettir. “Yahu bu da olabilir!” demek, üçüncü derecede bir meziyettir. “Varsın o da olsun, biz onunla da geçiniriz!”; bu da dördüncü derecede bir meziyettir. Bu gayret, bu himmet, bu cehd ile bunlardan birine varılabilir. Hangisine varılırsa varılsın, Cenâb-ı Hak, hoşnud edilmiş olur, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına mazhariyet kesbedilmiş olur. Bu açıdan da bu yolda yürümeye devam etmek lazım, yetimlikten, öksüzlükten sıyrılmak için…

O devr-i Risâletpenâhî’deki “isimsiz müsemmâ” diyebileceğimiz kalbî hayat, ruhî hayat, sırrî hayat… İnsanın iç dünyası, manevî anatomisi adına hayatını şekillendirmesi ve ona göre yaşaması… Daha sonra bunu tekyeler, zaviyeler, değişik ad ve unvanlar ile kendi aralarında paylaşmış, zamana göre, şartlara göre, konjonktüre göre “Şimdi şunu, şöyle yapmak lazım! Bunu böyle yapmak lazım!” demişler. Gün gelmiş, kimisi, Hazreti İbrahim Hakkı gibi, “Az ye, az uyu, az iç!..  / Ten mezbelesinden vazgeç!.. / Dil gülşenine göç!.. / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” demiş. Kimisi -Emir Buhârî gibi- “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” demiş. Kimisi de -Çağın Sözcüsü gibi- “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz / Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” demiş.

Ve bunları beşlere, onlara, yirmilere çıkarabilirsiniz. Çünkü her zamanın kendine göre şartları vardır; her devirde bilgi birikiminin -bir yönüyle- o türden, o seviyeden bir ders almaya ihtiyacı vardır. Bir dönemde çok küçük şeyler yetiyordu belki insanlara. Fakat belli bir dönemde nefisler kabardığından dolayı, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, dört şeyi terk etmek gerektiğini söylemiş. Biraz evvel Farsça onun dediği şeyi hatırlattım; o tarikatın esasıdır; o nefse bakan yönüyle dünyayı da, ukbâyı da, kendini de ve terk mülahazasını da kafadan silip atarak Hakk’a teveccühü salıklar. Dört şeyi terk etmek lazımdır: Dünyayı terk etmek; ahireti de terk etmek lazım…

Sadece Cenâb-ı Hakk’ın cemâline hasr-ı himmet edenler, esasen, Cennet’i de görmezler. Zannediyorum Cennet’e koysanız, O’nu görmüş iseler şayet, ne çağlayan ırmaklardan haberleri olur; ne onlara el işareti, ayak işareti, göz işareti yapan Hurîlerden haberdar olurlar; ne cilası, boyası bambaşka, baş döndürücü olan saraylardan, villalardan haberleri olur!.. Öyle bir güzelliğe meftun olur, kendilerinden geçer ve onun sermestisini yaşarlar ki, o anda ne derseniz deyiniz onlara, onlar, “Allah, Billah, Lillah, İlallah, Ma’allah, Anillah!” der dururlar sürekli. Seyr u sülûkta değişik merâtibi ifade etme adına, bunlar, farklı karakollar veya benzin istasyonları… Her birisinde insan, değişik bir donanımla bir ilerisine gider. Bir ilerisine gitmek için de bu defa hangisi uygunsa onu alır.

Ama öyle bir zaman geliyor ki, insanlar, hakikaten enâniyetleri adına çok ileriye gidiyorlar. Çağın Sözcüsü’nün dediği gibi, bu çağ, bir enâniyet çağı; bilerek, dünya hayatının âhiret hayatına tercih edildiği bir çağ. Âdetâ ahiret görülmüyor; dünya, değişik sütreleriyle, seralarıyla öte tarafı görünmez kılıyor; insanların gözlerinin önünde sütre sütre üstüne, sera sera üstüne oluşturmak suretiyle, o tarafı görmeye mâni oluyor. Onun için diyor: Çağ -bir yönüyle- bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih edenlerin asrı… Öyle ise, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak istiyor bu çağ. İnsan, kendini âciz görecek; çünkü çağ, enâniyet asrı.

   Bizim cehd ve gayretlerimiz ile Cenâb-ı Hakk’ın şimdiye kadar lütfettiği nimetler arasında katiyen bir kozalite söz konusu değil, her şey O’ndan; öyleyse, insî-cinnî şeytanların yol kesme gayretlerini bir realite olarak kabul etmeli ve Allah’a sığınarak hiç durmadan yürümeli!..

