Yazarın Arşivi

Bamteli: MEFKÛRE MUHÂCİRLERİ VE YİĞİTÇE DURUŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Gönül diliyle insanlara teveccüh eder ve gönüllere otağ kurarsanız, çevrenizde bir hayli gönüllü oluşur; kendini bu işe adamış, bir daha da geriye dönmemeye azm u cezm u kast eylemiş dünya kadar babayiğit insan oluşur çevrenizde. Bu, gönül diline cevaptır. Çünkü öyle bir dilin arkasında “inâyet-i İlâhiye” ve “teveccühât-ı Sübhâniye” vardır. O, yanıltmaz; gönlün tesir gücünü artırır. Âdetâ bir koro tesiri icrâ eder, öyle bir gönül. Oradan ne gelirse, bî-kem u keyf, onu bilemeyiz; fakat oradan gelen teyîd, o gönlün üzerinde tesirli olur; onu da güçlü ve tesirli hale getirmek için yeter, artar.

   Hakk’a adanmış ruhlar, kendilerine “terörist” diyenler için bir aynadır; asıl terörist hep sulh, ıslah ve huzur temsilcisi olmuş insanlara iftira ve eziyet eden ahlaksızlardır.

Bu disiplini her zaman koruyabildik mi, sahip çıkabildik mi, bilemeyeceğim. Fakat ne ölçüde sahip çıkıldıysa şayet, ona Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü, on katıyla olmuştur. Ezcümle; bir avuç insan, o mevzuda ciddî bir tecrübe görmeden, rehabiliteye tâbi tutulmadan, psikolojik bir eğitime tâbi tutulmadan, dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Böyle bir şeyi istiskal eden, bir suçmuş gibi, bir günahmış gibi, bir kabahatmiş gibi anlatan şom ağızlar var. Eksik olmadı bunlar; bugün de olacak, yarın da olacak, öbür gün de olacak. Fakat denebilir ki; olan şey, yirminci asrın en büyük hadisesidir. Dünyanın dört bir yanında, bilmem kaç -belki iki yüze yakın- ülkesinde gönül diliyle insanların gönüllerine otağ kurma mevzuu, milletimize ait bir hususiyet olarak bu yirminci asırda tahakkuk etmiştir. Hem de başkalarının iki yüz senede yapmaya çalıştıkları ve belki ancak bir kısmını yaptıkları şeyi, Allah’ın izni, inâyeti, riâyeti ile yirmi küsur senede yapmışlardır. Başkalarının yaptığı zamanla mukayese ettiğimizde, onun onda biri kadar bir şey. Ve bu, hazmedilememiş, çekilememiştir; türlü türlü karalamalara başvurulmuştur.

En son karalamanın adı da “terör örgütü” ki, o “terör örgütü” dedikleri insanların en küçüğü Kıtmîr, bi-gayri haddin, min gayr-i haddin her zaman karşınıza çıkan Kıtmîr, size yemin ederim, bilerek bir karıncaya ayak basmadım, hayatım boyunca. Evet, size daha evvel arz etmiştim: Daha rüşde ermediğim dönemlerdeydi, zannediyorum 7-8 yaşlarındaydım. Bir akrep deliğine su döktüğümden dolayı hala ızdırap duyuyorum. Düşünün, aradan yetmiş sene geçmiş; arkadaşlarıma soruyorum: “Onu, Allah bana sorar mı?!. Ya o hayvan orada o sudan boğulduysa?!.” Beni teselli ediyorlar; diyorlar ki, “O, orada bir delik açınca, yukarıya doğru da bir şey yapar, kendini her zaman korumaya alır; o ölmemiştir!” filan. Ama ben, buna bir türlü inanmıyor ve hesap endişesi duyuyorum.

Evet, “terör” ile andıkları, “terörist” dedikleri insanlar, bunlar. “İnsan, insanın aynasıdır!” “İnsan” diyeceğim, çünkü “mü’min” demeye dilim varmadı. Zannediyorum, kendi karakterlerini okuyorlar sizde; kendi ruh hoyratlıklarını okuyorlar sizde; kendi vicdan huşunetlerini (kabalıklarını) okuyorlar sizde. Onun için çağın hâdisesi olan böyle bir açılımı engellemeye çalışıyorlar. Milletimiz adına onlara vüdd vaz edilmesine karşılık, insanlığın bu harekete sinelerini açmasına mukabil, bu pozitif şeylere mukabil, senelerden beri değişik negatif yollara başvurarak ona mani olmaya gayret ediyorlar. Yalana, tezvire, iftiraya başvurarak.. devlet hazinesini boşaltarak.. peylenebilecek insanları peylemek suretiyle… Bir yönüyle Mevlânâ ruhuyla her yanda mum tutuşturma işini/ameliyesini üzerine almış, deruhte etmiş insanların aydınlatma ameliyesini durdurmak için, akla-hayale gelmedik kırk haramîlik yapıyorlar.

Her halde meseleleri değerlendirirken, “Acaba bunlar mı terörist, yoksa bir kısım devletlerin başında terör estirenler mi? Bir dönemde Almanya’nın başında, bir dönemde Irak’ın başında, bir dönemde Libya’nın başında, bir dönemde bilmem nerenin başında bulunan, sürekli “terörizm” estiren insanlar mı, onlar mı terörist?!.” soruları da sorulmalı. Bu mevzuda kararı tarih verecek. Tarihin sayfalarına nasıl düşeceklerini gelecekte görecekler!..

Ne diyorum, bakın: “Teröristin, Allah, belasını versin! Ama terörist olmayan, dünyada sulh-i umûmînin temsilcisi ve salâhın timsali olan insanlara ‘terörist’ diyenlerin, evet onlara ‘terörist!’ diyen ahlaksızların, densizlerin de Allah belasını versin!” Evet, bedduaya dilimiz varmazdı, “Âmin!” de demezdik; fakat mesele, o ölçüde şenâat içinde cereyan ediyor ki, en selim vicdanlar bile bunun karşısında, bu ölçüde olsun başkaldırma lüzumunu duyuyorlar. Bari bu kadar!.. Yumruk sallamadık, yüz ekşitmedik… Neye karşı? Hitlerin SS’lerinin muamelesine karşı yüz ekşitmedik. Hiç olmazsa vicdan rahatsızlığını bununla ifade etme, karbondioksit atıyor gibi bununla rahatlama…

   Mefkûre muhâciri babayiğitler, bir kısım tehlikeleri göze alarak hizmet mahallerinde kalmaya devam edeceklerdir; şayet su-i akıbet endişesi kavî ise, bir başka müsait zemin bulup yine hizmet edeceklerdir.

Belki bunları da zift medyası değerlendirecek; bilerek konuşuyorum; zift medyası değerlendirecek. Varsın değerlendirsin!.. Dünyanın dört bir yanına giden babayiğitler, babayiğitliklerine terettüp eden/düşen şeyi yapacaklar. Haramîler, bazılarını kaçırıyorlar; kaçırdıkları bazı kimselerden haber yok. Bunu kırk haramîlerin başındaki adam yapmamıştır. Ve belli bir dönemde, Haçlılar döneminde İngiltere başsız kalınca, oradaki Robin Hood’lar da yapmamıştır. Öyle bir şenâat, öyle bir denaet!.. Adamın evine gidiyor, derdest ediyor, arabaya koyup götürüyorlar. Nereye götürdükleri belli değil. Sonra saldıklarını meflûç olarak götürüp bir dağın başına koyuyorlar. Müslümanlık ile bunu te’lif etmek, mümkün değil. Kimseye “kâfir” demek, haddimize değil; fakat bu davranış, bu tavır, bu muamele, kâfir muamelesidir ve bunu görmezlikten gelen bir kısım teologlar, onlar da bu mesâvîye iştirak ediyorlar demektir. Burada onu paylaştıkları gibi, öbür tarafta da neyi paylaşacaklarını, Allah (celle celâluhu), tepelerine balyoz gibi vuracaktır; diyenin/edenin de, deyip etme karşısında sükût edip hatta onları tasvip edenin de, “Gerekli şeyler yapılıyor!” diye onların kuvve-i maneviyelerini takviye eden, onları teşci’ eden ve sevk eden insanların da.

Hâlbuki o babayiğitler, bu güne kadar -yirmi senedir- bulundukları yerlerde denendiler; nabızları tutuldu, kalbleri yoklandı, elli defa; “insan” oldukları tespit edildi, elli defa. Elli defa testten geçirildiler ve onlar, oralarda bağırlara basıldılar. Fakat şimdi bir kısım peylenebilecek kimseleri kullanarak onlara kötülük yapıyorlar. Amerika’ya bile etek ile para döktüler, medya mevzuu oldu. Buradakiler haysiyetli davrandılar; öyle birisini uzaklaştırdılar. Fakat her yerde öyle haysiyetli davranma olmuyor; olmayabiliyor. Zira dünyada satılmayan insan sayısı, çok azdır; fiyatlar, farklıdır. Biri, on milyona satılmıyorsa, yirmi milyon verirler, otuz milyon verirler. Bazen milyar verdikleri de olur, dedikleri olsun diye.. yirmi-otuz seneden beri yapılan şeyler yıkılsın diye.. mâbed yıkıp onun yerine “dırârî mescid”ler yapıyor gibi, o hamleleri devam etsin diye. Yapacaklar bunu…

Fakat o babayiğitler, böyle bir kaçırılma meselesi söz konusu ise şayet ve bu mutlak ise, bunu göze alarak oldukları yerde kalmaya devam edeceklerdir. Ama başka yerlerde kendileri için hizmet etme imkân ve zemini müsait ise ve böyle bir sû-i akıbetten de endişe duyuyorlarsa, oradaki hizmetten ayrılır, başka bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle o hizmeti yine devam ettirirler. Çünkü babayiğitliği şiar edinmişler onlar.. çünkü beklentisizler onlar.. çünkü adanmışlık ruhuyla hareket ediyorlar onlar. Zannediyorum yüzde doksan dokuz virgül dokuzunun yeryüzünde dikili bir taşı yoktur.. “saray” değil, sahiplerinin Allah belasını versin.. “filo” değil, onun arkasından koşanların Allah, belasını versin!.. Zaten verecek, emin olun!.. “Allah, gayûrdur”, Peygamber ifadesiyle “eğyar”dır, “gayretlilerin en gayretlisidir!” يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً عَلَى أَعْدَائِنَا، فِي حَلِّ عُقْدَتِنَا، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ “Ey Rabbimin gayreti, ey gayretullah, düşmanlarımıza karşı çabuk yetiş imdadımıza!.. Ey Rabbimin gayreti, yetiş ki çözülsün ukdeler bir bir!.. Ey gayretullah, ey Rabbimin gayreti, Sana havale ediyoruz!”

Allah; bu sese, bu soluğa karşı yapacağını yapacaktır, tereddüdünüz olmasın! Onlar, yelken açtıkları o isyan deryasında öyle şeylere çarpacak, öyle dağılacak, öyle rezil ü rüsva olacaklar ki, tarih, onları yâd ederken, Hitler gibi yâd edecek, Saddam gibi yâd edecek, Kazzâfî gibi yâd edecek; isterse çevrelerindeki bir kısım -bağışlayın- yalakalar onları “mehdî” gibi göstersin, “emîrü’l-mü’minîn” gibi göstersin. Tarih, yanılmaz; bu gün olmazsa yarın doğru şeyler, bir bir, pırıl pırıl, böyle altın kelimeler ile o sayfalara dökülecek ve herkes bakacak oraya. Sadece bugün değil, o gün bile “Lanet olsun öylelerine!.. Lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturanlara, lanet olsun!” diyecekler.

   Hizmet gönüllüleri, yerlerinde kalmaya kararlı olmalılar ama tedbir ve temkinde de kusur etmemeliler; zira zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir.

Evet, geriye dönelim: Yerinde kalmaya kararlı, her şeye rağmen yerinde kalmaya kararlı insanların, tedbir ü temkinde kusur etmemeleri lazım. Antrparantez burada bir şey söyleyeyim: İster içte, isterse dışta bulunan zalimlerin işlerini kolaylaştırmamak esas olmalıdır. Zâlimlerin en güçlüsü, İslam dünyasında içte. Irak’ta en büyük zalimler, içte idi; Libya’da da en büyük zalimler, içte idi; şimdi de dünyanın değişik yerlerinde zalimler içte. “Zalim” demek de tam ifade etmez; “ezlam”, müzâaf veya mük’ab zalimler içte. İçte veya dışta, zalime yardım etmek, zulme iştirak sayılır. Hatta yardım etmek değil, onun işini kolaylaştırmak da aynen zulmü paylaşma demektir.

Kıtmîr, 27 Mayıs’ta derdest edildi; fakat o zaman gençtim, askerlik yapmamıştım. Ne taviz verdim, ne de onların işini kolaylaştıracak tavır, davranış ve beyanda bulundum. Sizin en küçüğünüz.. içinizde bulunmak suretiyle kendisini de Allah’ın affedeceğine inanan, sizlerin en küçüğü.. “sizlerin Kıtmîri” de diyebilirim zira her türlü iddiadan uzak insanım. 12 Mart’ta da içeriye aldılar; hiçbir şeyi inkâr etmedim ama onların işlerini kolaylaştıracak ifadelerde de bulunmadım. Belki -bir yönüyle- kendimizi orada tam ifade etme imkânı oldu ki, bunu utanarak söylüyorum, oradaki mahkeme başkanı, “Tavır ve davranışlarıyla bize insanlık dersi verdi!” dedi. “Tavır ve davranışlarıyla…” Yalan söylemiyorum. Ama işlerini kolaylaştırmadım. “Salın bizleri; içeride tutmak için işlediğimiz bir cürüm, bir günah yok!..” Nedir bize isnad edilen şey: Kendi kendimize bazen Hazreti Bediüzzaman’ın -Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, ziyâ-i himmet, Hazreti Üstad’ın- kitaplarını okumak. İddianameye giren şey: “Lem’alar’daki İsm-i Kuddûs mü, İsm-i Kuddûs’ün Lem’aları mı? Bunları okumuşsunuz. 163’ün birinci fıkrasına girer: İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtma maksadıyla cemiyet kurma.” Madde, aynı. Ama hiçbir arkadaş da orada zalimin işini kolaylaştırmadı; aynı mağduriyeti yaşayanlar taviz vermediler, durdukları gibi dimdik durdular.

Dimdik durma, yiğitçe durma, tam mü’minliğin gereğidir; o duruşu temâdî ettirmek, ondan daha derin bir davranıştır, peygamber yolunun gereğidir. Allah, onların arkasında yürümekten bizleri ayırmasın; o mazhariyetten bizleri mahrum etmesin!

Evet, zalimin işini kolaylaştırmamak lazımdır. O gün de yine ayakta, dimdik duranlar, durdular, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir gün geldi, bir “imparatorluk” -ad vermiyorum- dağıldı; bir fırsat doğdu. “Onlar, esasen bizim soyumuz; açılalım, oralarda okullar açalım. O kardeşlerimizle geçmişten gelen o kardeşlik şuurunu yeniden canlandıralım. Onlara kucak açalım. Onlar, yetmiş sene tarihî değerlerinden, geçmişlerinden uzaklaştırıldılar. Mabetlerine kilit vuruldu; Allah’ı öğrenme, bilme, Peygamber tanıma yollarına engeller kondu. Değişik problemler sarmalı içine alındılar.” mülahazasıyla hareket edildi. İlk defa bu insanların imdadına koşmak, insanî bir vazife idi; aynı zamanda bir kardeşlik vazifesi idi. Cenâb-ı Hak lütfetti, hakikaten tuttu, o maya tuttu. “Orada tutan maya, dünyanın değişik yerlerinde de tutar!” diye, açıldı onlar bütün yeryüzüne, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Hemen her on senede bir ülkede tecdit (!) yapmaya alışmış kimseler, bu defa ülkedeki din-diyanet adına gelişimi bahane ettiler; meseleyi biraz da ona bağlayarak “Bu defa da yeni bir tecdide ihtiyaç var!” falan dediler. “Bu hareketi bitirmek, bir ‘tecdit’ olacak!” falan dediler. Ama bu defaki, öbürlerinden daha tehlikeli idi; çünkü bunda kullanılan, âdîce/bayağıca birer argüman haline getirilen “dinî argümanlar” idi. Din kullanılıyordu; “din” deniyordu ama yalan idi. Yemin ederim, yalan idi. Kalblerinden gelmeyen, kalblerinin sesi olmayan, dilleriyle mırıldandıkları o şey, yalan idi.

Birinin, şimdiye kadar, çok değişik konularda, binlerce insanın bulunduğu yerlerde, söyledikleri yalanları ve iftiraları bir yere kadar arkadaşlar saydılar; zannediyorum beş yüze varınca, “Vallahi saymaya usandık!..” dediler. Biz saymaya usandık ama o söylemeye utanmadı!.. إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: “Hayâ hissini yitirmişsen, yani edepsizin teki olmuşsan, o zaman her haltı karıştırabilirsin!” Bu “Karıştır!” demek değildir; dil hususiyeti açısından belagat ilminde buna “tevbîh” denir. Kınamadır bu; bağışlayın, “Yuf sana o zaman!” demektir, إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâ hissini yitirmişsen, edepten yoksun isen, istediğini yapabilirsin!” demek. “Edeptir kişinin dâim libası / Edepsiz kişi, üryana benzer.” “Edep ehli, ilimden hâlî olmaz / Edepsiz ilm okuyan, âlim olmaz.” “Edeb yâ Hû!”, tekkelerin giriş noktasına asılan bir söz idi. Edep yâ Hû!.. Edep yâ Hû!..

   Peygamberler güzergâhı olan bu yolda fedakârlığın en ağırına bile katlanmak bir vecibedir ve aktif sabır ehline Allah’ın öyle bir vaadi vardır ki, ona mukabil bütün dünya ve dünyevî musibetler çok hafif gelir.

Böyle bir oluşum karşısında, fedakârlığın en ağırına bile katlanmak, bir vecibedir bugün. Zalimin işini kolaylaştırmadan “mazlum” olabilirsiniz.. “mağdur” olabilirsiniz.. “mehcûr” olabilir, belli sınırlar içine alınabilirsiniz.. “mescûn” olabilir, hücrelere konabilirsiniz.. “mahrûm” olabilir, haklarınızdan mahrum kalabilirsiniz; bugüne kadar, on sene, yirmi sene, otuz sene çalışıp bir şeyi hak etmişsinizdir, bir yere gelmişsinizdir; bütün bunlardan mahrum olabilirsiniz.

Fakat Allah’ın öyle bir vaadi var ki, muvakkat dünya hayatı, ona nispeten bir saniye hükmündedir. Ve dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, oranın bir dakikasına mukabil değildir. Ve oranın da binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil değildir. Sen, öyle bir şeye namzetsin!.. Gönlünü, öyle bir şeye kaptırmışsın; o işin delilisin sen!.. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorsun; “Allah’ım, amelde ihlas ve Sen’in rızan ve aşk u iştiyâk!..” إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Sana kavuşmaya iştiyak; Habibine ve Seni sevip sevgine mazhar olanlara kavuşmaya iştiyâk!..” Yetmedi ya Hû, أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Zaman, bir gün top atabilir; gidip dibe vurabilir zaman. Fakat benimki, zamanları aşkın; bu deyişim, bu duyuşum, bu mırıldanışım benim, zaman üstü!” O meseleyi hedefleyerek… Sen, böyle bir şeye talipsin!.. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, o saraylar, o villalar, onun yanında ne yazar!..

“Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Üçüncü Sultan Mustafa’nın (rahmetullahi aleyh) kendi dönemindeki dejenerasyon karşısında söylediği bir söz. Zannediyorum o, kendi dönemine öyle bir dejenerasyon nazarıyla bakmış; her halde şimdi olsa, bugüne kıyasla kendi dönemi için “Yahu Devr-i Saadet!” falan diyecektir ama öyle değil; çünkü adamın gözü Râşid Halifeler döneminde; Ebu Bekir dönemi, Ömer dönemi, Osman dönemi ve Ali döneminde (elfu elfi merrâtin radıyallahu anhüm).

Birisi de değiştirerek, “Saray etrafında geziyor bir kısım hezele / Gayr-ı işimiz kalmıştır Merhamet-i Lem Yezel’e!..” diyor. İş, Cenâb-ı Hakk’a kalmışsa, bir dakikada düzeltir onu. Şimdiye kadar nice Amnofisler geldi-geçti; insanlara ne gadirler, ne zulümler yaşattılar!.. Aynen.. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları gibi. Ama hiçbir Müslüman, o sıkıntı karşısında geriye dönmedi. Değil Müslüman, Beni Hâşim’den henüz Müslüman olmayanlar bile… “Niye Beni Hâşim’densiniz?!.” Hani ByLock var ya!.. Efendim, “Dinlenmiş; sen de onu kullanmışsın!” filan… “Öyle ise sen de onlardansın!” filan. “Beni Haşim’den olduğuna göre, Beni Haşim’den olan Hazreti Muhammed’e sahip çıkarsın sen, belli. En iyisi mi, ihtimale binaen, seni derdest etmede yarar var!” Öyle bir şey!.. Bakın, mantık aynen, hiç farkı yok. Hakikaten müthiş bir tevârüs bu. Takdir (!) edilecek, Nobel ödülüne arz edilecek bir deha âdeta. Bir deha!.. Tâ o gün olan şeyleri nasıl böyle bütün çizgileriyle, ana hatlarıyla alıp uyguluyorlar, insanın aklı durur; bu ne müthiş deha!..

Mekke’den ayrılan insanlar, Mekke’nin fethi ile geriye döndüklerinde, ne bağ kalmış, ne bahçe kalmış, ne ev kalmış, ne de evin harabesi kalmıştı! Hepsi bunların, tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kalmış ve elden çıkmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan mübarek hâne bile, dünyaya teşrif buyurdukları hâne bile, birisi tarafından kullanılmıştı. Adını vermiyorum onun, çünkü sonradan Müslüman oldu, sahabîlerin arasına katıldı; adını vermiyorum, yakını idi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ne Beni Teym’den olan Hazreti Ebu Bekir’in, ne Beni Ümeyye’den olan Hazreti Osman’ın, ne Beni Adiyy’den olan Hazreti Ömer’in bir avuç kadar, bir adımlık yeri kalmamıştı. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. Müslümanlar, Mekke’den ayrılınca, “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” filan demişlerdi. Bir daha onların geriye dönemeyeceklerini zannediyorlardı ve öyle yaptılar. Fakat Ashâb-ı Kirâm, öyle bir istiğna ruhuyla hareket ettiler ki!.. Oraya Allah’ın izniyle ellerini-kollarını sallayarak girdikten sonra dediler ki, “Biz, Yesrib’i medeniyet merkezi ‘Medine’ yapmıştık; tekrar geriye dönüyoruz. Orası pây-i taht-ı İslam.” Ona canlar kurban!..

   “Başınızın çaresine bakın!” dendiğinde “Biz başımızın çaresine baktık; başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” demek de yiğitçe bir tercihtir.

Evet, geriye dönelim: Tazyikin fazla olduğu yerlerde, haramîliğin çok ileriye götürüldüğü, insanların kaçırıldığı, gasp edildiği yerlerde hâlâ dişini sıkıp katlanabilecek arkadaşlar – gaybubetleriyle mi, oradaki Birleşmiş Milletler güvenlik kurullarına müracaat etmekle mi, yoksa alarm gibi bir şey ile kendilerini duyurmaları suretiyle, öyle bir gasp meselesi söz konusu olduğu zaman, hemen oradaki emniyet güçlerinin yetişip o işe fırsat vermemeleriyle mi- kalmaya kararlı olanlar, kalırlar; yiğitçe kalırlar!.. Bugüne kadar yiğitçe, babayiğitçe götürdükleri hizmeti, devam ettirirler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet o ülkedekiler, “Galiba sizi koruyamayacağız!.. Çünkü haramîler, ülkede kol geziyor; ne zaman uçağa bindirip kaçıracakları belli değil. Onun için isterseniz siz, başınızın çaresine bakın!” diyorlarsa… Onlar da “Biz başımızın çaresine baktık, başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” diyorlarsa, bu kendilerine mahsus bir tercihtir. Yok, “Madem öyle istiyorsunuz!.. Siz şimdiye kadar bize bağrınızı açtınız, şimdi de bir teklifte bulunuyorsunuz; saygınıza saygı ile mukabelede bulunuyoruz. Sizi zor durumda bırakmamak için, değişik devletler karşısında ‘Himayelerinde bulunan insanları kaçırdılar da onlar da seslerini çıkarmadılar!’ dedirtmemek için ayrılır, gideriz. Ama biz, Hizmet’e adanmış insanlarız; Allah’ın izni ve inayetiyle, gittiğimiz her yerde, orada yumurta bulursak, üzerine kuluçka gibi yatarız; tohum bulursak, toprağa saçarız; fideler bulursak, toprağa gömeriz. Ağaç olmasını bekleriz, intizar ederiz; başağa yürümesini bekleriz; civciv çıkmasını bekleriz, Allah’ın izni ve inayetiyle!..”

Sakarya şiirinden mülhem:

“Yol, bu; yöntem, bu; gerisi angarya / Yerlerde süründüğün yeter, ayağa kalk Sakarya!..”

Kırık Testi: İSLÂM DÜNYASI

Herkul | | KIRIK TESTI

İslâm dünyası, var olduğu günden bu yana, tarihin hemen hiçbir döneminde, şu andaki hâl-i pürmelâli ölçüsünde bir tâli’sizlik yaşamamış ve bilebildiğim kadarıyla, bu seviyede asla ufkunun gerisinde de kalmamıştır. Bundan daha kötüsü de o, bugün bulunması gerekli olan nokta ile durduğu meş’um yer arasındaki mesafeyi görüp değerlendirebilecek durumda dahi değil. O, her şeye rağmen olabildiğine rahat; ne dert ne fikir sancısı ne yapıcı bir düşünce ne niyet ne de gönülden kopan bir heyecana sahip; aksine ufku bir sis gibi gamsızlıkla muhât; yaşama azmi kendi vicdanının darlığı içinde.. ve yarınlar adına -cismanî arzuları müstesna- ne bir emeli var ne de endişesi; kimi yerde cebbârlara kavaslık yapıyor; kimi yerde modern bir dilenci; kimi yerde fakr u zaruret pençesinde kıvrım kıvrım; kimi yerde de cehalet ve bağnazlıkla sürüm sürüm…

İslâm dini, müntesiplerine, faziletli olmayı, onurlu yaşa­mayı, ilme açık durmayı, varlığı güzel okumayı, kâinat ve eşyayı didik didik etmeyi, teşriî emirler gibi tekvînî esasları da en mükemmel şekilde yorumlayıp değerlendirmeyi emrediyormuş, onun umurunda bile değil; birkaç umurunda olan varsa da, onlar da ağızlarında fermuar, dinlenilmeme mahkûmu. Ayrıca bu dünyada, başka toplumlardan tevârüs edilen sefâhet en mergup bir meta ve teknolojik imkânlar onu terviç etme seferberliği içinde. Şaşkınlık yaşıyor başıboş kitleler, uyuşturucu ve fuhuş ağında bütün genç nesiller; çürüyüp gidiyorlar “Gönlümce yaşayacağım.” hülyalarıyla.

İnsan, islâmî dinamiklerin güç ve zenginliğine bakınca, her yanıyla mamur iller, cennetlerin izdüşümü kentler, firdevsleri andıran köyler-kasabalar, mutlu ve ümitli insanlar, hakikat aşkıyla gerilmiş araştırmacı ruhlar, ilim sevdasıyla kitaplar ve laboratuvarlar arasında gelip giden leylîler-nehârîler, çalışma yolunda uykusunu dakikalara düşüren seherîler ve Hakk’a adanmış ruhlar görmek istiyor… ama ne acıdır ki, görülen şeyler, görülmesi arzu edilenlerin tam aksine. Şimdilerde, bu koskoca coğrafyada, ne bir zamanlar cihanı baştan başa imar eden o ruh ve mânâ mimarlarına denk birkaç düzine entelektüel ne de yıkık-dökük yanlarımızı tamir edecek birkaç çırak göstermek bile mümkün değil…

Oysaki bu dinin mensuplarının, dünyada herkesten bahtiyar; öbür âlem itibarıyla da her zaman ümitvâr; her meselede topyekün dünyanın önünde; imanı, azmi, kararlılığı ve yarınlar adına orijinal projeleriyle âleme rehberlik yapacak ve günümüzün problemlerini çözecek bir konumda ve kıvamda olmaları beklenirdi. Doğrusu biz de, ilim ve mârifetin onun ikliminde aranmasını, güzel ahlâk ve evrensel insanî değerler mevzuunda da onun örnek alınmasını beklerdik..! Beklerdik ki, adalet, hukukun üstünlüğü, inanç ve düşünce hürriyeti telaffuz edildiğinde herkesin hayalinde bu dünya tüllensin; ama, ya şimdi öyle mi.? Hayır, ne gezer! Bugünün mü’minlerinde iman değişik arızalarla delik deşik; azmin boynunda kement, iradenin kolu kanadı kırık; ilim ve mârifet ideolojilere emanet; güzel ahlâk ve seciyeden sık sık söz edilse de, realiteler “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” diye haykırıyor; adalet peylenebilen meta gibi bir şey; hukuk kaba kuvvetin vesâyetinde ve gücü zayıfları ezmeye yeten bir tahakküm ve tasallut vasıtası; hürriyet, kardeşlik, eşitlik henüz görebilme bahtiyarlığına eremediğimiz çeyrek düzine meçhul. İnsana, insanî değerlere saygı, konferansların, panellerin bir türlü gün yüzü görmeyen yaldızlı konuları.

Bütün bunların yanında, bu koca coğrafyanın, ilimde, teknolojide, sanatta, ticarette gerilerin gerisinde bulunduğu da ayrı bir gerçek. Dünyadaki itibarımız da onun gibi bir şey.. bunca olumsuzluklara rağmen bari birbirimizle barışık olsaydık; heyhât.! Günümüzde bu koca dünya, hiçbir kimsenin üretimde rekabet edemeyeceği tuhaf şeyler üretiyor: Kin, nefret, iğbirar, birbirini karalama ve bütün planlarını düşmanlık üzerine kurma; her millet kendi içinde de böyle, birbirleri arasında da. Evet, yıllar var ki, sürekli kendi içimizde hep hasım cepheler oluşturduk; sun’î düşmanlıklar, sun’î tehlikeler icat ettik; yığınları birbirinin kurdu hâline getirdik ve bir zamanların o mübarek coğrafyasını âdeta gulyabaniler vadisine çevirdik.

Yüce dinimiz, dünya ve ahiret saadeti vaad ediyormuş; bize yüksek insanî ufuklar gösteriyormuş; hayatımızı anlamlaştırıyormuş.. bunların hiçbiri kendilerine has o büyüleyici tesirleriyle bu dünya insanına bir şeyler ifade etmiyor veya ettiğini ben göremiyorum; görüp bildiğim bir şey varsa, o da, inananların zaafı, vefasızlığı ve mülhitlerin de korkunç husumeti.. öyle ki, din adına bir faaliyette bulunsanız, daha ilk adımda ilhadı karşınızda bulursunuz; ikinci adımda inançlarınız, ümitleriniz ve metafizik mülâhazalarınızdan ötürü alay konusu olursunuz, en azından densiz bazı çevrelerin levmine uğrarsınız; diyalog, hoşgörü ve herkesle kucaklaşma dediğinizde, farklı bir kesimce yaylım ateşine tutulur ve günümüzün Haricîleri diyebileceğimiz kimselerden tehditler alırsınız; dininizi tam yaşamaya kalksanız, bugüne kadar müspet ne tür bir başarı ortaya koydukları belli olmayan bazı güçlerin taarruzuna maruz kalırsınız; kalır da elli türlü komplo ile karşılaşırsınız.. bütün bunların yanında dine-diyanete sövüp sayanların, geçmişinizi karalayanların, millî değerlerinizi hiçe sayanların, atalarınıza hakaret yağdıranların o hiç dinmeyen densizlikleri de kan olur, irin olur içinize akar ve size hicran dolu anlar yaşatır.

Bütün bu olup bitenler karşısında, kim bilir niceleri, “Artık bu dünyadan hayır gelmez, gelecek bundan daha kötü olacaktır!” diyerek gidip yeis bataklığına gömülür; niceleri yaşama ümidini yitirir ve kendini bütün bütün salıverir..! Aslında iman ve ümitle beslenmeyen bir ruh için bu durum normal de sayılabilir; evet, eğer bugün yapılan şeyler yarın bir bir yıkılacaksa, insanlığa hizmet eden hasbîler birer eşkıya gibi takibe maruz kalacaksa; herkes kendi heva ve hevesine göre bir dünya kurmaya kalkacaksa, bunları yaparken de kendi kriterlerine göre ters gördüğü her şeyi yerle bir edecekse –ki bir iki asırdan beri bu tâli’siz coğrafyada işler hep böyle cereyan etmektedir– ne kimsede ümit kalır ne de azim ve irade.

Gariptir, bu tâli’i karartılmış dünyada, din, diyanet, ahlâk ve fazilet adına ortaya konan her olumlu hizmeti kuşkuyla karşılayan, bu yolda faaliyet gösterenleri suçlu gibi fişleyen ve herkesi şakî gören bir kısım tiran bozmaları ve onların şakşakçıları, nedense, bir türlü bu koca dünyanın yürekler acısı durumunu görmemekte veya görmezlikten gelmekte. Oysaki, bu coğrafyada ürperten bir durgunluk var; asırlardır dimağlar bir şey üretmiyor; güç kaynakları muattal.. her taraf harabe ve baykuşlara bayram.. dahası, sanki bu koca dünya, işsizlerin, güçsüzlerin içinde barındığı ufûnetli bir han..!

Şimdi arzu ederseniz, benim ifadelerime muvakkaten bir nokta koyarak İslâm dünyasının o yüreklere oturan ahvâl-i pürmelâlini merhum Âkif’in her zaman vicdanlarda ürperti hâsıl eden o içli mısralarına bırakalım:

“Musallat, hiç göz açtırmaz da… kanlı kâbusu,

Asırlar var ki, İslâm’ın muattal, beyni, pazusu.

‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar;

                                                           gördüğüm: Yer yer

Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler;

Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar;

Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar;

Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar;

Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;

Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;

Riyalar, türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;

           ……………………………….

Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;

 ‘Gazâ’ namıyle dindaş öldüren biçare dindaşlar;

Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar;

Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar;

Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum;

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

           ……………………………….

Derinlerden gelir feryadı yüzbinlerce âlâmın;

Ufuklar bir kızıl çember bükük boynunda İslâm’ın.

           ……………………………….

İlâhî! Gördüğüm âlem mi insaniyetin mehdi?

Bütün umranı tarihin bu çöllerden mi yükseldi,

Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyetin yurdu;

Bu kumlardan mı, Allah’ım, nebîler fışkırıp durdu?…”

Vâkıa, hâlâ bu mağmumlar dünyasında azmini, ümidini koruyanlar da eksik değil; bugün hemen her yerde hakikat âşığı, ilim sevdalısı, hizmet eri ve mefkûre nesli diyeceğimiz bir hayli insan var. Ama ne acıdır ki, bunların da sesleri hareketlerinin önünde ve faaliyetleri gürültülerinin çok gerisinde. Bağıra-çağıra yürüdüklerinden bazen hayırdan daha çok şerre sebebiyet veriyor; vehimle oturup kalkanları evhamlandırıyor, ilhada kilitlenmiş ruhları endişelendiriyor ve oldubitti İslâm’dan nefret edenleri tahrik etmiş oluyorlar. Derken, her yanda anlamlı-anlamsız bir kısım sesler yükselmeye başlıyor; homurdanmaları homurdanmalar takip ediyor; zaman geliyor, yabancı servisler ve değişik lejyonlar harekete geçiriliyor, neticede o güne kadar yapılan her şey yıkılıyor; yollar tutuluyor, köprüler tahrip ediliyor; her şeyde bir kere daha gerisin geriye dönülüyor ve yapılan onca iş ve hizmet bir kin, bir nefret, bir gözü dönmüşlük tuğyanıyla hebâ olup gidiyor.. şimdiye kadar hep böyle oldu; aynı toplum içinde çeşitli kamplar oluştu.. kamplar arasında atışmalar-tartışmalar yaşandı.. zaman geldi, söz düelloları kaba kuvvet vuruşmalarına dönüştü ve derken ak-kara bütün bütün birbirine karıştı.

Oysaki İslâm’ın temelinde akıl, mârifet ve hikmet önemli birer yer işgal ederler. Tefekkür, tedebbür, istidlâl, içtihat İslâm toplumları için olmazsa olmaz esaslardandır. Cenâb-ı Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) ümmetini Kur’ân vesâyetinde aklın ve muhakemenin rehberliğine çağırır ve “İnsanın kıvamı, tamamiyeti aklıyladır; akılsızın dini de yoktur.”[1] buyurarak bize her işimizde aklî ve mantıkî davranmayı salıklar. Zaten O, her zaman ilmin yanında olmuş, ulemâyı tebcil etmiş –yerinde açılabilir– ve dünyada ilk defa, kadın-erkek ilmin herkese farz olduğunu söylemiştir. “Hikmet Müslümanın yitirilmiş malıdır, nerede bulursa alsın.”[2] diyen de O’dur.

Ama ne gariptir ki, O, ümmetine yüzlerce âyet ve hadisle ilmi, hikmeti emredip ısrarla üzerinde durduğu hâlde, birkaç asırdan beri Müslümanlar bunu bir türlü anlayamadı; ilme, mârifete ve sanata karşı hep kapalı kaldılar; kapalı kalmanın da ötesinde, düşünce ve araştırma itibarıyla öylesine kısırlaştı, durgunlaştı ve kendilerini saldılar ki, gün geldi başkalarının vesâyetine girme bile onları uyarmadı –bugün dünyanın hâlihazırdaki durumu vesâyet sayılır– uyanıp göremediler çevrelerinde olup biteni. Yok haberi çoklarının hakikatten, hakikat aşkından, araştırma sevdasından. Ben, bu dünyada ilimde, teknolojide başkalarına bağımlı yaşamadan hicap duyan birine rastlamadım. Varsa birkaç insan, onlar da seslerini duyurabilme konumunda değiller. Allah’a kulluğumuz, iman konusundaki samimiyetimiz ise diğer olumsuz yanlarımızın tam dengi. İbadetlerimize gelince, onlar da büyük ölçüde kültürel faaliyetlerimiz türünden folklor gibi bir şey veya geleneklerimizden bir gelenek. Bari geleneklerimize saygılı olabilseydik; ne gezer, onlar da zamana emanet…

Vaziyet böyle olunca, bu dünyada ne İslâm’ın özünden ne teşriî emirlerin doğru kavranmasından ne de tekvînî esasların iyi okunup iyi yorumlanmasından kat’iyen bahsedilemez. Bu itibarla, içinde bazı Müslüman kümelerin bulunduğu, rengi, deseni bozulmuş, şivesi anlaşılmaz hâle gelmiş bu karanlık coğrafyada, bizim başka bir şeye değil, yeniden hakikat aşkının, ilim ve araştırma aşkının uyarılmasına, dinin vicdanlara bir kere daha kendi orijiniyle duyurulmasına ihtiyacımız var. Bu dünyayı, şu anda içine düştüğü o korkunç gayyadan ancak, kendi terbiye sistemimizle yetişmiş zinde dimağlar, aynı iman ve aynı gayeyi paylaşan Hakk’a adanmış ruhlar; garazsız-ivazsız “hizmet” deyip koşan irade erleri ve her türlü gâileyi aşmaya kararlı ilim, mârifet ve azim kahramanları kurtarabilirler; maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî beklentisi olmayan, ilim, mârifet ve azim kahramanları. Bugüne kadar hep onların geleceği ümidiyle yaşadık; sonsuza dek de öyle yaşama niyetindeyiz.

[1]   ed-Deylemî, el-Müsned 3/217; el-Heysemî, Zevâidü Müsnedi’l-Hâris 2/803.

[2]   Tirmizî, ilim 19; İbn Mâce, zühd 15.

Bamteli: UHUD MU, TÂİF Mİ?

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Mü’minin münafıktan, vefalının vefasızdan, yiğidin kalleşten, Nebi’ye gerçekten bağlı olanın yüreğinde zaaf bulunandan ayrıldığı yerdir Uhud!..

Uhud’da, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mübarek başı yarıldı, sinn-i şerifi (şerefli dişi) düştü oraya, bildiğiniz gibi. Osmanlıların dinlerine, diyanetlerine, peygamberlerine saygıları çok derindir; oralar vesayet altına geçince, o hatıraların her birerleri için birer âbide dikmişler. Uhud’a da bir abide dikmişlerdi. Hatta Fakir, 1968’de, Uhud’un göbeğinde, o mübarek “sinn”in (dişin) düştüğü yerde bile çok küçük, kümbet çapında fakat yıkılmış, onarılmamış bir yer görmüştüm. Bilmiyorum, hâlâ koruyorlar mı? Geçelim onu, konunun esası değil.

Bir diğer taraftan da orada seyyidinâ Hazreti Hamza gibi birisinin şehadeti… Tabii… Hususî yeri itibarıyla his dünyamı bütünüyle harekete geçiriyor. Sokaklarda Efendimiz ile beraber el ele koşuşturmuşlar, beraber aynı memeden süt emmişler; aralarında bir-iki yaş farkı var. Amca… Göğsünü germiş; her yerde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa etme mevzuunda kalkan gibi davranmış. Fakat orada kalleş bir mızrak ile şehit olmuş. Ağlayanı olmadığından, onu da dert edinmiş benim Efendim!.. Sıkıntılı bir ân…

Yine, Sahabe-i kirâm arasından seçip Medine’ye gönderdiği insanlardan bir tanesi, Mus’ab İbn-i Umeyr’dir. Daha dünyaya, dünya cihetiyle bakma durumuna gelmeden, dünya ile -bir yönüyle- zifaf olmadan, o genç yaşında oraya gitmiş. Tehlikeleri göğüslemiş, başında kılıçlar kavis çizmiş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle yirmiler, otuzlar onu dinlemiş; bir gün gelmiş, kadın-erkek, çoluk-çocuk yetmiş insanı Akabe’de, Allah Rasûlü ile yüzleştirmiş. O, Uhud’da evvelâ bir kolunu, sonra başka bir kolunu, sonra başını kalkan yapmış.

Ve daha niceleri orada şehadet şerbeti içmiş. Bildiğiniz gibi, yetmiş tane şehit var orada. Demek ki, bunlar Allah Rasûlü’nün etrafında/çevresinde sütre olan insanlardı. O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşmak için, bunları tırpanlamak lazımdı, kâfirlerce. Ve onlar, tırpanlandı orada, şehit oldular.

Bunların hepsi, Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde bir ızdıraba dönüşmüştü. O’nun hassasiyet derinliği ve sevdiklerine duyduğu alâka ile bu meseleyi mukayese ettiğiniz zaman, ne ölçüde bir ızdırap duyduğunu -zannediyorum- değerlendirebilirsiniz.

Vakıa O da biliyordu ki, bu ölüp şehit olanlar, Cennet’e gidiyorlar. Dünya hayatı, muvakkattir. Burada muvakkat yaşadıktan sonra öbür tarafta buluşacak, el ele tutacak, sonra -inşaallah- “Cuma Yamaçları”nda Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetiyle serfirâz kılınacağız. Biliyordu bunu fakat kendi ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman bile gözleri doldu, ağladı. Çünkü alıştığı, tanıştığı, oturup kalktığı arkadaşları vardı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tesbihin imamesi olarak tesbihten ayrılıp gidiyordu, dâneler yalnız kalıyordu.

Uhud’da da derinlemesine bunu yaşamıştı. Ama Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) tesellisi ile müteselli oluyordu: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ “(Bu İslâm davasını yoksa Allah ile değil de, Hazreti Muhammed ile kaim veya Hazreti Muhammed hiç ölmeyecek mi zannediyordunuz? Öyle ise bilin ki, bu davanın asıl sahibi Allah’tır ve ondaki yeri itibarıyla) Hazreti Muhammed ancak bir rasûldür. Nitekim O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Eğer O ölür veya öldürülürse, yoksa hemen ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye mi dönüvereceksiniz? Kim ökçesi üzerinde gerisin geriye dönerse, (bilsin ki o,) hiçbir şekilde Allah’a zarar veremez. Ama Allah, (hidayetin kıymetini bilip onda sebatla gereğini yerine getiren) şükür ehlini yakın bir gelecekte bol bol mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i Imrân, 3/144) Allah (celle celâluhu) tesellikâr beyanıyla Efendimiz’in imdadına koşuyor, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) tesellide/tesliyede bulunuyordu. Öbürlerinin yerlerini de gösteriyordu orada.

Nitekim orada şehit olanlardan bir tanesi de Hazreti Câbir’in babası Abdullah İbn Amr İbn Haram (radıyallahu anhüma) idi. Allah Rasûlü, kendisi ifade buyuruyor, sahih kitaplarda: Hazreti Abdullah, orada o şehadetin zevkini, lezzetini ve halâvetini duyunca, “Ya Rabbi, beni dünyaya gönder de kardeşlerime haber vereyim!” diyor. Cenâb-ı Hak, “Dünyaya geri dönmek yok ama Ben, Peygamber’in vasıtasıyla bunu haber veririm!” buyuruyor.

Evet, böyle bir haberleşme, böyle bir muhabere de var. İmam Rabbânî’nin ifadesiyle ifade edecek olursak, “Verâların, verâların, verâların, verâların, verâların… -üç nokta- verâsıyla” bir de muhabere var; tesliye var, teselli var, gönlünü alma var O’nun; öbürlerinin gittiği yerleri O’na söyleme var. Böylece, bu fâni ve cefakâr dünyadan gidip de öbür tarafta vefâ âlemi olan bir dünyaya otağlarını kurduklarını bildirme meselesi var. Dolayısıyla bunlarla Allah (celle celâluhu) teselli ediyor. Bir, bu.

   “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.”

Bir ikinci husus: Hazreti Muhyiddîn’in de ifade ettiği gibi ki, zannediyorum, İmam Rabbânî hazretlerinin de bu konuda hususî bir-iki mektubu var: “Celâlî tecellî”nin önemi esasen, mü’min için çok büyüktür, kâfirler ve münafıklar için bu söz konusu olmasa da. Celâlî tecellîler baskın yaptığı zaman, kâfirler ve münafıklar iç döküyorlar, yalvarıyorlar, yakarıyorlar; fakat gâileler bertaraf olunca yine keyiflerine dalıyorlar. Fakat mü’min, o Celâlî tecellîler karşısında, “Cemâlî tecellî”den daha fazla hisseyâb oluyorlar. Zira mümin, zaten çizgisini koruyor, zaten hiçbir şey olmadığı zaman bile Rabbi ile irtibatını devam ettiriyor, zaten her zaman el-pençe divan duruyor. Hele o Celal tecellîleri geldiği zaman, ıztırar diliyle, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor: أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml, 27/62) veya أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben kalbi kırıklarla beraberim!..” hakikatlerine sığınıyor.

Hani “Siz de deyin!” diye âcizâne demiştim: يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ؛ هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ اُجْبُرْ كَسْرَنَا “Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran! Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere duyur! Bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme! Kırıklarımızı sarıp sarmala, yaralarımızı iyileştir.” يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icâbet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Mü’min, böyle bir “Celâlî tecellî” karşısında daha bir metafizik gerilime geçiyor; Cenâb-ı Hakk’a daha genişçe teveccüh ediyor. O açıdan da esasen, bir yönüyle Celal’in gözünde “Cemâl”, daha bir cemâl haline geliyor. Evet, bu İmam Rabbânî Hazretlerinin beyanı; Mektubât’ı okumuştuk ama bilmem hatırınızda mı? Ayrı bir şey; yani, Celâl, çok daha önemli mü’min için; diğerleri için değil. Hazreti Muhyiddîn de meseleye öyle bakar; zannediyorum Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân da meseleye öyle bakar. -Mesela, Üstad hazretleri “Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.” der.- Onlar, hep aynı ekolün -“Ekol” ne?-, medresenin, mektebin talebeleri, bir yönüyle Peygamber şakirtleri olmaları itibarıyla, temel esaslarda birbirlerinden farklı düşünmeleri asla söz konusu değildir. Çünkü ne düşünüyor, ne ediyor, ne söylüyorlarsa, meseleye Kur’an merceğiyle, Sünnet-i Sahîha merceğiyle ve Sahabe-i kiramın o mevzudaki -bir yönüyle- re’yleriyle, te’villeriyle, tefsirleriyle baktıklarından dolayı, örtüşmeler çok oluyor. Birinin dediğini aynen diğeri de diyor. İfadelerdeki tasrif ve küçük farklılıklar ile aynı mazmun ve aynı mantûku ifade ediyorlar.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orada o Celâlî tecellîyi, kendi engin ufkuyla ve O’na has vâridâtla duyuyor. Bunu İmam Rabbânî duymuşsa, Muhyiddîn İbn Arabî duymuşsa, Hazreti Bediüzzaman duymuşsa, Şâh-ı Geylânî duymuşsa, Ebu Hasan Şâzilî duymuşsa, O’nunkine (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyma denmez, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), tabiatının derinliklerine onun fokur fokur kaynadığını hissetmiştir. Dolayısıyla O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu derin ihsas ve ihtisasları, o andaki ızdıraplarını, dişinin kırılmasını, semalarda أَسَدُ اللهِ الْغَالِبُ “Allah’ın her zaman üstün gelen aslanı” yazılan Hazreti Hamza’nın ruhunun ufkuna yürümesini -bütün bunları- ta’dil etmiştir, yumuşatmıştır.

   Allah Rasûlü’nün Tâif’te karşılaştığı zorluk, O’nun insanlığın kurtuluşu konusundaki ızdırabı ve misyonu açısından, Uhud’dan daha şiddetli olmuştu.

Tâif’e gelince; Efendimiz, bir ümit mülahazasıyla gitmiş oraya. İnsanların, Mekke’nin sıcağından kaçmalarını ve yazın serinlemek için orayı tercih etmelerini değerlendirmek istemiş. Bir de Mekke’deki o mütemerridâne, muannidâne küfür havasının orada olmadığı mülahazasıyla gitmiş. Fakat Mekke’de maruz kalmadığı şeylere maruz kalmış; üstelik geçtiği sokaklarda, masum çocuklar taşlamaya memur edilmiş. Taşlamışlar, mübarek eli-ayağı yarılmış.

Ayrıca, misyonunun farkında; misyonunun çok önemli olduğunu görüyor. Duyduğunu insanlara mutlaka duyurma derdiyle adeta kıvranıyor. İşte o meseleye bakarken, bu zaviyeden bakmak da çok mühimdir. فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) ve لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) ayetlerinde ifade edildiği gibi, “Gittikleri yol, izledikleri iz açısından -inanmıyorlar diye- neredeyse kendini öldüreceksin!” denilen bir gönül!.. Şimdi böyle bir gönlün, Mekke’den gidip orada bir şey arama mülahazasıyla Tâif’e varması ve orada da tamamen her şeyin tersiyle karşılaşması, tek bir insana bile bir şey dinletememesi, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne kadar ağır gelmiştir?!. Bir de Uhud’da kendisine gelen teselliler henüz orada gelmemiştir.

Hele bir de “Mekke’ye giremezsin!” denmiş Efendimiz’e. Henüz Medine’nin kapıları da aralanmamış; Allah, “Oraya gideceksin!” dememiş. Önünü kesmişler, “Mekke’ye giremezsin!” demişler. Tev’emi (ikizi) olan Beytullah’tan O’nu uzak tutmuşlar; tev’emi olan, eşi ve ikizi olan Beytullah’tan uzak tutmuşlar. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur..” buyurduğu gibi, yeryüzünde de ilk bina da Beytullah’tır; أَوَّلُ مَا بَنَى اللهُ فِي اْلأَرْضِ بَيْتُ اللهِ “Allah’ın yeryüzünde ilk bina ettiği/ettirdiği yer, -Beyt-i Mamur’un izdüşümü olması itibarıyla- Beytullah’tır.” Dolayısıyla Kâbe ile böyle bir eş ve ikiz olma var. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufku açısından meseleyi değerlendirmek; o gez, o göz, o arpacık zaviyesinden meseleye bakmak lazım ve kendisine ne kadar ağır geldiğini anlamaya çalışmak lazım.

(Hadis kitaplarında nakledildiğine göre; Hazreti Âişe validemiz, Peygamber Efendimiz’e hitaben: “Sana Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi?” diye sormuş; O da “Yemin olsun ki kavmin Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü (Tâif’e gidişte) karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi.” buyurmuştur.) Hazreti Âişe validemize dediği şey, hakikaten senet açısından sağlamsa ve metin hakkında da bir şey demeyeceksek, bu mülahazalara bağlanabilir. O meselenin makul mahmîlini bulmaya çalıştım, kendimce burada. Hâşâ, O’nun ufkunu idrak etmişlik açısından değil, o iki hadisenin enginliğini idrak etmişlik açısından değil; ben kim, onları kavramak kim?!. Ama O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kıtmîr’i, kuyruğunu sallayan, öbür tarafta da kuyruk sallayıp ayaklarının önünde, “Ben, Sen’i anlatmaya çalışmıştım, anlatamadım. Dolayısıyla da Sana ihanet ettim; ihanetimi şefaatçi yaparak Sana sığınıyorum!” deme mülahazalarını taşıyan birisiyim.

Evet, gözlerimi açıp-kapayıp, hep O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hülyalarıyla yaşıyorum. Kavuşur muyum, ayaklarına yüzümü sürebilir miyim?!. Ayağını bastığı yerde başımı kaldırım taşı gibi ayaklarının altına koyabilir miyim?!. Geçtiği izlerin toprağını alıp yüzüme sürüp “O Kıtmîr’in yüzünde, Sen’in toprağın, ayağının tozu-toprağı tûtiyâdır!” diyebilir miyim?!. Bu mülahaza ile doluyum. Fakat… Bir kısım densizler, kendi kendilerine bir kısım kuruntulara girerek, bir kısım şeyleri icat etseler bile, kendi mülahazam hep o oldu. Değil O (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’na iki bardak su taşıyan bir hizmetçisinin yanında bile başımı çok rahatlıkla ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymaya teşne bulunduğumu her zaman ifade ettim, yine de ifade ederim.

   “Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!.”

İnsanlığın İftihar Tablosu, Allah ile irtibatı açısından iz’an üstü iz’ana sahipti. Daha ilk dönemlerde bile Cenâb-ı Hakk’ın O’nu bırakmayacağına kanaat-i kat’iyyesi vardı. Fakat zannediyorum, öncelikle “Bu iş gecikir mi? Bu insanların hak ve hakikati kabul etmeleri mevzuunda takvimde bir ertelenme/ötelenme olur mu?” bunu düşünüyordu. İkinci olarak da o temerrüd eden insanlar -bir yönüyle- kendilerini bir çağlayana salmışlar; dışarıya çıkmaya ihtimal ve imkân vermeyen bir çağlayana salmışlar, Cehennem’e doğru yuvarlanıyorlar. O İnce Ruh’ta (sallallâhu aleyhi ve sellem) o meselelerin hâsıl ettiği acı ve ızdırap idi bu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Beni kime bırakıyorsun?!.” derken de misyonu itibarıyla diyordu: “Bir şey anlatacaktım onlara. Başımı yarıyorlardı, tepeme biniyorlardı, boynumu sıkıyorlardı öldürmek için. Sırtıma deve işkembesi koyuyorlardı, Kâbe’nin karşısında alnımı yere koyup أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ ‘Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu vakittir.’ hakikatinden istifade etmeye çalışırken. Her şeye rağmen, başımı yere koyuyor, yalvarıyor, iç döküyordum Sana. Yoksa bunlar biraz ertelenecek mi, ötelenecek mi? Sürüklenip o çağlayanın içine Cehennem’e yuvarlananlar, daha çok olacak mı?!.” mülahazalarını taşıyordu. Engin ruhu mülahazasıyla meselelere bakınca, böyle düşünmek lazım; misyonu açısından meseleye bakmak lazım.

Bilindiği üzere, şöyle demişti orada: اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Diyor ki, إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي “Beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı?” Ama hemen ekliyor: إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي “Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim.” Eğer, Benim başıma gelen bu şeyler, Sen’in hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı ise, o olmasın isterim; isterim ki o olmasın!” Hepimizin diyeceği şey; “Kâle almam o zaman!” diyor. وَلَكِنَّ عَافِيَتَكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي “Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir.” Ama afiyetin Sen’in, afv ü âfiyetin Sen’in, her şeye vâsi’dir ki, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Çünkü rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf, 7/156) buyuruyorsun.”

Evet, o zaviyeden orada çok temkinlice niyazda bulunuyor. Hani bu duanın, değişik nakilleri açısından, sıhhati ve farklı rivayetleri mevzuunda münakaşa yapılabilir; çünkü farklı rivayetler var, farklı söylentiler var o mevzuda. Fakat genel mazmuna bakınca, bu duanın o lâl ü güher-i Nebevî’den dökülmüş olduğu her kelimeden anlaşılıyor. Çok dikkatlice, çok temkin üsluplu ve Allah’a karşı çok saygı edalı olarak döküldüğü anlaşılıyor. Ve nitekim sonunda لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ diyor, hem de Rabbimizi muhatap alarak; çünkü o cümle, لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، فَإِنَّهَا كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Fakat orada Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allahım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) der gibi diyor. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Bir havl, bir kuvvet yok; ancak varsa, Seninle vardır, Senin havl, Senin kuvvetin!” demek suretiyle Cenâb-ı Hakk’ı muhatap alarak doğrudan doğruya, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ beyanındaki iç dökme gibi, içini döküyor O’na (celle celâluhu).

   İnsanlık semasında ay ve güneş tutulmaları her dönemde meydana gelmiştir ama hiçbir hüsûf ve hiçbir küsûf kalıcı olmamıştır.

Allah Rasûlü, misyonunun sevdalısı bir insan. İlle de bir şey olacaksa, o misyonunu edâ etmekle olacak; vazifesinin şuurunda. Konumu rantabl olarak değerlendirme istikametinde gecesi-gündüzü belli değil; iç içe giriyor, karışıyor, birbirine karışıyor. O mevzuda bütün dünyevî zevkler ve lezzetler, ayağının altına alınacak hale geliyor böyle. İşte çok tekerrür eden bir mesele: Miraç gibi bir pâye ile serfirâz kılındıktan sonra, yine o misyonun hatırına geriye dönüyor; insanların elinden tutmak; gezdiği, dolaştığı, seyrettiği o âlemleri onlara da seyrettirmek için dönüyor. Bu istikamette, misyonu karşısında o kadar sâdık, o kadar müstakîm bir insan. “Müstakîm” sözü, ifade etmez; “esdak” kelimesini kullanmak lazım O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Sâdıklar Sâdıkı” demek lazım. Evet “Müstakimler Müstakimi” demek lazım o mevzuda; misyonunu eda etme adına öyle Sadıklar Sâdıkı, Müstakimler Müstakimi, Davalılar Davalısı!.. Öyle bir insandı; Allah, hususi olarak o iş için yaratmıştı. Ve gönlüne göre de Cenâb-ı Hak verdi, Reşahât’ta ifade edildiği gibi. Hani Akif’in de şu sözlerle nazara verdiği o misyon:

“On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki, bekleşmedelerdi!

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o misyonu bihakkın edâ etti. Onca ihmalkâr insanın elinde ihmale uğramasına rağmen, hâlâ şöyle-böyle O’nun -bir yönüyle- o dantelayı örerken kullandığı o desenin, dikkatle bakanlar için, hâlâ yeryüzünün değişik yerlerinde nümâyân olduğu söylenebilir. Bir yönüyle değişik yerlerde ihanete uğramasına rağmen; bazı yerlerde “siyaset”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “saltanat”a kurban edilmesine, bazı yerlerde “kuvvet”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “tûl-i emel”e kurban edilmesine, bazı yerlerde “tevehhümü ebediyet”e kurban edilmesine rağmen; hâlâ im’ân-ı nazar ile, çok ciddî bir konsantrasyon ile bakıldığı zaman, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek elinden çıkan dantelanın, o günkü nakışlarıyla hâlâ gözünüzün önünde tüllendiğini görebilirsiniz.

Bu da şudur: Her şey tamamen hiç bitmemiştir ve bütün renklerini bütün bütün kaybetmemiştir. Güneş, bütün bütün batmamıştır; ay, bütün bütün husufa uğramamıştır. Muvakkat bir hüsûf/küsûf olmuştur o meselede; bir yönüyle hâiller, perdeler olmuştur. O işi karartmak isteyen kapkaranlık ruhlar -yaptıkları işlere “ak”lıklar ilave etseler de “kapkaranlık” ruhlar- ona elli türlü, elli taraftan ihanet etseler ve onu elli taraftan dağıtmaya çalışsalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, mevsimi gelince, o yeniden bir kere daha dolunay gibi tulû edecektir, hem de hâlesi ile beraber.

   Bela ve musibetler karşısında manevî anatominin sıhhati çok hayati öneme sahiptir; herkes, “immün sistemi”nin sağlamlığı ölçüsünde belalara karşı dayanıklı olur.

Nâbî ne hoş der: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın öyle bir bendesi ki; “abdühû”, O’nun halis kulu. Allah da (celle celâluhu), en yüksek bir pâye ile pâyelendirdiği zaman “bende” tabiriyle ifade ediyor. سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّه هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescid-i Aksâ’ya götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, âcizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ, 17/1) Şerefli bendesini, kulunu… Şerefli bendesini bir gece “mekân üstü mekanlar”a, “zaman üstü zamanlar”a ulaştırdı; “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” ile şereflendirdi, “Rü’yet”i ile şereflendirdi, hiç kimseye müyesser olmayan şeyler ile şereflendirdi. O, gittiği yollarda bütün Enbiyâ-ı ızâmı, yolun değişik merhalelerinde oturmuş O’nu bekliyor gördü. Ama geldi-geçti, durma bilmeden; yürüdü sonsuza. Biliyordu sonsuz istikametinde yürümenin sonsuzca olacağını; biliyordu ve “seyr”ini sonsuzca yapıyordu.

Hiç kimseye müyesser olmayan şeyleri Allah (celle celâluhu), O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) lütfediyordu. Bu pâyelerle serfirâz kıldığı abdini de عَبْدِهِ “kulunu” sözüyle ifade ediyordu İsrâ sûre-i celîlesinde. Fakat gördüğünüz gibi, sürekli imtihan da ediyordu o Güzide Kul’unu. Onun için, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en şiddetlisi, Enbiyâ-ı ızâma, sonra seviyesine/derecesine göre diğer insanlara.” Mertebeleri itibarıyla… Evet, o nazmı hatırlayın, Hak dostu diyor ki: “Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.”

Herkes, “immün sistemi”nin sağlamlığı ölçüsünde belalara karşı dayanıklı olur. “İman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî”, “hâlis aşk u iştiyâk-ı likâullah”; insanın manevî anatomisinin immün sistemi budur. Bu ne kadar güçlü ise, başa gelen belalara karşı da insan o kadar mukavemetli olur, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bin tane virüs gelse, musallat olsa, onların hepsini darman duman eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Uf, puf!..” diyen insanlarda bu immün sistemi çökmüş demektir. Anatomik yapıda immün sistemi çöktüğünde, vücûd nasıl hastalıklara açık hale, mikroplara açık hale, virüslere açık hale geliyor; artık koruyucu sistem kalmıyor. Aynen öyle de… Bu açıdan onlardaki o immün sistemi, çok güçlü; “Enbiyâ”da, “Mukarrabîn”de, “Asfiyâ”da, “Evliyâ”da ve “ibâdullah-ı sâlihîn”de.

   Belki bir kısım elemler çekiyorsunuz fakat unutmayın ki, küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır!..

Evet, يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Tevbe sûre-i celîlesinde böyle buyuruyor; hem يُرِيدُونَ diyor. Muzârî kipi olunca, demek ki; bugün onu diliyorlar, söndürmek istiyorlar; söndürmede bir türlü doyma bilmiyorlar, “Bir daha! Bir daha!” diyorlar. “Bir daha!.. Şunu kapattık; şunu da kapatsak, şunu da kapatsak!.. Şu çelmeyi yaptık; şunu yere serdik; fakat hâlâ var, ayakta bazıları duruyor; şunları da bir el-ense ile yere sersek! Şunu da bir künde ile yere sersek! Şunun da başına bir bomba olsak, patlasak! Şunun da getirip başında bir helikopter uçursak, morallerini bozsak!..” Şeytan akıllarına ne getiriyorsa, o ışığı söndürmek için hemen hepsini yapmaya, akıllarına gelen her şeyi, geceyi-gündüzü beklemeden yapmaya çalışıyorlar. Gece, akıllarına geliyorsa, “Aman fevt etmeyelim!”; gündüz akıllarına geliyorsa, “Aman, gece bastırır, fevt etmeyelim!” demelerine rağmen… أَنْ يُطْفِئُوا “Yutfiû” da yine muzârî kipi; “Sürekli üfleyip duruyorlar: Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim! Söndürelim!..” diyorlar. Neyi söndürmeye çalışıyorlar?!. أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ “Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Oysa “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!”

Ne var ki, وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Yine muzârî kipi ile ifade ediyor: Onların her söndürme cehtlerine karşı Allah (celle celâluhu) -isterseniz kendi ifademizle diyelim- ‘I ıh!’ diyor. Zavallılar; beyhude şeylere takılmışsınız siz, beyhude uğraşıyorsunuz, emeğiniz zâyi oluyor. وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Allah (celle celâluhu) ona ‘Hayır!’ diyor ve nurunu tamamlama istikametinde İrade-i Sübhâniyesini, Meşîet-i Kudsiyesini, aynı zamanda havlini ve kuvvetini ortaya koyuyor. Onların her şeylerini alt-üst ediyor, alt-üst etti, alt-üst edecek; onlara hadlerini bildirecek dünyada, yeniden bir kere daha.

Allahu a’lem, bu minvaldeki ayetlerden birisi (Tevbe, 9/32) o dönemdeki hadiselere bakıyor; diğeri de özellikle umuma: يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayıcıdır, (tamamlayıp dünyanın her tarafına ulaştıracaktır).” (Saff, 61/8) diyor. “İsm-i fâil kipi” ile ifade etmek suretiyle, “Allah, onlara rağmen, tamamlıyor ha tamamlıyor; tamamlıyor ha tamamlıyor; tamamlıyor ha tamamlıyor!”

Onlar, bir yerde önünü kesiyorlar; fakat o, bir çağlayan gibi. Önüne bir kaya iterlerse şayet, üstünden akıyor. Üstü geçilmez olursa, kenarından kıvrılıp geçiyor. Kenarından geçilmezse, deliyor, alttan geçiyor: وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Nankörler istemeseler bile!..” Her yere nûr söndürücüler gönderseler bile!.. Değişik ad ve unvanlar ile sizin -bir yönüyle- mumları tutuşturduğunuz yerlerde, o mumları söndürmek için ellerinden gelen her şeyi yapsalar bile… Allah (celle celâluhu), sürekli onların o oyunlarını bozuyor ve onlara üst üste, iç içe falso, fiyasko fâsid daireleri yaşatıyor. İnkisar içinde kıvranıp duruyorlar, yutkunup duruyorlar: “Şu Allah’ın yaktığı nuru bir türlü söndüremedik!” falan diyorlar ve beyhude yoruluyorlar.

Bu zaviyeden bakınca, insanın onlara acıyası geliyor; çünkü o kadar şeyi hak, hakikat, istikamet istikametinde kullansalar, bir yönüyle veliler ile hem-hâl hale gelebilirler. Keşke o enerjilerini, o dinamizmlerini, o metafizik gerilimlerini “ihlas”, “rıza” ve “iştiyak-ı likâullah” istikametinde kullanabilselerdi! Şu kahrolası dünyayı ayaklarının altına alabilselerdi! Ruh dünyalarını karartan o kapkara sarayların yüzüne tükürebilselerdi! O filoları için “Keşke Allah batırsa!” diyebilselerdi. Takılıp kaldıkları o saltanatlar için “Keşke Kârûn’un hazineleri gibi yerin dibine batsaydı!” diyebilselerdi. O zaman kurtulmuş olacaklardı. Fakat sürekli tepe taklak gidiyorlar, farkında değiller.

Siz, bir elem çekiyorsunuz, fakat… إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا “Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar. Kaldı ki Siz Allah’tan, onların ümit edemeyecekleri birçok şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/104) Sürekli, her gün bir şey yapıyorlar. Her gün yeni yeni elem argümanları kullanıldığından dolayı, yeni bir mızrak yer gibi oluyorsunuz. Birinde Mus’ab gibi bir kolunuz, öbür defasında başka bir kolunuz, öbür defasında ayağınız, öbür defasında başka bir ayağınız yaralanıyor; kütükte doğranır gibi doğranıyorsunuz. Ben kaynaklarda görmedim ama vaaz eden, ilim adamı birisinin sohbetinde dinlemiştim: Mus’ab İbn-i Umeyr hazretleri, Uhud savaşında çok yara almış fakat hâlâ ölmemiş. Böyle kıpırdıyor, sonra yüz üstü düşüyor yere. Boynunu da uzatmış, ondan da yara almış; yüzünü saklıyor. Cenâb-ı Hak, “Senin hâlâ boynun varken, nasıl oluyor da Rasûl-i Ekrem’in dişi kırılıyor?!” der diye orada üzüntü ile yüzünü saklıyor. Evet, إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da tıpkı sizin gibi acı çekiyorlar; hatta onlar, daha fazla elem duyuyorlar.

   Ne olur, “Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzuma nâil olamıyorum!” demeyiniz; zira “Acele etmezse, sizden herkesin duasına icabet buyurulur.” diyor Rehber-i Ekmel Efendimiz!..

Siz, -elhamdülillah- öyle bir şeye talipsiniz ki, kaybetme meselesi söz konusu değil. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyorsunuz. “Allah’ım, Rü’yetin!.. Allah’ım, Habib’inin rü’yeti!.. Allah’ım, Rıdvan’ın!..” diyorsunuz. Ve böyle diyorsanız şayet, Allah (celle celâluhu) ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ “Bana dua edin, size cevap vereyim.” (Mü’min, 60/40) “Dua edin, icabet edeyim!” buyuruyor. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan vaadimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) buyuruyor. وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ “(Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müspet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.” (Bakara, 2/186) buyuruyor. İç musiki açısından da mazmunu ne kadar güzel ifade ediyor!.. Heyecan verici!.. O’nun hakkında takdir, zait olur. Geçtim…

Cenâb-ı Hak böyle buyuruyor; siz de durmadan dua ediyorsunuz. Durmadan: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق diyorsunuz. Hani son zamanlarda daha genişçe dile getirdiğiniz gibi; اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَنَفَحَاتِكَ، وَأُنْسَكَ، وَقُرْبَكَ، وَمَحَبَّتَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَعِنَايَتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كَائِنًا مَنْ كَانَ، وَالنُّصْرَةَ عَلَى أَعْدَائِنَا كَائِنًا مَنْ كَانَ مِنَ الْعَسْكَرِيِّينَ وَالْعَسْكَرِيَّاتِ، وَالسِّيَاسِيِّينَ وَالسِّيَاسِيَّاتِ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ وَاْلاِسْتِخْبَارِيَّاتِ، وَالشُّرْطِيِّينَ وَالشُّرْطِيَّاتِ، وَالْخَارِجِيينَ وَالْخَارِجِيَّاتِ، وَالدَّاخِلِيينَ وَالدَّاخِلِيَّاتِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; ilâhî nefhalarınla, ötelerden esintilerinle gönlümüzü şâd kılmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı; bütün düşmanlarımıza karşı bizi yardımınla destekleyip zafere ulaştırmanı diliyoruz. Bize düşmanlık yapan, kadın-erkek asker, siyasetçi, istihbarat elemanı, polis, hariciyeci ve içişleri personeli her kim varsa, hepsine karşı bize yardım ve nusret lütfeyle!.. Ey yegâne merhametli, Erhamürrâhimîn!..” diyorsunuz.

Ee canım, el-âlem dua ederken, o duanın kabul edileceğine -şayet- inanıyorsa, siz de bunları hep mırıldanıp duruyorsunuz; estağfirullah, vird-i zeban edip duruyorsunuz; dilinize dolamış, sürekli tekrar edip duruyorsunuz. Allah, kabul vaad etmiş, Allah kabul etmez mi?!. اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْكَامِلَ “Allahım kamil iman lütfet!..” diyorsunuz. اَللَّهُمَّ اَلْإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ “Allah’ım İslamiyet’i en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle!” diyorsunuz. Kur’an-ı Kerim’de, الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي “İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliğiyle) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım!” (Mâide, 5/3) denildiğine, kemal ve ekmel ufku gösterildiğine göre, اَللَّهُمَّ اَلْإِيمَانَ الْأَكْمَلَ، وَاْلإِسْلاَمَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِحْسَانَ اْلأَكْمَلَ، وَاْلإِخْلاَصَ اْلأَكْمَلَ، وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ، وَالْمَحَبَّةَ التَّامَّةَ، وَالصَّدَاقَةَ التَّامَّةَ، وَاْلاِسْتِقَامَةَ التَّامَّةَ، وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ، وَالتَّسْلِيمَ التَّامَّ، وَالتَّفْوِيضَ التَّامَّ، وَالثِّقَةَ التَّامَّةَ “Allah’ım iman, İslam, ihsan ve ihlası en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle; her yönüyle tam, kusursuz ve eksiksiz marifet, muhabbet, sadakat, istikamet, tevekkül, teslim, tefviz ve sikayı bize müyesser kıl!..” diyorsunuz ve bunu vird-i zebân etmişsiniz. Bunları derken, aynı zamanda o duanızın kabul olacağına inancınızla diyorsunuz; çünkü bunu O (celle celâluhu) emrediyor: Derken, kabul olacağı inancıyla diyeceksiniz. Kat’iyyen “Diyorum, diyorum ama kabul olmuyor!” demeyeceksiniz.

Hazreti Sâhib-i Zî-şan, Andelîb-i Zî-şan (sallallâhu aleyhi ve sellem) يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” (Acele nasıl mı olur?) “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” buyuruyor. يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” Nasıl acele ediyor? يَقُولُ: دَعَوْتُ دَعَوْتُ “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum…” Tekrar edebilirsiniz, iki defa buyuruyor O (sallallâhu aleyhi ve sellem) دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، دَعَوْتُ، فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Yalvarıyorum, yalvarıyorum, dua edip duruyorum ama bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!” Böyle bir ruh haleti içine girmiyorsanız, Allah, dediğiniz şeylere icabet buyurur.

Ee siz hep, bunu dediniz. Çoğunuz, zannediyorum, alın teriyle kazandığınız şeylerle -ki فَنِعْمَ وَبِهَا “Ne hoş.. Ne kadar güzel! Baş-göz üstüne!”- okullar yaptınız, burslar verdiniz, فَنِعْمَ وَبِهَا ne kadar hoş!.. Gayr-ı meşru bir şey, bir rüşvet almadınız. Değişik spekülasyonlara girmediniz. İrtikâplara, ihtilaslara yelken açmadınız. Dünya, hezâfiriyle karşınıza dikildiği zaman, ona bir tekme vurdunuz. Allah Rasûlü’nün, mübarek eliyle, dünyanın temessülünü ittiği gibi, “Git, Bana kendini kabul ettiremezsin!” dediniz. Ee canım, sizin en günahkârınız Kıtmîr… Hani insan günahkâr olunca, dünyaya tâlip olur. “Dünya talebi”, saltanat, debdebe, ihtişam, günah ile mebsûten mütenâsiptir. Ne kadar âhiret hesabına kaybetmiş ve ne kadar Allah namına kaybetmiş ise, o kadar Kârûn gibi balıklamasına dünyaya dalmıştır bir insan. Ee sizin Kıtmîr’iniz; içinizde bulunmak suretiyle Hazreti Rasûl-i Zî-şana kavuşabilme ümidini hep taşımış birisi… Ama yeryüzünde bir dikili taşı olmamış. Binlerce, milyonlarca seveni olmuş; “Yahu, benim de bir odam olsa!” dememiş.

Vakıa bir yerde bir tahta kulübe yapmışlardı. Fakat bir hased tsunamisi geldi, onu da aldı götürdü oradan. Dünyanın değişik yerlerinden gelenler, “Bir de bakalım bu tahta kulübe ne imiş!” diyorlardı. Çünkü iki metre böyle, iki metre de böyle… Altı seneye yakın talebelere hizmetçilik yaptım orada; beş-altı sene. Sağ olsun, yine dindar görünen insanlar, oradan uzaklaştırılmam mevzuunda Uhud savaşı veriyor gibi -âdeta- savaş verdiler. Sonra kala kala bir tahta kulübe kaldı; gelenler “Hele bakalım ne imiş bu tahta kulübe!” diyorlardı. Görmesinler, etmesinler diye, onu da söktü, attılar. Evet, sağ olsunlar; Selefîlerin mezarları dümdüz yaptıkları gibi, onlar da Selefîlikten hissedar olmuş olacaklar ki, öyle yaptılar. Evet, şahsım adına hakkım helal olsun!.. Vesselam.

Kırık Testi: ALLAH VE HÂDİSELER KARŞISINDA PEYGAMBERÂNE DURUŞ

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendini Hakk’a adayıp da Allah’a dayanan insan, yürür vazife ve sorumlulukları istikametinde dönüp arkasına bakmadan. Bilir o nasıl bir kuvvete dayandığını ve kimin hesabına hareket ettiğini. Emindir hedefinden, yürüdüğü yolun doğruluğundan ve yol boyu bir lâhza olsun yalnız bırakılmadığından/bırakılmayacağından. Bu itibarla da o, hiç mi hiç fikrî, hissî dağınıklığa düşmez, teşevvüş ve tereddüt yaşamaz; mükellefiyetlerini derin bir şuur ve hassasiyetle yerine getirmeye bakar; sonra da ciddî bir iç huzuruyla neticeyi Allah’tan beklemeye koyulur; koyulur ve şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmamaya fevkalâde özen göstererek hareket ve faaliyetlerini sadece ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlar. O’nun rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek elinden geldiğince bunun dışındaki bütün değerlere karşı kapanır ve sürekli nefsinin isteklerinden uzak durmaya çalışır. Bir gün gidip yollar bütünüyle sarpa sarınca ve ufuklar kararıp her yanda telâş ve endişe uğultuları duyulunca da, ne yürüdüğü yola kahreder, ne panikler ne de geriye döner; “Hakk’a dayanır, sa’ye sarılır, hikmete râm olur.” ve Hazreti Nuh gibi “Yâ Rab yenik düştüm; nusretinle teyit et.”[1] der ve bütün samimiyetiyle O’nun hıfzına, riâyetine sığınır ve O’nun lütfedeceği çıkış anını ve çıkış noktasını beklemeye koyulur.

Hak yolunda bulunmak, herkese Hakk’ı anlatıp Hakk’ı duyurmak ve yoldakilere yol âdâbıyla alâkalı rehberlikte bulunmak bir ibadet olduğu gibi her şeyi Allah’tan beklemek, beklenmesi gereken hususlarda zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretmek de bir ibadettir. İnsan bazen, daha ilk hamle, ilk hareket ve ilk şahlanışta hemen tevfîke mazhar olur ve aradığını bulur. Bazen de bir ömür boyu küheylan gibi koşar durur da görünürde hiçbir şey elde edemez. Ne var ki o da sonuçta sabrıyla, ikdâmıyla ve niyetiyle kurtulur…

Bazen dünyevî hâdiseler ve dünyalılar yol vermezler insana; bazen de başa gelenler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder; eder de yıllar hep Muharrem gibi gelir geçer ve yollar gider Kerbelâ’ya takılır. Ne var ki, Hak’tan fermanlı gönüller, görüp duydukları bu şeyler karşısında ne sarsılır, ne sendeler ne de tereddüde düşerler. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başa gelenleri imtihan sayar, imtihanları tevekkül ve teslimiyetle göğüsler, yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir, her hareket ve davranışını ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir; bir gözü kendi tavırlarında diğeri o müteâl kapının aralığında yürür himmetini dağıtmadan yücelerden yüce hedefine doğru –Hak rızası olan o hedefe canlarımız kurban olsun– ve hayallerini bile her zaman pâk tutar ağyâr düşüncesinden.