Aslında pratik hayatta da cehd ve gayretlerimiz ile o cehd ve gayretlere terettüp eden şeylere baktığımız zaman, kozalite mülahazası ile, sebep-sonuç arasında bir münasebet görülmüyor. Sizin arkadaşlarınız, çiçeği burnunda, üniversiteden yeni mezun olarak dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Ellerine birer çanta alıp gittiler. Gittikleri yerlerde ev kirası verecek imkânları bile yoktu. Gidecekleri yerin coğrafyasını bilmiyorlardı: “Nerede, falan yer nerede? Tayvan nerede, Tayland nerede, Çin nerede? Orta Asya’da, falan memleket nerede, filan memleket nerede?!.” Bilmeden gittiler; hava meydanında sordular, “Bu uçak, nereye kalkıyor?” Eğer kendi gidecekleri yer ise, bindiler uçağa, gittiler oraya… Cenâb-ı Hak, gönüllere “vüdd” sevgi, hüsn-i kabul vaz’ etmişti; gittikleri hiçbir yerde tersyüz edilmediler. Herkes gönül kapılarını onlara açtı. Dünyada yüz yetmiş küsur ülkede herkes sinesini, bağrını açtı; “Hoş geldiniz, safâ geldiniz ama -bir yönüyle- sizden şikâyetçiyiz, biraz geç kaldınız! Daha evvel niye gelmediniz?!” dedi.

Ee gelemezdik ki!.. Zira orada bir diktatörlük vardı; “İlle dediğim dedik!” diyordu, “Bana bey’at edeceksin!” diyordu, günümüzde olduğu gibi, “Yoksa sizi sürgün yaparız! Ya sürgün ederiz, ya hapse atarız!” diyordu. Ne kadar benziyor değil mi?!. Dolayısıyla o şer sistemi yıkılınca, bir yönüyle sizin de otağınızı kurabileceğiniz “sulh adacıkları” oluştu, ütopyadan dünyalar kuruldu. Çevreden bakıp görünce, “Yahu bize niye gelmiyorsunuz; bize niye gelmiyorsunuz?!” dediler. Dinleri ne olursa olsun; değişik mezhepleri ile Hıristiyanlar, değişik versiyonları ile Budistler, Brahmanistler, değişik versiyonları ile Şintoistler… Hepsi kapılarını kale kapıları gibi ardına kadar açtılar, “Buyurun!” ettiler, evlerinin anahtarlarını verdiler.

Size oralarda hizmet etme imkânı doğdu; kendi enginliklerinizi sergilediniz; Kitap Fuarı yapıyor gibi, “Düşünce Fuarı” yaptınız, düşüncelerinizi sergilediniz. Bir yerde Müslümanlık adına onun dırahşan çehresini karartan insanlara karşılık siz de stantlar açtınız. Meydanlarda açıktan açığa insanların kellelerini alan ve ona da “Müslümanlık!” diyen insanların İslam’ın dırahşan çehresini karartmasına mukabil, sergilediğiniz düşünce dünyanızın sergileri, kendi gönül dünyanızın sergileri, o fuarlara giren insanları hayran bıraktı; “Yahu bunlar böyle ise, o iş bizim bildiğimiz gibi değilmiş… IŞİD değilmiş, çaşıt değilmiş, casus değilmiş, bilmem ne Haram değilmiş, ne Murabıt değilmiş… Değilmiş, değilmiş; çok farklıymış bu mesele!” dediler ve en azından bir tereddüt yaşamaya başladılar.

Zamanla sizin nabzını tuttular, kalbinizi dinlediler; âletler koydular, dimağ âletini koydular, fikir âletini koydular, dinlediler. Ritimde değişiklik yok, hep “di-di-da-dıt, da-da-dıt.. di-di-da-dıt, da-da-dıt” atıyor. “Vallahi bunlar doğru söylüyorlar!” dediler ve dolayısıyla da birden bire “bir”ler, “yüz”lere ulaştı Allah’ın izni-inayetiyle.