İşte bu çerçevedeki bir sadakat erinin sevda ölçüsünde tek bir derdi vardır; o da, herkesin Allah’ı bulup O’na yönelmesi, değişik kulluklardan kurtulup sadece O’nun bendesi olması.. dur-durak bilmeden dolaşır çarşı-pazar ve sesi-soluğu gönlüne tercüman, bozulmamış her vicdanın kabulüne açık bir üslûpla sürekli inler durur; inler durur ve önüne gelen herkese:

“Vatandaşlarım, gelin yalnız Allah’a ibadet edin; edin ki sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Bunu yapmazsanız müthiş bir günün azabının gelip tepenize ineceğinden korkarım.”[2] (Bu iniltiler Nuh Nebi’ye ait nevhalardan sadece bazıları..);

“Ey kavmim, sadece ve sadece Allah’a kullukta bulunun; sizin O’ndan başka bir mâbudunuz yoktur. Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”[3] (Bunlar da Hûd Peygamber’in çığlıkları..);

“Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; şimdi Allah’a karşı gelmekten sakının da beni dinleyin! Ben bu hizmetimden ötürü de sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan Rabbülâlemin’dir.”[4] (Bu samimî ifadeler de o adanmış ruhların müşterek beyanı..) der, her zaman gönlünün nağmelerini duyurur ya da duyuranların yardımına koşar; koşar da: “Ey kavmim, uyun o elçilere, uyun ki, hizmetleri karşılığında sizden bir ücret istemiyorlar ve kendileri de dosdoğru bir yoldalar. Hem ne oluyor ki bana, ibadet etmeyeyim o beni Yaratana? Ve zaten hepimizin dönüşü de O’na. Ben, Cenâb-ı Hak dilemeyince, hiçbir zarar vermeyecek olan ve şefaatleri de bir işe yaramayan, nihayet beni kurtaramayan kimseleri mâbut edinir miyim?. Edinirsem, o zaman apaçık bir sapıklık içindeyim demektir. Şimdi iyi dinleyin; ben o herkesin Rabbi Rabbimize iman ediyorum.” der ve ardından ona “Haydi buyur Cennet’e.” fermanı gelir (şehit edilir). O ise (derin bir civanmertlik hissiyle) “Âh keşke halkım, Rabbimin beni affedip ikramlara mazhar kıldığını bilselerdi!”[5] şeklinde mırıldanarak, Allah ve onlar karşısında tavır ve duruşunu ortaya koyar. (Gökte meleklerin soluklarına denk bu gönül çığlıkları da, menkıbelerin “Habibüneccâr” diye naklettiği koçyiğite ait.)

Bir de firavun hanedanı içinde meçhul mü’min vardır ki, ben onun o gürül gürül sesini ne zaman duysam yüreğim hoplar. Bu aslan yürekli yiğit: “Ne o, yoksa bir insan (Musa Aleyhisselâm) Rabbim Allah’tır dediği için onu öldürecek misiniz?”[6] diye söze başlar.. en beliğ nasihatlerle insanî duygu ve düşünceler üzerinde sûr sesi gibi tesir icra edecek beyanlarda bulunur.. sinelere haşyet salar.. bazı ruhlar üzerinde korkunç bir ürperti, bazıları üzerinde de inşirah hâsıl eder.. ve sonra da söylemesi gerekli en önemli hususu yiğitçe haykırır: “Şüphesiz, sizin beni tapmaya çağırdığınız putların, böyle bir çağrıya değer hiçbir yanları yoktur. Hepimizin dönüşü Allah’adır (ve o gün) haddi aşan mütecavizler Cehennem’i boylayacaktır. Zamanı gelince benim bu söylediklerimi hatırlayacaksınız. Artık ben şimdilik işimi Allah’a havale ediyorum; şüphesiz Allah kullarını görüp gözetendir.”[7] ifadeleriyle de sözlerini noktalar.

Onun/onların bu çerçevedeki civanmertliklerine bazen dalâlet ve sefahet diyen, bazen onları yurtlarından yuvalarından çıkarma ile korkutan, bazen intisap edenlerin ellerini, ayaklarını kesme tehdidinde bulunan, bazen inananları toptan hor ve hakir gören, bazen nebilerin peygamberâne tavırlarını putlar tarafından çarpılmaya bağlayan, bazen bu mürşitleri taşa tutacaklarından söz eden ve hemen her zaman “Siz de bizim gibi birer insansınız..” diyerek onları hafife alan olabildiğine azgın, küstah, saygısız, mağrur ve bencil o kin, nefret, öfke yığınlarına karşı bu azim ve irade insanları, hep kararlı davranmış ve gürül gürül konuşmuşlardır:

“Ey kavmim, eğer aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa, bilmiş olun ki ben yalnız Allah’a güvenip dayanmışım. Şimdi siz, Allah’a ortak koştuğunuz bütün putlarınızı da toplayıp bir karar birliğine varın (varın da, yapmak isteyip yapamadığınız) şeyler içinize dert olmasın.. sonra da aman vermeyin bana, ne yapacaksanız yapınız.”[8] (Bu duruş ve bu gürül gürül ses Tufan Peygamberi’ne ait..);

“Allah bizi, sizin o bâtıl ve sapık anlayışınızdan kurtardıktan sonra, kalkar da tekrar sizin o çarpık tefekkürlerinize dö­nersek, Allah’a karşı apaçık bir iftira yolunu seçmiş oluruz. Allah göstermesin, böyle bir şeyi yapmamız asla söz konusu değildir. Biz yalnız Allah’a güvenir, Allah’a dayanırız. Şimdi ey Rabbimiz, Sen bizimle kavmimiz arasındaki problemi çöz; hakkı izhar buyur. Sen problemleri en iyi çözensin.”[9] (Bu meydan okuyuş da nebiler hatibi Şuayb Peygamber’den..);

“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olunuz ki ben sizin Allah’a eş-ortak koşageldiğiniz putların hiçbirini tanımıyorum. Şimdi hepiniz birden, hem de hiç göz açtırmadan bana ne isterseniz yapınız. Ben, sizin de, benim de Rabbim olan Allah’a güvenip dayandım.”[10] (Bunlar da Hûd Nebi’nin tavırlarını aksettiren beyanlar);

“Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmam mı? Hem ben sizi nehyettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. (Aslında) benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.”[11] (Bu da Şuayb Peygamber’den belâgat örneği bir ikaz…);

“Onların peygamberlere “Siz de bizim gibi birer beşersiniz.” demelerine karşılık, onlar da: “Evet (dediler), biz de sizin gibi beşerden başka bir şey değiliz; ne var ki Allah, peygamberlik nimetini kullarından dilediğine ihsan eder. Biz, Allah’ın izni olmayınca bir harika gösteremez ve bir mucize de izhar edemeyiz. (Bizim gibi) iman edenler sadece Allah’a dayanıp O’na güvenirler. Hem biz, neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki, yürüdüğümüz bu doğru yolu bize O gösterdi. Öyle ise biz de, sizin vereceğiniz her türlü sıkıntıya sabredip katlanacağız. Zaten, tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül ederler.”[12] (Bu da, Nuh, Hûd, Salih gibi yüce nebilerin o ulü’l-azmâne duruşlarından bir kesit).

İş bütün bütün tahammül-fersâ bir hâl alınca, bu defa da bütün benliğiyle Allah’a yönelir ve: “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına mâruz bırakma, affet bizi; Sen Azîz ve Hakîm’sin.”[13] (Bunlar da peygamberler babası Hazreti İbrahim’den yoldakilere bir demet teslimiyet mesajı).

Aslında, iradeleri sağlam, duruşları da yerinde bu gönül insanlarının hemen bütünü hep aynı hedefi kollamış, aynı çizgide hareket etmiş ve aynı değerlere saygı duymuşlardır. Onların duygu, düşünce ve davranışlarında hep aynı şeyler nümâyan, mesajlarında da aynı dava ve davet birliği göze çarpmaktadır. Ayrı ayrı devir ve ayrı ayrı coğrafyalarda neş’et etmiş olmalarına rağmen, hemen hepsinin de aynı misyonun temsilcileri olduğu açıkça müşâhede edilmektedir. Bunların en bariz özellikleri ise, hemen bütün faaliyetlerini Allah’ın rızasına bağlı götürmeleri, mücadelelerinde sadece ve sadece O’nun kudret ve inayetine dayanmaları ve O’nun sıyanetine sığınarak O’nun namına hareket etmeleridir.

Bu kudsîlerin asıl vazifelerine gelince, o da insanları küfür ve dalâlet karanlıklarından kurtararak imanın aydınlığına çıkarmak, ruhları uyararak gönüllere Hakk’ı duyurmak, eşyanın perde önü ve perde arkasını olduğu gibi göstererek dimağlardaki şüphe ve tereddütleri gidermek, varlığın yüzüne nurlar saçarak onun bir kitap gibi okunmasını, bir meşher gibi temâşâ edilmesini sağlamak, bir sanat eseri olarak onu yorumlayıp resmetmek, sonra da çağın idrak ufkuna göre seslendirmek ve bu fâni güzergâhı, bâki âlemlerin bir basamağı, bir köprüsü, bir mezraası, bir pazarı hâline getirmektir.

Bu hususların bir bölümünü ifade sadedinde Kur’ân, Efendiler Efendisi’ne: “Bu Kur’ân, Rabbinin izniyle insanları, karanlıklardan nura çıkarman ve o üstün kudret sahibi olan, her icraatıyla övgüye layık bulunan Allah yoluna iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”[14] ferman etmekte ve bize peygamberlik misyonunun bir çerçevesini sunmaktadır. Bu konuda Efendimiz yalnız da değildir; Hazreti Âdem’den Hazreti Mu­sa’ya, O’ndan da Hazreti İsa’ya kadar hemen her nebi aynı hizmeti görmüşlerdir. Kur’ân aynı sûrede mevzuu Hazreti Musa’ya bağlayarak şöyle buyurur: “Doğrusu Biz, milletini karanlıklardan aydınlığa çıkarsın ve onlara Allah’ın (gelecekteki farklı ve önemli) günlerini hatırlatsın diye Musa’yı da âyetlerimizle gönderdik.”[15]

Gerçi, çok ciddî bir sorumluluk duygusu, sarsılmaz bir irade ve sağlam bir karakter isteyen bu yüce misyonun temsilcileri de tıpkı bizim gibi birer beşerdirler; ama azimli, imanlı, olabildiğine doğru; son derece emin, vazifelerinin şuurunda, Hak rızası konusunda fevkalâde hırslı, günahlara karşı her zaman dimdik ve kararlı ve insanları doğru yola çağırmayı da tutku şeklinde yaşayan farklı birer beşerdirler.. dur-durak bilmeden “irşad” der koşar, her zaman vazifelerini derin bir iştiyakla yerine getirir, bıkma, usanma nedir bilmez, sorumluluklarını fevkalâde bir hassasiyetle yerine getirmenin yanında, kat’iyen şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmaz; neticenin hesabıyla asla meşgul olmaz, sadece ve sadece Rabbin teveccühünü beklerler. Hidayeti de, dalâleti de Allah’tan bilir –şart-ı âdî planında iradenin müessiriyeti mahfuz– fermanın O’na ait olduğunu itiraf eder, O’nun hükmüne ve kazasına bin can ile inkıyatta bulunurlar. Bunlar, şer’î ve tenzilî hususlara olabildiğince riayetin yanında, tekvinî emirleri görüp gözetmede de fevkalâde titiz davranırlar. Bunların; hem Kur’ân, hem kâinat, hem muhatapları hem de Rabbileri karşısında olabildiğine sağlam ve tutarlı bir duruşları vardır; bu duruş, fevkalâde “ulü’l-azmâne” ve seçkinlere has bir duruştur.

Bu seçkin kimselerin himmetleri öylesine yüksektir ki, ne elde ettikleriyle yetinirler ne de kaçırdıkları fırsatlarla ye’se düşer ve paniğe kapılırlar. Başarılarını Allah’tan bilir, falsolarını nefislerine verir, her zaman düz durur ve devrilmemeye çalışırlar. Ezkaza bir sarsılma söz konusu olursa, hemen doğrulur ve yollarına devam ederler. Ne dünyevî imkânlardan kazandıklarıyla aşırı sevinip çılgınlığa girer ne de kaçırdıkları imkânlardan ötürü tasa ve keder yaşarlar. Bütün mazhariyetlerini Hak’tan bilir ve bir yandan imtihan ediliyor olabilecekleri mülâhazasıyla tir tir titrerken, diğer yandan da bütün iyilikleri, güzellikleri O’na bağlayarak, O’nun huzur-u mehabetinde her zaman saygıyla iki büklüm bulunurlar. Onların bu sağlam duruşları karşısında da Allah, bu seçkinlerden seçkin kimseleri asla yalnız bırakmaz; onları dünyada nusretiyle teyit ederek “Yeryüzü Mirasçıları” olmakla şereflendirir; ahirette de, “Cennetü’l-Firdevs”in vârisleri kılar. İşte şahidi: “Şu bir gerçektir ki Biz, zikirden (Tevrat) sonra Zebur’da da: “Dünyaya salih kullarım vâris olacak.” (ve dünya onların rengine boyanacaktır şeklinde) yazdık.”[16]; “İşte gerçek mirasçılar bunlardır.. ve bunlar Firdevs cennetlerinde ebedî kalacak olanlardır.”[17]

Bu yüce kâmetlerin iç dinamikleri ve misyonlarının çerçevesi ayrı bir makaleye konu teşkil edecek kadar geniş olduğundan ve müstakillen tahlil edilmesi gerektiğinden konuyu şimdilik burada noktalamak istiyorum.

[1]    Kamer sûresi, 54/10.

[2]    A’râf sûresi, 7/59

[3]    A’râf sûresi, 7/65

[4]    Şuarâ sûresi, 26/107-109

[5]    Yâ-Sîn sûresi, 36/20-26

[6]    Mü’min sûresi, 40/28

[7]    Mü’min sûresi, 40/43-44

[8]    Yûnus sûresi, 10/71

[9]    A’râf sûresi, 7/89

[10] Hûd sûresi, 11/54-56

[11] Hûd sûresi, 11/88

[12] İbrahim sûresi, 14/11-12

[13] Mümtehine sûresi, 60/4-5

[14] İbrahim sûresi, 14/1

[15] İbrahim sûresi, 14/5

[16] Enbiyâ sûresi, 21/105

[17] Mü’minûn sûresi, 23/10-11

Bamteli: ÂHİRETİN İNŞÂSI VE “HEPSİ ALLAH’A EMANET!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Dil, gönle tercüman olduğu sürece kıymetlidir; şayet o, kalbden kopmuş ise, kurumaya istihkak kesbetmiş demektir.

“Gönül Seni bulmuş ise / Başkasını arar mı hiç?!. / Ateşine yanmış ise / Başka nâra yanar mı hiç?!.” İslam dünyasının derdi, O’nu (celle celâluhu) bulmuş gibi göründükleri halde, O’ndan (celle celâluhu) uzak bulunmaları… Dillerde vird-i zebân fakat esas “dil” olan gönüller, O’na (celle celâluhu) karşı ebkem.. gönül dili yok.. içten yöneliş, bütünüyle “Yok!” demeyeyim, “Zayıf!” diyeyim, “Yetersiz!” diyeyim.. bilgiler, “marifet”e dönüşmüyor.. marifet, “muhabbet” ile taçlandırılmıyor.. muhabbet “aşk u iştiyak” yolunu göstermiyor.. sadece sözler ile onun yolunda emeklemeler yaşanıyor.. düşe-kalka bir hayat!.. Herkes için olmasa bile, geceler çokları için zifiri karanlık. Geceleri derinlemesine ihya eden insanlar vardır içinizde; gecenin üçte birini, üçte ikisini, başını yere koyup sızlayarak geçiren insan sayısı az değildir. Fakat genele bakınca, meselenin çok yavaş gittiğinde şüphe yok, emeklediğinde şüphe yok!..

Evet, kalb/latîfe-i Rabbâniye, suskun; o susunca, bütün söz, şu iki dudak ve dile kalıyor. O da “dil” (gönül), bu da “dil” (lisan); o “dil” (gönül) susunca, diğeri “Galiba sıra bana geldi!” diye, önüne gelen her lakırdıyı ediyor. Onun içine “yalan” da giriyor, “tezvîr” de giriyor, “iftira” da giriyor, “isnad” da giriyor, “lağviyât” da giriyor, “lehviyât” da giriyor, “batılı tasvir” de giriyor, “fuzûliyât” da giriyor; giren girene, boş buldukları için. Kumandayı lisan ele alınca; esas dil/gönül susunca, “latife-i Rabbâniye” susunca, kalb dilsizleşince, “şuur” ve “his” meflûç hale gelince, heyecan-ı insaniye ölünce, aşk u heyecan felç olunca, meydan kalıyor iki dudak arasındaki “dil”e; o da önüne gelen her şeyi mırıldanıyor.

Ona “mırıldanma” denir, levsiyât neşreden gazeteler gibi, mecmualar gibi ve onları o hale getiren kirli düşünceler gibi, kirli kalemler gibi, şimdi kirli tuşlar gibi, kirli İnternet gibi, kirli telefonlar gibi; kirli hepsi… Ve hiçbirinin içinde kalb yok; sadece gevezeliğe açık, bütün potansiyeli ve imkânları ile gevezeliğe açık iki dudak arasındaki “dil” var. Kuruyası dil!.. İçeriden gelen şeyleri -şayet- seslendirmiyorsa, o, kurumayı hak ediyor demektir, kurumaya istihkakı var demektir. Ne yazık ki, “Ben Müslümanım!” deyip, günde beş defa O’na (celle celâluhu) karşı arz-ı ubudiyetini ortaya koymak üzere, mabede/secdegâha/namazgâha koşan, başını yerlere koyan, alnını yerlere süren, iki büklüm olan insanlar, böyle boş iseler şayet, bunların âleme verecekleri de çok fazla bir şey yoktur.

Oysa hep ümit ile yaşadık; belli bir kesimin bu duyguyu, bu düşünceyi canlandıracağı, bir yönüyle, hayata mal edeceği ümidi ve mülahazasıyla yaşadık. Bir yerde, bu “örnek oluşum”, imrendirici bir hüviyet, bir desen, bir şive kazanınca, o ses, o soluk ve o mûsikînin başkalarını da cezbedeceği ve celbedeceği ümidini yaşadık; Allah (celle celâluhu), o mevzuda inkisâra uğratmasın! Mebdei, oldu meselenin, belki… Belki de yanılıyor ve hüsnüzanlarımıza yenik düşüyoruz. Belki de şu anda çekilen şeyler, maruz kaldığımız şeyler birer şefkat tokadı mahiyetinde!..

   İnsan dünyadaki her fiil, amel, tavır ve davranışıyla ahiretini ve öteye ait âbidesini inşâ etmektedir!..

Evet, belki de bir kısım zalimlerin, cebbârların, hattârların, fâsıkların, müfsidlerin eliyle maruz kalınan şeyler, Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği konum ve durumun hakkı, hakkıyla yerine getirilmediğinden dolayı birer şefkat tokadı mahiyetinde: “Aklınızı başınıza alın! Siz, başka bir âlem için varsınız. Öbür âlemdeki şekillenmeleriniz, buradaki tavır ve davranışlarınızla olacak. Bir eğitim gibi bir şeydir bu; namazınız öyle, orucunuz öyle, haccınız öyle, kalbiniz öyle, diliniz öyle… Burada yaptığınız bu şeylerle, siz, bir yönüyle kendi ruh âbidenizi inşâ ediyorsunuz. Tabir-i diğerle, öbür taraftaki âbidenizi ihya ediyorsunuz!..”

Burada yapılan her şey, -bir yönüyle- öbür tarafta var olunması gerekli olduğu şekilde var olma yolunda yapılması icap eden şeylerdir. Tohum atma gibi, onun başağa yürümesi gibi, sonra çevrenin tımar edilmesi gibi, onun suya kavuşturulması gibi, güneş ile münasebetinin sağlanması gibi, karbondioksit almasının sağlanması gibi, oksijen atmasının sağlanması gibi… Her neye muhtaç ise şayet, onları yapmak suretiyle, esasen öbür âleme göre bir şekillenme oluyor. Ubudiyet, Allah’a kulluk, öbür âleme göre şekillenmenin temrinleridir. Âdeta insan burada, öbür âlemde nasıl olacaksa, ona göre kendini rehabilite ediyor ve öbür tarafta da burada yaptığı şeylere göre şekil alıyor. Kimisi Araf’ta kalıyor. Kimisi de maymunlar, hınzırlar, domuzlar gibi Cehennem’e yuvarlanıyor; çünkü o orada, buradaki şekli almış oluyor: كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “…Onlara ‘Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!’ dedik.” (Bakara, 2/65)

Bu açıdan da insanın, sadece dünyayı “mezraatü’l-âhire” bilmesi, dünyayı “ahiretin mezraası” olarak görmesi değil, esasen kendisini de o mezraada bir unsur olarak görmesi çok önemlidir. Kendisini tımar etmesi, istemediği halde etrafında sürekli oluşan/gelişen dikenleri bir bir söküp atması, oranın gül bahçesi haline gelebilmesi için ona göre bir gayret sarf etmesi mühimdir. Zira, gül bahçesi olması lazım ki, etraf gül kokularıyla, ıtır ile üfül üfül koksun ve bülbüller o kokuya koşsun, yapraklara konsun, orada şakısın dursun!.. İnsan, burada kendisini ona göre hazırlarsa, bütün benliğiyle.. bütün benliğiyle dünyada “âhiret insanı” olursa.. bütün benliğiyle o istikametteki donanım için yatar-kalkarsa, koşturur durursa, emekleme değil.. takılıp yollarda kalmazsa ve meseleyi inkıtaa uğratmazsa buna muvaffak olur.

   “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana ve bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.”

Antrparantez şu hususu da arz etmek istiyorum: Bazen çok az zamanda çok hâlisâne yapılan şeyler, çok uzun zamanda yapılan şeylere tekâbül edebilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” Bazen insan öyle bir şey yapar ki!.. Hani mahşeri anlatan hadislerde görüyorsunuz: Orada bir kul, dönüp geriye bakıyor, “Cehennem’e götürün!” hitabı karşısında. Cenâb-ı Hak nida buyuruyor: “Sorun kuluma, niye geriye baktı?” Soruyorlar; “Ben, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hiç böyle düşünmemiştim; hep hüsnüzan beslemiştim!” diyor. “Ben, hüsnüzannında kulumu yalancı çıkarmam!” buyuruyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Kim bilir, o kul bir zamanlar önemli bir şey yapmıştır, öyle derince bir şey yapmıştır ki, şart-ı âdî planında, öyle bir gönül ortaya koymuştur ki, kalbini öyle bir seslendirmiştir ki, belli bir dönemde!.. Sonra düşe-kalka yaşamıştır, bataklıklara girmiştir; fakat o “nüve” ölmemiştir bir yönüyle. İşte o yönüyle orada/mahşerde bir ümit halinde kendisini hissettirince, Cenâb-ı Hakk’a karşı da seslendirmiştir o ümidi. O’nun (celle celâluhu) konuşturmasıyla konuşur, öyle konuşmuştur; O (celle celâluhu) da o konuşmaya cevap vermiştir: “Döndürün kulumu, Cennet’e götürün!” demiştir.

Bir başkası ak saçı-sakalıyla mahşerde hesaba çekilir. Cenâb-ı Hak, “Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hazreti Erhamürrâhimîn, “Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek, “Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara, “Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim.” der. Evet, o da kurtulur zira bir zaman yapmıştır -şart-ı adi planında- bir şey. Öyle bir şey yapmıştır ki, zerre kadardır fakat bir yönüyle batmanlara tereccüh edecek mahiyettedir. Evet bu, antrparantez idi.

Onun için ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücûd-u münevver, milyon sene bir vücûd-u ebtere müreccahtır.” Bazen, çok küçük şeyler büyük ehemmiyeti haiz olur. Bir dakika şuurlu olarak yaşama.. tam O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi yaşama.. görülüyor olma mülahazasında durma ve onu bir rasathane gibi kullanma.. “Tam görüyorum; her şeyde O’nu müşahede ediyorum. O’nu müşahede etmediğim hiçbir ayna yok. Hatta kendim, aynanın karşısına dikilince, kendimi O’nu (celle celâluhu) aksettiren bir ayna gibi görüyorum!” İşte böyle bir mülahaza…

Hâşâ, O (celle celâluhu) ne cisimdir, ne cevherdir, ne arazdır, ne mütehayyizdir; “Yemez-içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.” Fakat sen, bir aynasın!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicâb et!” Kalbini temiz tuttuğun zaman, Sultan (celle celâluhu) tecelli eder oraya; orası, O’nun (celle celâluhu) tecelligâhı olur; sürekli tayf tayf üstüne, ışık hüzmeleri yağar oraya. Sen, O’ndan (celle celâluhu) gelen o ışıklar içinde hayatını hep böyle projektörlerin ışığı altında yürüyor gibi sürdürürsün. Her şey aydınlıktır senin için; böyle en acılı hadiseler karşısında bile her şeyi pırıl pırıl parıldıyor görürsün, Allah’ın izni ve inayetiyle.

O ân-ı seyyâle… O ân-ı seyyâleyi yakalama… Ama insan, bütün hayatını ona göre programlarsa şayet onu yakalayabilir. Zira Kadir gecesinin gizliliği gibi, Hızır’ın gizliliği gibi, Eşref Saat’in gizliliği gibi o da gizlenmiştir. Tâ zamanın her parçası, her dilimi değerlendirilsin; her insan bir Hızır gibi değerlendirilsin, her karşınıza çıkan insana bir Hızır nazarıyla bakma şeklinde o değerlendirilsin. Öyle olsun diye gizlenmiş onlar; Allah (celle celâluhu) gizlemiş.

   Teheccüd, Hâcet namazı ve içten yakarışlarıyla gecesini ihya eden kaç insan vardır acaba?!.

Selef-i Sâlihîn’de olduğu gibi, gecenin üçte birini ihya eden ne kadar insan vardır içinizde?!. Bunca eltâf-ı İlahî karşısında bir taraftan kulluğun gerektirdiği sorumluluk; bir diğer taraftan da o ihsanlar karşısında şükür ile mukabele… Bütün bunlar öyle bir kulluğu gerektirmiyor mu?!. Ne kadar insan vardır gecesini ihya eden?!. Gecenin hiç olmazsa son sülüsünde -üçte biri demek; altı saatlik gece varsa, son iki saatinde- kalkıp başını yere koyma.. bir sekiz rekat teheccüd namazı kılma.. vitr-i vâcib o âna bırakılmışsa, onu yapma.. sonra Hacet namazı kılmış gibi ellerini açma ve O’na yakarma:

لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللّهُمَّ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سـُبْحَانَ رَبِّ السَّـموَاتِ السَّـبْعِ وَرَبِّ الْعَـرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ

“Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma Ya Erhamerrâhimîn. Allahım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, Sana dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allahım, ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i!.. Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda beni başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bana merhamet et.”

Duanın son kısmını “mütekellim ma’a’l-ğayr” (birinci çoğul şahıs) sigasıyla diyorum; böylece bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve mağdurları/mazlumları duama katıyorum: فَارْحَمْنَا فِي حَاجَتِنَا هَذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا وَفَلاَحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ “Şu ihtiyaçlarımızın giderilmesi ve tamamlanması hususunda bizi başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde bize merhamet eyle!..” Daha sonra da en büyük ihtiyacımızın ne olduğunu dile getiriyorum: حَاجَتُنَا: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ * اَللَّهُمَّ نَصْرًا مِنَ اللهِ وَفَتْحَا قَرِيبًا فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ وَفِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Allahım, Sen’den yardım diliyoruz; din-i mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına kapıları açmanı istirham ediyoruz. Allahım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde…” İcmali şu: Ne olur, en kısa zamanda nâm-ı celîl-i Sübhânî (celle celâluhu) değişik yerlerde bir bayrak gibi dalgalansın; biz de bakalım ona, içimiz inşirah ile dolsun. Nâm-ı celîl-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açsın dört bir yanda; biz de onu görelim, ona bakan insanların inşirahını kendi içimizde bütün derinliğiyle yaşayalım!..”

Evet, iktibas ettiğim bu dua, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hacet adına okuduğu dua idi. Bir de onulmaz gibi görünen bir derdi, bir hastalığı olan kimseye tavsiye edilen beyanı var Efendimiz’in: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللَّهُمَّ فَشَفِّعْهُ فِيَّ  “Allahım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) şu hâcetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım peygamberimizi hakkımda şefaatçi eyle.” Bu söylenip sonra ihtiyaç seslendiriliyor. Me’surât’a (Allah Rasûlü’nün -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatın her alanına ait yaptığı dua ve zikirlere) bakılabilir. Ben, söz gelmişken, bunları okuyup bu arada vesile ittihaz ederek dua etmek istedim.

   Gelin, Allah aşkına, kardeşlerimizin ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım!” diye inleyelim; ümmet-i Muhammed ve topyekûn insanlık için dil dökelim!..

Evet, en azından o gecenin sülüsünü ibadet ü taat ve duaya ayırma.. “Allahım! Gündüzün şu kadar zamanı bana ait… Zamanım, Senin verdiğin zaman.. ben, Senin verdiğin ben.. Senin verdiğin şuur.. Senin verdiğin mantık.. Senin lütfettiğin insanlık.. Senin bize bahşeylediğin, Hazreti Muhammed’e ümmet olma.. Senin bize bahşeylediğin, Kur’an-ı Kerim’e cemaat olma.. Senin bize bahşeylediğin, âhirzaman ümmeti, dini ikame eden ümmet olma… Bütün bunların karşılığında iki saat Sana veriyorum, az görme ne olur bunu!..” deme.. gecenin sülüsünde kalkıp ümmet-i Muhammed için, nâm-ı celîl-i İlâhî’nin (celle celâluhu) şehbal açması için, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açması için yalvarıp dil dökme…

Hususiyle mağduriyetlerin mağduriyet üzerine yaşandığı, mağduriyetler fâsid dairelerinin yaşandığı, mağduriyetlerin mağduriyetler doğurduğu, bir sürü insanın zulme uğradığı, gadre uğradığı, ırzın çiğnendiği, namusun pâyimal olduğu bir dönemde bütün mü’min kardeşlerin adına kalbin titreyerek, bütün benliğinle titreyerek, Allah aşkına, kalk alnını yere koy, gözyaşlarınla seccadeye boşal!.. O yaşlar, farkına varmadan tebahhur edecek, birer şahit gibi mele-i a’lâya yükselecek ve katiyen geriye boş dönmeyecek!.. Birer rahmet halinde yine senin başına yağacak onlar; O’dan sana geriye dönecek!.. Senin yaptığın şeyler bu kadarcık olacak; O’nunki (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüyle mebsûten mütenasip olacak. Sen bir damla atacaksın; O (celle celâluhu) sana bir derya ile geriye döndürecek. Sen, bir zerre ile işe iştirak edeceksin; O (celle celâluhu) güneşler ile mukabelede bulunacak… Büyüklüğüne göre muamele yapacak!..

Gelin, Allah aşkına, o küçüklüğün -hiç olmazsa- gerektirdiği şeyi yerine getirelim; ümmet-i Muhammed’in üst üste mağduriyetler, mazlûmiyetler, mahkûmiyetler, ma’zûliyetler, mahrumiyetler yaşadığı bir dönemde, bütün onların ızdıraplarını içimizde duyarak, “Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım! Ne olur Allah’ım!..” diyelim.. ümmet-i Muhammed için dil dökelim.. esasen kalbin sesiyle dili dillendirelim.. dilimizi kalbin enstrümanı haline getirelim.. mızrap yemiş bir tel gibi, hakikaten dilimizin dediği her şey, gözlerimizde yaş haline gelsin; vücudumuzda bir titreme, bir ihtizaz haline gelsin.. ve içimizi O’na (celle celâluhu) öyle dökelim!..

Bunların hiç biri geriye boş dönmeyecektir. Belki bir vakt-i mev’ûdu vardır, bir miâdı vardır. Gelmesi mukadder vakit gelince, öyle bir lütfedecek, öyle bir sevindirecek, içinize öyle bir inşirah salacak ki, yüzünüzden sürekli çevreye tebessümler yağıp duracak. “Çok şükür! Demek ki o çekilen şeyler, bunlar içinmiş! Belli bir dönemde, muvakkaten ağlatmış ama öyle bir güldürüyor ki şimdi, hakikaten değermiş! Meğer o da ayrı bir lütufmuş; bizi uyarmak için, Kendine (celle celâluhu) uyarmak için, ayrı bir lütufmuş!..” diyeceksiniz. اَللَّهُمَّ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ؛ يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım kalblerimizi dininde sabit kıl. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..”

   Allah’ın pek çok arındırma potası vardır; bela ve musibetler de onlardandır.

Bu türlü belalar ve musibetler, eğer eltâf-ı İlâhiye’nin uyarmadığı “gönül”leri, uyarmadığı “ruh”ları, uyarmadığı “sır”ları uyarmak için ise, onlar da neticeleri itibarıyla lütuftur. Cenâb-ı Hak, bazen bu türlü şeylerle kullarını arındırır. O’nun çok farklı potaları vardır. Mesela, “ibadet u tâat” bir nevi potadır; orada insan şekilleniyor, onun tortusu akıp gidiyor, özü-usaresi yerinde kalıyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bu türlü imtihanları, ağır tokatlamaları, hafif kulak çekmeleri, enseye şamar indirmeleri de birer potadır; bu bela ve musibetlere de öyle bakmak lazımdır.

Bazen uzak bazen de yakın gibi gördüğünüz insanlar tarafından gelir bela ve musibetler. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Dost, bî-vefâ; felek, bî-rahîm; devran, bî-sükûn / Dert, çok; derman, yok; düşman, kavî; talih, zebûn.” diyecek hale düşersiniz. Ben, son mısraı değiştirerek; “Düşman, kavî olsa da, talih, zebûn değil!” diyorum. İnanıyoruz ki her şeyin arkasında O (celle celâluhu) var. Tokadı vuran O ise, uyarmak isteyen O ise, kulak çeken O ise şayet, bizi iyi bir şeye yönlendiriyor demektir. Hadiselerin diliyle O (celle celâluhu) bize adeta şöyle diyordur: “Bakın sağanak sağanak başınızdan aşağıya şu kadar eltâf-ı İlâhiyede bulundum! Büyük devletlerin yapamadığı şeyi yaptırdım size! Kalbleri, size açtım; bütün gönüllere hakkınızda vüdd (alâka, kabul ve sevgi) vaz’ ettim, koydum… Yeryüzünde sizin için vüdd vaz’ edilsin.. gittiğiniz her yerde hüsn-i kabul görün.. herkes size sinesini açsın.. size binalar versin.. evladını getirsin size teslim etsin.. ‘Sizi candan vefalı insanlar gördük; böyle candan vefalı insanlara canlar fedâ olsun!’ desin… Böyle dediler ve size teslim oldular. Bütün bunları size Ben yaptım. Bunlar, Benim lütuflarım idi. Bu lütuflar ile sizin rükûda gibi sürekli iki büklüm olmanız gerekirdi. Aklınıza ‘Bir şey yaptık!’ diye herhangi bir hususun gelmemesi icap ederdi. Gelecekse şayet, tahdîs-i nimet nev’inden, ‘Evet var bunlar; evet var bunlar; fakat bunlar Sen’den!..’ mülahazası olmalıydı. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ، كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ ‘Hepsi Sen’den, hepsi Sen’den, hepsi Sen’den!..’ -Tahdîs-i nimet nev’inden bir hatırlama olabilir. Bu mahzursuzdur, belki sevaptır; O’ndan geldiğini hatırlama ve hatırlatma adına sevaptır.- Ben, bunları yaptım. Siz de böyle diyecektiniz.. ve bunları Ben’den bilecektiniz. Şayet az zühul yaptınız ise, bir ân-ı seyyâle bu mevzuda gaflete daldınız ise, şayet yol yorgunluğuna düştü iseniz, şayet başarı sarhoşluğuna düştü iseniz, muvaffakiyet zehirlenmesine düştü iseniz şayet, sizin birer ikaza ihtiyacınız var; ikaz ediyorum bu defa!..” Dolayısıyla da bu bir “cebr-i lütfî”dir. Bir, böyle.

İnşaallah işin merkezinde de zâlimlerin kırılası ellerini Allah kırar; ya hidayet eder ya da ellerini kırar. Allah, öyle Allah’tır; yâ hidayet eder, ya kollarını-kanatlarını kırar, onları felç eder. İkisinden birini yapsın!.. Kendi (celle celâluhu) bilir; Sen bilirsin Allahım!..

   “Hepsi Allah’tan idi ve hepsi O’na emanet!..” deyip, mazlumiyet ve mağduriyetinizin hasıl ettiği atmosferi hakkınızdaki evrensel merakı karşılama istikametinde kullanın!..

Evet, cebr-i lütfî… “Dünyanın değişik yerlerine gidin!..” işareti de onun diğer bir yanı. Mazlumiyet, mağduriyet, mahrumiyet, ma’zûliyet… Farklı hallerin farklı kelimeleri var: “Gadre uğrama” demek.. “zulme uğrama” demek.. “bir kısım insanî haklardan mahrum edilme” demek.. “hürriyetinizin elinizden alınması” demek.. “eşinizin hürriyetinin elinden alınması” demek.. “anasından yeni doğmuş çocuğun hürriyetinin elinden alınması” demek.. “mezâlimin hiçbir zâlimin yapmadığı şekilde, kâfirin yapmadığı şekilde yapılmasına maruz kalma” demek… Bir de “ma’zûliyet”; belli konumlara gelmişsiniz, ellerinin tersiyle itiyor, sizi sağa-sola savuruyorlar.

Öyle bir ma’zûliyet, öyle bir mağduriyet ve öyle haklardan mahrumiyet yaşıyorsunuz ki, acısı iliklerinize kadar işliyor bunun. Sizi bu halde, iki büklüm olarak, mazlum, mağdur gören insanlar, meselenin üzerine re’fet ile, şefkat ile eğildikleri gibi eğilecekler. Bir de size öyle bakacaklar ki şimdiye kadar öyle bakmamışlardır. Şimdiye kadar size bakarken, kendi dinî anlayışlarına ters, “ayrı bir cereyan” nazarıyla bakmış; düşman gibi görmüş ve adeta “Bir gün gelir, yamyamlar gibi, bizi yerler!” mülahazasını taşımışlardır. Sonra sizi mazlumiyet ve mağduriyetinizle ele alıp bakmış; “Allah Allah, çok da insan yiyenlere benzemiyorlar bunlar. Hele biraz daha yaklaşalım bunlara; bir çay içirelim, bir çaylarını içelim!” demişlerdir. Bu defa yaklaşmalar ve kaynaşmalar olmuştur. Böylece sizin gaye-i hayaliniz -mefkûreniz ne ise, o mesele- de dünya çapında bir mesele haline gelmiş olur.

Bu açıdan, Allah (celle celâluhu) Kendine ait meselelerin dar bir alanda kalmasını istemediğinden dolayı, bir taraftan sizi tedip ediyor. Fakat bir taraftan da nâm-ı celîl-i Sübhânîsinin (celle celâluhu) ve nâm-ı celîl-i Nebevînin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması adına, sizin mağduriyet ruh haletinizi, mahrumiyet ruh haletinizi, mazlumiyet ruh haletinizi bir kredi olarak değerlendirmek suretiyle esasen kendinizi anlatmanıza zemin/ortam hazırlıyor. Siz de kendinizi anlatıyorsunuz; orada burada, “Allah Allah! Ütopyalarda bizim arayıp da bulamadığımız şeylermiş bunlar!” diyorlar.. diyorlar… Çok yerde böyle dediler ve sahip de çıktılar. Senelerden beri o işi tahrip etmeye çalışan insanlar, tahrip adına bütün tahrip dinamiklerini kullandılar; fakat Allah yıktırmadı, yaptığını yıktırmadı.

Evet, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” وَكُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ “Hepsi, şimdi Allah’a emanet!” Siz de öyle deyin: كُلٌّ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ، كُلٌّ أَمَانَةُ اللهِ؛ نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، نُفَوِّضُ أُمُورَنَا إِلَى اللهِ، كُلٌّ فِي حِفْظِ اللهِ، كُلٌّ فِي حِرْزِ اللهِ، كُلٌّ فِي أَمَانِ اللهِ “Hepsi, hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Hepsi Allah’ın emaneti ve O’na emanet!.. Esbap ve tedbire takılmadan, tefviz-i umur ediyoruz; Allah’a sonsuz güven ve itimâd içinde bütün işlerimizi O’na bırakıyoruz. Hepsini Allah’ın korumasına havale ediyoruz. Hepsini Allah’ın sağlam sığınaklarının içine almasını diliyor; hepsini Allah’a emanet ediyoruz.” Evet, bu itirafı, böyle bir duyguyu içinizde hâsıl etmesi bile, Tevhîd adına sizin için çok önemli bir kazanımdır.

   Burada yaptığınız her şey ile âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızı örgülüyorsunuz.

Geriye dönüyorum: İnsan, bir yönüyle dünyada, öbür âlem için nasıl olacaksa ve nasıl olması gerekiyorsa, o şeklini hazırlama ameliyesi içinde bulunuyor. Namaz, insan için bir şey oluyor orada; oruç, bir şey oluyor; kalbî hayat, bir şey oluyor; ruhî hayat, bir şey oluyor. Ve Allah (celle celâluhu) öbür taraftaki akıbetinizi, sizin burada yaptığınız, yazıp-çizdiğiniz, ortaya koyduğunuz bu resme göre şekillendiriyor. Burada nasıl bir tavır sergiliyorsanız, onlar öbür tarafta alınıyor, değerlendiriliyor, yeni ifadesiyle “analiz”lere tabi tutuluyor, “sentez”ler yapılıyor ve bir Cennetlik ortaya çıkıyor. Alınıyor, analizler yapılıyor, sentezler yapılıyor, bir Cehennemlik ortaya çıkıyor; bir “veyl”lik ortaya çıkıyor, bir “gayya”lık ortaya çıkıyor, bir “esfel-i sâfilîn”lik ortaya çıkıyor, bir “Araf”takilik ortaya çıkıyor.

Burada yaptığınız her şey âdetâ öbür taraftaki mahiyet dantelanızın örgülenmesi mahiyetinde bir şey oluyor. Hareket ve davranış tığınızı sürekli ibadet ü taat adıyla/unvanıyla götürüp getirerek, hareket ettirerek, öbür tarafa ait bir kanaviçeyi örgülüyor gibi oluyorsunuz. Oraya gittiğiniz zaman da “Allah Allah! Meğer oruç, Reyyân’dan geçme imiş! Meğer abdest almak, Kevser-i Nebevî’yi içmek imiş; لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهَا ‘Onu içtikten sonra artık bir daha susamam.’ hakikatini tatma imiş! Meğer şu kasrın arkasındaki şey, şu imiş! Meğer Cenâb-ı Hakk’ı görmenin arkasında, burada hep görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmek varmış!” diyeceksiniz.

Efendim, تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölecek, berzahı öyle geçirecek, öyle haşr u neşr olacak ve öbür tarafta o muameleyi göreceksiniz.” Öbür taraf, tamamen, burada örgüleniyor. Burada insan, kendi kendini -bağını/bahçesini tımar eder gibi- tımar ediyor. “Bir bağ ki görmezse terbiye tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Görürse terbiye, bağistan olur, bostan olur, baharistân olur, Cennet olur. Vesselam.

اَللَّهُمَّ غَلَبَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَأْيِيدِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ نُصْرَةً عَلَى أَعْدَائِنَا تُغْنِينَا بِهَا عَنْ نُصْرَةِ مَنْ سِوَاكَ * اَللَّهُمَّ عِنَايَةً مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ عِنَايَةِ مَنْ سِوَاكَ * يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

“Allahım! Bize karşı kin ve öfkeyle oturup kalkan hasımlarımıza öyle bir galebe çalmayı ihsan buyur ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan bu konuda gelebilecek her türlü desteğe karşı bizleri müstağnî kılsın! Allahım! Yüce katından bizlere öyle bir nusret ve yardımda bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek destek, arka çıkma ve yardımlardan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun! Allahım! Sen’den gayrısının, bütün mâsivânın ihtimam, in’âm ve lütuflarından bizleri müstağnî kılacak bir inâyet-i kâmile ile bizleri serfirâz kılmanı diliyor ve dileniyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve İkrâm Sahibi Rabbimiz!..”

Kırık Testi: BİR SORGULAMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Ey nefis!

Sıyrıl hazan duygularından ve bir yeşillik ol, uçuşsun kuşlar, kuşçuklar çevrende.. bir su kaynağı ol, koşsun bütün bağrı yanıklar semtine.. mumlar gibi eri ve etrafına ışıklar saç; hem öyle bir saç ki, mehtabı temâşâya dalmış olanlar, onu bırakıp da senin ikliminin pervanesi olsunlar. İnsanları tıpkı bir anne gibi öyle sıcak ve içten kucakla ki, hışmından korkanlar bile, tereddüt etmeden kendilerini senin kucağına atsınlar. Allah’ın sana ihsan ettiklerini sen de saç cömertçe etrafına; saç ki, insanı insanlara, Cennet’e ve Allah’a yaklaştıran en sırlı formül civanmertliktir. Bu formülü ruhuna mal edip kullanabilirsen, mezhebi kin, nefret, düşmanlık olan en kaba ruhlar bile, bir gün mutlaka senin atmosferine girebilmek için kuyruklar oluşturup bekleyeceklerdir.

Sen her zaman bulutlar gibi olmalı ve kesmelisin güneşin yakıp kavuran sıcaklığını.. mevsimlere takılıp kalmadan, sağanak sağanak boşalan yağmurlar gibi söndürmelisin herkesin ve her şeyin hararetini; hiç olmazsa çiselerin okşayıp geçtiği gibi bağı-bahçeyi, ovayı-obayı, dağı-tepeyi; sen de okşamalısın bütün kurak gönülleri ve ruhları.. herkese açık öyle tatlı bir su kaynağı olmalısın ki, her zaman çevrende testilerin sesi duyulsun.. hasretle yanan gönüller aradıklarını senin ikliminde bulsun. Sen ağzını açıp da ruhunun ilhamlarını seslendirince, hikmetli söz avcılarının kalemlerindeki mürekkepler bitsin ve kitapların sayfalarını renklendiren o nefis duygular ruhanîlerin mezamiri hâline gelsin.. gayzların, öfkelerin, kinlerin, nefretlerin hançerlerini bileyip hemen herkese saldırdıkları, her şeyi yakıp yıktıkları dönemlerde sen, en öfkeli ruhlar dahil, gelip bağrına sığınan bütün yurtsuzların-yuvasızların en içten hâmisi olmalı ve vesayetine koşanları hayal kırıklığına uğratmamalısın…

Günümüzde olduğu gibi, bazı ifritten mütemerrid düşünceler milletçe bizi birbirimize ulaştırabilecek olan yolları yürünmez hâle getirip köprüleri yıktıklarında dahi sevgilerinden, müsamahalarından ve gönül heyecanlarından mânevî yollar ve köprüler kurarak ulaşılabilecek her noktaya ulaşmaya çalışıp, kat’iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynı ile karşılık verme) mülâhazalarına takılıp kalmamalısın; ölsen bile mutlaka Müslüman karakterinin gereklerini yerine getirmeli ve başına atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafına maytap ziyafetleri çekmelisin. Çevrende hiddetle, şiddetle yükselen bütün sesleri yumuşatarak onlardan sevgi güldesteleri meydana getirmelisin; getirmeli ve ne yolların harap olmasından, ne de köprülerin geçilmez hâle getirilmesinden kat’iyen söz açmamalısın.. söz açıp geçmişteki kin ve nefret virüslerini harekete geçirmemelisin. Bu yol, peygamberlerin yolu ve insan-ı kâmil olmanın da en sağlam köprüsüdür. Şimdiye kadar bu yolda yürüyenlerden hiç kimse takılıp yollarda kalmamış; kalmadığı gibi, herhangi bir kabalık ve hoyratlık karşısında da tavrını değiştirmemiştir. Aslında, eğer bir insan, insanlığının şuurunda ise, ne kinler, nefretler, kabalıklar, ne de değişik türden hamlıklar onun düşünce istikametine ve tavırlarına tesir edemez; etmemelidir de. Gerçi bir kısım toslamalar karşısında yol ve yön değiştiren Müslümanlar da vardır ama bunlar, duygu ve düşünceleri itibarıyla henüz dalgaları dinmemiş ve oturaklaşamamış ham ruhlardır. Ben, böyle hazımsız ruhların başkalarına bir şey verebileceğini zannetmiyorum. Böylelerinin, değişik türden hâdiseler karşısında tavırları hep karşılık verme ve tokmak yemiş davul gibi gürültü çıkarma şeklinde olagelmiştir ki; günümüzde insanlar arasında çokça yaşanan hırgürün en önemli bir sebebi de bu olsa gerek..

Mahviyet, tevazu, hazm, olgunlaşmış, oturaklaşmış insanların dâimî hâlidir. Şartlar ne olursa olsun, böyleleri, her zaman gökler gibi derin, deryalar gibi engin, dağlar gibi mehîb ve sağlam, toprak gibi de mütevazidirler. Ne çevrelerinde olup biten şeylerden müteessir olur, ne değişik ihtilatlarla bulanır, ne de fırtınalara boyun eğer; aksine, toprak gibi yüz yere sürer, her şeye ve herkese dâyelik yaparlar. Onlar, potalarda eriyip kaynayıp özünü bulmuş altın gibidirler; granitleri eriten fırınlara bile girseler mahiyet değiştirmezler. Ve onlar öylesine yanıp kül olmuşlardır ki, artık hiçbir ateşten müteessir olmaz ve hiçbir kor karşısında “pes” etmezler. Zaten külü yeniden yakmayı ve som altını potalara koyup eritmeyi de kimse düşünmez.

Ey nefis! Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın.. onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun.. onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.

İşte kendisini bu ufka ayarlayabilmiş bir bahtiyar, kendi adına tasavvurları aşkın bütün güzelliklerin kadir gecesini idrak etmiş sayılır ve yerde gökte Allah halifesi olma pâyesi ile anılır.

İnsanın tabiatında hem safâ, hem de keder vardır; kederi iradenin mahbesinde sıkıca tutup, safâyı bir murad güvercini gibi uçurabildiği en son noktaya kadar uçurabilen, kâmil insandır ve âdeta o, bir yandan zindancı, diğer yandan da bir kuşbazdır. Bağlayacağını bağlar, salıvereceğini de salıverir. Evet, iradelerimizle hevâ ve heveslerimizin sesini kesmek bir yiğitlik, gönüllerimizi herkesi misafir edecek kadar geniş tutmak da bir babayiğitliktir.

Ey nefis! Her zaman yiğitçe davran ve hep babayiğitlik arkasında ol! Kendini kritik etmede vicdanını bir mihenk taşı gibi kullan; pota görmüş bir altın gibi o sapsarı çehrenle gül herkesin yüzüne.! Herkesin yüzüne gülerken de, sakın iyi bir sarraf olmayı kulak ardı etme.! Mahiyetin itibarıyla sen bunların hepsine açıksın; gökteki ilk maceran da bunun en açık delilidir. Orada melekler senin beşiğini sallarken gıpta ninnileri söylemiş, şeytanlar da haset merasimlerinde zangoçluk etmişlerdi. Sen, daha o ilk gün hem korkunç bir hasetle karşılaştın, hem de takdirkâr nazarlara çarpıldın. Nazar değdi mi değmedi mi onu bilemem ama, âkıbetin uçmak ile noktalansa bile, bir sendeleme yaşadığın muhakkak: memnû’ meyveye elini uzatırken iftar vaktini belirlemedeki içtihad hatanla –bu bir mukarreb hatasıdır– kendini dünya zindanında, hayır hayır! Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâyelik yapacak olan toprağın bağrında buldun. “Hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti.” (M. Lütfi) sözü, senin ekşi çehreli kaderinin tatlılardan tatlı ilk meyvesini işaretler.. evet, eğer Cennet’te kalsaydın, inkişafa kapalı semeresiz bir ağaç gibi kalacak ve o potansiyel zenginliğini hiçbir zaman duyamayacaktın. Oysaki, oradan ayrılıp da çadırını dünyaya kurunca, bu toz-toprak ülkesi seninle bir gülistana döndü.. ve sürgün edildiğin bu köhne diyar, enbiya, evliya sürgünlerinin bağı bostanı hâline geldi. Sonunda, meleklerin gıptası bütün bütün takdire dönüştü ve şeytanların kıskançlığı da, dönüp bir zıpkın gibi onların bağırlarına saplandı.

Şimdi gel, kendi değerlerini koruma altına al! Hakk’a kurbet yolu sayılan bu sürgünü en iyi şekilde değerlendirmeye bak ve Hakk’a yakınlık vesilelerini O’ndan uzaklaştıran sebepler hâline getirme! Kin, nefret, gayz, hırs, haset ağına düşerek, ebedî hasmın olan şeytanı sevindirme! Şayet bir gün yanılıp da kendi çizginin altına düşersen, Âdem Nebi gibi davran; doğrul, kendine gel, suçunu itiraf et. Hakk’ın her zaman açık olan kapısına yönel ve hatalarına bir dakika bile yaşama hakkı ve şansı tanıma! Günahla bozulup başkalaşan insanî tabiatını tövbe iksiriyle yeniden ihya et, ayağa kaldır ve bir kere daha Allah’a doğru şahlandır! Bütün bunları yaparken de, topyekün insanların tabiatının da aynı olduğunu, sen hata yaptığın gibi, onların da aynı şeyleri yapabileceğini düşün ve bütün mücrimleri mazur gör! Hatta nefislerine yenik düştüklerinden ötürü, elinden geliyorsa onlara acı, kucakla ve yardımcı ol! Zinhar kendini başkalarının günah muhasebecisi gibi görüp de, şunun bunun hatalarıyla meşgul olma! Yanlışlıklarla meşgul olmak hoşuna gidiyorsa, bu hobini kendi günahlarına karşı kullan ki, âlemin küçük lekeleri sana, senin yağlı karalarını unutturmasın!

Uğradığın herkese, gül kokularıyla esen yeller gibi uğra.! Geçtiğin yollarda burcu burcu senin kokun duyulsun. Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat, ama kat’iyen bu büyük fedakârlığı kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön ve inle, bütün yanan yüreklerin ateşini söndür, ama kendini hiç düşünme! Bir buhurdanlık gibi için için hep kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama hâlinden asla şikâyet etme! Her zaman yüzün yerde olsun, Hakk’ın sana olan lütuflarını, başkalarına karşı tefâhur vesilesi yapma; aksine, onu muhtaçlara verilen avanslar gibi gör, ücretini peşin almış olmanın hicabını duy! Eğer kalkıp da, hizmet ve gayretlerini, hakkınmış gibi başkalarının teveccühüne bağlarsan, döner, çevrenden iltifat beklemeye başlarsın. Bu ise tedavisi çok zor ve herkesi senden ürkütüp kaçıran öyle bir hastalıktır ki, ısrar ettiğin takdirde, her gün maksadın aksiyle tokatlar yer ve insanları kendinden uzaklaştırmış olursun.. şayet gönül huzuru istiyorsan o, istiğnâ, tevazu, mahviyet ve kanaattedir. Kendini büyük görenler, kendinde olağanüstü yetenekler vehmedenler, herkesten teveccüh bekleyenler, hırsla çalımla oturup kalkanlar, huzur yolunda olsalar da, bir gün mutlaka huzursuzluğa kurban giderler.

Ey nefis! Eğer yüreğin varsa, içindeki düşmanlığın yüzüne tükür! Vefasızlığı kapından kov! Zulmü ayaklarının altına al, çiğne; Hakk’ın her yerde hazır olduğu mülâhazasıyla hayâsızlığın nefesini kes; kötülük hislerini ilâhî intikam inancıyla frenle; hevâ ve hevesin istikametinde değil, her zaman Hakk’ın hoşnut olabileceği yolda bulunmaya çalış! Allah’ın seni her zaman gözettiğini düşün; ağaçlar gibi titre ve tabiatını bozup seni çirkinleştiren, ruhuna yabancı ve kalbinin sırtında da bir yük sayılan ne kadar günah, hata ve mâsiyet var ise, savur gitsin gidebileceği yere.! Unutma ki, tabiatını değiştiren ve ruhunu kirleten bu şeylerden sıyrılmak adına göstereceğin her gayret bir cihad gibi değerlendirilecek ve seni adım adım Allah’a yaklaştıracaktır. Aksine, hep O’ndan uzaklaşman, gurbetin en acılarını yaşaman ve kimsesizliğin vahşetinde boğulup gitmen kaçınılmaz olacaktır.. hem de, amel defterinin hasenât hanesi bomboş, kalbî ve ruhî hayatın itibarıyla da karanlık ve loş olarak. Öyle ise doğrul, kendine gel, insanî değerlere sahip çık, sabırsızlık edip yitirdiğin Cennet’i bir de umursamazlığa kurban etme!

Bugün önceden kaybettiğin şeyleri yeniden elde etme yolunda ortaya koyacağın her gayret, toprağa saçılan tohumların başağa dönüşmesi gibi, mevsimi gelince yirmiye, otuza katlanarak mutlaka geriye dönecektir. Öyle ise hiç durma, tohum saçar gibi her yana iyilikler, güzellikler, faziletler saç; kötülüklere kilitlenmiş duyguların paslarını çöz ve hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî mutluluğuna bağlayarak yaşa.! Yaşa da, şahsî hesap ve çıkarların, ruhunu öldüren mahbesinden kurtul! Nefsin adına her zaman sıkıntı çek ve başkalarına rahatlık dağıt!.. Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış! Bütün insanlara sineni sevgiyle öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hâle gelmiş, kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler senin sıcaklığına koşsun!

Irmaklar gibi hep yüz yere sür ve hayat ol çağla! Ay ve güneş gibi herkesi ve her şeyi ışığınla kucakla ve başlarını okşa! Sana yönelen ve senden bir şeyler bekleme imasında bulunanları asla hüsnüzanlarında yalancı çıkarma! Hizmette hep önlerde koş, mükâfat tevziinde de arkaların arkasında saklanmaya çalış; Allah için yapılan şeylerin dünyevî menfaatlere bağlanmasından yılandan-çıyandan uzak durduğun gibi uzak dur! İstemeyerek de olsa, bu türlü duygu inhiraflarına düşmeyi kalbin hesabına bir kirlenme kabul et ve bir dakikalığına dahi olsa böyle bir kirlenmeyi varlık içindeki o müstesna insanî konumuna karşı en büyük hürmetsizlik sayarak, hemen bir iç arınma kurnasına koş!

Her zaman iyilik duygularıyla otur-kalk ve hep güzelliklere tercüman ol! İyilik ve güzellik yolunda yürüyen ayaklar baştan daha yüce, ihsan hisleriyle çarpan gönüller de Kâbe kadar kutsaldır. Aslında, senin mahiyetin bir Kâbe, hedefin Hak rızası; yolun da, Hakk’a ulaşma istikametinde kudsiyânın dönüp durduğu bir metâftır. Sen bu çizgini koruduğun sürece ünün gökler ötesi muhaverelerin mevzuu olacak ve nâmın ruhanîlerle anılacaktır. Öyle ise, bu insanî çizgideki hızını daha da artır, artır ki, insanî değerlerin aşındığı bir dünyada bu kabil gayretlere su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Hep hayır düşün, hayır konuş ve hayırlı işler istikametinde koş!

Bayraklar, hareket hâlindeki insanların omuzlarında daha bir güzel görünürler. Arılar, bal yaptıkları müddetçe mübarek kabul edilirler. Askerin yürüyüşü, duruşundan daha mehîbdir. Kalk, askerler gibi bayrak taşı, arılar gibi kovanını balla doldur ve amelmanda olma sevimsizliğine düşme! Her zaman insanlığa hizmette emre amade bulun ve göçüp gitmeye de hazır ol! Ne zaman göç emri geleceği belli olmasa da o, muhakkak ve mukadderdir. Öyle ise hep tetikte ol, günahlardan arın; meçhul çağrıya kapını arala ve beklemeye dur.

Bamteli: İMTİHAN VE KUR’ÂN’IN NABZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kuddûs isminin bir cilvesi de musibetler ve imtihanlardır; Allah, onlar vesilesiyle müminleri arındırır.

Şahsî hayatımız itibarıyla, bu sıkıntılar ve dertler, daha iyi günlere ermek/erişmek, belki “vuslat” mülahazasına girmek, “aşk u iştiyak” sevdasına tutulmak için tımar gibi bir şey. Çünkü bize ait mesâvî (kötü haller, fenalıklar), me’âsî (günahlar, isyanlar), hatîât (hatalar, yanlışlar) ve seyyiât (kötülükler, çirkinlikler), bizim ruh dünyamızda, manevî anatomimizde kalb ve vicdanı sarmış dikenler/çalılar gibi şeylerdir; Cehennemdeki zakkum gibi şeylerdir. Onlar, her zaman bize özlerindeki o zehri içirerek, bizi kalbî hayatımız, ruhî hayatımız itibarıyla felç etmek isterler. Musibetler ise, bir yönüyle ıztırar hali ve aynı zamanda ızdırap keyfiyetiyle O’na (celle celâluhu) teveccühü temin eder. Buna, o büyük zat “cebr-i lütfî” diyor, lütuf sayılan bir zorlama. Bir tokat vuruyor ama Cehennem’den yüzümüzü çeviriyor, Cennet’e döndürüyor.

Dolayısıyla bir terbiye ve tımar görüyor şahıslar. Ferdî hayatında gördüğü bu terbiye ve tımar ile iyi kötüden ayrılıyor; وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) beyanında ifade edildiği gibi. Allah, iyiyi-kötüden, kâfiri-mü’minden tefrik etmek için; altını, tortudan/posadan ayırıp özünü işe yarar hale getirmek için imtihanlara maruz bırakıyor. Nasıl ki, altın potalarda/ateşlerin üzerinde eritiliyor!.. Öyle buyuruyor zaten Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Allah; herhangi birinizi tecrübe eder, potalardan geçirir, presler ile sıkıştırır; tâ kendiniz olabilmeniz için lazım gelen her şeyi yapar. Kendiniz olabilmeniz için… İnsanın kendi olması, “ahsen-i takvîm”in hususiyetlerine göre bir keyfiyet kazanması demektir. Madem insanı -meleklerin de ötesinde- ahsen-i takvîme mazhar ederek bir “mir’ât-ı muallâ-ı mücellâ” yapmış Zâtına (celle celâluhu), insan da o mahiyete göre bir keyfiyet kazanmalıdır.

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicap et!” dendiği gibi, âyine-i idrak pâk edilirse sivâdan, o zaman kasrına nüzul eyler Sultan. O aynada, O (celle celâluhu) görünür sürekli. Bu açıdan da insanın bela, musibet ve farklı imtihanlarla ayıklanması, değişik şeylerden arınması ve tımar görmesi, onun Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi ve bir yönüyle O’nu (celle celâluhu) müşahedeye koyulması adına çok önemlidir. Yine o Pîr’in ifadesiyle, insanın hayvaniyetten çıkması, cismâniyeti bırakması, kalb ve ruhun derece-i hayatını hecelemesi veya ona yönelmesi ya da ona yükselmesi adına çok önemli bir ameliye-i cebriyedir. Askeri savaşa hazırlamak için, nasıl talim ettirirler; “Yat! Kalk! Ayakta dur! Hazır ol vaziyete geç! Rahat! Silahını eline al! Hedefini belirle!..” derler. Bir şeye hazırlarlar, böylece. O (celle celâluhu) da insanı hazırlamak için âdetâ bir eğitimden -“tâlim u terbiye” idi eskiden, şimdi “eğitim-öğretim” diyorlar- geçirir.

   “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.”

Ailevî hayatımız itibarıyla da aynı şeyler söz konusudur; içtimâî hayatımız/toplum hayatımız adına da aynı şeyler söz konusudur. Aile de bazı fertleri itibarıyla, kirlenebilir; evlat (kız-erkek), anne ve babaya ters düşebilir; onları, kendi hususiyetleriyle sindiremeyebilir. Veya onlar, bir yol bulur, Allah’a doğru yürürler de o güzergâh-ı İlahî’de anne-baba, onlara ayak uyduramadığından dolayı, onlara karşı rahatsızlık duyabilir. Çağımızda, bu, çok görüle gelen şeylerdendir. Bir dönemde belli duygu ve düşüncelerin tesirinde preslenen, daha doğrusu duygularını ve düşüncelerini yitiren ve ahsen-i takvîme kapalı hale gelen nesillerin çocukları, bir yerde bir ışık görünce, o ışığa doğru koşmaya başladılar. Işığa yaklaştıkça, hızlarını artırdılar. Bu, bir yönüyle, yoldan çıkmış, şirazeden çıkmış anne-babayı rahatsız eder bir hal aldı. Bundan dolayı engellemeye koyuldular. Bunun gibi, günümüzde yaşanan şeylerdir. Bazen, yukarıdan aşağıya bir engelleme olur; bazen de aşağıdan yukarıya doğru bir engelleme olabilir. Dolayısıyla o cebr-i lütfîler ile, “cebrî ameliyeler” ile Allah (celle celâluhu) doğru yola yönlendirmek suretiyle, âdetâ tımardan geçiriyor gibi -yani dikenleri, çalıları, zakkumları temizlemek suretiyle güllere yol açmak ve bülbüllerin şakımasına meydan oluşturmak gibi- bir zemin oluşturuyor demektir.

“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ahsen-i takvîme mazhariyet disiplinlerini koruduğu zaman bostan iken, gülistan iken, baharistân iken, bir cennet bahçesi iken, şayet böyle terbiye-tımar görmezse, hiç farkına varmadan çalı-çırpının işgaline, dikenlerin işgaline uğrar. Bu defa o bostan, o baharistân, “dikenistan” demek dil açısından doğru değil, hâristan olur; yani diken tarlası haline gelir. Orada ne gül biter, ne bülbül öter; belki saksağanlar bile onu gördükleri zaman kaçarlar; herkesi kaçıran bir şey haline getir. Şu anda İslam dünyasındaki keyfiyet gibi bir şey olur.

Maalesef bugün, sergilenen ferdî, ailevî ve içtimâî tablo karşısında, başkaları Müslümanlığa bakınca, Müslümanlığı IŞİD’de okuyorlar, Boko-Haram’da okuyorlar, el-Kâide’de okuyorlar. Eli kanlı, gözü kanlı, düşünceleri kanlı, yürüdüğü yol kanlı, kanlı katiller… Kanlı katiller dünyası… Ve onlara silah yardımı yapanlar… Onlara arka çıkanlar, dolayısıyla aynı günahı paylaşan ve aynı diken tarlasına diken tohumu atan insanlar demektir. Onların gelişmelerine, yetişmelerine ve öyle muzır hale gelmelerine destek olanlar, aynı vebali ve aynı mesâvîyi paylaşıyorlar; dolasıyla da aynı günahın cezasını beraber çekecekler. Biri taylasanlı (sarıklı); öbürü de zangoç. İkisi de kendini Cehennem’de bulacak, birbirlerine hayretle bakacaklar. “Haydi, biz ‘Allah!’ demiyor, inkâr ediyorduk. İlhad, inkâr, küfür, Materyalizm veya Natüralizm diyorduk; kendimizi o çağlayana salıyor, bir daha da iman sahiline çıkmaya fırsat bulamıyorduk; size ne oldu?!. Başınızdaki taylasanlarla, parmaklarınızı kaldırıp Allah işaretinde bulunmanızla, size ne oldu ki bizimle beraber bu gayyaya yuvarlandınız?!.”

Evet, İslamiyet’i kötü gösterme, onu olumsuz yaşamak kadar büyük bir vebaldir. Onu, şakîlerin, eşkıyanın, kırk haramîlerin sistemi haline getirme.. hukuku ayaklarının altına alma.. adaleti ayaklarının altına alma.. sistemin cumhurî olmasını ayaklarının altına alma… Lafta Müslümanlık ile, “idarî Müslümanlık” demek suretiyle bir kısım saf-derûn kimseleri arkalarından sürüklemekle kendilerinin hak yolda yürüdüklerini zanneden, gaflette zirve yapmış insanlar!.. Bir; basirette, hakikaten marifette, aşk u iştiyakta zirve yapan insanlar vardır; İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde insan-ı kâmillerdir onlar. Bir de bunlar var; şekavette zirve yapan insanlar.

İşte bunların tefriki gibi maksatlarla, Allah (celle celâluhu) böyle imtihanlardan geçirir. Bu açıdan, mebde itibarıyla bir bela/musibet belki bize iksirdir; fakat bir yönüyle de onun kadrini bilmeyenler için zehirdir; onu içirir. Onu bilenler için o, immün sistemini güçlendiren bir hal alır. Öyle güçlenir ki, artık veba, taun, verem, cüzzam mikropları bünyeye girdikleri andan itibaren, arkaya sinyaller göndermeye çalışırlar: “Amanın bu bünyeye girmeyin! Burada kimseye hayat hakkı tanınmıyor!” derler. Öyle pâk, arı, duru hale gelir; ilâhîlik tamamen; tamamen Ulûhiyet’e kilitlenir, tamamen Rubûbiyet’e kilitlenir. Öyle insanlar, halleri ve tavırları ile Tevhîd-i Ubûdiyet’i temsil ederler; duyguları, düşünceleri ve kalblerinin çarpmasıyla Tevhîd-i Ulûhiyet’i dillendirirler.

   Ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhîd yörüngesi üzerinde yürümektedir ve tevhîd adeta onun nabzını teşkil etmektedir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Tâ Kur’an-ı Kerim’in başından itibaren diyebilirsiniz: “Elif-Lam-Mim”. O remiz bile bir şey ifade ediyor, belki hem Tevhîd-i Ulûhiyet’i, hem de Tevhîd-i Rubûbiyet’i. Antrparantez ifade edeyim. Bu meseleyi sistematik olarak önce İbn-i Teymiyye söylemiş; sistematik hale getirip ifade etmiş. Sırf bu sistematik ifadenin ona ait olması itibarıyla bir doğruya karşı çıkmak, en büyük yanlıştır.

Evet, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) O Kitap; O’nda katiyen şüphe yoktur!.. İşte size Tevhîd-i Ubûdiyet adına, kulluk yapma adına bir rehber, bir reçete. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Müttakîlere hidayettir!.. Aynı şeyi görebilirsiniz. Başta “Bismillah”ı işin içine alacak olursanız, “er-Rahman” ve “er-Rahîm”, Tevhîd-i Ulûhiyet’i ifade eden isimlerdir. Her şey kendi lisanıyla “Bismillah ve billah ve minallah, ve ilallah!” demektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Birinci Söz’e böyle başlayan insan da o Tevhîd-i Ulûhiyet’e öyle işarette bulunuyor.

Kur’an-ı Kerim’in neresine bakarsanız bakınız, Allah’ın Ulûhiyet’ini birleme adına bir şeyler ifade ettiğini görürsünüz. Ve neresine bakarsanız bakınız, sizin münhasıran O’na (celle celâluhu) kulluk yapmanızı dillendiren bir Tevhîd-i Ubûdiyet ile karşı karşıya kalırsınız. Bu meseleyi açık-net ifade etmeleri itibarıyla ise, İhlâs Sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ulûhiyet’i takrir eder. Kâfirûn Sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ubûdiyet’i takrir eylemektedir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “De ki: Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. Evet, ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim. Siz de Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 109/1-6) Böyle bir Tevhîd-i Ubûdiyet’i nazara veriyor. İşte böyle saf, duru, tek kapı O’nun (celle celâluhu) kapısı. Şayet o kapının tokmağına dokunmazsanız, o kapıya yönelmezseniz, o eşiğe baş koymazsanız, binlerce eşiğe baş koyma mecburiyetinde kalırsınız; o kadar çok şirke girersiniz ki!.. Türlü türlü şirklerden sıyrılmanın yolu, Tevhîd-i Ubûdiyet’tir.

Allah’ı birlemek; “Sen! Sen!” demek. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) Bize öyle deme imkanını veren, lütfunda bulunan Allah’a binlerce hamd olsun!.. Bize diyor ki, “Bana ‘Sen!’ diyebilirsiniz; ‘Sen!’ diyebilirsiniz!” إِيَّاكَ “Ancak Sana…” نَعْبُدُ “Kulluk yaparız.” Ama ben yaptığım bu ferdî kulluğu öyle küçük görüyorum ki?!. Onun için hemen mütekellim me’al-gayr’a sığınıyorum; نَعْبُدُ diyorum: “Sana kulluk yaparız!” Yanımda, sağımda-solumda duran saflardaki insanları da düşünerek diyorum: Bak yâ Rab! Bunlar da bana bu mevzuda iştirak ediyorlar! Halkaları genişletiyorum; bütün küre-i arzda o esnada Ka’be-i Muazzama’ya yönelmiş ve diğer mü’minlerle bir yönüyle maddeten, bir yönüyle mânen omuz omuza vermiş kimseleri de katıyorum. Ayrıca, göklerin değişik tabakalarında aynı yöne yönelmiş Cebrail’i ile, Mikail’i ile, İsrafil’i ile, Hamele-i Arş’ı ile, Mukarrabîn’i ile, Mühimmîn’i ile el-pençe divan durmuş, Sana karşı Tevhîd-i Ubûdiyetlerini ifade edenler var. İşte benim bu âcizâne, mücrimâne, müsîâne, günahkarâne إِيَّاكَ dediğim şeyi, ben de onların içinde diyorum. Onlar diyorlar ya, o koronun içinde benim şu günahkâr sesime de teveccüh buyur!” deme manasında. Hazreti Pîr başka bir zaviyeden, aynen buna işaret ediyor.

Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.

Her zaman yaptığın şeyde -bir yönüyle- o yaptığın şey ile bütünleşme; esasen, onu tabiatının bir derinliği haline getirme. İşte ona “ibadet”, ibadetin üstünde “ubûdiyet”, ubûdiyetin üstünde “ubûdet” demiş, erbâb-ı Tasavvuf; tabir-i diğerle “Kalb ve ruh erbâbı”, “ubûdet” demişler.

   “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

“Yalnızca Sana kulluk yapıyoruz.” Fakat bu öyle zor bir mesele ki!.. Biz kim, Sana kulluk yapmak kim?!. Gerçi Sen, müsaade ettin; hatta Kendine “Sen” bile dedirttin! “Siz, demeyin; Sen, deyin!” dercesine إِيَّاكَ gibi ifadeler talim eyledin. Adeta, “Kendinizi Bana, Benim yakın olduğum gibi yakın hissederek, Bana yakınımda hitap ediyor gibi, Beni kendi içinizde hissediyor gibi, إِيَّاكَ ‘Ancak Sana!..’ deyin!” buyurdun. Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.

İnsan bu mülahazalarla dolunca, sonraki ayeti de bir başka duyar: “Yine Bana ‘Sen’ diyerek şunu isteyin arkadan: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Duyar ve “Bunu bihakkın yerine getirme mevzuunda da işte benim dâhil olduğum halkalardan tâ Cebrail’lerin bile içinde bulunduğu o halkalara kadar, hepsi ile beraber yardımı da yalnız, yalnız ve yalnız Sen’den istiyoruz!” demek suretiyle… Şimdi “Tevhîd-i Ubûdiyet” ifade ediyor mu etmiyor mu bu?!. Ve bir diğer taraftan da bakın aynı kelimeler içinde, aynı zamanda sadece “Sen!” var!..

“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” (Gavsî) Ben, “Ben, ben!” diyorken, Sen, o perdede tecelli etmezsin; kalb aynasında tecelli etmezsin, ruh ve sır ufkunda tecelli etmezsin Sen. “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Ben, beni yok kabul ettiğim zaman Sen tecelli buyurursun. Bütün benliğimle “Ben, yokum!” deyip üzerime bir çarpı işareti çizdim; çünkü sonsuz, Sensin. Nisbî bile olsa, başka sonsuzlar olamaz. Sonsuz, Sen olduğuna göre, bana düşen şey, sıfırdır zero, zero… Bu sıfır, Sen’den soluna bir rakam istiyor. Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın; istersen 1 koyarsın sola, istersen 2 koyarsın, istersen peşi peşine iki rakam koyarsın; birden bire meseleyi 110 yaparsın; üç rakam koyarsın, 1110 yaparsın. Çünkü Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın.

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar, “Elif, Lâm, Mîm”den tâ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ hakikatine kadar o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, o Tevhîd-i Ulûhiyet’i bize ders veriyor. Ama bu dersler, çok defa değişik şeylere bağlanarak ifade ediliyor. Bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine; bir yerde Mâlikü’l-Mülk olmasına, bir yerde “Din gününün sahibi” olarak sizi hesaba çekecek, teraziden geçirecek, tartacak, sevap ve günah itibarıyla muameleye tâbi tutacak olmasına bağlı değişik yönleriyle, farklı farklı şekilde ele alınıyor.

   Kalb, terakki yolunda alâka ve iltifat bekliyor; gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız?” diyor!..

Cenâb-ı Hak, hakiki “Tevhîd” ufkuna bizi i’lâ buyursun!.. Tevhîd-i Ulûhiyet ve Tevhîd-i Ubûdiyet’le taçlandırsın! Hep O’nu birleyelim ve o Bir’e kullukta sabit-kadem olalım!.. Başımız, O’nun kapısının eşiğinde olsun!.. Elimiz, kapısının tokmağında olsun!.. Namaz ile, oruç ile, zekat ile…

Öyle olmazsa, şöyle buyuruyor, Söz Sultanı Hazreti Sâhib-kırân, Sultan-ı Zî-şan, aleyhissalâtü vesselam: وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ والتعب “Nice ayakta duranlar, ‘Namaz kılıyorum!’ diye belki sabahlara kadar ayakta duranlar vardır ki, yanlarına yorgunlukları ve uykusuzlukları kâr kalmıştır!” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ “Nice oruç tutanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan, sadece susuzlukları ve açlıklarıdır!”

Dolasıyla o işin ruhu, meseleyi O’nun (celle celâluhu) ile irtibatlandırmaktır. Evet, o işin ruhu, meseleyi O’nun ile irtibatlandırmaktır… O’nun ile irtibatlandırmadığınız zaman, yaptığınız ibadet ü taat, ölüdür. Ve bu ölülük, sizin cismaniyet âleminize, maddî anatominize de -bir yönüyle- akseder. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisâ, 4/142) dendiği gibi, Allah muhafaza, namaza kalktığınız zaman, esneme.. abdest alırken, ayrı bir zahmet hissi duyma.. uykudan uyanırken, elli defa gerinme… Bu, sizin o manevî anatominizdeki arızaların, maddî anatominize de aksetmesindendir. Ve Kirâmen Kâtibîn hazretleri meseleyi yazarken böyle yazarlar: “Esnedi, gerindi, dalgınlığa düştü, kendini saldı!..”

Ama antrparantez arz edeyim: O (celle celâluhu) Erhamü’r-Râhimîn, Rabbu’l-âlemîn’dir. إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” hadîs-i kudsîsiyle veya Kur’an’da, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” beyanıyla ifade edildiği üzere, Allah’ın rahmeti vâsi’dir, çok engindir. O (celle celâluhu), böylelerini de affedip “Haydi sen de geç yaramaz çocuk!” diyebilir. O’nun (celle celâluhu) rahmetine tahdit koymaya kalkmayalım. Falanın-filanın bu mevzudaki eksik, kusurlu, düşe-kalka kulluğunu, o kişinin yüzüne kirli paçavra gibi vurmayalım! O kadarcık, o kadarcıkla bile onu ye’se atmayalım! Yapacaksak şayet, öylelerinin içinde, meselenin birkaç adım ötesinde daha derinine açılma duygusunu uyaralım. Kalbi tembih edelim!.. Kalb, bizim gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız? Ne zaman ‘Daha yukarılara bak! Sır, de; Hafî, de; Ahfâ, de; Hû, de, O’na müteveccih ol!’ diyeceksiniz?!.” demektedir. Gözümüzün içine bakmaktadır, bir yönüyle.

Bu açıdan da iyi yapanlar, yaptıkları şeyler ile fahirlenmemeli; bir taraftan da diğerlerinin düşe-kalka kullukta tavırlarını gördükleri zaman, yağlı paçavra gibi onların suratlarına çarpmamalıdırlar. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ Hadis-i şerif, “İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, ibadetlerin en güzelidir!” Güzel bir ibadet ortaya koymak, sergilemek istiyorsanız, elden geldiğince çok küçük şeylerinden dolayı bile insanlar hakkında hüsnüzan etmeye bakın. Diğer taraftan, بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir insana, mü’min kardeşini hakir görmesi, günah olarak yeter!” ikazını unutmayın!.. Mü’min kardeşini hakir görmesi, insana günah olarak yeter!..

   “Ben kim, Kur’ân’ı doğru anlamak nerede ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken O’nun beyanındaki güzellik karşısında külahımı atasım geliyor!..”

Hazreti Üstad, eserlerinde Kur’an’ın önemli bir hususiyetine şöyle dikkat çekmektedir: “Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır. Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azap ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.” “Bir İcaz Hecelemesi”nde Kıtmîr, başta Hazreti Pîr’in de misal olarak gösterdiği mezkûr ayet-i kerimeyi söyledikten sonra, o blokaja dayandırılarak bütün Kur’an ayetlerinin serdedilebileceğini belirtmiştim. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinden tâ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ beyanına kadar farklı örneklerle bunu göstermek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’de seçilen kelimeler, esasen -bir yönüyle- “iç musiki” açısından mazmunu seslendirme itibarıyla o kadar uyum içindedir ki, zevk-i selim sahipleri bunu anlarlar. Biraz edebiyattan anlayan, biraz nazımdan anlayan, biraz musikiden anlayan insanlar, bunu çok iyi anlarlar. Hatta burada şimdiye kadar denmemiş bir şeyi arz etmek istiyorum: Belki o kıraat-ı Aşere-i meşhûre de -bir yönüyle- bu değişik meselelerin hakikaten kendi özlerine uygun, mazmuna-mantuka uygun seslendirilmesi adına bir kısım argümanlardır. Çünkü çok farklı farklı anlayışta, dilde, aksanda insanlar vardı. Meseleleri çok farklı farklı ifade ediyorlardı. O farklı farklı ifadede aynı mazmunun o sese, o soluğa göre ifade edilmesi çok önemlidir. Ama bizim gibi, milletimiz gibi ümmî insanlar bunu gerektiği gibi kavrayamayabilirler. Bizim milletimiz diplomalı bile olsa, ümmî; çünkü esasen o dili temel incelikleri ile bilmiyor.

Bir de o dilin bilinmesi yetmez; Tâbiîn bile Sahabe gibi anlamıyordu o dili. Tebe-i Tâbiîn de Tâbiîn gibi anlamıyordu. Onun için Câbirî, çok haklı olarak diyor ki: “Bir dönemde Arap dilinin aslını araştırmak üzere şurada-burada çadır kurmuş kimseler, eski Araplara müracaat etme yerine, keşke Sahabe-i Kiram efendilerimize müracaat etselerdi!” Dilin -bir yönüyle- büyüleyici esprisini o zaman yakalamış olacaklardı. Allah, öyle bir dil ile, Sarfî, Nahvî, Me’ânî, Beyânî, Mantıkî, öyle bir dil ile murad-ı Sübhânîsini ifade ediyor ki, benim gibi bir çobandan meseleyi çok yüksekçe idrak eden/anlayan insana kadar herkes ona bakınca, “Yahu bana hitap ediyor gibi!..” diyor. Filozof, “Bana hitap ediyor gibi!” diyor; ben de bakınca öyle diyorum. Hakikaten ben kim, onu doğru anlamak kim ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken külahımı atasım geliyor; “Allah’ım! Bu ne büyüleyici ifadedir! Bu nasıl elimi kolumu bağladı benim. Denemez bir şey diyorsun burada; bunu ancak Sen dersin!” Kaldı ki ben kim, ona ait o incelikleri bütünüyle anlamak kim?!. Fakat öyle bir şey ki, bencileyin çobanlar bile ona baktıkları zaman, onun kendine has ulviyetini, kendi ufukları açısından, kendi gez-göz-arpacıkları açısından, sanki kendilerine inmiş gibi anlayabiliyorlar. Ama yukarılarda, yukarıların yukarısında, yukarıların yukarısında ve artık yukarısı olmayan bir noktada, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da “Bana inmiş!” diyor, Ebu Bekir “Bana inmiş gibi!” diyor, Hazreti Ömer “Bana inmiş gibi!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem ve radıyallahu anhüma.

Evet, baştan aşağıya Kur’an Tevhîd’i anlatıyor. İster o Tevhîd-i Ulûhiyet’i, ister o Tevhîd-i Rubûbiyet’i ve isterse de o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işâre” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile ve mazmunda münasebet geldikçe, “Burada bu mesele şöyle ifade edilmeli! Müstetbe’âtü’t-terâkibe uygunluk içinde şöyle denmeli!” dercesine nazara veriyor. Bunlar ıstılahî şeyler… Sözün bir akış şekli vardır; o akış şekline göre, “Burada Tevhîd-i Ubûdiyet şöyle ifade edilir; Tevhîd-i Ulûhiyet de şöyle ifade edilir!” şeklinde sürekli o iki temel unsur ortaya konuyor. Çünkü çok önemli bir mesele…

   Neticede böyle bir nimete nail olmak varsa, ki var, bütün çekilenlere değmez mi?!.

Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Ubûdiyet, bakın!.. İbn Abbas hazretleri, bu ayete mana verirken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani لِيَعْرِفُونِ diyor; anladığı manaya göre “Beni bilsinler diye!” Bildiğiniz zaman, azametine uygun, O’na, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!” der misiniz, demez misiniz?!. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” der misiniz, demez misiniz?!. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey her dilde meşkûr olan, bütün hamd ü senalara yegane layık bulunan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik, hamd ü senada bulunamadık!..” der misiniz, demez misiniz?!.

Cenâb-ı Hak, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayetinden sonra مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ “Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor: “Ne zannediyorlar; Ben, onlardan bir şey mi istiyorum, rızık mı istiyorum! Bana bir şey versin, yedirsinler mi istiyorum!.. Bana kulluk yapsınlar. Ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattım; kulluğu yerine getirdikleri zaman, mahiyetlerine göre bir davranış sergilemiş ve yaratılış gayesine uygun yaşamış olacaklar. Fânî dünyaya bedel, ebed için yaratılmış ve Ebedî Zat’tan başka biri ile tatmin olmayan kullarıma, bir de ebediyet yurdu hazırladım. Bir de ebedî Zât’ın cemalini görme istidat ve kabiliyeti verdim. Dünyada onlar, kendi içlerinde o iştiyakı uyardıklarında, Ben, onları yalancı çıkarmayacağım. Onlar, o iştiyak ile hayatlarını geçirmişler ise şayet, ‘Evet kulum! Sen hep iştiyak ile oturdun-kalktın; ‘Göreyim, göreyim, göreyim!’ dedin. İşte şimdi gör!..’ diyeceğim.”

Bütün kâinata serpiştirilmiş, farklı farklı yerlerde, farklı farklı tecelli dalga boylarıyla tecelli eden o güzelliklerin bütününü, bir yönüyle mehtabı seyrediyor gibi, seyretmede insanlar bayılırlar. Çok tekerrür eden Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle ifade edelim: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ “Bî kem u keyf, mü’minler, O’nu (celle celâluhu) görürler.” فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu görünce de Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar.” Huriler arkadan bağıradursunlar.. ırmaklar çağlayadursunlar.. bülbüller ötedursunlar.. meyveler şakır şakır aşağıya döküledursun veya -Kur’ân’ın ifadesiyle- burunlarının dibine yaklaşadursunlar… Unuturlar bunları, kendilerinden geçer ve bayılırlar.

Allah, sizi-bizi o ufka ulaştırsın!.. Çekilen şeylerin çekilmelerine mukabil, katlanma gücünü Allah ihsan eder de katlanırsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüdüğümüz yolu doğru bilerek sabit-kadem olursak, kaybedilen şeyler, bunlar!.. Diyelim ki, -mesela- Kıtmîr’in hiçbir zaman dünyada bir dikili taşı olmadı. Yani, bir tane kara sarayım, bir tane ak sarayım, bir tane mavi sarayım, bir tane pembe sarayım olsaydı!.. Fakat bunlar ebediyette Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri ve teveccühlerinin değişik şekilde temessülleri karşısında ne yazardı ki?!. Ee size soruyorum, bir şey yazar mı?!. Âhh ak saraya, kara saraya, pembe saraya, turuncu saraya kafasını kaptırmış, başı dönmüş, bakışı bulanmış, zavallılar!.. Zavallılar!.. Allah, gözlerini açsın, kalblerini irfan ufkuna tevcih buyursun; ebediyet âlemine layık olma yollarını göstersin ve onları da “şehrâh-ı Muhammedî”ye hidayet eylesin!.. Vesselam.

Kırık Testi: HİCRET VE MUKADDES GÖÇ

Herkul | | KIRIK TESTI

Hicret engin gayeli mukaddes bir göç.. inanç, duygu ve düşünce zenginliğiyle beslenerek gerçekleştirilen böyle hedefli bir göç, hulûsun derinliği ölçüsünde insanın semavî seyahatlerine denk sayılabilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu seyahatin hem semavî olanıyla hem de arzda cereyan edeniyle şereflendirilmiştir. Bunlardan birincisi, has çerçevesiyle O’na mahsus ve başkasına müyesser değil; ikincisi ise, belli şartlar altında, kıyamete kadar herkese açık bir şehrahtır.. Peygamberlik semasının ayı-güneşi o büyük insana kadar, binler ve yüz binlerin yürüyüp gittiği feyiz ve bereketiyle pırıl pırıl bir şehrah. Hiç şüphesiz bu mukaddes göçün “tarihin kulağına küpe” diyebileceğimiz en anlamlısını da, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin Medar-ı İftiharı gerçekleştirmişti.. O, ayağını sağlam basabilecek emin bir mekâna yerleşmek, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe derinlikleri olan evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler hazırlamak için, emri öteden, böyle bir göçe katlanmıştı.

Plan ve proje geniş ve sema buudlu.. mebde’ ve netice arasındaki mesafeler insafsız.. bir baştan bir başa iblis ve gulyabaniler güzergâhı bu uzun yolda, her yanda kötülük duygu ve tutkusu, her dönemeçte bir yığın fitne ateşi.. evet, bütün bu olumsuz şartlara rağmen, gönülleri ümit, itminan ve inşirahla coşturmaya yetecek kuvvet kaynağı ki “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.”[1] dilinde ve gönlünde.. Allah’a dayanmış, tevfike râm olmuş ve bu uzun yola koyulmuştu.. koyulmuştu ve yürüyecekti arkasına bakmadan.. yürüyecekti arkasındakileri bırakmadan…

O gün, Mekke’nin inkârcı ve dayatmacı zorbaları karşısında her yol deneniyor, her çareye başvuruluyordu; ama bu gaye ve vazife insanına göre, yapılanlarla olanlar arasında tenasübün bulunmadığı da bir gerçekti. İşte bu tenasüpsüzlük, zaten, vazife şuuru ve hizmet aşkına kilitli Hazreti Sahib-i Risaleti, Mekke’nin dışında yeni muhataplar aramaya sevkediyordu. Tâif bu mülâhazanın ilk rüyası, peygamberlik davasının Mekke dışındaki ilk konağı ve bir sürü eza ve cefaya rağmen, tek bir mü’min tesellisiyle mağmum fakat ümitli geriye dönülen ilk hicret ülkesi olmuştu. Sonra Mina’nın sarp, ürperten fakat candan Akabelerinde taşradan gelenlerle “sırran tenevverat” kuşağında cereyan eden gizli görüşme ve âşina sineler arama. Aranan kimdi onu kestirmek çok zordu; ama bulunan Medine’nin altı tâli’lisi olmuştu. İlklerden bu altı bahtiyar, insanlığın mâkus kaderinin değiştirilmesinde, nübüvvet elinin kullandığı ilk manivela olacaktı. Beşerin ebedî halaskârı hakkında bütün bildikleri, sırf Siyon cakası bir kulak dolgunluğundan ibaret olan: “Allah son bir peygamber daha gönderecek ve İsrailoğulları O’nun bayrağı altında cihanla bir kere daha hesaplaşacaklar.” söylentisiydi. Gerçi bu ümniye onların işine fazla yaramamıştı; ama Medine yerlilerinin sinelerindeki hakikat tutkusunu yönlendirmeye ve ateşlemeye yetmişti. Bu basit malumat o zaman, bir büyük gerçeğin kuluçkası ve cevher madeni olmuş, mevsimi gelince de, ebedlere kadar “Ensar” nâm-ı celîliyle serfiraz olacak Medine halkının etekleri mücevherlerle dolmuştu.

Bu ilk altı kutluyu, daha sonra, ayrı bir on bahtiyar takip etmiş, müteâkip sene de, içinde kadınların da bulunduğu yetmiş kişilik bir kudsîler topluluğu ikrarlarını ilan, teslimiyetlerini ifade ve Resûlullah’ın çağrısına “evet” demenin yanında, Efendimiz’i Medine’ye davet etmek üzere, yine bir kuytu yerde o Ebedî Halaskâr’la görüşmüş, biat etmiş ve O’na “Buyurun beldemize!” demişlerdi. Ciddiydiler; O’nun getirdiği her şeyi kabullenecek, O’na teslim olacak, nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gösterdikleri aynı hassasiyeti O’na karşı da gösterecek, O’nu bağırlarına basacak, koruyacak ve canlarından aziz tutacaklardı. Bunun karşılığında da Allah onlara Cennet vaad ediyordu. Anlaşma tamam.. Resûlullah mütebessim.. Ensar memnun.. ve Medine’nin kapıları da Muhacirlere ardına kadar açıktı.

Üçer-beşer Mekke boşalıyor.. açık-kapalı herkes Medine’ye akıyor.. hicret edenlerin fedakârlığı, Ensar’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşıyor ve derken arz yolculuğu âdeta miraçlaşıyor, semavîleşiyor ve mekân üstü âlemlerde meleklerin seyahati çizgisini buluyordu. Tabiî, arzdaki bu semavî yolculuğun en son kafilesi de yine peygamberlik kafilesinin sonuncusuyla noktalanıyordu. Ama her mazhariyetin maruziyet çizgisinde cereyan esprisiyle, O’nun hicreti de “Belanın en çetini hep peygamberlerin başına…”[2] esasına göre gerçekleşiyor ve o korkunç ölüm vadileri teslimiyet ve tefviz kanatlarıyla aşıla aşıla münevver beldeye ulaşılıyordu.. hem öyle bir ulaşılıyordu ki, ne Sürâka’nın o günkü ruh haleti itibarıyla sirkatinden daha karanlık düşüncelerine, ne Sevr Mağarasının içinde ve dışındaki çıyanların ağına, ne de yoldaki haramilerin fiilî insafsızlığına maruz kalınıyordu. Sürâka sahabeliğe namzet bir dosta dönüşüyor.. Büreyde arkadaşlarıyla beraber İslâm’la tanışıyor.. ve derken o Gül İnsan, tipinin-boranın estiği yollarda, her yanı gül bahçesine çevire çevire köyüne yürüyordu…

Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli Mekke’de esire dursun; Allah Resûlü, Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu bir kutlu yere kuruyor ve mescitle iç içe mübarek hanesine yerleşiyordu.. yerleşiyor, sonra da İlâhî mesaj ve ruhunun ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlıyordu. –O hayatın kaynağına da, onu üfleyene de ruhlarımız feda olsun!–

Hazreti Âdem, hicret mânâ ve ruhunun vaad ettiği uhrevî enginliğe ulaşmak için, Cennetten dünyaya uzanan bir uzun sefere çıkmış.. Hazreti Nuh, karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış.. Hazreti İbrahim, Babil, Hicaz, Kenan ili deyip durmadan dolaşmış.. Hazreti Musa, anne evinden Firavun sarayına, oradan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş.. Hazreti Mesih eski peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden geçmiş.. ve bu dönemin ilk kudsîleri de eski dünyanın hemen dört bir yanına irşad ekipleri tertip etmişlerdi.

Çağın kudsîlerine gelince; onlar “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası için ve Resûlullah’ın yolu deyip ayrılıp da yolda ölecek olursa, onun mükâfatı Allah’a aittir.”[3] diyerek dünyanın her yanına dağılacak ve asrın gerektirdiği usûl ve metodlarla soluklarını her tarafa duyuracaklardır. Onların bu hicretleri sayesinde imana, Kur’ân’a uyanacaklar olabileceği gibi, vicdanlarında dostluğu ve diyalogu duyanlar da bulunacaktır.

Evet onlar, Hira Dağından ruhlarına akseden mirası, gezip her yerde soluklayacak.. ümitsizlikle uyuşmuş gönüllere diriliş yollarını gösterecek.. mantıkla ilâhî vâridâtı birden duyup, herkese duyuracak.. kalb ile Kur’ân arasındaki engelleri kaldırarak şu birkaç asırlık ayrılığı sona erdirip en büyük buluşmayı sağlayacak ve hareketlerinin tamamen iman, aşk ve heyecan yarışı olduğunu günümüzün sarsık, yeisle kıvrım kıvrım ve tutarsız çocuklarına öğreterek, onları fâni hayatın dar ve boğucu atmosferinden kurtarıp bir kere daha onlara var ve hür olma yollarını, sevme ve saygılı davranma adabını öğreteceklerdir.

***

Mukaddes Göç

Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.

Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayarak upuzun bir sefere çıkmış gariplerden garip insan fertleri; diğer yanda, elindeki meşaleyle çağlara ışık saçan, çeşitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin şahikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle, karadeliklerin çehrelerinde, Cennet’lere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiği aynı noktalarda, ümit meşcerelikleri meydana getiren yüce rehber ve yüksek kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip dururlar. İnançları, düşünceleri, davaları uğrunda bitip tükenme bilmeyen bir göç…

Bir hakikatin değişik rükün ve yönlerinden ibaret olan; iman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme.. işte kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri üç musluklu Hızır çeşmesi! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır; yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlad ü iyâle bakmadan “bir başka diyar!” deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır.

Dava ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve orijinal, mesajlar ne kadar parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukabelede bulunup zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir. Buna göre, kendi toplumunda yeni bir iman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak isteyen herkes, ya mücadelesini orada açık-kapalı devam ettirecek veya hicret edip gönlünün ilhamlarına, takdimiyle vazifeli olduğu mesajlarına başka talip ve başka meşcerelikler araştıracaktır.

Birinci şıkta, o inanç ve düşünceye gönül veren her ferdin, fevkalâde dikkatli, tedbirli ve yenilmişlik adına ne varsa hepsini daha baştan aşması şarttır. Yoksa, ümit edildiği mânâda aydınlatma olamayacağı bir yana, çok defa küçük bir dikkatsizlik, az bir yanlışlık, şartların ağırlaştırılmasına, atmosferin de bütün bütün yaşanmaz hâle gelmesine sebebiyet verebilir… Bir heyetin bütün fertlerinin her zaman bu denli dikkat ve teyakkuz içinde bulunmaları çok zor, hatta imkânsız olduğundan, bu türlü durumlarda aydınlatma ve irşadın ayrı bir iklimde devam ettirilmesi bir bakıma zarurîdir; başka şekilde hareket ve direnmelerin de hiçbir faydası yoktur.

Öteden beri her yeni düşünce, doğduğu muhitte hor karşılanıp, aleyhinde kampanyalar oluşturulmasına karşılık; o düşünce ve onu temsil eden şahısları çocukluk ve gençlikleriyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak açmış ve destek olmuştur.

Bu itibarla, her kudsînin kaderinde değişmez şu çizgiler, âdeta bir fasl-ı müşterektir: Önce iman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara karşı mücadele, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda, yurt-yuva her şeyi feda ederek, başka aşina gönüller aramak üzere yeniden yollara dökülmek…

Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir. Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve benliğini aşarak Hakk’ın âzâd kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşa etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü “cihad-ı ekber”dir. İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.

Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh planında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye, bin bir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o, hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.

Bu mânâda hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lut, Hz. Musa, Hz. İsa gibi yüce kâmetler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyamete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı…

Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve unvanlarla değil de “muhacir” unvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidardır! Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebi’nin doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi… her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hâdise içinde, hicretin seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya değer önemli bir mevzudur.

Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her fert, hayatının her lahzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır. Ayrıca çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı nazarlardan kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes göçle tahakkuk edebilecektir. Zira, kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevrede, o devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, baş döndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.

Sosyologların tespitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmi yedi medeniyetten bahseder ki; bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde, göçebe hâkimiyeti demektir. Kendini rahata, rehavete kaptırmamış, her an her şeyden ayrılmaya hazır, vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları önceden yaşamaya alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

İşte ilk kudsîler ve ilk medeniyet muallimleri! Ve işte birkaç aşiretten cihan imparatorlukları kuranlar! Yıldırımlar gibi karanlık çağların bağrına inen bu insanlar, rahatı zahmette; diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakîr görmede; ebed-müddet var olmayı şartlara göre kendilerini yenilemede gördü ve ters-yüz edilmez birer güç hâline geldiler.

Keşke, günümüzün nesillerini, rahattan, rehavetten, hazlarına düşkünlük ve nefsanîlikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap çeken, daha çok acı ve sızı duyan ideal insanlar hâline getirebilseydik. Belki o zaman, milletçe, küçük hesapların, hasis zevklerin tesirinde kalmayacak ve bir kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön değiştirmeyecektik…

***

[1]   Âl-i İmran sûresi, 3/173.

[2]   Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67.

[3]   Nisâ sûresi, 4/100.

Bamteli: KALB-İ SELÎM VE GECE

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Eğer Allah, zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı.”

Eğer günahından, zulmünden ve mesâvîsinden ötürü hemen herkes cürmünün ve günahının ölçüsünde tecziye edilseydi, yok edilebilecek nice “cism-i murdar”lar var ki, onların hemen yok edilmeleri gerekirdi. Ama o zaman yeryüzünde hiç kimse kalmazdı. (Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (Nahl, 16/61)

Çünkü herkesin şöyle-böyle türlü türlü inhirafları, zeyğleri, kaymaları, sürçmeleri, bilerek-bilmeyerek, açık-kapalı günahları, hataları ve -derecesine göre bazılarının da- “zelle”leri vardır. Bizim gibi “avam”lara göre “günah-ı kebâir”, bize göre günah-ı kebâirdir. Ne var ki, Hak dostlarına göre, zelle, bir günah-ı kebâirdir. Çok küçük bir zühul, bir zelle, bir nisyan onlara göre büyük günahtır. O mevzuda kat’i bir şey görmedim ama zannediyorum rüyalarının kirliliği bile kendilerini üzecek ve müteessir edecek kadardır; onların rüya kirliliğine bile tahammülleri yoktur. Evet, gayr-ı meşru bakışa, gayr-ı meşru kulak kabartışa, dil-dudak kıpırdatışa, el-ayak uzatışa rüyalarında bile tahammülleri olmayan temiz, pâk, âbide şahsiyetler vardır.

Onun için büyükler, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ “Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrabîn için günah sayılır.” demişler. Siz çok şeyi güzel ve hasene olarak, dinin ruhuna uygun görürsünüz; oysaki onlar, o şeyleri en büyük günah kabul ederler. Hemen kalbleri titreyerek, “Beyt-i Hudâ”ya -Tasavvuf dilinde dilbent edilen, dillere pelesenk edilen Beyt-i Hudâ’ya- yönelir; hemen onu temizleme azm u cehdi ile metafizik gerilime geçer, bir an evvel temizlenmeye dururlar. “Ne ettim ki benim rüyalarıma bu türlü kirli şeyler girdi?!. Birine, uygunsuz, nâ-sezâ, nâ-becâ sözler söyledim; birine yumruk sıktım; birine dûnumdaki mahlûkata ait hususiyet ile tekme attım; birine ağzıma gelen her şeyi söyledim; birine kahredici bir bakış ile baktım veya hafife alıcı bir bakış ile baktım. Acaba ne halt karıştırdım ki benim manevî âlemlere açıldığım veya berzahî levhalarda dolaştığım o güzel hayatım bu türlü kirli şeyler ile kirlendi?!.” diye hemen kalkar Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurlar. Bir “kebire” (büyük günah) işlemiş gibi olur onların hali…

İnsan, böyle bir kalb temizliğine ulaşmazsa, zannediyorum, o kirli kalbiyle kendi dünya ve ukbasını kirlettiği gibi, etrafına da sürekli kir püskürtür. Onun gözünün içine bakan insanlar da o kirleri, misk u amber gibi alır, yüzlerine-gözlerine sürerler. Kitleleri, kitle ruh haleti ile hareket eden ve birilerinin arkasına takılıp sürüklenen insanları kirletenler, böyle kirletmişlerdir. Konumları itibarıyla aşağıdaki insanlara tesir edecek konumda olduklarından dolayı, kalblerindeki kirler, dillerinden dökülmüş ve başkaları da o dilbent -bağışlayın- o zevzek, o geveze insanların tesirinde kalarak onların arkasından sürüler gibi sürüklenmişlerdir.

O “mukarrabîn”e gelince, onların kalbleri gül gibidir. Kalb, gül gibi olmalıdır ki, insanın ağzından dökülen şeyler de ıtriyat gibi çevrede tesir icrâ etsin!.. Ağzını açıp konuştuğu zaman, herkes, nefesini tutsun, o güzel kokuları koklamaya dursun, teneffüs etmeye dursun. Ama gönül, şeytanî, nefsanî ve hevâî şeyler ile kirlenmiş ise, öyle bir gönül sahibi ağzını her açışında -bağışlayın- çöplüklerdeki levsiyat gibi etrafa levsiyat saçar ve çevrede o levsiyatın bulaşmadığı insan kalmaz. Göze bulaşır, dile bulaşır, dudağa bulaşır, üsluba bulaşır… Cerâid (yazılı basın, gazeteler, medya) bu türlü şeyleri sürekli püskürtüyorsa, etrafa zift püskürtüyorsa şayet, güzel kokular neşredeceği yerde zift neşreden bir zift yuvası, zift organizasyonu haline gelmişse, cahil, şuursuz, tesirde kalan kitlelerin ondan müteessir olmamaları mümkün değildir.

   Yazık kalbini mâsivâdan pak eylemeyene, Sultan’ın tecellisine hazır beklemeyene ve gecelerini teheccüd, tilavet, zikir, tefekkür ile ihya etmeyene!..

Onun için “kalb temizliği” öteden beri hep üzerinde durulagelen şeylerden olmuştur. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Ruhun şad olsun, Nâbî!.. “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan.” İdrak aynasını, aklını ve kalbini, bir yönüyle vicdan mekanizmasının erkân-ı erbaasını mâsivâdan pâk eyle… Nâbî, onları bir haneye benzetip müteşabih olarak diyor ki, “Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicab et!” Yani, Sultan oraya tecelli eder mi?! Sultan kendini orada ifade eder mi? Allah’tan utan, hicap duy! Kirli hâneye O (celle celâluhu) tenezzül etmez, teveccüh etmez; öyle kirli bir yer O’na (celle celâluhu) mezâhir veya meclâ olamaz.

Bir başkası diyor ki: “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan.” “Dil”, yani gönül. “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” Gecelerde sen, teheccüdün ile, duan ile, niyazın ile, tazarruun ile, iç döküşün ile, sızlayışların ile O’na (celle celâluhu) teveccüh ettiğinde, O (celle celâluhu) da oraya teveccüh eder. Teveccüh, teveccüh ile olur. Minnacık, damla teveccüh, derya teveccühe vesile olur; zerre teveccüh, güneş mikyasında teveccühe vesile olur. Siz O’na (celle celâluhu) teveccüh ederseniz cirminizce, O (celle celâluhu) cirimler üstü, bî-kem u keyf bir teveccüh eder ki, mest u mahmur hale gelir, “heyman”dan hafakanlara girersiniz.

Evet, Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri, “Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyleye Rahman, gecelerde.” diyor uzun bir münâcaatında: “Ey dîde nedir uyku, gel, uyan gecelerde.” Bu çağrı, Kur’an’ın ruhuna uygun. إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لأُولِي الْأَلْبَابِ*اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır. Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.” (Âl-i Imrân, 3/190-191) Hazreti Aişe validemizin Sıhâh’ta nakledilen ifadesiyle, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, uykusuz geçirdiği gecelerden birinde, semânın yüzüne baktı, gözleri doldu, ağladı ve “Veyl olsun, bu ayeti okuyup da ağlamayana, bunun hakkında tefekkür etmeyene!” buyurdu.

Gökler ve yer, bir “Kitab-ı A’zâm” gibi. Allah’ın, Kendisini anlatmak üzere, “Kudret” ve “İrade” kalemiyle yazdığı öyle net satırlardan, paragraflardan, cümlelerden, risalelerden ibaret ki!.. Bakıp da onlarda O’nu (celle celâluhu) görmeyene “Yuff olsun!” derler. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakıyor ve ağlıyordu. “Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde / Kevkeblerin et seyrini, seyran gecelerde.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri; iki asır, iki buçuk asır evvel yaşamış insan. Hazreti Üstad da çam dağında, ağacın başında, “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş. / Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına / Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia / Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.” diyor. Evet, bütün varlıklar kendilerine mahsus lisanlarıyla “Hû” diyorlar; hangisine bakarsanız bakınız, görürsünüz ki, O’na işaret ediyorlar. Şayet yorumlamada bu mülahazayı ortaya koymazsanız, çok yanlış bir yorumlamaya gitmiş olursunuz.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, ol ana hayran/mihman gecelerde.” O (celle celâluhu), senin gönlünü bir “tecelligâh-ı İlahî” olarak bir hâne kabul etmişse, sen de -bir yönüyle- bir hamle yapıp O’na misafir olmaya bakacaksın, maiyyete koşacaksın. اَللَّهُمَّ تَوَجُّهَكَ، وَمَعِيَّتَكَ، وَرِعَايَتَكَ، وَكِلاَءَتَكَ، وَحِفْظَكَ، وَحِرْزَكَ، وَحِصْنَكَ الْحَصِينَ “Allahım, sevgi ve rahmetle bize teveccüh buyurmanı; dostluğun, yakınlığın ve yüce şanına yaraşır şekildeki beraberliğinle bizi yalnızlıklardan kurtarmanı; vekilimiz olarak bizi gözetip kollamanı, hıfz u sıyanetinle korumanı, aşılmaz manevî kalelerinin ve sağlam sığınaklarının içine almanı diliyorum.” türünden dualar dudaklarından dökülecek. O’na (celle celâluhu) doğru seyr ü sülûk edecek; kendi ufkun itibarıyla, bu basamaklardan birine otağını kurmaya çalışacaksın. Maiyyet mi, maiyyet üstü bir şey mi? Tam bir hırz-ı hasîn ile masûn kalarak, bütün dünya ve mâfihâdan tecerrüd etmek mi? Aşk u iştiyâk-ı likâullah mülahazasına otağını kurmak mı?!.

“Bak heyet-i âlemde, bu hikmetleri seyret / Bul Saniini, o Sanatkârını; ol ana mihman gecelerde.” Ondan sonra diyor: “Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil / Ko gafleti, dildardan utan gecelerde.” “Ko” bırak demek, eski dil. “Ko gafleti, bari utan gecelerde…” En son mısrada da “Ey Hakkı, nihan aşk oduna yan gecelerde!..” diyor.

   “Gece, sevdalı ruhların otağı; gece, âşıkların sırlı durağı!..”

Geceler, -bir yönüyle- O’na (celle celâluhu) doğru açılma rampaları ve rıhtımlarıdır. Geceyi ihmal eden, rıhtımı değerlendirememiş, açılan gemilere binememiş ve O’na doğru seyahata yelken açamamıştır. Gecesi olmayanın gündüzü de kapkaranlıktır!..

Kur’an-ı Kerim, değişik yerlerde geceyi nazara vermiştir; kaç yerde delaletin değişik türleri ile hep ona dikkati çekmiştir; fakat sarih olarak ifade ettiği yerler de vardır. Mesela İsra sûre-i celîlesinde şöyle buyurmaktadır: وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni, (çok yüksek, O’na en büyük yakınlık ve en kapsamlı şefaat makamı olan) Övülme Makamı’na eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79) “Nafile” diyor. İnsan, farzlarla Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) yaklaşır. Fakat nafile ile öyle bir kurbiyete ulaşır ki, -bu da yine müteşabih- Allah, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, onu doğruya yürüten iradesi/meşîeti olur. Bu hakikati anlatan hadis-i kudsîde müteşabih olarak “ayak” tabirini de kullanıyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Evet, وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl. Umulur ki, böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştirir.” (İsrâ, 17/79) Ezandan sonra okuyoruz ya, وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا “Allah’ım, O’nu Makam-ı Mahmûd’a ulaştır.” Ahirette makamların en yükseği olan, herkesin O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında övgü ile dilbeste kesildiği bir makam; bakanları imrendiren/kıskandıran bir makam… Gerçi ötede/ahirette mü’minler için “kıskanma” meselesi söz konusu olmaz; çünkü o duygu, insanların sinesinden silinip gitmiştir. Fakat bir “teğâbün” -Teğâbün Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi- vardır: “Keşke ben de bu temaşaya mazhar olabilecek ufku ihraz edebilseydim?!. Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..” Herkes -bir yönüyle- orada “Keşke!” diyecek. Zannediyorum “Keşke!” demeyenler, enbiyâ-ı ızâmdır, hususiyle Sultan-ı Enbiya’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Teheccüd… وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ “Gecenin bir vaktinde de, sana ait bir nafile olmak üzere, teheccüd namazı kıl.” (İsrâ, 17/79) Ne kadar unutulmuş!.. Teheccüd, peygambere vacib; ümmete sünnet. Bir yönüyle Berzah âlemlerine seyahat manasına gelen, âhiret âlemlerinin projektörlerinin düğmesi mahiyetinde sayılan, öbür âlemi aydınlatabilecek projektörlerin anahtarı mahiyetinde sayılan “teheccüd”, toplumumuzca, belki İslam dünyasında pek çok toplumlarca unutulmuş bir mi’ractır, bir basamaktır veya bir merdivendir. O’na (celle celâluhu) doğru yükselme ve maiyyetine ulaşma adına bir merdiven, bir mi’rac, bir asansördür.

İsrâ Sûresi’nde böyle buyuruluyor; Dehr (bir diğer ismiyle “İnsan”) Sûresi’nde de şöyle deniyor: وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً “Gecenin bir kısmında da O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbîh ve ibadet et.” (İnsan, 76/26) Başını yere koy; kemâl-i ta’zimle, tevazuunu tam ifade edecek bir tavır ile O’na içini dök! وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلاً Upuzun bir gecede, sürekli hep O’nu (celle celâluhu) tesbîh u takdîs et!.. Noksan sıfâtlardan O, müberrâdır; sen de o tebriâtı dillendir. “Allah’ım! Sen, kemâl sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve Zât-ı Baht’ın ile bir Mevcud-u Mechûlsün; ihata edemeyiz!” mülahazalarıyla tesbîh et!.. وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَوِيلا “Geceleyin O’na secde et; O’nu geceleri uzun uzun tesbîh et.” (İnsan, 76/26)

Sonra, إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً “Doğrusu şu (günahkâr kimseler,) peşin gelir olarak gördükleri dünyayı tercih edip onun peşinde koşmakta, fakat önlerinde kendilerini bekleyen çok ağır bir günü ise bir kenara koymaktadırlar.” (İnsan, 76/27) Ama gel gör ki, kalbi ölmüş, gözü kapalı, kulağı tıkalı kimseler sadece dünyanın peşinde koşuyorlar. Mesmûata karşı kapanmışlar, mübserâta karşı da kapanmışlar; ne tekvînî emirlerden bir şey anlıyorlar, ne de semâdan gelen, tekvînî emirlerin de tercümanı olan Kur’an-ı Kerim’den bir şey anlıyorlar. Onlar, körler, sağırlar, kalbsizler. Ölmüş kalbleri onların; kalbleri hareket ettiğinde hep aritmi var. Dolayısıyla -bir yönüyle- onların da huzuru yok. Etrafa zift püskürtüyorlar ve farkında değiller. İçinde bulundukları toplumu kirletiyorlar, farkında değiller. İnsanî duyguları öldürüyorlar, canavarlaştırıyorlar onları, farkında değiller. Zulmü alkışlattırıyorlar, zâlimi sevdiriyorlar, farkında değiller. Çünkü kalbleri ölmüş onların. لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar.” (A’râf, 7/179) Gözleri var, ama görmüyorlar. Kulakları var; fakat işitilecekleri işitmiyorlar. Kalblerine gelince, sebep-sonuç münasebeti ile esas bir neticeye, bir sonuca varamıyorlar; tenâsüb-i illiyet prensibine göre sebepleri tam bulup o sebeplere göre büyük büyük müsebbeblere dilekçe sunamıyorlar.

   Allah Rasûlü’nün herkesi Hakk’a çağırma gibi ağır bir sorumluluk yüklendiği günlerde teheccüd ile melekûtî ufuklara yönlendirilmesi fevkalâde mânidardır.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen ayetler, Mekke’de ilk gelen sûreler, اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!..” (Alak, 96/1) “Oku!” deyip, okumanın ne demek olduğunu O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattıktan sonra teheccüdü nazara veriyor: يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4) “Ey örtüsüne bürünen İnsan! Kalk şu gece, örtünü at sırtından!..” O’na göre normal bir örtüye bürünmüş, normal bir insan olarak, bilmem kaç dakika, ne kadar kısa zamanlı bir dinlenme faslına yelken açmış; o kadar. “Kalk, geceyi ihya et!” diyor. “Örtünü at sırtından. Gecenin pek çoğunu Rabbinin karşısında kemerbeste-i ubudiyet ile geçir!” Elhak, O (aleyhissalâtü vesselam) da öyle yapıyordu.

İlk gelen vahiyler bunlar. Ondan sonra gelen sûrede: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ “Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3) İkinci vazifen, “Ey örtüsüne bürünen!..” Burada “disâr” diyor. Bu aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) neye sarınıp ne ile yattığını göstermesi açısından da çok önemlidir. Sadece “tül” gibi bir şeyi üzerine alıyor; hasır gibi bir yerde, mübarek ayaklarını uzatmadan kıvırıyor; elini başının altına koyuyor, kıbleye müteveccihen duruyor; kaç dakika uyuyorsa uyuyor. O da öyle uyuyor ki, gözleri uyurken kalbi uyumuyor, melekût âlemine açık daima. Orada bile Allah ile münasebet içinde geçiriyor o mübarek, o nurlu, o nûr-efşân dakikalarını.

“El-Müddessir; disârına bürünen İnsan!” قُمْ فَأَنْذِرْ “Sana vahiy geldi; kalk, insanları, eğri yolun encamından sakındır!” Gittikleri yol, doğru değil; o bir zulüm yolu, o bir küfür ve küfran yolu, o bir i’tisâf yolu, o bir irtikâp yolu, o bir ihtilas yolu, o bir hak bilmezlik yolu, o bir adaleti ayaklar altında çiğneme yolu… İnsanlar, şirazeden çıkmış bir kitabın eczâsı gibi dağılmışlar etrafa; ahsen-i takvîme mazhariyeti ayaklarının altına almışlar ve esasen kendileri ayaklar altına alınmış, insanî kıymetlerini çiğnetiyorlar. Kalk, bu zavallı derbederleri inzâr et!. Kalk, günümüzün Müslümanları gibi, bu zavallı derbederleri, bu perişanları, bu manevî hayatları itibarıyla, manevî anatomileri itibarıyla kalbi ölmüş insanları veya kalbleri zift yuvası haline gelmiş insanları uyar. Kalk, zulüm yaparken gülüp duran, kahkaha atan -nezaketim müsaade etseydi, diyecektim- “edepsiz insanları” eğri yolun encâmından sakındır!..

Bir de وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ O büyük olan Rabbini, “Ekber” diye Kendini ifade eden Rabbini, sen de tekbir et! اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا * لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، أَعَزَّ جُنْدَهُ، هَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، لاَ شَرِيكَ لَهُ de ve O’nu (celle celâluhu) tazîm edebildiğin kadar ta’zim et!..

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen emirler mevzuunda zerre kadar muhalefet şöyle dursun, muhalefetin rüyasını bile görmemiştir. O’na ruhlarımız, canlarımız kurban olsun!.. Allah, bizi O’nun vesayetinden, gölgesinden ayırmasın!.. Vakıa gölgesi yere düşmezdi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), Itrî’nin ifade ettiği gibi: “Sayesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tur’sun / Mihr-i âlemgîrsin baştan ayağa nursun.” O öyle birisiydi ama Allah, “gölge” manasına “vesayet”inden bizleri zerre kadar ayırmasın!..

   İstemez misiniz, dünya onların olsun, âhiret de bizim!..

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) emirlere öyle riayet ediyordu ki, sabahlara kadar kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta duruyordu. Çok iyi bildiğiniz bir hadiseyi hatırlatayım: Mübarek anamızdan, anaların anası anamızdan, analarımızın da anası, nenelerimizin de anası, bütün ümmetin anası, Sıddîk’ın Sıddîkası, Allah Rasûlü’nün de Sıddîkası Hazreti Âişe’den… -Cenâb-ı Hak, o duygu ile bizleri serfiraz kılsın; bu mevzudaki sapık düşüncelerin ve sapık mülahazaların tesirinde kalmaktan bizleri muhafaza eylesin! Demiyorum kimler; onların kimler olduğunu söylemiyorum.- Anamız ifade buyuruyor. Örtüsü “disar” idi zaten O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), minnacık bir şeydi.

Hele o “îlâ” hadisesi sırasında bir hasır üzerinde yatıyordu; üzerine de incecik bir tül almıştı. Hazreti Ömer, kapının tokmağına sık sık dokununca, kapıda perdedarlık yapan Bilal-i Habeşî kapıyı açma mecburiyetinde kalmıştı. İçeriye girince, Rasûlullah’ın yanına gitmekten daha ziyade, kızı Hafsa validemizin üzerine yürümüş, “Ne halt karıştırdınız ki, Efendimiz’i rencide ettiniz?!.” demişti. Hazreti Ebu Bekir de, kerime-i mübeccele-i mukaddese-i münezzehesi üzerine yürümüş, Aişe validemizi itâb etmişlerdi.

Efendimiz cumbada, sizin ayağınızı çok rahat uzatamayacağınız bir cumbada, hasırın üzerinde, üzerinde sadece ince bir örtü, dinleniyor ve tefekkür ediyordu. Yatarken bile… Madem “gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor”; “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” ile, yatarken bile hayatının derinlikleri peşinde koşuyordu. Zaten öyle bir kalbî derinliği vardı ki!.. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir “Hel min mezîd!” âbidesi idi; verilen şeyler karşısında “Ey nâmütenâhi olan Rabbim! Nâmütenâhilik istikametinde daha yok mu, daha yok mu?” diyordu. Çünkü Tasavvufçuların ifadesiyle, “Nâmütenâhi istikametinde seyr u sülûk, nâmütenâhidir, bitmez!” “Sona erdik!” diyen insanlar, yanılıyorlar; çünkü O (celle celâluhu), nâmütenâhîdir; Zât-ı Baht, nâmütenâhîdir: لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) Cenâb-ı Hak, bu hakikatleri, mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun idrak etmeye bizleri muvaffak eylesin!..

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hazreti Ömer’in girdiğini görünce doğruldu. Hazreti Ömer, O’na ne kadar delice saygılı ise, İnsanlığın İftihar Tablosu da Ashabına karşı saygılı olmada, onların haklarını verme mevzuunda hayalî bir kusur bile etmezdi. Hemen doğrulup oturmuşlardı. O’nun mübarek vücudu/yanı, yattığı hasırdan dolayı âdeta delik-deşik gibi olmuştu; hasır, iz bırakmıştı. Koca Ömer, yiğit Ömer, mert Ömer, pek öyle değişik şeyler karşısında ağlamayan Ömer, gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. “Niye ağlıyorsun yâ Ömer?!.” “Ey Allah’ın Rasûlü, Bizanslılar, Romalılar, Persler şöyle saltanat ve debdebe içindeler; Sen, sultan-ı kâinatsın; hele hâline bak!..” أَمَا تَرْضَى أَنْ تَكُونَ لَهُمُ الدُّنْيَا وَلَنَا الْآخِرَةُ “Yâ Ömer! İstemez misin, dünya onların olsun, âhiret de bizim olsun!..”

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Allah ne demiş ve ne dilemiş ise, onu delâletin bütün çeşitleriyle test ederek yerine getirmişti. Bu delalet, şunu ifade ediyor; bu da “dâll bi’l-ibâre”si, “dâll bi’l-işâre”si, “dâll bi’d-delâle”si, “dall bi’l-iktizâ”sı ile şunu gösteriyor. Hepsi değişik delalet yolları ile bir şey ifade ediyor. Bunların bütününe göre kendisini öyle ayarlamış, -o tabir kullanılacaksa- öyle “regüle” etmiş, öyle “kalibrasyon”dan geçirmişti ki, milimi milimine riayet ediyordu her şeye.

İşte bu kâmetteki Kâmet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve sellem)… O daracık hücresinde, cumba gibi hücresinde yatarken, bir insan yatıyorsa bir yatakta şayet, orada bir başka insanın namaz kılacağı kadar bile yer kalmazdı. Hayatını böyle geçirmişti. Ahh “Ben, Peygamberin yolundayım!” diyen sahtekarlar!.. Müzaaf yalancılar, düzenbazlar, dolandırıcılar, sahtekarlar!.. Şuursuz kitleleri “Müslümanım!” diye kandıran, “Müslümanlığı getireceğiz!” diye kandıran sahtekârlar… Binler ile, yüz binler ile mesâkinde (hânelerde/saraylarda/iskan edilecek yerlerde) ikameti bile kendileri için yeterli görmeyen düzenbazlar!.. Utanmazlar mı bundan?!.

İnsanlığın İftihar Tablosu, gece, sabaha kadar namaz kılıyor. Mübarek Âişe anamız buyuruyor ki, “Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum. Ben, istirahat ediyordum.” Mutlaka anamız da kalkıyordu; o annemiz de mutlaka teheccüd kılıyordu, mutlaka hayatının o nurânî dakikalarında çok şeyi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile paylaşıyordu. Ama anamız da bir insandı, istirahat buyuruyordu. Diyor ki: “Allah Rasûlü’nün ayakta ne kadar durduğunu bilemiyorum. Ben bir fasıl uyuyordum. Secde edeceği zaman, başını koyacağı yer olmadığından dolayı -her halde anamız da hasır üzerinde yatıyor- eli ile benim ayaklarımı kırmamı istiyor, ayaklarımdan boşalan yere alnını koyuyor ve secde ediyordu.”

“Ben, O’nun yolundayım!” diyen yalancılar, utansınlar bundan!.. Evet, bütün bu mülahazaları nazar-ı itibara alan Kaside-i Bür’e Sahibi, “Kaside-i Bürde” de deniyor, Kaside-i Bür’e sahibi, ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ “Ben, o Peygamber’in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu!” Ama ben, gördüğünüz gibi, ne ayak şişmesi, ne diz ağrıması, ne kalça ızdırabı; aklıma geldiği zaman uzanıp yatıyorum. ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ أَحْيَا الظَّلاَمَ إِلَى * أَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُّرَّ مِنْ وَرَمِ O’nun ızdırardan ayakları şişiyordu.

   Şükreden insanlar ne kadar da az; oysa, bizi sayılamayacak kadar nimetlerle lütuflandıran Rabbimize karşı çok şükreden kullar olmalı değil miyiz?!.

Kaside-i Bür’e Sahibi, böyle diyor, Busîrî. Kendinden mi söylüyor? Sahih hadiste, Anamız diyor ki: “Bir gün dedim o Efendiler Efendisi’ne: Cenâb-ı Hak, Fetih sûresinde لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا buyuruyor; Allah, Sen’in, geçmiş ve geleceğe dair olması muhtemel bütün meselelerini af yörüngesine bağlamış. -Buna dikkat edin! Af yörüngesine bağlamış.- Neden kendine bu kadar zahmet ediyorsun; madem her şeyin -bir yönüyle- o yörüngede cereyan ediyor?!.” Allah Rasûlü, annemize şu zeberced sözler ile cevap veriyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Beni bu kadar nimetleriyle perverde eden (görüp gözetip besleyen, nimetlendiren) Rabbim’e karşı çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Şükür, nimete karşı metafizik gerilim içinde mukabelede bulunma demektir. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu tamamiyetin çok çok üstünde, “etemm” şeklinde, “etemmü’l-etemm” şeklinde yerine getiriyor. Ne haddine İmam Busîrî’nin kendine göre söz konuşması!.. Anamız, adeta böyle buyuruyor: “Allah, Sana ‘Geçmiş ve gelecek günahların yok!’ dedi. Geçmişte Sen günah işlemedin. Gelecek adına da günaha giden yolları Sana kerih gösterdi; o türlü şeyler Sana göründüğünde miden bulandı. Dolayısıyla tabii olarak o yollar Sana kesildi. Seni af güzergâhına sevketti. Hâlâ bu ölçüde ibâdet ü taat ve geceleri sonuna kadar ihya etmek suretiyle kendine eziyet etmenin anlamı ne?” diyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka şey söylemiyor: أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا “Ben, beni bu nimetlerle perverde kılan Rabbime, o ölçüde -şekûr, mübalağa kipi- çok şükreden bir kul olmayayım mı?!.”

Aslında Kur’an-ı Kerim, Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman ile alakalı bahisleri ifade ederken, اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin! Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır!” (Sebe, 34/13) buyuruyor. Allah’ın kulları arasında, Allah’a, Allah’ın azametine ve O’nun başkalarını nimetleriyle perverde etmesine mukabil, o ölçüde, mütenâsip şükreden kul sayısı, çok azdır!.. İşte o azlardan az olanların zirvesine otağını kuran zat, Allah Rasûlü’dür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), nimetlerin kâmetine göre, Cenâb-ı Hakk’a karşı bi-hakkın mukabelede bulunandır.

Şükür, gelen nimetlere mukabelede bulunma ameliyesidir; kavlî, fiilî, hâlî, fikrî, hissî, mantıkî mukabelede bulunma tavrıdır. أَفَلَا أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا Evet, kalb, bu ölçüde berrak bir “âyine-i Rabbaniye” olunca, bir de o kalbin sahibi onu sürekli “lebrîz” edip O’ndan (celle celâluhu) gelen değişik dalgaboyundaki tecelliler ile doldurup taşırınca nimetlere öyle mukabele edecektir. -“Lebriz”, taşacak kadar dolu, taşkın demek; Akif, bu lebrîz tabirini kullanır.- Kalbi öyle lebrîz edince, bu hale gelir; o kalbi taşıyan insan gezerken-tozarken, gezdiği her yerde, İbn Abbas’ın dolaştığı çarşılar gibi, “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye herkesi merakla kapıya-pencereye sevkeder; “Acaba bir ıtriyatçı mı geçti!” diye. Evet, kalb bu ölçüde gül gibi olmuşsa; böyle bir kalb sahibinin dolaştığı her yerde de âdeta güller açar, etrafa gül kokuları saçılır.

Biliyor musunuz, maraz-ı kalbe mübtela oluşum beni kalb vadilerine sevketti; yoksa ne haddime kalbden bahsetmek!.. Biz “kalb” demişiz. Bazen ona “Latife-i Rabbâniye” demişiz. Bazen büyüklerin ufku itibarıyla, bir yönüyle münezzehiyete mazhariyeti açısından “Latife-i Sübhâniye” demişiz; yani “Tecellîgâh-ı İlahî” ve “Beyt-i Hudâ” olması itibarıyla, o tenzihi nazar-ı itibara alarak “Latife-i Sübhâniye” demişiz. Bazen de hassasiyeti, inceliği, değişik şeyler karşısında teessürü, teessür duyulacak şeyler karşısında teessürü, belki kırılacağı hadiseler karşısında kırılması itibarıyla da, belki bir buudu ve onun kendine mahsus bir derinliği açısından “gönül” demişiz. Nasıl Anatomide kalb değişik sistemlerden mürekkeb; yani, harekete geçiren sistemi var, harekete geçen yanı var, o hareketi ritme sevkeden yanları var; değişik mekanizmalardan meydana gelmiş, Anatomik bir yapıya sahip. Aynen öyle de, bedene nisbeten ruh nasıl ise, “Latife-i Rabbâniye” dediğimiz şey de, o maddî/sanavberî (çam kozalağı) nevindeki kalbe bir “ruh” mahiyetindedir. Latife-i Rabbâniye… “Kalb” dediğimiz şey, odur.

Evet, onun kendine mahsus bir derinliğine de fonksiyonları itibarıyla biz “gönül” diyoruz: “Koyma”, ondan oluyor: “Gönül koydu!” “Kırılma”, ondan dolayı oluyor: “Gönlü kırıldı!” Efendim, “tutulma”, dilbeste olma: “Gönül dilbeste oldu!” Onu çok iyi bilme, sevdasına tutulma: “Gönül âşina oldu!” O’nun için iştiyakla yanma: “Gönül, iştiyâk-ı likâullah oldu!” Böyle demek suretiyle o latife-i Rabbâniyeye ait ve ona mahsus ayrı bir derinliği -nüansları mahfuz- ifade edegelmişiz.

Sözlerimizi “kalb-i selîm” talebiyle noktalayalım: اَللَّهُمَّ أَفْئِدَةً سَلِيمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنِ الْغِلِّ وَالْغِشِّ “Allah’ım! Bize selîm kalbler ihsan eyle; her türlü gıll u gıştan âzâde ve müstağnî kılacak şekilde temiz gönüller lütfet!..” آمِينَ، أَلْفَ أَلْفِ آمِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Âmin, binlerce, milyon kere âmîn. Kabul buyur ey bütün âlemlerin Rabbi!..”

Kırık Testi: FÜSUNLU GECELER VE YAKARIŞTAKİ GÜÇ

Herkul | | KIRIK TESTI

Gün batıp herkes yuvaya dönünce, çarşı-pazar dört bir yanı düşündüren bir sessizlik kaplar; bir mânâda her şey susar; sadece gece konuşmaya başlar ve bunu da büyük ölçüde leylîler anlar. Leylîler için bir başkadır gecelerin harfsiz, kelimesiz mırıltıları!. Evet o, ufkumuza otağını kurup kendini dinletmeye durunca, bizler de onun o sessiz mûsıkîsi karşısında kendimizi ne keşfedilmedik duygulara salar ve ufkumuzu aşkın ne hülyâlarla oturur kalkarız. Her gece, hemen herkes ve bütün eşya yerli yerinde durduğu halde, biz duygularımızın derinliği, merkezle irtibatımızın sağlamlığı ve canlılığı ölçüsünde, anne-baba ve çocuklarımız… gibi bütün aile fertlerini, evin iç ve dış aksesuarını hemen her akşam daha farklı görür, en içten ve en tabiî alâkalarla onların üzerlerine eğilir, bütün benliğimizle bu yeni dünya ile bütünleşir ve o dar ferdiyet âlemimizi onlarla genişleterek, her yanıyla çok iyi tanıdığımız o her günkü hânemizi ilk defa müşâhede ediyormuşçasına sımsıcak bir Cennet köşesi gibi duyar ve zâhirî ihsasların, kaba mantığın büzüp daralttığı bu malum mekânı, tahayyüllerin sihirli atmosferinde olabildiğine genişlemiş bulur, sık sık Allah’la münasebetin, kalb ve idrak ufkumuzda hâsıl ettiği tesirler karşısında hayretten hayrete girer ve mehâbetle ürpeririz.

Hemen her akşam gecenin, varlığın üzerine çullanıp her şeye kendi rengini çalarak ufuklarımızı karartmasının hüznü yanında, o sımsıcak yuvalarımızın Cennetlere açık menfezlerinden öteleri tahayyül, hatta derecelerimize göre temâşâ edebilmemiz ölçüsünde içimize uhrevî lezzetlerin aktığını hisseder gibi olur ve âdeta öbür âlemin başımızın üstünde dönüp durduğunu sanırız. Biz, tam bu hülyalı maviliklerde yüzerken –sözüm yüzebilenler için– birdenbire minareler en derin füsunla son bir kez daha gürler ve her yanı velveleye verirler. Onlardan yükselen sesler mâbed harîmini aşarak gelir tâ evlerimizin içinde bizi bulur ve yatak odalarımıza kadar her yana şiirini, şivesini boşaltır, bize en tatlı işâ şerbetleri sunar. Biz de, bütün benliğimizle ona mukabelede bulunur ve yatıp istirahat etmeyi yatsıyla uhrevîliğe bağlar; uyku ile ölümü kardeş görme mülâhazasıyla, gönlümüz, gözümüz Hak’ta, duygularımız O’na kilitli, huzurunda bir kere daha huzur arar; o günkü sergüzeştimizin muhasebesini gözden geçirir; istiğfar, tevbe ve inâbelerimizle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurur, önlerini keser; tazarru, niyaz ve dualarımızla da hayır temayüllerimizi güçlendirir; gönüllerimizi birer “Beyt-i Hudâ” gibi mâsivâ kirlerinden temizleyerek Sultan’ın teveccüh ve tecellîsine hazır hâle getirir; böylece uyku ve istirahatimizi dahi ibadet rengiyle bezemeye çalışırız. Buna muvaffak olmamız ölçüsünde de, cismâniyetimizin tabiatı gereği yer yer ufkumuzu saran kasvetlerden sıyrılır ve huzur soluklamaya başlarız. Derken, yatak odalarımıza kadar evimizin her yanı sımsıcak bir anne kucağına döner.. ve zaman, mekân birbiriyle öylesine kaynaşır ve bütünleşir ki; bazen onları âdeta tek bir şeyin iki ayrı yüzü sanırız. Hatta çok defa kendimizi de o vahdet içinde, zaman-mekân vâhidinin en önemli buudu ve en temel unsuru gibi görür; “ibnüzzaman”, “ibnülvakt” olma ufkunu aşarak zamanı da, mekânı da kendi çocuklarımız ve emirber neferlerimiz gibi tahayyül ederiz. Böyle bir mülâhaza ile kalblerimiz, ruhlarımız değişik semâvî vâridâtla dolar-taşar ve zaman bize en mahrem sırlarını fâşetmeye başlar.

Her zaman bir büyü ile gelip başımızın üstünden geçen o canlı geceler, hep aynı çerçevede karşımıza çıkıyor gibi görünseler de, mevhibeleri ve çağrıştırdıklarıyla, bize farklı ses ve soluklarla neler ve neler mırıldanırlar. Na’tlar dinleriz onlardan; münâcâtlarıyla coşarız; onların karanlık sinelerinden fışkıran ışık hüzmeleriyle hayretler yaşar ve sükutlarında da en duyulmaz sesleri duyarız.

Gecelerin öyle füsunkâr bir güzelliği vardır ki, içlerinde cereyan eden hemen her şey alışılmış ve bellenmiş olmasına rağmen, onlar bu sihirleriyle ötelere gündüzlerden daha açıktırlar ve tıpkı bir “şeb-i arûs” koridoru olmaları itibarıyla da âdeta birer tahayyül, istiğrak ve muâşaka atmosferi gibidirler. Onların o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Cânan ilinden gelen esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir. hissedilir de gönül, bütün leylîleri o kendine has temâşâ ufkundan sonsuzu rasat etmeye çağırır.

Bu çağrıyla kimileri hemen toparlanır, tâ göklere kadar bütün âfâkı rasat etmeye durur; mehtaptan işaretler alır; yıldızların büyülü edalarıyla kendinden geçer ve bütün bir gece boyu hayret, hayranlık arası gelip gitmeye başlar..

Kimileri koşar seccadesine; el pençe divan durur; tesbihten hamd ü senâya yürür; tekbirlerle gürler, tâzimâtını tâ göklere duyurur. Saniyelerini seneler hükmüne getirir ve saatlerine de ebediyetleri sıkıştırmaya çalışır…

Kimileri yürür sessizce seccadesine; yatar pusuya; dalar vuslat hülyâlarına; uzaklaşır kendi sahillerinden ve gözleri ufuklarda Sultan’a kurbet yolları arar..

Kimileri hep tenha yerleri kollar; her zaman gönlünden tütüp duran iştiyaklarla gürler; hasret ve hicrandan dert yanar; vuslat intizarlarını dillendirir ve sabahlara kadar bir buhurdan gibi tüter durur..

Kimileri ak çağların hasretiyle yanar kavrulur ve “Acaba talih bir kere daha yüzümüze gülmez mi?!” der inler..

Kimileri çaresizliğini âh u efgânla seslendirir; deliler gibi dolaşır durur; fecrin tulûuna ve fecir süvarilerine türküler söyleyerek teselli olmaya çalışır..

Kimileri de geleceğin aydınlık günleri yolunda projeden projeye koşar ve oturur kalkar şafakların sökün edeceği eşref saatleri bekler.

Hâsılı, her tarafta yüz bin muzdarip dolaplar gibi inler, neyler gibi sızlar ve o kapkaranlık gecelerde akla hayale gelmedik sesten-soluktan, renkten-ışıktan dünyalar kurar ve hâle tepkilerini dile getirmeye çalışır.

Evet, bizim ufkumuzda gece de gündüz de ışığa açık ve hep rengârenktir; bizler sabahtan akşama, akşamdan sabaha hemen her zaman büyüsünü ruhlarımızda duyduğumuz o altın saat, altın dakika ve altın saniyelerde sürekli hasret-vuslat arası gel-gitler yaşar.. ebediyet beklentisiyle oturur kalkar.. ve meyvelerini ilerde toplayacağımız, tatlarını ötelerde duyacağımız, gurub bilmeyen masmavi günlerin hülyâlarıyla köpürür durur.. sonsuzun o tasavvurları aşkın zevkleriyle mırıldanır ve ömrümüzün ışıktan dakika, saniye ve saliselerinin çok farklı, olabildiğine derin ve rengârenk şekillere bürünerek, bizim hesabımıza bir ebediyet havzına boşaldığına/boşalacağına inanırız; inanır ve yapmaya çalıştığımız şeylerin bir santiminin bile zayi olmayacağını düşünürüz. Dünyada yaşadığımız o nurefşân günlerin, o aydınlık saatlerin, o aşklı, şevkli, şiirli zamanların bir başka âlemde güller gibi açacağını, ağaçlar gibi çiçek ve meyvelerle salınacağını; orada bütün güzelliklerin tasavvurları aşkın bir uhrevî derinlikle devam edeceğini düşünür ve bu dar âlemi öteler vüs’atinde duyuyor gibi oluruz.

Geceler, o tertemiz siyah örtüsüyle bütün bir varlığı sarınca, bir kısım karanlık ruhlar kendilerini her şeyden kopmuş, yalnız ve garip hissederler. Oysaki en karanlık anlarda, en tenha yerlerde, en kimsesiz çöllerde dahi O, hep bizimle beraberdir. O, gariplerin enîsi, kimsesizlerin kimsesi ve çaresizlerin çaresidir.

Kırık gönüllerin inkisarını bilen, onulmaz dertlere derman gönderen, ikliminden gelen esintilerle ruhlarımızdaki yalnızlık ve vahşetleri silen yalnız O’dur. O’na yönelen, açılacak bir kapıya yönelmiş olur; O’na yalvaran matlubuna ermiş sayılır.

Eserlerinde O’nu bilip, vicdanında O’nu duyup tanıyanların, bilip öğrenecekleri başka şey kalmamıştır. O’nun marifetine erenlerin dimağında bilgi parçaları, elmas sütunlar üzerinde firuze kubbeler hâline gelir. O’nu tanımayan ruhlarda ilimler evhama inkılap eder; ilimlere mevzu teşkil eden varlık ise cansız cenazelere dönüşür.

O’na inancın aydınlık ikliminde bütün varlık bir baştan bir başa alabildiğine netleşir; eşya ve hâdiseler üzerindeki duygu ve düşünceler durulardan duru hâle gelir ve her şey akar O’na ulaşır. Bu saf duygu ve düşünceler ile, O’na yaklaşıp, O’na yalvarıp yakarmasını bilenler insanların en tâli’lileridir.

Bunu böyle bilerek, dağ-bayır, çöl-şehir, gece-gündüz yalnızlığını hissettiğin vakitlerde, kalk, bütün benliğinle O’na yönel; kalbinin kapılarını O’na aç; büyük-küçük acı ve ızdıraplarını, arzu ve isteklerini bir bir O’na şerhet! Acılarının dindiğini, ızdıraplarının, yerlerini huzurlara, itminanlara bıraktıklarını duyacak ve ruhunun dört bir yandan iltifat esintileriyle sarıldığını hissedeceksin.

Belki, sen O’nu, cismaniyete ait kıstaslar içinde hiçbir zaman görüp duyamayacaksın. Ama O, her lahza bin bir emare ve işaretlerle varlığını senin vicdanına duyuracak, yakınlığını sana hissettirecek ve yer yer gönlünün dudaklarını tebessümlerle süsleyecektir.

Geceler bu vâridâta açık yamaçlar gibidir. Kalbini Hak tecellîleri karşısında pırıl pırıl bir ayna hâline getiren hakikate uyanmış ruhlar, gecenin gelişiyle seccadelerinde pusuya yatar ve tecellî avına çıkarlar. Sen de yapayalnız kaldığın zamanlarda gecenin yamaçlarını kolla! Oraların Dost’a halvet yeri ve gurbet dakikalarının da halvet zamanı olduğunu bil; bütün hissiyatınla O’nun huzuruna gir ve kalbinin sırlarını bir bir O’na say, dök! Dertlerini sadece O’na aç; O’nun huzurunda inle ve başını O’na giden yollarda ilk eşik sayılan secdegâha koy ve bekle..! Gönül dünyana doğru iç içe kapıların açıldığını duyacak, O’nun varlığının ışıkları altında eridiğini hissedecek; deryaya düşen bir damla gibi kendi hesabına kaybolup gidecek; sonra da hesaplar üstü bir kuşakta okyanusların dev dalgaları ile bütünleşeceksin…

Senin varlığın içinde bir iç, için içinde ayrı bir iç ve iç içe içler seni, sürekli, daha derinliklere, daha genişliklere ve daha zirvelere doğru çekip götürecek. Bu iç içe derinliklere yelken açabildiğin ölçüde, kendini ötelerin en baş döndürücü bâkir iklimlerinde, Cennet’in o sonsuza açık yamaçlarında tenezzühe çıkmış gibi duyacak ve her yeni adımda Allah’a yaklaşmanın ayrı bir lütfunu göreceksin.

Dıştan başka bir şey görmeyip, içindeki büyüklüklere, ihtişamlara, derinliklere ulaşamayan ruhlar, sürekli karanlıklar içinde bocalar durur ve bir türlü hasretlerden, buhranlardan kurtulamazlar.

Keşke onlar da, pırıl pırıl bu semalar kadar derin, cihanlar kadar geniş, kendi mahiyetlerindeki derinlikleri sezebilselerdi..! Keşke onlar da, gerçek insanlar gibi içlerindeki aydınlığa açık noktaları keşfedip vicdanın dümdüz yollarında, Yüce Yaratıcı’nın, gönül gözlerine saldığı ışıklarla o âlemlere ait sırları avlayabilselerdi.

Birer nüve hâlinde, içlerindeki bu aydınlık yolları bulamayanlara, bir ömür boyu en yüksek hakikatten habersiz yaşayanlara ve maddî mesafelere takılıp kalarak, sonsuzluk mesafelerini sezemeyenlere, bilmem ki, acısak mı, üzülsek mi; yoksa, gözlerinin açılması için dua dua yalvarsak mı..?

Bamteli: BAHARIN VAKTİ VE SABR-I CEMÎL

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bu dünyaya ait olan her şey, böyle gelip gidiyor. İnsanlar da bir bir geliyor, bir bir gidiyor; gelenleri, arkadan gelenler takip ediyor. Gitmeyen “Bir” (celle celâluhu) kalıyor, bütün gidenlere rağmen. Onun için çok güzel söylemiş birisi, anonim:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,

Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.

Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;

Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.”

   Ömrün uzunluğu kısalığı değil, onun yediveren, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır.

“Ben kalacağım!” iddiasında ve ısrarında bulunan insanlar, hiç beklemedikleri şekilde öyle yuvarlanır giderler ki, siz de hayret edersiniz. Gitme mukadderdir herkes için; fakat “iyi gitme”ye bakmak lazım. O da تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.” hakikatinde belirtildiği üzere, iyi ve sâlih bir insan olarak yaşamaya bağlıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanına tevfikan denebilir ki, nasıl ve hangi çizgide yaşıyorsanız, o çizginin sizi taşıdığı yerde, ya “yuvarlanma” olur veya “kanatlanma” olur; ya bir çukura tepetaklak gitme olur ya da zirvelerde kanat çırpma olur. Ve nasıl ölüyorsanız şayet, öyle dirilir ve öyle haşrolursunuz.

Bu açıdan da insanlar, öbür hayattaki dantelalarını örgülüyorlar; iradeleri, tığ ve ip. Onunla en güzel bir örgü örgüleme gayretinde bulunan, ona tam muvaffak olamasa bile, niyeti onu tamamlama istikametinde olduğundan, Allah, onu tamam olarak o kulunun karşısına çıkarır, orada/ötede. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” Niyet, nâmütenâhîyi kucaklar. O niyet sayesindedir ki, insan kısacık hayatı vesilesiyle ebedî saadete nâil olabilir. Sanki o insan, o kısa hayatı boyunca şöyle demiştir: Allah’ım, beni bin sene yaşatsan, yine Sen’in karşında kemerbeste-i ubudiyet içinde duracağım. Yer yer rükûa varacağım; zaman zaman tevazu/mahviyet ve hacâletimi ifade etmek için secdeye kapanacağım. Ama o kadar sene olmadı, elli oldu, altmış oldu, yetmiş oldu. Beni binlerce sene yaşatsan, aynı çizgide kalma niyetindeyim. Beni aynı çizgide sabit-kadem eyle! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dininde sabit kıl!.. “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8)

Vird-i zebân bu olunca, dile dolanan şey bu olunca, Allah (celle celâluhu) da muamelesini ona göre yapar. Ve o meselenin “zerre”sine -aynı zamanda- “güneş”ine bakılmaz; “damla”sına, “derya”sına bakılmaz. Saffetine, duruluğuna, o mevzudaki hulûsa, o mevzuda Allah rızasının gözetilmesine ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturup-kalkmaya bakılır. Onun için, ömrün uzunluğu kısalığı değil de onun yediveren başaklar, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır. Gerçek ömür odur; işte o ömür ile insan, öbür tarafta “muammer” olur. Ömür, muammer olmaya yaramıyorsa, bence bî-hûde (beyhude/boşu boşuna) yaşanmış bir şeydir. Fakat ebedî muammer olmaya, ma’mur olmaya, iltifat görmeye vesile oluyorsa ve insan bu dar damlacıkta, o minicik zerrecikte onu vuruyorsa, hedefi o ise şayet, Allah (celle celâluhu) kulunun hedeflediği şeye göre ona muamele yapar. Elverir ki samimi olsun, ihlaslı olsun ve şu tevazu anlayışıyla yaşasın: “Herkes yahşi; men, yaman / Herkes buğday; men, saman.” (M. Lütfî) İsterseniz buna şunu da ilave edebilirsiniz: “Aman Allah’ım, aman / Sen’den olmazsa emân / Doğrusu işimiz çok yaman!”

   Sürekli “Dünya!” der ve ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan sonunda kendiniz hasat edilirsiniz!..

Allah’a müteveccih olan insan, hiçbir zaman kaybetmez. Böyle ara sıra tsunamiler gelir, Texas’a geldiği gibi, İstanbul’u basan seller gibi, oraya yağan dolular gibi. Fakat bunların hepsi gelip-geçici şeylerdir; bunlar, ikaza müteveccih şeyler, uyarmaya matuf şeylerdir. Adeta “Aklınızı başınıza alın! Kulağınızı çekiyor, ensenize bir şefkat tokadı indiriyorum!” demektir. Yine o Rahmâniyet, Rahîmiyet, Hannâniyet, Mennâniyet; onlara ait bir utûfettir esasen. Uyarmaya matuf olunca… Sizi teheccüde kaldırmaya matuf olan bir “temcîd” -bir yönüyle- uykunuzu bölse bile, mübarektir o. Sizi bunlar ile tembih buyuruyor/uyarıyorsa, Kendine yönlendiriyorsa, “Amanın, eğri yolda gitmekten vazgeçin! Dünyaya takılmayın! Bana müteveccih yaşayın!” diyorsa!..

Dünya arkadan gelirse, zararı yok; fakat o, arkadan gelmeli. O, hedefiniz olmamalı.. dünya, mihrabınız olmamalı.. dünya, minberiniz olmamalı.. dünya, mutlak yörüngeniz olmamalı!.. O, arkadan kendi kendine gelirse, gelsin; o makbuldür. Öyle gelirse şayet, -zannediyorum zaten- onu da siz, ukbâ istikametinde değerlendirirsiniz. “O’ndan (celle celâluhu) geldi, O’na gitti!” dersiniz. Hazreti Osman (radıyallahu anh) gibi hareket edersiniz; beş yüz deveyi, birden, yükleriyle beraber; rahat armağan edersiniz de, yüreğiniz “Cızz!” etmez. “Acaba Allah, kabul buyurdu mu?!” Belki onun endişesini taşırsınız. Hazreti Ebu Bekir, her şeyini bir bohçaya koyup huzur-u Risâletpenâhi’ye getirdikten sonra, “Çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?!.” Sorusuna “Onları, Allah’a bıraktım!” cevabını veriyor.

Böyle, arkadan gelen şeyler, çok rahatlıkla verilir. Fakat taparcasına “Dünya!” derseniz, ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan kendiniz hasat edilir kalırsınız. Değirmende dövülüyor, harmanda -eskiden harman vardı, şimdi biçer-döverler var- döverlerin altında dövülüyor, parçalanıyor gibi hasat olursunuz, biçiliyor gibi hasat olursunuz. Şu halde, dünyayı arkaya almak lazımdır.

Çok iyi bildiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim, Kârûn ile alakalı, o beş-altı ayeti ifade buyururken, şunu da der: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; ehh bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا Evet, Allah’ın sana verdiği şey ile sen âhiret yurdunun arkasında ölesiye, yüreğin çatlayasıya bir talep, bir arzu, bir istek içinde bulun! وَابْتَغِ kelimesi “taleb”in üstünde bir mana ifade ediyor; işin arkasından koşturmacasına bir talep. Berikine gelince, وَلاَ تَنْسَ “Unutma!” diyor. Ona, unutmama ölçüsünde sahip çıkacaksın…

Bazen, dünya kendi kendine çok gelebilir, sizin arkadaşlarınızın çoğuna öyle çokça geldi. Fakat onlar, onu, yüreklerine/gönüllerine yerleştirmediklerinden, ona tapmadıklarından, onun arkasından koşmadıklarından dolayı, o, onların arkasından -bağışlayın- dünya onların arkasından kuyruk sallaya sallaya koştu. Onlar da dediler ki, “Madem sen, O’ndan geldin, öyle ise müstahakkın şu senin veya hakkın şu; seni, O’nun yolunda kullanmak lazım. Şurada bir üniversite açalım, burada yoksul talebelere bir yurt açalım, bakalım onlara. Şurada bir okul açalım; kendi düşünce dünyamıza, kendi kültür dünyamıza yönelelim, kendimiz olmaya çalışalım. Yurtlarımız ile, pansiyonlarımız ile, okullarımız ile, üniversitelerimiz ile -bir yönüyle- kendi kimlik dantelamızı örmeye çalışalım!”

O dantela, iki-üç asırdan beri bir dejenerasyona uğramış. Ne tığ doğru işlemiş, ne kullanılan iplikler doğru kullanılmış, ne şu olmuş, ne de bu olmuş. En güzel unsurlar elde varken, maalesef, onlarla çok berbat şeyler ortaya konmuş. Ne o olmuş, ne bu olmuş; en çirkin şeyler ortaya konulmuş!.. Bunu -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu heyete bakanlar, bu hizmete bakanlar tamir edeceklerdir. Bu arada, “Hizmet” kelimesi aslında “dal” harfi ile “hidmet” şeklindedir; dal’e bir nokta koyarak “zâl” yapmışız ve “Hizmet” diyoruz. Cenâb-ı Hak, nefsaniyet adına, işe bir nokta koymaya muvaffak eylesin!..

   Sabrın başlangıcı zehir-zemberek olsa da sonu şeker-şerbettir; şu kadar var ki, gerçek sabır, musibet başa geldiği ilk andan itibaren olandır.

Burada -elektronik tabloda- ne diyor: “İnsanların sabırlı olmalarını istiyorsan, sen, daha da sabırlı olmayı öğren!” Evet, tam günümüze göre bir ikaz; önemli disiplinlerden bir tanesi, belki önemli -Frenkçe ifadesiyle- argümanlardan bir tanesi, sabırlı olmaktır, bütün envaıyla. Hususiyle günümüzde, daha çok, belaya ve o bela dairesi içinde şöyle-böyle belli bir münasebetle bulunmaya karşı sabır… O bela dairesi içinde kendisi bulunabilir, eşi bulunabilir, çocukları bulunabilir, akrabası bulunabilir. Birisi o daire içinde bulununca, belki onunla şöyle-böyle alakalı herkes ondan elem duyar. Bazen bir insanın hakikaten yüksek bir itibarı vardır; o, çevresinde ciddî bir alaka uyarmıştır. Öyle birisi, öyle bir mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, mevkufiyete maruz kalınca, bütün köy halkının yürekleri onun için “Cızz!” eder. Bazen o “Cızz!” etmeler, âdeta kalbdeki ızdırapla dile dökülür ve duaya dönüşür; “Allah’ım! Bunu, onun terakkisine, zirvelerde kanat açıp üveyikler gibi uçmasına vesile kıl!” olur.

Dolayısıyla herkese günümüzde çok ciddî sabretmek düşüyor, bu belalar ve musibetler karşısında. Elin-âlemin o mevzuda yatıştırıcı şeylerine değil, meseleyi Allah’a teslimiyetimize bağlayarak ve o sabrın getirilerine bağlayarak sabretmemiz gerekiyor. “Başlangıcı zehir-zemberek, sonu şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır!” Şu kadar var ki, musibet başa geldiği ilk andan itibaren sabır…

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor; “İşin şoku yaşandığı zaman… Sabır, işte o zaman sabırdır.” Daha sonra, öyle aktif beklentinin, aktif sabrın sonucunda elde ettiğiniz vâridata bakarak, analizlere girip “Yahu ne güzel olmuş! Ne güzel olmuş!..” filan demek de güzel bir şeydir. Fakat bu hiçbir zaman balyoz tepenize indiği an, “Oh elhamdülillah!” demeniz gibi değildir. Böyle Mus’ab İbn Umeyr gibi, Abdullah İbn Cahş gibi, kolu-kanadı bir bir koparken, “Elhamdülillah! Zaten ben de bunu istemiştim! O’nun yolunda değil mi?!. Rasûl’ün önünde değil mi (sallallâhu aleyhi ve sellem)?!.” diyebilmek gerçek sabırdır.

Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâm ile teveccüh edersek, bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın oluşturduğu/geliştirdiği şeyler, bundan sonra da katlanarak gelişir, yediveren başaklar gibi, yetmiş veren başaklar gibi… Semerenin ve sevabın katlanması meselesini sadece sadakaya vermemek lazım; sizin tavırlarınız, davranışlarınız, kıvamınız, kıvam düşünceniz de yediveren, yetmiş veren, yedi yüz veren başaklar gibi olabilir. مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) İşte yedi yüz, birden bire… Samimi, bir kuruş veriyorsunuz, Allah (celle celâluhu), yedi yüze ulaştırıyor onu. Bin kuruş veriyorsunuz, yedi yüz bine ulaştırıyor onu; bir milyon veriyorsunuz, yedi yüz milyona ulaştırıyor Allah (celle celâluhu).