Ee şeytan boş durur mu? Kendisinin emrine âmâde/teşne, onun tasmalı kulları, halâyıkı -değişik yerlerde, bazen serkârlar da dâhil- şeytanın dediğinin arkasından sürüklendiler: “Bunu bizim yıkmamız lazım! Yoksa bütün dünya bu doğruluğa uyanacak! O zaman bizim hikmet-i vücudumuz kalmayacak. Oysaki çok eski zamanlardan beri, zaman üstü zamandan beri biz bu işi yapıyoruz. Onu gökte başlattık, hem de Safiyyullah (Âdem aleyhisselam) ile başlattık bu işi. Bunlara dünyayı bırakmamamız lazım! Dünya, inanmış bu insanlara bırakılacak hakir bir yer değildir! Şeytanî yaldızlar ile yaldızlanması lazım bunun; şeytanî insibağ ile münsebiğ olması lazım!” Kendi avenelerine, hempalarına, boynu tasmalı halayıklarına birer fırça verdiler, “Bu (tahripkâr) düşünce boyalarını çalın her yere!” dediler, verdiler ve dediler, verdiler ve dediler… Dolayısıyla birileri takıldı sizin arkanıza; yaptığınız şeyleri yıkmaya durdu, fitne ve fesat uyardılar. “Olmuyor! En iyisi mi ben bunları kapkaranlık bir şey ilan edeyim: Maşerî vicdanda onlara karşı (mevcut) güveni sarsayım ben; ayrıştırayım, ‘Onlar, bu toplumun düşmanıdır!’ diyeyim.” dediler avenelerine, hempalarına.

Dün ayrı bir strateji, ayrı bir plan; bugün ayrı bir strateji, ayrı bir plan… Yarın başka türlü bir plan yapacaklarını gösteriyor bu. Dün yaptıkları, yarın farklı şekilde yapacaklarının en inandırıcı referansıdır. Değişmeden, hep şeytanî plan ve projeler ile ön kesmeye çalışacaklar. Bağışlayın, o meret de çok profesyonel birisi, duayen… Tâ gökte bile oyununu oynamış; melekler içinde oyununu oynamış, insan ne olacak buna karşı?!. Evet, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; şeytan, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşır.” diyor Sâhib-i zaman, Hazreti Sâhib-kıran. Öyle ise bunu bir realite olarak görmek lazımdır.

   Allah, ne sizi yüzüstü bırakır ne de bu seviyeye getirdiği hayırlı hizmetleri akamete uğratır; yeter ki siz dağınıklığa düşmeyin, meşveretten vazgeçmeyin ve Kur’ânî makuliyet istikametindeki gayretlerinizi eksiltmeyin.

Ne var ki, burada bir şeyi daha min gayr-ı haddin arz etmek istiyorum; istidradî (antrparantez) de sayabilirsiniz: Bu türlü şeyleri alabildiğine tasvir ederek sâfî düşünceleri, sâfî zihinleri kirletmemek lazım. İcmâlen meseleyi bilmeli… Şeytan bir oyun oynuyor burada… Bu oyun “künde” ise, kündeye göre kendinizi hazırlarsınız; bu oyun bir “el-ense” ise, el-enseye göre kendinizi hazırlarsınız; bir “paçadan kapma” ise, ona göre kendinizi hazırlarsınız. -Kırkpınar’ı seyrettiğimden dolayı, biraz o terminolojiye göre konuştum, kusura bakmayın.- Ona göre kendinizi hazırlarsınız ve bu olumsuzluklar sarmalından dışarıya çıkmaya çalışırsınız. Dünden bugüne bunu devam ettire geldiniz ve çok önemli hayırlara vesile oldunuz, çok önemli şeyleri inkişaf ettirdiniz. Bunu daha ileriye götürmek için Allah’ın izni-inayetiyle, sadece kendi meselelerinizle meşgul olursunuz. Oturur-kalkar “ortak akıl”a müracaat edersiniz.

Hazreti Sahib-i Zîşân’ın -Rasûl-i Ekrem’i kastediyorum, sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurduğu gibi, مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ، وَمَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İktisat yapan, fakr u zarurete düşmez. İstişare eden de haybet ve zarar yaşamaz.” Evet, iktisat yapan, fakr u zaruretin kirli yüzünü görmez. İstişare eden de hiçbir zaman sürçmeye, teklemeye, yığılıp yerde kalmaya maruz kalmaz, haybet yaşamaz! Meşveret, meşveret, meşveret… Sahabe-i kiramı takdir sadedinde, Şûrâ Sûresi’nde, وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ “… Onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42/38) deniyor. Değişik faziletler sıralanıyor ve sonunda da “Onlar, kendi aralarında her şeylerini meşverete bağlı, meşveret yörüngeli götürüyorlar.” deniyor; “Onlar öyle babayiğit, öyle kâmet-i bâlâ insanlar…” deniyor.

Bu açıdan da oturup-kalkıp hep kendi plan ve projelerimizi bu şartlar altında nasıl realize edebileceğimizi düşünüp konuşmalıyız. Zannediyorum ona bakmamız lazım. Çünkü yine Hazreti Pîr’e ait bir sözdür: “Her zamanın ayrı bir hükmü vardır.” Değişmeye müsait meselelerde, Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırı olmamak, Sünnet-i Sahîha’ya aykırı olmamak, Müçtehidîn-i ızâm hazerâtının o mevzuda selametli içtihatlarına aykırı olmamak kaydıyla, her zamanın ayrı bir hükmü vardır. “Şimdi konum, nasıl hareket etmeyi, neler düşünmeyi gerektiriyor? Bu problemler sarmalından nasıl sıyrılırız, nasıl çıkarız? Bugüne kadar Allah’ın izniyle getirilen bu işi, bundan sonra nasıl ileriye götürürüz?” Hep bu meseleleri mülahaza ve mütalaaya almalıyız.

Biz, bu mevzuda isabetli bir adım attığımız zaman, Allah’tan tevfîk bekleyebiliriz. Biraz evvel dediğim gibi, şu âna kadar yapılan şeylerde zaten, tenâsüb-i illiyet prensibine göre, sebep-sonuç arası bir münasebet yok. Allah’ın size yaptırdığı şeyde, tenâsüb-i illiyet -Frenkçe ifadesi, “Kozalite” prensibine göre, sebep-sonuç arasında hiç münasebet yok! Çiçeği burnunda delikanlılar… Tecrübeleri yok… İlk gidenler kuralarını çekti gittiler, yirmi tane mi, otuz tane mi? Ertesi defa külahın içi almayacak kadar kura olduğundan dolayı, “Yahu makine ile yapalım bu işi!” filan dendi. Daha sonra, daha başka şeyler ile… Sonra bir güzergâh haline, bir şehrâh haline geldi ki, artık sizin varlığınız yokluğunuz önemli değil… Muhâsibî ifadesi ile “Kur’ânî makuliyet” içinde bir araya gelindi. “Yahu bu güzel bir şey imiş! Kur’an mantığı da bunun, bu meselenin böyle olmasını iktiza ediyor!” dediler. -Hazret, “Kur’an Mantığı” diyor, “Kur’anî makuliyet”.- Kur’an mantığı çerçevesinde sistemler kurdular; dünyanın dört bir yanına açıldılar. Şaşılacak bir şey… Ama biz farkına varmadan, zannettik ki, “Biz yapıyoruz!..” İnşaallah siz öyle dememişsinizdir, ağabeyleriniz de öyle dememişlerdir. Belli; işin büyüklüğü ile bizim sa’y ve gayretlerimiz arasında tam bir münasebet yok. Mesela, Kıtmîr kendi açısından dese: “Benim ayak bağı olmam, filan ile bu meselenin telif edilmesi mümkün değil!..” Mümkün değil bu!..

Şimdi, belli bir dönemde Cenâb-ı Hak, böyle tenâsüb-i illiyet prensiplerini aşkın şekilde size engin eltâf-ı Sübhâniyede bulunmuş ise, sağanak sağanak başınızdan aşağıya zaferler yağdırmış ise, bu iş bu seviyeye geldikten sonra, ne sizi yüzüstü bırakır, ne de yapılan bu işleri olduğu yerde bırakır. Ama murâd-ı Sübhânî, daha başka şekilde, daha başka renk ve desende, dünyaya kendinizi bir farklılık içinde, bir kere daha ifade etmeniz yönünde demek ki; bunun adına sizi tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına cebrî hicret ile saçtı-savurdu. Dedi ki: Bulunduğunuz ülkede birer tohumdunuz siz, bir tane… Ama gittiğiniz yerde toprağın kuvve-i inbâtiyesine göre, yani gönüllerin size açılmasına göre, toprağa kendinizi atacaksınız; orada -fenâ-fillah, bekâ billah, maallah- çürüyeceksiniz Allah yolunda. Siz çürüyeceksiniz ama bir başak meydana gelecek. Bu defa lâakall on tane olacaksınız. Bir gidecek, yerinizi on tane alacak. Bazen de Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, on tane başak olacak, her başakta on dane olunca, bu defa “bir”, “yüz”e yükselecek. Allah’ın lütfu çok engin; rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve her şeyden vâsi’; isterse bin tane yapar.