   Yâd-ı cemîl olmak da var, lanetlenen cebbarlardan biri olarak anılmak da!..

Allah, şimdiye kadar bunu size yaptırdı. O’nun bir teveccühü idi; çok şey yaptınız. Büyük devletlerin yapamadığını yaptınız; seksen milyonluk Türkiye’nin onda birini yapamadığını, Allah, o bir avuç ama saf/temiz/duru insana yaptırdı. Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, yaptırdığı şeyler, yaptıracağı şeylerin en inandırıcı referansıdır. وَاللهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَاءُ “Allah mülkünü dilediği kimselere verir.” (Bakara, 2/247) Evet, isterseniz Âl-i Imrân sûre-i celîlesindeki ayetler ile bu hususu noktalayabilirsiniz: قُلِ اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26)

Allah, mülkün sahibidir, o yegâne Mâlik’tir. Yegâne Melik. “Mâlikü’l-mülk” ismi, Esma-i Hüsna’dan; sona doğru zikredilen isimlerden bir tanesi. اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verirsin!..” Dilediğine mülkü verir Allah (celle celâluhu). Bu, dünyevî bir şey değil; işte biraz evvelki mülahazalara bağlı, dünya adına gelen şeyin bile, seyyidinâ Hazreti Musa mantığı ile, felsefesi ile, daha doğrusu “peygamberlik firaset ve fetânet”i ile değerlendirilmesi… Kârûn gibi “Saray!” deyip, “Villa!” deyip, “Filo!” deyip, ölmeyecekmiş gibi dünyaya dört elle sarılma şeklinde değil, Hazreti Musa gibi hareket etme!.. Allah’ın binlerce salat ve selamı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, onun ve emsalinin üzerine olsun.

Mâlike’l-mülk… وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, mülkü dilediğinden de çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın!..” İnanın, Lenin, saltanatı eline geçirdiği zaman, bütün Asya’ya diş geçirdiği zaman, devamlı kalacağını zannediyordu. Dört beş sene sonra, çıktı bir tsunami, bir fırtına, kattı önüne; biraz evvelki mülahaza ile, sürükledi bir çukura. Çukura sürüklenme de var, Everest tepesinin zirvesine yükselme de var, Allah’ın izni ile.

Lenin, senelerce kaldı işin başında. Bir toplumu kendi özünden, kendi değerlerinden uzaklaştırmak için uğraştı; yattı onu düşündü, kalktı onu düşündü; hayatını onunla zehir-zemberek haline getirdi. Fakat ne oldu? Bir gün geldi, o sistem, gümbür gümbür yıkıldı. Fâni idi; fâni blokaj üzerine bina edilmişti, sağlam statiği yoktu. Sağlam statik, semâvîdir; o, peygamberlerin koyduğu statiktir. Gerçek bir blokaj, peygamberler tarafından ortaya konan blokajdır. Onun üzerine kurulmadığı için, arkadan gelen o müthiş değişimle heykelleri bir bir yıkıldı, her yerde adı silindi, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi. Evet, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi.

“Dünyayı, insansız, sana birkaç gün sonra teslim edeceğim!” diyen, Rus cephesinde, Hitler, 1945 yılında, şakağına kurşunu sıkmak suretiyle hayatına bir nokta koydu. Dünyasını harap etmişti zulümleriyle, i’tisaflarıyla, irtikâplarıyla, ihtilaslarıyla, şiddetleriyle, hiddetleriyle, insanları hapse atmasıyla, sürgün etmesiyle, evladı annesinden ayırmasıyla, karıyı kocasından ayırmasıyla, toplumu ayrıştırmasıyla… -Bu sözleri Picasso’ya verin, resim çizsin; karşınıza çok iyi tanıdığınız bazı devletlerin resmi çıkacaktır!..- Hitler de öyle hem dünyasını hem de ahiretini harap ederek yuvarlandı, bir çukura gitti ki, kimsenin onu oradan çıkarmaya gücü yetmeyecektir. Lanet ile anılan cebâbireden birisi de o oldu. Amnofisler ile, Ramsesler ile, Jull Sezarlar ile beraber anılıyor artık.

Öyle değil, esasen insan, yâd-ı cemil olmalı. Peygamberlerin babası Hazreti İbrahim (aleyhisselam) da bunu talep etmiş; وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuarâ, 26/84) demiştir. Öyle müstağnî bir insan.. dû cihandan el yuyan, “Hânümânım kalmadı!” diyen bir insan.. ateşe atılırken, Cibril’in desteğini bile istemeyen bir insan.. nâr-ı Nemrud’u berd ü selâma çeviren -Allah’ın izni ve inayetiyle- bir peygamber. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ*وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmamı nasip buyur ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) diye dua ediyor. “Arkadan gelen nesillerde, beni yâd-ı cemîl yap, hayırla yâd etsinler beni!” diyor. Siz, onu ortaya koyunca, zaten arkadan gelenler, yâd-ı cemîl olarak yâd edeceklerdir. O dua kabul olmuş ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “salât u selam” tavsiyesi içinde, اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ، وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ diyerek, günde beş vakit namazda, bir yâd-ı cemîl olarak, hoş bir anış ile anıyoruz ki, hepsinden haberdar oluyor. Hepsi -bir yönüyle- sizin defter-i hasenatınıza, bir diğer taraftan da onun defter-i hasenatına akıyor şakır şakır, gökten gelen rahmet gibi akıyor.

Bir böyle olma var; bir de arkadan gelenlere, “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur.” dedirtme var!.. Yılanların, çıyanların cirit attıkları bir yerde otağ kurma var!.. Ona “otağ” denir mi? Onların otağı da o. Mezarda rahat yok. Berzahta rahat yok. Ötesinde rahat yok!..

   “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikayetimi, şiddetli elemimi ve yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Öyle ise gelin, bir kere daha, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ deyin, “Sabr-ı cemil”. قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) “Ben, dağınıklığımı, tasamı, Sana arz ediyorum!” Hazreti Şâh-ı Geylânî diyor ya: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Sen’in benim halimi bilmen, beni değişik şeyler söylemekten müstağnî kılıyor. Söylemeye ne gerek?!. Hâlime bak, neye muhtacım, Sen biliyorsun!..” Koca Hazreti Yakub (aleyhisselam) إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ diyor. Evlatlarına karşı bunu dediği gibi, zannediyorum, daha büyük şeyler için onun yüreği her zaman “Cızz, cızz!” etmiş; her zaman Cenab-ı Hakk’a “Dağınıklığımı, tasamı Sana şikâyet ediyorum!” demiş. Hak dostları شِكَايَتِي وَكَمَدِي “şikâyetî” (şikâyetimi) ve “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü de ilave etmişlerdir ona ve “Sana halimi şikâyet ediyorum!” demişlerdir. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bu, aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da üslubudur. Mekke’de yüz bulamayan o Güzel Yüz (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada yüz bulamayan o Güzel İnsan, orada insanlardan yüz bulamayıp kendisini dinletemeyince, “Belki Tâif’te dinletirim, belki orada yüz gösterirler!” deyip oraya gittiği zaman, orada da çok hor muamelelere, çok hor muamelelere maruz kaldı. Ama ayrılırken, başını yere koydu, اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, kuvvetimin zayıflığını ve çaresizliğimi Sana arz ediyorum, Sana şikâyet ediyorum. Dayanamadım, demek zayıfım, demek kuvvetim o kadar benim!” dedi. اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi öyle diyordu ama onu bir de benim gibi Kıtmîr’lerin kalbine sorun!.. Parmağını kaldırdığı zaman, Kamer’i paramparça eden bir Zat; elini sürdüğü zaman, en onulmaz dertleri Allah’ın izniyle gideren bir Zat; seyyidinâ Hazreti Mesih gibi, ölülere nida ettiği zaman, onların kıyamını sağlayan bir İnsan… Bir parmak işaretiyle Everest tepesini, Lût gölünün dibine atardı. Ama orada “Allah’ım! Kuvvetim adına zaafımı Sana şikâyet ediyorum; çaresizliğini Sana şikâyet ediyorum!” demek suretiyle, bize, sıkıştığımız zaman, çaresiz kaldığımız zaman başvuracağımız teveccüh üslubunu, Allah’a teveccüh üslubunu öğretiyor.

Hazreti Üstad da bu üsluba riayet ederek diyor ya hani: “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, Bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!” O da öyle diyor, halini Allah’a şikâyet ediyor.

   “Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..”

Evet, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ “Artık bize düşen, güzelce sabretmektir.” Bir dörtlükte dendiği gibi, “Bir gül gibi, gördüğün herkese gül / Renk ve kokunla ruhlara süzül / Hep bir sevgi sembolü gibi görül / Tebessümle yaşa, tebessümle öl!” Öyle yaşayanlar var ki, ölüm geldiği zaman… Hani hocalar, hocalarımız camilerde tevbe-istiğfar yaptırırken, bir şeyler söylerler orada: “El, el ile; ayak, ayak ile, elveda/elfirâk ettiği zaman… Buyurun ol kelime-i tayyibe-i münciye-i mübareke ki: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ” derler. İşte öyle; el, el ile; ayak, ayak ile elveda/elfirâk ediyor. Can, çekiliyor. Kalb, artık ayaklara kan pompalamayınca soğuma oluyor, halk arasında “Canı, ayaklarından çıktı, şimdi dizlerinde, şimdi kalçalarında, şimdi göğsünde, biraz sonra gırtlağına gelecek!..” derler. İşte böyle bir ruh haleti içinde, öyle insanlar var ki, tebessüm ediyorlar orada. Kim bilir, Hazreti Azrail veya onun yardımcıları/avenesi nasıl Cennet kılık ve kıyafetleriyle geliyorlar; belki daha orada ona müjdelerde/muştularda bulunuyorlar: “Ne mutlu sana!.. Güzel yaşadın; şimdi çok güzel bir yere gidiyorsun. O yerin darlığına bakma; o, ahiretin engin âlemlerine açılmış sadece bir kapı. O delikten geçeceksin; o delikten geçtikten sonra bir daha delik görmeyeceksin! Bir daha öyle dar bir yer ile karşı karşıya kalmayacaksın!” Tebessüm ile gidiyorlar. Bazıları da öyle ekşiyorlar ki orada, dünyada en büyük bela ve mesâib karşısındaki ekşime, onun yanında basit kalır, ona ekşime denmez; öyle ekşiyerek gidiyorlar.

Burada dinlendirmek için bir şey arz edeyim: Çoklarınızın -belki- gördüğü, bazılarınızın da duyduğu, tanıdığınız bir büyük idi. O Hazreti Pîr-i Mugân’ın -bazıları bu ifadelerden rahatsız olsalar da diyeceğim, inatlarına, “Niye diyor?!” deseler de- şem’-i tâbân, ziyâ-ı himmet, Hazreti Üstad’ın ilk talebelerinden, Ahmed Feyzi, rahmetullahi aleyh. Kıtmîr, onu iyi tanımıştı. O, namaz kılardı. “Namaz kılardı!” diyorum. Ben, hayatımda üç-dört tane namaz kılan gördüm; bir tanesi o idi. Öyle kıvranırdı ki, böyle, kalbi duracak zannederdin. Şakır şakır gözyaşları akardı. Başını yere koyduğu zaman, âdeta kaldırmak istemezdi.

Ahmet Feyzi Ağabey, vefatından bir gün evvel, o kaldığımız yere gelmişti. Bize de üç sene mahkûmiyet, bir sene de sürgün vermişti mahkeme. Teselli için, rahmetlik Atıf Hoca’yı anlattı, ağlayarak anlattı. Dedi ki: Atıf Hoca müdafaasını hazırlıyor akşam; sonra yatıyor. Ertesi gün mahkemede kendini müdafaa edecek. Sabah kalkıyor, sabah namazına; müdafaa adına yazdıklarını alıyor, bağışlayın, halk öyle der, “Cırt cırt yırtıyor!” onları. Yanındaki soruyor: “Hoca, niye yırttın müdafaanı?” Diyor ki: “Bu gece Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi, bana ‘Ne o Atıf? Bana gelmek istemiyor musun?!.’ dedi. Eğer beni asmaları suretiyle O’na gideceksem, O’na giderim!” Ağlayarak bunu anlattı. Sonra bizi teselli etti; “Varsın etsinler!” dedi. Ve sonra ayrıldı, Antalya’ya gitti.

Orada vefat ettiğinde, kefeni açarak yüzüne bakmışlar; “Hocam! Böyle, en tatlı tebessümlerle gülüyordu!” dediler bana. Hâlâ hayıflanırım, keşke gidip o güzel çehreye bir de ben baksaydım! Azrail, onun karşısına temessül edince, ona verdiği bişâret ile, o, tebessüm ederek ruhunun ufkuna yürüyor. Tebessüm ederek, ruhunun ufkuna yürüyor…

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz. Allah (celle celâluhu) iyi yaşamayı, iyi ölmeyi ve hayırlı şeylere mazhar olacak şekilde öyle dirilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..

   Hiç şüphesiz bahar gelecek, ne var ki onun bir vakt-i merhûnu vardır; hâlis mümine düşen, sabr-ı cemil ve temkîn içinde tazarru ve niyazdır.

Ne var ki,

“Asırlar var, ruhun gibi rengin de sapsarı,

Bilinmez nasıl verecek Rabbimiz kararı,

Belli halinden, sen de bekliyorsun baharı,

Ve bağrında renk renk tüllenecek lâlezârı…”

Unutmayın!.. Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek. Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır. Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu. Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir. Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz. O, geldiği zaman, kendi gelecek. “Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.” O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele. Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.

“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir. “Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı. Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi. Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar. Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir. Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız. Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar. “Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar. Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!.. Nasıl düşünmezsiniz ki!.. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.

Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet. Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek. Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek. Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var; “Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!” Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım. Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Ve önemli şeylerden bir tanesi de şudur: Bazıları, gönül kaptıracağımız/kaptırılması gereken şeye gönlünü kaptırır; gözü hep ondadır. Cennet’in sekiz tane kapısı mü’minlere açılacak; birinde “Reyyân” olacak, birinde “Feyezân” olacak, birinde bilmem ne olacak; herkes, ameline göre bir kapıdan girecek. O sekiz kapısı birden açılsa, o Cennet’in içindeki huriler-gilmanlar görülse, akan çayların/ırmakların çağıltıları duyulsa, ağaçların üzerindeki bülbüllerin şakıması işitilse, güllerin size tebessümler yağdırdığı görülse… Sonra bir de dönseniz, burada Hizmet’e baksanız… Fakat cenderede bir Hizmet.. sıkıntılar içinde bir Hizmet.. canlar gırtlakta bir Hizmet… Tercihini o istikamette kullanan o insanlar şöyle derler: “Buraya, talimgâha, talim görmek üzere beni gönderen Sen’sin! Tezkere Sen’den geleceği âna kadar da ben kendi kendime tezkere uydurma niyetinde değilim! Sana iştiyak ile yanıp tutuşuyorum; gözüm görmüyor o Cennet’i!”

Dün, birisine birisi söylüyordu: “Kollarımdan tutsalar, bütün debdebe ve ihtişamıyla beni o Cennet’e zorlasalar, yemin de edebilirim, girmek istemem ben oraya! Şu sıkıntılı, kalbi her an durdurabilecek hadiselerin tazyikâtı karşısında, sizinle beraber o Hizmet şehrâhında yürümek üzere aranızda kalmayı Cennet’e girmeye tercih ederim! Sizin aranızda, nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda i’lâ edilmesi istikametinde…”

Evet, kesip diyeyim: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ  Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum Rabbim!..

Kırık Testi: ÜMİT

Herkul | | KIRIK TESTI

Büyük ve ciddî istihaleler arefesinde bulunuyoruz. Toplum sancı sancı üstüne kıvranıp duruyor ve yeni bir şeyler doğurma eşiğinde… Yıllar yılı bin bir paradoksla kendine has çizgiden uzaklaşmış yığınlar, gelecek hakkında oldukça endişeli ve ümitsiz. Yürekler dermansız.. zihinler fakir.. ilhamlar sevimsiz…

Ruh dünyası böylesine sarsık ve istikbali iç içe kaos, canı dudağında perişan kitleler, dizlerine derman, yüreklerine fer bekliyorlar. Kendisinden hayat ve saadet umduğu havarisini, iman ve ümit mesajlarıyla karşısında bulması, cemiyet için en hayatî bir mevzudur.

Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Bu itibarladır ki, sağlam inanç mahsulü çok şey, bazılarınca harika zannedilmektedir. Aslında, ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe girince, beşerî normaller aşılmış olur. Bu seviyede gönül hayatına sahip olamayanlar ise bunu fevkaladeden sayarlar.

Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

Fert, ümitle varlığa erer; toplum onunla dirilir ve gelişme seyrine girer. Bu itibarla, ümidini yitirmiş bir fert var sayılamayacağı gibi, ümitten mahrum bir toplum da felç olmuş demektir.

Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudreti Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede, zerre güneş; damla derya; parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu hâline gelir.

Âdem Nebi (aleyhisselam), semasının karardığı, azminin kırıldığı ve canının dudağına geldiği bir devrede, ümitle silkindi, “Nefsime zulmettim.” dedi ve dirildi. Şeytan ise, gönlünden akıttığı ümitsizlik kan ve irini içinde bocaladı durdu ve nihayet boğuldu…

Her gönül eri ümitten bir meş’ale ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur. Kimisinde ümit bir Cûdî[1] tomurcuğu, kimisinde İrem Bağları, kimisinde de Medine’leşen bir Yesrib[2] hâline gelmiştir. Bu vadide her ümit kahramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bayrağı olmuştur.

Ümit ve azimle coşan bir Berberî köle, Herkül sütunlarına yeni bir nam getirmiş ve deniz aşırı ülkelerin efsanevî kahramanı hâline gelmiştir. Ve yine ümitle yıldırımlaşan genç bir serdar, çağlarla oynamış ve beşer tarihinde pek az insanın elde edebildiği yüceliklere ermiştir.

Bir de, her şeyin bittiği; milletin kaddinin büküldüğü, gururunun kırıldığı devrede, iman ve ümidin dâsitanî bir hâl alması vardır ki; inancın derecesine göre, onu elde eden, kâinata meydan okuyabilir; elli bin defa çarkı, düzeni bozulsa sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukta, varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur.

Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene erilir. Ümit dünyasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Ne yiğitçe ve çalımla yola çıkanlar vardır ki, iman ve ümit zaafından ötürü, yarı yolda kalmışlardır. Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel onların azim ve iradelerini de beraber alıp götürmüştür. Ya kendilerine ümitle bağlanılıp sonradan onlarla beraber yeis bataklığına düşüp boğulanların hâli, o hepten yürekler acısıdır.

Aslında gerçeği bulamamış ve ona dilbeste olamamış kimselerin başka türlü olmaları da mümkün değildir. Makama, mansıba ümit bağlamış; servete, sâmâna gönül vermiş ve gelip geçici, yıkılıp gidici şeylerle avunup durmuş kimselerin, er geç hüsrana maruz kalacakları muhakkaktır.

Solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe dilbeste olan bir ruhtur ki; gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet bahçeleri gibi rengârenktir. Böylelerinin, karanlık bilmeyen ufuklarında güneşler kol gezer ve değişen mevsimler, farklı manzaraların büyüleyici meşherleri gibi birbirini takip eder durur. Veyahut her biri bir ulu ağaç gibi, semaya doğru ser çekmiş ve kök kök üstüne zeminin derinliklerine inmiştir ki; ne karın, dolunun şiddeti, ne de tipinin, boranın yakıp kavuruculuğu onları müteessir etmez. Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönüller, bahar demez, yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni mutlaka yerine getirirler.

Bizim topyekün bir millet olarak, şuna-buna değil, dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan yol göstericilere; hem de ekmek kadar, su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Hevesle yola çıkıp hevâlarına göre aradıklarını bulamayınca, ya ümitsizliğe düşmüş veya Yaradan’la cedelleşmeye girişmiş olanlara gelince; onlar bizden, biz de onlardan fersah fersah uzak bulunmaktayız. Mamafih, feleğin geniş dairedeki çark-ı çemberi, hiçbir zaman, yerdeki bu sefillerin kokmuş felsefelerine ve bozuk hendeselerine göre cereyan etmeyecektir..!

Bin bir ümit tomurcuğunun tebessüm ettiği ve bin bir tohumun, toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği şu günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit dileklerimizle…

[1]   Cûdî: Hz. Nuh’un (aleyhisselam) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi..

[2]   Yesrib: Medine-i Münevvere’nin Müslümanlıktan evvelki ismi.

Bamteli: BAYRAM, MAZLUMLAR VE HÜZÜN

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Işık zulmeti boğa, bayram o bayram olur!..

Bu bayramlar, asıl bayramı hatırlatma adına âdeta birer tembih mahiyetinde bir misyon eda ediyorlar. Şahsî hayatımız adına, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin ifadesiyle, “Mevlâ bizi affede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatâlar gide / Bayram o bayram olur.” “Gör ne güzel ıyd olur.” diyor, bir de “tahmîs”ini böyle yapıyor; “Bayram o bayram olur / Gör ne güzel ıyd olur.” “Îd” (ıyd) de bayram demek. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram olur / Zulmetler bir bir gide / Bayram o bayram olur. // Her yana ışık yağa / Bayram o bayram olur / Işık, zulmeti boğa / Bayram o bayram olur.”

Sizin gerçek bayramınız, bu bayramların hatırlatması ile -esasen- o bayramdır: İnsanların re’fet ile, şefkat ile birbirlerini kucakladıkları, kendi şahısları, şahsî kaprisleri adına silinip gittikleri, varlıklarını -bir yönüyle- başkalarına adadıkları o mübarek günlerdir. “Eyyâmullah” denir onlara, “Allah günleri”; asıl bayram, o bayramdır.

İnsanlık, tarihin değişik dönemlerinde böyle bayramları yaşamıştır ve bu bayramlarda insanlığa serkâr olanlar da Enbiyâ-ı ızâmdır. O bayramların en büyüğünü ise, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa yaşatmıştır. O bayramların en büyüğünü… Bir yönüyle bütün insanlığın içine/gönüllerine açılma bayramı.. gönüllerin, gönüllere açılma bayramı.. İslam’ı herkese sevdirme bayramı.. Allah’ı, herkese sevdirme bayramı.. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara teklif ettiği sistemi, bir sevgi sistemi olarak sunma bayramı.

Onun için, bu bayram, uzun zaman değişik ellerde hep el değiştirmiş durmuş ama izafî/nisbî değişikliklere rağmen hep mevcudiyetini korumuştur. Râşid Halifeler ile -tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden gittiklerinden dolayı- zirve yapmış. Emevîlerde belli bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış; Abbâsîlerde bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış. Orta Asya çok erken dönemde sahip çıkmış o bayrama; hemen “bayram”ın ikinci günü, üçüncü günü. Çünkü ellinci sene, bütün Asya İslam’a teslim-i silah etmiş. O dönemin, o devrin o babayiğit insanları sayesinde -âdetâ O’nun için küheylan gibi koşmaktan başka bir şey bilmeyen insanları sayesinde- mesele tâ Çin Seddi’ne ulaştırılmış, Allah’ın izniyle.

Ara sıra geceler gelmiş, ışığın yerine oturmuş. Zaten “ışık” harekete geçirilmezse, “ışık” hareket halinde olmazsa, bir yönüyle “karanlık” esastır. Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Geceyi gündüze bürür.” (A’râf, 7/54) denmektedir. Bunların ikisi de mensup; Arapça Nahiv bilenler, anlarlar. يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Leyl, nehârı, gaşyeder/kapatır.” demektir; Arapça’da, iki tane mensup, peşi peşine geldiği zaman, bir tanesi/önceki “fâil” takdir edilir. Demek ki, esas kaplayan, ortalığı kaplayan, karanlıktır, gecedir. Bu açıdan da “ışık” meşîet-i İlâhiyeye, irâde-i İlâhiyeye göre ve şart-ı âdî planında insanların iradesi ile oluşturulacak şeydir. Dolayısıyla o zaman “ışık” gelir, “karanlık”ı boğar. Hani var ya: “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Çevreye yeniden nurlar yağacak / Dağ-dere, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak…”

   “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak; ışık gelip karanlığı boğacak!..”

Hiç inkisara düşmemek lazım!.. Hâl-i hazırdaki tablonun karanlığına yenik düşmemek lazım!.. Siz, bu mevzuda iradenizin hakkını vermezseniz, karanlığın kündesine gelirsiniz, el-ensesine gelirsiniz. Bir kere de o, tepeye bindi mi, bir daha da inmek istemez. Çünkü karanlığın arkasında Şeytan vardır. Bu espriyi yanlış anlayan ve düalizme inananlar, “Hürmüz ve Ehrimen” filan demiş, nur-zulmet ikilemine/düalizmine inanmışlardır. İkisini de hâkim, müessir ve birbirine karşı koyacak güçte farz etmişlerdir. Çünkü o karanlığın, ortalığı karartmanın, gönülleri karartmanın, ümitleri söndürmenin, “recâ” hissini tahrip etmenin arkasında, Şeytan ve Şeytan’ın avenesi vardır.

O avene de bazen bilinmeyerek, birer mübarek insan gibi, serkâr-ı mü’minîn gibi alkışlanır, takdir edilir. Yığınlar, farkına varmadan, “kalb”e bakacaklarına “dil”e bakarlar. “Dil” esasen Farsça “gönül” demektir; fakat onlar sadece o “dil”in tercümanı olan “lisan”a bakarlar. Lisan da Arapçadır; biz, bir “dil” demişiz, “kalb” yerinde kullanmışız onu; çok doğru. Kalbin yerine oturmuş dil (lisan). Dolayısıyla da onu iyi kullananlar, iyi demagoji yapanlar, iyi diyalektik yapanlar, pragmatist hareket edenler, Makyavelist hareket edenler, yığınları/kitleleri kandırmış, arkalarından sürüklemişlerdir. “Câmi” demişlerdir, “mihrap” demişlerdir, “tekke” demişlerdir, “zaviye” demişlerdir. Ama bunları abdestli yapmışlar mıdır, yapmamışlar mıdır, belli değil!.. Yalan söylemeye açıktır bu dil. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu iki dudak arasındaki unsur mevzuunda Bana söz verin, Ben de size Cennet hususunda söz vereyim!” diyor. Dil, öyle bir unsur. Dil, kalbin yerine oturunca bir yönüyle vicdanın aydınlık ufkunu karartıyor; latife-i Rabbâniyenin dili kesiliyor, his ölüyor, şuur felç oluyor. Dolayısıyla vicdan, mekanizmasıyla âdeta yıkılıyor orada, kündeye geliyor.

Evet, değişik zamanlarda, o Şeytanî durum hâkim olmuştur. Fakat Allah, meşîet-i Sübhâniyesiyle Enbiyâ-ı ızâmı göndermiş, Müceddidîn-i fihâmı göndermiş; hiçbir dönemi peygambersiz veya mürşidsiz bırakmamıştır. Efendimiz’den sonra (sallallâhu aleyhi ve sellem), Peygamber yoktur; bu, açık ve kesindir. O (aleyhissalâtü vesselam) hem “Hâtem” (mühür, son), hem “Hâtim” (Mühür basan) hem de “Hâtim” (hitâma erdiren, bitiren)dir. Ama o dava-i Nübüvvetin vârisleri vardır. Başta O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört halifesi olmak üzere Ömer İbn Abdülazizlerden alın da Ebu Hanife’lere, İmam Şâfiî’lere, İmam Mâlikî’lere, Ahmed İbn Hanbel’lere, Hazreti Şâh-ı Geylânî’lere, Muhammed Bahauddin Nakşibendî’lere, Mustafa Bekrî Sıddıkî’lere, Necmeddin-i Kübrâ’lara, Hazreti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’lere ve onlardan bu güne kadar “silsile-i zeheb”te (altın zincir halkalarında), “silsile-i fidda”da (gümüş zincir halkalarında), “silsile-i cevher”de (cevher zincir halkalarında) namları zikredilen ne kadarı sâlih zat varsa… Onlar, değişik dönemlerde âdetâ birer fecir gibi doğmuşlar; insanlığın maşrığında mustatil bir fecir gibi tulu etmişler ve insanları yeniden ümide/recâya çağırmışlardır, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Dolayısıyla her zaman karanlık, ışığa yenik düşmüştür, Allah’ın izniyle. Karanlık asıl olduğu halde, aslı yenmiştir fer’, O’nun (celle celâluhu) yaratmasıyla ve insanların şart-ı âdî planında iradeleriyle/ortaya koyduklarıyla. Belki bir gün yine o günler gelir. Zulmet, künde yemiş gibi yere serilir, Allah’ın izniyle. İnsanlarda ötelere ait metafizik gerilir, gerildikçe gerilir. Ve ölü ruhlar -üç asırdan beri ölü ruhlar, mezar-ı müteharrikler- bir bir dirilir. Dolayısıyla, yeryüzünde yaşama hakkı olmayanlar da gider, toprağa gömülürler; onların hepsi mi’adlarını doldurur, zinciri boşalan, zembereği boşalan, -şimdi- pili biten saatler gibi…

Eskiden saatler, zemberek ile işlerdi; ondan evvel ne ile işlerdi, bilmem. Onun için Gönenli Mehmet Efendi söylüyor da kime ait bilmem: “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık / Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk…‎” Evet, saatin pili bitince veya zemberek boşalınca, bütün çarklar durur orada. Ne ibreler işler, ne balans bir şey ifade eder; durur. Belki öyle olan insanlar, “Neden durdu?!” diye kudurur. Fakat Allah’a dayanmış, sa’ye sarılmış, hikmete râm olmuş insanlar da o doğru yollarında hiç durmadan yürür durur.

Şimdi bir kısım gulyabaniler, değişik köşe başlarını tuttular, engel olmak, geçerken size çelme takmak istiyorlar. Yaptığınız bu “ışık ocakları”nı söndürmek istiyorlar. Eğer bu işin arkasında o Kudret-i nâmütenâhiye varsa, İrade-i nâmütenâhiye varsa, Meşîet-i nâmütenâhiye varsa, onların işleri akametle sonuçlanacaktır; Allah’ın izni ve inayetiyle, siz bu işi güneşin doğup-battığı her yere kadar götürecek ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı hoşnud edeceksiniz.

İşte, “Güneş yeniden doğa / Bayram, o bayram olur // Işık, zulmeti boğa / Bayram, o bayram olur.” Kurban ve Ramazan bayramları, o asıl bayramı sadece mikro-planda göstermektedirler. Ama bunlar da güzeldir; hâşâ hafife almıyorum. Bununla beraber, bu bayramlar, bizim şahsımızı, uhrevî-dünyevî şahsî hayatımızı alakadar eden şeylerdir. O bayram ise, bütün insanlığı alakadar eden bir bayramdır; gerçek bayram, o bayramdır. Allah, o bayram ile sizlerin içinize inşirah salsın, inşaallah.

   Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etmek lazımdır!..

Bir yanıyla, şimdiye kadar zaten yaptığımız bir şey vardı: Hep Cenâb-ı Hakk’ın o “mazlum”ları, “mahkûm”ları, “mağdur”ları, “mehcûr”ları, aynı zamanda “mescûn”ları (kendini hapishanede bulanları), “fârrîn” diyoruz, zalimlerin şerlerine maruz kalmamak için ülkesini terk edenleri, “muhâcir”leri hürriyetlerine kavuşturması için dua ediyoruz. اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَحْكُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمَهْجُورِينَ وَالْمَسْجُونِينَ وَالْفَارِّينَ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْمَوْقُوفِينَ وَالْمُضْطَرِّينَ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا؛ اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ هَؤُلاَءِ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ diyoruz. “Allah’ım! Bütün bu kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş.. bir yönüyle hürriyetleri ellerinden alınmış.. -Usûl-i hamse’ye ilaveten “hürriyet”; usûl-i sitte oluyor onunla. Hürriyetleri ellerinden alınmış- çocuklarından koparılmış, eşlerinden koparılmış… Allah’ım! Ne olur bu mağdurlara, bu mazlumlara, bu mehcûrlara, bu mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanlara Sen bir ferec, bir mahreç ihsan eyle!” falan diye hep yalvarıp durdunuz, yalvarıp duruyoruz. Burada şahsıma nispet etmek suretiyle söylemek istemem. Bir fazileti kendine nispet etmek de bir gurur olabilir. Fakat insanlık vazifesi olarak, size yemin ederim, tespihimi elime alıp defaatla, belki yüz defa dediğim de oluyor, arkadaşlarımdan bazıları da diyorlar bunu.

Bunun gibi وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 5/67) ilahi vaadini zikrediyorum. “Allah’ım, asâleten Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruduğun gibi, ne olur, ‘Evime baskın yapacaklar, beni de derdest edip götürecekler!’ endişesiyle yaşayan o insanları da Sen sıyanet buyur!” diyorum. وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar.” (Yâ-Sîn, 36/9) ayetini anıyorum. “Allah’ım, Sen’in o sevdiğin, ‘Habibim!’ dediğin ve bizim de Mahbubumuz olan -Allah, gönülden sevmeye bizleri muvaffak buyursun!- Habîb-i Edîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) evini kuşatmış kefere ü fecerenin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ deyip görülmeden sıyrıldığı gibi, arkadaşlarıma da görünmeden sıyrılmalarını lütfeyle!” diye dua ediyorum.

Evet, zaten yalvarıp duruyordunuz; aklınıza gelen şeyler sizin -zannediyorum- bir tevhidnâmelik oldu. Söylüyorsunuz aklınıza gelen şeyleri, hep dua ediyorsunuz. Fakat bazı günler var ki, o günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapıları ardına kadar açılır. Mesela dün Arefe idi, millet Arafat’taydı. Sizin de aklınıza gelmiştir, ellerimi kaldırırken dedim ki: “Yâ Rabbi! Bu ellerin orada kalkmaya liyakati yok ama orada Sana kalkan ellerin yanında bunları da kabul et. Benim isteğim nefsim adına değil; nefsim adına istemiyorum istediğimi, ‘Beni Cennetine koy!’ demiyorum, ‘Huri-Gılman ver!’ demiyorum ben. O mazlum, o mağdur, o mehcûr kardeşlerimi çok önemli bir esas olan hürriyetlerine, insanca yaşamalarına kavuştur!”

Hac vazifesini eda edenler, gece Müzdelife’ye gittiler, gece uyumuyorsam şayet onu da bir fırsat olarak değerlendirmeye çalıştım: “Allah’ım! Sen, Efendimiz’in üç defa isteğine ‘Hayır!’ buyurmuştun; fakat orada (Müzdelife’de) isteklerini kabul buyurdun. Ne olur, oradakilerinin kabul ettiklerin istekleri arasında, bizim de bu isteğimizi kabul buyur! Ve sonra Kâbe’yi tavaf edenler, her dönüşlerinde günahlarından bir kısmını dökenler, orada aklanan-pâklanan insanlar arasında, ne olur, lütuf, rahmet, utûfet teveccühünle bu mağdurlara, bu mazlumlara da lütfunla teveccüh buyur. Biz biliyoruz ki, Sen’in yaptığın her şeyde bir hikmet vardır! ‘Her işte bir hikmeti vardır / Abes fiil, işlemez Allah.’ Bizi arındırmak için yapıyorsun, bizi dünya ile entegrasyona geçirmek adına yapıyorsun, dünyanın değişik yerlerine, o hak ve hakikat bayrağını/sancağını/livâsını dalgalandırmak için dağıtıyorsun. Sen, bunun için yapıyorsun, boşuna değildir, her işte hikmetin vardır Sen’in. Bize de bu mevzuda sabr-ı cemil ihsan eyle! إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Tasamızı-dağınıklığımızı sadece Sana arz edelim, aynı zamanda Sana niyazda bulunalım!”

Zaten bunlar hep yapılıyordu ama işte bir Arefe günü öyle dua etmek, bir bayram gününü öyle değerlendirmek… Bugün oturup-kalkarken dudaklarımızdan hep o türlü şeylerin dökülmesi… Bir “eşref-i saat”e, “eşref-i dakika”ya rastlayabilir. O Hazreti Pîr’in ifade ettiği, “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” Bir anda çok ciddi bir konsantrasyon olabilir. Öyle bir hal olur ki, hakikaten, hani kendi ufkum itibarıyla, o üst seviyedeki durumu düşünmeye bile gücüm yetmez; fakat Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma mülahazası… Görüyor bizi. Elimi kaldırdığımı, vurgulamalarımı, ses tonumu duyuyor ve görüyor. İşte bu mülahaza ile diyeceğin şeyleri diyorsun; tam konsantrasyon… Bu defa senin dilin -esasen- kalbinin emrine giriyor. Dil, kalb adına yalan söylemiyor; kalbin emrine giriyor; latife-i Rabbâniyenin, daha doğrusu vicdanın sözcüsü haline geliyor. “Vicdan, yalan söylemez!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân.

İşte, öyle bir ân-ı seyyâle yakalanabilir; hemen “tık” diye o esnada “Evet!” denir duaya, “tık” diye “Evet!” denir. Siz öyle dediğiniz zaman, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri vardır, onlar da size iştirak ederler. Siz zannediyor musunuz ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toprağın altında -birilerinin zannettikleri gibi- ölüler, toprağın altında çürüyüp gittiler?!. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle her zaman sizin saflarınızın arasında bulunabilir. Her zaman, kendisine gönülden, delice bağlı olanların saflarının arasında bulunabilir; rüyalarına girebilir. Ashâb-ı Bedir, girebilir. Münzelîn ve Müsevvimîn, sizinle beraber olabilirler. İşte bunların el kaldırıp, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği bir âna rastlayabilir sizin teveccühleriniz.

Onun için hiçbir ânı boş geçirmemek lazım. Bir vesile ile -min gayri haddin- arz etmeye çalıştığım gibi, ne olur yani, gezerken bile اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، وَ فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ deyin. “Allah’ım! Bir Nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret! Allah’ım! Yakın zamanda engin bir fütuhat; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, Allah’ım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede.” بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ifadesi de bir kudsî hadisten iktibas. “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun. Allah’ım, çünkü Sen’in gücün her şeye yeter!” اَللَّهُمَّ إِنَّكَ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبٌ بَصِيرٌ، وَإِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ * رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ “Allah’ım, şüphesiz Sen, herkesi ve her şeyi işiten Semi’, herkese ve her şeye yakın Karîb, her çağrıya icabet eden Mucîb, her şeyi gören Basîr’sin; muhakkak Sen her şeye gücü yeten Kadîr’sin. Dualarımıza icâbet etmek Sana ne de çok yakışır!.. Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma!..”

Evet, O (celle celâluhu) murad buyurduğu her şeyi, o “kün, fe-kân” tezgâhında hemen ortaya koyar. “Kün, fe-kân tezgâhı” tabirini kullanırlar, dilimizde nesirde ve şiirde. إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn, 36/82) beyanındaki “Kün, fe-yekûn” ifadesinden; “O (celle celâluhu) ‘Ol!” deyiverdi, o da hemen arkasından oluverdi!” O (celle celâluhu), bir kere “Ol!” deyiverdi mi, hemen arkasından oluverir, Allah’ın izniyle. Geriye dönelim: Şimdiye kadar “Ol!” dediği ve oluveren şeyler, bundan sonra “Ol!” dediğinde oluverecek şeylerin -aynı zamanda- en inandırıcı referansıdır.

   Ey kalbi kırıklara maiyyetini vaad buyuran Rabbimiz!.. Arakan’dan Şam’a kadar koca bir coğrafyada ve özellikle ülkemizde mazlumlara reva görülenler karşısında kalblerimiz kırık!..

Diğer bir husus, bayramları böyle zevk u sefâ ve keyifli bir havada geçirme meselesi… Cenâb-ı Hak, yine kudsî hadisinde buyuruyor: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben, kalbi kırıklarla beraberim.” أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ Bu beyana saygının ifadesi olarak biz de şöyle diyebilelim: هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ ، هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “İşte hepimizin kalbi kırık. İşte biz de kalbi kırıklarız!..” Kardeşlerimize, mü’minlere reva görülenler karşısında… Arakan’daki insanlardan Şam’daki insanlara ve ülkemizdeki, mübarek ülkemizdeki insanlara kadar… Analarla dolu, burcu burcu, pühür pühür şefkatin yukarılara doğru yükseldiği Anadolu.. analarla dolu o ülkede ağlayan analar, çığlık çığlık bağıran çocuklar… Ve bunlardan ayrı düşmüş, cüdâ düşmüş, inleyen insanların ülkesi. O ülke adına hüzün duymak, kalbin kırılması… هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ Ee ne diyeceksiniz sonra? Bu, bir yönüyle hâli arz idi; burada bir de dua/taleb: اَللَّهُمَّ اجْبُرْ كَسْرَنَا “Ne olur, bu kırığımızı sar, sarmala, bir sargı ile!..”

Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. Ka’b İbn Mâlik, Hilal İbn Ümeyye ve Mürâre İbnu’r-Rabî’, Efendimiz’le sefere katılmadıklarından, elli günlük bir tecride mahkûm edilmişlerdi de قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” dediler. “Nefislerimiz bize dar gelmeye, yer -genişliğine rağmen- bize dar gelmeye başladı.”. Meseleyi öyle hissetme ve ondan sonra da, ıztırar halimizi dillendirerek şöyle deme: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Evet, هَا نَحْنُ قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” Amma, وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Sen, dayanağımızsın ve tek ümit kaynağımızsın!” deme… Bir de meselenin bu yanı var. Onların üzüntüsünü paylaşma… Çünkü hadis-i şerifte buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm: مَنْ لا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlarla paylaşmayan, o derdi aynen yaşamayan, onlardan değildir!” Ayrı çizgide gidiyor demektir; o kategoride mütalaa edilemez, deniyor. Öyle ise ikinci mesele o. Siz onlar için bu iç üzüntüyü, kederi tasayı duyacaksınız; bir yönüyle ye’se düşmemek, inkisar yaşamamak kaydıyla; bir yönüyle “aktif sabır” ve aynı zamanda “aktif recâ” hissiyle. Aktif recâ hissiyle dolu olma fakat o hüznü de yaşama… Bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Cenâb-ı Hakk, ne zaman inayet ve rahmet kapıları açar, sizi ve onları beraber kucaklar, kucaklaştırır; ne zaman sarmaş-dolaş olursunuz?!. Telefon ekranlarında, şimdi gördüm, çok memnun oldum, sevindim; bir de bunu gerçekten yaşamak var. O tedâî ettiriyor. Gerçekten, elli senelik arkadaşlarımla telefon ile görüşürken, mesele noktalanırken, sözün kafiyesi, ağlama ile konuluyor; kelimenin yarısı orada kalıyor, yarısı ancak bana ulaşabiliyor. Bugün de yine kaç kişide öyle oldu; kaç kişi sözünün sonunu getiremedi, söz şiirinin kafiyesini koyamadı. Bir de öyle sarmaş-dolaş olma, öyle bir bayram yaşama var!.. Allah, böyle bir bayram yaşatsın!..

   Tasalanmayın; Allah’a gerçekten inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz; o alçaklıkları size yapan kimselerdir asıl alçak olanlar!..

Bir diğer mesele, onları düşünerek değişik yerlerde tüten ocaklar oluşturma, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi “muâvenet” diyorlar; bazıları, “himmet”e antipati duymaya başladılar. Millet, bu mevzudaki o yüksek “îsâr ruhu” ile, o okulları yaptı, o vakıfları kurdu; Türkiye’nin içinde ve Türkiye’nin dışında binlerceye ulaştı. Orada yetişen insanlar, sigara içmediler, uyuşturucu kullanmadılar, bohemliğe düşmediler; ahlaklı ve mazbut idiler. Şimdi ise, uyuşturucu, elini-kolunu sallaya sallaya ilk mektebe kadar giriyor; kendisine parola sorulmadan her yere girebiliyor. Hâlbuki o müesseseler öyle güzel eğitim veriyordu. Bir yönüyle “Tekke”nin, “Medrese”nin, “Mekteb”in fonksiyonunu, bu müsellesin (üçlü saç ayağının, üçgenin) fonksiyonunu birden edâ eden o müesseselerin kapılarına kilit vuruldu. Dolayısıyla oralardaki ışık, söndürülmeye çalışılıyor; fakat başka şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle, yanacak onlar yine.

Evet, muavenet… Şimdi, elimizden geldiğince, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” esprisine bağlı yaşamalıyız; kendi hayatımızı biraz daha ekonomik hale getirerek, iktisadî hale getirerek. Şimdiye kadar ayda bin dolar ile geçiniyor idiysek, örnek olarak arz ediyorum, bundan sonra yedi yüz elli veya sekiz yüz ile geçinip iki yüzü de “muâvenet” için ayırmak.. bir yolunu bulup orada akraba ve taallukatımıza, yakınlarımıza, mağdurlara, mazlumlara, mehcûrlara, yurt dışında -bir yönüyle- başlarını sokacak yer arayan insanlara mürüvvetkerâne yardım etmek.. onların imdadına koşmak. Bu da günümüze göre bir “îsâr ruhu” sergilemek demektir. “Îsâr ruhu”, başkalarını yaşatma hissiyle yaşama demektir; “Yaşayacaksam, başkaları için yaşamalıyım, kendim için değil!” mülahazasına bağlı olmaktır. Bir de bu “muâvenet” mevzuu; onlar için yapılması gerekli olan şey. Bu, üç oldu.

Bir dördüncü husus; ulaşabiliyorsak, değişik yollar ile, o mazlumlara ümit kaynağı olacak solukları ulaştırmak. Şimdi telekomünikasyon imkânları yaygın ama Türkiye’de sizin hissiyatınıza tercüman olan bütün kaynaklara kilit vurdular; demir parmaklıklarını kırdılar, SS’ler gibi. Dolayısıyla onlara muhalif, hakka muvafık bütün sesler kesildi. Bu açıdan da o insanlara “ümit-bahş olan ses” ulaştırma, çok zor.

Ama günümüzde değişik yollar var. Ben o teknolojiyi bilmiyorum; arkadaşlar adlarını söylüyorlar, onları bile belleyemedim. “İnternet” ile oluyor, yok “Facebook” falan diyorlar, bir şey diyorlar, bilmem televizyon nesi diyorlar, nesi diyorlar… Telefonlar ile alma işine kadar, bu mevzuda onları moralize edecek, rehabiliteye tâbi tutacak veya rehabilitede bulunacak şekilde kuvve-i maneviyelerini sağlamak lazım. Nihayet onlar da insan. Fakir de iki-üç defa öyle yerlere düşmüştür, orada herkes moralini koruyamayabiliyor. İman dairesi içinde ayaklarını çok sağlam yere basan bir insan, tahliye günü geldiği zaman -hapishanede beraber idik- “Tahliye edildin!” denildiğinde yerinden kalkamamıştı. Hâlâ rahmetliği bugün gibi hatırlarım; kucaklayıp ben kaldırdım yerinden, “Tahliyen geldi senin, sen çık!” diye. Askerî cezaevinde yine öyle; intihar etmeyi düşünen insan vardı. Öyle moral bozucu şeyler olur. Öyle bir despotizma hâkimdir ki orada. Dövmeler, vurmalar, “yat-kalk”lar… Şimdi bütün bunlar öyle moral bozucu şeyler ki!.. Bu demoralizeye karşı, şayet siz diğer taraftan onları moralize etmezseniz, kuvve-i maneviyeleri kırılır; sarsılırlar, yolunuzda yürüdüklerinden dolayı pişmanlık duyarlar. O fırsatı vermemek lazım; hangi yolla onlara ulaşılacaksa, onlara ulaşıp kuvve-i maneviyelerini takviye etmek lazım.

Hâsılı, وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Gevşekliğe girmeyin, tasalanmayın! وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Siz, yükseksiniz!.. O alçaklıkları size gösteren/yapan insanlar, esas alçak onlardır!.. وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Yürekten Allah’a inanmışsanız, siz, â’lâsınız!.. Çünkü اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ Hak, her zaman yüksektir; hiçbir şey, onun üstüne çıkıp â’lâlığa dem tutamaz, a’lâlık sevdasında bulunamaz! Vesselam.

Kırık Testi: BİZİM DÜNYAMIZA HAS ALTIN SESLER VE SÖZLER

Herkul | | KIRIK TESTI

Bizim dünyamıza has bir kısım büyülü ses ve soluklar vardır ki, onlara başka coğrafyalarda rastlamak mümkün değildir. İnançlarımızın, düşüncelerimizin ve Hak karşısındaki konumumuzun dillendirilmesi de diyebileceğimiz bu sesler ve sözler ferdî, ailevî, içtimaî hayatımızla o denli iç içedir ki, biz, mabetten sokağa, sokaktan yatak odalarımıza kadar hemen her yerde sürekli onları mırıldanır ve onlarla nefes alır veririz. Bilhassa –nuraniyeti kendinden– bazı gün ve gecelerde çevremiz bu ses ve soluklarla öyle ledünnî bir hâl alır, her şey öyle fevkalâdeleşir ve hayat öyle füsunlu bir renge bürünür ki, gözlere her yandan değişik dalga boyunda ışıklar akmaya başlar, kulaklar bu hususî sesleri Cennet ırmaklarının çağıltıları gibi bir zevk zemzemesi içinde dinlemeye durur ve bu tılsımlı hâl, büyülü hava ruhlarımızı öylesine açar ve derinleştirir, öylesine inceltir ve uhrevîleştirir ki, geçmesini istemeyiz içinde bulunduğumuz o sihirli saat, dakika ve saniyelerin. Geçmesini istemek bir yana, çok defa temâşâsıyla kendimizden geçtiğimiz ve müşâhedesiyle büyülendiğimiz o füsunlu söz, beyan ve görüntülerle, yaşadığımız şevk ü tarâb arasında bir münasebet, tenâsüb-ü illiyet prensibine göre bir uygunluk bulunmamasına rağmen, bizi ve düşüncelerimizi aşan fâik ve gizli bir güçle, yüksek debili bir sevinç ve neş’e çağlayanı içine sürüklendiğimizi hisseder gibi olur, iç içe hayret ve hayranlıklar yaşarız.

Bazen, hayatın gerçek renk, şîve ve tadının duyulup zevk edildiği ve bir mânâda her günün eşref saati sayılan öyle büyülü anlar vardır ki, o esnada görüp müşâhede ettiğimiz her şey, gelip kulaklarımıza çarpan her mübarek kelime ve Hakk’a kurbet yolunda attığımız her adım bize fevkalâde büyüleyici gelir; gördüğümüz sıradan nesneler ve her zaman duyup dinlediğimiz tabiî sesler-soluklar, kendi çerçevelerinin çok çok üstünde birer mâhiyet alır ve harikulâdeden şeylermiş gibi duyulup hissedilmeye başlar. Her tarafta âdeta sihirli bir havanın hissedildiği ve dört bir yanda ötelerden esintilerin duyulduğu bu gibi durumlarda, bizler ilâhî teveccühün her şeyi yumuşatan rikkatini, en katı gönülleri bile büyüleyen havasını derinden derine duyar ve kendimizi başkalaşmış hatta tamamen rûhanîleşmiş hissederiz. Kendini ve çevresini doğru okuyanların öyle hissettiklerinde şüphe yok, biz bu konuyu biraz da kendi ihsaslarımız açısından değerlendiriyoruz.

Bütün bunlara, sebepli sebepsiz içimize sızan, sızıp uyuyan duygularımızı uyaran ve bize neş’enin, sevincin en duyulmazlarını duyuran eşref saatlerin şiirleri, besteleri de diyebiliriz; ruhlarımızın kendi atmosferlerinden emip değerlendirdikleri mazmunların, mefhumların şiir ve besteleri… Bu duyuş ve sezişler, bizim mübarek coğrafyamızda daha farklı bir büyü ve tesire sahiptir. İşte bu farklılıkları itibarıyla, dünyanın hiçbir yerinde duyulması mümkün olmayan bu sesler ve sözler, ne zaman yükselip ufkumuzu sarsa, ne zaman gelip kulaklarımıza çarpsa ve çarpıp gönüllerimize aksa, anında kendimizi bir heyecan tufanı içinde hisseder ve hemen kendimizi onların o büyülü atmosferine salıveririz.

Evet biz, günde birkaç kez, minarelerden yükselen ezan sesleriyle ve mabet içinde yankılanan onların devamlarıyla bu heyecanı paylaşır, evlerimizde, yatak odalarımızda kim bilir kaç defa bu seslerle ürperir ve ra’şeler yaşar, kaç defa Allah’ın huzuruna çağrılıyor olma iltifatıyla çocuklar gibi seviniriz; sevinir ve ses katarız vicdanlarımıza hitap eden bu ilâhî nağmelere: Allah’ın yüceliğini haykıran her ses, söz ve görüntü karşısında “Allah büyüktür.” der, O’nun ululuğunu ilân eder; O Rahmeti Sonsuz’un sağanak sağanak başımızdan aşağıya boşalan nimetleri sayılıp seslendirildiğinde “Hamd ü minnet O’na” sözleriyle mukabelede bulunur; O’nun eşi ve menendi olmadığını hatırlatan her beyan, her îmâ ve her işaret karşısında da “Seni tesbîh ve takdîs ederiz” mülâhazalarıyla gürleriz.. her vesileyle hep O’nu düşünür, O’nu yâd eder, O’nunla olan münasebetlerimizi gözden geçirir, fikren ve hayâlen her gün kim bilir kaç kez canlara can O’nun maiyyeti hülyalarına dalarız.

Mabet içinde, mabet dışında her zaman vird-i zebânımız olan “kelimât-ı tayyibe” de diyeceğimiz bir kısım nurlu sözler, bizim hayatımızla o kadar bütünleşmiştir ki, farkına varalım varmayalım, her gün onları yüz defa tekrar eder dururuz tekrar ettiği gibi göklerde meleklerin, hâl ve keyfiyet diliyle canlı-cansız bütün nesnelerin.. hele bazılarımız itibarıyla, ne zaman bu sesler çevremizde yankılanmaya dursa, gönüllerimizde köpüren takdir, tasvip ve heyecan hislerimizi, sanki sadece kendi nâmımıza değil de, umum yer-gök sakinleri ve canlı-cansız bütün bir varlık adına meb’ûsmuşuz gibi, beynimizin bütün fakülteleri ve kalbimizin farklı derinlikleriyle duymaya çalışırız. Hatta bazen duyma ve hissetmemiz öyle derince olur ve heyecanlarımızın debisi öylesine yükselir ki, o esnada ruhlarımızda beliren aşkın mülâhazaları ve gönüllerimizden taşan yüksek hisleri bir kısım iç çekmelere, hıçkırıklara emanet eder ve gözyaşlarının engin ifadelerine bırakırız.

İnanan gönüllerin böylesine her şeyi derince duyuş, seziş ve seslendirişi sırlı bir anahtar gibi onların gönül kapılarını açmanın yanında, değişik bir büyü ile başkalarının sinelerine de korlar saçar. Evet, onları önyargısız dinleyenler, bilinmedik bir sırla vicdanlarının harekete geçtiğini duyar, farklı şekilde duygularının haritasını bir kere daha temâşâ etmiş olur ve tâli’lerine tebessümler yağdırırlar.

Bazen alan ve veren arasında öyle canlı bir his ve heyecan teâtîsi yaşanır ve öyle büyülü bir havaya girilir ki, herkes birbirinin tesirinde kalır ve birinin ağzından çıkan nûrefşan bir söz veya dışa vuran bir gönül heyecanı hemen aynı iman ve aynı mârifeti paylaşanları harekete geçirir ve herkese aynı şeyleri söylettirir; söylettirir ve onları aynı duygularla şahlandırır. Sanki bu insanlar o âna kadar söylemek isteyip de bir türlü söyleyemedikleri, düşünüp de her nasılsa ifade edemedikleri, hissedip de bir türlü dillendiremedikleri hususları başkaları tarafından hazırlanmış ve kendilerine armağan edilmiş gibi bulur ve zevkle onlara iştirak ederler. Öyle ki, bu büyülü sözler duyulunca hemen herkesin gönlünde bir inşirah belirir, bütün dillerin bağı çözülür, topyekün ruhlar tek bir ruh haline gelir ve umum aşklar, alâkalar bir muhabbet ve iştiyak çağlayanına dönüşür; böylece herkes kendi içinden doğan sesleri, sözleri duyup dile getirdiği aynı anda yüzlercenin, binlercenin his, duygu ve düşüncesine de iştirak ederek meseleyi ferdîlikten çıkarır, bilumum yerlerin ve göklerin solukları haline getirir.

Bu sesler ve sözler Hakk’ı tâzim, takdîs edâlı ise, onları duyan hemen herkes bir temkin sinyali almış gibi toparlanır; lütuf ve ihsan televvünlü olduğu takdirde minnet ve şükran hisleriyle gürler; şayet ümit ve iştiyakları hatırlatıyorsa neş’e ile şahlanır; muhasebe îmâlı türden şeyler ise bu defa da tahassür ve melâl hecelemeye durur. Aslında bu sesler ve sözler   muhteva itibarıyla ne ifade ederlerse etsinler, hemen hepsi de inançlarımızı seslendirdikleri ve Allah karşısında duruşumuzu dile getirdikleri için, tesirleri belli bir zaman ve mekâna münhasır da değildir; aksine bunlar benliğimize mâlolmuş mutlak hakîkati ifade adına bir kısım nefesler olmaları açısından mekânın her yerinde, zamanın her parçasında ve hayatın her faslında en küçük tedâilerle hemen ortaya çıkar, bütün heyecanlarımızı tetikler, uyuyan duygularımızı uyarır, gönüllerimizi kızıştırır, ruhlarımızı tutuşturur ve hassasiyetini yitirmemiş umum vicdanlarda tasavvurları aşkın feyezanlar meydana getirirler; getirir ve bizi sırlar yumağı öyle bir noktaya çeker ve öyle bir seviyeye yükseltirler ki, kalbî ve rûhî hayatın kollarında âdeta bir aşkınlığa ulaşır ve damla iken derya, zerre iken güneş, hiç ender hiç olduğumuz hâlde her şey olma pâyesiyle şereflendiriliriz.

Hiçbir zaman hakikî mü’minlerin dilinden düşmeyen, bizim de sık sık başvurduğumuz bu nurlu sözler ve gönüllerimize inşirah veren soluklar, hayatımızın her faslına girmiş öyle büyülü nefeslerdir ki, onları, içinde bulunduğumuz bu âlemin en renkli sesi-sözü olarak can kulağıyla dinler ve değerlendirir, tahakkukunu beklediğimiz bir tatlı rüyanın da sihirli anahtarları kabul ederiz.

Takdislerimizi ifade sadedinde “sübhânallah” der, O’nun adına söylenmesi gerekli olan bir şey söylemenin yanında, öbür âlem itibarıyla böyle bir kutsamaya terettüp edecek olan sürpriz nimetleri düşünürüz.. herhangi bir lütuf sağanağı karşısında gürleyip “elhamdülillâh”la   nefes aldığımızda hem Hakk’a şükranlarımızı ifade etmiş hem de dahasına talebimizi seslendirmiş olur ve öbür âlemin göz görmemiş, kulak işitmemiş, insan tasavvurlarını aşkın sürpriz hediye ve behiyelerinin tahayyüllerine dalarız.. azamet ve kibriyâ atmosferinden değişik görüntüler karşısında “Allahu Ekber”lerle gürler, müteâl bir ululuğun müşahitleri olduğumuzu haykırır ve değişik dalga boyundaki mehâbet hisleriyle ürpeririz; hemen her gün bu ses ve bu sözlerin gölgesinde dünya-ukbâ mülâhazalarımızı bir kez daha gözden geçirir, Allah’la münasebetlerimizi kontrol eder ve kendimize çeki düzen veririz.

Namazlara “Allah büyüktür” sözleriyle girer, diğer “kelime-i tayyibe”lerle mülâhazalarımızı daha da açar, O’na güvenip dayandığımızı tekrar tekrar ilân eder ve O’ndan, güvenilir kimselerden olmamızı diler ve dileniriz. “Allahım, esenlik kaynağı Sensin, selâmet de Sendendir.” sözleriyle hem O’ndan beklentilerimizi seslendirir, hem de O’nun karşısındaki gerçek konumumuza vurguda bulunuruz. Her şeyin O’nun tasarrufunda olduğunu bıkıp usanmadan sürekli tekrarlar.. sabah-akşam gürül gürül ve gayet net ifadelerle tevhid telâkkilerimizi dile getirir; Hak rızasının hedefimiz olduğunu, cemâlini görme arzumuzla, bilmem her gün kaç kere yeniler ve Kendisine mülâkî olma isteğimizi seslendiririz.. eder-eyler ve döner-dolaşır O’nun rahmetine, şefkatine ve inayetine sığınırız. Farkına varalım-varmayalım, her gün defaatle “Allah hepimizi affetsin”, “Allah günahlarımızı bağışlasın”, “Cenâb-ı Hak bizi ihlâsa muvaffak kılsın”, “Allah sabır versin”, “Rabbim kalblerimizi nurlandırsın” der, bu sözlerle oturur-kalkar ve O’nunla münasebetlerimiz açısından farklılığımızı ortaya koyarız.

İnanç ve temel düşüncelerimizden kaynaklanan mülâ­haza, söz ve soluklanmalarımız bunlara da münhasır değildir; bu tür ifade, beyan ve nefes almalar, deyimlerimizden manzum, mensur atasözlerimize, şiirimizden mûsıkîmize hayatımızın hissî, fikrî, ruhî, bediî hemen her alanında kendini hissettirir -örnekleriyle göstermek isterdim- ve bize oturmuş zengin bir kültürden neler ve neler ifade ederler..!

Bu zenginlik, bütün bir millet fertlerince, asırlardan beri üzerinde durulan, yaşanan, şuuraltı müktesebât hâline gelen, herkesçe benimsenmiş bir inanç ve anlayıştan kaynaklanmaktadır. Hemen herkes, aynı şeylere inandığı, aynı düşünceleri paylaştığı için de, ortaya atılan mülâhazaların, söylenen sözlerin garâbet arz etmesi ve havada kalması kat’iyen söz konusu değildir. Anlar herkes birbirini. Fevkalâde bir tabiîlik içinde cereyan eder bütün muhâvere ve müzâkereler. Ve düşünceler, sözler aynı letâfet çerçevesinde mukabelelerle sürer gider…

Bamteli: SAĞLAM İNSAN KITLIĞI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Bağdatlı Ruhî der ki:

“Gör zâhidi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der;

Dün mektebe vardı, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

“Zâhid” kelimesinin yerine, zâhide yüklenilen mana itibarıyla, “derviş” demeyi tercih ediyorum, vezin bozulmuyor. “Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.”

   Her sesten ürken ve her sayhadan pirelenen dev görünümlü, içi boş kütükler ama halkı illüzyonlarıyla sürükleyip felakete götürürler.

Evet, şimdiye kadar öylelerine -okumak suretiyle o türlü sevdalara tutulanlara- “diplomalı cahiller” dendi. Diplomalı cahil, diplomasız cahilden daha tehlikelidir; çünkü o, insanları, avamı, yığınları, sürüleri kandırabilir. Bunca diz çürütmüş, bunca rahlede -eskidendi “rahle”- sıralarda oturmuş, tahtalara bakmış, kitaplar karıştırmış, fihristlerle uğraşmış, intihallerde bulunmuş, başkalarından aldığı şeyler ile kendisi için bir şeyler örgülemiş… Ve böylece avam için bunlar birer illüzyon olmuş; uyumuş ve onların arkasından sürüklenmişler.

Dolayısıyla şimdiye kadar onlar (diplomalı cahiller), diğerlerinden (diplomasız cahillerden) daha tehlikeli olmuşlardır. Diğerleri saf kalb, temiz beyan, duru düşünce; küçük bir mürşîd bulunca, hemen derlenip-toparlanıp kendilerine gelmişlerdir. Fakat onların iğfal ettikleri ve arkalarından sürükledikleri insanları yola getirmek, çok zor olmuştur. Şimdiye kadar değişik tiranların arkasından sürüklenen insanlar, hep bu türden insanlardır. Bunlar, onların zâhirî şatafatlarına, ihtişamlarına, görünüşlerine aldanmışlardır.

Kur’an-ı Kerim, (halkı dış görünüşleriyle aldatan) münafıkları o durumları ile, değişik yerlerde serdediyor, nazara veriyor. Ezcümle şöyle buyuruyor: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ “Onları gördüğün zaman kalıp ve kıyafetleri hoşuna gider. (Öyle bir ton ve üslûpla konuşurlar ki,) konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, duvara dayalı giydirilmiş kütükler gibidir. (Hain oldukları için hep korku içinde yaşar ve bu sebeple kulaklarına giden) her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşmandır onlar, dolayısıyla onlara karşı dikkatli olun. Allah canlarını alasıcalar! Nasıl da sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar.” (Münafikûn, 63/4)

Şekil, şemâil, kıyafet.. ayna karşısında kendilerini şekillendirme, elbiseleriyle görünür hale gelme.. beyanları ile kandırma, tumturaklı ifadeler etme; hikayeler, Firdevsî destanlar ile avam insanların gönüllerini çelme… Bu hususlarda çok maharetli olmuşlardır; olmuşlardır ama o maharetleri, insanlık hayrına/yararına olmamıştır. Aksine insanlığın zararına olmuştur; çünkü hevâ ve heveslerine göre yığınlar oluşturmuşlardır. Kafaları karıştırmışlardır; müstakîm düşünmeyi yıkmışlardır insanların kafalarında. Evet, onların yaptıkları o tahribatı, tamir de çok zor olmuştur. Böyle “dilbend” (kalbi olmayıp da kalbine yüklenecek manaları dilinin ucunda taşıyan) kimseler, her zaman toplumları şirazeden çıkarmış, bir daha ipe-sapa gelmez hale getirmişlerdir.

Evet, oradaki iki mısradan mülhem söyledik bunları: “Gör dervişi ki, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der. / Dün Tekkeye gitti…” Zâviyeye gitti veya babasından tevarüs etti veya kayınpederinden tevarüs etti; “…bugün ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der.” Ve cahil yığınlar da bir “derviş”, bir “mürşîd” diye onun arkasından sürüklenir giderler. Zannediyorum günümüzde bunların yığın yığını yaşanıyor.

Niyazî-i Mısrî, asırlarca önce demiş ki: “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Çünkü onun yolu -bir yönüyle- Kitap ve Sünnet’e göre dizayn edilmiş, işaretler konmuş ve hedefler gösterilmiştir. Tabii bu arada o, “Kitab”a ve “Sünnet”e sıkı sıkıya bağlı olan “Selef-i Sâlihîn”in izinde yol almıştır.

Hakiki mürşîdler, Ebu Hanife’nin, İmam Malik’in, İmam Şâfiî’nin, İmam Ahmed İbn Hanbel’in, muhaddisîn-i kirâm efendilerimizin, müçtehidîn-i ızâm efendilerimizin, müceddidîn-i fihâm efendilerimizin, tek kelime ile -hepsi için kullanabileceğimiz ifade ile- “selef-i sâlihîn” efendilerimizin yolunda yürümüşlerdir. Bu mürşîd-i kâmiller, onların (selef-i sâlihînin) yolundan gittiklerinden dolayı, ona bir mükâfat olarak, Allah (celle celâluhu) onların gözlerini açmış, basiretlerine ve firasetlerine fer vermiş, onlara doğruyu göstermiştir. Onlar, doğru gidenlerin arkasında bir azm u cehd gösterdiklerinden dolayı, mükâfatsız kalmamışlar; Allah da (celle celâluhu) onları yalnız bırakmamıştır.

   Hemen her alanda “kaht-ı ricâl” kendini hissettiriyor; sağlam insan kıtlığı, toplumu adeta felç ediyor.

Fakat “Ben, bana yeterim! Benim aklım bana yeter!” diye düşünen ve Kitap’tan üç satır bilmeyen.. Kur’an’ı biliyorsa şayet, sadece -Üstâd Nurettin Topçu’nun ifadesiyle- “gırtlak ağalığı” yapan, “ses sanatkarlığı” yapan, okuduğu Kur’an ile başkalarını büyülemeye, iğfal etmeye çalışan.. öyle görünmek suretiyle yeni kazanımlar peşinden koşan… Gırtlak ağaları, ses sanatkârları, şimdiye kadar kimseye Allah’ı sevdirememiş, Peygamber’i sevdirememişlerdir; hiç kimsenin selef-i sâlihîn’in yoluna sülûk etmesine vesile olamamışlardır. İşte bunlar, “nâdân”lardır; irşad postunu/makamını tevârüs suretiyle elde etmişlerdir.

Oysaki Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretlerine göre -ona ruhlar fedâ- on iki ilimden mücâz (icazet sahibi) olmayan bir insan, seyr u sülûk-i ruhânîsini tamamlasa, üst üste on defa “halvet” yapsa, “erbaîn” yapsa da ona icazet verilmez. İlle “Sarf”ı çok iyi bilecek, “Nahv”i çok iyi; “Me’ânî”yi, “Beyan”ı, “Bedî”i çok iyi bilecek; “Hadis”i, “Kur’an”ı, “Usûl-i Hadis”i, “Tefsir”i, “Usûl-i Tefsir”i, “Usûl-i Dîn”i çok iyi bilecek. Aynı zamanda seyr-i sülûk-i ruhânînin âdâb u erkânını çok iyi bilen, iyi bir üstadın, sarraf gibi bir üstadın elinden geçecek; potalardan geçirilecek, eritilecek ve onun “has” ile “ham”ı birbirinden ayrılacak. Ondan sonra ona “Sen artık birilerine bir şey anlatabilirsin!” denilebilecek.

Çok meselede iflas yaşandığı gibi, günümüzde o alanda da ciddî bir iflas yaşanmaktadır. Doğrusu “hakiki mürşîd” iflası ve kahtı yaşanmaktadır. Eskiler buna “kaht-ı rical” derlerdi. Türkçemizde çevirmişiz, “kaht”a biz “kıtlık” demişiz. Evet, bugün “sağlam insan kıtlığı” yaşanmaktadır. Ama bir alanda mı? Zannetmiyorum. “Tekvinî emirleri hallaç edecek insanlar” alanında da kıtlık yaşanmaktadır. Maalesef zamanımızda her yerde statükoya bağlı, bir yönüyle bir kısım dogmatistler arkasından koşturup duran insanlar var. Fihristlere bakarak kitaplar meydana getirenler.. bir yönüyle “zımnî intihal”ler ile kendilerine belli pâyeler kazandıranlar… Arap’ın ifadesiyle “düktûr” ve “dûcent”ler. Birisi “dû-çent” şeklinde söyler, “dû-cennet” gibi telaffuz ederdi; öyle deyince “dû”, Farsçada iki demektir; “iki Cennetlik”. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Buna karşılık, Rabbisinin (Rab olarak) Makamı’ndan korkan ve (Âhiret’te de) O’nun huzuruna çıkacak olmanın endişesiyle yaşayan için iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) ayetinde işaret edilen iki Cennet. Ciddî mesele içinde bu kadar esprinin çok yakışıklı düşmediğinin ben de farkındayım.

“Her mürşide el verme ki, yolunu sarpa uğratır!” Her idarecinin arkasından sürüklenme ki, yolunu sarpa uğratır. Kalbî/ruhî ciddî donanım ister o mevzuda; Hazreti Ebu Bekir olmak ister, Hazreti Ömer olmak ister, Hazreti Osman olmak ister… Sizin kökünüz, kök sağlamlığınız itibarıyla Orhan olmak ister, Osman olmak ister, Melikşah olmak ister, Murad Hüdavendigar olmak ister, Murad-ı Sânî olmak ister, Fâtih Mehmet olmak ister, Yavuz Han olmak ister… İster… O kadar ki, şöhretin en küçüğünü bile -kendi hayatı adına- “ölüm” sayar ve ondan kaçar. Alkışlanmayı hakaret sayar; takdiri, sövme gibi kabul eder. Gerçek mü’min de odur; yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eder. Yüzüne karşı takdir edilmeyi, sövme kabul eden Hazreti Pîr mülahazasıyla, -birileri onun hakkında bu tabirlerin kullanılmasını istemeseler bile- o şem’-i tâbânın, ziyâ-ı himmetin ifadesiyle, “Ben, kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!” diyecek kadar kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yiğitçe davranmak ister. İhraz ettiği konumun hakkını vermek, ancak o sayede olur.

Dolayısıyla bütün alanlarda bir kıtlık yaşanmaktır. Bir kıtlık… Bu kıtlığa da ancak dünya ve-mâfîhâyı bilmeyen, kendilerini tamamen Allah’a ve Peygamber’e vermiş, milimi milimine Sünnet-i Seniyye yolunda giden insanlar giderebileceklerdir. Başkalarını “firak-ı dâlle” ile karalayan, ölçüsüz ve kıstassız vandallar gibi değil, milimi milimine Kitabı, Sünnet’i bilen… O eskiler gibi; bir Buharî gibi, bir Müslim gibi. Metni kritik etme mevzuunda o kadar mâhir olan.. Ricâli nakd mevzuunda o kadar mâhir olan.. otuz-kırk tane hadis kitabını devirmişlik içinde “Falan yerde, falan şekilde yaklaşılıyor; filan yerde, filan şekilde yaklaşılıyor!” diyen, gerçek erbâb-ı ilim. Ve hayvaniyetten çıkmış, cismâniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmiş; şöyle de diyebiliriz, kalb ve ruh miracıyla Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olmuş insanlar.

Var mı -rica ederim- onlar gibi yaşayan insanlar?!. Dünyadan göçüp gittiği zaman ellerini bir Hak dostu gibi çırpıp, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı; ne sarayım, ne geride başkalarına miras bırakacağım bir şey kalmadı!” diyerek, Hazreti Ebu Bekir gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Ömer gibi öbür âleme yürüyen.. Hazreti Osman gibi öbür âleme, Hazreti Ali gibi öbür âleme yürüyen.. analarımız Ümmü Atiyye gibi, Ümmü Seleme gibi.. daha büyükleri Âişe-i Sıddîkâ validemiz gibi ve onca serveti olmasına rağmen, zannediyorum giderken karnı aç giden mübarek annemiz, annelerin annesi Hazreti Hadîcetü’l-Kübrâ gibi…

   Erken doğan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu bulan, imana ilk uyanan ve servetini Allah yolunda harcadığından fakr ü zaruret içinde dünyadan ayrılan annemiz, Hadîce-i Kübrâ

“İlk doğuş”, onunla… Kadınlık âleminde hakikate ilk defa gözü açılan, ilk defa basireti açılan o olması itibarıyla, isim-müsemmâ birlikteliği içinde bir anadır, Hazreti Hadîce. “Hadîce”, ilk doğan, erken doğan demektir. İlk defa elini göğsüne vurup, Hazreti Ebu Bekir’ce, “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyen o olmuştur. Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyin ekstralığı karşısında, -bir yönüyle- kısmen “Acaba ne oluyor ki?!.” diye… Hâşâ, O’na “tereddüt”ü nispet etmekten Allah’a sığınırım! Fakat bir insan olarak çok sürpriz bir şey ile karşılaşıyor. Sesler duyuyor, melek görüyor; sonra o meleğin bütün ufku kapladığını görüyor. Bütün derinlikleriyle, buutlarıyla… Rivayetlerde “üç/altı yüz kanadıyla” deniyor, üç yüz veya altı yüz tane derinliğiyle bütün ufku kaplıyor. Çok basiretli bir insan, birden bire bu sürpriz şeyler ile karşılaşınca, “Acaba ne oluyor ki?!.” diyor, “Ne oluyor ki?!.” Ama Peygamberlik adına çok fazla bir şey bilmeyen o büyük anamız, O’nu teyîd ediyor.

Büyük olduğundan dolayı, ona Siyer “Hadîcetü’l-Kübrâ” demiş. Evet, Hazreti Ebu Bekir’e “Ekber” veya “Kebîr” dendiği gibi, Hazreti Hadîce validemize de “Kübrâ” demişlerdir. “İlk doğan” büyük kadın; çünkü imana ve Efendimiz’e uyanma, bir insanın yeniden doğması demektir. Bir söz var; “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir!” Çünkü insan, insan olduğunu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendi.. konumunu, O’nun sayesinde öğrendi.. varlığa bakışını, O’nun sayesinde öğrendi.. hedefini, O’nun sayesinde öğrendi.. kıymet-i harbiyesini, O’nun sayesinde öğrendi.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ne demek olduğunu O’nun sayesinde öğrendi.. insan olduğunu, O’nun mesajı ile öğrendi. Bu açıdan O’nun vilâdeti, insanlığın doğumu demektir. Efendimiz’in vilâdeti kutlanırken, haddizatında ona “insanlığın vilâdetini kutlama” da diyebilirsiniz; çünkü O’nun sayesinde insan, insan olduğunun farkına vardı.

Evet, Hadîcetü’l-Kübrâ ilk defa elini göğsüne koyup “Bana anlat yâ Rasûlallah!” diyerek iman eden insan. Kervanları vardı. İşte o kervanlardan birisini, Efendimiz, “reis-i sârbân” olmak suretiyle Şam’a kadar götürdü; sattı, ciddî bir kazanç ile geriye döndü. O, Efendimiz’den birkaç yaş daha büyüktü. Başından öyle bir şey (evlilik) geçmişti. Efendimiz’i maddî-manevî güzelliği ile keşfedince… Gerçek kâşif, ona derler. Amerika’yı keşfeden değil, Uzak Doğu’yu keşfeden değil!.. İnsanlığı kurtaracak Kâşif’i keşfetme… Anamız, onu yaptı; dolayısıyla ona “kâşife-i kübrâ” da diyebilirsiniz, kâşife-i kübrâ. Baktı Efendimiz’in yüzüne, kendisini ifade etti. Efendimiz, hiç öyle bir şey beklemiyordu; çünkü dünya adına O’nun beklentisi yoktu zaten. Zannediyorum o günlerde yirmi dört-yirmi beş yaşlarındaydı; Siyer kat’î bir tarih vermiyor ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü Ficâr Savaşları olduğu zaman, yirmi küsur yaşındaydı; arkadan başkalarına lojistik destekte bulunuyordu. Dolayısıyla henüz bu sergüzeşti söz konusu değildi o zaman.

Buram buram terledi hicabından; çünkü aynı zamanda bir hayâ âbidesi idi. Bir hayâ âbidesi idi, böyle bir teklif karşısında buram buram terledi. Ama ikna ettiler kendisini; belki amcası, belki başkaları, belki başkaları, belki de bir dönemde arkadaşı olan, Ashâbı’nın serkârı. Hazreti Ebu Bekir arkadaşıydı o zaman; çünkü aralarında iki buçuk, üç yaş var. Biri ikna etti, oldu; ne mübarek şey oldu, ne mübarek şey!..

   Evliyaullah Kervanının Reisesi ve Ehl-i Beyt Sevgisi

Hâlâ vefat edenleriyle bile, Ümmetin kaderiyle alakadarlar. Onun neslinden vefat etmeyip hayatta kalanlar da. Onun nesli, sülâlesi Fâtıma validemiz vesilesiyle devam etti. Bu açıdan ona bütün evliyâullahın reisesi denebilir, evliyaullah kârubânının/sârubânının reisesi denebilir. O da öyle bir ana. Efendimiz’den sonra da zaten çok fazla yaşamaya dayanamamıştı. Dayanamamıştı… Bir hastalığının olduğunu bilmiyorum; Siyer’de görmedim, Hadis-i şeriflerde de görmedim. “Şu hastalığı vardı, bu hastalığı vardı!” bilmiyorum ama Efendimiz’den az sonra vefat etti, ruhunun ufkuna yürüdü.

Hazreti Fâtıma, merkad-ı şerifi ziyaret ederken, ne demişti: مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا * أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ “Efendimiz’in mübarek merkadının toprağını koklayan birisine, dünya boyu başka güzel kokuları koklamaya artık ne gerek var?!.” Bu, iki mısradan مَاذَا عَلَى مَنْ شَمَّ تُرْبَةَ أَحْمَدَا* أَلاَّ يَشُمَّ مَدَى الزَّمَانِ غَوَالِيَ sonra, صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ Aslında, “mesâib” kelimesi gayr-ı munsarif ama burada tenvin ile dize geliyor; orada da bir ifade inceliği var. صُبَّتْ عَليَّ مَصائِبٌ لَوْ اَنَّهــــا * صُبَّتْ عَلَى اْلأَيّامِ صِرْنَ لَيالِيَا “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” Bu kadar ince benim anam… Ha “Benim anam!” derken, sakın o nesilden geldiğim adına bir iddiada bulunduğumu anlamayın! Ama derim ki “Keşke olsaydı!” Fakat o kapının Kıtmîr’i olduğumu her zaman şerefle ifade edebilirim. O soyun, o sülalenin en sonunda gelenlerin bile arkasından kuyruk sallaya sallaya koşturmaya teşne bulunduğumu çok rahatlıkla ifade edebilirim.

Âl-i beyt sevgisi.. Ehl-i Beyt sevgisi… İmam-ı Şâfiî gibi, Abdurrezzak İbn Hümâm gibi kimseler öyle seviyorlar ki onu, o sevgiyi değerlendiren insanlar, “Acaba bu da Şiî mi, filan?!” diyorlar. “Ehl-i Beyt’i sevmek, eğer Şiîlik ise, yedi cihan şahit olsun, ben Şiîyim!” diyen, İmam Şâfiî. Abdurrezzak İbn Hümâm da, Yahya İbn Saîd el-Kattân gibi, Şu’be İbn Haccâc gibi hadis kritiğinde çok hassas bir insan; hassas, iyi bir sarraf. Nakd-i hadis mevzuunda, nakd-i ricâl mevzuunda çok hassas bir insan. Onda çok ciddî bir Ehl-i Beyt muhabbeti var. Dolayısıyla bazı kimseler, “itâle-i lisan”da (söz itibarıyla hadlerini aşma kusurunda) bulunarak diyorlar ki, “Acaba Şiî mi, bu da?!.” İmam Ahmed gibi birisine oğlu soruyor; mâlum Müsned’in Zevâid’ini yazan da odur. Oğlu, “Baba nasıl biliyorsun onu?!” deyince, “Ben ondan böyle bir şey duymadım.” diye cevap veriyor. Kendisi de yemin edercesine “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a hiçbir zaman Hazreti Ali’yi tercih etmedim!” diyor.

İmam Rabbânî hazretlerinin de Mektubât’ında ifade buyurduğu gibi, “Hilafet sırasına göredir, onların değerleri!” Hazreti Ebu Bekir’in bir rüchaniyeti vardır ki, kimse ona ulaşamaz. Fakat Ehl-i Beyt’e baba olma açısından Hazreti Ali’nin de bir rüchaniyeti vardır; orada “mercûh, râcihe tereccüh eder.” O ayrı, o ayrı… Hazreti Pîr bu meseleyi ifade ederken, şu hususu nazara verir:  Biri, dava-i nübüvvetin verâseti cihetiyle Efendimiz’in bıraktığını alıp ileriye götürüyor. Öbürü de dava-i velâyetin temsilcisi olarak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kalbî ve ruhî hayatına dair derinliklerini taze, taptaze tutuyor; insanları hayvaniyetten çıkaran, cismâniyetten kurtaran, kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselten bir nesl-i emcedin, bir silsile-i zehebin ceddi, cedd-i emcedi.

“Gör dervişi kim, ‘Sâhib-i irşâd olayım!’ der / Dün mektebe gitti, bugün ‘Üstâd olayım!’ der.” Evet, “der” kelimesine uygun yarım kafiye ile diyeyim: Günümüzde ne kadar da çok var. Allah’ım bize öyle güzel bir ahlak lütfet ki, o sayede her türlü kötü huydan müstağni olalım!.. O ahlak-ı âliye-i İslamiye ile -eskilerin ifadesi- tahalluk edelim! Ama bu aynı zamanda hadisin ifadesi; تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “İlahî ahlak ile ahlaklanın!”

   “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi iyi bilen münafıklardır.”

İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır. Kendini Allah’a yürümeden alıkoyacak “mesâvî-i ahlak”tan, “me’âsî”den, haramdan, haram irtikâbından, yalandan, şöhretten, kuvvet zehirlenmesinden uzak olduğu nispette Allah’a yakındır. Bu illetlerden biriyle malûl olan bir insana, AİDS virüsünden daha kötü bir virüs musallat olmuştur. Zavallı, mânen dize gelmiştir, farkında değil esasen; toprağın altına girdiği zaman, orada hayvanlaşması ile dünyayı nasıl kirlettiğinin farkına varacaktır. Alkış hastaları, saray hastaları, servet hastaları; bunlarla zehirlenmiş insanlar, muvazenesini kaybetmiş insanlar… Böyle muvazenesini kaybetmiş insanlar, delirmiş boğalar gibi, esirmiş develer gibi veyahut da insanlara kızmış filler gibi sokakta önüne gelen herkese ya boynuz vururlar ya da hortum sallarlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle söylediği mükerrer sözler vardır; “Hakkınızda en çok korktuğum husus…” manasına gelen أَخْشَى مَا خَشِيتُ veya أَخْوَفَ مَا أَخَافُ şeklindeki ifadeler de bunlardandır. Mesela, bir defasında -mealen- şöyle buyurmuştur: “Hakkınızda en çok korktuğum şey, sizin şunun ile, bunun ile kavganız değildir; -serveti, Bahreyn’den gelen ganimeti göstererek- bu mevzuda birbirinizle yaka-paça olmanızdır!” Orada o korkusunu izhar buyurmuş, ortaya koymuştur. Bir başka zaman da أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَيْكُمْ كِبَرُ الْبَطْنِ، قِلَّةُ الْيَقِينِ، وَكَثْرَةُ النَّوْمِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” buyurarak, ümmetini, yakîn azlığı, sürekli uyuma, gaflet içinde ömrünü geçirme ve çok yeme gibi hususlara karşı ikaz etmiştir.

“Hakkınızda en çok korktuğum şey!..” Evet, Efendimiz, değişik vesileler ile korkulacak şeyler mevzuunda ikaz buyururken, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!”, “En çok korktuğum şey!” demiştir ki, bunlardan bir tanesi de, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan münafıklardır.” şeklindeki beyanıdır. “Küll” kelimesi, nekreye muzaf olunca, “her fert” demektir; bu, dilin hususiyeti açısından, “her fert”. “Küllü şey’in”, “her şey” demektir, istisnasız. Belki dereceleri vardır onların ama كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Alîmü’l-lisan olan her münafık…” bu söze dahildir.

Dili iyi kullanan, kalemi iyi kullanan; fakat “Dün başka, bugün başka!..” diyen.. dün başka teraneler tutturan, bugün başka türlü teraneler tutturan.. dün “Falanlar, bizim dostumuzdur, onlarla münasebetlerimiz devam ediyor!” diyen, bugün ise onları yerden yere vuran.. dün “Falan kesimin bir parçasıyız, onlarla beraber hareket ediyoruz!” diyen ama ertesi gün, “Ey falanlar! Aklınızı başınıza alın; bakın biz de varız!” diye hemen döneklik yapan kimseler… Fır dönenler… Bu biraz avamca mı oldu?!.

Hani “U dönüşü” falan derler. Bir dönemde, bir başbakanımız vardı. Belki “başbakaniçe” demek de uygun olabilir; o zaman siz de kolayca ulaşabilirsiniz kimliğine. “W dönüşü!” falan demişti. Onun bu sözü çok hoşuma gitmişti benim. Yani, bir kere değil ki zikzak; o fâsid dâire içine girince, sürekli, kalbin ritimleri gibi, böyle eksen kırarak… Sürekli böyle, inişli çıkışlı; “Dün başka, bugün başka!..” Fakat mûcib-i hayret bir şey: Diğerlerinin duygu, düşünce ve kabullerinde de bu olmayınca, en azından bunlardan biri ile bir çarpışma olabilir. Hiç çarpışma olmadan, her şeye “Evet!” diyorlar; dünkü yalana “Evet!”, bugün onun zıddı olan başka bir yalana yine “Evet!”; yine “Evet!”, ona yine “Evet!”, ona yine “Evet!”

Efendim, bu türlü korkunç bir dejenerasyona, deformasyona maruz olmuş toplumların, ne dünya adına, ne de ukbâ adına vâdettikleri hiçbir şey yoktur. Fakat sadece “alîmü’l-lisan” olan o münafıklara kanarlar. Kullanılacak argümanlar, onları kandırmaya matuftur. İcabında illüzyon ile… Bakın, hani olmamıştır bu; o bile olsa, garipsemem ben: Bir illüzyon ile, bir tane helezon ve o helezonun ucunun da gidip Cennet’in kapasına dayandığını filan gösterseler, onu bile kendi hesaplarına kullanırlar. “Sarayımız adına, filomuz adına, aynı zamanda güçlü ve kuvvetli olmayı devam ettirmemiz adına bir şey vadediyorsa şayet…” der, onu da kullanırlar. Bir gün öyle bir helezon, başkaları tarafından, o Cennet’in eşiğine konmuşsa, fakat o, onlara bir şey getirmiyorsa, ellerine birer balyoz alırlar ve o helezonu kırmaya çalışırlar.

Evet, إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي، كُلُّ مُنَافِقٍ عَلِيمِ اللِّسَانِ “Ümmetim hakkında en çok korktuğum, ağzı güzel laf yapan, söz söylemeyi çok iyi bilen münafıklardır.” Hadiste geçen, “alîm” kelimesi de mübalağa kipi olarak kullanılıyor; “allâme” kelimesini o türlü şeylerde hiç kullanmadıklarından dolayı, Allah Rasûlü kullanmıyor. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil sultanı aynı zamanda, beyan sultanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “Her sözü O’nun, âdetâ beşer sözlerinin efendisidir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığın efendisi olduğu gibi, O’nun beyanı da bütün beşer sözlerinin efendisidir!” demiş, bir Hakk dostu.

   Yalancılara cesaret veren, yamacılardır; günümüzde yalancılıkta olduğu gibi yamacılıkta da çağ atlanmaktadır!..

Hani size bir “yalancı” ile “yamacı”dan bahsetmiştim. Yalancı, yalancıdır ama esasen yalancıyı yalan adına şahlandıran, yalan istikametinde kalbi durasıya, küheylan gibi koşturan yamacılardır. Fakat bazen öyle yamacılar vardır ki!.. Benim bahsedeceğim hikâyedeki yamacının yamalamaları da bir yere kadar sürüyor ama öyle yamacılar vardır ki, hakikaten “Ben Cenneti tuttum, dünyanın göbeğine getirdim, koydum! مَنْ أَرَادَ بُحْبُحَةَ الْجَنَّةِ، فَلْيَلْزَمْنِي Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen, benim hizbime tâbi olsun! Yahu ne olacak, alt tarafı bir tane kağıt; gidip bir sandığa atsın, Cennet’in göbeğine otağını kurmak isteyen!..” filan dese, buna bile inanır.

İşte öyle bir yalancı çıkıyor bir gün, “Arkadaşlar!” diyor. Böyle toplanmış millet başına, “Bugün ne türlü bir sürprizden bahsedecek yine?” diye. “Sabah erken. Daha herkes kalkmamıştı. Ben dışarıya çıkınca, bir de baktım, gökte -bağışlayın- köpek yavrularının havlamaları duyuluyor!” Yalancı bunu söyleyince, herkes, “Yahu olmaz öyle şey!” falan diyorlar. Yamacı, yanında onun; sürekli hep onu takip ettiğinden, hemen yamayı yapıştırıyor: “Niye istiğrap ediyorsunuz?” diyor, “Ben ondan evvel kalkmıştım; orada bizim şeydeki -bağışlayın- yavru yapmış köpeğin yavrularını kartallar yukarıya kaldırdığından dolayı, canları yanmış, onlar bağırıyorlardı!” Dinleyenler, “Allah Allah, inanmamıştık ama doğruymuş demek!” diyorlar.

Cesaret alınca yalancı, başkalarının tasdikinden cesaret alınca, yalanı hüsnükabul görünce, yalanlarına devam ediyor. -Ben biliyorum, bir tanesi, bin taneden fazla yalan söyledi, zikzak çizdi; arkasından sürüklenenlerden bir tanesi kalkıp da onun bin yalanından iki tanesine “Yalan!” demedi.- İyice cesaret alıyor, yalanın daha büyüğünü söylüyor ertesi gün. “Arkadaş!” diyor, “Bir gün yayımı-okumu aldım. Avlanmaya çıktım. Daldım ormana. Yürüdüm, yürüdüm. Aman Allah’ım, birden bire baktım ki, güvercinler yığını, bir yere otağ kurmuş duruyorlar. Yerleştirdim okumu yayıma, gerdim yayımı. Bir oku fırlattım, bir de arkadan koştum. Ne göreyim, o güvercinlerin hepsi püryan olmuş, pişmişler.” Hani belki yamacı buna bir şey bulacaktı, diyecekti ki, “Sürtünmeden dolayı herhalde ateş çıktı, onlar piştiler!” filan. Ama yalancı durmuyor orada. “Bir de yanında soğan, sarımsak, yoğurt olmaz mı?!. Ye Allah’ım ye!..” Yamacı düşünüyor, düşünüyor; bakıyor ki, bu işle ne iğne başa çıkabilir, ne de çuvaldız başa çıkabilir. “A be birader!” diyor, “Hadi diyelim ki sen oku atarken orada sürtünmeden yangın çıktı, güvercinler pişti; soğanı, sarımsağı, yoğurdu nereden bulayım ben?!.”

Fakat çağın yalancıları, yalanı bu ölçüde götürdükleri halde, arkadan bu ölçüde olsun bir yamacının çıktığına şahit olmadım. Cenâb-ı Hak, yalancıyı da yamacıyı da ıslah eylesin! Kâbil-i ıslah değilse, kafa karıştıran bu insanları, insanların kafalarını karıştırmaya meydan vermemeleri için, O’na (celle celâluhu) havale ediyoruz; ne yaparsa yapsın!..

Kırık Testi: BİR KURBET VESİLESİ: KURBAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mebdede her şey küçük bir açıyla başlar. Daha sonra arkadan gelenler o işe sahip çıkar, omuz verir, yeni yol ve metotlar geliştirir, farklı alternatifler ortaya koyarlar. İşte kurban da, bir dönem ülkemizde insanların sadece ferdî olarak yerine getirdikleri ve kestikleri kurbanın etini, konu komşuya dağıttıkları bir ibadet iken zamanla gerek ülke içinde, gerekse dünyanın değişik yerlerinde gönüllere ulaşma adına önemli bir vesile hâline gelmiştir.

   Kurban ve Îsâr Hasleti

Cenâb-ı Hak ikinci sûre-i celilenin hemen başında: وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”[1][1] buyurarak mülk sahibinin Kendisi olduğuna, bizim ise birer emanetçi konumunda bulunduğumuza işaret ediyor. Yani bizim verdiklerimiz esasen Cenâb-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği nimetlerdir. Allah Teâlâ, “Rızkı veren Biziz.” buyurarak, biter, tükenir endişesine kapılmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu husus başka bir âyet-i kerimede daha sarih olarak şu şekilde ifade edilir: إِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ “Bütün mahlûkların rızkını veren Rezzak-ı Âlem, her şeye güç yetiren kuvvet sahibi Hazreti Allah’tır.”[2][2]

Aslında bir insanın, ister zekât, ister fıtır sadakası, isterse kurban olsun sahip bulunduğu imkânlardan başkalarına vermesi, meselenin minimum yanını ifade eder. Yani bunun mânâsı, “Eğer bunu da yapmazsanız kendinize bir yer arayın!” demek gibidir. Meselenin maksimumu ise şu âyet-i kerimeyle hedef gösterilmiştir: وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir sıkıntı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”[3][3] Bu ruhla hareket eden insan, zamanını, imkânlarını, ilmini, irfanını, servetini, düşünce ufkunu, kısaca Allah’ın kendisine vermiş olduğu her şeyi son kertesine kadar insanların istifadesine sunacak, günümüzdeki yaygın kullanımıyla elindekileri başkalarıyla paylaşacaktır.

İşte kurban mevsiminde de, Müslümanlar lâakal bir kurbanla hiss-i semahatlerini ortaya koyacak, gönülleri fethedecek ve kestikleri kurbanların etlerinden tatmayanlara tattıracaklardır. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak da kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır.[4][4] Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) bir hadis-i şeriflerinde: مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ وَلَمْ يُضَحِّ فَلَا يَقْرَبَنَّ مُصَلَّانَا “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!”[5][5] buyurarak imkânı olan herkesin kurban kesmesini istemiştir. Bu hadis-i şerifte kurban kesmeme fiili çok ağır bir tehdide bağlandığından dolayı, Hanefî fukahası hadis lafzının lâakal vücuba delâlet edeceğini söylemiştir.[6][6] Yani nasıl ki, zekât için gereken nisap miktarı mala sahip olan herkesin, zekât vermesi farz ise, aynı şekilde kurban kesme imkânına sahip olanların da kurban kesmeleri vaciptir. Kurban vacip bir ibadet olduğuna göre imkânı olan herkesin kurban kesmesi gerekir. Zira hiç kimse Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” tehdidine muhatap olmayı istemez. مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ “imkânı olan” ifadesinden şöyle bir mânâ da anlaşılıyor. Demek ki toplumda imkânı olanların yanında imkânı olmayan insanlar da bulunacak. İşte bu durumda imkân sahiplerinin Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği nimetlerde fakir fukaranın da hakkı olduğunu unutmayarak onları görüp gözetmesi gerekiyor. Yani kurban kesen insanlar, kestikleri kurbandan, kendilerinden düşük seviyede olan kimseleri de istifade ettirmelidirler.

Bir âyet-i kerimede ise, لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ “Sevdiğiniz mallarınızdan infak etmedikçe birr u takvaya ulaşamazsınız.”[7][7] buyrularak sevilen malların infak edilmesi teşvik ediliyor. O hâlde insan ahirette sırtına bineceği kurbanlığını semiz hayvanlardan seçmelidir. Zaten bir hayvanın kurban olabilmesi için kör, sakat, aksak olmama gibi belirli şartları haiz olması gerekir. Çünkü yapılan her şey âlem-i misaldeki şekilleriyle öbür tarafta insana dönecektir. Ahiret âlemini bilemediğimizden, oradaki şeyleri bir kalıp içine koymamız mümkün olmadığından, bunların bize dönüşünün nasıl olacağını bilemiyoruz. Ama bunlar belki bir uçak, belki bir gemi, belki bir sandal, belki de yağız bir at gibi önümüzde temessül edecektir. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliği ve vaatlerinin doğruluğu zaviyesinden meseleye bakacak olursak, bunların mutlaka bir şekilde bize geri döneceğini söyleyebiliriz.

Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kestiği kurbanın üçte ikisini dağıtmış ve evdekileri mahrum etmeme adına üçte birini de bırakmıştır.[8][8] Kestiği kurbanının etini sünnete uygun olarak değerlendirmek isteyen bir insan için ölçü budur. Fakat bir ailede bütün aile fertleri adına kurban kesiliyorsa, bu durumda daha farklı bir taksime de gidilebilir. Mesela böyle bir durumda kesilen kurbanlardan birisini veya onun yarısını ya da üçte birini eve bırakıp diğerleri tevzi edilebilir. Bu şekildeki bir taksimatla insan, hem yakınındakileri kurban etinden mahrum etmemiş, onlara bu etten tattırmış veya onların göz hakkını eda etmiş olur, hem de fakr u zaruret içinde bulunan diğer insanlara el uzatmış, onların temel bir ihtiyacını gidermiş, farklı kesim ve topluluklar arasında sevgi ve şefkat köprüleri kurmuş olur.

   Civanmertliğin Tabiat Hâline Gelmesi

Başta da ifade edildiği gibi bir dönem ülkemizde, herkes kurbanlarını kesiyor, bir miktarını kendi evinde bırakıyor, kalan kısmı da konu komşuya dağıtıyordu. Fakat bir gün geldi ki, kurban, sadece kendi mahalle ve köyümüzde değil, daha geniş bir dairede muhtaç insanlara ulaşmak için bir vesile hâline geldi ve imkânı olanlar, bu istikamette taahhütlerde bulundu. Bundan sonra bazıları bir taneyle iktifa etmeyerek iki tane, üç tane, hatta on tane, yirmi tane, otuz tane kurban vermeye başladılar. Bu, aynı zamanda civanmertliğin gelişmesinin ve verme duygu ve düşüncesinin tabiatlara mâl olmasının bir ifadesiydi. Ayrıca işin açıktan açığa yapılması insanların ruhunda bir teşvik tesiri meydana getiriyordu. Böylece verilen kurbanlarla ülkemizin dört bir tarafındaki fakir fukaraya sahip çıkılmaya başlandı. Yakın dairede bu işin oturduğunu görenler bu sefer, “Haydi, şimdi biz bu işi Allah’ın izni ve inayetiyle daha geniş bir dairede yapmaya çalışalım.” dediler ve mebdede küçük bir açıyla başlayan bu kurban hizmeti günümüzde muhit hattına ulaşınca kocaman bir alan teşkil etti. Bu fedakâr ruhlar, neredeyse Afrika’da gidilmedik ülke bırakmadılar. Zira ciddî derecedeki fakirlik daha çok bu kıtadaki ülkelerde bulunuyor. Oralarda yaşayan insanların birçoğu belki senede bir kere bile et yiyemiyorlar. İşte bunu bilen îsâr ruhlu arkadaşlar kurban taahhüdünde bulunmaya ve bu kurbanları oralara kadar ulaştırmaya başladılar.

Tabiî sadece Afrika’da değil, ülkemizin fedakâr insanları yeryüzü coğrafyasında, bulunduğu hemen her yerde kurbanlar kesip çevresindeki insanlara dağıtmaya başladı. Böyle bir hizmet farklı kültür ve anlayıştaki insanlara çok cazip geldi. Kestiğiniz bir kurbanın etini pişirerek veya pişirmeden götürüp o insanlara ikram etmeniz onların daha önce hiç görmedikleri, duymadıkları yeni bir şeydi. Kendi dünyalarında böyle bir uygulama yoktu. Evet, iki bardak çayı garanti altına almadan bir bardak çay ikram etmeme ahlâkının hâkim olduğu beldelerde, sizin bu tavrınız yeni bir ses ve soluktu. Bu vesileyle o insanlar, sizdeki bu güzel değerleri fark etti, İslâm’ın sehavetini, Müslümanların semahatini, îsâr ruhunu, kendi yemediği hâlde başkalarına yedirme duygusunu gördü ve neticede sizin temel dinamiklerinize karşı ciddî bir alâka ve sevgi duymaya başladılar. Kanaatimce, küreselleşen bir dünyada bu tür faaliyetler farklı kültürler arasında sevgi ve diyalog köprülerinin kurulması adına önemli bir vesiledir. Bu istikamette yapılan faaliyetler belli bir kerteye ulaşmıştır. Fakat mevcutla iktifa dûn himmetlik olduğundan[9][9] sürekli çıtayı yükselterek koşmak hedefimiz olmalıdır.

Meselenin bir diğer yanı da şudur: Siz her sene formatla oynayarak yaptığınız işlere yeni bir renk, yeni bir desen ilâve etmek suretiyle onu hep cazip göstermeye çalışmalısınız. Mesela kurban eti dağıtmanın yanında, hangar gibi depolar oluşturabilir, buralarda insanların kullanmadıkları eşyaları, elbiseleri toplar, sonra da bunları götürür fakir insanlara dağıtırsınız. Çünkü gidilen ülkelerde öyle yerler var ki, oralarda insanların üstlerine giyebilecekleri doğru dürüst bir elbiseleri dahi yok. Bakıyorsunuz, bir tarafta büyük gökdelenler var, fakat öbür yanda sizin varoş dediğiniz muhitlerden daha beter durumda olan insanlar. Hele Afrika’da öyle fakir ülkeler var ki, oralara yapılacak bir damlacık yardım dahi oradaki muhtaçlar için çok şey ifade edecektir. Dolayısıyla her defasında yaptığımız işlere yeni renkler, derinlikler ilâve ederek insanların yüzünü güldürmeye çalışmalıyız. Zira onların yüzünün gülmesi bizim de yüzümüzün gülmesine vesile olacaktır.

Bizim bu gayretlerimiz neticesinde Cenâb-ı Hak nasıl inayet eder, önümüze hayır adına daha başka hangi kapılar açar, bilemiyoruz. Bu sebeple her seferinde formatla biraz oynamalı, değişikliğe gitmeli, bazı orijinal katkılar yapmalı ve sürekli o insanların gönüllerini imar ve ihya etmeye çalışmalıyız. Sonra Cenâb-ı Hak ne yapar onu da Kendisi bilir. Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla biz vazifemizi yapar, şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmayız.[10][10]

   Kurbanla Gelen Sürprizler

Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme, “Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma esas olmalıdır. İnsan, hayatını âdeta bu düşünceye kilitli olarak götürmelidir. Bu açıdan kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak gerekir. İnsan, “Allah’ım, Sen hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir cephe teşkil etmek icap ediyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyecek kadar samimî olmalıdır. Yani insan canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamalı ve emre amade olduğunu göstermelidir. Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in durumu anlatılırken, فَلَمَّۤا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ “İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.”[11][11] buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.

Eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecek, böyle hayırlı bir iş yolunda yapılan diğer ameller de o hayırlı iş gibi sevap olarak geriye dönecektir. Yani kişinin pazara gidip kurban alması, boynuna ip geçirip onu bir yere bağlaması, sonra onu bir arabaya yükleyip mezbahaya götürmesi, belki birkaç gün onun başında durması, beklemesi veya evine getirip onu yemlemesi, ardından götürüp kesmesi, kestikten sonra etini tevzi etmesi gibi ucu size dokunan ne kadar iş varsa bunların hepsi birer sevap olarak amel defterine kaydedilecektir. Diğer yandan hayvanın boğazına bıçağı çalma, onun çırpınması, kanının akması… gibi rikkat-i kalbiye ve şefkat hislerinize rağmen emre itaatteki inceliğe bağlı olarak yerine getirdiğiniz ameller de ayrı bir sevap olarak hasenat defterinize yazılacaktır.

Burada yapılan bütün bu amelleri, bir yönüyle basit ve küçük görebilirsiniz. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde, “Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceksiniz. Bu açıdan insan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalb itminanıyla yerine getirmelidir. لَنْ يَنَالَ اللهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَۤاؤُهَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ “Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalblerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.”[12] âyet-i kerimesinde de bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti îfa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.

   Soru: Efendim, Kurban bayramından önce bazıları, “kurban kesme yerine sadaka verilse” şeklinde tekliflerde bulundular. Dinimize göre, bir ibadetin yerine başka bir hayırlı işin ya da ibadetin konulması söz konusu mudur?

Cevap: Belli maksatlarla ortaya atılan, bir demogojiden öte kıymet ifade etmeyen ve halkın zihninde dinin emirlerine karşı şüpheler bırakmaya matuf olarak seslendirilen bu tür sözlere değinmeyi hiç istemiyorum. Aslı herkesçe malum olmasına rağmen kasdî olarak tekrar tekrar söz konusu edilen meselelerde bir yönüyle tartışmalara dahil olmanın fayda değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çünkü, dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir.

Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, İbn Mâce’de ve Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır. Müsadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir gibi mevzuyla alakalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum:

Kur’an- Kerim, Mâide Suresinin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Adem’in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur’an-ı Kerîm’de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Adem’in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de , Kütüb-ü sâlifede isimlerinin Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere –ki bu konudaki malumatın çoğu İsrâiliyyat’tır- Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

   İbadetlerde İllet ve Hikmet

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah’a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tesbit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.

Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler. Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer. Kur’an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.

Tabii ki, bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat, sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir.

Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın va’z ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve Cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat, beklentilerimizi bize lûtfedecek Allah’tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah’tır. Yani, darphane de ona aittir.

   İbadetlere Biçilen Değer

İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekatınız bir çeşit paradır, hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların herbirinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah’a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Mesela, Allah’ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O’nun sikkesiyle bir nakd olmaktadır.

Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibariyle darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat, ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.

Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah’ın va’z ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibariyle asla benzese de sahtedir.

Öyleyse, bir ibadetin de Allah’ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nisbetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların -izafî de diyemiyorum- zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saaadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O’nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.

Bir münasebetle 29. Mektup’ta bu mevzuya misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”

Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hasıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah’a yaklaşması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’ı görmesi mümkün olmayan insanı, O’nu müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor. Dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.

   İbadetlerin Ayrı Bir Derinliği

Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah’ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Mesela, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı haline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.

Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat, kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed haline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah’a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altı yüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Mesela; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor, öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibâdet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin cennetteki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat, inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe namzet olur. Ebedî inkar ve isyan düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.

Hasılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teala bir ibadeti nasıl va’z etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.

[1]  Bakara sûresi, 2/3.

[2] Zâriyât sûresi, 51/58.

[3] Haşir sûresi, 59/9.

[4] Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 1/85; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.114; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/133.

[5] İbn Mâce, edâhî 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/321.

[6] Bkz.: es-Serahsî, el-Mebsût 12/8; el-Merğînânî, el-Hidâye 4/70; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik 8/197.

[7] Âl-i İmrân sûresi, 3/92.

[8]  Bkz.: Müslim, edâhî 28; Ebû Dâvûd, dahâyâ 9, 10.

[9] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.791 (Lemaât).

[10] Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.163 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, Birinci Mesele).

[11] Sâffât sûresi, 37/103.

[12] Hac sûresi, 22/37.

KADINLARA, ÇOCUKLARA, BEBEKLERE UZANAN ZULÜM

Herkul | | DIGER

Mesleklerinden ihraç edilen, malına mülküne el konulan, günlerce gözaltında tutulan, haksız yere tutuklanan, işkencelere uğratılan, gaybubete maruz kılınan veya hicrete zorlanan yüz binlerce insanın mazlumiyet ve mağduriyet haberleriyle hüzün içinde geçen günler, haftalar, aylar ve yıllar yaşıyoruz.

Dinin-diyanetin nasıl tahrip edildiğini, bir ülkenin nasıl bitirildiğini ve bir nesle nasıl kıyıldığını görüp de adeta kahrolmamak mümkün değil.

Bütün bunların yanı sıra veya ötesinde, doğumhanede yaralı bereli haliyle gözaltına alınan, hatta hapse atılan anneleri; dünyaya gözünü zindanda açan bebekleri; aylardır anne-baba yolu gözleyen, valideyninin elbisesine ya da resmine sarılıp ancak uyuyabilen binlerce çocuğu görüp ızdırapla inlememek imkânsız.

Kalbi/vicdanı bütün bütün ölmemiş her insan gibi, acı ve ızdırapla bakıyorum sosyal medyaya düşen resimlere/videolara. Zalimi zulmünden vazgeçirmek için bir şeyler demek geçiyor içimden; heyhat, o çizgiyi çoktan aşmışlar, hak ve hakikati işitmeye tahammülleri yok. Ne var ki, zulüm karşısında sükût da şeytanî bir iş; en azından onu duyurmak ve zalimin karşısında olduğunu vurgulamak vicdanın asgari gereği. Bu sözlerim de zaten bir şey ifade edip etmeyeceği kaygısından uzak, böyle bir mesuliyet duygusunun neticesi.

Fakat keşke, hatırlasalardı, nifakın bir alametinin de düşmanlıkta sınır tanımamak olduğunu; Efendimiz’in münafığı tarif ederken, “O düşmanlık yaptığında zalimce ve ilkesiz davranır; insafı terk edip haddi aşar.” dediğini..

Keşke, azıcık düşünselerdi İslam büyüklerinin “Haksız insafsız olur” tespitinin manasını..

Keşke ölçü alsalardı Allah Rasûlü’nün yolunu ve davranışını.. Oysa hemen hepsi bilirlerdi Gâmidiyeli Kadını. Suçunu itiraf ettiği ve hakkında ölüm cezası kesinleştiği halde, tam cezası infaz edileceği sırada hamile olduğu anlaşılınca, İnsanlığın İftihar Tablosu ona, “Git, şimdilik serbestsin; cezanı çocuğun doğduktan sonra çekeceksin!” demişti. Kadın, birkaç ay sonra gelerek doğumu haber verip “cezama hazırım” deyince, Allah Rasûlü, “Git, çocuğun sütten kesilene kadar onu emzir ve ona güzelce bak! Sonra gel.” buyurmuştu. Evet, keşke, bari şu iyi bildikleri hadise, vicdanlarına az dokunsaydı ve onlar da hiç olmazsa çocuk haklarını korusalardı.

Heyhat, düşmanlık, kin ve nefret kalblerini öldürmüş, vicdanlarını felç etmiş. Onlara evrensel insanî haklardan bahsetmek faydasız. İslamî değerleri hatırlatmak da bir işe yaramıyor. Masumiyet karinesi ve suçun şahsîliği gibi esaslar onlara hiçbir mana ifade etmiyor. Hatta ayet ve hadislerde hiç kimsenin -kızı/oğlu veya annesi/babası da olsa- bir başkasının suçundan sorumlu tutulamayacağı apaçık anlatılmış olsa bile, ona karşı da kör ve sağır davranıyorlar.

Bazen beddua edecek kadar öfkeleniyorum zalimlere ve destekçilerine; fakat sonra hemen gayzımı yutuyorum; “Bunlar, bulacakları belayı zaten bulmuşlar” diyorum. Zira bunca zulmü işleme ve ona taraftar olma vicdansızlığı insana bela olarak yeter! İnsan için özünü gaflete salmaktan daha büyük bir felaket düşünülemez.

Doğru tarafta ve hak olan safta bulunduğuma dair onlarca delilim var. Bedeli ne olursa olsun, mazlumların yanında durma konusunda kalbim mutmain. Bununla beraber, zalimlerin çirkefliğini ve had bilmezliğini gördükçe, onların safında yer almadığıma binlerce kere hamd ediyorum.

Hapiste, sorguda, gaybubette ve hicrette olan ağabeyim, ablam, kardeşim, bacım!.. İman ve ahiret perspektifinden bakınca, kazananın siz olduğunuzu görmemek de körlüktür. Mazlumiyet ve mağduriyetlerinizin bir an evvel son bulması için dua ve niyazın yanında, Rabbimin beni de sizinle beraber haşr etmesini diliyorum.

Zalimlerin yaptıklarından Allah’a sığınıyor ve bu zulümler karşısında susan insanların, hele dilsiz şeytanlık yapan ehl-i imanın yerine utanıyorum. Mazlumları, mağdurları Allah’ın rahmet ve inâyetine; zalimleri, destekçilerini de Hakk’ın kahır ve adaletine havale ediyorum.

Osman Şimşek

Bamteli: EN FAZİLETLİ İBADETLERDEN: “İNTİZÂR-I FEREC”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Hususiyle böyle büyük bir dava içinde bulunan insanlar, atacakları her adımı, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin o yüce mefkûreleri istikametinde atmalıdırlar. Çağa/zamana ait, onların da kendilerine göre girdileri vardır; o husustaki meselelerde de aklı başında ashâb-ı re’y ile istişare ederek isabetli karar vermeye çalışmalıdırlar.

   Yüksek bir gaye-i hayale bağlı iman hizmetinin ciddiyetsizliğe tahammülü yoktur, zira bazen fürûâta dair küçük bir hata usûlü yıkıp götürebilir.

Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ buyurduğuna göre, demek ki insanın belki en az yanılacağı yer, istişare meclisidir; en az yanılma yeri. Fakat insan o yanılmada bile -“içtihad hatası” olduğundan- sevap kazanır; ne var ki, meselenin dünyevî işlere akseden yanı da o ölçüde geniş olmaz, belli bir darlıkta kalır.

Evet, büyük işlere tâlip olmuş insanlar… Nedir talip olduğunuz şey? “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân sohbet-i Cânân olsa.” Her yerde Zât-ı Ulûhiyet’e karşı bir gönül alakası uyarma.. her yerde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygı uyarma.. tavır ve davranışlarımızla O’na karşı antipati uyarmamaya dikkat etme.. O’nu kendi derinliği, kendi güzelliği ile gösterme.. O’nun bir insanlık âbidesi olduğunu ortaya koyma.. Allah, O’nu öyle ortaya koymuş; sizin de ona vefalı olmanız lazım.

Nedir dünyaya duyurmak istediğiniz şeyler? Bu temel kriterlerin süzgecinden geçmiş gelenekleriniz, an’aneleriniz var. Bunlar -bir yönüyle- dinî mahiyet arz eden hususlardır. Ferdî hayatınızdan ailevî hayatınıza, içtimâî hayatınıza, ticarî hayatınıza, iktisadî hayatınıza kadar her şeyde cereyan eden gelenekler, an’aneler, töreler var. Fakat bunlar dinin temel disiplinleriyle -belki- elenmiş, elli defa incelenmiş, refere edilmiş şeylerdir. Dolayısıyla dünyaya bunları duyurmak istiyorsunuz. İşte bunları duyururken, duyurmak isterken, bazen çok küçük bir hata, “fürûât”a ait bir meselede bir yanlışlık, “usûl”ü temelinden yıkar götürür, “esas”ı temelinden yıkar götürür.

Onun için hizmet-i imaniye/Kur’âniye/milliye, gayr-ı ciddîliğe tahammülü olmayan şeylerdir. Dairenin genişliği nispetinde, insanların -bu türlü durumlarda- yaptıkları hatalar da o kadar büyük olur. Fakat sizin bir gâye-i hayaliniz var. “Gâye-i hayal” tabirini, Hazreti Pîr-i Mugân, Ziya Gökalp’ın “mefkûre”si yerinde kullanmış, daha doğru bir ifade; Ziya Gökalp de “ideal”in yerinde “mefkûre” tabirini kullanmış, Fransızca’dan alınma bir kelime.

Gâye-i hayal… Bir şeye gönül vermiş, dilbeste olmuşsunuz; “Olsun!” diyorsunuz, yatıp-kalkıp hep onu diliyorsunuz. Yatarken dua ediyorsunuz; bir yönüyle kendi adınıza dua edeceksiniz. Dilinizin ucuna geldi; bir dua dilinizin ucuna kadar geldi. Kim bilir belki de Cennet’e girme gibi bir şey için dua edecektiniz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَتْبَاعِ أَتْبَاعِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz aile fertleri, ashâbı, onları takip edenler ve sonrakiler arasında adım adım onların izinden gidenler hürmetine.” -Daireyi geniş tuttuk biraz.- Tam bunu diyecektiniz; fakat o meseleye öyle bağlanmışsınız ki, o gaye-i hayal sizin Cennet’e girmeniz mevzuunu o anda size unutturuyor. Bu defa birden bire dilinizden dökülen kelimeler şunlar oluyor: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ، وَدِينَ اْلإِسْلاَمِ، وَاسْمَ مُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allah’ım, zatında yüce olan adını, Hak kelamını, İslam dinini, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini dünyanın her bir köşesinde ve hayatın her ünitesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.”

Allah’ım! Yüce İslam dinini her yerde i’lâ eyle; bayrağın dalgalandığı gibi dalgalansın; bayrak gibi, şehbal gibi dalgalansın, herkes baksın, ona imrensin!.. Bir yönüyle, o mefkûreye karşı belli daireler halinde, kabulleri ölçüsünde, onun etrafında halkalar teşkil etsin. Bazıları “Pes!” desinler, “Olsa, bu olur!..” Bazıları “Yahu bu da olabilir!” desinler. Bazıları “Yahu, ‘olabilir’e benziyor!” desinler. Bazıları “Buna ilişmemek lazım; çünkü çok rahatsız edici bir yanı yok!” desinler. Bazıları daha ötede, bazıları daha ötede, bazıları daha ötede… Fakat herkes belli ölçüde buna karşı bir alaka duysun. Bunların hepsi sizin hesabınıza birer kazanımdır. İşte gâye-i hayal, bu.

Bu meseleyi nihâî noktaya kadar değerlendirme meselesine gelince, o tamamen meşîet-i İlahiye’ye vâbestedir; Allah dilerse olur, murad buyurursa olur, kudreti taalluk ederse, olur. Ama sizin için olacak şey nedir? Siz o yüksek gâye-i hayale dilbeste olmuşsanız.. O “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bir bayrak gibi dalgalanacak/duyulacaktır!” buyurmuş, siz de buna kilitlenmiş iseniz.. başka bir şey düşünmüyorsanız.. hatta bazen evinizin yolunu unutuyorsanız… Çünkü asıl gaye-i hayal, O. Esas unutulmaması gerekli olan, O. Veya her yerde yâd edilmesi gerekli olan, O. O’nun yâd edilmesiyle dünyanın çehresi değişecek.

   İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi efdalüssalevât ve etemmütteslimât) doğumu, insanlığın da yeniden doğumu demektir.

Geçende -levhalardaki bir söz münasebetiyle- arz etmeye çalıştım; O’nun vilâdeti/doğumu, insanlığın yeniden doğumu demektir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğmadan evvel, insanlık, konumunun farkında değildi; ne “Allah” bilir, ne “peygamber” bilir, ne “ef’âl-i İlâhiye” bilir, ne “âsâr-ı İlahiye” bilir, ne “sıfât-ı Sübhâniye” bilir, ne “Esmâ-i İlahîye” bilir ve ne de “Zât-ı Baht” bilirdi; bilmezdi bunları. Bu bilinmezleri, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim etti. Dolayısıyla biz, yeniden insan olduğumuzu idrak ettik.

İnsan, insan olduğunu idrak edeceği âna kadar, gerçek insan değildir! Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış ve ahsen-i takvîmi de “iman” ve “amel-i sâlih”e bağlamıştır. Yoksa çukuru gösteriyor, “esfel-i sâfilîn” diyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık; sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4-5) Çukurların en derinine, “esfellerin en esfeli”ne. Çünkü insanın iki yönüyle öyle bir çukura düşme ihtimali vardır: Bir: Atalet. İki: Oraya kendisini düşürebilecek menfi fiillerde bulunma. Bir kurtuluş yolu, kanadı vardır; o da Allah’a iman ve aksiyon. Bir şansa sahipsiniz orada. Şimdi evvelâ, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ buyuruluyor. Sonra, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna.” (Tîn, 95/6) Kur’ân-ı Kerim’de, şu anda sayısı aklımda değil, bilmem ne kadar yerde, belki yüz yerde “iman ve amel-i sâlih” beraber zikrediliyor; “iman, amel-i sâlih”, “iman, amel-i sâlih”. Üstad Necip Fazıl, “iman ve aksiyon” demiş ve bir konferansına mevzu yapmıştı bunu.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vilâdeti, insanlığın -yeniden kendi insanlığını idrak etmesi, konumunu idrak etmesi açısından- doğumu demektir. Ben -bir yönüyle- “insan” olamadıktan sonra, ha varmışım, ha yokmuşum; “cemâd”dan (cansız, kuru varlıklardan) farkım yok demektir. Cemâd olmadığımı, farklı bir konuma sahip olduğumu ve Allah’ın bana farklı baktığını ben öğrendimse, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sayesinde öğrendim. Ama kendi kabiliyetime göre öğrendim. Siz kendi ufkunuz itibarıyla daha derin öğrendiniz. Ufku daha enginlere açık insanlar, daha derin öğrendiler, Mele-i A’lâ’nın sâkinlerininki ölçüsünde öğrendiler onu. Ve dolayısıyla bir diriliş, gerçek bir ba’s-u ba’de’l-mevt oldu, O’nunla.

Bir ba’s-u ba’de’l-mevt… Ne zaman ölmüştük biz? Dünyaya ölü olarak geliyoruz biz, “hiçbir şey” olarak. Kur’an öyle ifade buyuruyor, çend yerde hem de; anne karnındaki o “cenin”lik durumundan alıyor da -Jinekologlar biliyorlar bunu, geçirdiği safhalar itibarıyla- dünyaya gelmeye, sonra çevresi itibarıyla öğrendiği şeyleri öğrenmeye kadar… Hiçbir şey olarak dünyaya geliriz. Fakat dünyaya geldikten sonra ortam ve işte o yüce mesaj… O’nun mesajının ne kadarı bize geliyorsa şayet -alfası mı, betası mı, gaması mı geliyor; ne kadarı geliyorsa- o kadar istifade ederek, o kadar kendimizi idrak etmiş olur, konumumuzu belirlemiş oluruz, Allah’ın izniyle.

Bu açıdan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim için her şeydir. O’nun sevdirilmesi de, tanıtılması da, şöyle-böyle, hangi seviyede olursa olsun bunların hepsi, O’nun hesabına bir kazanımdır. Allah Rasûlü, مَنْ قَالَ “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ”، دَخَلَ الْجَنَّةَ “Lâ ilâhe illallah diyen, Cennet’e girer!” buyuruyor. Evet, مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Lâ ilahe illallah”ın lâzımıdır, o da melzûm. Bir insan böyle bir mesajda bulununca, kendi kendine dememiştir; hele O’nun gibi, Hazreti Sâdık u Masdûk, böyle bir şeyi kendi kendine söyleyemez. Fakat “Lâ ilâhe illallah diyen, Cennet’e girer!” diyor. Ee, kim böyle bir şey söyleyebilir: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ “Muhammedun Rasûlullah” denen zât, “Hazreti Ahmed u Mahmud u Muhammed” denen zat; sahih hadis kitaplarında da öyle buyuruyor.

Bir kısım kardeşlerimiz bu meseleyi serişte ederek, “Baksana yahu, imanı böldü parçaladı bu adam. Meseleyi sadece ‘Lâ ilahe illallah’a bağlıyor!” dediler. Yahu ben değil, onu, o sözün sahibi, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylüyor ve o meselenin esprisi de burada. Öyle ciddî bir bişârette bulunan bir insan, olmadığı zaman öyle bir tahzîrde bulunan bir insan, kendi hevâ ve hevesine göre konuşmaz ki!.. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir vazifeli, O bir muvazzaf. Dediği şeyin, söylediği üç tane kelimenin bir tek harfinde yanlışlık olduğu zaman sema gürler ve O, ikaz edilir; “Öyle değil sevdiğim, bu böyledir!” denir. Dolayısıyla, مَنْ قَالَ “لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ”، دَخَلَ الْجَنَّةَ

Sahabe-i kiram efendilerimizden öylesi var ki geliyor, rahle-i tedrisi önünde çöküyor; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, bir savaşa gidiş esnasında. Ve sonra da o iş başlıyor. Bir tek namaz kılmadan orada şehit düşüyor. Namaz kılmadan şehit düşen, şehit düştü; düştü ama nereye düştü, “cup” diye Cennet’in göbeğine düştü. Namaz kılmadı, oruç tutmadı, dinin esâsâtına dair bir şey öğrenmedi ama o mübarek kelimeyi söyledi. O anahtar ile Cennet’in kapısını açtı: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ Kapı açıldı, o da -bağışlayın- “cup” diye içeriye girdi.

   İnsan hâlis niyetle yola çıkarsa, hedefe ulaşamasa bile, Cenâb-ı Hak onu ötede hedefi yakalamış gibi mükâfatlandırır; zira ameldeki boşlukları hâlis niyet doldurur.

Bu açıdan o şehbalin dalgalanması, kimin üzerinde, ne ölçüde tesir icrâ ediyorsa etsin çok önemlidir. Siz buna dilbeste olmuşsanız… “Dilbeste”, Farsça kelime; “dil”, gönül demek, öbürü de “bağlanma” demek. Buna gönül bağlamışsanız şayet.. onu kendiniz için meselenin olmazsa olmazı haline getirmişseniz şayet.. “Çok geniş bir şey, nasıl yaparız bunu?” deyip onu gaye-i hayal yapmışsanız şayet, sizin o mevzuda yaptığınız şeyler, meselenin tamamiyetinin size kazandırdığı sevabı kazandırır. Çünkü إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.” Buharî’nin birinci hadisidir bu; Hazret, ihlasına binaen, orada evvelâ bu niyet hadis-i şerifini zikrediyor.

Ayrıca, bir hadiste, نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” deniyor. Bu, “Amelin hayrı yok!” demek değildir. Hadiste geçen “hayr” (خَيْرٌ) kelimesi, ism-i tafdildir; “Mü’minin niyeti, amelinden daha hayırlıdır.” Çünkü niyette esasen, bir genişlik, bir vüs’at vardır. Mevzuya bir misal olarak şunu arz edeyim: Yatsı namazını kılıp sabah namazına kalkma niyetiyle yatağa giren insan sabaha kadar ibadet etmiş gibi sayılır. Yatıyorsun; sağ yanına yatıyorsun, sol yanına yatıyorsun, sırt üstü yatıyorsun, başka başka şeylerle meşgul olarak da yatıyorsun. Ama akşam yatarken “Sabah namazına kalkacağım!” diyorsun. Bir de daha derin bir şeye kalkma niyeti varsa, “Teheccüde kalkacağım! Bir hacet namazı kılacağım! Şu dize gelmiş, asâ gibi iki büklüm olmuş mü’minlerin, bellerini doğrultmaları adına seccadeye başımı koyacağım, Allah’a en yakın olduğum o anda, içimi O’na dökeceğim!” diyorsan…

Efendim, “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte, insanı kurbete taşıyan cadde.” Allah Rasûlü buyuruyor: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü andır!” Su gibi… Su, yüzünü yerlere sürerek ummanlara ulaştığı için, yeniden tebahhur edip semalara çıkma yolunu buluyor, tevazuuna Allah’ın bir ihsanı olarak. Sonra da rahmet olarak şakır şakır başımızdan aşağıya yağıyor. İşte “secde” öyle bir şey; bir insanın “Daha ötesi yok benim için.” diyeceği yer, “El-pençe divan durdum!..” “El-pençe divan” derlerdi ona da veya Hazreti Pîr ifadesiyle “kemerbeste-i ubudiyet”. Kulluk adına kemerbeste olma. Beline bir kuşak bağlamışsın, kulluğun emaresi olarak. Mevlânâ’nın dediği gibi,

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ،

مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ،

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ،

مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَابَنْدَه شُـدَمْ

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. (Kulluk vazifemi hakkıyla ifa edemedim, mahcup oldum, başımı önüme eğdim.) Her köle âzâd edilince sevinir, şâd olur; ben ise Sana kul oldum diye seviniyorum. (İzinin tozuna yüz sürebildiğim için şâd ve mesrûrum.)” diyorsun. Sonra eğiliyorsun, “Hayır, bu ayakta durmak yetmez; iki büklüm, asâ gibi iki büklüm olmak lazım!” Sonra âdetâ kalkıp hani O’nu (celle celâluhu) “görüyor” gibi yapma ve O’nun (celle celâluhu) tarafından “görülüyor olma” mülahazasını ortaya koyma. Efendim, Cibrîl hadisinde, “El-İman.. ve’l-İslam.. ve’l-İhsan.” مَا اْلإِحْسَانُ؟ diye soruyor. أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ “İhsan, şudur: Allah’ı görüyor gibi kulluk yapman; sen O’nu (celle celâluhu) göremeyebilirsin, O (celle celâluhu) seni görüyor ya!” O mülahaza…

Âdetâ başını o mülahaza ile kaldırma. سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ “Allah, hamd edenin hamdını işitir!” Hamd ediyorsun, fakat O’nun işitildiğini de aynı zamanda ilan ediyorsun. “Ey her şeyi işiten Semî, Karîb, Basîr! Benim Rabbim!” يَا مُجِيبَ الدَّعَوَاتِ.. سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ diyorsun. Âdetâ orada cevap almış gibi, bu defa, “Esasen benim yapacağım şey, tamamen yüz üstü kapanma, Sen’in karşında yerlere kadar.” diyorsun. Başını secdeye koyduktan sonra da şöyle yakarıyorsun: اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana (Yaratan’a) secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

Bakın, bu duada bir kere daha, تَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ deniyor. “Sen, beni öyle bir mahiyette yarattın ki, vücudum, mafsallarım, filan… Sen’in karşında kulluk yapmaya göre sanki beni programlamışsın!..” Evet, insanın vücudunda üç yüz şu kadar küsur mafsal bulunduğunu söylemiş Sâhib-i Şeriat, Söz Sultanı. Günümüzdeki anatomistler de bu meselenin milimi milimine aynen olduğunu ifade ediyorlar. Bunları düşünmeli!.. “Âdetâ Sen beni, Sen’in karşında eğilmem için.. Sen beni, Senin için oruç tutmam için.. Sen beni, Hacca gitmem için programlamışsın! Onun için ben bunları duyarak Sen’in karşında başımı yere koyuyorum!..” demeli.

Evet, baş-ayak, aynı yerde, öper alnı seccâde; işte insanı kurbete, Allah’a yakınlığa taşıyan, kestirme cadde!.. Kestirme cadde… Ulaşıyorsun orada.. ve orada içini döküyorsun. Onun için buyuruyor Hazreti Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun, Allah’a en yakın olduğu ân, tevazuunun zirvesi sayılan, başını-yüzünü yerlere sürdüğü secde anıdır. Orada çok dua edin!”

   Rabbenâ, yaptığın bu Hizmet mamuresini zâlimlere, fâsıklara, hazımsızlara, hâsidlere yıktırma; mazlum ve mağdur Hizmet gönüllülerine bir an evvel ferec ve mahreç lütfeyle!..

Antrparantez arz edeyim: Şimdi öyle çok dua edilecek konu var ki?!. Vallahi hani ben sizin seviyenizde değilim; esasen ben, sizin içinizde bulunmanın avantajlarını öbür tarafta yaşayacağımı zannediyorum. Kalbleriniz temiz inşaallah, çehreleriniz gibi. Kendinizi imana, Kur’an’a ve geleneklerimizi dünyaya duyurmaya adamışsınız. Gelip esen, üzerinizden geçen fırtınalar/musibetler, gelip size çarpan tsunamiler, sizde katiyen olumsuz bir tesir icrâ etmiyor, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Ben de sizin içinizde olma bahtiyarlığını öbür âlem itibarıyla kendi içimde yaşıyorum. Defaatla söyledim, belki yüz defa olmuştur; kendimi hep şöyle düşündüm: Ötede mü’minlere “Sen de geç, sen de geç!.. Sen geç, sen geç!” denirken… Hani ulûfe-i şâhânelerde liyakati olmayanlara da “Herkes aldı, sen de al!” denir ya!.. Devlet-i Aliyye’de yapılan bir şey, “ulufe-i şâhâne” deniyor. “Sen de geç!..”

Kıtmîr, kendini düşünürken böyle düşünmüştür. “Sen geç, sen geç, sen geç!..” diyorlar. Geçenler geçiyor; sen de geliyorsun. Size geçende arz ettiğim gibi, dönüp bir geriye bakıyorsun. “Olumsuz yere sürükleyin şunu!” denecekken, “Hayır, madem bunların içindeydi o da!..” “Sen de geç, yaramaz çocuk, sen de geç!” Kendime böyle baktım. Birilerinin bu mevzuda mübalağa yapıp, hüsnüzanlarını ileriye götürerek farklı şeyler söylemeleri ve farklı şekilde görmeleri, Kıtmîr’i hiç alakadar etmez. Kıtmîr’i alakadar etmeyen şeyler, gönül isterdi ki, şöyle-böyle okumuş, diploma sahibi olmuş, hatta kariyer yapmış insanları da alakadar etmesin. Fakat şeytan, kullandı. Şeytan, Kâbil’i kullandığı gibi onları da kullandı. Şeytan, yeniden, bir kere daha Faust ile Mefisto oyunu oynadı. Toy Mefisto, bir kere daha aldandı.

Evet, başımızı yere koyup bu işle şöyle-böyle menfi olarak uğraşan insanların hidayeti için ve aynı zamanda bu işe dilbeste olmuş insanların da kuvve-i maneviyeleri kırılmadan, sarsılmadan bu işi devam ettirmeleri için dua etmeliyiz. Anneniz, babanız, çocuklarınız, eşiniz öldüğü zaman ne ölçüde bir duyarlılık atmosferi içine girer, ağlarsınız?!. Bence o ölçüde gözyaşı dökerek, “Yâ Rabbi! Ne olur; yaptığın bu şeyi, zâlimlere yıktırma! Fâsıklara yıktırma! Hazımsızlara, hâsidlere yıktırma Allah’ım!” diye dua etmeliyiz. “Böyle şeyler, güzel şeyler yaptıklarından dolayı, mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahrumiyete maruz kalan insanlar var; onları da maruz kaldıkları bu şeylerden halâs eyle!” diye niyazda bulunmalıyız.

Arkadaşlardan bazıları şöyle dua ediyorlar: اَللَّهُمَّ إِطْلَاقَ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا وَأَخَوَاتِنَا وَأَصْدِقَائِنَا وَصَدَائِقِنَا وَأَحْبَابِنَا وَأَحِبَّائِنَا وَالْمُظَاهِرِينَ بِنَا وَمَنْ عُدَّ مِنَّا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ لَاسِيَّمَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمُسْتَنْطَقِينَ وَالْمُتَّهَمِينَ بِالْإِرْهَابِ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلَاقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ. اَللَّهُمَّ إِطْلَاقَ سَرَاحِ هَؤُلَاءِ تُغْنِينَا بِهَا عَنْ إِطْلَاقِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle bütün kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın, sevdiklerimizin, bize destek olanların veya bizden sayılarak zulme uğratılan diğer insanların hürriyetlerini lütfet; onların hepsini kurtuluşa erdir. Allah’ım, özellikle mazlumlara, mağdurlara, sorguya alınanlara, hapiste tutulanlara ve terörle suçlanan masumlara Senden gayrısının özgür kılmasına muhtaç bırakmayacak şekilde tam bir hürriyet lütfeyle!.. Allah’ım, onları öyle kurtar ve hürriyete kavuştur ki, Senden gayrı kimsenin serbest bırakmasına muhtaç olmasın, esbaba bel bağlamasın ve mâsivânın minneti altında kalmasınlar!..”

“Allah’ım! Bunları, ekstradan lütfunla, bulundukları duruma yeniden çıkar, ıtlak eyle, salıver bunları!” Başını yere koy, birinci mesele gibi, bunlar için yalvar. اَللَّهُمَّ وَلاَيَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ تَوْلِيَةِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım, bize dostluğunu lütfeyle! Ve başkalarına yalakalık yapmaktan bizi muhafaza buyur!” Allah’ım, bizi Kendine dost eyle; kim olursa olsun, Şeddâd olsun, Nemrut olsun, Firavun olsun, Saddam olsun, Kazzâfî olsun, başkalarına yalakalık yapma zilletine bizi mâruz bırakma!.. Amin.

   Zamana ve şartlara göre değişik değişik musibetler vuku bulduğundan Peygamberlerin ve sâlihlerin ferec talep ve beklentilerinde de bir kısım farklılıklar olmuştur.

Tirmizî’de İbn-i Mesûd hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, en faziletli ibadetlerden biri olarak “intizâr-ı ferec” (kurtuluş beklentisi içinde olma) konusunu nazara veriyor. “Ferec”, olumsuz bir şeye maruz kalınca, insanın ondan sıyrılması, o işin dışına çıkması demektir. Bu, farklı şekillerde olabilir; değişik durumlara göre, değişik şekilde “çıkış”lar söz konusudur.

Hazreti Yûsuf Aleyhisselam’ın fereci, kuyudan çıkmaktır. Orada seyyidinâ Hazreti Yûsuf’un ne dediğini çok bilmiyoruz. Fakat çocuk olmasına rağmen, o tertemiz kalbiyle kim bilir neler demiştir. Bir de genlerinde peygamberlik var. Bir gün Mısır’da bir ses ve soluk olacak.. Kahire başta olmak üzere, bütün Mısır’a sesini-soluğunu duyuracak.. zindandaki insanlara rehberlik yapacak.. sonra Melik’in yakını olacak, sonra nâzırı (bakanı) olacak.. sonra dünya kadar insan, ona bakarak Müslüman olacak.. tâ ses ve soluğunun yankıları, seyyidinâ Hazreti Musa dönemine kadar uzanacak. Öyle ki, Mü’min-i Âl-i Firavun ondan bahsedecek. Firavun sarayındaki, Firavun ordularının başkomutanı, Asiye validemizin de ağabeyi Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’yı müdafaa sadedinde, وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ “Daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) diyor. “Bundan evvel Yûsuf da gelmişti!..” Ne kadar zaman evvel? Belki bin sene evvel gelmişti. “Siz o zaman bile şek ve şüpheden bir türlü sıyrılamamıştınız!” Hazreti Yûsuf’un sesi-soluğu tâ o döneme kadar ulaşıyor. Evet, O (aleyhisselam), kuyunun dibinde bir musibete maruz kaldı, ona göre bir ferec talebinde bulundu.

Yunus İbn Mettâ’nın ferec istemesi… O da işte balığın dişleri arasında veya karnında kalıyor. Kur’an “Yuttu!” diyor, karnında kaldığını ima ediyor. فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sonra, (düştüğü balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, ‘Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!’ diye yakardı.” (Enbiyâ, 21/87) Böylece, halini arz ediyor, niyazda bulunuyor. “Ya Rabbi! Ben kendime zulmettim!” Halini arz etmedir bu. “Şunu yap, bunu yap!” değil; halini arz ediyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Lemalar’da, Hazreti Pîr-i Mugân tarafından bu meselenin üzerinde hususi olarak duruluyor, bildiğiniz gibi. Hazreti Yunus aleyhisselam’ın yalvarıp-yakarması ve ferec intizarı da böyle bir şey.

Eyyûb (aleyhisselam) da tepeden tırnağa yara-bere içinde oluyor. Hatta menkıbelerde rivayet edilen vakıası itibarıyla -Hazreti Pîr’in de yine Lemalar’da nazara verdiği gibi- diline ve kalbine de yaralar isabet ediyor. Bir yönüyle latife-i Rabbâniye’si ve O’nu dillendirecek dili müteessir oluyor. Esasen “dil” o (gönül), Farsça; bu, “lisan”, o da Arapça. Dolayısıyla bu (dil), onun (kalbin) tercümanı olması itibarıyla kıymet ifade eder; ona tercüman olmadığı sürece laf-ı güzaf, yaptığı her şey. Bu iki şeye (dil ve kalb) yara-bere isabet edince, edeceği şeyi edemediğinden dolayı, O (aleyhisselam) da, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz diyor. Hazreti Üstad, naklederken, onun duasına “Rabbi” kelimesini de ilave ediyor; çünkü Cenâb-ı Hakk’a nida ediyor orada; demek ki “Rabbi!” dedi, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ “Bu dert, bu zarar bana iyice dokundu.” Sâd Sûresi’nde de, أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) dediği naklediliyor. “Şeytan, bana dokundu!” diyor orada, nefsini biraz daha aşağıya alarak, suçlayarak, sorgulayarak. Peygamber âdâbı, “niyaz”da bulunuyor. Onun da maruz kaldığı musibet, farklı bir şey; intizâr-ı fereci de öyle oluyor.

Seyyidinâ Hazreti Musa’yı da demeden geçmeyelim. Firavun, ordularıyla arkadan gelince, arkasındaki insanlar az endişeye kapılıyorlar. “Takılmış!” demeyeyim, ona “ittibâ etmiş” insanlar, O’nunla beraber gidilecek yere gitmeye karar vermişler; “İşte geldiler, yakalayacaklar!” falan, paniğine/telaşına kapılıyorlar. قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Hazreti Musa, ‘Asla!..’ dedi, ‘Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62) “Rabbim bizimle beraberdir ve mutlaka bize bir yol gösterecektir!” Karşılarına ırmak çıkıyor, deniz çıkıyor, arkada da düşman…

Tarık İbn Ziyad ile alakalı yazılan bir romanda şöyle bir hadise anlatılır: İspanya’ya geçtiklerinde, karşılarında koskocaman, yüz binlik bir ordu görülüyor; arkalarında da deniz. Denizi geçtikten sonra da, Cebel-i Tarık boğazını geçtikten sonra da, esasen Herkül Burcu’nu geçtikten sonra da gemileri yaktırmış ki, kaçma duygusu, geriye çekilme duygusu kalmasın. Romanı yazan diyor ki: “Ordusuna şöyle seslendi: Önünüzde deniz gibi bir düşman, arkanızda da düşman gibi bir deniz! Ya geriye kaçıp boğulacaksınız veya ileriye gideceksiniz, Endülüs’e girme imkânı olacak!” Şahlanıyor asker, çok kısa zamanda kralın sarayı içinde kendilerini buluyorlar, Granada’da.

Evet, seyyidinâ Hazreti Musa da, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim, benimle beraberdir, hiç şüpheniz olmasın, mutlaka bir yol gösterecektir!” diyor. اِضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ “Asânı denize vur!” deniyor; asasını vurunca, deniz şâk oluyor. Onlar (Hazreti Musa ve kavmi) geçiyor; zalim, fâsık, münafık, hâsid -her dönemde olduğu gibi- cezasını buluyor. Onlar geçiyor kurtuluyor; arkadan gelenler boğuluyor, belasını buluyor. Hep öyle olmuştur: Onlar geçecek, kurtulacak; onlara zulmedenler ise gelecek, belalarını bulacaklar.

Şimdi bakın, şartlara ve zamana göre durumlar, hadiseler farklı, sıkışmalar farklı; dolayısıyla da ferec-mahreç talepleri de farklı oluyor. Biz de dua ederken, ondan mülhem, اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım! Bize bir ferec, bir çıkış yolu, bir mahreç ihsan eyle!” diyoruz. Şimdiki hadiseler de o günkü hadiseler gibi değil. Siz Kâbe’ye gidiyormuşsunuz; bir yönüyle, hacca gideceksiniz, Kâbe’yi tavaf edeceksiniz, Ravza-i Tâhire’ye gideceksiniz, Muvacehe’ye yüzler süreceksiniz. Birden bire kırk haramîler önünüzü kesmiş burada. Mallarınıza/mülklerinize el koymuş. Çok olmuş bu, tarihte böyle olmuş, mala-mülke el koymuşlar. Çırılçıplak kalmışsınız; elbiselerinizi bile almışlar, hayvanların sırtındaki ihramlarınızı bile almışlar orada. “Yahu hacca gideceğiz, Harem sınırları içine girdiğimizde ihrama gireceğiz; fakat ihramı da aldılar bunlar, haramîler!” falan. Böyle bir şeye maruz kalmışsınız orada. Şimdi o zaman Cenâb-ı Hakk’a teveccüh keyfiyeti -herhalde- farklı olur.

   Allah’ın fazlından talepte bulunun; şüphesiz O (azze ve celle) Kendisine dua edilmesini ve fazlından istenmesini sever.

Şimdi başta işaret ettiğimiz hadis-i şerife gelelim; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: سَلُو اللهَ مِنْ فَضْلِهِ “İsteyeceğinizi, Allah’ın fazlından isteyin!” Allah’ın fazlı, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütfu demektir. Hani Türkçemizde Türkçe kelime zannedilir de, Arapça bir ifade olan “meccânen” tabirini kullanırız. Bir Hak dostunun dediği gibi, “Allah’ım, beni meccânen yarattın, meccânen bu noktaya getirdin, meccânen de bağışla!” Hani ille de bir karşılık olmasın!.. Biraz evvel bahsettiğim hadisteki arkasına bakan zat gibi. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bütün sermayesi. “Buyur, sen de onlarla beraber gir!” Allah’ın fazlı, bu.

O “fazl”a işaret sadedinde, Efendimiz buyuruyor ki ashabına: “Allah’ın fazlı olmadan, hiç kimse Cennet’e giremez!” Soruyorlar, “Sen de mi yâ Rasûlallah?!” Diyor ki, “Ben de Allah’ın fazlı ve rahmeti olmayınca giremem, ben de!” Bir şeye dikkati çekiyor, “muktedâ bih” olması itibarıyla: Hiç kimsenin ameli, davranışı, -ne kadar fedakârlık yaparsa yapsın- Cennet’i peyleyebilecek kadar değerli değildir.

Dünyadaki bütün hayatınız ne kadar? Sizin bütün ömrünüz, olsa olsa… Dünyada en uzun yaşayan olarak, şimdi her halde 140 yaşında bir insandan bahsediyorlar; belki iki tane insan var öyle, geçmişte de belki o kadar. Ebediyete nispeten buna “sıfır” bile derseniz, sizi sorgularlar; “Niye yalan söylüyorsun?” diye. Ebediyete nispeten “sıfır” ifade etmez bu. Onun için yine Hazreti Pîr buyuruyor ki: “Dünyanın birlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet’in bir dakikasına mukabil gelmez!” Bir de onun üstünde ayrı bir şey var ki; “Cennet’in de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez.” O’nun Cemâl-i bâ-kemâlini görmeye… Şimdi o zaman sen, senin amelin?!. Hiç durmadan, uyumadan hep koşturup dursan -bir küheylan gibi, kalbin durasıya- zannediyorum, insafına sorsalar senin, deseler ki: “Bu yaptığın şeyler ile hakikaten, Cennet peylenir mi, Cemâlullah’a tâlib olunur mu?!.” -Cemâlullah için “peylenme” tabirini kullanmayın! “Onlarla, Cenâb-ı Allah’ın cemaline tâlip olunur mu?” diyebilirsiniz.- Estağfirullah, ne münasebet!.. Ya bu, bir damla ile deryayı peyleme demektir. Bu ne küstahlık, bu ne saygısızlıktır?!. Demek ki, oraya girme mevzuu tamamen Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütfu.

Öyleyse, Allah’ın lütfuna talip olun, Allah’ın fazlından isteyin!.. فَإِنَّ اللَّهَ (عَزَّ وَجَلَّ) يُحِبُّ أَنْ يُسْأَلَ “Şüphesiz Allah (azze ve celle) Kendisine dua edilmesini ve fazlından istenmesini sever.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Allah, Kendisinden bir şey talep edilmesini çok sever!” diyor bu hadis-i şerifte. Efendimiz, مَنْ لَمْ يَسْأَلِ اللَّهَ يَغْضَبْ عَلَيْهِ buyuruyor başka bir yerde de, “Bir kimse Allah’tan sualde bulunmuyorsa, bir şey istemiyorsa, gazab-ı İlahî’ye düçâr olur!” Niye küstahlık yapıyorsun sen?!. Sen, durumun itibarıyla kapıkulu değil misin?!. O kapının tokmağına dokunma mecburiyetinde değil misin?!. Ziline basma mecburiyetinde değil misin?!. “Allah!” deme mecburiyetinde değil misin?!. Niye istemiyorsun?!. “Verecek Zât’tan niye istemiyorsun?!. Bu, bir istiğna olmaz mı? “Benim sana ihtiyacım yok!” manasına gelmez mi? Ve bu, bir küstahlık sayılmaz mı?!. Öyle ise, bakın nasıl “gazab-ı İlahî” diyor; Cenâb-ı Hak’tan bir şey istememe, İlahî gazabın celbine sebebiyet veriyor. Onun için, يُحِبُّ أَنْ يُسْأَلَ “Kendisinden istenmesini sever.” Bu da pozitifi; o negatifi idi, bu da pozitifi.

   İntizâr-ı ferec, ibadetlerin en faziletlilerinden biridir; fiilî ve kavlî duaya sarılıp sabr-ı cemil ile kurtuluş bekleyenler her an ibadet ediyormuş gibi mukabele göreceklerdir.

Sonra, وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ انْتِظَارُ الْفَرَجِ “İbadetlerin belki en faziletlilerindendir, intizâr-ı ferec.” Bir hazf-ı icaz var burada; yani, belki ibadetlerin en faziletlilerinden bir tanesi de “intizâr-ı ferec”dir. Kuyuya düşmekten, balık tarafından yutulmaktan, arkada Firavun ordularıyla karşı karşıya kalmaktan, kırk haramîlerin gelip sizi hac yolunda soymalarından… Bütün bunlardan sıyrılma adına -esasen- bir beklentiye girme, “intizâr”.

Sarf iştikaklarına göre “intizâr” kelimesi, “ifti’âl” babından gelir. İfti’âl babı, mutavaat içindir; bir yönüyle “nazara / n-z-r” kelimesinden geliyor bu. Bakacaksınız, fakat o bakmayı/beklemeyi -esas- tabiatınıza mal edecek, tabiatınızın derinliği haline getireceksiniz. Öyle ki sürekli bir intizâr içinde, bir bekleme içinde, bir bakma içinde olacaksınız. Kur’an-ı Kerim’de değişik ayetlerde böyle bir intizâr nazara veriliyor; mesela وَانْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ “O halde bekleyin bakalım netice nasıl tezahür edecek; nitekim biz de beklemekteyiz.” (Hûd, 11/122) deniyor. Evet, siz bakın, bekleyin, intizâr edin; biz de intizâr ediyoruz!..

Evet, “İntizâr-ı ferec, ibadetlerin en faziletlilerindendir!” Şimdi meseleyi bu çerçevede ele aldığımız zaman, şu anda Müslümanların, İslam dünyasındaki bütün Müslümanların, maruz kaldıkları musibetler var. Sizleri de onlardan ayrı düşünmek doğru değil, sizin de maruz kaldığınız şeyler var. Kuyu dibine atılma gibi şeyler var. Farkı yok esasen… Balık tarafından yutulma gibi şeyler var. Karşıda bir deniz, arkada deniz gibi bir düşman durumuna maruz kalma gibi şeyler var. Bütün bunlar karşısında o beklemeyi, o gözetlemeyi tabiatınızın derinliği yaparak, onu içtenleştirmek -yalın Türkçe ile, içtenleştirmek- suretiyle hep oturup kalkıp onu vird-i zebân etme: اَللَّهُمَّ إِطْلاَقَ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا، وَأَخَوَاتِنَا، وَأَصْدِقَائِنَا وَصَدَائِقِنَا، وَأَحْبَابِنَا، وَأَحِبَّائِنَا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım, Sen kadın-erkek bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı ve sevdiklerimizi salıverirsen, bizim o mevzuda yapacağımız her şeyden, başkalarının serbest bırakmasından bizi müstağni kılmış olursun. Sen yap Allah’ım!..”

Böyle bir intizârda bulunmak ve abdeste hazırlık esnasında bile onu söylemek!.. Namazda, imamın arkasında duruyorsunuz; orada sükût etmek, “istimâ” esastır. Fakat kelâm-ı nefsi ile, yani bir “iç söylenti” ile, “iç mülahaza” ile, yine o meseleyi dillendirmek… İçte o meseleyi dillendirmek… Yemek yerken yine o meseleyi dillendirmek.. Lokmayı ağzımıza götürürken dahi hep şu mülahazalarla dolu bulunmak: Bunu bazı yerlerdeki kardeşlerimiz bulup ağızlarına götüremediler! Belki kendileri bir yerde ağızlarına götürüyorlar; fakat eşleri ağlıyor, çocukları “ciyak ciyak” bağırıyorlar ama ağızlarına götürecek lokmaları yok. Çokları dünyanın değişik yerlerine sığındı, kamplarda yaşıyorlar. Bunların hepsi Sen’in yolunda hizmete adanmış insanlardı. Ve bu adanmışlığı, Sana karşı belki en önemli bir vazife sayıyorlardı. “Allah’ım! Kendimizi Sana adadık, Sen’in âzâd kabul etmez, boynu tasmalı kullarınız. Sen’in nâm-ı Celîlini dünyaya duyurma niyetindeyiz, azmindeyiz, kararındayız!..” diyorlardı/diyorlar. Allah, bu duygu ve bu düşüncelerden bir dakika bizi mahrum yaşatmasın!..

Biz, Allah’ın izni ve inayetiyle durduğumuz yerde duracak, sürekli halimizi Cenâb-ı Hakk’a -o peygamberler gibi- arz edecek ve bir intizâr-ı ferec içinde oturup-kalkacak, hep o mülahaza ile hayatımızı sürdürmeye çalışacağız. Bu niyette olduğumuz sürece, bu niyet ettiğimiz meselelerin realize edilmesine terettüp edecek sevaplar terettüp edecek.

Başa dönüyoruz: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”  إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir.” Evet, kim Allah için hicret ederse, muhacir olursa, gittiği yerde mutlaka bir çeşit Ensar ile karşılaşır. Dolayısıyla dünyaya bir kere daha Ensar ve Muhacir faslı yaşatır, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sesini-soluğunu oralarda da duyurur.

Esasen, çok geniş âlemde ses-soluk haline gelme hakkı olan bir yüce mefkûre, ihtiyarî olarak -belki- dünyanın değişik yerlerinde ifade edilememiş, seslendirilememişti. Allah, “cebr-i lütfî” ile bunu yaptı/yapıyor. Bu da bir lütuf olduğuna göre, varsın arkasında “cebir” olsun. Cebr-i lütfî ile, Allah saçtı, savurdu. Nasıl saçtı, savurdu?!. Adeta dedi ki: “Kurak yerler var, çorak yerler var. Ben sizi birer tohum gibi oralara saçıyorum. Gidin oralarda toprağın bağrında çürüyün; toprağın bağrında çürüyün ve başağa yürüyün!..” Vesselam.

Kırık Testi: İDEAL CEMİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

İdeal bir cemiyet, ideal fertlerden meydana gelir. Parça ve parçacıkları günahlardan ibaret hezeyan yığınlarına gelince, bunlar, iyiye, güzele ve hayırlara kapalı bir kısım kuru kalabalıklardır.

İdeal insan veya eskilerin ifadesiyle, meleklere ait vasıflarla serfirâz “kâmil insan”, “And olsun Biz insanı en güzel biçim ve mahiyette yarattık.”[1] mealindeki âyet veya âyetlerle, maddî-mânevî suret ve şekillerin en göz alıcısı, en mükemmeli ve tam “ahsen-i takvîm” sözüne uygun olarak yaratıldığının farkında; “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz ettik.. bunlar onu yüklenmekten kaçındı ve korktular da, onu insan yüklendi…”[2] şeklindeki beyanlarla, görülüp bilinen varlıklar arasında sonsuza kadar yükselmenin tek namzedi ve her şey olmaya müsait istidat ve kabiliyetlerle donatılmış bulunduğunun şuurunda ve kendisine bahşedilen ilk mevhibeleri değerlendirmesini bilen basiret ve idrak insanıdır.

Evet o, ilâhî birer lütuf olan ilk mazhariyetlerini değerlendirip, hayatını vahiy ve ilhamların altında sürdürmeye gayret ederek, iradesinin hakkını verip bu ilk ihsanları yediveren başaklar gibi geliştirip ölümsüzleştirebildiği ölçüde kâmil insan olma yoluna girmiş sayılır.

İdeal insan; “Hayat nedir, ölüm nedir, varlık nedir, kendisinin varlıkla alâkası nedir, kulluk nedir, itaat nedir, günah nedir, sevap nedir, musibetler nedir ve bunların insanoğluna musallat olması nedendir?” gibi bin bir bilmecenin, onun dimağında anaforlar meydana getirmesine karşılık, vicdanında çakıp duran hikmet parıltılarından, ruhuna akseden ilham esintilerinden örüp ortaya koyduğu nurdan helezonların ta zirvesine yükselerek, oradan her şeyin perde arkası “melekût”unu sezer, anlar.. sonra da hayret ve hayranlığın hasıl ettiği sevgi ve mehabetle ruhun ilk kaynağına yönelir ve itminan soluklar. Bu noktaya ulaşmış bir ruh ne ihsanlarla şımarır, ne de mahrumiyetlerle sarsılır. Nimet ile nikmeti, kahır ile lütfu bir tutar, bir görür; başkalarının şımarıp küstahlaştığı, karamsarlaşıp yeisle inlediği aynı anda, o, çölde gül bitirmesini, kamıştan şeker çıkarmasını bilir, kaybetme kuşağında dahi sürekli kazanır.

Evet o, en amansız musibetler karşısında, en ürpertici girdaplar içinde dahi hep, kendini, başarı ve muvaffakiyetlere doğru uzayıp giden upuzun bir imtihan koridorunda yürüyormuş gibi hisseder.. ve en zorlu, en çetin dakikalarında dahi ötelerden gelen huzur ve üns[3] esintilerini ruhunda duyar, Allah’a hamd ve senâ hisleriyle iki büklüm olur.

İdeal insan, gücü her şeye yeten, sözü her yerde geçen Kudreti Sonsuz’a imanı sayesinde, her zaman güven ve itminanın en erişilmezine mâlik sayılır.. ve kalbinin derinliklerine doğru kök salmış dupduru inancı; ruh dünyasına, akıl almaz buudlar kazandıran tasavvur, düşünce ve itikadı onu ihsaslar üstü öyle bir noktaya ulaştırır ki; eğer kendini bu derinliklere aşina bir kulakla dinleyebilse “Korkma, mahzun olma! Sana söz verilen Cennetlerle neşelen”[4] veya “Selâm sana! Yapageldiğin güzel işlerin, güzel amellerin mükâfatı olarak gir ebediyet otağı Cennetlere..!”[5] sesini işitecek ve zevklerin en erişilmezini yaşayacaktır.