   Şimdilerde çektiğiniz çile ve ızdırapları ileride ve ahirette birer fıkra gibi tebessümle anlatacaksınız; belki de maruz kaldığınız mazlumiyet ve mağduriyetlere karşı sabrınız sayesinde Ashâb-ı kiramın Cennet sofralarında yer alacaksınız.

Bu açıdan da şimdiye kadar bu işi Kendi inayet, kudret, riayet ve kilâeti ile devam ettirdi; aynı zamanda hırz u sıyâneti ile -“hırz” koruma demek, “sıyânet” de koruma demek- düşmanlarınıza karşı size yardım etmek suretiyle, sizi öyle bir noktaya ulaştırdı ki!.. Bugüne kadar size yaptırdığı şeyler, gelecekte daha büyüğünü yaptırmak için en inandırıcı referansıdır. Hiç sekmediniz, hiç sürçmediniz, hiç yüzüstü düşmediniz. Tekme yediniz, sarsıldınız; balyoz yediniz, onun şokunu yaşadınız. Fakat bunların olmadığı hiçbir dönem yoktur ki!..

İnsanlığın İftihar Tablosu bile çend defa başından balyoz yemiş ama sarsılmamış Allah’ın izni-inâyetiyle, şikâyet etmemiş. Şikâyet etmeye bâdi olan faktörler karşısında bile “Elhamdülillah!” demiş. Çağın Sözcüsü de اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ diyerek nefes alıp vermiş: “Küfür ve dalalet müstesna, O’ndan gelen her şeye hamd ü senâ olsun!” “Hoştur bana Senden gelen / Yâ hil’at u yahut kefen // Yâ taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” Bu mülahaza içinde, yediğiniz balyozların acısını -zannediyorum- unutacak ve ileride onları adeta birer fıkra gibi anlatacaksınız.

Şimdiye kadar 27 Mayıs görmüş olanlar olarak, 12 Mart görmüş olanlar olarak, Haziran görmüş olanlar olarak… Bir de ne vardı? Aralık filan mı vardı? Aralık da vardı galiba. Bir de Temmuz vardı. Temmuz görmüş olanlar olarak… Ayların çoğu kirlenmiş; onların arındırılmasını Allah (celle celâluhu) size bırakmış. İmam Şâfiî hazretlerinin, takdir edip sürekli bu kirli takkeme sorguç yapacağım bir sözü var: “Seleften Allah ebediyen razı olsun; halefe ne kadar çok yapacak iş bırakmışlar!” Ee Cenâb-ı Hak, size o kadar çok iş bırakmasaydı, onlar ile beraber nasıl Cennet’e girecektiniz ki?!. Hazreti Ebu Bekir ile beraber nasıl olacaktınız ki?!. Şimdi hanginize sorsam, zannediyorum, “Ben de varım, ben de varım, ben de varım!” dersiniz. Hanginiz Hazreti Ebu Bekir ile beraber aynı sofraya oturmayı istemezsiniz? Hanginiz Hazreti Ömer ile, Hazreti Osman ile, Hazreti Ali ile, tâife-i nisadan Hazreti Hadîce-i Kübrâ ile, Âişe-i Sıddîkâ ile, Hazreti Hafsa ile aynı sofraya oturmayı istemezsiniz?!. Bin canımız olsa fedâ olsun, teşneyiz o işe!.. Siz o işe teşne olduğunuz sürece, emre âmâde bulunduğunuz sürece, inanın, Allah bütün gönülleri sizin diyeceğiniz/edeceğiniz şeylere teşne haline getirecek, âmâde kılacak.. kulaklar, sizin için açılacak, semâvî sesleri dinliyor gibi dinleyecek.. ve aynı zamanda Allah basiretinizi açacak; selef-i sâlihînin tekvinî emirleri okuduğu, eşya ve hadiseleri hallaç ettiği gibi size de ettirecek, Allah’ın izni-inayetiyle, “Yahu, aradığımız, meğerse bu imiş!” diyeceksiniz.

İşin başlangıcına dönelim: Aynı zamanda böylece yetimlikten, öksüzlükten siz ve milletiniz -Millet-i İslâmiye- kurtulmuş olacaksınız. Bugün sizin dünyanızda görülen o karalamalar hadisesi, Allah’ın izni-inayetiyle unutulacak. Şimdi o geçmişte olan belâ ve musibetleri gülerek, birer fıkra gibi anlattığınız şekilde bugünleri de anlatacaksınız. “12 Mart’ta, hapishanede arkadaşlar ile şunları konuşuyorduk!” diye… Ee hapishane, kendine göre psikozu var, insanın moralini bozuyor. Gardiyan geliyor; bağışlayın, “Lan, kalkın ayağa!” diyor.

Mesela, bir tek örneğini söyleyeyim: Zehirli yumurtadan zehirlenmişim. Götürmüşler dışarıya; araba/cankurtaran gelmemiş. Dönüp bir daha içeriye getirmişler; “Ölürse, koğuşta ölsün!” demişler. Sonra rahmetli Osman hoca yardım etmiş. Benim çok sevdiğim bir arkadaş idi, geçen de oğlu buradaydı. Bana diyordu ki: “Ben istifrağ ettirdim de seni, sen kurtuldun!” Gardiyan geldi sabah; zannediyorum, o ayağı ile dürttü beni, “Lan hoca! Dün, geberiyordun!” dedi. Evet, bu denen/edilen şeyler, sizin toplum içindeki konumunuza karşı da saygısızlıktır ve çok ciddî moral bozukluğuna sebebiyet verir. Ama şimdi bunları anlatırken, gördüğünüz gibi dudaklarınız geriye gidiyor, gülerek anlatıyorsunuz; birer fıkra gibi, tatlı fıkra gibi anlatıyorsunuz, üstûre gibi anlatıyorsunuz. Bir gün gelecek, Şubat’ı da öyle anlatacaksınız; Aralık’ı da öyle anlatacaksınız; Temmuz zift karalamasını da öyle anlatacaksınız, Allah’ın izni-inayeti ile..

Âkıbet bu ise, bence gözlerimizi o âkıbete, öyle bir sonuca dikerek, o hususa konsantre olalım; başka şeylere çok girmeyelim. Dağılmayalım, nöron kirliliğine girmeyelim, kirli şeyleri bahis-mevzuu yapmayalım! Bilmiyorum daha açık konuşmam yakışıksız kalır mı? Efendim, etrafa zift püskürten gazeteleri, elden geldiğince takip etmeyelim. Bazen Hizmet’e/Hareket’e dokunacak şeyler veya o mevzuda doğrulup bir şey yapmamız gereken hususlar olabiliyor. Onlarda bir-iki insanın o işe bakmasında mahzur olmayabilir. Fakat herkesin, birinci meseleymiş gibi o mevzuya yoğunlaşması, zihin kirliliğinden başka bir şeye yaramaz.

İyileri, iyilikle alkışlayın!.. İnanmış gönüllere karşı mürüvvetli olun!.. İnançsızlara öyle yumuşak yanaşın ki, kinleri-nefretleri eriyip gitsin!.. Ve soluklarınızda daima Mesih olunuz!..

Mercûh, râcihe bir hususta tereccüh edebilir. Âhirzamanda Muhammedî ruh (sallallâhu aleyhi ve sellem)… Bir yönüyle sağ tarafına bir tokat vururlar ise, dön; hınçlarını ayakları altına alsınlar diye, bir de sol tarafına bir tokat vursunlar. Sizin Yunus’unuzun diliyle ifade edecek olursak:

“Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek,

Sen, derviş olamazsın!..”

***

“Dervişlik dedikleri,

Hırka değil, taç değil,

Gönlün derviş eyleyen,

Hırkaya muhtaç değil!”

Siz, öyle birer dervişsiniz.. ne taç istersiniz, ne de hırka istersiniz.. yaptığınız şeyi yapar, gidersiniz… Siz, tohum atarsınız, kim hasat ederse etsin; önemli değil.. onu kendiniz yapmış gibi kabullenir, saygı ile karşılarsınız. Şeytanın avenesinin hasetten çatladıkları gibi bir duruma -hâşâ ve kellâ- düşmezsiniz, Allah’ın izni-inayetiyle.

“Hizmet varsa şayet, değer az daha yaşamaya / Şimdilerde göz ağrım, sırf O’nun bilinmesi.” Senelerce evvel Kıtmîr söylemiş bu sözü; birisi size tekrar ediyor. Vesselam.