İdeal insan, hayatını, yürekten inandığı ötelere göre tanzim edip yaşayacağından, her zaman cürüm, cinayet, zulüm ve rezaletlerden uzak kalmaya çalışacak ve nefsiyle mücahedesi sayesinde başıboşluk ve bohemliğe düşmeyecektir.. gözleri sürekli Dost güzelliklerinin cilvelendiği yamaçlarda, kafası ebedler duygusuyla sermest; gönlü, ruhanîlerin konup kalkmasına açık bir gönül bahçesi gibi pırıl pırıl ve rengârenk.. o da bu tılsımlı iklimin, gezip gören, düşünüp araştıran mütalâacısı ve seyyahı…

Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu cismanî hazlarını takip edip, nefsanî isteklerin zebunu olarak yaşamasına rağmen bir türlü doygunluk ve itminana ulaşamamasına mukabil, mefkûre insanı hep huzurlu ve itminan içinde olmanın yanında, ilim ve irfanıyla insanlığa hâdim, cesaret ve şecaatiyle yeryüzünden zulüm ve haksızlığı kaldırmaya kararlı.. yerinde “dövene elsiz, sövene dilsiz”, kadirnâşinaslara karşı afv u safh ile kanatlı; yerinde ve şartları tahakkuk edince de muharebe meydanlarında tepeden tırnağa yara bere içinde.. vücudu delik deşik; urbası kızıl kanla boyanıp bayrak rengini almış.. mızrağı kırık ve kılıcı kesmez olmuş; ama yine de atını mahmuzlayıp saflar yarmasını, sineler deşip kelle almasını ve bir aslan gibi zalimleri pençe-i kahrıyla lerzân[6] etmesini bilen ruh insanıdır.

Bu ruh insanı, Allah’tan gayrı her şeyin fâni ve geçici olduğuna inandığı için, kimseye ve hiçbir şeye serfürû etmez, madde karşısında aldanmaz.. mâlik bulunduğu her şeyi İslâmiyet ve Müslümanlık yolunda, uhrevîlere has bir duygu ve düşünce ile değerlendirir.. eşya ve hâdiseleri pamuk gibi hallaç eder.. mesaisini milletin mutluluğu istikametinde ve hususiyle de gelecek nesiller adına en hayatî noktalarda yoğunlaştırır ve “Yaşasın gelecek nesiller” diyerek arkasına bakmadan çeker gider.

O, hep Hak rızası ve doğruluk peşindedir. Ne bedeni adına hakk-ı temettü, ne de ruhu hesabına keramet ve harikalara mazhariyet onun bakışını bulandıramaz. Allah’a kulluğu en büyük değer sayar; bu değerler ölçüsü içinde en küçük kulları dahi kendinden yüce bilir ve onları başına tâç yapar. Onlardan gelebilecek sertlik, huşûnet ve hazımsızlık ateşlerini basar sinesinde söndürür.. ve edeb-erkân bilmeyenlere, kötülüklerin, iyiliklerle nasıl savulabileceği yolunu gösterir. Onun bu yumuşaklardan yumuşak ikliminde, yıldırımlar, şimşekler ışık içinde doğar, ışık içinde gelişir ve gözlere gönüllere ziya olur gider.. onun aydınlık atmosferinde her an ayrı bir Nemrut’tan ateş “berd u selâm”[7] olur da haşin ve hırçın ruhlara ülfet ve ünsiyet üfler.

Öyle zannediyorum ki, bizler bir kısmımız itibarıyla henüz bu seviyeyi yakalayamadık.. ve yakalayamadığımız için de kötülükleri iyilikle savmasını bilemiyor; sertliklere sertlikle, kine, öfkeye öfkeyle mukabele ediyor; heva ve heveslerimizi fikir sanarak sürekli aldanıyor: İslâm uğrundaki mücadelemize hislerimizi karıştırıyor ve böylece kazanma kuşağını tutmuş olmamıza rağmen çok defa kaybediyoruz.

Eğer İslâm’ın zâtî güzellik ve cazibesi, Kur’ân’ın da gönüllere hayat üfleyen o altın nefesi olmasaydı, bizim bugünkü eksik ve kusurlu temsilimizle, yüce dava ve mukaddes emanetin hâlihazırdaki noktaya ulaşması dahi mümkün değildi…

***

[1]   Tîn sûresi, 95/4.

[2]   Ahzâb sûresi, 33/7.

[3]   Üns: Alışkanlık, arkadaş, hemdem.

[4]   Bkz.: Fussilet sûresi, 41/30.

[5]   Bkz.: Nahl sûresi, 16/32.

[6]   Lerzân: Titrek, titreyen.

[7]   Berd u selâm: Ateşin selâmetli, soğuk oluşu.

Not: Mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makaleyi dinleyebilirsiniz:

Bamteli: SON ŞEYTANÎ SENARYO

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!”

Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde, dört şeyden dolayı dünyayı “kesben” değil “kalben” terk etmek lazım. Demek ki, insan kazanabilir ama Hazreti Ebu Bekir gibi, vereceği yerde her şeyini bir dağarcık içine koyar, getirir, Allah Rasûlü’nün huzuruna bırakır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çoluk-çocuğuna, baban Ebu Kuhâfe’ye bir şey bırakmadın mı?” buyurunca, “Onlar için Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım!” der. Böyle kazanmanın hiçbir mahzuru yok; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi…

Dinin i’lâsı adına, her yerde ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına, millî mefkûremizin dünyanın değişik yerlerinde bayraklaşması adına, insan, kazanabildiği kadar kazansın. Ama hepsini verdiği yerde bile, içinde bir ukde hâsıl olmaması ve “O (celle celâluhu) verdi, ben de O’nun yolunda verdim!” diyebilmesi çok önemlidir.

Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Satın alan, Allah’tır. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ Önce “nefis”ler zikrediliyor. Sonra, وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “be”, “be-i mukâbele” veya “sebebiyye”. Şart-ı âdî planında “sebep”; karşılık manasında. Onun karşılığında, Allah (celle celâluhu) Cennet’i veriyor. Bütün hezâfiriyle, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika içinde yaşamaya mukabil gelmeyen Cennet karşılığında. Allah (celle celâluhu) kendi verdiği “nefisler”ini alıyor, kendi verdiği “mallar”ını alıyor, karşılığında Cennet’i veriyor. İşte böyle kazanma, ayrı bir kazanım.

Öyle bir kazanım ki bu, bir taraftan siz kazanıyorsunuz, zengin de oluyorsunuz; fakat her şeyi Hak yolunda kullanma/istimal etme istikametinde hazır ve teşne bulunuyorsunuz. Ne mutlu böyle düşünen ve böyle yaşayanlara!..

Ama bir de meşhur bir sözde işaret edilenler var; ben onu biraz değiştirerek şöyle söylüyorum: “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!” SS’leri biliyorsunuz; Hitler’in etrafı yakıp-yıkan adamları idi, “SS”. Bir de işin başında bir “S-S” varsa, iş arızasız yürür-gider. SS’i, “S-S” idare eder; kapılar kırılır, pencereler yarılır, kadınlar derdest edilir, insanlar zindana atılır, gidilir malın-mülkün üstüne konulur. “Eşkıyalık” olduktan sonra, her şey yapılır; çünkü eşkıyanın kurallarında “helal-haram” mülahazası yoktur. Onlarda sadece “ezme” vardır, “gasp etme” vardır, “tagallüp” vardır, “tahakküm” vardır, “tasallut” vardır, “Bana benzeyeceksin, beni kabul edeceksin!” şeytanî mülahazası vardır. Zavallı Firavun, bunun altında ezilip gitmişti; Şeddâd, bunun altında ezilip gitmişti; Nümrûz da bunun altında ezilip gitmişti.

Nümrûz’a biz Nemrut deriz; o Babil’de şatafat ve debdebenin çıldırttığı/zehirlediği/şirazeden çıkardığı adam. Onun da sarayları, kapkara sarayları vardı. Daha neleri vardı, neleri vardı!.. Ama bir şeyi yoktu: “Allah” yoktu onun nazarında; “iman” yoktu, “haşr u neşir” yoktu, “mizan” yoktu, “terazi” yoktu, “sevap” yoktu, “günah” yoktu. Ve bu “yok”lar altında “yok olup gitti” zavallı. Ne ile? “Bir sinek ile.” derler. Nasıl ki bir örümcek ile, Allah, koruduğunu koruyor; bir güvercin ile koruduğunu koruyor; Sevir sultanlığında, Sultanlar Sultanı’nı, bir güvercin ile, bir örümcek ile, örümcek ağı ile koruyor; bir Nemrut’u da bazen bir sinek ile, bazen bir mikrop ile yere seriyor.

Bekleyip göreceksiniz!.. Şimdiye kadar hiçbiri pâyidar olmadı; ne eskiler, ne yeniler. Dünya ne Firavun’a vefalı olabildi, Nemrut’a vefalı olabildi, Jull Sezar’a vefalı olabildi, Hitler’e vefalı olabildi, Leninlere, Stalinlere vefalı olabildi; ne de Saddamlara, Kazzafîlere vefalı olabildi! Onlar, dünyaya taptıkları halde, bir gün ondan öyle bir tokat yediler ki, dünyevî itibarlarını yitirmelerinin yanı başında, ahirete ait mev’ûd şeylerini de yıktı, öyle yuvarlandı gittiler, heder oldu gittiler. Allah bizi, onların yoluna düşmekten muhafaza eylesin!

   “Bilemiyorum hangisine daha çok sevineyim; Cafer’in gelişine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Allah için işlemeli, Allah için başlamalı, Allah için görüşmeli, Allah için konuşmalı, Allah için koşmalı; Allah için koşarken, bir küheylan gibi, o yolda kalbi durmalı ve öbür tarafa yürümeli!.. Kazanım, budur; hayatın her hamlesinde “Allah!” deme!.. Hazreti Pîr, Besmele’de, tâ işin mebdeinde, bunlara dikkati çekiyor. Cenâb-ı Hak, anlama idrakiyle idraklendirsin; gönüllerimizi O’na karşı vefâ hissiyle doyursun, itmi’nâna ulaştırsın!..

Kur’an-ı Kerim, o itmi’nânın vesilesini nazara veriyor: الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) “Dikkat edin; kalbler, her şeyiyle O’nu yâd etmek suretiyle oturaklaşmaya erer, itmi’nâna ulaşır!” Yani, başka şeyler ile artık alakaları kesilir, sanki bütün dünya onların olmuş gibi. Öyleleri, Behlûl gibi, yırtık elbise ile yaşarlar; İbrahim Ethem gibi, yırtık-pırtık elbise ile yaşarlar; fakat nezd-i Ulûhiyet’te âdetâ sultanlık saraylarına otağlarını kurarlar.

Kim bilir, sizin için de kaderî plan ve programda ne güzel şeyler vardır?!. Erdiğimiz zaman oraya, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanma gibi… Hani dilimin ucuna kadar geldi “kucaklama” da; ben şahsım itibariyle öyle bir kucaklamaya kendimi layık görmediğimden dolayı, umumî manada herkese tamim ederek konuştum. Evet, kimileri O’nun ayaklarına kapanır, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarına kapanır, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin gül kokan ayaklarına kapanır, çiçek gibi edâlı ayaklarına kapanırlar. Kim bilir belki de bazı kâmet-i bâlâlara onlar gelirler; onlara sarılır, muânaka yaparlar ve sonra derler ki, “Bilemiyoruz, Cennete girdiğimize mi, yoksa bunların kudûmuna mı sevinelim!”

Efendimiz, kime böyle demişti? Cafer İbn Ebî Tâlib’e (radıyallahu anh). Ne zaman demişti? Hayber fethedildiğinde; yani, bir yerde bir temerrüdün kırıldığı anda. Artık o noktada dahi yollar açılmıştı O’na, ilerleyecekti onların içine doğru; “onlar” diyorum, onların içine doğru. Tam o esnada da Habeşistan’a hicret etmiş mü’minler -bilmem kaç sene sonra- oradan gelmişlerdi. Cafer İbn Ebî Tâlib onların başında bulunuyordu. O Hazret, aynı zamanda Mu’te’nin kumandanı, şehidi; Hazreti Ali’nin ağabeyi; çok farklı bir insan, çok farklı. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu: لا أَدْرِي بِأَيِّهِمَا أَفْرَحُ؟ بِقُدُومِ جَعْفَرَ أَمْ بِفَتْحِ خَيْبَرَ “Bilemiyorum neye/hangisine sevineyim: Cafer’in gelmesine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Bu itibarla, kim bilir, bazı kâmet-i bâlâlara, işte o kâmet-i bâlâlar sarılacak, onlarla muânaka edecek ve diyecekler ki: “Bilemiyoruz buraya girdiğimize mi, yoksa bunların geldiğine mi sevinelim?!.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), arkasından ne kadar çok insan, kendisini izlemiş ve oraya girmişse, o kadar müreffehtir, o kadar sevinç içindedir. İşte o sevinç hatırına -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikten sonra bile Miraç’tan geriye dönmüştü. Elinden tutulacak insanların elinden tutup o ufka ulaştırmak için, yaşatma zevkini yaşama zevkine tercih etmişti. Kim olursa olsun, en büyük veliler dahi oraya çıkınca geriye dönmezler. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü sizin için, bizim için.. hususiyle saff-ı evveli teşkil eden “hâle”si için.. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” mübarek sözüyle şereflendirdiği ilk safı teşkil eden babayiğitler için.. inananlar için.. Bedir’de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşanlar için, Uhud’da şehit olanlar için, (Ahzâb’a karşı ) hendek kazanlar için, Mu’te’de savaşanlar için, Havazin’de savaşanlar için…

Cenâb-ı Hak, yürüdüğünüz bu yolda sizi sabit-kadem eylesin; ne ölçüde, ne miktarda yürüme oldu, Allah bilir; tam yürümeye de sizi ve bizi muvaffak eylesin! Şunun-bunun saldırıları karşısında tereddüde düşmekten muhafaza buyursun!.. Âmin.

   17/25 Aralık ve 15 Temmuz komplolarından sonra sıra üçüncü şeytanlık faslında; zâlimler, kendilerini âdil göstermek için yeni bir “şeytanî senaryo” hazırlığında!..

Ancak bir şey daha diyeceğim; müsaade ediyor musunuz? Sanmayın ki bu yapılan şeyler, bu kadarıyla kalacak! Ne onlar için, ne de sizin için; ne edenlerin ettiği, ne de edilenlere edilen şeyler bitmiş değildir. Bir “hırsızlık” ortaya çıkınca, adını “darbe” koyup Müslümanlara eziyet etme işi; o bir başlangıçtı. Fakat maşerî vicdan, genelde böyle bir muamele için onu yeterli sebep görmediğinden dolayı, şeytanın yeni bir senaryosuna ihtiyaç vardı. Gerçekten “darbe” denecek bir darbe senaryosuna ihtiyaç vardı. Onlar “Sağ olsun!” derler Şeytana, biz de “Yerin dibine batsın!” deriz; çünkü onlara öyle bir senaryo verdi, ellerini güçlendirdi.

“Darbe” senaryosuyla kısmen güçlendiler; bir yönüyle yapılan mezâlim, makuliyet kazandı: “Ettiler, ediyoruz! Dediler, diyoruz! Kıydılar, kıyıyoruz!.. Yaptığımız şey, mukabele-i bi’l-misil!.. Ne yapalım, Kur’an, ona -bir yönüyle- cevaz veriyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِSize ikâb ederlerse ve onlara ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.’ (Nahl, 16/126)”

Önce, “Bakın, bu adamlar, utanmadan kalkıp ‘Siz hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız!’ diye bizi utandırıyorlar; ne hakları var? Kocaman kocaman insanların, değişik merhalelerden geçmiş çok mevkileri ihraz etmiş, şeref ve itibar ile serfirâz insanların şerefine dokunmaya ne hakları var? Bu, apaçık bir darbedir” dediler. Fakat bu yeterli olmadı. “Yahu darbe mi, değil mi?” Bî-idrak olanlar bile onu darbeye benzetemediler. Onun için şeytan yol gösterdi: “Ben başka bir senaryo hazırladım size! Aklınız ermiyor, bak bu senaryoyu kullanın!.. Hakikaten darbe suretinde bir şey yapın! Ama iktidardakilerden kimseye dokunmayın sakın. Halkı sokağa dökün, sonra kendi muhafızlarınızla halkın üzerine ateş edin, sonra halkı öldürün, sonra da onu başkalarına fatura edin! Sonra da deyin ki, ‘İşte siz yaptınız!’ O zaman milleti derdest edip içeriye doldurmaya o yığınlar da inanacaklardır.”

Fakat baktılar ki, dünya buna da inanmıyor. Dünyanın değişik yerlerinde erbâb-ı basiret, elit, entelektüel, “Yahu böyle bir şey olmaz!.. Bu insanlar, nasıl olur, her şeyden haberdar oldukları halde?!.” diyorlar. Evet, camilerin minareleri/hoparlörleri hazır, diyanet teşkilatı hazır, imamlar hazır, müezzinler hazır… Hâdise olmadan evvel çıkıp camilerin minarelerinde bile haykırıp insanları sokaklara dökecekler ve sun’î bir kargaşaya sebebiyet verecekler. Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de ifade buyrulduğu gibi; ben değil, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Ölen niçin öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilemeyecek!” Kargaşa, anarşi… Diyor ki adam -IŞİD’den, tuhaf kılıklı ve kıyafetli- “Bize silah dağıttılar, ‘Şunu vurun, bunu vurun!’ dediler.” Evet, dolayısıyla dünya, bu hadiseleri görüyor, sizin baktığınız perspektiften bakıyor ve “Yahu burada da bir kısım boşluklar var; buna ‘darbe’ dediler ama bu galiba ‘darbe’ diyenlerin uydurması. Bu da Şeytan’ın bir senaryosu!” diyor.

Bunun üzerine, fesada kilitli ruhlar başka bir senaryonun peşine düştüler: “Acaba şimdi ne yapsak?!. Öyle ise, daha ciddisini yapmamız lazım. Çok önemli bazı kimseleri öldürmemiz lazım, doğrudan doğruya. Sonra da bunu…” Neyi söylüyorum biliyor musunuz? Ayağa düşmüş şekilde konuşulan şeyleri söylüyorum. Ayağa düşmüş şekilde konuşulan, kapalı kapılar arkasında konuşulan şeyleri söylüyorum: “Önemli bazı kimseleri… Gerçekten meseleye ‘darbe’ dedirteceğimiz şekilde… Yeni/yepyeni -evet hiç kullanılmayan bir kelime ile diyeyim- “neo-kargaşa”, yeni bir kargaşa tipi… Öyle ki Türkiye’deki bir kısım kandıramadığımız kimseleri de bununla kandıralım ve bir de dünyada kamuoyunu değiştirelim, lehimize değiştirelim!.. Zira şimdilerde, herkes, bunun bir ‘senaryo’ olduğunu söylüyor!”

Böyle bir şeyin zilleri çalmaya başlamıştır. O açıdan, Hak kapısının önünde, o kapının tokmağına dokunmaya teşne bulunan insanların, başlarına daha ötesinde bazı şeylerin geleceğini de hesaba katarak, firaset ile, basiret ile, uyanıklık ile hareket etmeleri lazım. Bir karıncaya basmama ölçüsünde, bir cana kıymamayı o ölçüde kıymetli görerek ona göre davranmaları lazım.

Bir-iki akılsız insan, bu türlü maceralara katılabilir bilemeden, aklını kullanamadan; şunun-bunun macerasına katılabilir, akıntıya kürek çekebilir, farkına varmadan. Fakat, اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ “Mü’minin firâseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nuruyla bakar.” fehvasınca, hakiki mü’min, Allah’ın nuru ile bakar; o, aldanmamalı!..

Evet, bundan sonra da -bir yönüyle- yemek istediklerini yemek için, yemeye bahane bulmaları lazım. O bahane uğruna yapmadıkları şeytanlık kalmayacaktır. Şu bahsettiğim, “üçüncü şeytanlık faslı”. Zannediyorum, en profesyonel senaristleri bile şaşırtacak kadar ve Jules Verne’in hülyalarını geride bırakacak kadar, çok şeytanî senaryolar sahneye sürülmek suretiyle kendilerini haklı göstermeye çalışacaklar. Zâlim, kendisini âdil gösterecek; Haccâc-ı zâlim, kendisini Hazreti Ömer göstermeye çalışacak; Yezîd, kendisini Hazreti Ebu Bekir göstermeye çalışacak. Ve zulümlerine devam edecekler.

Hiç tereddüdünüz olmasın; çünkü bir kere yalan söyleyen, her zaman söyler. Bir kere iftira eden, her zaman iftira eder. Bir kere bir senaryo sahneye süren, her zaman benzer -fakat zamanın girdileri ile- senaryolar sahneye sürer. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i daiminde, hadiseler, “misliyet” çerçevesinde cereyan eder; dün başka, bugün başka; dünün senaryosu başka, bugünün senaryosu başka. Dolayısıyla çok farklı senaryolar ile, imandan, İslam’dan, milli kültürlerini dünyaya duyurmaktan başka bir dertleri olmayan insanları yok edip -bir yönüyle- dünyanın tek hâkimi olma istikametinde Şeytan’ın ve Şeytan avenesinin yapmayacağı hiçbir şey yoktur.

Bunu diyecektim. Dedim. Allah, o fırsatı vermesin onlara!..

   Allah hakkındaki zannınızı güzelleştirin; zira Allah, kullarına, Kendi hakkında besledikleri zanna göre muamelede bulunacağını vaad etmiştir.

Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan, kendi ufukları itibarıyla Akrabü’l-Mukarrabîn’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, farklı dairede, farklı çerçevede, farklı çizgide cereyan eder. Benim gibi mücrimler, gırtlağına kadar levsiyât içine girmiş olabilirler. Fakat yine de her şeye rağmen derler ki, “Rabbim, Gafûr ve Rahîm’dir!” Hiç ümitlerini kesmezler; hep ellerini kaldırıp أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” dediklerinde, âdetâ -hakikaten- omuzlarına binmiş o günahların, hataların, meâsînin, mesâvînin döküldüğünü hisseder gibi olurlar. Öyle inanırlar, en mücrimler, bencileyin, en mücrimler.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) -zannediyorum- belki hayal ötesi meselelerde istiğfar edip bağışlanma umardı. Hayal ötesi… Kendince, Allah ile münasebeti açısından, hayaline gelip çarpmamasını düşündüğü şeyler, gelir hayaline çarparsa… Mesela Efendimiz -Hâşâ, öyle bir şey düşünmüş müdür?- “Acaba bu mesele burada mı kalır, yoksa ileriye mi gider?” Ama Allah, “Şuraya kadar gider!” demişse, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona katiyen inanmıştır: “Böyle bir şey karşısında, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine karışmak ne haddime?! Ben, O’nun (celle celâluhu) hakkında hüsnüzan ediyorum: Benim nâm-ı celîlim, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” İşte mukarrabîn hüsnüzannı…

“Ben”cileyin bir hüsnüzan; “O”nculayın bir hüsnüzan. Çok geniş dairede bir hüsnüzan. Bir taraftan, insanın, yaptığı hatalar karşısında, Allah’ın afv u mağfireti mevzuunda hüsnüzanda bulunması lazım. Bu konuda, çok önceden, belki defaatla dinlediğiniz bir hadîsi hatırlatayım:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl -hani biraz evvel bahsettiğim gibi- Allah’ın gördürmesiyle görüyor, bildirmesiyle biliyor, nâm-ı celîl-i Nebevîsinin güneşin doğup-battığı her yere ulaşacağını… Sizin arkadaşlarınız, büyük ölçüde ulaştırdılar. Şu anda birilerinin yıkmasına bakmayın! Yezid’ler başka bir şey yapmaz ki; Haccâc’lar başka bir şey yapmaz ki!.. Ama bir yere kadar ulaştı. İnşaallah bir gün tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dediği yere kadar da ulaşacaktır; bir yönüyle zamanın yaptığı girdiler ile, bir yönüyle o dinin temel disiplinleri ile elene elene, belki referansı onlar ola ola. Bugüne kadar gelmiş gelenekleriniz, an’anelerimiz, örfleriniz, âdetleriniz, onlar bile çok mübarektir; onlar da “tâlî edille-i şer’iyye” içinde -bir yönüyle- yerleri olan hususlardır. Ve dünya, bunları görmeye müştaktır, görmelidir; teşnedir, bekliyor; bekliyor “Kapımızı ne zaman çalacaksınız?” diye, bekliyor. Şu anda öyle bir kapı çalınmasını bekleme havası, dünya çapında yaygın; size meseleyi anlatmak düşüyor.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şeyi -böyle- Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle bildiği gibi… O (celle celâluhu) bildirdikten sonra Efendimiz niye bilmesin ki?!. Bildiriyor O’na; ister vahy-i metlûvu ile, ister vahy-i gayr-ı metlûvu ile, ister rüyaları ile; çünkü peygamberlerin rüyaları da vahiydir. Buyuruyor ki: “Mahşerde…” Bir mahşer manzarasını anlatıyor; demek ki “ilmî vücûd” esasen veya “vücûd-i necm-i nurânî”. Bu, Efendimiz için kullanılan bir tabir. Ama herhalde bu metafizik dünyaların ötesinde, belki metapsişik hadiselerle alakalı varlıkları biz “tecessüm” etmiş olarak düşündüğümüz zaman, “vücûd-i necm-i nurânî”, “vücûd-i necm-i hâkânî”, “vücûd-i feyezânî” ifadeleriyle ifade edeceğiz bunları. İşte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücûd-i necm-i nurânîsiyle Mahşer’i de görüyor, Cennet’i de görüyor, Cehennem’i de görüyor; görüyor onları, o vücutlarıyla. Ama hakiki keyfiyetleriyle onlar, ahirette inkişaf edecekler. Demek ki, ilmî vücutları itibarıyla, Allah (celle celâluhu) -benzetmek olmasın- sizin rüyalarda gördüğünüz gibi gördürüyor. Ama onun tevile ihtiyacı yok, o “ayn-ı hakikat” görüyor; yanlış anlamayın, ayn-ı hakikat görüyor.

Evet, Mahşer’de herkes hesaba çekiliyor, terazi/Mizan işliyor. Bir tanesininki çok kötü çıkıyor; Mizan’da hakkında verilen karar, olumsuz/menfi çıkıyor. “Derdest edin, Cehennem’e götürün!” deniliyor. Saçı-sakalı ağarmış, hayatını kirletmiş; o hayat için hep koşup durmuş ama “Götürün onu oraya!” hükmünü duymuş. Götürülecekken, dönüyor, acı acı arkasına bakıyor. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Sorun, niye öyle baktı?” Diyor ki, “Yâ Rabbi! Ben Senin hakkında hiç böyle düşünmemiştim!..” Hüsnüzan… İşte Kıtmîrâne bir hüsnüzan. Allah o duruma düşürmesin, meccanen affetsin!.. Meccânen yarattı, meccânen Müslüman yaptı, meccânen Efendiler Efendisi’nin arkasına taktı, meccânen Mahşer’i aşma, Mizan’ı geçme, Sırât’ı uçma ve Cennet’e girmeyi lütuf buyursun! Meccânen, meccânen, meccânen… Türkçe kelime değildir, “meccânen” kelimesi, Arapça’dır. Meccânen, “bedelsiz, karşılıksız, en küçük bir sebep bile olmadan” demektir. Meccânen… Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Döndürün, götürün! Hakkımda hüsnüzan etmiş; onun hüsnüzannına göre muamele edeceğim!” İmanı var; imanı var ama kirletmiş hayatını. Günahlara girmiş, levsiyâtla simsiyah hale gelmiş. Ama Allah hakkında hüsnüzan beslemiş. Oraya kadar hüsnüzan…

   Allah hakkında hüsnüzannın bir yanını O’nun her şeye kâdir bulunduğuna iman, diğer yanını da ilahî rahmetin enginlerden engin olduğuna izan teşkil eder.

Bugün arkadaşımız Cuma namazında da okudu: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26) “De ki: O, benim Allah’ım!.. Allah’ım!..” مَالِكَ الْمُلْكِ “Bütün mülkün mâliki Sensin.” قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ Nidâ ifadesi: “Ey Mâlike’l-Mülk!” تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Mülkü, dilediğine verirsin.” وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ “Dilediğini de, içinde ârâm edip duran saraylardan çıkarır, mülklerini elinden alırsın, saraylarını başlarına yıkarsın!” O Şeddâdların, Nemrutların, Firavunların, Sezarların, Hitlerlerin başına yıktığın gibi, başına yıkarsın. Yıkılan dünyaları karşısında, yeisle, ümitsizlikle âkıbetleri o olur; ya Nemrut gibi bir sinek ile ölürler, ya başka bir Firavun gibi bir mikroba yenik düşerler veya Hitler gibi kendi elleriyle kendilerini öldürür, dünyalarını kararttıkları gibi, âhiretlerini de kapkara hale getirirler. İsterse dünyada bembeyaz saraylarda otursunlar, bembeyaz villalarda hayat sürdürsünler.

Muvakkattir dünya hayatı: قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, (Cehennem’dekilere şöyle) der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) Yeryüzünde ne kadar kaldınız? قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) “Belki bir gün, belki bir günden daha az; vallahi aklımız ermiyor, bir bilene sorsanız daha iyi olur!” Yani, “Onda bile şaşırıyoruz; bir gün, belki bir günden de az.” Niye? Çünkü ebediyet tabloları var karşınızda.

Bu açıdan Allah, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır; geceyi gündüz yapar, kışı bahar yapar. Bu mevzuda da Cenâb-ı Hak hakkında hep hüsnüzan etmek lazım. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyuruyor Efendimiz; “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettir; ibadetin en güzelidir!” diyor. (Bu rivayette mutlak hüsnüzan zikrediliyor; Tirmizî’deki hadiste de إِنَّ حُسْنَ الظَّنِّ بِاللَّهِ مِنْ حُسْنِ عِبَادَةِ اللَّهِ buyurularak Allah hakkında hüsnüzanda bulunma özellikle nazara veriliyor.) Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm hakkında hüsnüzan.. ve tabii, mü’minlerin birbirleri hakkında hüsnüzan etmeleri de ayrıca حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Onun için havanın karardığı, mevsimin bir kış haline geldiği, ortalıkta sadece zâlimlerin hayhuyunun duyulduğu, etrafın mazlumun iniltileriyle inlediği dönemde bile, bir de bakarsınız, ufukta mustatil bir şafak belirir. Öyle ki, en âmî insanlar bile bakınca, derler ki: “Vallahi bunun arkasından güneş doğacak!” Çünkü o mustatil şafak, yalan söylemez. Hatta değil mustatil şafak, “fecr-i kâzib” dahi yalan söylemez; kendi kâzip olduğu halde, “fecr-i sâdık”ın en sâdık şâhididir o. Fecr-i kâzib olunca, arkadan fecr-i sâdık gelecek demektir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu açıdan geleceğe hep ümitle bakmak lazım; Cenâb-ı Hak hakkında hüsnüzan adesesiyle bakmak lazım. O’nun hakkındaki hüsnüzannınızı, sizi hiç yanıltmayan, tam bir mercek gibi bilerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, meseleyi öyle görebilirsiniz.

Onun için -geriye dönelim- Zât-ı Ulûhiyet’in, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyen insanların işlerini boşa çıkarmayacağı, O’na doğru yürüyen insanları yolda yüz üstü bırakmayacağı ve yerde sürükletmeyeceği mevzuunda hüsnüzanla dolu olmak lazım. Allah’ın izni ve inayetiyle, onları, hiç olmayacak yerlerde, üveyikler gibi kanatlandıracağı ve Kendisine ulaştıracağı konusunda hüsnüzanda bulunmak lazım. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin! Gönüllerimizi hüsnüzan, recâ ve ümit duygusuyla âbâd eylesin!..

Efendim, Akif’in sözünü çok duymuşsunuzdur, biliyorsunuz:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Hazreti Sâhib-kırân da şöyle diyor: “Yeis, mâni-i her kemaldir.” Yani, ümitsizliğe düşmek, bütün güzellik, olgunluk ve mükemmelliklerin önünde bir engeldir. Bunu nasıl demez ki?! Kur’an, bu hakikati ifade ediyor: وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, Allah’ın rahmetinden, kâfir olanlardan başkası, ümidini kesmez! Zât-ı Ulûhiyet hakkında hep ümitvâr olunuz!

Yine diyor ki Hazreti Sâhib-kırân: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” Ve yine ümitvârlığını haykırırken şöyle diyor: “Ümidim var ki, istikbal semavât-u zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” Bu cümle, küçük farkla iki şekilde naklediliyor: “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ, hem olur teslim…” veya “…Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” diyebilirsiniz. İkisi de olur. “Asya bâ” deyince, “kurulu düzen, çark, işleyen çark” demek. “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ”, sema ve zemin, işleyen bir çark halinde; “hem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a”, İslam’ın âlemi aydınlatan nûr-efşân eline teslim olur, gözünü ona açar ve bir daha da gözünü yummaz, kendi dünyasını karartmaz.

Allah, göz yummadan, kendi dünyamızı karartmadan bizi muhafaza buyursun! Allah sizden ebeden razı olsun!

Kırık Testi: SÜKÛTUN ÇIĞLIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek, mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir “Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetiniyorum.

Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi kendime: “Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor –bu bir hüsnüzan belki de kuruntu– herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya, göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murâkabesine dalarak âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım derken kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan, onca tezvir, onca şeytanî plân karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan derdi derman kabul ettiğine göre, bu şikâyet tavrı da neyin nesi? Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör.” deyip çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum.

Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim durumumda olanların başka türlü davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can iledir inkıyâdımız.” (Bâkî).. saniyen, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, –benim olup bitenleri kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez– çokları ağızlarını her açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir “He-man” edasıyla kılıçlarını göklere doğru kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar. Dünya bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları..” gibi nakaratlarla inliyor; ama, hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir ucûbe.. şimdilerde bunların böyle olduğunu anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri bu gibi değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden haberleri yok gibi aynı nakarâtı tekrar edip duruyorlar hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından utanmadan; işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet, demokrasi diyor; hakları hürriyetleri tarumar eden bir başkası da aynı şeyleri mırıldanıyor. Pâye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli kelimeler kullanılıyor, dahası çalıp çırpmalar onların farklı yorumlanmalarıyla meşru gösterilmeye çalışılıyor. Ezenler ezdiklerini onlara dayanarak eziyor, kayırdıklarını da yine onlara getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar.. evet, onlarla dünyada değişik idarelere müdahale ediliyor, onlarla ülkeler işgale uğruyor; onları ikâme bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz çiğneniyor, namus pâyimâl oluyor, cinayetler işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara baskılar uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor, özel yaşama karışılıyor, inançlara saldırılıyor, akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve münkerâta prim veriliyor; her zaman hak-hukuk deniyor ama, çiğnenen de yine onlar oluyor.

Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar Halîm’sin! Bunca tagallüp, bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.” diye mırıldanıyor; bir kere daha, “Lâ Havle” çekiyor ve artık tabiatım hâline geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum. Vâkıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit edilip çevreyle alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli magmalar gibi köpürür durur. Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre ediversek, sinesinde her zaman şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle ürpeririz.

Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından, herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir. Her şeyden evvel o bir denge insanıdır. İçinde en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile, ciddî bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretlidir. O, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır. Ağzını açma fırsatı verildiğinde âlemşümul insanî değerleri dillendirir; dilini tutup susması gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar, dua ve niyazla oturur kalkar, çevresine şefkatle bakar ve herkese gülücükler yağdırır. Hiçbir zaman kadere küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şikâyet ediyor gibi onlara dert yanmaz; aksine, nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışır. Izdıraplarını sinesine gömer, hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez; içten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu kat’iyen kimseye hissettirmez.

Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar. Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz.

Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir; hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri, daha doğrusu sessiz çığlıkları hemen her zaman ışığa çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder. Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her zaman, içindeki o müthiş çalkantıların âsârı müşâhede edilir.

İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur edildik; heyecan ve ızdırap hem kaderimiz hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık ve çok defa böyle bir telâkkiyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme söz konusu olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine “yaşatma” diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü ba’del mevt”e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek.. horlanıp hakir görülmelere aldırmayacak.. irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak.. iftira, tezvir ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak.. en amansız ve imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak, içimiz ağlarken gülmesini bilecek.. ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki magmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan olarak yaratılmış olma özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya çalışacaktık…

Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve var olma gayreti iç içedir. Bazen heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu değildir; yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz sürekli içinde kor bulunan bir mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar, vicdanlarımız ayrı ayrı telden nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç ve aynı mefkûreyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey anlarlar.

Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları her hatırlayışımda öldüren bir mahkûmiyetin, çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir mağdûriyetin kurbanı olan bir kısım masum ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeylerin gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve ürpermişimdir. Kim bilir belki onların da söyleyecekleri ne güzel şeyler vardı. Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür mük’ab cahiller her türlü imkânı kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zira o zaman, Âkif’in:

“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;

Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!…”

sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vakıf olacak ve böylece hakkı kuvvete bağlayıp her işlerinde zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir kısım çığırtkanlar ve bulanık suda balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle bilinecek ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle mücadele veren bu densizler bir bir devrilecek; sözün özü yalancının mumu sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha aldanmayacak. Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı idare etmek isteyenlerin iflası demektir ki, ben onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç zannetmiyorum; neticede söz dönüp dolaşıp ne olursa olsun bugün için bazı kimselerin susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada bir hayli kimse de bütün bütün susuyor…

Ne var ki, bugün şöyle böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak, hâlleriyle olsun kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad edeceklerdir. Kim bilir, belki de işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet… gibi gerçek insanî değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.

Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında çiğnensin, mazlum âh u efgânla inlesin, mağdur sesini duyurma peşinde koşsun ve sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan soluklasın.. mesele bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,

“Henüz bitmemiş terennümler var

Ki, sükûtunda intizar inler.” (Fâik Ali)

fehvâsınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun arkasında o beklenen bahar…

Bamteli: SÜFYÂNİYET ÇAĞI, TOPLUMSAL CİNNET VE HUKUK MÜCADELESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hak kapısının tokmağını çal dur ama kullardan asla lütuf bekleme; yoksa hiç farkına varmadan sen de peylenmiş olabilirsin!..

Hiç durmadan iste!.. Öyle bir kapıdan istiyorsun ki, O (celle celâluhu), Kendisinden isteyenleri geriye boş döndürmüyor. Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” “Acele” nasıl oluyor? يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!”

Menkıbe ya, o büyüklere ait; Hazreti Cüneyd-i Bağdâdî bir şey için tam altmış sene Cenâb-ı Hakk’a yalvardı. Tam altmış sene… “Altmış sene sonra verdi bana onu!” diyor. Ama o yalvarmalar, dua olarak -Allah kapısında, o kapının tokmağına dokunma şeklinde, (أَجِبْ (اِسْتَجِبْ “İcabet buyur Allah’ım!” şeklinde- onun defter-i hasenâtına kaydoldu. Öbür tarafta, o defter teşhir edilince bir meşher-i a’zamda, “Allah Allah! Ne kadar çok istemiş, hiç durmadan! Hiç ümitsizliğe kapılmamış, ye’se düşmemiş; ümitsizliği mâni-i her-kemal bilmiş, bataklık görmüş; uzağında durmuş ye’sin/ümitsizliğin.”

Çünkü yeis, kâfir sıfatıdır. وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, ümitsizlik kâfir sıfatıdır ama bazen mü’minde de bulunabilir. Çünkü her mü’minin her sıfatı mü’min değildir, bazı sıfatları kâfir olabilir; bazı kâfirlerin, mü’min sıfatları bulunduğu gibi. Bunu da o çağın bülbülü/andelib-i zîşânı söylüyor.

Duamız: اَللَّهُمَّ لُطْفًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ أَلْطَافِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Ulu Dergâhından bizlere öyle bir lütufta bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek iyilik ve lütuflardan bizleri müstağni kılsın!”

Falandan/filandan utûfet bekleme, lütuf bekleme!.. Farkına varmadan, peylenmiş olabilirsin. İnsan hiç farkına varmaz, satılmış olur, peylenmiş olur. Sonra bu defa onların borazanı haline gelir. Onlar ne derlerse, onu yapar. Ama bir insanın eli hep Hak kapısının tokmağında ise, o asla satılmaz. “Subhânallah!..” ile, “Elhamdülillah!..” ile, “Allahu Ekber!..” ile o tokmağa dokunuyorsa… Fakat hadis-i şerifte önce “Allahu Ekber” ifade ediliyor: اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا İşte o tokmak, o; o dil, bu. Bununla o kapıda olduğunu ifade edeceksin!..

O’nun kapısı, her yerde, herkese açık.. O (celle celâluhu), mekandan münezzeh.. ne cisim, ne araz, ne cevher, ne mütehayyiz.. ne yer, ne içer, ne zaman geçer. Cümlesinden berîdir Allah! “Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir / Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah. // Tebeddülden, tagayyürden dahi elvân ü eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır budur selbî sıfâtullah.” (Erzurumlu İ. Hakkı Hazretleri) Densizler, nâdanlar, vandallar, birilerinin direktifi ile bazı şeyleri çarpıtarak, -hâşâ- Zât-ı Ulûhiyete zaman, mekan, tahavvül, tebeddül, tagayyür isnad ediyor gibi gösterseler bile, o türlü şeylerin rüyasına dahi “Bin defa estağfirullah!” deriz; rüyasına bile bin defa estağfirullah!..

   Hasedi imanın önüne geçtiğinden, samimi mü’minleri karalamayı bile meslek edinen, Süfyâniyet çağının taylasanlılarını da Allah’a bırakın!..

Dolayısıyla, yalan söyleyenleri, iftira edenleri Allah’a bırakın. Cenâb-ı Hak, فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyuruyor; “O yalan söyleyenleri Bana bırak!” diyor Allah Rasûlü’ne. Yalan söyleyenleri, iftira edenleri, tezviratta bulunanları, insanları karalamaya çalışanları… Utanmadan “Okudum!” diyenleri, okumadıkları halde; her şeyi çarpıtanları, altını-üstünü kesip biçip şekillendirenleri… Bunlarla dine hizmet eden insanları itibarsızlaştırmayı hedef alanları, bırakın Allah’a!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!” deyin, bırakın Allah’a!.. O (celle celâluhu) görüyor. Siz, sabrınızla test ediliyorsunuz; yani, sizi size gösteriyor; yoksa O (celle celâluhu) biliyor; Semî’, Basîr, Karîb…

Cenab-ı Hak, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) diyor. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ Yine, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız olun, O (celle celâluhu), sizinle beraberdir!” (Hadîd, 57/4) buyuruyor. Kur’an-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) dediğini anlatıyor. Mekan mı nispet ediliyor Allah’a?!. Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Keza, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ Mekan mı isnad ediliyor? Ama gel gör ki, diplomalı cahiller, nâdânlar meseleleri çarpıtıp bir camiayı karalamaya çalışıyorlar. Hizmet edemediklerinden dolayı, “Neden onlar hizmet ediyor, biz edemiyoruz?!.” dercesine bir haset sergiliyorlar.

Antrparantez: Haset ve çekememezlik öldürücü bir marazdır; başkalarının yaptıklarını yapamayanlar, küfür ölçüsünde cinayetlere girerler. Bunun kestirmeden ifadesi şudur, birine göre: “Hased, bazen küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!” Onun içindir ki, Hak dostu, “Ben, hâsidden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmüş değilim!” diyor. Kim söylüyor bunu? Tâbiîn’in büyüğü, Hasan Basri Hazretleri. “Ben, hâsidden (hased edenden) daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” Hazreti Pîr, izah sadedinde, hasedin evvela hâsidi/hased edeni yakıp bitireceğini belirtiyor; “Hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel ceza var ki, o hased, hased edeni yakar.” diyor. Kendisinin yapmadığı/yapamadığı şey biri tarafından yapılıyorsa, hasetçi bir kere daha yanar, bir kere daha yanar.

Biliyor musunuz, bu yalanlar, tezvirler ve İbn Selûl’lerin direktifleri ile iş yapanlar var ya!.. Bunların topu birden hayatlarında beş tane insana kendi değerlerimizi anlatamamış ve sevdirememişlerdir. Burada yemin edebilirim. Onlar (tarafımızdan kaleme alınmış olan kitapların hepsini, Din İşleri Yüksek Kurulu olarak dikkatlice okuduklarını söyleyip tenkit edenler) yetmiş kitabı okuduklarına yemin edemezler, çünkü yalan. Ama ben yetmiş defa yemin edebilirim; beş tane insana Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirememişlerdir; “Edille-i şer’iyye-i asliye”yi sevdirememişlerdir; “Edille-i şer’iyye-i fer’iyye”yi -geleneklerimizi, an’anelerimizi, din tarafından belki bir yönüyle elenen/elenerek bize kadar gelen, intikal eden örflerimizi ve âdetlerimizi- sevdirememişlerdir. Mübarek ülkemizi, analarla dolu o mübarek ülkenin güzelliğini -ütopyalarda olduğu gibi- beş tane insana sevdirememişlerdir. Bundan dolayı hased ile yanıyor ve kavruluyorlar. Nezaketim müsaade etseydi, “geberiyorlar” derdim. Fakat size saygısızlık olur diye, kendi küstahlığımı burada perde altına alıyorum; onu dememişim kabul edin. Ölüyorlar…

Saçları var, sakalları var… Ama Süfyân’a uyan, arkasından sürüklenen taylasanlı yetmiş bin tane Horasanlı… Asya milletlerinden gelip Süfyân’a uymuş, Deccal’e uymuş insanların olacağını Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor. Çağ; bir Süfyân çağı, enâniyet çağı, bencillik çağı, gurur çağı, saltanat çağı, villa çağı, filo çağı, saray çağı… Ve çokları bunlar ile tıpkı pazarlardaki behâim gibi peyleniyorlar.

   Fazilet hissi insanlarda mehâbetullahtandır.

Bu peylenen insanlar içindir ki Kur’an-ı Kerim, أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) buyurur. Onlar, yol-yöntem bakımından hayvandan daha aşağıdırlar.

Zira fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır. “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.” “Korku” meselesi biraz bazılarını ürküttüğünden dolayı, vezne dokunuyor ama vezne dokunma günahını işleyerek, diyorum ki “mehâbetullahtandır”; fazilet hissi insanlarda, mehâbetullahtandır. “Yüreklerden silinsin -farz edelim- havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır tesiri katiyen, ne vicdanın. // Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” Böyle bir çağda yaşıyoruz. Bu konu, uzun boylu olarak, kalemi işlek birisinin ele alıp bunu kalem ile kâğıtlar üzerine işleyeceği bir konudur. Enâniyet çağı; bencillik, egoizm, egosantrizm, narsizm çağı… Herkes, o bir parçacık enâniyetini, erimeyen aysberg gibi görüyor. Ateşlere koysanız bile erimiyor. Dolayısıyla Allah, eriyecekleri yerlerde eritecek onları. Aldırmayın bunlara!..

Elektronik tabloda اَلرَّشِيدُ ism-i şerifi çıktı. اَللَّهُمَّ رُشْدًا تَامًّا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِرْشَادِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım! Dergâh-ı Ulûhiyetinden bizleri öyle kâmil bir rüşd ile, istikamet ve muvaffakiyet ile serfirâz kıl ki, her türlü sürçme ve kaymalara karşı bizleri korusun ve Sen’den gayrısının irşadından bizi müstağni kılsın; ey Erhamerrâhimîn!.. “Reşîd” ism-i şerifin hürmetine, bizi gözü kapalı, kulağı tıkalı, kalbi perişan o zavallılardan eyleme!.. Bugüne kadar ayakta tuttuğun, sâbit kadem eylediğin, çok büyük hayırlara vesile kıldığın gibi… Vifâka ve ittifaka teveccühünün sonucu, birliğe-beraberliğe iltifatının sonucu olarak; yoksa ne bizim haddimize ne de o cemaatin haddine!..

Kimse, O’nun (celle celâluhu) kudret eliyle meydana gelen şeylere sahip çıkmadı; herkes “Allah yapıyor!” dedi. يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ * مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Bu, Söz Sultanı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلَامِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözü, beşer sözlerinin efendisidir.” O, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm öyle buyuruyor.

Bu bahsi bir dua ile tamamlayıp başka bir konuya geçelim: اَللَّهُمَّ دَعْوَةً مُسْتَجَابَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ أَيِّ أَسْبَابٍ سِوَاكَ، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ أَيِّ أَسْبَابٍ سِوَاكَ Allah’ım, hakkımızda hayırlı neticelerin vukuu için muztarr kaldığımız anlarda, inayetinin esbâb-üstü müdahalesi adına yaptığımız istek ve dileklerimize cevap ver, yakarışlarımıza icabet buyur. Dualarımıza öyle bir karşılık ver ki; faydalı gördüğümüz şeylere nail olma veya problemlerimizi çözme hususlarında Sen’den gayrısına dil dökmekten, mâsivâyı yardıma çağırmaktan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun!.. Dualarımıza icabet buyur, bizi herhangi bir sebebe muhtaç eyleme! Bizi sebeplere bel bağlamaktan müstağni kıl!..

   Milletimizin parlak çehresini kirlettikleri gibi, ülkemizde hukuk sistemini de adeta felç ettiler.

Milletimiz, tarihte hakikaten ibret alınacak, ibret levhaları sergilemiş, takdir meşherleri sergilemiş mübarek bir millettir. Biraz evvel bir yanına işaret ederek “analarla dolu” dedim; yani bir yönüyle, şefkatin buhur buhur tüttüğü, bir buhurdanlıkta püfür püfür yukarıya doğru yükseldiği mübarek bir ülke. Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi, Campanella, “Güneş Devleti” ütopyasını yazdığı zaman, Devlet-i Aliyye’den haberdar oluyor; “Ben, beyhude bir şeyin çerçevesini çizmeye çalışmışım! Meğer bir yerde bu, yaşanıyormuş!” diyor. Öyle mübarek bir ülke; belli bir dönemde, mübarek insanlarıyla, kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-ihtiyarıyla böyle güzellikler meşheri, imrendiren bir ülke; herkesin bağrına koştuğu bir ülke. Bir dönemde o güzellikleriyle, o güzellik meşherleriyle hep yâd ediliyordu. İnsanlar, imreniyordu, bağrına koşuyordu. Hani Fransız Prensi, Kanunî’nin himayesine koşuyor, düşünün. Kim bilir daha niceleri!.. Bugün, falanın-filanın vesayetinde olan insanlar, gelip onun himayesine ve vesayetine giriyorlardı. Ve kocaman bir ülkede muvâsala ve muhabere imkânları -bağışlayın- atın-katırın sırtında yapılıyordu; bir yerden bir yere problemi halletmek için gitmek istediğiniz zaman, aylar alıyordu. Ama böyle bir örnek olmuştu.

Şimdi ise en kötü örnek; problemler sarmalı içinde; her taraftan bakınca -zannediyorum- insanların mânen istifrağ edesileri geliyor. Biraz evvel, onun bir dönemdeki güzelliğinin resmini vermeye çalıştım ama o resmi benden beklemeyin. O gün yaşananları Picasso’ya verseydiniz ve resim çizseydi, Şecere-i Numaniye’de Muhyiddin İbn-i Arabî hazretlerinin dediği gibi, “Râşid Halifeler ve Osmanlı Devleti” çıkardı; tecrîd mülahazası ile öyle bir şey çıkardı ve herkesin -bağışlayın- ağzının suyu akardı. Şimdi ise, midedeki potansiyel, istifrağ; ülkeye karşı, insanımıza karşı… Ve bunu, biz, bize karşı bir saygısızlık olarak alıyoruz; “Benim milletim, böyle bir saygısızlığa maruz kalmamalıydı!” diyoruz.

Ama gelin görün ki, o milletin dırahşan çehresini kirlettiler, mide bulandırıcı hale getirdiler. Öyle ki ülkeyi kirletmekle kalmadılar, dünyanın değişik yerlerinde -esasen- geçmişten tevarüs eden güzelliklerin meşherlerini hazırlayan insanların bile yaptıklarını yıkmak için, yani -bir manada- mabetlere dinamit koymak için seferber oldular. Burada bir yalancıya -bağışlayın- beş yüz bin dolar verdiler. Başka bir ülkede birine okulları kapattırmak için her ay beş yüz bin dolar verdiler. Tek, bu yapılan şeyler yıkılsın diye. Neden? Biraz evvel arz ettim; hased, küfrün yaptırtmadığını yaptırtıyor insanlara. Bakın, değişik yerlerde Allah’a inanmayan Ateistler var, Deistler var, Pozitivistler var, Natüralistler var; var oğlu var. Fakat hiçbiri bu şenaate, bu denâete teşebbüs etmiyor. Fakat genel manzara bu, Türkiye’de.

Ülkemizde adalet sistemi meflûç; meflûç değil, yoğun bakımda. Adalet sistemi, yoğun bakıma alınmış. “Oksijenle, dıştan oksijen üflemek suretiyle, acaba kaç gün daha yaşatabiliriz?!.” Öyle, o hale gelmiş; oksijenlik… Serkârların çoğunun aklı başında değil. Aklı başında bir psikiyatrist -ki, onun da kahtı yaşanıyor- görse bunları, aklı başında biri görse, “Bunların çoğu deli!” der.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim; Bir gün biri gelmişti; bugün yine kalemini deliler hesabına kullanan birisi, o zaman Kıtmîr’i ziyaret etmişti. Türkiye’deydim daha, Beşinci katta. Beş, dört, üç; hepsi bunların sıfırlandı, bildiğiniz gibi. Masada oturuyoruz, çay mı içiyoruz, yemek mi yiyoruz; ben dedim, “Yahu bu mübarek ülkede paranoya yaşanıyor!” O, benim dediğimi az hafife alırcasına… Şimdi sağ olsun, kalemini o istikamette kullanıyor, sağ olsun, Allah uzun ömür versin; şu anda yaptığı şeyi sevap zannediyor, defter-i hasenâtına günah döktürüyor. Evet, isim söylemek memnu’, gıybet olur; çünkü gıybetten korkarım ben. “Yahu hocam! Allah aşkına ne paranoyası? Düpedüz ülkede cinnet yaşanıyor!” dedi. Fakat herkes deli olduğundan, farkında değiller bu meselenin.

Bir antrparantez ile bir hikâye daha anlatayım; bahsetmişimdir: Hepatit oldum askerlikte. Onların Amerika’da kesilmiş etlerini yemediğimden, gıdasızlıktan falan, çok zayıf düştüm; altmış küsur kilo; düşünün, sadece galiba kemik kalmıştı. Dolasıyla hastaneye yatırdılar orada. Hatta beni hastaneye sevk eden doktor subay dedi ki, “Senin işin bitik!” Hastaneden çıktıktan sonra da “Nasıl olsa öleceksin, kendi memleketine gitsen iyi olur!” diye ekledi. Üç ay hava değişimi verdiler. Orada bizim yattığımız Dâhiliye koğuşundan bir koridor ile Asabiye koğuşuna geçiş oluyordu. Asabiye koğuşundan birisi, sık sık bizi ziyarete geliyordu. O, kendi koğuşundakileri deli görmüyor, bizi deli görüyordu. Özür dilerim, bağışlar mısınız? Evvela bağışlamanızı alayım. Evet, “Merhaba deliler, zır deliler, zır zır deliler, hınzır deliler!” diye bizi -Dâhiliyedekileri- selamlardı.

Toplum, bu hale gelince, bu sürüleşmiş demektir. Ve sürüklenip birilerinin arkasından giderler. Nasıl itibar kaybettiklerinin farkında değillerdir. Belli bir dönemde şuna-buna bazı şeyler yedirmek suretiyle ca’lî ve sun’î kredilerini/itibarlarını korumaya çalışırlar; fakat o, bir yere kadar.

   Adalet mekanizmasını da bir cinnet sistemine dönüştürdüler; fakat, asla ümitsizliğe düşmemek ve hukuk mücadelesinden vazgeçmemek lazım!..

“Adalet, meflûç!” dediniz. Hayır, yeni bir sistem oluşturmuşlar, yeni bir cinnet sistemi, farklı. Esasen Anayasa Mahkemesine gidemezsiniz, diğer mahkemeler işliyorsa, Adliye işliyorsa. Yargıtay işliyorsa, orada da hakkınızı arayacaksınız. Yargıtay’da da aleyhinizde çıktıysa, Anayasa Mahkemesine müracaat edeceksiniz. Orada da aleyhinizde bir şey çıktıysa, sonra da İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceksiniz.

Bir kere Yargıtay’ın önüne setler oluşturmuşlar, gidemiyorsun orada. İki sene insanları içeride tutuyorlar, ifadelerini almıyorlar, iddianame hazırlamıyorlar, “Bekleyin!” diyorlar, “Müstahak size; çünkü ‘hak’ dediniz siz. ‘Hak’ diyenlere, yaptığımız şeyler bunlar, size müstahak!” Bu da, onların hukuk mantığı… “Hak!” diyorsunuz, maruz kaldığınız şeylere “müstahak” oluyorsunuz. “Kıyak” değil mi? Özür dilerim, halk dili oldu biraz, hakkınızı helal edin! Oradan, mahkemeden sıyrılsanız, gideceksiniz bir o kadar da, iki sene, üç sene, Yargıtay’da bekleyeceksiniz. Oradakiler de zaten korkuyorlar; başta onlar hakkında iki defa, üç defa, dört defa müebbet isteniyor. Kime? Kime müebbet isteniyor? Belli bir dönemde ya bir makale yazmış, ya bilmem ne yapmış, ya falan, ona.

Efendim, Karakuşî karar… Hırsız girmiş eve, talan etmiş. Sonra çıkarken, “Kapıdan çıkacağıma pencereden ineyim!” demiş. Evin penceresine de o günlerde bir boya çalmışlar, az kayganmış. Sonra hırsız, oradan, pencereden aşağıya doğru atlarken, düşmüş, ayağı kırılmış. Gitmiş muhakemeye; Kadı Karakuş’a ev sahibini şikâyet etmiş. Sonra, Karakuş da ev sahibini mahkûm etmiş, idama mahkûm etmiş. Hırsızın ayağı kırıldı; o kırık ayağıyla artık nasıl hırsızlık yapacak, nasıl rüşvet alacak; nasıl bir kısım fetva eminleri bulacak, onlara para döktürecek, onları peyleyecek, satın alacak, sonra dediğini güçlendirecek, elini güçlendirecek?!. Bütün bunlar, onun ayağının sağlam olmasına bağlı; Karakuşî mantığı. “Asın bu adamı!” diyor, “Hırsızın ayağının kırılmasına sebebiyet verdi!” Önceden bir darağacı koymuşlar oraya. Götürüyorlar ev sahibini asmaya. Efendim, bu defa adamın boyu biraz uzun geliyor, darağacı yetmiyor ona. Gelip diyorlar ki, “Efendim, darağacı biraz alçak düşmüş, adamın boyu da uzun, asıyoruz asılmıyor!” Kadı Karakuş, “Götürün onu, getirin başka birisini asın!” diyor. Karakuşî karar…

Hukuk, böyle… Yargıtay, böyle… Bütün bunları geçerseniz şayet -Kaf dağını geçmek gibi bir şey- Anayasa Mahkemesine gideceksiniz. Anayasa Mahkemesinin bu mevzuda bir şey yapması için de yine evvela onların kurduğu süs mahkemesine müracaat edeceksiniz. Lüks muhâkeme o, lüks; Anayasanın da üstünde, lüks muhakeme. Efendim, oradan da bir şey çıkarsa şayet, bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceksiniz. Dolayısıyla, burada dendiği gibi, hakikaten ümitsizliğe düşebilir hak arayan insanlar.

Fakat Üstad’ın ifadesiyle, “Yeis, mâni-i her kemâldir.” Mehmet Akif aynı hakikati şöyle seslendirir:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Bence yürekli olmak, durduğumuz yerde dimdik durmak lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğümüz yol, bizi İnsanlığın İftihar Tablosu’na doğru götürüyor mu? Bütün işaretler hep O’nu işaretliyor mu? Hedefte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) görünüyor mu? Mesele, Kitap’a, Sünnet’e, Selef-i Sâlihîn’in sâfiyâne içtihatlarına uyuyor mu, uymuyor mu? Müzakereli Hadis okunuyor mu okunmuyor mu; şimdi Müslim otuz Hadis kitabıyla beraber mütalaa ediliyor mu edilmiyor mu? Otuz Fıkıh kitabı beraber mütalaa ediliyor mu edilmiyor mu? Bütün bunlara rağmen, bir santim yanlışınız var ise, dönmüyorsanız, sizi Allah’a havale ederim ben! Fakat yürüdüğünüz yol, Kitap’ın, Sünnet’in, Selef-i Sâlihîn’in -bir yönüyle- şâfiyâne, sâlihâne yolu ise, inşirah veren yolu ise şayet, o yoldan dönmeye “döneklik” denir, hafizanallah. Allah, o yolda sabitkadem eylesin! Allah, Râşid Halifelerin yolundan ayırmasın bizi! Kara saraylara, filolara, villalara kalb kaptırmaktan, kalb kaptırma aşağılığından, kompleksinden sizleri, bizleri muhafaza buyursun!.. Yeryüzünde isterse bir dikili taşımız olmasın; olmasın!.. Kıtmîr, öbür tarafa yürürken, öyle yürüyecektir. Hesabını vereceği bir şeyi arkada bırakmadan, öyle yürüyecektir. Ama Allah, onların hesabını da onlardan soracaktır.

   Yolun sonunda Hakk’ın rızası varsa, başımızdan aşağıya meteorlar yağsa, balyozlar inip-kalksa, bizi potalara koysalar ve madenler gibi eritseler de yine katlanmalıyız!..

Bence, ye’se kapılmamak lazım. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde hadiseler, hep böyle cereyan edegelmiş. Mehmet Âkif, “Kânun-i İlâhî, göreceksin ki, değişmez.” diyor; göreceksin ki, değişmez âdet-i İlahî. Eğer değişseydi, Ulû’l-azim Peygamberler hakkında değişirdi. “Diğerlerini bırak!” sözü ile demeyeceğim, onların hepsi başımızın tacı; fakat şimdilik bahis-mevzuu etmeyelim onları. Hazreti Nuh (aleyhisselam); Kur’an, Ulû’l-azim peygamber olarak ifade buyuruyor mu, buyurmuyor mu? Hazreti İbrahim (aleyhisselam), Hazreti Musa (aleyhisselam), Hazreti İsa (aleyhisselam) ve medâr-ı iftihar, şeref-i nev’-i insan, ferîd-i kevn u zaman, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem). Şimdi -zannediyorum- Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun başına gelenlerin onda biri eğer sizden birinizin başına düşseydi, araya kılıç girerdi!” Ne demekse?!. Ona (Alvar İmamı’na) göre böyle; ben bunu, kulaklarımla duymuştum. Fakat çevirip şöyle diyeyim; “O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelenler, Everest tepesinin başına inseydi, o tepe Lût gölünün dibine dönerdi!” Evet, O’na her şeyiyle medyunuz. “Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet / Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

Evet, yol bu ise, başımızdan aşağıya meteorlar yağsa, balyozlar inip-kalksa, bizi potalara koysalar ve madenler gibi eritseler, yine de katlanmalıyız. Yol bu ise, yöntem bu ise, hedefte O’nun (celle celâluhu) rızası görünüyorsa ve o hedefte işaret alametleri Kur’an’ın işaretleri ise şayet, Sünnet-i Sahiha’nın işaretleri ise şayet, bence, dişimizi sıkıp katlanmalıyız. Çünkü katlanmışlar…

Hazreti Nuh, katlanmış. Bir yerde iş son kerteye gelince, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” demiş. Arz-ı hâldir, bu. “Allah’ım! Yenik düştüm. Ne olur, nusretin! Nusretin!..” Tabiatıma mal edeceğim nusretin. “İfti’âl” kipinden alacak olursanız; “Tabiatıma mal edeceğim nusretin, Allah’ım!” O zaman, “Nâçâr kalacak yerde / Nâgâh açar ol perde / Dermân olur her derde / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” (Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri) Hazreti Nuh, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ deyince, Cenâb-ı Hak, “o sebeple” mi, fâ-i sebebiyye veya “onu müteakip” mi, fâ-i tâkibiyye şöyle buyuruyor: فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da, sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/11-12) Gökten boşalan, yerden fışkıran… Bunlar iltika edince, bir araya gelince, yeryüzü -bir yönüyle- seylaplara yenik düşüyor. Ancak onun (Hazreti Nuh’un) “sefine-i necât”ına binenler kurtuluyor, ona inananlar kurtuluyor.

Hazreti İbrahim, nâr-ı Nemrud’a atılıyor. Hanginiz nâr-ı Nemrud’a atıldınız? Hazreti Musa -haşa ve kella- bir mücrim gibi adım adım takip ediliyor. Adım adım, tâ zalimler denizde, deryada boğulacakları âna kadar. Seyyidinâ Hazreti İsa (aleyhisselam), yine o Ulû’l-azim peygamberlerden. Nâsıralı genç. Kaçamak, oradan oraya seyahat ediyor; orada burada nasihat ediyor; adım adım takip ediliyor. En sonunda kaldığı yeri keşfediyorlar. Bir dönemde sizin evleri keşfedip baskınlar yaptıkları gibi… Şimdi evleri keşfedip, miting meydanlarında “Tanıdıklarınızı haber verin, baskını biz yapalım. Tanıdıklarınızı haber verin, baskını biz yapalım!..” dedikleri gibi. Aynen öyle…

Ondan kaç asır sonra Ashâb-ı Kehf… Esasen kimler ise?!. Bizim bazı kaynaklarımızda Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş. Bir de Kefeştetayyuş çobanının Kıtmîr’i var, bencileyin. Evet, nelere katlanıyorlar!.. Her sokak başında bir çarmıh; her çarmıhta -o gün için- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، عِيسَى رَسُولُ اللهِ diyen insanlar berdâr ediliyor, asılıyor. Bütün bunlar karşısında çaresizlikle mağaraya sığınıyorlar ve Allah (celle celâluhu), onların -bir yönüyle- “ruh-i hayvânî”lerini muvakkaten alıyor, “rûh-i nefehât-ı Sübhâniye”leriyle onları diri tutuyor; çürümüyorlar. Üç yüz sene, Kur’an dokuz daha ilave ediyor oraya; bazıları bundan Kamerî ve Şemsî seneleri çıkarıyorlar; “Kamerî o kadar yapar, Şemsî de o kadar yapar!” diyorlar. Evet, Hazreti İsa’nın yolunda yürüdüklerinden dolayı, onlar da bilhassa bir kısım Ehl-i Kitap tarafından da -Dakyanus değil sadece- aynı şeylere maruz bırakılıyorlar.

Bütün bu çekilenleri üst üste yığın, bunları toplayın. Gerçi farklı şeyler toplanmaz, Matematikte. Ama siz toplayın, olsun; Matematiğe o kadar aykırılık olabilir. Toplayın; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiği yanında, onda bir yapar. Sizin çektikleriniz de onlardan en az çekeninin çektiği yanında onda bir yapar. Bence, Allah aşkına bu kadarına katlanın!.. Katlanın!.. Birileri Dakyanusluk yapsın; siz Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş; ee bir de Kıtmîr’iniz var; olsun, ekip tamam, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Onların sayılarının yedi olduğu söyleniyor; yedi midir, esasen? Kur’an-ı Kerim, sayıları mevzuunda, سَيَقُولُونَ ثَلاَثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ “(Ashab-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi, ‘Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.’ diyecek; daha başkaları, ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir. Bazıları da, ‘Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.’ diyecektir.” (Kehf, 18/22) dedikten sonra, قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ قَلِيلٌ فَلاَ تُمَارِ فِيهِمْ إِلاَّ مِرَاءً ظَاهِرًا وَلاَ تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا “(Rasûlüm,) de ki: ‘Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında sağlam ve doğru bilgi sahibi çok az insan vardır.’ Dolayısıyla, onlar hakkında bilinen gerçeklerin dışında herhangi bir kimse ile münakaşaya girme; onlar hakkında tartışanlardan da herhangi bir şey sorma.” (Kehf, 18/22) buyuruyor. Her dönemde bunlar olacaklarına göre, bence, işte bu kadar da olabilir. Dünyanın değişik yerlerinde de böyle olabilir. Ve bunların hepsi, değişik dağların tepelerinde/zirvelerinde Sevr Sultanlığına sığınmış gibi, Hira Sultanlığına sığınmış gibi, Allah (celle celâluhu) onların “ruh-i hayvânî”lerini alır, “ruh-i insânî”leri ile, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (ona ruhumdan üfledim) (Sâd, 38/72) hakikatine bağlı ruh-i insânîleri ile, onları devam ettirir.

   Falana-filana hınç, kin ve nefretin ifadesi olarak değil, mazlumların kurtuluşu ve ülkemizin geleceği için, şahit olduğumuz zulümleri herkese anlatmalıyız!..

Ha, ille de her şeyin sizin döneminizde olması, o Hizmet şiirinin kafiyesinin sizin tarafınızdan konması şart değil. Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin!.. Evet, sen tohum at git, kim hasat ederse etsin, biçerse biçsin, döğerse döğsün, değirmene götürürse götürsün!.. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), tohum attı; fakat öyle sağlam tohumlar attı ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdü; arkadan gelenler, aynen, O’nu adım adım izlediler; Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali; Hasan u Hüseyin, Aşere-i Mübeşşere… (radıyallahu anhüm ecmaîn) Kıtmîr, diyorum ben bu tabiri: Onların yüzü suyu hürmetine duamızı kabul buyur; مِنَ الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabından seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve o en hayırlı zatlar hürmetine!..”

Ashâb-ı Bedir başta olmak üzere, وَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabından seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve o en hayırlı zatlar hürmetine, Allah’ım, bizi onlara bağışla; onların yolundan ayırma!.. Bu kötülükleri yapan, Firavunların yapmadığı kötülükleri yapan insanları da, Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan, “an karibi’z-zaman” (en yakın zamanda) hidayet eyle! Kalblerini telyîn etmeyi murad buyuruyorsan, telyîn eyle; yumuşat kalblerini Allah’ım! Kasvetten kurtar!.. O kasvetli kalb ile ne kabir aşılabilir, ne mahşer geçilebilir, ne Cennet’e girilebilir, ne de Cehennem’den âzâd olunabilir. Allah, hidayet eylesin!..

Bence bütün dünya mazlumları, mağdurları, mehcûrları, mahcupları, mazurları, mahrumları… Daha neleri?!. Efendim, bu mevzuda değişik kelimeler kullanabilirsiniz. Dünya duydu bunları ve çoğu, yapılan şeylerin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine de muttali oldu. Muttali olmayanlara da o duymayı değerlendirmek suretiyle, sizin anlatmanız gerekiyor: Zulüm var, gadir var, feryad u figan var, bir damla ekmeğe muhtaç olan insanlar var. Binlerce insan, yüz binlerce insan gadir yaşıyor. Yüz binlerce insanın yaşaması, milyonlarca insanın içinin yanması demektir; Kıtmîr’e kadar, milyonlarca insanın içine kan damlaması demektir. Çünkü içeriye alınan yüz binlerce insan.. ihtifâ eden yüz binlerce insan.. yurdunu-yuvasını terk edip firar eden insan.. hicret eden insan… Bunların anneleri, babaları, amcaları, dayıları, evlatları vardır. Her bir insanı elli ile, yüz ile, bir de tanıdıklar ile hesap edecek olursanız, binlerle çarptığınız zaman, milyonlarca insanın içine her ân kan damlıyor. Kan damlıyor… Kanlı katiller tarafından.. kanlı katiller tarafından.

Ölenlerin hadd u hesabı yok. Çileye maruz kalanların hadd u hesabı yok. Çıplak vücutları istif halinde, değişik yerlerde teşhir edilenlerin hadd u hesabı yok. Öyle hadd u hesabı yok ki, Lenin görseydi, “Ben, bu haltı yapmamıştım!” diyecekti, “Asyalı insanlara!” O açıdan böyle bir mazlumiyeti, mağduriyeti, mahcuriyeti, mahkûmiyeti dünya duydu; duymayanlara da anlatmak lazım.

Bu falana-filana hıncın, kinin, nefretin, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinin ifadesi olarak değil. Esasen, mübarek vatanımızın eşrârdan, füccârdan, hattârdan, -bence- kurtarılması lazımdır. Ama onların yaptıkları, kanlı katillerin yaptıkları gibi değil; “medenilere galebe, ikna iledir!” Hâlâ aklı başında beş-on tane insan varsa, onlara meseleyi anlatmak suretiyle, dünyaya meseleyi anlatmak suretiyle, derdimizi dinletmek suretiyle, Allah’ın izni ve inayetiyle, eşrârın şerrinden, füccârın keydinden, kâidûnun hıyanetinden kurtarmak, bir vecibedir. Ama demokratik yollar ile.. cumhurî yollar ile.. insanî yollar ile.. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) fehvasınca, mukabele-i bi’l-misil’e “kâide-i zâlimâne” diyoruz; mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi. “Isırdılar; biz de buna karşı diş gösterelim!” Hayır, çünkü biz, insanız, elhamdülillah.

Kırık Testi: HAKK’A ADANMIŞ RUHLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

İhlâs ve rıza vird-i zebânları,

Maiyyet edalı her bir anları,

Yollardalar hep bin bir iştiyakla,

Çok farklı görüyorlar yarınları!..

***

Semavî bir derinliğe sahiptir Hakk’a adanmış ruhlar.. sıyrılıvermişlerdir cismâniyetten.. itmişlerdir hayvâniyeti bir yana.. kalb ve ruh aynasıyla bakmaktadırlar topyekûn varlığa, varlığın verâsına.. kalblerinin derinliklerinde hep O’nu duyup O’nu hissetmektedirler.. muhabbet ve aşk u iştiyakla atmaktadır nabızları.. çizgilerini koruyamama endişesiyle tir tirdir düşünceleri.. hep iki büklüm bulunurlar mehâbet mülahazasıyla.. fersah fersah uzaktırlar dünya ve mâfîhâ irtibat ve alakasından; dünya ve mâfîhâ ile alakaları sırf O’nun âsârı olmaları itibarıyladır.

Onlar, oturur-kalkar sürekli marifet soluklanırlar. Hal ve tavırları mehâfet ve mehâbet televvünlüdür. Öyle bir ilâhî ahlak sergilerler ki, hayranlık temâşâsına dalar, mele’-i a’lânın sâkinleri. Bu, onların mehâfet ve mehâbeti içtenleştirip tabiatlarının bir derinliği haline getirmelerindendir. Esasen bu hususlardır onları “A’lâ-i ılliyyîn”dekilerle hem-seviye kılan ve birer müşârun bi’l-benân ufkuna ulaştırıp fazilet âbidesi konumuna yükselten. İşte bu konudaki samimi bir soluk:

   “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,

   Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. (M. Âkif)

Hafif bir değişiklikle, “Fazilet hissi mehâbetullahtandır.” da diyebilirsiniz.

Onlardaki bu alaka ve irtibat derinliği, ihtimal nezd-i Ulûhiyette öylesine bir kıymet ifade eder ki, onlar, O’ndan gelen teveccüh esintileriyle kendilerini hep inâyet ve riâyet seralarında hisseder gibi sürekli itminan soluklarlar. Böyle içten yönelmelere mukabil de korur Hafîz u Hâfiz, başyüceleri koruduğu gibi, onları da.. korumuştu “sâbikûn u evvelûn”u O.. korumuştu da, Hazreti Sultan-ı Enbiyâ’ya “Yalnız ve yalnız Allah’ın hoşnutluğunu hedefleyip sabah-akşam iç döküp Rabbine yalvaranları yanında tut, uzaklaştırma!..” (En’âm, 6/52) ferman ederek, serasına aldıklarının O’nun gözdeleri olduklarını hatırlatmıştı…

Evet, kendini Hakk’a adayanları, ubudiyet ve ubûdetle her an ayrı bir derinlik sergileyenleri, yüzleri hep O’na müteveccih bulunanları, oturup-kalkıp içlerini O’na dökenleri, “rıza” deyip inleyenleri, O görüp gözettiği gibi, onların görülüp gözetilmelerini de ister. Nasıl istemez ki, kerem O’nun şanı, vefa da değişmez âdet-i sübhâniyesidir. Onlar da O’na teveccühün gereği iki cihanın şatafat ve debdebesine göz kapamış bahtiyarlar; sürekli muhabbetle köpürüp aşk u iştiyakla inleyip duranlardır. Onlar hayatlarını Bilal çizgisinde, Ammâr ufkunda, Habbâb ikliminde, Yâsir/Sümeyye imrentisinde, İbn-i Mes’ud gölgesinde sürdürüyorlarsa, Allah da, dû cihandan el yumuş bu bahtiyarlara öyle bakacaktır; zira O, “Erhamü’r-râhimîn, Ekramü’l-ekramîn ve Eşfeku’l-müşfikîn”dir. Onlar, dünya ve mâfîhâyı içlerinden söküp atmışlarsa, o merhametlilerin en merhametlisi, kerimlerin en kerimi ve müşfiklerin en müşfiki de onları asla yolda bırakmayacaktır.

Vâkıa, Hakk’ın bu engin inâyet ve riâyeti yanında, nur çağının dünyaperest mürde gönülleri gibi, günümüzün ekâbiri de vardır. Bunlar da dünya ve mâfîhâ nedir bilmeyen Hak âşina ruhlara karşı yer yer çekememezliğe girecek, hazımsızlık gösterecek, onlara karşı akla-hayale gelmedik şenaatler irtikâp edecek; sürekli bir kısım şeytânî projelerle oturup kalkacak ve onların hemen her şeylerini gasp etme yolunda hukuk ve adaleti ayaklarının altına alarak en şeni’ zulümleri işleyeceklerdir. Hizmet erleri ise, bunlara karşı, Hazreti Eyyûb sekine ve temkiniyle, “Allah verdi, Allah aldı!” deyip farklı güzergahlarda yollarına devam edeceklerdir ve ediyorlar da!.. Zira onlar, bu türden şeylerle karşılaşacaklarını bilerek bu yolu seçmişlerdi. Biliyorlardı ki, şeytan ve nefs-i emmâre dürtülerine açık tezkiyesiz ruhlar, dün olduğu gibi bugün de tahribatlarına devam edecek.. insanî ve İslâmî değerleri ihya etmek isteyen diriliş erleriyle uğraşacak.. ve onların bin bir sancıyla ortaya koydukları en müspet ve olumlu şeyleri yıkmaya çalışacaklar.. dahası, farkına varmadan şeytan ve avenesinin bu gayretlerine şuursuzca yüzler-binler iştirak edecek.. Firavunlarla kirlenen tarihin mülevves sayfalarına kara kara sayfalar ilave edilecek ve tarihî tekerrür devr-i daimi bir kez daha kan olup irin olup sinelere akacak…

Evet, dün olduğu gibi bugün de, yarın da yeni yeni tiranlar ortaya çıkarak, o mel’un hedeflerine ulaşma adına Makyavelistçe her vesileyi meşru sayarak akla-hayale gelmedik yöntemlerle, lanet ile anılan cebbarlara rahmet okutturacak her mel’aneti irtikâp edeceklerdir. Edilip eylenen şeylerle iç içe problemler fasit daireleri oluşacak ve insanlık bir kez daha firavunlar, nemrutlar dönemini yaşama mecburiyetinde kalacaktır.

Bu ürpertici tablo/tablolar dairesi karşısında “ba’sü ba’de’l-mevt” kahramanlarına düşen; her şeyi Hakk’ın ekstra ve özel teveccühüne havale ederek, İlahî beyan mazmununa tevfikan, “Allah, de, bırak onları, içine dalageldikleri şeylerle oyalanadursunlar.” veya “Sen onları Bana bırak!” hıfz u inâyet vaad eden beyan-ı sübhânîsine “Lebbeyk!..” diyerek, kendi insanî ufuklarında yol almaları olmalıdır.

Varsın yürüsün onlar, o zikzaklı patikalarda; Hak yolunun azimli erleri, ruhlarla Hak arasındaki engelleri bertaraf ederek, tecelli otağı vicdanları O’na açmaya koşmalı ve şu birkaç asırlık yalnızlıkları sonlandırmalıdırlar. İhtimal bu sayede insanî temel hak ve hürriyetler ma’şeri vicdanın olmazsa olmazı haline gelecek.. her yanda sevgi ve saygı meltemleri esmeye başlayacak.. toplumdaki kopuşmalar, ayrışmalar sona erecek.. ütopyalarda resmedilmeye çalışılan bir içtimâî, iktisâdî, idarî yapıya gidiş yolları açılacak.. ve ülke imrenilen, güven duyulan, sımsıcak ve Cennet-âsâ bir hal alacaktır; nevbaharlara savaş ilan eden şefkat, re’fet mahrumu kaba ruhlara rağmen Cennet-âsâ bir hal alacaktır.

O aydınlık günlerin mustatil şafakları çoktan görülmeye başladı bile. Sıra onun dünya kamu vicdanında duyulup doğru okunmasına kalmıştır. Dünya çapında bir umumî kabul ve iz’anın görülmeye başladığı şu günlerde olup bitenler önyargısız sinelere pırıl pırıl ışık tayfları şeklinde akmakta ve yarınları olan kimselere rahat bir nefes aldırmaktadır. Bundan sonrası Hakk’a tam yönelme gayretine, yürünen yolda duraklamaya girmemeye ve hadiseleri arka planlarıyla okumaya kalıyor ki, bu da, ışığın bir kez daha zulmetlerin hakkından gelmesiyle noktalanması demektir. İsterseniz bu konuyu da merhum Âkif’in soluklarıyla noktalayalım:

   “Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,

   Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın!..”

***

Not: Bu makale, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan ve Çağlayan Dergisi’nin 2017-Ağustos sayısında neşredilen başyazıdır.

Bamteli: GÜCÜN KAPIKULU FETVACILAR VE ISMARLAMA İFTİRALAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Nezaket ve inceliğiyle melekleri dahi imrendiren insanlar da var, kabalık ve küstahlığıyla şeytanları bile ürperten kimseler de!..

Tabiat-ı insâniyede çok korkunç sukût etmeler de var; hayvanın altına düşmeler de var. Ben mi söylüyorum? Kur’an buyuruyor: لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “Onların kalbleri vardır, fakat onlarla meselelerin özüne inip gerçeği idrak edemezler; gözleri vardır, fakat onlarla görülmesi gerekeni göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla duyulması gerekeni duyamazlar. Bu halleriyle onlar, küçük veya büyükbaş hayvan sürüsü gibi, hatta onlardan daha çok insiyaklarına tâbi, yol bilmez ve güdülmeye mahkûmdurlar. Onlardır gerçeklerden bütünüyle habersiz olanlar.” (A’raf, 7/179) وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’âm, 6/112) Şeytan ile teâtîde (alış-verişte) bulunuyor; o, ona -halk ifadesiyle- fiskos yapıyor, o da ona fiskos yapıyor. Bazen o ölçüde sukût edebiliyor insan.

Onun için büyük gönül insanı, kalb insanı, “hayvaniyetten çıkmayı, cismâniyeti bırakmayı, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat yapmayı talim eden” Mevlânâ -şimdikiler folkloruyla müteselli- diyor ki: “Bazen melekler bizim incelik, nezâket ve nezahetimize imrenirler; bazen de şeytanlar, kabalık ve küstahlığımızdan tiksinti duyarlar.” Bu kadar şâirâne ifadeyle, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Muhakkak ki Biz insanı, en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık; sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/4-5) hakikati -zannediyorum- daha güzel ifade edilemezdi.

Ama “Urvetü’l-Vüskâ” (sağlam kulp, hiç kopmayacak bir tutamak) olarak tutup âlâ-i illiyyîn-i kemâlât”a yükseleceğiniz şey, إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar müstesna.” (Tîn, 95/6) Yürekten, iz’an ölçüsünde, riyazî katiyetin çok üstünde inanma… “İki kere iki dört eder.” Şüpheli bu; çünkü a’dâtın müsâvî olması şüphelidir; o da bazen üç buçuk yapar, bazen de dört buçuk yapar. Fakat öyle inanmalı ki, riyazî katiyetin üstünde ve bir “Yetmez!” mülahazası ile. Buna Hazreti Pîr, “Hel min mezîd kahramanı” diyor. “Kahraman”ı ben ilave ettim; “Hel min mezîd; daha yok mu, daha yok mu, daha yok mu?!.” Seyr ilallah, seyr fillah, seyr maallah, seyr anillâh. O esnada nabzını tutsanız, kalbine kulak verseniz, hâlâ durmadan mırıldanıyordur: “Hel min mezîd / Daha yok mu?!.” Neden böyle diyor? O’na ulaştıktan, O’nda fâni olduktan sonra misyonunu hatırlayarak, bir yönüyle yine halkın içine döndüğü, Efendimiz’in Miraç’tan dönüşü gibi dönmeye muvaffak olduğu zaman bile “Hel min mezîd” diyor. Çünkü nâmütenâhî istikametinde seyr ü seyahat, nâmütenâhidir; bitmez zira “Künh-ü Bârî nâ-kâbil-i idraktir.”

Ondan dolayı Zât’ı açısından O’na “mevcûd-ı meçhul” demiş ehl-i tahkik. Benim sözüm değil, onların beyanı: “Esmâsıyla mâlum, sıfatlarıyla muhât, Zât’ıyla mevcûd-ı meçhul.” Meçhul değil, ihata edilmez, nâ-kâbil-i idrak. Onun için oraya sınır koymuş Sâhib-i Şeriat (sallallâhu aleyhi ve sellem); Zât’a gelindiği zaman, tevakkufu emretmiş: Âsârını ve ef’âlini düşünün. Enfüste tedebbüre, tezekküre ve teemmüle dalabildiğiniz kadar dalın, mercan adalarına dalıyor gibi. Her dalışta yeni yeni şeyler elde edeceksiniz marifet adına. Fakat mesele Zât-ı Ulûhiyete gelince, -hâşâ ve kellâ- “Nedir?” cevabını akla getirecek, “Kimdir?” cevabını akla getirecek, bir şâirin dediği gibi -o tabiri kullanmıyorum- “Ne idüğü…” tabirini akla getirecek şeylerden tevakkî adına, hemen -bir yönüyle- oraya fikrî/zihnî surlar oluşturmalı. Bu suretle, لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Gözler O’nu idrak edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır. O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar bulunan)dır.” (En’âm, 6/103) hakikatine sığınmalı; “Sen, Zât’ın hakkında böyle buyuruyorsun.” demeli, “edep temkini” içinde olduğu yere ayağını basmalı!.. Sadece o mevzuda. Öbür tarafta Zât-ı Ecell-i A’lâ (celle celâluhu) Kendini ne kadar ifade buyuracaksa, o kadarına kanaat ederek durduğu yerde durmalı!..

   Süfyâniyet çağı; taylasanlısı da saldıracak cübbelisi de!..

Bu, me’âlîye ait meseleyi ifade etmede, kelimelerin yetmediğinin farkındayım ben de. Yetmeyen kelimelerle bazı şeyler ifade edilince, terminolojiye de vâkıf olmayan insanlar, meseleleri sağa-sola çekiyorlar. Gerçi “sağa-sola” diyorlar da, benim gördüğüm, şimdi çok sağa çekilmiyor, hep sola çekiliyor, arkaya çekiliyor, alta çekiliyor. Böyle sağa çekecek insaflı bir adam çıkmıyor, nedense bilemiyoruz. Herhalde Cenâb-ı Hak bu dönemin insanlarını öyle yaptı ki, her şey bu dönemde sola doğru çekiliyor, şeytanın sola doğru çekmesine karşı, insanlar teyakkuza geçsinler diye. Çünkü az önce de geçtiği üzere, يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) Bazıları, bazılarını aldatacak şeyler, mesajlar, sinyaller veriyorlar. Bazen insanlar, şeytanlara mesaj gönderiyor; bazen de onlar onlara yapıyorlar. Kalbde, Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâh-ı Sübhânîsi olan o önemli Latife-i Rabbâniyenin yanı başında “Lümme-i Şeytaniye” var. Orası da Şeytanın gez-göz ve arpacığı karşısında tek hedef; sürekli vesvese oklarını oraya saplıyor ve insan, hiç farkına varmadan, onun güdümüne girebiliyor. Çağımızda bu, biraz daha fazlaca oluyor.

Onun için, böyle apan-sapan -uydurma kelime- insanların apıp sapmalarına çok takılmamak lazım. Bir kere, çağın “Süfyâniyet çağı” olması itibarıyla, herkes takılabilir; taylasanı ile takılan da olabilir, cübbesi ile takılan da olabilir, takkesi ile takılan da olabilir, başı açık takılan da olabilir; takılan da olabilir, takılan da… “Garûr” diyor Kur’an-ı Kerim, sonra da “eş-Şeytan” diyor. فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللهِ الْغَرُورُ إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا “… Dünya hayatı sizi sakın ola ki aldatmasın! Yine sakın ola ki, (o çok hilekâr şeytan dâhil), aldatanlar da sizi Allah hakkında (yanlış bilgi, yanlış inanç ve yanlış yaklaşımlarla) aldatmasın. Şüphe yok ki şeytan, sizin için (sinsi ve hileleri çok) bir düşmandır, öyleyse siz de onu düşman edinin.” (Fâtır, 5-6) Evet, “Garûr” yani mübalağa kipiyle, “çok fena, yavuz aldatan, çok çelmeci, çok el-enseci birisi” dedikten sonra, “O Şeytandır” diyor. İşte, çokları, farkına varmadan o şeytanın güdümüne girebilirler.

İnsanların çoğu da bazı yanlarıyla azıcık parlak bir insan ortaya çıkınca, onun arkasından sürüklenebilirler. “Kitle psikolojisi” denen bir şey var. Senelerce Avrupa’da sosyal ihtilaller olmuş; üç-beş tane sergerdan bunları meydana getirmiş. Birbirlerini boğazlamış, öldürmüş, kırmış-geçirmişler. O, ona “Kapkara!” demiş; o da ona “Kapkara!” demiş. Kimin “kara”, kimin “ak” olduğu belli değil. Birbirlerini yemişler, yamyamlar gibi, hafizanallah. Bu tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde hep devam edegelmiştir. Çağımızda biraz daha yaygınlaşmış olabilir; telekomünikasyonun yaygınlığı, onu da yaygın hale getirmiş olabilir. Bugün, çeşitli muhabere ve muvâsala imkânları var, her şeye çabuk ulaşılabiliyor; bir şey sorduğunuzda, hemen cevabını almak mümkün. Mesela, hadis okuyoruz, metin okuyoruz, ricâle bakıyoruz; “metin kritiği” diyoruz, “rical kritiği” diyoruz. Merak edip hemen bir aletin düğmesine basınca, hadisin metni ve râvîsi bütün hüviyetiyle karşınıza çıkıyor. Nedir, ne değildir; râvî, “sika” mıdır, “mutemed” midir, “mevsuk” mudur, “hâkim” midir, “hâfız” mıdır; yoksa “kezzâb” mıdır, “zayıf” mıdır, hemen karşınıza çıkıveriyor. Dolayısıyla o, hem “olumlu şeyler” adına kullanılabiliyor; belki insanların bazı şeylere ulaşmasını kolaylaştırıyor, süratlendiriyor; hem de “olumsuzluk” adına kullanılıyor.

İnsanların çoğu, olumsuz olduğundan dolayı, şimdi bu telekomünikasyon, bu muhabere ve muvâsala imkânları, olumsuzluk adına son santimine kadar kullanılıyor; hatta yine yabancı dil ile diyelim, “rantabl” olarak kullanılıyor. “Aman, ânını fevt etmeyelim; onu öyle kullanalım ki, kimleri hasım olarak -baştan- ilan etmişsek, onların canlarına okumak için, onları ciğerlerinden sokmak için!” Ve sokuyorlar da!.. Ama gerçek mü’min, yedi can taşıyordur; onun ciğerini elli defa kobralar soksa, Allah’ın izniyle, o ölmez. “Hablü’l-metin” olan “Urvetü’l-Vüskâ”ya sarılınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, kuyuya atsalar bile, seyyidinâ Hazreti Yusuf gibi, kendini orada emniyette bulur, sonra emniyetli bir kovaya tutunur, sonra biraz sıkıntı ve meşakkatin akabinde Mısır’da nâzır olur; sonra da kendi dininin bayrağını, inancının bayrağını orada dalgalandırır; şehbal açar nâm-ı celîl-i İlahî, onun vasıtasıyla; ne hayırlara, ne hayırlara vesile olur!..

   Devrin Dârü’n-Nedve’si olur da hakikatleri sağından solundan kesip, şeytanca ölçüp biçip hüküm veren Velîd’ler olmaz mı?!.

Bu açıdan da yaramaz mülahazalar, yaramaz düşünceler üzerinde fazla durmamak lazım. “Bâtılı, -haddinden fazla- tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.” Onları çok büyütmemek lazım. Kur’ân buyuruyor: قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلًا “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise, asıl, Rabbiniz bilir.” (İsrâ, 17/84) Evet, herkes karakterinin gereğini sergiler. “Yalancı”, yalan söyler; “tahrifçi”, tahrif yapar; “ta’yirci”, ta’yîr yapar. İfadeleri ve beyanları değiştiren, siyakından-sibakından koparan, kesen-biçen, yeniden şekillendiren karakterler, her zaman olmuştur.

Ezcümle, Velîd, sözden anlayan birisiydi. Hazreti Hâlid’in babasıydı; diğer bir oğlunun adı da Velîd idi, onu da zincire vurmuştu, din düşmanlığı öyleydi. Fakat Bedir’de de geriye dönmüştü, bazı şeyleri görüyordu; bazı şeyleri görüyor olmasına rağmen, temerrüd ediyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in büyüleyen beyanına vurulmuştu. Semavî Beyan karşısında, aklı başındaysa, kalbi yerindeyse, azıcık ruha ve kalbe açıksa, bir insanın pes etmemesi mümkün değildi. Velîd de bakınca, büyülenmişti orada. Fakat gerçek düşüncesinin aksine bir şeyler demişti.

Kur’an-ı Kerim, onun o andaki halini şöyle anlatıyor: إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ * فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ نَظَرَ * ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ * فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ * إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ * سَأُصْلِيهِ سَقَرَ  “(İnsanların gözünde Kur’ân’ı nasıl mahkûm ederim diye) düşündü, taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca, nasıl da ölçtü biçti! Hay kahrolası, gerçekten nasıl da ölçtü biçti! Sonra, (önemli bir şey söyleyecekmiş tavırlarıyla) şöyle bir bakındı. Ardından suratını astı, kaşlarını çattı. Sonra da arkasını döndü ve (vicdanında Kur’ân’ın İlâhî Kelâm’dan başka bir şey olamayacağını kabul ettiği halde) kibrine yenik düştü. Ve ‘Bu,’ dedi, ‘olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir. Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!’ Bundan dolayı, çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım.” (Müddessir, 74/18-26)

“Kahrolası, geberesi, nasıl da takdirde bulundu?!.” Takdir mi denir ona? Tevbîh, bu ifade. Bir kere daha Kur’an onu beyan ediyor: ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Hay kahrolası, gerçekten nasıl da ölçtü biçti!” (Müddessir, 74/20) Lisân-ı nezihiyle, Kur’ân’ın bu tabiri iki defa kullanması, meselenin şenaatini aksettirmesi açısından çok önemlidir; zira Kur’ân’ın ince, nezih, müeddibâne bir tabiri vardır. فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ * ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ “Kahrolası, geberesi insan, nasıl takdirde bulundu?!. Ha sonra yine geberesi insan, nasıl takdirde bulundu!..” (Müddessir, 74/19-20) Nasıl böyle bir şeye imza attı? Nasıl “Evet!” dedi? Nasıl kalktı, o şeyi -ciddi bir meseleymiş gibi- zavallı, cahil, şuursuz, maşerî vicdana, jurnallere, jurnalcilere duyurdu? ثُمَّ نَظَرَ Sonra baktı. ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ * ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ Sonra yüzünü ekşitti, bir yönüyle takallüste bulundu. Sonra döndü, sırtını döndü, sonra takıldı kibrine, yuvarlandı. İmana girmeye mani faktör, kibir; “Kalbinde zerre kadar kibri olan insan, Cennete giremez!” buyuruyor, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm. Sonra da “Ne desem, ne desem, ne desem?!.” Bütün bunlardan sonra, hepsinin arkasından… Eğer bunları müteakip dediği o şey ise, “fe”, fâ-i tâkibiyye veya “bu sebeple” veya “kendi şaşkınlığının ifadesi” olarak فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ يُؤْثَرُ “Dedi ki: Bu, olsa olsa, eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyü olabilir.” إِنْ هَذَا إِلاَّ قَوْلُ الْبَشَرِ “Beşer sözünden başka bir şey olamaz bu!” dedi. سَأُصْلِيهِ سَقَرَ “Ben de, çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım.” Kur’an diyor: سَأُصْلِيهِ سَقَرَ * وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ * لاَ تُبْقِي وَلاَ تَذَرُ * لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ * عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ “Çok geçmeden onu yanıp kavrulmak üzere Sekar’a tıkacağım. Bilir misin Sekar nedir? Nereden bileceksin ki! O, (içine atılanı) yaktıkça yakar ama bırakmaz ki ölsün. Deriyi kavurdukça kavurur. Başında on dokuz (görevli) vardır.” (Müddessir, 74/19-30)

Azıcık anlayan birisi bile, orada temerrüdü ile, eskiden takılakaldığı şeyler ile, önyargıları ile, şartlanmışlığı ile, o meseleyi doğru olarak gördüğü halde çarpıttı. Onlardan alacağı pâye/alkış veya o “Dârü’n-Nedve”de verilen karara uyma sebebiyle çarpıttı. Dârü’n-Nedve karar verince, birilerinin ona uymaması mümkün değil. Her dönemde Dârü’n-Nedveler olmuştur ve orada bir kısım “senâdîd” (önde görünenler) ve “ekâbir” (büyük başlar) olmuştur. Orada Firavunâne kararlar oluşturulmuştur. Sonra o kararlar, kapıkullarına, halâyıka “Böyle yapın!” filan şeklinde intikal ettirilmiştir. Kapıkulları da, sürüler de, “Onları kes-biç, yeniden şekillendir; iftirada, ta’yîrde, tahrifte bulun!” filan… Falanı karalama, itibarsızlaştırma adına… “Onu itibarsızlaştırınca, arkadakilerini dağıtabilirsiniz!” falan… Görüyorsunuz ki değişmemiş!..

   Müminlere şifa ve rahmet olarak inen Kur’ân, mütekebbir zalimlerin ziyanını artırmıştır.

Kendini debbağın derisi gibi yerden yere vurmayan, makuliyeti, aklîliği, mantıkîliği yerden yere vurur, hiç farkına varmadan. Öyle bir zavallılaşır ki, tarihin sayfalarında yerden yere vurulur, mahşerde yerden yere vurulur. Bu türlü olumsuzlukları yapanlar da yarınsız insanlardır; yarını yok bunların. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “Bilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) Dünyevî makamlarını, mansıplarını, konumlarını, zırhlı arabalarını, gümüş kaplamalı banyolarını koruma adına böylesine tepe-taklak gitmeyi göze alıyorlar. Evet, burada dediği gibi, سَأُصْلِيهِ سَقَرَ Tepe-taklak Cehenneme yuvarlanmayı göze alıyorlar; hiç farkına varmadan, tepe-taklak…

Bu açıdan da bu inhiraflar karşısında paniğe kapılmamak lazım, gözde büyütmemek lazım. Meseleye bir “karakter” meselesi olarak bakmak lazım; “yalancı insanın işi” diyebilirsiniz buna, “Velid işi” diyebilirsiniz, “Utbe işi” diyebilirsiniz, “Şeybe işi” diyebilirsiniz, “Ebu Cehil işi” diyebilirsiniz. Evet, hep öyle olmuş. Nasıl böyle şifâyâb olan reçeteler, bir yönüyle, bazılarının hastalıklarını azdırmış!.. Tabiatları öyle; bazılarını şirazeden çıkarmış, hafizanallah. Ayetler indikçe, bazıları delirmişler. Bu arada, her ayetin inişiyle delirenlerin yanı sıra, daha ilk ayetlerin inişiyle hakkı bulup ona tutunanlar da olmuş. Temiz fıtrat, önyargısız fıtrat, âbide şahsiyet, Hazreti Ebu Bekir gibi. Allah bizi ona bağışlasın!.. Cenâb-ı Hak, ayağının altına başımı koymayı -siz de var mısınız, başlarımızı koymayı- müyesser kılsın inşaallah. Evet, onu bekliyorum ben; onun, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin -Elfe merrâtin Allah onlardan razı olsun veya elfe elfi merrâtin; bin bin defa, milyon defa Allah onlardan razı olsun.- ayaklarının altına başımı koyacağım ân, iştiyakla beklediğim ândır. Hazreti Ebu Bekir, daha ilk anda elini göğsüne götürdü “Bana anlat!” dedi. Birisi öyle dedi; birisi de ayetler indikçe iyice çıldırdı. On üç sene sağanak sağanak Mekke zeminine ayetler indi. Ve onlar da bunu gördüler. Belki vicdanlarını sâlim duygularla dinledikleri zaman, Ebu Cehil gibi, hakikatin bir yanını ifade ettiler: “Biliyorum, yalan söylemiyor bu adam. Fakat ‘Mekke’nin/Kâbe’nin bakımı/görümü bizde!’ sözünden sonra, bir de kalkıp bu Hâşimoğulları’nın ‘Peygamber de bizden!’ demelerini içime sindiremem!”

Kibir/enâniyet/büyüklük ile zehirlenme, kuvvet ile zehirlenme, kabile/tayfa/parti mülahazasıyla zehirlenme, arkasındaki şuursuz kitlelerin kendisine alkış tutmasıyla zehirlenme… Böyle zehirlenme, insanın sâlim düşünmesine mânidir. İnsanları sefalet ve sukût-i hayale bâis üç şey vardır: Aklın kılleti, ruhun zilleti, vücudun illeti. Alîl insanlar, mantıkları/muhakemeleri yok bunların. Dolayısıyla o “Kamer-i Münîr”i gördüğü halde, “hâle”siyle birlikte gördüğü halde, inen her âyet, sağanak sağanak, onun küfrünü artırdı: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ, 17/82) إِلاَّ كُفْرَهُمْ Ancak küfürlerini artırır. Küfrünü artırdı ve o küfür ile öldü. Bedir’e öyle geldi; kadınlara raks ettirdi. “Er-Risale” ve “Çağrı”da gördüğünüz gibi, raks ettirerek geldi. “Medine’de onların işi bitiktir!” dedi. Kimin işinin bitik olduğunu Allah gösterecekti. İşleri orada bitti, sinesine yediği bir mızrak ile “Kalîb-i Bedir”e yuvarlandı. Allah Rasûlü, إِنَّا وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا؟ buyurdu; “Biz, Allah’ın vadettiğini bulduk; siz de Allah’ın vadettiğini buldunuz mu?” dedi.

   Şayet Diyanet’in son raporundaki kıstaslarla (!) sorgulanacak olsa tekfir edilmedik hiç kimse kalmaz.

Evet, o rahmet yağmurları/sağanakları âdetâ onları çıldırtıyor, şirazeden çıkarıyor. Onun için de İnsanlığın İftihar Tablosu’na bile olmadık şeyler söylüyor ve kötülük yapıyorlar. Yüzü suyu hürmetine insanlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem). Hani bazıları bu ifadeye de takılıyorlar. لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ “Sen olmasaydın, Habîbim, kâinatı yaratmazdım!..” Bizim Türkiye’de daha ziyade hocalar, لَوْلاكَ لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, Habîbim, kâinatı yaratmazdım!..” der, Levlâke’yi tekrar ederler. Araplar, لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ الأَفْلاكَ derler. Şimdi Kıtmîr bu türlü şeyleri söylerken, hep “hadis diye rivayet edilen…” demişimdir. Fakat “hadis diye rivayet edilen” kaydını kesince oradan, لَوْلاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاكَ “Mevzu bir şeye -baksana, cahil herif- hadis diyor!” falan… Evet, bir de böyle; bu kesme-biçmenin kerâmeti; “kerâmet”i veya “ihanet”i. Evet, yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı… Üstad Necip Fazıl, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) ile alakalı yazdığı kitaba, “O ki, o yüzden varız!” dedi; “O ki, o yüzden varız!” Tenkit edilecek birisi varsa, onu tenkit etmek lazım.

Şimdi birilerine ait sözleri söylerken, makul bir mahmîle bağlayarak söyleme, âdet-i Kıtmîrâne. Birinin bir sözünü naklediyor, makul bir mahmîle bağlıyorsun. İhtimal, kim, mesela Muhyiddin İbn Arabi bir beyanda bulunmuş… Gördüğünüz gibi, Fütuhât’ı da okuyoruz; İmam-ı Rabbânî’nin Mektubât’ını da okumuştuk daha evvel, Allah’ın izniyle. Netâic’e kendim baktım. Öyle onlara baksalar, sorgulanacak şeyler var onlarda. Efendim, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri, “Cenâb-ı Hak bana şöyle dedi!” diyor; siz de onu naklediyorsunuz; “Bana şöyle dedi!” diyor. Hazreti Bayezid… “Hazret” diyor herkes; menkıbelere, o koca kutbiyeti, gavsiyeti ile geçmiş; kutbiyet ve gavsiyet destanlarıyla yâd ediliyor. “Cenâb-ı Hak bana, ‘Yâ Bayezid! Çok ibadet yapmakla, maksadın Cenâb-ı Hakk’a kavuşmaksa, Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri ibadetlerle doludur. O’na kavuşmayı düşünüyorsan, kendini küçük gör ve amelinde ihlaslı ol!’ dedi.” diyor. Sorgulasınlar onu!.. “Cenâb-ı Hak bana şöyle dedi.” diyen İsmail Hakkı Bursevî’nin Netâic’ini ve “Rûhu’l-Beyân”ını da sorgulasınlar.

O bakışla, daha nicelerinde sorgulanacak çok şey bulabilirler. Mesela, cin mevzuunda, çok kafaları karıştıracak beyanda bulunan İbn Âşûr’u sorgulasınlar. Önemli bir müfessir; eseri bir heyetin tefsir yazarken çok başvurduğu bir kaynak; o tefsiri de bir Ramazan münasebetiyle gözden geçirdik. Orada da kafaya takılan yüz tane şey vardı. Ama bir heyet; o heyetin hatırına ben bir tanesini bile dillendirmedim. Hele ilk baskısında, fuhşu, para ile zina yapmayı tecviz eder mahiyette, bir türlü nikâhı tecviz eden, kendine “ilahiyatçı” diyen bir insanın, mütalaasını bile dile dolamadım. Çünkü o terbiyesizliği onlar yapabilirler; fakat ben terbiyesizliğe karşı kapılarımı da, panjurlarımı da sonuna kadar kapadım; kapıların arkasına da sürgü vurdum. “Terbiyesizliği bir alanda biri yapacaksa, nasıl olsa yapılıyor, onlar yapsınlar. Ben, terbiye dairesi içinde kalmalıyım!” dedim, bir şey demedim. Ha, onlar anlamadılar bunu!.. İnsan iseler, bir gün anlarlar; hâlâ insanlıklarını yitirmemiş iseler, bir gün anlarlar.

Onlar için de denecek o kadar çok şey var ki!.. Neye göre? Otuz tane tefsiri beraber mütalaa ettik mi, etmedik mi? Otuz tane hadis kitabıyla, Müslim-i Şerifi mütalaa ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Bilmem ne kadar şerh ile Buhârî’yi gözden geçirdik mi, geçirmedik mi? Evet, zannediyorum, alanın mütehassısı profesörler bile, Kütüb-i Sitte’yi okumamışlardır. Benim terbiyem müsait olsa, “Kütüb-i Sitte’yi okumayan a be cahil! Sana hadisçi denmez ki!.. Sana ancak -uydurma bir ism-i tasgîr ile diyeyim- ‘hudeysçi’ denir. Zavallı hadisçikçi… Telaffuz da edemiyoruz, zavallı. Zavallı ise bunlar, kendi yaptıkları şeyin mahcubiyetini varıp kendileri yaşasınlar.

   Teşbih bilmez, istiâreden anlamaz, mecazı görmez nadanlar, Nesîmî’ye ait bir sözün nakledilişini bile çarpıtıp tekfirlerine bahane yapmışlar.

Şimdi, Kıtmîr, sermest-i câm-ı aşk olan (yaratılışı adeta aşkla yoğrulan ve Allah aşkıyla kendinden geçen) birinin sözünü naklediyor. Bunlardan birisi de Mevlânâ Câmi. O diyor ki: يَكِى خَواهْ، يَكِى خَوانْ، يَكِى جُوىْ، يَكِى بِينْ، يَكِى دَانْ، يَكِى گُوىْ “Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor. Biri taleb et, başkalar lâyık değiller. Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Biri bil, marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Biri söyle, ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir.” Sorgulanır bunlar da: “Her şeyi elinin tersiyle it!”

Biri diyor ki, “Ey sâkî aşkın oduna…” Büyük, kutup sayılabilen büyüklerden; Pîr-i Küfrevî hazretlerinin serkâr halifelerinden bir tanesi. Diyor ki: “Ey sâkî aşkın oduna / Yandıkça yandım bir su ver.” Şimdi, Tasavvuftaki sembolleri bilmiyorsa câhil, siz de bunu bir yerde, bir söz münasebetiyle söylemişseniz, alır değerlendirir. “Ey sâkî aşkın oduna / Yandıkça yandım bir su ver. // Düşeli dilber derdine / Yandıkça yandım, bir su ver!” (…) “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nûr-i cihan / Verir hayat-ı Câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!”

Ve yine diyor ki, o büyük halife: “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem / Ma’mur eyle bu harâbı, lütf-i izhardır bu dem.” “Allah Allah!.. Adam meyhaneci, baksana şu söze!” filan derler; “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem.” Birinin sözünü naklediyorsun… Sermest-i câm-ı aşk olan birinin sözü… “Sâkî” tasavvuf ifadesinde nedir? O, mürşîd-i kâmil. “Şarap” nedir? Aşk, aşk-ı hakiki, iştiyâk-ı likâullah. “Vakt-i iftar” nedir? Bir vuslat ânı. Yakalamış bir ân-ı seyyâle ki, binlerce seneye muadil geliyor. O mülahaza içinde bir şeyi seslendiriyor: “Sâkiyâ doldur şarabı, vakt-i iftardır bu dem / Ma’mur eyle bu harâbı, lütf-i izhardır bu dem.” diyor..

Ve yine mecâzî aşk mahiyetinde söylüyor ama sembol bunlar. Diyor ki: “Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı / Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.” Nüshalara geçen şekliyle “gülber” diyor; doğrusu, “gülberg” olmalı, yanak demek. “Bir güzel isterim ki, yanakları kıpkırmızı olmalı!..” diyor. Büyük, kutup… Doksan yaşında söylüyor bunu. “Dilber” ile İnsanlığın İftihar Tablosu kastediliyor. Sembolden haberi yok!.. Teşbihten anlamıyor, cahil!.. Siz onun sözünü naklediyorsunuz orada:

“Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı,

Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı.

Sahn-ı sînesi nûr ola, cîm-i cemâli hûr ola

Güneş gibi fehûr ola, öylece dilber isterim!..”

Derdi, davası, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm. Sermest-i câm-ı aşk olmuş, kendinden geçmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun güzellikleri karşısında bayılmış ve duygularını ifade etme adına sembollere başvuruyor, teşbihlere başvuruyor, istiarelere başvuruyor. Teşbih biliyorlar mı, istiare biliyorlar mı, bilmiyorum!.. Dolayısıyla “Baksana adam ne dedi?” diyorlar.

Nesîmî bir şey söylüyor. Bu Nesîmî, maktul olan Nesîmî midir, başka Nesîmî mi? Pîr-i Küfrevî’nin halifelerinden de bir tane Nesîmî vardır. Baştaki, öndeki mısralardan birinde diyor ki: Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin! / Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.” Onun bu sözünü naklediyorsun; ona ait bir şey. Fakat üstünden-altından koparıp meseleyi çarpıtıyorlar, “Baksana, kendisine Hak’tan nidâ gelmiş!..” Biraz evvel bahsettim; kendilerine Hak’tan nida gelenler, açıktan açığa söylüyorlar. Biz, o kapının kıtmîri bile olamayız; kendimi yüz defa, bin defa ifade ettim. Evet, diyor ki:

“Bana Hak’tan nidâ geldi: Gel ey âşık ki mahremsin!

Bura mahrem makamıdır, seni ehl-i vefâ gördüm.”

(…)

“Nesîmî, Sâki lütfundan bu gün mest-i tecellîdir,

Beni mest eyleyen dâim o meyden Mustafâ gördüm.”

“Bir kadeh şarap içtim ki, onun içinde Hazreti Muhammed Mustafa’yı gördüm” diyor. O semboller, o teşbihler, o istiareler… Fakat Nâdanlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz / Divânelerin hemdemi divâne gerektir.” (Ziya Paşa) Evet, “Nâdân ile sohbet zordur, bilene / Nâdân söyler, ne gelirse diline.” Ve “Sohbet-i bâ-nâdân, alâmet-i nâdânist.” Sâdî, Gülistan’ında diyor. “Cahil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok.” Onlara demiyorum, başkalarına diyorum ben bunu ama birisi öfkelenmiş, öfkesini alamıyor böyle, belki bunları söylüyor.

   Dünyaya peylenip ilmi, hakkı, hakikati ayaklar altına alarak, kesme, biçme ve çarpıtmalarla koca bir camiayı karalayan o yarınsızları Allah’a havale ediyoruz!..

Bırak!.. Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e  فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü (Kur’ân) yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyurduğu gibi, sen de her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havale et!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ * أَعُوذُ بِاللهِ مِنْ هَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ * اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، اَللهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهَؤُلاَءِ كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ، يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ “Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Onların bütününden Allah’a sığınıyoruz. Allah’ım o şerirlerin tamamını Sana havale ediyoruz. Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Allah’ım hepsini Sana havale ediyoruz. Ey âlemlerin yegane Rabbi, Rabbimiz!..”

Böyle çarpıtmalar… Ama zannediyorum uyanık maşerî vicdan, bunların hepsinin mahiyetinin ne olduğunu görecek, değerlendirecek. Değişik kanallarla, yollarla topluma, maşerî vicdana ulaşacak; herkes neyin ne olduğunu görecek. Birileri iftira, tezvir, tahrif, tağyir ve karalamaları ile tarihin sayfalarına kapkara mevzular olarak intikal ederken, esasen siz de onlar tarafından yâd-ı cemil olarak yâd edileceksiniz.

Çok yadırgamayın!.. Hazreti Nuh’a “sâhir” demişler, “kâhin” demişler, “büyücü” demişler. Hazreti Hûd’a başka bir şey demişler. Hazreti Sâlih’e başka bir şey demişler. Hazreti Musa’ya başka bir şey demişler. Demişler… Efendimiz’e demedik bir şey bırakmamışlar. Demedik şey bırakmamışlar… Demek ki, bu yolda yürüyenlerin kaderi, böyle!.. Onun için, “Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner / Şâd u gam u felek, böyle gelmiş, böyle gider.” “Zuhura gelir -ne ise- hükm-ü kader / Hakk’a tefviz-i umûr et, ne elem çek, ne keder.” Bu son ikili mısralar da, Enderûnî Vâsıf’a ait. Keşke onların da Enderûnî Vâsıf kadar iz’anları olsaydı.

Yazık ettiler!.. Ben hakkımı helal ediyorum; öbür tarafa mahsus olanı da. Fakat incittikleri bir maşerî vicdan varsa, “Onları da ben helal ettim!” demek, benim küstahlığıma verilir; “A be terbiyesiz, sen kimsin ki, böyle halka diş gösteren, salya atan insanlara ‘Hakkımı helal ettim!’ diyorsun!..” derler, yakamdan tutarlar. “Isırmak”, başkalarının karakteriymiş. “Salya atmak”, başkalarının karakteriymiş. “Karalamak”, başkalarının karakteriymiş. Kes-biç-yapıştır, tahrif et, tağyir et…

Bırakın onları!.. Maşerî vicdan, yaptıkları şeyleri, çamurları onların yüzüne er-geç çarpacak. Onlar da ettikleri şeylerin nedametiyle iki büklüm olacak ve acındırıcı bir bakış ile sizin gözlerinizin içine bakacaklar. Bugün olmazsa yarın… Ve yarınlar yarını sayılan ya müthiş veya da muazzam bir “yarın”. Bir yarın var ki, hem çok müthiş, hem de çok muazzam. O muazzama tâlip olanlar, bugünün müthiş hadiselerine göğüs germeliler; Hazreti Ali gibi, سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي أَصْبَرُ عَلَى أَشَدَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabırdan daha şiddetlisine sabredeceğimi sabır anlayacağı âna kadar, dişimi sıkıp sabredeceğim!” demeliler.

Hâsılı, Allah, alınıp-satılmaktan, peylenmekten muhafaza buyursun. Evet, ben “fiyat” falan diyemem. Bizim sevdamız, -esasen- gözümüzün nuru, aşk u iştiyak içinde beklediğimiz tek şey, tek şey, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın da “Bunlar da bizdendi!” demesi. Bir iddia yok… Defaatla dedim, siz şahitsiniz; yüz defa demiş miyimdir? “Sizin içinizde bulunduğumdan dolayı, Cenâb-ı Hak, mahşerde bana da ‘Yaramaz, sen de geç!..’ falan der mi?!.” Yüz demiş miyimdir; belki daha fazla?!. Evet, kendime böyle baktım ve bunları başkalarının yaptığı gibi bir “Estağfirullah!” yatırımı için de değil, inandığım için yaptım.

Kırık Testi: ZİKİR

Herkul | | KIRIK TESTI

Anmak, hatırlamak, yâd etmek mânâlarına da gelen zikir; sofîlerce, Allah’ın (celle celâluhu) ad ve unvanlarının teker teker veya birkaçının bir arada tekrar edilmesinden ibarettir. Zikir, Allah’ı münferiden veya topluca anma yollarının –bu yolun adı ne olursa olsun– bazılarında اَللهُ, bazılarında لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ –mürşid ve rehberin tayinine göre– bazılarında da daha değişik isim ve unvanlarla eda edilir.

Zikir de, tıpkı şükür gibi hem lisan hem kalb hem beden hem de vicdanın bütün erkânıyla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur. Cenâb-ı Hakk’ı bütün esmâ-i hüsnâsıyla, bütün sıfât-ı kudsiyesiyle yâd etmek, O’nun hamd ü senâsıyla gürlemek, yerinde tesbîh u temcîdlerle gerilmek, yerinde Kitab’ını okumak ve onun rehberliğine sığınmak; kâinat kitabındaki âyât-ı tekvîniyesini mânâ-i harfiyle mırıldanmak; aczini, fakrını dua ve münâcât lisanıyla ilan etmek… evet, bütün bunların hepsi lisana ait birer zikirdir.

Başta “latîfe-i rabbâniye” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâd etmek, yani O’nun varlığına dair delillerin mülâhazasıyla oturup kalkmak, varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; sonra da O’nun cihan çapındaki rubûbiyet ahkâmını, bu ahkâm karşısında sorumluluklarımızla alâkalı meseleleri, emr ü nehiyleri, vaad ü vaîdleri, mükâfat ü mücâzâtları tefekkür etmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlık ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; bu araştırmalar esnasında basar ve basîrete açılan uhrevî güzellikleri tekrar ber tekrar temâşâ etmek zerreden seyyarelere kadar her şeyin, “âlem-i kuds” hesabına atan birer nabız, âlem-i lâhut’a nur-efşan birer tercüman ve “hakikatü’l-hakâik”a birer menfez olduklarını tasavvur etmek de bir kalbî zikirdir. Her zaman bir nabız gibi atan varlığı duyabilenler, bir hatip gibi konuşan âlem-i lâhutu dinleyebilenler ve bu menfezlerden celâl ve cemal tecellîlerini temâşâya muvaffak olanlar, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği öyle ruhanî zevklere ulaşırlar ki, bazen bu zevk zemzemesi içinde geçen hayatın bir saati yüzlerce seneye muadil gelebilir; gelebilir ve bu kudsî seyahat o zevkli sonsuzluğuyla, vâridât ve mânevî hazlar “salih dairesi” içerisinde köpüre köpüre devam eder gider. “Sübühât-ı Vech”in nurları her yanı sardığı bu noktada insanın müşâhedeleri insanı aşar; aşar da her gönül erbâbı ve her istidat, “zâtü’l-emr”e muvafık olsun-olmasın, duyup hissettiği şeylerle kendini bir zikir velvelesi içinde bulur. Derken, ihtiyarî-gayri ihtiyarî, esmâ-i ilâhîyi mırıldanmaya başlar.

Bazen zikir, öylesine köpürüp insan benliğini sarar ki, zikirden de zâkirden de nâm u nişân kalmadığı böyle bir istiğrak hâlinde, kimileri لَا مَوْجُودَ إِلَّا اللهُ , kimileri لَا مَشْهُودَ إِلَّا اللهُ, kimileri لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ ve kimileri de, tabiî şuurlarının külliyeti ölçüsünde, لَا’dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek إِلَّا اللهُ’a geçer ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhid”e devam ederler.

Herhâlde, işte böyle bir kurbet ve böyle bir maiyyet atmosferinde geçen saniyeler, –tabiî vâridâta açık münevver saniyeler– kapalı ve nursuz senelerden daha bereketli ve daha ebediyet buudludurlar. Bu mübarekiyete işaret için hadis olarak rivayet edilen bir kutlu sözde: لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ لَا يَسَـعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ “Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki o esnada bana ne bir mukarreb melek ne de bir nebiyy-i mürsel ulaşamaz.”[1] buyrulur.

İlâhî emir ve yasakları, ciddî bir duyarlılıkla hayata taşıyıp yaşamak, her emir ve her yasakla kendisine yapılan teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin ifasına koşmak ve derin bir mesuliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir ki, lisanla yapılan zikrin derinliği de büyük ölçüde bu nevi zikirden kaynaklanmakta ve bu “anilmerkez” güçle bir ölümsüz ses hâline gelmektedir. Bedenî zikir daha çok, ulûhiyet kapısının tokmağına dokunmak suretiyle, o dergâha kabul yollarını araştırarak beşerî acz ü fakrımızı ilan üslûbuyla ilâhî kudret, ilâhî kuvvet ve ilâhî gınâya ihtiyacımızı bir arz hamlesidir.

Evet, zikreden ve zikrinde de ısrarda bulunan zâkir, Cenâb-ı Hak’la mukavele yapmışçasına hıfz u himaye ve inayet seralarına alınmış olur ki فَاذْكُرُونِۤي أَذْكُرْكُمْ “Anın Beni ki anayım sizi”[2] ilâhî fermanı da aczin ayn-ı kuvvet, fakrın ayn-ı gınâ hâline geldiği bu sırlı keyfiyeti ifade etmektedir.

Yani siz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edince, O da sizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. siz dua ve münâcâtlarla hep O’nu mırıldanınca, O da icabetle size lütuflar yağdıracak.. siz onca dünyevî işlerinize rağmen O’nunla münasebetlerinizi devam ettirince, O da dünya ve ukbâ gailelerini bertaraf ederek sizi ihsanla şereflendirecek.. siz yalnız anlarınızı O’nun huzuruyla şereflendirince, O da yalnızlıklara itildiğiniz yerlerde size “enîs ü celîs” olacak.. siz rahat zamanlarınızda O’nu dilden düşürmeyince, O da rahatınızı kaçıran hâdiseler karşısında size sürekli rahmet esintileri gönderecek.. siz O’nun uğrunda yollara dökülüp O’nu cihana duyurunca, O da sizi dünya ve ukbâ zilletlerinden kurtaracak.. siz bütün davranışlarınızda ihlâslı olunca, O da sizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek…[3] Böylece, zikir arzusu, zikir cehdi; zikre mazhariyet nimetiyle kıymete ulaşacak, derken Allah da bu tevfik ve hidayet lütfunu hususî ihsanlarıyla daha bir derinleştirecektir ki, وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ “Bana sürekli şükredin ve sakın nankörlüğe düşmeyin!”[4] emr-i rabbânîsi de işte, zikirden şükre, şükürden zikre bu “salih daire”yi ihtar etmektedir.

Zikir bütün ibadetlerin özüdür ve bu özün özü de Kur’ân-ı Kerim’dir. Ondan sonra da, Hazreti Sahib-i Şeriat’tan sâdır olan nurlu sözler gelir. Cehrî, hafî her şekliyle zikir; duygu, düşünce ve şuur çevresinde halkalanan ziya-i “sübühât-ı vech”in bedene taşınması ve ruha mâl edilmesi ameliyesidir.

Zikir, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık nimetleri karşısında O’nu, ins-cin herkese ilan etmenin unvanıdır. Bu ilan kesildiği an yeryüzü ve ondaki varlıkların da hikmet-i vücudu kalmaz. Zaten, Peygamber beyanıyla –aleyhi ekmelüttehâyâ– yeryüzünde “Allah Allah” diyenlerin kalmayışı, kıyametin kopmasıyla irtibatlandırılmıyor mu?..[5]

Hangi şekliyle olursa olsun “zikrullah” yolu, Hakk’a ulaşma yollarının en kavîsi ve en emînidir. O olmadan Hakk’a vuslat zordur. Evet, vicdanların şuurla O’nu anması, letâifin her an O’na dem tutması ve lisanın bu armoniye tercüman olması, sonsuzluk yolunun yolcuları için ne tükenmez bir zâd ü zahîre ve ne bereketli bir kaynaktır!

Zikrullah, kurbet helezonunda öyle bir seyahattir ki; dil, duygu, gönül bir koro teşkil edip de Allah’ı anmaya durunca insan, bir anda kendini sırlı bir asansör içinde bulur ve bir lahzada ruhların uçuşup durduğu iklime ulaşır; ulaşır da gök kapılarının aralığından ötelere ait neler ve neler seyreder..!

Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Namaz bütün ibadetlerin pîri ve din sefinesinin direği olduğu hâlde[6] belli zamanlarda eda edilir ve eda edilmesi caiz olmayan vakitler de vardır.[7] Zikrullah ise, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile mukayyet değildir. اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar.”[8] fehvâsınca, ne zaman itibarıyla ne de hâl itibarıyla zikrullaha tahdit konmamıştır.

Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin eserlerinde, zikrullah konusunda yapıldığı ölçüde bir başka şeye tergîb ve teşvik yapıldığını hatırlamıyorum. Aslında o, namazdan cihada kadar her ibadetin içinde can gibidir, kan gibidir.

Ancak, herkesin zikri, zikredilenin onun duyguları üzerinde tesiri ölçüsündedir ki; sofîler buna “müşâhede” veya “huzur-u kalb” derler. Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ı anarak bir sırlı yol ile kalbinde O’na ulaşır. Bazıları da vicdanlarında O’nu “kenzen” bilir ve derûnlarındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdat sayesinde sürekli maiyyette olur. Bu seviyenin insanları için her yeni anış, bir inkıtâ vesilesi olması itibarıyla cehalettir. اَللهُ يَعْلَمُ أَنِّي لَسْتُ أَذْكُرُهُ وَكَيْفَ أَذْكُرُهُ إِذْ لَسْتُ أَنْسَاهُ “Allah biliyor ki ben O’nu şimdi anmıyorum, anmak ne demek, ben O’nu hiç unutmadım ki..!”[9] sözü de bu anlayıştaki insanların düşüncelerini ifade etmek olsa gerek.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنِي لَكَ ذَكَّارًا لَكَ شَكَّارًا لَكَ رَهَّابًا لَكَ مِطْوَاعًا لَكَ مُخْبِتًا إِلَيْكَ أَوَّاهًا مُنِيبًا

وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الذَّكَّارِ وَعَلٰى اٰلِه وَصَحْبِهِ الْمُخْبِتِينَ الْمُنِيبِينَ.

***

[1]   Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-merfûa s.299; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/226.

[2]   Bakara sûresi, 2/152.

[3]   Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 39, cennet 5-6.

[4]   Bakara sûresi, 2/152.

[5]   Müslim, îmân 234; Tirmizî, fiten 35.

[6]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 3/39; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 3/136.

[7]   Buhârî, mevâkîtü’s-salât 30, 31; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 285-296.

[8]   Âl-i İmrân sûresi, 3/191.

[9]   Bkz.: es-Sülemî, et-Tefsîr 2/148, 262; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/331.

Merhum Seyfeddin Gülen’in Ardından… (Taziye Yerine)

Herkul | | DIGER

Amca vardır, Peygamber lisanıyla, baba yarısıdır.

Amca vardır, nebevî hüküm itibarıyla, babadır.

Amca da vardır, göklerde “Allah’ın arslanı” diye anılan Hazreti Hamza’nın Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e nispeti gibi, aynı zamanda hem baba, hem sütkardeş, hem arkadaş, hem de tam bir yoldaştır.

Bugün işte böyle muhterem bir amcanın, elemlerle dolu bu fâni dünyadan ebedî dostlukların yurdu ukbâ âlemine yürüdüğünü öğrendik. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin amcası ve sütkardeşi olan Seyfeddin Gülen Beyefendi’nin ahirete irtihal ettiği haberini aldık.

Merhum Seyfeddin Gülen, uzun zamandır kanser tedavisi görmekteydi. Şu kadar var ki, Türkiye’de sürüp gitmekte olan cadı avı ve bu arada özellikle Gülen ailesinin maruz kaldığı zulümler, onu hastalığından daha fazla yıpratmıştı. Adeta “Mafya Kanunu”na (!) göre gözaltına almaların ve tutuklamaların yapıldığı, insanların sadece akrabalıktan ya da soyadı birliğinden dolayı zulme uğratıldığı bir dönemde, başta oğlu olmak üzere, pek çok yakınının ve tanıdığının zindana atılması karşısında Merhum’un yüreği bütünüyle dağidâr olmuştu.

Hocaefendi, bugünkü sohbette söz gelip de Hazreti Hamza’nın adını anar anmaz hıçkırıklara boğuldu. “Hamza” adı her zaman onun bütün hislerini harekete geçirirdi ama bugünkü hal biraz daha başkaydı. Belli ki, bazı hususiyetleri açısından Şehitlerin Efendisi’ne benzettiği amcasının, sütkardeşinin, çocukluk arkadaşının, hayat boyu yoldaşının ötelere kanat açışı onu derinden yaralamıştı. Evet, inşaallah ahirette, Cuma yamaçlarında buluşma ümidi capcanlıydı ve o reca bütün dertlere dermandı. Bununla beraber, “Eğer dostlardan mufarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın.” hakikati, onun gönlünde de tesirini icra ediyor, hicranlı ayrılık onu da ağlatıyordu.

Hocaefendi’nin yanaklarından süzülen damlalar, Uhud sonrasına alıp götürdü hayallerimizi. O gün, Medine’nin her köşesinde şehadet şerbeti içmiş bir yiğit için gözyaşı dökülüyordu. Fakat o vakit ailesi Medine’de bulunmadığı için Hazreti Hamza’nın adını anarak ağlayan olmamıştı. Bu manzara karşısında, zaten şühedâ-i Uhud’un hüznüyle iki büklüm olan Şefkat Peygamberi daha bir rikkate gelmiş, “Hamza’nın ağlayanı yok!..” deyivermişti. Bu söz Ashâb-ı Kirâm’a öyle dokunmuştu ki, hemen hepsi kendi yakınlarını unutmuş ve “Vah Hamza!..” diye inlemeye durmuştu.

Öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ve öyle bir Türkiye’ye şahit oluyoruz ki, bir seneyi aşkın bir zamandır samimi Müslümanlar ve en masum insanlar, cenazelerini dahi rahat teşyi’ edemiyorlar. Morgdan musalla taşına, oradan kabristana uzanan polis takibi ve kaydı sebebiyle kimileri en yakınlarını dahi son yolculuklarına uğurlayamıyorlar. Dolayısıyla, bir yönüyle, -teşbihte hata olmaz- günümüzün Hamzalarının da ağlayanı yok!..

Değil mi ki, Allah her şeye şahit ve değil mi ki musibet dünyamıza dair, varsın olsun!.. Dünyanın dört bir yanındaki kaderdaşlar, inşaallah, bu dönemin bütün mazlum ve mağdurları için hep beraber ağlar, hep beraber dua ederiz. Zaten, bu kırık dökük ifadeler de -bugünkü ile beraber- Hakk’a yürümüş olan o temiz ruhlar için dua istirhamına matuf.

Bu mülahazalarla, merhum Seyfeddin Gülen Beyefendi’ye Cenâb-ı Hak’tan rahmet ve mağfiret diliyor, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye sıhhat ve afiyet üzere uzun ömür dileğiyle taziyetlerimizi arz ediyoruz. Dönemin en büyük mağdurlarından Gülen ailesinin kıymetli fertlerine ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Merhum Seyfeddin Gülen Beyefendi, Hizmet Hareketi’ne ve gönüllülerine saldırıların başladığı ilk günlerin birinde, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi savunduğu bir toplantıdayken…

Bamteli: AKTİF SABIRLA SABREDECEĞİZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Dünya, içiyle-dışıyla bir kitap fuarı..

Nümâyân her yanında ulûhiyet esrârı,

Dönüyor, temaşa edince, insanın başı,

Marifet nurları sarıyor bütün efkârı.”

Bu nazar nerede, biz neredeyiz?!. أَيْنَ هُوَ، أَيْنَ نَحْنُ Koca kâinatı, bir “kitâb-ı kebîr” (büyük bir kitap) gibi, mütalaamıza sunmuş. “Arz” aşağıdan yukarıya olduğu için, orada “arz” tabirini -dil esprisi açısından- kullanmamak lazım; “sunmuş” ve “Alın, bu kitabı mütalaa edin!” buyurmuş. Derin bir kitap; okuyamıyoruz!.. Paragraflar arası, cümleler arası münasebeti kuramıyoruz. Efendim, Samanyolu’dur, başka kehkeşanlardır… Bir buçuk milyar galaksi varmış, her galaksi içinde şu kadar sistem, bir milyar sistem varmış… Sonra, “Kudret” ve “İrade”siyle önümüze serdiği, “Kudret ve İrade meşherleri” diyeceğimiz, “İlim” programına göre Kudret ve İrade meşherleri… Kocaman bir kitap, okuyamıyoruz onu!.. “Madem okuyamıyorsunuz; Ben size onun sayesinde kâinatı da okuyacağınız/okuyabileceğiniz bir kitap göndereyim! Bir Beyan!.. O Kur’an-ı Kerim, onu (kâinat kitabını) okuyor, onu dinleyin!..”

   “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor!”; Allah’ı tanımanın ve yaratılış sırlarına ermenin yolu, o sese kulak vermektir.

Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Sus; kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” O kocaman meşherleri, kâinat kitabını hallaç edercesine Kur’an-ı Mu’cizü’l-beyan, okuyor. “Takıldığınız yerler varsa, benim Nebî’m (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona tercüman; şerhler, hâşiyeler düşerek, ‘Sünnet-i Seniyye’si ile. Onu da tam anlayamıyorsanız, husûsî bir cemaat yarattım Ben (celle celâluhu); müçtehidîn, müceddidîn, ulemâ-i âmilîn/kâmilin. Onlar, o meselenin doğrusunu anladılar. Bir de kulaklarınızı onlara açın!”

Mesmûâta dair Allah’tan gelen mesajların yanında, bir de kulaklarınızı onlara açın. O zaman, kulaklarınızı açınca, gözünüz de açılacak. Evvelâ kulakları açmak, mesmûâta karşı. Çünkü sadece gözü açmak eğer yetseydi, kâinat kitabını hallaç edenler, Allah’a ulaşırlardı. Binlercesi, onu didik didik ettikleri halde, hâlâ yollarda; Firdevsî destanlar kesip duruyorlar, iki adım atamamışlar. Öyle ise evvelâ “mesmûât”, sonra “mubsarât”; kulaklarda tın tın hakikatin sesi, nağmesi; bestesi güftesine uygun, güftesi bestesine uygun. Onu dinleyin. Sonra kâinattaki besteyi de duyacaksınız, güfteyi de duyacaksınız/anlayacaksınız. Yazan’ı (celle celâluhu) da tanıyacaksınız, “Seslendiren”i (sallallâhu aleyhi ve sellem) de tanıyacaksınız, onun şerhini/hâşiyesini de tanıyacaksınız. Onu tanımanın yolu da, onları tanımadan geçiyor. Bu argümanları tanımadan ve doğru yorumlamadan, O’nu tanımak ve O’nu bilmek mümkün olmayacaktır.

Zira رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِكُمْ “Sizi en iyi bilen, Rabbinizdir” (İsrâ, 17/54) Kendini en iyi bildirme mevzuunda da, sizi gerekli donanımlarla donatmıştır; “Gelin, Beni bilin!” وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, bana kulluk etsinler -İbn Abbas yorumuyla, Beni bilsinler, Beni tanısınlar- diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) Bilip tanımayınca, kulluk şeklî olur, folklor olur. Yatar-kalkarsınız, aç durursunuz, para harcar hacca gidersiniz; şekildir bunların hepsi. Fakat özü, esası ve ruhu, bir yönüyle o meselenin kalbe ve tabiata mal olmasıdır, sizin bir parçanız haline gelmesidir. Namazlaşmak, oruçlaşmak, haclaşmak; o işin tâ kendisi olmak. Kendisi olmayınca ki bu, meselenin “hakka’l-yakîn” ufkudur; onu -eskilerin tabiriyle-  “mahiyet-i nefsü’l-emriye”sine uygun, nasıl ise öyle, tanımanız mümkün değildir. Mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tanımanız mümkün değildir; fakat tanıtmak için Allah, yapılacak her şeyi, on katı ile yapmış; laubaliler anlamasalar bile, lakaytlar anlamasalar bile!..

Atıp tutmayı bırakmak lazım; iddiayı bırakmak lazım!.. İddia, atıp-tutma, “olma”nın önünde en büyük bir engeldir. Bunları atmadan bir insan, “olma” denen o ufka ulaşamaz. O olmayınca da, hep “ham” tadı verir, ekşi, tuz-biber.

   “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim!..”

Bu girizgâhtan sonra bugünkü mevzuya geçelim: Malın mülkün gasp edilmesi, zindan, gaybubet, hicret. Bunların hepsi, musibet kategorisi içinde mütalaa edilebilecek şeyler. Bazılarına “tam musibet” denir, bazılarına “nisbî musibet” denir. Fakat hani bunların bir zâhiri durumları itibarıyla ifade ettikleri şeyler var. İfade ettikleri şeyler acı, ızdırap… Onun için dişini sıkıp sabretmek lazım.

Hazreti Ali’ye nispet edilir, Kıtmîr de Arapçasını tahta kulübeme asmıştım. O tahta kulübeden ayrılırken, sevdiğim arkadaşlarımdan -belli bir dönem belki talebelik yapan- bir arkadaşımız, her halde o levhayı aldı: سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي أَصْبَرُ عَلَى أَشَدَّ مِنَ الصَّبْرِ “Öyle dişimi sıkıp sabredeceğim ki, sabrın kendisinin de kafasına ‘Dan!’ diyecek; dahasına sabretmeye teşne bulunduğumu anlayıp da kafasına ‘Dan!’ diyecek!..” Sabır… Evet, bu söz, farklı bir meal ile bizim elektronik levhalarda da var.

Sabrın çeşitlerini biliyorsunuz. Önce, ibadet u tâate karşı sabır ki, hem onun sıkıntılarına/meşakkatlerine katlanma, hem de onun için zaman ayırma, ara vermeden, hiç fâsıla vermeden onu devam ettirme. Biz bunları ifade için sabra bir kelime daha ilave ediyor, “aktif sabır” diyoruz. Sadece durağan bir sabır değil, aktif sabır. Sürekli o sıkıntıları göreceksin ibadet u tâatten; mesela, hadis-i şerifin ifadesiyle, إِصْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Abdest almanın çok zor, çok çetin olduğu şartlar altında abdest alacaksın.” Namaza gitmenin çok zor, çok çetin olduğu bir dönemde, namaza gideceksin. Günlerin çok uzun olduğu yerlerde -Kutuplara doğru, Kuzey Kutba doğru- oruç gelip çatacak, oruç tutacaksın; yirmi saat belki, oruç tutacaksın. Takvimini, sana yakın -yirmi dört saatin söz konusu olduğu- yerlere göre ayarlayacağını fukahâ-i kiram söylüyor. Sabredeceksin; her gün bir kere daha kendini sabırla ortaya koyacaksın. Hacca giderken hem sıkıntısına, hem para harcamaya, hem orada maruz kalacağın şeylere sabredeceksin. Namazda sabredeceksin. Alın teri ile kazandığın şeylerde sabredeceksin!..

Bir de hani bir şeye daha sabretmek lazım: Alın teri ile kazanacaksınız. Sineleriniz, himmet ile çarpacak. Doğrudan dişinizden-tırnağınızdan -Türk atasözüdür, dişinizden-tırnağınızdan…- artırdığınız şeylerle eğitim faaliyetlerine hizmette bulunacaksınız; burs vereceksiniz, okul yapacaksınız, üniversiteye hazırlık kursu açacaksınız. Eğitimin her şeyin üstesinden geleceği inancıyla, malınızı bunlara harcayacaksınız. Evet, bu bir sabır ister. Fakat onun ötesinde daha ağır bir sabır da şudur: Siz bu mevzuda civanmertçe infakta bulunacaksınız; sahabe gibi, Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi, dişinizi sıkıp malınızın hepsini, yarısını, üçte birini, dörtte birini vereceksiniz; en küçüğü kazandıklarının dörtte birini vermişler, siz de vereceksiniz. Sonra elin oğlu gelip el koyacak buraya. Bir kısım gâsıplar tayin edecekler ve onlar da o müesseseyi sizin gözünüzün içine baka baka batıracaklar, iflas ettirecekler. Siz bakacaksınız; emeğiniz, semeğiniz, oradaki hatıralarınız, çok ciddî, derin, sizi yaralayan nostaljiler… Burnunuzun kemikleri sızlayacak… Bir zamanlar içinde bulunduğunuz, gezdiğiniz-tozduğunuz, hizmet verdiğiniz müesseseler; fakat Ali Baba’nın Haramîleri, günün SS’leri (Schutzstaffel; Hitler’in özel askerleri) gelip oraya el koyacaklar, gözünüzün içine baka baka. Bunu yaparken de bu “kâfirce işi, kâfirce işi, kâfirce işi” dinin ruhuna uygun yapıyormuş gibi arkalarındaki vandallara anlatacaklar ve onları da şeyin arkasından sürüklenen yığınlar gibi arkalarından sürükleyip götürecekler. Bir de bunları görüp, bunlara sabretme var!..

Belli bir dönemde, üniversiteden mezun olmuş, çiçeği burnunda arkadaşlar, ilk planda külah içinden kuraları çekmiş, coğrafyada yerini bilmedikleri ülkelere gitmişler; oralarda dişlerini sıkmış ve aynı zamanda bir amele gibi, halayık gibi çalışmış, müesseseler kurmuş, okullar açmışlar. Günümüze gelinceye kadar dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okul açmışlar. Sonra birileri güve gibi gidecek, oralara musallat olacak; onları kemirecek, bitirmeye çalışacak, yıkmaya çalışacak. Güvelerin onları yediğini görünce, içiniz yanacak, insan olarak, hayıflanacaksınız, “Yazıklar olsun size!” diyeceksiniz. Ama bunların hiçbiri, sizin o esnadaki yaralarınıza tedavi olmayacak, reçete olmayacak. Sabır!..

Evet, سَأَصْبِرُ حَتَّى يَعْلَمَ الصَّبْرُ أَنِّي صَبَرْتُ عَلَى شَيْءٍ أَمَرَّ مِنَ الصَّبْرِ “Sabrın sabırdan daha ötesine/acısına sabredeceğimi bileceği âna kadar dişimi sıkıp sabredeceğim.” Sabır, sabırdan daha ağırına, daha çetinine dişimi sıkıp sabredeceğimi anlayacağını âna kadar ‘Sabır!’ diyeceğim. Cenâb-ı Hakk’ın Esma-i Hüsnâ’sı arasında, Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği isimler içinde, en son gelen اَلصَّبُورُ Allah, “Sabûr”dur. Hemen, insanları cezalandırmıyor; mehil mehil üstüne veriyor onlara. Hemen tecziye etmiyor, akıllarını başlarına alırlar, öbür tarafa bırakmazlar diye; fakat temerrüd edip, inat edip “İlle de benimki o tarafa kalsın!” diyen bir sürü mütemerrid var, münkir var, mülhid var.

Bu sabır çeşitlerine daha değişik şeyler de ilave edebilirsiniz. Mesela hususi mahiyette diyeyim ben: Maskat-ı re’sim (dünyaya geldiğim yer); içinde dedemin hânının bulunduğu, başkalarını misafir ettiği, doğup büyüdüğümüz ev; babamın, amcalarımın, belki onların babalarının, onların babalarının, onların da babalarının içinde doğup-büyüdüğü ev. O ev, bir restorasyondan geçirilerek vakfediliyor, milletimize bedava hizmet etsin diye. Gelip onun da tepesine konuyorlar. Yâ Sabûr!.. Üstadımızın gelip misafir olduğu -yine- dede hanı; misafirhane olarak yapmışlardı, orayı da. Yaz günlerini değerlendirmek için kadın-erkek talebeler, gidip orada kamp yapıyorlardı. Dede hanı; Üstad da Van’dan alınıp Korucuk köyünden geçirilirken orada misafir kalıyor. Orayı yeniden gözden geçirmiş, restore etmiş, kalınır bir hale getirmişlerdi. Fakat vakfa vermişler, hüsn-ü niyetle; “En emin bir yer; biz de emniyet ve güven içinde kullanırız!..” Ali Baba’nın eşkıyaları, gelip oraya da, onun tepesine de binmişler. Buyur, sabret; bütün bunlara sabret!.. Hepsinin içinde dünya kadar hâtıralarınız var; yatmanız var, kalkmanız var, oturmanız var, arkadaşlarla toplanıp görüşmeniz, konuşmanız var; geçmişiyle alakalı hâtıraları dillendirmeniz var, destanlaştırmanız var. Buyurun sabredin!..

Amnofis, böyle yapmamıştır; Ramses, böyle yapmamıştır; İbnü’ş-Şems böyle yapmamıştır. Bunlar, Mısır’ın meşhurları, herkes bildiği için söylüyorum. Sezar, böyle yapmamıştır; Hitler, böyle yapmamıştır. Biraz Lenin’den şüpheleniyorum, “O öyle bir şey yapmış mıdır acaba?” filan diye!.. Buna, insanın Leninleşmesi denir, Stalinleşmesi denir; isterse ara sıra, abdestli-abdestsiz, câmiye gelsin, ön saflara geçsin. “Bak, ben de geliyorum!..” Ubeyy İbn Selûl de öyle yapardı; öyle görünürdü. Abdesti var mıydı, yok muydu? Hatta gusül abdesti var mıydı, yok muydu, belli değil. Evet, bu yaptıkları şeylere bakınca, o mevzudaki o dinî hassasiyete riayet edeceklerine ihtimal vermiyorum ben. Ama bu mesâvîler, bu me’âsîler, öbür tarafta ortaya dökülecek; o günahlarla onları tartarken Hazreti Deyyân, arsa-i mahşerde kırılacak Mizân!..

   Zindan, musibetin büyüklerindendir; ne var ki, hâlis mümin orayı muvakkat bir çilehane olarak görmeli ve dişini sıkıp “Medrese-i Yûsufiye” haline getirmelidir!..

Zindan… Her dönemde olmuş bu. Daha eskilere gitmeden, devr-i Risâletpenâhi’de zincire vurmuşlar sahabileri; babası vurmuş, annesi vurmuş. Çok benziyor; aile fertlerini birbirinden koparma mevzuunda, müşriklerin Müslümanlara yaptıkları şeylere o kadar benziyor ki!.. Mesela, Velid İbn-i Velid, Hazreti Hâlid İbn Velid’in ağabeyi. Babası, oğlunun adını da Velid koymuş. Hazreti Velid, ömrünü Mekke döneminde hep zincirde geçiriyor. Habbâb da öyle geçiriyor. Ve diğerleri… Orada çölde, o sıcakta, beyinleri kaynayarak ölüyor niceleri. Aynen… Günümüzde de nice insan öldü; nice insanın ırzına geçildi; nice insan, zindanlarda çırılçıplak hale getirildi; niceleri orada eskileri, o Firavunları unutturacak mezâlime maruz bırakıldı. Evet, zindan… Zindana karşı sabır, zannediyorum, belâ ve musibetlere karşı sabrın en ağırlarından bir tanesi.

Bir-iki defa o mübarek yerin (zindanın/Medrese-i Yûsufiye’nin) cefasını, Fakir de gördü. Fakat itiraf etmeliyim ki, ne 27 Mayıs’ta darbe yapanlar, ne o 12 Mart’ta darbe yapanlar, tutuk evine, sonra da hapishaneye koyanlar, bunların yaptıkları saygısızlıkların onda birini yapmadılar. Onlardan o saygısızlığı görmedim, mübalağa yapmıyorum; yine yiyeceğimizi veriyorlardı, bir tokat vurmadılar. Bir tokat vurmadılar, bir saygısızlık göstermediler. Günümüz SS’leri gibi gelip malınıza-mülkünüze el koymadılar. O 12 Eylül’de Bozyaka vardı, gelip el koymadılar. Yamanlar’ın bir binası bitmek üzere idi, birinin de temeli atılmıştı; gelip el koymadılar, “Bunlar bizimdir!” demediler. Bir şom ağızın “Milletin malını, millete iade ediyoruz!” dediği gibi demediler. Bağışlayın, bu çirkin laflar geliyor da, muktezâ-i zâhire mutabakatı açısından, kelâmın hatırına söylüyorum: “Vandal”, diyor ki, “Milletin malını, millete iade ettik!” O millet, canını dişine taktı, helalından kazandı ve her şeyin “eğitim” ile halledileceğine inanarak, okullar yaptı, yurtlar yaptı, pansiyonlar yaptı, fakir talebeye burs verdi. Fakat gelip SS gibi onun tepesine kondular. Milletin meşrû malının tepesine konuyorlar; örneğini verdim az önce. O askerî darbelerde, askerî hınç ile gelen insanlar, o terbiyesizliği, o saygısızlığı yapmadılar.

Bu itibarla da çok farklı bir dönem yaşıyoruz. Bu meselenin bir yanını, “zindan” teşkil ediyor. “Sen, ByLock kullanmışsın!”, zindan… “Senin üzerinden, üzerinde 1 rakamı yazılı dolar…”, Bir de “F” varsa seri numarasında, belli artık, tamam, “siz”den; zindan… İçeriye alıyorlar; “Sonra ifadeni alırız; hele bir sene yat, sonra düşünürüz onu! Bir yolunu buluruz onun!..” Bir “çatı dava” filan, milletin canına tak diyeceği âna kadar orada… Basit şeylerden dolayı zindan…

Orada dişini sıkıp sabretmek lazım; “Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler!” deyip, dişini sıkıp sabretmek lazım. “Hakk, şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayr eyler / Ârif, ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse, güzel eyler!” de, dişini sık; zindanı “Medrese-i Yûsufiye” haline getir!.. Tutamadığın oruçları tut, kılamadığın namazları kıl; “Doğru kılamadım!” dediğin namazları kıl orada. Zindanı bir halvethâne -eski velilerin, hususiyle Halvetîler’in çilehaneleri gibi bir çilehâne- sayarak, orada tasaffî etmeye bak!.. Tâbir-i diğerle, “Hayvaniyetten sıyrılmaya, cismâniyeti bırakmaya, kalb ve ruhun derece-i hayatına -orayı miraç yaparak- yükselmeye bak!..”

Evet, zindan, bir Medrese-i Yûsufiye haline getirilmeli!.. Hazreti Pîr “Yusuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir ve hapishane bir nevi Medrese-i Yûsufiye olur.” demiş. Hazreti Yusuf da orada nicelerinin imanına vesile olmuş ve Mısır’da, mebdei hapishaneden başlamak üzere Müslümanlaşma olmuş. Gönüllere girmeye bir seyahattir o. Bunları düşünmeli ki, şu anda çektiğimiz şeyleri tadil edici faktörlerdir bunlar. Dişini sıkıp sabretmek lazım; sabır zindanın da sevabını kazandırır. Ne gibi? Sürekli namaz kılmış gibi, oruç tutmuş gibi, Hacca gitmiş gibi sevap kazandırır.

   Zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir.

Belki bazıları da gaybûbet ediyor, oraya girmemek için, dışarıda duruyor. En azından, eşi vardır, çocukları vardır; onlar için teselli kaynağı. Veya bir yolunu bulup birine haber veriyor, “Falanlara bakın!” Bunun için gaybubet ediyor onlar da, bazen içte, bazen de dışta. Onlar da onun sıkıntısını çekiyorlar; çarşıya çıkamıyor, pazara çıkamıyor, işlerinin başına gidemiyorlar. Bir de bu arada “Her an bir baskın olabilir!” endişesiyle yaşıyorlar. Dahası, yakın akraba ve taallukatının yanında kalıyorlarsa şayet, “Siz niye böyle bir şakîyi, eşkıyâyı, terör örgütüne mensup birisini korudunuz, kolladınız?” derler, onlara da bir şey yaparlar diye, onun da sancısını çekiyorlar. Bu da yine büyük bir sabır mevzuu; ona katlanmak gerekiyor.

Burada antrparantez ifade edeyim: İster zindandaki, ister gaybûbet eden, zâlimin işini kolaylaştırmama adına, yaptıkları şeyleri yapmalılar. Zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde bir vebaldir, bir günahtır. Ne Efendimiz ne de diğer peygamberler ve selef-i sâlihîn, zalimlerin işini kolaylaştırmışlardır. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Mekke müşriklerinden ayrılıp Medine’ye gitti. “Kaçtı!” demiyorum; “kutsal yolculuk”, “Sevr sultanlığı”, “kutsal yol”, “kutsal şehrâh”; çünkü umumî işlek yoldan gitmediler, âlemin gitmediği bir yol takip ettiler; “gitti!” demek de ne demek, “şereflendirme”dir o, başka bir yeri şereflendirdiler. Gitti Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); kâfirin/zâlimin işini kolaylaştırmamak için. Hazreti Musa, Medyen’e gitti, Firavunların işini kolaylaştırmamak için. Koca “Nâsıralı Genç” diye bilinen seyyidinâ Hazreti Mesih, oradan oraya kaçtı, oradan oraya kaçtı; üç insan buldu, onlara bir şey anlatmak istedi; beş insan buldu, onlara bir şey anlatmak istedi. En-nihayet, bir yerde, Havarilerin de bulunduğu bir yerde, evini bastıkları zaman, Allah (celle celâluhu), Onu (aleyhisselam) vücûd-i necm-i nurânîsiyle mi, vücûd-i hâkânîsiyle mi, nezd-i Ulûhiyetine aldı, semalardaki tahtında, tahtını otağ yaptı, oraya oturttu. İşin mâhiyet-i nefsü’l-emriyesini idrakten âciziz. Söylediğim sözler biraz da o aczi aksettirici mahiyette; siz anlarsınız, Kıtmîr’in o mevzudaki hassasiyetini.

Bir de hicret meselesi var. Hicret… Şimdi, bir yönüyle boşluğa atılma gibi, bir çağlayana salınma gibi, bir şeye salınıyorsun ki, o deryanın nerede sona ereceği, nerede senin bir sahile yanaşacağın, yanaşıp dışarıya çıkacağın belli değil. Akıp gidiyorsun orada… Dolayısıyla mebdeinde çok ciddi bir ızdırap çekersin; çünkü bir meçhule doğru akıp gidiyorsun. “Kanada’ya mı gitsem, Brezilya’ya mı gitsem, Arjantin’e mi gitsem, Şili’ye mi gitsem? Nereye gitsem, nereye iltica etsem?!.” Bu, bir. İkincisi; “Malıma-mülküme el koydular, o gittiğim yerde ne yapabilirim?!” Soruyorum bazılarına, “Ne yaptınız?” Hiç öyle bir işin insanı değil; “Bir tane araba buldum, dolmuşçuluk yapıyorum!” diyor. Öbürü, “Biz de böyle beş-on kuruş bir şey bulduk; hanımlarımız -Allah razı olsun- orada ekmek yapıyorlar veya bizim yemek kültürümüze dair bir şey yapıyorlar, onu satıyorlar, onunla geçinmeye çalışıyoruz.” diyor. Bir iş tutturuncaya kadar ızdırap içinde kıvranıyorlar.

Hicret… Ve aynı zamanda bunlar, dışta muavenet oluşumları teşkil ediyorlar; bu kadarcık olsun eli kolu açık olmayan, daha doğrusu eli-kolu bağlı bulunan insanlara yardım etme adına heyetler oluşturuyorlar; “Acaba, bu elde ettiğimiz şeyden beş-on kuruş artırıp o mağdurların yardımına koşabilir miyiz?!.” Onu yapıyorlar. Şimdi bu yönüyle de hicret, hicrettir.

Esasen, bunların hepsi o ilklerin gölgesinde yaşanan mazlumiyet ve mağduriyetlerdir. O “zindan”ı, hakikî manada yaşayan, o “gaybubet”i hakikati manada yaşayan -ki, Efendimiz de yaşamıştır onu-, o “hicret”i hakiki manada yaşayan insanların zindanlarının, gaybubetlerinin, hicretlerinin gölgesi olarak, o işin izâfîsi olarak günümüzde de yaşanıyor.

   Cenâb-ı Hak, her birimizi ayrı ayrı mağduriyetlerle imtihan ediyor; bize düşen, nerede bulunursak bulunalım, konumumuzun hakkını vermeye çalışmaktır.

Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyor: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ اْلآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhirette verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. Ah, (insanlar) bunu bir bilselerdi!” (Nahl, 16/41) Bir ayet, bu. “Zulme uğradıktan sonra hicret edenler var ya, dünyada, Ben onlara güzellikler hazırladım.” buyuruyor Allah (celle celâluhu). İnşaallah, günümüzdekiler de gittikleri yerlerde, Güzeller Güzeli’nin (celle celâluhu) güzelliklerini anlatmak suretiyle, “Şimdiye kadar niye gitmedik?” dedirtecek şekilde, çok önemli bir misyonu edâ etmiş olurlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Hicret, bu. Cenâb-ı Hak, oralarda geniş imkânlar bahşeder, çok rahat hareket edebilirler.

Önemli olan, içinde bulunduğumuz konumu “rantabl” olarak değerlendirmektir. Şimdi buraya -min gayr-i haddin- çıkardınız. Ben buranın hakkını verdim veya veremedim, ayrı bir mesele. Fakat demek ki buraya çıkma bir şey ifade ediyor; öyle ise, buranın hakkını vermek lazım. Orada duran da, oranın hakkını vermesi lazım; şu mihraba geçen kimse de onun hakkını vermesi lazım; o minbere çıkan insan da oranın hakkını vermesi lazım.

Her konumun hakkını vermek lazım; her konumu, rantabl değerlendirmek lazım. Efendim, bunun açılımı şu: “Şimdi bu durumda daha ne yapılabilir? Bu imkânlar içinde daha ne yapılabilir?” مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ “İstişare eden, haybet yaşamaz!” “Şimdi bu pozisyonda olan insan, ne yapabilir? Ne yapmalı ki, yarın ‘Keşke şunu da yapsaydım!’ dememeli!..” Ortak akla müracaat ederek, meşverete başvurarak, işte o yapılmalıdır. Bazıları öbür tarafa gidince, “Keşke, keşke!” diyecekler. “Yarınlarda ‘Keşke, keşke!’ dememek için, şimdi ne yapmalıyım?” demeli, konumunu rantabl olarak değerlendirmeli, Allah’ın izni ve inâyetiyle..

“Doğacaktır sana vaad ettiği günler, Hakk’ın,

Kim bilir, belki yarın; belki yarından da yakın.” (M. Akif)

***

“Mü’mine sadakat yaraşır, görse de ikrâh,

Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” (Ziyâ Paşa)

***

Zâlimlere bir gün dedirtir Hazreti Mevlâ,

Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ” (Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yûsuf’un kardeşlerinin ona dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yûsuf, 12/91) dedirtir.” (Ziya Paşa)

Vesselam.

Kırık Testi: İSTİKÂMET

Herkul | | KIRIK TESTI

Doğruluk demek olan istikamet; ehl-i hakikatçe, itikatta, amelde, muamelatta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp, nebiler, sıddîkler, şehitler ve sâlihlerin yolunda yürümeye itina gösterme şeklinde yorumlanmıştır ki, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰۤئِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ âyeti[1], işte bu ölçüde Allah’ın rubûbiyetini itiraf ve O’nun birliğini tasdik edip, iman, amel ve muamelelerinde peygamberlerin yürüdüğü şehrahta yürüyenleri, ötelerde saf saf meleklerin karşılayıp, bin bir korku ve tasanın kol gezdiği o ürpertici vasatta onları, müjdelerle coşturacaklarını haber veriyor.

İstikamet; tabiat mertebesinde mükellefiyetleri yerine getirmek, benlik mertebesinde hakikat-i şeriata muttali olmak, ruh mertebesinde mârifete açılmak, sır mertebesinde de ruh-u şeriatı zevk etmekten ibaret görülmüştür. Bu mertebeleri bihakkın görüp gözetmenin ne kadar güç olduğunu anlatması bakımından o en büyük Ruh ve Mânâ İnsanı’nın: “Hud suresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.”[2] sözü –ki فَاسْتَقِمْ كَمَۤا أُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”[3] âyetine işaret buyuruyorlardı– ne mânidardır!

Zaten O’nun duygu, düşünce ve davranışları da hep istikamet edalı değil miydi.? Ve huzur-u ruhefzâlarına kurtuluş ve ebedî saadete eriş beklentileriyle sığınan bir sahabiye, قُلْ اٰمَنْتُ بِاللهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.”[4] diyerek, iki cümlelik “cevâmiü’l-kelim” ile, bütün itikadî ve amelî esasları câmi bulunan istikameti hatırlatmıyor muydu?

Hâlinde istikamet olmayan hak yolcusunun; bütün sa’y ü gayreti boşa gideceği gibi, israf ettiği zamandan ötürü de, böyle birinin her zaman sorgulanması söz konusu olabilir. Yolun başında, neticeye ulaşmak için istikamet şart ve bir yol azığıdır; sülûkün nihayetinde ise, Hakk’ı bilmenin bedeli, Hak mârifetine ermenin de şükrüdür ki vacip sayılır. İşin başında zikzakların yaşanmaması, yol esnasında ferdin kendini murâkabesi, nihayette de O’nunla alâkalı olmayan bütün düşünce ve davranışlara karşı kapanması, istikametin önemli alâmetlerindendir..

كَسِي دَانَم زِ اَهْلِ اِسْتِقَامَتْ      كِه بَاشَدْ بَر سَرِ كُويِ هِدَايت

بَا اَنْوَار هُوِيت جَان سُپرده     زِاُوسَـاخِ طَبِيعَت پَـاك مُرْدَه

“İstikamet erlerinden birini bilirim ki, hidayet köyünün başını tutmuş durur. Bu, hüviyet nurlarına canını ısmarlamış ve tabiat kirlerinden pâk olarak ölmüştür.” diyen hak dostu ne hoş söyler!

Kul, her zaman istikametin tâlibi olmalı, keşf ü kerametin değil; zira istikameti isteyen Allah, harikulâdelere dilbeste olan da kuldur. Bizim gönül kaptırdıklarımız mı, yoksa Allah’ın istedikleri mi..?

Bâyezid-i Bistâmî’ye: “Falan kimse suda yürüyor, havada uçuyor.” dediklerinde, Hazret: “Balıklar, kurbağalar da suda yüzüyor; sinekler, kuşlar da havada uçuyor. Görseniz ki bir adam seccadesini suya sermiş yüzüyor veya havada bağdaş kurmuş oturuyor; zinhâr ona iltifat etmeyiniz! Onun hâl ve hareketlerindeki istikamete ve onların da Sünnet’e uygunluğuna bakınız!”[5] buyurur.. ve bize, harikalar atmosferinde pervâz etmeyi değil, istikameti ve kulluk zemininde yüzü yerde olmayı salıklar…

İstikamet, Hakk’a kurbet yolunda üç basamaklı bir merdivenin son basamağıdır. İlk menzil “takvîm”dir ki; hak yolcusu, bu mertebede İslâm’ın nazarî ve amelî bölümlerinde temrinat yapa yapa onu tabiatının bir parçası hâline getirerek, bir ölçüde nefsini aşmaya muvaffak olur. İkinci menzil “ikamet” ve “sükûn”dur ki; sâlik, âlem-i emre ait mesâvîden –ki riya, süm’a, ucub gibi kullukla telifi imkânsız yaramaz şeylerdir– uzaklaşarak, kalbini şirke ve şirk şaibelerine karşı korumaya alır. Üçüncü menzil, “istikamet”tir ki, bu makam, Hak yolundaki seyyaha sır kapılarının aralandığı makamdır ve ilâhî vâridâtın keramet ve ikram unvanıyla indiği kutup noktadır. Bu mânâdaki istikamet, ehl-i hak arasında bilinegeldiği şekliyle çok defa âdiyattan sıyrılarak, “yedullah” kuşağında “kadem-i sıdk” üzere yaşamaktır ki, burası aynı zamanda ilâhî eltâfın sağanak sağanak olduğu bir harikalar iklimidir. Bu iklimde çiçekler hiç solmaz.. burada yamaçlar kar-kış bilmez.. ve burada hep baharlar tüllenir durur ki وَأَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَۤاءً غَدَقًا beyanı [6] da bu temâdi ve ölümsüzlüğü ifade etmektedir. Zira, âyette سَقَيْنَا yerine أَسْقَيْنَا buyrulması bu gerçeğe parmak bastığı gibi, مَۤاءً غَدَقًا’nın bol su mânâsına gelmesi ve اِسْتَقَامُوا’daki س’in de talebi tazammun etmesi, burada bize bilhassa şu hususu hatırlatmaktadır: Siz tevhid üzere taleb-i ikamet, Allah ve Resûlü’yle aranızdaki ahitlere riayet ettiğiniz ve ilâhî hudutları da koruyup-kolladığınız sürece suyu kesilmez bu çeşme hep akacaktır.

Efendimiz de, bu hususa temas buyurarak: “Kulun kalbi müstakim olmadıkça imanı müstakim olamaz, lisanı dosdoğru olmayınca da kalbi müstakim olamaz.”[7] ferman ederler. Bir başka beyanlarında ise: “Her sabah insanoğlunun uzuvları lisana karşı: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork; zira sen müstakim olursan biz de müstakim oluruz; sen eğri-büğrü olursan biz de eğriliriz’ derler.”[8] diye önemli bir mevzuu ihtarda bulunur.

Son olarak bir can alıcı hatırlatmayı da Es’ad Muhlis Paşa’dan dinleyelim:

“İstikamette gerektir reviş-i[9] sıdk u sebât

Kademin merkeze koy, devrede perkârın[10] ucu.”

اَللّٰهُمَّ ﴿اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ﴾

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُتَّقِينَ وَاٰلِه أَجْمَعِينَ.

***

[1]   “ ‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip, ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaad edilen cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet sûresi, 41/30)

[2]   Tirmizî, tefsîru sûre 56 (6).

[3]   Hûd sûresi, 11/112.

[4]   Bkz.: Müslim, îmân 62; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/385.

[5]   Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/40; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/301.

[6]   “(Allah Teâlâ şöyle buyurur: İnsanlar ve cinler) eğer Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.” (Cin sûresi, 72/16)

[7]   Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/198; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/227.

[8]   Tirmizî, zühd 60; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/95.

[9]   Gidiş, hâl, tavır.

[10] Pergel.

Bamteli: DÜNYA ŞEFKATE MUHTAÇ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

“Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir.

Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır.

Gelirse gelir bir kıl ile eyleme tedbir.

Giderse gider, eğlemez bir koca zincir!”

Buyurun, gelenleri savın! Buyurun, gelmek isteyenleri, gelmesini istediğiniz şeyleri, kendiniz getirin! Getiren de O (celle celâluhu), götüren de O; var eden de O, yok eden de O. Öyle bir kapı, öyle bir dergâh varken, bence başka kapıların ziline dokunmak, beyhude enerji harcamak demektir; karanlıkta türkü söylemek demektir. Öyle değil, sesimizi/sözümüzü O’na teveccüh, O’na münâcaat ile değerlendirmeliyiz. Kelimeler, O’nu ifade ettikleri zaman altına, gümüşe, zebercede, yakuta dönüşür; melekler, avuç açarlar onlara; “Benim avuçlarıma dökülsün!” diye. O’nu ifade eden kelimeler, O’nu ifade eden beyanlar, kıymet üstü kıymet kazanır.

   Neye namzet olduğunu bilmeyen insan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemediği halde, bakırcılar çarşısında talep arar.

İnsan, öyle şeylere namzet yaratılmıştır ki, “namzet olduğu” şeyleri bilmiyorsa, hiç farkına varmadan, kuyumcular caddesinde kendisine kıymet biçilemeyecek insan, bakırcılar çarşısında talep arar; kendi kıymetini düşürür, ayaklar altına almış olur.

Allah; insanı, sevilen bir varlık olarak yaratmıştır. “Mahlûk” demedim; çünkü dilimizde onu hakaret ifade eden bir tabir olarak kullanırız. Evet, insan, sevilen/sevilesi bir varlık olarak yaratılmıştır. “İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!” O (celle celâluhu), sizi de sever, yarattığı her şeyi de sever. Hazreti Pîr’in değişik yerlerde, farklı üsluplarla anlattığı gibi, “Sanatını sever!” Hele insanı, ahsen-i takvîme mazhar etmiştir.

Batılı birisi/bir düşünür -haşa- o tabiri kullanıyor, “Allah, insanı, özenerek yaratmış!” diyor. Belki bu ifade insanların yaptıkları şeyler, ortaya koydukları sanatlar için kullanılabilir; mesela Michelangelo (Mikelanj) veya bilmem kim, sanatına karşı ciddi bir alaka gösterir, özenir. Fakat bu tabiri Zât-ı Ulûhiyet için kullanmak, doğru olmayabilir. Ama onlar, sizin o ince kıstaslarınıza vâkıf olmadıklarından dolayı öyle diyordu, bir eserde görmüştüm: “Allah, insanı, özenerek yaratmış!”

İhtimal hesaplarına göre, milyarda bir, belki trilyonda bir, yüz şeklinin bu hali alması. Burun.. kulaklar ile münasebeti onun.. gözler ile münasebeti… Sadece bir kulak-burun-boğaz uzmanı açısından meseleye baktığınızda, ihtimal hesaplarına göre ancak trilyonda bir bu böyle olabilir. Belli ki bir meşîet-i İlahî var; belli ki bir ilm-i muhît programına göre her şey oluyor, kendi kendine değil. Bunların rastlantıya verilmesi mümkün değil; “ahsen-i takvim”e mazhar ediyor ve onu, o sanatı, severek yaratıyor. Sevilsin diye sahneye sürüyor. Ona karşı saygı duyulsun, alnından öpülsün, elleri sıkılsın, bağırlara basılsın diye yapıyor.

İnsanın da bunu anlaması lazım ki, bu, “makâsıd-ı İlâhiyeye göre hareket etme” demektir. İnsanın, Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki murad-ı Sübhânîsine göre -evet, başka bir kelime olacaktı, onu da yakışıklı bulmadım, demedim- makâsıd-ı Sübhâniyesine göre hareket etmesi lazım.

   İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır ve kişinin imandan nasibi, mahlûkata -hususiyle de insana- şefkatiyle doğru orantılıdır.

İnsan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır!.. Ve insanın imandan nasibi, mahlûkata, hususiyle insana şefkati ile -eski ifadesiyle diyeyim- “mebsûten mütenâsib”dir (doğru orantılıdır). Mahlûkata şefkati ne kadar varsa, insanları ne kadar seviyorsa, insanın imandan nasibi de o kadardır. Çünkü o mesele, Allah ile irtibatlıdır; Allah’ın sanatına karşı saygılı olma, Allah’ın en mükemmel yarattığı, ahsen-i takvîme mazhar ettiği sanat eserine, âbide sanat eserine saygı duymayla alakalıdır.

Başta, Allah (celle celâluhu), Hazreti Âdem’e karşı meleklere اسْجُدُوا “Eğilin, inhinâda bulunun onun karşısında!” buyurmuştur: “Ben, onu size bir ibre gibi yarattım, bir pusula gibi koyuyorum önünüze; ona eğilmek suretiyle, Benim karşımda eğilmiş sayılacaksınız!..” Hazreti Âdem, öyle bir “mihrab-nümâ”, O’nu gösteren bir ibre. Siz ona eğildiğiniz zaman, emre itaatteki inceliğin gereğini yapmış oluyorsunuz.

Bu konuda, Hallaç’ın -sorguladığım- bir lafı vardır: “Emre itaatteki inceliği Âdem’den öğrenmek lazım!” der. Bunun devamında, şeytan için de bir şey diyor, onu sorguluyorum: “Aşkı, O’na bağlılığı, O’ndan başkası karşısında eğilmemeyi de şeytandan öğrenmek lazım!” Adeta şeytan “Ben eğilirsem, sadece Senin karşısında…” demiş. İşte Hallaç’ın bu sözünü sorguluyorum. Şeytanınki öyle mi, yoksa “Ben, ateşten yaratıldım; ona (Hazreti Âdem’e) fâikım, eğilmem karşısında!” mülahazasından mı kaynaklanıyor; fîhi nazar.

Evet, insan, sevilmek için yaratılmış bir varlıktır! Allah; mü’minleri daha çok sever. Ve imtihanıyla bile -esasen- sevginin ayrı boyutunu ortaya koyar veya sevginin ayrı bir televvünü ile tecelli buyurur. İmtihan ederken bile, bir yönüyle arındırır mü’mini. İmtihanlar, âdeta onu arındırma kurnalarının altına sokmak, “Yıkan!” demek gibi bir şeydir; “Kirlerini at!” demek gibi bir şeydir. “Seviye kazan; mahiyet değişikliğine gir! Huzuruma çıkmaya ehil, layık, münasip hâle gel!” demek için, onu değişik haddelerden geçirir, değişik cenderelerden geçirir. Dolayısıyla O’nun şefkatinin, re’fetinin ayrı bir tecellisi olur bu.

Diğerlerine de şefkat ve merhametiyle muamele eder. İnanmıyordur, beyne-beynedir, ortadadır, âraftadır… Onlara da “imhâl, imhâl üstüne” vermek suretiyle yine re’fetinin ve şefkatinin bir çeşit tecellisini ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim’de kaç yerde, bazen, بِمَا كَسَبُوا bazen de بِمَا ظَلَمُوا kaydıyla zulüm ve kötülük irtikâp edenlere mühlet tanındığı bildirilmektedir. Mesela, bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى “Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir.” (Nahl, 16/61) Evet, “Eğer Allah, zulmettiklerinden dolayı o insanları helak etse, yeryüzünde bir dâbbe, bir canlı, debelenen bir şey kalmaz!” diyor. İmhâl üstüne imhâl ediyor; mehil veriyor, mehil veriyor, mehil veriyor… Bu, O’nun yarattıklarına karşı şefkatinin gereğidir. Kâfir, münkir, mülhid, materyalist, dinsiz, imansız da Cenâb-ı Hakk’ın bu türden bir şefkat tecelli dalga-boyu altında -esasen- imhâl imhâl üstüne, mehil mehil üstüne, uzun boylu yaşama imkânı buluyor, öleceği âna kadar.

Öbür tarafa gittiği zaman, mazereti yok onun. “Ben sana şu kadar zaman tanıdım, hak tanıdım. Hatta bir gün bile olsa, o bir günde Beni bulabilirdin, Beni bilebilirdin. Ama hiç aramadın!..” مَنْ جَالَ، نَالَ “Eğer bir şeyin arkasında isen, cevelanda olduğun sürece sen, onu elde edebilirsin.” مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ “Bir şeyin arkasına düşüyorsan, düşmede de ciddi isen, mutlaka onu bulursun.” مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ، وَجَدَ Bir gün bile yeter bunda. Fakat sen, bir günü değil de, hem de elli sene, onun bir miktarını bile ayırıp bu mevzuda hiç kullanmamışsın. Tekvinî emirlere bakmamışsın. Dimağını o istikamette değerlendirmemişsin. Biraz evvel arz ettim; çehrene baksaydın, yeterdi senin için, mahiyetine bakman kâfi gelirdi; zira senin anatomin hep Allah’ı haykırıyor.

“İnsan, Bu Meçhul” kitabında Alexis Carrel, insan anatomisi ile -esasen- Zât-ı Ulûhiyeti anlatıyor. Bir yönüyle, bakınca bir insan, mutlaka o mevzuda bir yere varır, bir şey der: “Bu mesele, öyle rastlantıya çok benzemiyor; var arkasında bunun bir sır. Sır değil, Sırlar Sırrı (celle celâluhu) var.” Onun için “sırri sırri sırri” diyorlar, üç defa; “Sırlar Sırrı” bu. Dolayısıyla o güzergâh takip edildiği zaman, sen, sırların sırlarına ulaşırsın. “Evet, sana çok az bir zaman bile yeterdi ama Benim sana olan şefkatimden dolayı Ben sana bir sene, iki sene, üç sene… mühlet verdim.” Kur’an-ı Kerim’de, أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ “Size, düşünüp ders alacak kimsenin düşünüp ders alacağı (ve gereğini yapacağı) kadar bir ömür vermedik mi? Hem size, uyarıcı olarak peygamber de gelmişti.” (Fâtır, 35/37) buyurulur. Cenâb-ı Hak, “Düşünebilen insanın düşünebilmesi için, Ben ona ömür vermedim mi, onu ma’mur, muammer kılmadım mı, ömrünü uzatmadım mı?!.” der. İşte bunlar, hep “şefkat tecelli dalga-boyu”nda, Cenâb-ı Hakk’ın insana teveccühünün ifadesidir. İnsan, böyle bir varlıktır.

Demek ki, izafî olarak herkese karşı bir “İlahî şefkat” var. Öyleyse, تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ mülahazasıyla siz de “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” Siz de sevin, herkese karşı bir şefkat tavrı sergileyin! Yumuşak gönüllerin avlayamayacağı insan yoktur, bugün olmasa yarın. Senin kalbin, öyle bir mülayemet içinde ise, herkese açık ise… Yine Levhalardaki sözlerden yürüyelim: “Vicdanınızda veya kalbinizde herkesin oturacağı bir sandalye olmalı! Sizin sinenize seyahate azmeden insan, ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı!” Gönlünüze girdiği zaman mutlaka bir koltuk bulmalı; böyle bir koltuk da değil, Şah İsmail’in koltuğu gibi bir koltuk… Estağfirullah; Cennet’te Allah’ın “erâik” (erîke’nin çoğulu: Taht, koltuk ) ve “sürür” (serir’in çoğulu: Divan, kürsü, taht) gibi koltuklarından bir koltuk bulmalı ve oturmalı; ayakta kalma endişesine/paniğine kapılmamalı. İnsan, bunun için yaratılmıştır. Bir yönüyle, insanlara karşı böyle davranması, Allah’ın insanlara karşı o mevzudaki İrade-i Sübhâniyesi, bakışı ve tecellileri ile örtüşmesi içindir. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ beyanı da öyle davranmayı gerektirmektedir.

   İlahî ahlakla ahlaklanıp mahlûkata karşı şefkatle dolu bulunduğundandır ki, İnsanlığın İftihar Tablosu, ulaşılmazlara ulaştıktan sonra bile – ellerimizden tutmak için- dert ve ızdırap yurduna dönmüştür.

Geçen sohbette ifade edildiği gibi; İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif’te, o kadar saygısızlık, o kadar hakaret ve o kadar densizliğe maruz kalmasına rağmen; nefsini Allah’a şikâyet etmiştir. Arz etmiştim; şöyle niyazda bulunmuştur:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

Sonra, Allah (celle celâluhu) ta’zîb melâikesini gönderince, onlara “Hayır!” diyor. Bu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahlûkata şefkatinin ifadesi. Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ tabiri geçiyor. Bir yerde, “İnanmıyorlar diye!..” لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuârâ, 26/3) Diğer bir yerde ise, “Sana ineni kabul etmiyorlar diye…” فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) “Neredeyse kendini öldüreceksin!..” Öyle ki herkesi kucaklayıp Cennet’e sokmayı düşünüyor; çünkü ebedî hayatın orada olduğuna çok iyi inanıyor.

Evet, yine değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, Miraç’a yükseliyor, “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle, “vücûd-i necm-i sâkib”iyle, “vücûd-i necm-i hâkânî”siyle. Ve öbür tarafta olabilecek her şeyi inkişaf etmiş şekilde görüyor; görülmesi gerekli olan şeylerin en yücesini de görüyor; bazılarına göre, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-Kemâlini müşahede ediyor. Ama dönüp geriye geliyor. Niye? Adeta kendini uğrunda öldürdüğü o yüksek “gâye-i hayal” adına geriye dönüyor. Abdülkuddûs’ün sözüne bakın: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), varılmazlara vardı, görülmezleri gördü. Allah’a yemin ediyorum ki, ben oralara çıksaydım, geriye dönmezdim!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefkatinin enginliğiyle, senin için, benim için dönüyor. Elimizden tutmak için dönüp geliyor. Ne kadar insana parmak uzatırsa… “Tut, sen de şuna yapış! O parmağın gösterdiği yere sen de yönel, teveccüh et! Rica ederim, güneşe sırtını dönme, gölgene takılma! Karanlıkla kendini boğma, ışığa doğru yürü!” Onun için dönüp geliyor. Dönüp geliyor, yine yeryüzünde çekmeye devam ediyor.

Ve hiç şikâyet etmiyor. “Hasımlarımın ettikleri şeyden şikâyet ediyorum!” demiyor. “Kaç insana ulaşır, bu mevzuda onlara ruhumun ilhamlarını duyursam, içimdeki heyecanları onların içine boşaltırsam, onları Allah’a yönlendirirsem, kazanmış sayılırım!” mülahazasıyla yaşıyor. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ beyanını hayatıyla talim buyuruyor. Onun için, Allah O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, yüksek bir ahlak üzerinesin!” (Kalem, 68/4) buyuruyor. Tebcîl, takdir, Allah’ın takdiri. Bu, öyle bir şeydir ki, insan bu mevzuda, bu uğurda bin defa ölse, yine karşılığı sayılmaz. وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, gerçekten, Allah ahlakı ile ahlaklanmış yüce bir mütehallıksın!” (Kalem, 68/4)

   Dünya Allah Rasûlü’nün ortaya koyup talim buyurduğu şefkate ne kadar muhtaç!..

Sana kurban olayım ben, kurban olayım!.. Bu söz ifade etmez ki!.. Bin defa düşünmüşümdür, geçerken O’nun nâm-ı celîlinin yanından. Benim gibi bir günahkâr, köpek olamam O’na, olamam. “Fethi de benim köpeğim!” dese!.. Ama nâm-ı celîlinin yanından geçerken, o resmi kaç defa öpmek gelmiştir aklıma. Ama korkuyorum; siz bir şey yaparsınız, kalkar insanlar da öyle bir şey yaparlar. Putperestlik, bu mülahazalarla doğmuş, insanların ruhuna hâkim olmuştur. Sevin!.. Burunlarınızın kemikleri sızlasın!.. Ahiret sizin için “Şeb-i arûs” şeklinde algılansın!.. “Ben Efendimiz ile aynı sofraya oturacağım, kaşık çalacağım, O’nu göreceğim, müsaade buyururlarsa. Haftada bir mi olur, ayda bir mi olur, senede bir mi olur; O’nu göreceğim. Etrafındaki nurdan hâleyi göreceğim. O bir “Kamer-i Münîr”, etrafındakiler de O’nun ışıktan hâlesi. Onlarla beraber olacak, onlara karışacak, onlarla beraber oturup kalkacağım, onlarla…” mülahazalarıyla dolup taşın!..

Evet, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ diyor; “Sen, ahlakın en yücesi üzerine yaratılmışsın!” (Kalem, 68/4) Şefkatin unutulduğu, re’fetin gömüldüğü, üzerine taş taş üstüne konduğu, “Aman bir daha dirilmesin!” dendiği; vahşetin, denâetin, zulmün müza’afının -hayır, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle- “mük’ab”ının peşi peşine irtikâp edildiği bir dönemde, o şefkat iklimine ne kadar ihtiyacımız olduğunu daha iyi anlıyoruz. İnleyen çocukların sesinde, annesiz çocukların sesinde, o nağmeyi duyuyoruz!.. Annelerin çocuklarına karşı iniltilerinde… Derdest edilmiş, zindana atılmış; bir vehme binaen, bir cinnet saikasıyla, bir paranoya saikasıyla zindana atılmış. Aileler parçalanmış, toplum, didik didik edilmiş. Bir yönüyle bir kutbiyet, bir gavsiyet gayret ve ciddiyetiyle meseleyi tamir etmeye, yeniden restore etmeye kalksanız, inanın bana, bir nesil boyu yetmeyecektir bu işe. İslam dünyasında öyle korkunç bir tahribata, öyle korkunç bir deformasyona sebebiyet verilmiştir ki!.. Şefkat ayaklar altına alınmış; re’fet ayaklar altına alınmış; mülayemet ayaklar altına alınmış; Allah’ın değer atfettiği, yaratıp değer atfettiği, “Bu Benim sanat eserim! Buna, bunlar yapılmaz!” dediği varlığa karşı, hayvana yapılmayan şeyler yapılmış.

Aslında hayvana bir şey yapılırken bile şefkat esastır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Keseceğiniz zaman…” der. Besin zinciri mülahazasıyla. Hayvanat âleminde de var; onlar da kendilerine göre -o besin zinciri mülahazasıyla- gıdalarını onun ile temin ediyorlar. Buyuruyor ki, “…Bıçağı iyi bileyin!” Diyor ki, “Ona eziyet çektirmeyin! Canını acıtmayın!” Şefkat Âbidesi, “Raûf ve Rahîm” diye Kur’an-ı Kerim’in anlattığı. Raûf ve Rahîm, içi tir tir titreyen, insanlar için. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm, re’fetinin ve şefkatinin gereği, hayvanlara karşı bile, böyle davranılmasını tavsiye buyuruyor: “Bıçağı bileyeceksin, onu incitmeyeceksin, canını yakmayacaksın!” Bıçağı ilk çalışında hemen şoke olacak o, acıyı da duymayacak. Allah’ın kânunu, kuralı, cevaz verdiği şeydir, onların etinden istifade. Kur’an diyor: “Allah’ın helal kıldığını, kim haram kıldı?!.” Siz nasıl haram kılıyorsunuz onu; Allah, onları helal kılmış. Ama bizim burada üzerinde durduğumuz şey, şefkat âbidesi, re’fet âbidesi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzudaki tavrıdır.

Ne kadar muhtacız o tavra?!. Yitirdik onu, belki birkaç asır evvel. Fakat şimdi, o yitirmenin âdetâ müza’afının, mük’abını yaşıyoruz; kat katını, iki buudlusunu, üç buudlusunu, dört derinliklisini, beş derinliklisini yaşıyoruz. Öyle ki, zannediyorum, aslanlar, kaplanlar, panterler, ayılar insanlara reva görülen bu şeye baksa, “Allah Allah! Bizden vahşileri de varmış!” diyecekler, zannediyorum. İsterseniz bir deneyin; bir ormana gidin, bakın; aslanın bakışında, kaplanın bakışında, panterin bakışında, ayının bakışında bunları göreceksiniz. “Allah Allah!” dercesine şaşkınlık ifadesi sergileyecekler. Hal diliyle, “Biz, bu insanları böyle bilmiyorduk. Hayret, bu ne vahşetmiş, bu ne denaetmiş, bu ne şenaatmiş!” diyecekler. Re’fete ve şefkate o kadar ihtiyacımız var.

   Günümüzde insî şeytanlar cinnî üstatlarını zil takıp oynatacak kötülükler yapıyorlar; “bir dolar” hikayesi ve bebek isimleri bahanesi sadece iki misal!..

Geriye dönelim; insanın, imandan nasibi, mahlûkata -hususiyle insanlara- gösterdiği/göstereceği şefkat ile mebsûten mütenâsiptir; ne kadar şefkat duyuyorsa, Allah ile münasebeti o ölçüde engindir/derindir. Ne kadar şefkatten, re’fetten, merhametten, mürüvvetten mahrum yaşıyorsa, daha doğrusu gırtlağına kadar vahşet içinde sürüklenip gidiyorsa, o kadar da şeytanı memnun ediyor demektir. Şeytanları memnun ediyor, hiç farkına varmadan; kendisi de insan suretinde -belki- bir şeytandır onun. Onun için Kur’an-ı Kerim “cinnî ve insî” diyor: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا  “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler.” (En’âm, 6/112) Aldatmak, şaşkınlığa sevk etmek için, o ona, o da ona bir fit sokar/sokuşturur. Dolayısıyla insanlar, şeytanın güdümüne girince, onu memnun edecek, zil takıp oynattıracak şeyler yaparlar.

İnanın, şu anda o kulağınız varsa, şeytanın zil takıp oynadığını duyacaksınız. Ben duymuyorum da fakat zannediyorum veli olan kullar, duyacaklardır. Allah’ın dostu olan insanlar duyup söyleyeceklerdir: “Şeytan, şu anda zil takmış oynuyor!” Amnofis döneminde, Ramses döneminde, İbnü’ş-Şems döneminde, Sezar döneminde zil takıp oynadığı gibi, şimdi de Kapadokya’nın değişik vadilerinde zil takmış, hep oynuyordur. “İşin doğrusu ben bu insanların bu kadar hayvanlaşacağına ihtimal vermiyordum. ‘Kandıracağım!’ diyordum, ‘Sürçtüreceğim!’ diyordum fakat böylesine balıklamasına, dalaletin, küfrün, küfranın gayyasına gireceklerine ihtimal vermiyordum!” diyordur. Zannediyorum, onun da kafası karışmış herhalde. Zannediyorum, kulak verip dinleseniz, şeytanın böyle dediğine şahit olacaksınız. Ama veliler/Hak dostları dinliyorlardır; dinleyip dedikleri gibi inlere girenleri, gorilleşenleri; onlar görüyorlardır, söylüyorlardır. Ama öyle olanlar, o işin farkına varmadıklarından dolayı, onlar da o işin “Hel min mezîd!” (Daha yok mu?) deyicisi olmuşlardır; vahşileştikçe yine “Hel min mezîd!” diyorlardır: “Daha, daha, daha, daha, daha!..”

Evet, bakın, sizin menkıbe gibi, ironi zannedeceğiniz bir şey söyleyeyim size: Hani bir dolar hikayesi var ya!.. Üzerinde bir rakamı olan, bir dolar meselesi. Onun ile derdest edilenler, bazı kimseleri o mevzuda ciddî israfa sevk etmiş; adamların ellerinde bir dolar varmış, çokça. “Başımıza iş açarız!” diye, götürmüş çöplükte yakmışlar o bir dolarları. Çünkü üzerlerinde bir dolar bulunması, “Suç tamam; öyle ise, ceza da tamam verilmeli!” diye, insanların derdest edilmeleri için yetiyor.

Bundan daha komik bir şey var: Şimdi nüfus kütüklerine bakılarak tespitler yapılıyor; şu beş on sene içinde dünyaya gelen insanların isimleri sizin tarafınızdan konuyor diye… “Baba ile oğlun isimleri birer şiir mısraına kafiye olacak şekilde birbirini tutuyorsa, bu da bu mevzuda yeterli bir suç sayılır.” Mesela “Hakan ve Orhan; “İşi başlattı Hakan / Devam ettirdi Orhan!” “Ha, tamam, belli!.. Bu da, bu uğursuz şebeke tarafından… Bu da onlardan, falan!..” Evet, hilaf-ı vâki beyanda bulunmuyorum. Bu işi takip etmek için ekip, hususi bir ekip kurmuşlar.

Şeytanın aklına gelmemiştir bu. Çünkü şeytanın dediği şeyler Kur’an’da anlatılıyor; ben biliyorum onun dediklerini, biliyorum ben onu. قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ  “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Sağdan, soldan, önden, arkadan gelirim!” diyor, “Bunları, tepeden vururum, bazen!” diyor. Fakat aklına gelmemiştir böyle şey. Demek ki, bir müctehid derecesinde kötülük kabiliyeti var bunlarda. Sürekli, şeytanın borazanı haline geldiklerinden dolayı, dinlediğiniz nağmeler de şeytanın borazanından çıkan ses oluyor.

Böyle bir dönemde, siz, bu vahşeti, bu denâeti, bu şiddeti, bu hiddeti ancak re’fetinizle, şefkatinizle kırabilirsiniz. Zira mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesine girerseniz, hatta sözünüzle/beyanınızla “Bunlara laf yetiştirelim!” derseniz, meseleyi büyütmüş olursunuz, ikiye katlamış olursunuz. Musibet ve bela, ikileşmiş olur. Basit iken, bir vâhid iken, bu defa muzaaf (katlanmış) olur. Siz, yerinizde durursanız, hatta onların uzaklaşmalarına rağmen, şöyle yarım adım, bir karış onlara yaklaşırsanız, mesafenin çok açılmamasına vesile olmuş olursunuz ve onun mükâfatını da mutlaka görürsünüz. Ama onlar kötülükleriyle on kilometre uzaklaştığında, “Biz de o kadar uzaklaşalım!” derseniz şayet, aradaki mesafe yirmi kilometre olur. Sonra bir gün pişman olursanız, onlar da pişman olurlarsa şayet, nedâmet duyarlarsa, yirmi kilometrelik bir mesafeyi kat’ etmek icap eder. Bence, arayı açmamak lazım; yeni mesafeler oluşturmamak lazım.

Durduğumuz yerde durmamız, yaptığımız şeyleri yapmamız, Allah’ın izni ve inâyetiyle, gelecekte karşımıza çıkacak devâsâ problemlerin halli adına çok önemli, müşkül-küşâ anahtarlardır, mülahazalardır. Hatta bazıları çok fazla bulabilirler: Bence şefkatiniz adına bile bir şey kaybetmeden, durduğunuz gibi durmalısınız, kucakladığınız gibi kucaklamalısınız. Bir gün birileri hiss-i nedâmetle dönüp geldiklerinde, hemen sizin bakışınıza, yüz çizgilerinize ve tebessümlerinize bakıp kendilerini sizin kucağınıza atmaya onları itmelisiniz. İtmeli mi? Çekmelisiniz!.. İle’l-merkez bir güç ile ki, bu “merkez-çek” demektir; “ile’l-merkez” bir güç ile kendinize çekmelisiniz. Çehrenize bakan, şayet önyargısı yoksa, inadında, temerrüdünde hâlâ ısrarlı değilse, güvenle dolacaktır. Abdullah İbn Selam gibi, bir kere bir çehreye bakış, yetecektir ona. Hemen kendisini o kucağa atacaktır; “Vallahi bu çehrede yalan yok, irdeme (beğenmemek, istememek, nefret etmek) yok, kovma yok, tard etme yok; emniyet var, güven var, şefkat var!” diyecektir.

   İmtihanlar da bir yönüyle Kuddûs isminin cilvesidir; arınmanın önemli bir vesilesi ise, musibet ilk tosladığı andan itibaren sabretmektir.

İsm-i Kuddûs’ün cilvesi… Kâinatta umum temizliğin esasıdır, Kuddûs ismi. Zât-ı Ulûhiyet adına, sıfât-ı selbiyeden münezzehiyete delalet eder. “…Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah / Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.” (İbrahim Hakkı Hazretleri) “Sübhân” kelimesi, “Kuddûs” ismi, Zâtına bakan yönüyle bunu ifade eder; kâinata bakan yönüyle de altı tane isim: Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs. Evet, Kuddûs, Lem’alar’da ifade edildiği gibi, kâinattaki umum nezâhetin, nezâfetin, temizliğin, zerâfetin, inceliğin, dizaynın, peyzajın -esas- arkasındaki mukaddes bir isimdir. Zira bütün varlık/âsâr, Ef’âl-i İlahiye sonucudur; Ef’âl-i İlahiye, Esmâ-i İlahiye’ye dayanmaktadır; Esmâ-i İlahiye, Sıfât-ı Sübhâniye’ye ve o da Zât-ı Akdes-u Mukaddes’e.

İsm-i Kuddûs… İsm-i Kuddûs’ün bir cilvesi olarak, Cenâb-ı Hak, huzur-i kibriyâsına öyle arınmış şekilde çıkmaya muvaffak eylesin!.. Cenâb-ı Hak lütfeylesin!.. O zatın dediği gibi, Kıtmîr de hep onu tekrar ediyor: “Allah’ım, meccânen, meccânen, meccânen, meccânen! Allah’ım, lütfen, lütfen! Allah’ım, fadlen, fadlen, fadlen.” O ahlak da benim Efendim’in ahlakı (sallallâhu aleyhi ve sellem). “Hiç kimse ameli ile Cennet’e giremez!” buyurunca, sahabî soruyor: “Sen de mi yâ Rasûlallah?!” “Evet, Ben de. Ancak Allah’ın fazlıyla!..” buyuruyor. Hani buna isterseniz “Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütfu” diyebilirsiniz, kudsî hadisin ifadesine bağlayarak/irtibatlandırarak: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ، وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ  “Salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” “İşte bu kategoride, tutar elimden, beni öyle Cennet ile serfirâz kılar!” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak, bir yönüyle, Huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak çıkmaları için kullarını imtihanlarla arındırır. Zira ancak pâk ve temiz olanlar, O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edebilirler. Bir yönüyle aklananlar.. bir yönüyle Allah tarafından kutsananlar.. Kuddûs ismine mazhar olanlar. Kuddûs isminin tecellisiyle bütün tekvinî daire temizlendiği gibi, insan da pak hale gelir. Şu kadar var ki, insanın temizlenmesi -şart-ı adi planında- iradî olur. Dolayısıyla insan bazen imtihanlarla arınır: وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الأَمْوَالِ وَالأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları!..” (Bakara, 2/155)

İmtihan ile arınma… Korku ile.. açlık ile.. maldan, candan, hasılattan eksilme ile. Birileri gâsıbâne malınıza/mülkünüze el koyacaklar, üzerine oturacaklar. Buna eski ifadesiyle “tagallüp, tahakküm, tasallut, temellük” diyoruz. Hakları olmadığı halde senin evine sahip olacaklar. Birine müftüyü yerleştirecekler, birine vâizi yerleştirecekler. Dolayısıyla böylece o İlahiyatın onlara kazandırdığı sinerji ile de (!) daha bir katlanmış güce sahip olacaklar. Sizin yüzünüze hakaret edici bir bakışla bakacaklar; “Bakın, falanlar da bizimle beraber!” diyecekler. Nasıl beraber? “İşte görüyorsunuz ya, gasp edilmiş, temellükte, tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunularak ele geçirilmiş, falanın evinde oturan insanlar, bizim dediğimizi diyorlar!” diyecekler. İşte, malınızla imtihan.

Korku… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ “Hiç şüphesiz sizi korku ile imtihan ederiz.” Terör estirecekler.  Sindirecekler; “Dediğimizi deyin, yoksa canınıza okuruz!” diyecekler. “Bizim gibi düşünün, değiştirin kafanızı. Mümkünse bir nöroloğa gidin, beyninizdeki nöronları değiştirin. Şuuraltı müktesebatı kaldırıp atmak çok zordur; fakat o temiz nöronları değiştirin, bizim kirliliğimizle uyum sağlayabilecek farklı nöronlar yerleştirin! Bunu ayının kafasından mı alırsınız, panterin kafasından mı alırsınız. Dolayısıyla öyle farklı nöronlar yerleştirin, bizim gibi düşünün!..” Havf ile imtihan.

Açlık… وَالْجُوعِ Aç bırakılırsınız. Binlerce insan açlığın/susuzluğun pençesinde inim inim inliyorlar. Malına el konmuş, mülküne el konmuş, evine el konmuş. “Nerede oturursan otur; beni gönlünde oturtmadığına göre, nerede, hangi cehennemde oturursan otur!” mülahazası… Mantık bu.

Maldan, candan ve meyveden, semerâttan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla da bir şekilde imtihan… Fakat mü’min bütün bunlar karşısında, sabra kilitlenmelidir. وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Müjdele o sabırlıları!..” diyor. Evet, bütün bunlar karşısında, اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ * اَلْخَيْرُ فِيمَا قَدَّرَهُ اللهُ * اَلْخَيْرُ فِيمَا وَقَعَ “Hayr, Allah’ın ihtiyar buyurduğundadır; hayr, Allah’ın takdir ettiğindedir; hayr, Allah’ın izin ve meşietiyle vukua gelendedir.” diyen insanlar müjdeleniyor. “Sen bunları müjdele, onlara bişârette bulun!” deniyor. Türkçemizde “beşâret” diyoruz, mahzuru yok, galat-ı meşhur. “Bişârette bulun!” diyor, “Müjdele bunları!” Ne ile müjdeliyor? Bir yönüyle, “Ahiretlerini teminat altına almakla müjdele. Cennet’e girmekle müjdele. Cemâl-i bâ-kemâli görmekle müjdele!” demek. الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’a aidiz (O’nun mahlûku, O’nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).” (Bakara, 2/156)

İşte biraz evvel sayılan musibetlerden herhangi biri gelip tosladığı zaman, daha ilk tosladığında, sabırla mukabele etmek ve “Vardır bir hikmeti!..” demek lazımdır. إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: “Sabır, meselenin şoku yaşandığı ândadır.” Daha sonra onun vâridatı ve mevhibeleri söz konusu olduğu yerde, döner; onu, sizi sevindirecek/güldürecek menkıbe şeklinde anlatmaya durursunuz. Ama ilk başınıza geldiği/çarptığı zaman… Malınıza eşkıya/kırk haramîler el koyduğu zaman.. mülkünüze el koydukları zaman.. evlerinizi sahiplendikleri zaman.. sizi vatandaşlıktan çıkardıkları zaman… İşte o zaman sabredeceksiniz. Hâdisenin şoku yaşandığı ân, sabredeceksiniz. “Sen’den geldi.” diyeceksiniz. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna sefâ / Lütfun da hoş, Kahrın da hoş.” Sen’den hem o hoş, hem bu hoş; hepsi ne hoş!..

“Hoş!” diyeceksin musibetlerin hepsine. Ondan sonra, bir gün gelecek, onlar, vâridatını senin eteklerine döktüğü zaman, “Yahu ne isabetli imiş meğer bu!” falan diyeceksin. Bunu dünyada da diyeceksin, kabre girdiğinde de diyeceksin. Münkir-Nekir gelecek, diyecek ki: “Yahu bu arınmış insanlara ne soruyorsunuz? Bunlar, dünyada sorgulandılar. Kabrin sıkıştırmasına/tazyikine lüzum yok; bunlar dünyada sıkıştırıldıkları kadar sıkıştırılmışlar.” Evet, sıkıştırmaz kabir o zaman. Ne soru soracaksın bunlara? Dünyada istintaka tâbi tutulmuşlar; diyeceklerini demişler, çekeceklerini çekmişler! Ya “Nem!” diyecekler sana, hadisin ifadesiyle, “Sen, uyumana bak!” diyecekler. Veya bir de böyle teheccüd namazlarını kılmış, Evvâbînlerini kılmış, Duhalarını kılmış isen, berzah hayatını projektörlerle aydınlatmışsın demektir; o aydınlığın -bir yönüyle- varabildiği yere kadar, azm-i râh edeceksin. Evet, “azim”, azmetme, o Arapça; “râh” da Farsça “yol” demek. “O yola koyulacaksın!” diyebilirsiniz. O yola koyulacak, varman gerekli olan yere Allah’ın izni ve inayetiyle varacaksın.

Kırık Testi: HÜZÜN

Herkul | | KIRIK TESTI

Hüzün; gam, keder, gussa mânâlarına gelen Arapça’daki “hazen”den alınmıştır. Sofiye bu kelimeyi; sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz. Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda Ruh-u Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl‑i İslâm’ın âh u efganı dineceği, Kur’ân’ın canlara can olacağı ve fert planında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gailelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân‑ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu ta; اَلْحَمْدُ لِلهِ الَّذِۤي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ “Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır.”[1] müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.

Hüzün, insanın insanlığı idrakinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “Çâre, çâre!” çığlıklarıyla O’na dehalet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.

Ayrıca, ömrü kısa, iktidarı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’minin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren İnsanlığın İftihar Tablosu’na –o tabloya canlarımız feda olsun!– “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar mânidardır! [2]

Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir sera, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbaîn”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.

Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben kalbi kırıklarla beraberim.”[3] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir.

Süfyan b. Uyeyne: “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.”[4] der. Zira hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyaya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.

Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdanın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.

Önceki peygamberlere vahyedilenler arasında “Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle..”[5] buyrulur.

Bişr-i Hâfî de: “Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…”[6] der. Sultan ve hükümdarın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harabedir. Zaten, O kalbi en mâmur olanın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?

Yakup (aleyhisselâm), Yusuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takva ü vera’larına denk tutulmuştur.

Günah ve mâsiyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffaret olacağını Hazreti Sâdık u Masdûk söylüyor..[7] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..!

Hüzün vardır, ibadet ü taatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubûdiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvazene ve temkine riayet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvazeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür.

İlk nebi, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visal ve maruz kalınmış firak hüznüne.. o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu…

Hazreti Nuh, peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu. Onun sinesinde köpüren hüzün dalgaları, âdeta okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken o da bir tufan peygamberi oldu.

Hz. İbrahim âdeta, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü.. ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi…

Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Mesih hemen hepsi de, hayatı âdeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar. Ve hele en büyük Nebi, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler…

﴿رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا رَبَّنَۤا إِنَّكَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ﴾
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُوفِ الرَّحِيمِ.

[1]   Fâtır sûresi, 35/34.

[2]   Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 22/156; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/155.

[3]   es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene 1/169; el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/69. Benzer rivayetler için bkz.: el-Beyhakî, ez-Zühd 1/162; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/364, 6/177.

[4]   el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye s.139.

[5]   el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.138; İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 1/507.

[6]   el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye s.138.

[7]   Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 52.

Fehmi Koru’nun “Gül” Yazısı Üzerine…

Herkul | | DIGER

Onca zulüm, haksızlık, yalan ve iftiranın söz konusu olduğu bir dönemde, bir şahsın Pennsylvania’yı ziyaret edip etmediği, üzerinde durulacak bir mevzu değil. Fakat devletin en önemli mevkilerinde görev yapmış bir insanın demagojiye girerek geçmişini inkâr etmesi ve Hocaefendi’yi yalanlaması sebebiyle -sadece hadiseye şahit bir talebe olarak- dünkü açıklamayı yapmıştım. Heyhat, hiç beklemediğim şekilde Fehmi Koru’nun da -belki sürecin etkisiyle- unutkanlığa (!) maruz kaldığını anlamış olduk; o da bahis mevzuu olan misafirliği inkâr ve bizi tekzip etti.

Sözü daha fazla uzatmadan konuyu tarihe emanet etmek en doğrusu olsa gerek. Bununla beraber, bir hususu ifade etmeden geçemeyeceğim: Abdullah Gül geldiği zaman -kendisini mütevazı ve Anadolu kültürüyle yetişmiş bildiğimiz için- herhangi bir tekellüfe girmemiş, beraber namaz kılıp ders yapmış, yemeği ortak soframızda ikram etmiş ve sohbetimizi herkese açık salonda sürdürmüştük. Dolayısıyla, ziyaretin de o esnada konuşulanların da yaklaşık yirmi şahidi olmuştu ki, bunlardan bazıları kamuoyu tarafından da iyi tanınan insanlardı. Ziyarete dair bir fotoğraf sunamayacağım; diğer şahitlerin isimlerini de veremeyeceğim. Zaten şu andan sonra bunların hiçbir manasının da kalmadığına inanıyorum.

Allah aşkına, siz eski başbakan yardımcısını, dışişleri bakanını, hatta MİT müsteşarını göndermişsiniz. 17 Aralık’tan hemen sonra -hem de özel uçak tahsisi teklif ederek- hususi elçi yollamışsınız. Milletvekilleriniz, belediye başkanlarınız ve partililerinizden binlercesi gelip gitmiş. Türk okullarının desteklenmesiyle ilgili genelgenizin haberleri ve Hizmet hakkında takdirkâr sözlerinizin videoları hala İnternet’te mevcut. Böyleyken onca şahidi bulunan bir ziyareti yalanlamak da neyin nesi?!. Evet, başka değil, siz kendinizi inkar ediyorsunuz!..

Hâsılı, belli seviyede sayılan kimselerin bile çark ettiklerini görünce doğruluk, fazilet ve hakkaniyetin ayaklar altına alınması karşısında sıdk ve sadakate kilitlenme gayretindeki insanlara sadece ağlamak düşüyor!..

“De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter! Doğrusu O kullarının bütün hallerini bilip görmektedir.” (İsrâ, 17/96)

Osman Şimşek

Abdullah Gül’ün Tekzibine Dair

Herkul | | DIGER

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kapısı her zaman herkese açık oldu; senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret etti/ediyor. Akademisyenler, sanatçılar, sporcular ve iş dünyasının temsilcileri gibi, hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler ile beraber, herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri oldular, yemeğini yedi, çayını/kahvesini içtiler. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinledi, onların düşüncelerine değer verdi; fırsatını bulduğu zamanlar, kendi mülahazalarını da seslendirdi.

Herkese açık bu dergâhı ziyaret suç da değil günah da ve şimdiye kadar -çoğu çat kapı- kimler gelip geçmedi ki!.. Israrla randevu talep eden, özel bir davet söz konusu olmadan gelen, hatta “Biz geldik!” deyip on dakika görüşmek için kapıyı zorlayan yüzlerce insanın ismini saymak, hem edebimize aykırı hem nezaketsizlik hem de böyle bir ortamda onları zor duruma düşürme olacaktır. Bununla beraber, Cumhurbaşkanlığı yapmış bir insanın demagojiye sarılarak buraya gelişi hakkında Hocaefendi’yi yalanlayışı ve Hizmet hareketine dair geçmişte söylediklerini inkâr edişi karşısında sükût da hakikate saygısızlıktır.

Eski Cumhurbaşkanının ve benzerlerinin korkularını bir ölçüde anlamak mümkün. Fakat bunca sene sonra -Hocaefendi’yi tekzip değil, aslında- kendilerini inkâr edişlerini mantıkla izahın imkânı yok. Belki beraber geldikleri Fehmi Koru’nun Hocaefendi ile sarılmalarını seyredince “Birbirinizi çok özlemişsiniz!..” dediğini hatırlatmam sayın Gül’ün hafızası için yeterlidir. Şayet bu kâfi değilse, mekânımıza dair bazı hususları anımsamaları da faydalı olabilir. Bu konuda, eski Başbakan yardımcıları, eski Dışişleri bakanı, onlarca milletvekili ve onlarca belediye başkanının yanı sıra mükerreren gelip giden Berat Albayrak’ın anlatabilecekleri çok detay vardır.

Cenâb-ı Hak, Zât’ı hakkında nisyan yaşayan ve bu yüzden kendi öz benliği de dahil her şeyi unutan kimselerden eylemesin!..

Osman Şimşek

Bamteli: MUKADDES ÇİLE NÖBETİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Allah’ın gücü ve kuvveti, her şeye yeter. “Hakk tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Tefviznâme’yi hepiniz bilirsiniz: “Hak şerleri hayreyler / Sen, sanma ki gayreyler / Ârif, anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler. // Deme ‘Bu niçin böyle?’ / Yerindedir ol öyle / Var sonunu seyreyle / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

   “Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”

O kadarı gelmiş-geçmiş ki, ilk insandan günümüze kadar… Zamanın farklılığı ve konjonktürün farklılaştırmasıyla, “ayniyet” çizgisinde değil “misliyet” çizgisinde cereyan ededurmuş her şey ve bütün olumsuzluklar. Bir de bakmışsınız, bu olumsuzlukların yerini bu defa olumlular alıyor; olumsuzluklar fâsit dairesini (kısır döngüsünü) olumlular sâlih dâiresi (doğurgan döngüsü) takip ediyor.

Başkaları da kullanmış mı; Hazreti Pîr-i Mugân, şem-i tâbân, ziya-ı himmet onlardan mı almış?!. Diyor ki: “Her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır!” (Rus polisinin “Heyhat! Şaşarım senin ümidine.” demesi üzerine, bu sözle ona mukabele ediyor: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”)

Ortalığı kar kaplayınca, me’yûs olmayın, “Kar, buz, filan!” diye; çünkü onları hep “nevbahar”lar takip etmiştir. Bütün şom ağızlar bir araya gelse, bir şom ağız korosu oluştursalar, “Baharın gelmesine ben müsaade etmeyeceğim!” deseler, baharı getirecek Kudret-i Kâhire (celle celâluhu), İrade-i Sübhâniyesi ile onların ağızlarına bir şamar indirecek, yine baharı getirecektir. Bahardan sonra da yaz olacak, güller açacak, bülbüller şakıyacak, Allah’ın izniyle; yarasalar inlerine sığınacaklar, saksağanlar da hadlerini bilip gül dalından inecek ve dikenlerin dibinde kuytulara sinecekler.. inecek ve sinecekler. Şu üst üste aysberglerin istilasına uğradığınız dönemde, hiç umulmadık şekilde onların tuz-buz olup eriyeceklerine inanabilirsiniz.

Bu arada, hırçınlıklar ve huşunetler, kime karşı kullanılıyorsa, onlarda muvakkaten bir üzüntü meydana getiriyordur ve getirmesi de tabiidir. Çok iyi bildiğiniz İzzet Molla’nın iki mısraı ile ifade edeyim, az üzülmenizin tabii olduğunu: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefadan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Tekme yiyeceksiniz, tokat yiyeceksiniz ama yüzünüz kızarmayacak veya sarsılmayacaksınız; olacak şey değil bu. Çınar bile olsanız, bir tekme vurulduğu zaman, bir ihtizaz yaşayacaksınız, bir titremeye maruz kalacaksınız.

   Maruz kaldığınız musibetler vesilesiyle hâsıl olan evrensel merakı, davanızın evrenselliğini anlatıp tanıtma yolunda çok iyi değerlendirmelisiniz!..

Amma, zannediyorum, tepenize inen her balyoz, sırtınıza inen her tekme, sizdeki immün sistemini güçlendirecek; sizi yeni yeni stratejilere sevk edecek. Meselenin bir dünya meselesi olduğunu daha iyi anlayacaksınız, bütün alternatifleriyle. Öylesine duyulmayı, üzerinize mercek konulmasını ve “Ne imiş bunlar?!.” falan diye insanlardaki bir taharrî (araştırma) hissinin uyanmasını, kendinizi pozitif olarak anlatmak suretiyle değerlendireceksiniz. Allah’ın murad-ı Sübhânîsine uygun bir yolda yürümüş olacak ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bişâretlendirdiği” -böyle hiç kullanılmamış bu tabir- bişâretini verdiği “Benim nâmım güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” gaye-i hayalini gerçekleştirmeye çalışacaksınız.  

Bugün, güneşin doğup-battığı hemen her yerde, “Yahu bunlar ne imiş, kimmiş bu insanlar?” diyorlar. Bazıları “Hareket” diyorlar, bazıları da “Câmia”. Câmia’dan rahatsız olan, “câmia” alerjisi olan insan da var. O, polen alerjisinden daha kötüdür, onun tedavisi yok. Evet, böyle alerjisi olan insanlar, alerji olacaklar; rahatsızlık duyacak ve kaşınıp duracaklar ama kaşınmaları ile kalacaklar, Allah’ın izniyle. Madem o merak, çok ciddi bir merak, o tabir de kullanılmamış, “evrensel merak”; size de o evrensel merakı iyi değerlendirmek düşecek.

Davanın evrenselliğini ifade etmek için böyle bir evrensel meraka ihtiyaç vardı. Evet, o merakın arkasında kıpırdayan dudaklardan dökülen şeyler: “Yahu bunlar kimmiş böyle?!.” İşte bu da işin üzerine bir mercek koyma demektir; sizin nabzınızı tutma, kalbinizin ritmine kulak verme demektir. O zaman dinleyecekler ve siz de kendinizi güzel dinleteceksiniz. Hakikaten ritmin hiç bozuk olmadığını göstereceksiniz. Nabzın düzgün attığını, “yetmiş” deyip “yetmiş bir” dememeye yeminli olduğunu anlayacaklar.

Böyle pozitif bir anlayış sizin kredinizi daha bir yükseltecektir. Onlar, atıp tuttukça, atıp-tutmaları, bu çağlayanın debisini yükseltecektir. Hani Sızıntı, Çağlayan’a dönmüştü ya!.. Onun önünü kestiler ama farkına varmadılar, o muvakkaten baraja dönüştü; sonra -negatif şekilde değil de- deldi barajı; İrem barajı gibi değil, deldi barajı. Bu defa Çağlayan oldu, şimdi deryaya doğru yürüyor.

   Siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar; kaldı ki siz, onlar için söz konusu olmayan bir kısım recâlara dilbestesiniz!..

Allah, sizinle beraber ise, O’nun inayetiyle, riâyetiyle, kilâetiyle, hıfzıyla, hırzıyla, hısn-ı hasîniyle, inşaallah, kimse sizin önünüzü alamayacaktır. Fakat diğerleri belki hırçınlıklarından, değişik bela ve mesâibe maruz kalacaklardır. Yer yer bayılıp düşeceklerdir, saralılar gibi. Yer yer kasıklarını tutup sancıdan kıvranacaklardır. Bağışlayın, “Uf-puf!..” deyip yatakta sağdan sola, soldan sağa dönecekler; yanlarında yatan masum insanları bile rahatsız edeceklerdir.

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor: إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لاَ يَرْجُونَ “Eğer siz (katlanmanız gereken bir) acı, bir zorluk çekiyorsanız, onlar da sizin acı ve zorluk çektiğiniz gibi acı ve zorluk çekmektedirler; kaldı ki siz, Allah’tan onların ümit edip beklemedikleri pek çok şeyi ümit edip bekliyorsunuz.” (Nisa, 4/104) Evet, siz azıcık elem çekiyorsanız, unutmayın, size elem çektirenler, kat katını çekiyorlar. Ama bir fark var: Siz, bir kısım recâlara dilbestesiniz! Bir taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın iyi günler, nevbaharlar lütfedeceğine inanıyorsunuz. Bir ikincisi de dünya adına bir talebiniz olmadı ki, kaybetmenin hüsranını/hicranını yaşayasınız. Normal meşru yollar ile ticaretini yapan insanlar, bir şey kazanmış olabilir; fakat ya tamamen kendini bu işe adamış insanlar!.. Ben, o adanmışlara “Bir dikili taşı olan var mı? Varsa parmak kaldırsın!” desem, zannediyorum parmak kaldıracak kimse olmayacak.

Evet, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı.” Giderken, gözün geride olmayacak; dönüp dönüp arkana bakmayacaksın. “Şuyum vardı, buyum vardı; villam vardı, yahu filolarım vardı; adalar arasında bunlar yüzüp duruyordu, ben de çakırkeyif hep onlara bakıyor, seviniyordum. Öyle yatıyor, öyle kalkıyordum!” Yok, böyle bir derdin. Efendim, “yok”lukta yaşadın, bir dikili taşın olmadı; dolayısıyla “var”lığa yürüdün. Dünyada varlığın adına ne varsa, hepsini, o ilk evin, şeb-i arûs adına ilk evin olan kabre taşıdın.

Bu itibarla, “Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin nerelerde daha şehbal açması gerekli? Nâm-ı Celîl-i Muhammedi (sallallâhu aleyhi ve sellem) nerelerde bayrak gibi dalgalanmalı? Acaba hangi yolla gitsek bu meseleyi hızlandırırız?” İşte ona bakmalı; onun dışındaki her şeye jalûzileri de kapamalı, kapıları da kapamalı. Sûzî’nin ifadesiyle, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir!” demeli, sürgüleri sürmeli ve başka her şeye karşı kapanmalı.

Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” “Ben hep ‘Ben!’ deyip davul sesiyle kendimi ifade ettiğim sürece, Sen tecelli eylemezsin, Allah’ım!” diyor; “Zira şart-ı izhâr-ı vücudunu, benim yok olmama bağlamışsın.” Bir yerde, En Büyük Hak Dostu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ben” diyene kapısını açmamış. Evet, iki “ben” olmaz, bir tane o; bir tane sonsuz olur, diğerleri nisbî/izafî sıfırlardır.

Kendini bu konumda kabul ettiğin ve kendine de konumunu kabul ettirdiğin takdirde, Allah’ın izni ve inayetiyle, âlâma (elemlere) maruz kalsan da -zannediyorum- diğerlerininki yanında o öşür (onda bir) bile sayılmaz. Onlar kıvranıp duruyorlardır. Elde ettikleri şeyleri kaybetme korkusuyla, meşrû ve gayr-ı meşru, “hazine-i hâssa-i milliye”den (millî özel/örtülü hazineden) elde ettikleri şeyleri düşünüp “Ya kaçırırsak!” diye, inanın endişe ile oturup kalkıyor, endişe ile kıvranıp duruyorlardır. Çevrelerinde henüz bu işleri bilmeyen çoluk-çocukları, yakınları/akrabaları bile, “Bu sancı da neden?” falan, der dururlar. Öyle bir sancı çekerler ki esasen onların durumunu -iç dünyaları itibarıyla- keşfedemeyen insanlar, hayret ederler; “Neden böyle kendini öldürüyor bu insan?” derler.

Evet, siz de belki ölesiye bir yolda koşuyorsunuz, bir küheylan gibi ama bir hedefe koşuyorsunuz: اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum; lütfet!” Hedef, bu.

Bu mevzuda ne kadar sırtınızda yük varsa, hepsini atıyorsunuz; وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ Hazreti Ebu Zerr’e böyle buyuruyor Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Bu uzun yolda, sırtında taşıdığın yükleri hafif tutmaya bak! Zira aşman gerekli olan tepeler, çok sarp!” diyor. Sarp tepeler… Yunus ifadesiyle, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!..” Ona göre hazırlığını yapacak, o geçidi olmayan yerleri geçecek, aşılmaz gibi görülen Everest tepelerini aşacaksın, Allah’ın izniyle. Ve herkesin can atıp ulaşmak istedikleri Sultanlar Sultanı’na (celle celâluhu) ulaşacaksın.

“Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının bir dakika Cennet hayatına mukabil gelmediği”ni söylüyor, Söz Sultanı. “Cennetin de binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil gelmez!” diyor. Bütün varlığın çehresinde gördüğünüz güzellikler, O’nun çok perdelerden geçmiş, yetmiş bin perdeden geçmiş -kesretten kinaye, yetmiş milyon perdeden geçmiş- gölgesinin gölgesi… O cemali ayân-beyan göreceksiniz. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanıyla, “Dolunayı ufukta gördüğünüz gibi…” Bu, izdiham yaşamadan, bakan herkesin görmesinden kinayedir; yoksa O, dolunay değildir ve görünmesi de dolunay gibi değildir. Ama meseleyi istiare tarikiyle ifade etmek için öyle buyurulmuş; müzâhame yaşamadan O’nu göreceksiniz!..

İnsan, o farklı yapı ile, Kudret-i Kâhire’nin kâmil manada tecellisine mazhar o yapı ile, duyduğunu duyacak, gördüğünü görecek. Allah, o duymayı lütfeylesin, o görmeyi lütfeylesin!.. Önünüzde böyle bir vaad-i Sübhânî, vaad-i Nebevî varsa, bütün dünya elinizden gitse -bence- gamınız, fazladan sayılır; gam adına israfa girmiş olursunuz. Onun için elden geldiğince -Fuzûlî ifadesiyle- gamı pinhan etmeye bakın; hatta en sevdiğinize bile açmayın. O der ki: “Gamı pinhan ederdim ben; dediler: Yâre kıl rûşen / Desen, o bî-vefâ, bilmem, inanır mı, inanmaz mı?” Ama siz, gamınızı pinhan edin, saklayın bu mevzuda.

“Bir insanın imandan nasibi, mahlûkata şefkati nispetindedir!” İnsanlara şefkat etmeyen kimseler, kendi insanlıklarından istifa etmiş sayılırlar. İnsanlara şefkatli olmayanlar, insanlıktan istifa etmiş, i’tizal etmiş sayılırlar. Yazıklar olsun onlara!.. İnsanları derdest edip içeri atanlara!.. Yazık ediyorlar kendilerine!.. Öbür âlem itibarıyla kendilerini acınacak duruma düşürüyorlar. Daha şimdiden aklımıza gelince, gözlerimizi yaşartacak duruma düşürüyorlar.

   Her tarafı seller alsa, köprüler yıkılsa ve yollar tıkansa da siz alternatif mecralarla hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz; çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı.

Maruz kalınan musibetlerin hikmetleri araştırıldığında, dış yüzü itibariyle acı gibi görünen bir kısım şefkat tokatlarıyla dünya ve mâfîhâdan tiksindirmek ve öbür tarafa yönlendirmek, bu meselelerin başında gelir. Allah (celle celâluhu), insanın dünya için değil de ebedî bir âlem için yaratıldığını gösterme adına, esasen enbiyâ-ı ızâmı, sonra da derecesine göre diğer insanları imtihanlara uğratmıştır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanı ile, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً الْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Evet, belanın en çetini, en zorlusu, başta enbiyâ-ı ızâma gelir. Neden? İmam onlar. O imama bakan, “Akrep soktu onu, yılan soktu; demek ki bizim için de bunlar mukadder olabilir!..” der. Evet, şayet Onları bir akrep sokmuşsa, bir yılan sokmuşsa -bağışlayın- bir kene ısırmışsa, demek ki bunlar arkadaki cemaat için de her zaman söz konusu olabilir; başlarına her ne geliyorsa, o cemaat için de söz konusu olabilir.

Evvela, Allah’ın en sevdiği insanları, mesela İnsanlığın İftihar Tablosu’nu düşünün!.. On üç sene Mekke-i Mükerreme’de çekiyor. Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi hazretlerinin ifadesiyle, O’nun çektiği şeyler, bir yönüyle dağların başına inseydi, dağlar paramparça olurdu. Fakat hiç O’nun “Ooff!” dediğini bilmiyorum. Tâif dönüşü öyle şeye maruz kaldı ki!.. Çünkü oraya ümitle gitmişti. Halkın tenezzühte bulunduğu bir yer idi orası, sayfiye yeri idi. Orada devamlı oturan insanlar da vardı ama Mekke’nin senâdidi, aristokrat sınıfı da yaz günleri, sıcaklarda, ağaçlı, bağlı-bahçeli olan o yere, o tepeye gidiyorlardı; yazı orada geçiriyorlardı. Öyle dinlendikleri bir dönemde, “Ben de kendimi dinletirim!” diye oraya gitti, canım çıksın!.. Mekke’dekiler dinlemiyordu; “Bir de sesimi orada duyurayım!” dedi. O ses, insanın içinde ihtizaz hâsıl edebilecek bir ses idi; hiçbir musikî korosunun ifade edemeyeceği kadar derindi. Zannediyorum konuşurken, melekler bile kulak kesiliyor, O’nu dinliyorlardı. Fakat inadın gözü kördür; inat, Tâif’tekilerin de kulaklarını kapamıştı. Kur’an diyor: صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler.” (Bakara, 2/18) Kör, sağır ve kalbsiz idiler; onlara bir şey anlatmak zordu. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyi deniyordu.

Antrparantez arz edeyim; Yollar kesilse, her tarafı seller alsa, hiç yoktan karşınızda dağlar dikilse, alternatif yollar ile, yöntemler ile yine hedefe doğru yürüme mecburiyetindesiniz. Neden? Çünkü Rehberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle yapmıştı. Yolunuz, peygamber yolu ise şayet, Rehberiniz öyle yapmıştı.

Evet, “Bir de Tâif’te sesimi duyurayım!” dedi. O sesin arkasında -bir yönüyle- belki İlahî soluklar vardı; zira her ses, O’ndan (celle celâluhu) bir nağme; her eser, O’ndan bir nâmedir. Efendiniz, “Bir de o nâmeyi ve o nağmeyi orada duyurayım!” demişti. Fakat aynen Mekke’deki şeyler ile karşı karşıya kalmış, bir yönüyle taşa tutulmuştu. Taşa tutulma şöyle dursun, güneş, şualarını O’nun başından aşağıya indirirken, “Yahu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) incitmeyecek şekilde indirmeliyim bunları!” demeliydi. O, incinmemek üzere yaratılmış bir varlıktı ama onlar, recmediyor gibi taşa tuttular ve ayakları yarıldı. Yanında Zeyd İbn Hârise vardı. Bir dönemde mevâlîsinden; onu parasıyla almıştı, büyütmüştü ve tâ Mûte’de şehit düşeceği âna kadar yanında kalmıştı. Gözü gibi aziz biliyordu; o da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) göz üstü aziz biliyordu. O en tehlikeli noktada, O’nunla beraber, O’na kalkan idi. Mus’ab’ın Uhud’daki kalkanlığı gibi kalkandı. Gelen taşlara karşı bazen göğsünü, bazen elini, bazen ayağını siper etmişti fakat öyle bir taş yağmuru/dolusu var idi ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini-ayağını yine yaralıyordu, kanlar içinde bırakıyordu.

İnsanlığın İftihar Tablosu, oradan çıktıktan sonra bir vadide, “Sıyrıldım!” dediği bir vadide, başını yere koydu; (nazlı) şikâyette değil, arz-ı halde bulundu: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” dedi. Şu iki kelime yeter bence: اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي “Kuvvetimdeki zaafı ve çaresizliği, bir yönüyle, bir formül bulamamadaki aczimi Sana arz ediyorum.” “Anlatamadım.. dinletemedim.. demek ki o durumda değildim!” demek suretiyle burada, tatlı, ince, bir ney sesi ile esasen onlara niyâzını ifade etti orada. وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “İnsanlar arasında, hor-hakir görülmemi, Sana arz ediyorum ben; durumum bu!..” أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ “Sen, böyle zaafa maruz kalmış insanların Rabbisin! Rabbu’l-âlemînsin!” dedi, arz-ı halde bulundu.

Allah Rasûlü, orada “niyaz”da bulundu, “naz”da değil. Eğer böyle bir nazda bulunsaydı veya niyazını o istikamette ifade etseydi, melek hemen gelmişti oraya; “İstersen, dağı kaldırıp -İsrailoğulları’nın başına Tur’un kaldırıldığı gibi ki ayetin ifadesiyle, onu başlarında bir bulut gibi gördüler ve eğilme mecburiyetinde kaldılar- tepelerine koyayım!..” İşte o zaman, o yüksekliğe yakışır şekilde derin bir üzüntü duydu; “Hayır yâ Rabbî!” dedi, “Bunların neslinden yüz sene sonra, bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyecekse, hayır yâ Rabbî!..” İşte gönül bu… Gönül!.. Gönlün ortaya konduğu yerde, yüzde yüz gönül kesiliyor, vicdan kesiliyor, öyle bakıyor. Kendini taşa tutanlara karşı bile, “Yüz sene sonra onlardan bir tanesi لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyerek, ebedî hayatını garanti ve teminat altına alacaksa, mahvetme onları Allah’ım!” diyor.

   Çile kahramanlarının merkezini enbiyâ-i ızâm tutar; sağ ve sol cenahlarda ise asfiyâ ve evliya yerlerini alırlar.

Evet, çekme mevzuu; enbiyâ-ı ızâm çekiyor. Ama Rasûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, o en büyüklerin, Ulû’l-azim peygamberlerin en son çekeni. Ulû’l-azim peygamberlerin ilki -böyle biliyoruz- Hazreti Nuh (aleyhisselam). Kur’an, kronolojik sıralarken, o sıraya göre meseleyi takdim buyuruyor, “sunuyor” diyebilirsiniz. Evet, taşa tutulmuş o da; hatta menkıbelerde -Kur’an-ı Kerim’de o mesele yok da- bazen ip bağlamış, sürüklemişler. Sürekli kapıların tokmağına dokunmuş; لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، نُوحٌ نَجِيُّ اللهِ mı, رَسُولُ اللهِ mı, نَبِيُّ اللهِ mı demiş? Misyonunun gereği diyeceği şeyi demiş. Fakat her deyişinde, her edişinde, vahşice bir mukabele ile karşılaşmış.

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) aynı şeyi söylemiş. وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ “O’nun (Hazreti Nuh’un) soyundan, yolundan, yönteminden birisi de Hazreti İbrahim; kalb-i selim ile gelmiş, tertemiz ve her türlü (manevî) hastalıktan uzak bir kalble Rabbine yönelmişti.” (Sâffât, 37/83-84) İçinde hiç gıll u gış yoktu; kimseye karşı hiss-i nefret yoktu. Sempati ile açılmıştı herkese, şefkat ile herkese teveccüh ediyor, “Kucağım herkese açık!” diyordu. Ama ne yaptılar, onların o bâtıl inançlarına/itikatlarına karşı tavrını sergileyince?!. Bir ateş yaktılar, insanları öyle cezalandırıyorlardı; ateşe attılar O’nu da.

Hazreti Hûd’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Sâlih’e (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Lût’a (aleyhisselam) ne yaptıkları belli değil! Hazreti Zekeriya’yı (aleyhisselam) baştan aşağı testere ile kestiler. Şam’da bir camide, âbidesini yapmışlar; biçildiği yer olarak, âbidesi orada; Kıtmîr de gördü Şam’dan geçerken, gördü orada. Baba yetmedi diye, evladı Hazreti Yahya’yı (aleyhisselam) da şehit etmişler. Halazâde Hazreti İsa’ya (aleyhisselam) takılmışlar, “Nâsıralı genç!” diye. Sağda-solda, gönülleri hoplatacak sözler söylüyor ama -hâşa ve kella, onların mülahazasını ifade ederken, o mülahazayı ifade edecek kelimelerle bile ifade etmekten sakınıyorum- bilmem ne gibi, yakın takibe almışlar, adım adım. Girdiğine ihtimal verdikleri her kapıyı kırmışlar, her pencereyi kırmışlar, O’nu derdest etmek, yok etmek için.

O günden bugüne o büyük insanlar, أَشَدُّ النَّاسِ بَلاءً: اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ gerçeğinin -bir yönüyle- mâruzu olmuşlar; hep o şeye maruz kalmışlar ve bu halleriyle, bu tavırlarıyla, mâruz kaldıkları şeylerle demişler ki: “Bu yol uzaktır / Menzili çoktur / Geçidi yoktur / Derin sular var!..” Eğer onların yolunda iseniz, onların başına gelen şeyler, sizin de başınıza gelecek. Zira siz, bu dünya için yaratılmadınız; siz, ebed için varsınız. “İnsan, ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmaz!” “Bin sene!” deseniz, “İki bin sene!” deseniz, “Bitiyor mu bu zaman; istemem ben onu!..” İşte, istemeyeceğiniz şeylerden sizi uzaklaştırıyor, aynı zamanda ebediyen isteyeceğiniz bir yöne yönlendiriyor; bunun için azıcık kulağınızı çekiyor. Öyle sayılır O’na göre, azıcık ensenize bir tokat vuruyor.

   O da çok çekti, çekti ama -inşallah- Firdevs’e yükseldi; “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyen ise, bir çöp arabasına konulup çöplüğe atıldı.

Şimdi bizim yediğimiz tokatlar da öyle… Değişik versiyonlarıyla çekmenin her türlüsü oldu. Ama bizimki bu son çağa imzasını atan o büyük Zât’ın yanında işin öşrü olmaz. Şu kadarını söyleyeyim; hani “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor. Şikayet etmeyen insan, halini arz etme adına, topluma adeta “Bakın böyle!..” diyor. Bu yolda yürüyenlerin başına gelecekler böyle… Bir sinek ısırması kadar bile bir şeye maruz kalmamış, hazırcı, sonradan bulma bir kısım densizler, bilemezler.. esasen, bu din-i Mübin-i İslam’ın ne ızdıraplar çekilerek bu hale getirildiğini bilemezler!.. Anlayamazlar çünkü gözleri kör, kulakları sağır, kalbleri de meflûç.

Evet, “…belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyor; bu meselenin ağırlığını ifade ediyor. Ben, hayat-ı seniyyelerinde onun on dokuz defa zehirlendiğini biliyordum. Meseleyi benden daha iyi bilen birisi, yakın tarihte bana ulaştırdı; yirmi bir defa zehirlemişler. Bakın, yanında olan o beş-on insan, yirmi insan, otuz insan, kırk insan. Sempatizanı çok, “İyi bir insan!” diyeni çok, belki onunla bir milyon; nitekim Afyon savcısı öyle diyor, “Beş yüz bin kadar, yarım milyon kadar sempatizanı var!” diyor. Fakat genelde hapse atılanlara, Denizli’de de, Ankara’da da, Afyon’da da içeriye girenlere veya değişik yerlerde takip altına alınanlara bakınca, böyle sizin kadar bir şey. Bu kadara bile tahammülleri yok. “Hayır, o kadar insan bile sizin etrafınızda kümelenmemeli; buna hakkınız yok!” diyorlar. Bunu, çarpık bir mülahazaya binaen yapıyorlar, çarpık bir mülahaza. İntikamın her türlüsünü yapmışlar fakat bir türlü kânî olmamışlar; “En iyisi mi bunu zehirleyelim!” demişler. Zehirlemişler bu defa ama ruhunun ufkuna yürümemiş; demiş: “Ben burada kalacağım biraz daha!” Bir daha yapmışlar, yine “Ben burada kalmaya kararlıyım arkadaşım!” demiş; “Burada din-i mübin-i İslam’a hizmet!” demiş. “… Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” sözleriyle “Ben, burada kalmalıyım!” demiş.

Yaşama, hizmet için olmalı; hizmet etmeyeceksem, yaşamamın hayvan yaşamasından farkı yoktur! Nâm-ı Celîl-i İlahî’yi dünyaya duyurmayacaksam, kendi kültür değerlerimi bir mûsikî edasıyla dünyaya duyurmayacaksam, ben hayvan gibi yaşıyorum demektir. Evet, “Duracağım!..” demiş. İki, üç, dört, beş… Yirmi bir defa zehirlemişler. Belki onca zehir, daha sonra tesirini icra etti, Urfa’ya, peygamberler diyarına gitti. Belki “ceddinin diyarı” diyeyim. O, seyyid olduğuna göre, Hazreti İbrahim’in ülkesi olması itibarıyla, orada ruhunun ufkuna yürüyecekti; oraya kadar gitti ve orada ruhunun ufkuna yürüdü. Başı, birinin dizinde; o diz sahibi bana anlatmıştı, “Oraya kadar hiç uyuyamamıştı, hep inlemişti ızdıraptan!” demişti. Adını söylememde mahzur yok, çok sevdiğim birisi, halktan bir insandı ama meseleleri pozitif yanıyla kavrama/değerlendirme mevzuunda filozof gibi bir insandı: Bayram Yüksel. Başı, onun dizinde. “Otelde yatakta, başı yine benim dizimde duruyor. Bir aralık, ‘of’u, ‘puf’u kesildi, inlemiyordu artık. Ben de uyudu diye sevindim!” diyor; “Bir de kurcalayınca, gördüm ki, ruhunun ufkuna yürümüş.”

Daha sonra kendi başlarına gelecek beladan habersiz, o günün dâhiliye vekili, bu vefatı, bu mübarek vefatı duyunca, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” demiş. Nicelerini çöp arabasına koydu, götürdü bir mezbeleliğe attılar. Hatta bir şarkıcıyı bile… Evet, söylemeyeyim adını, değil mi? Gider orada da bulur yine işkence ederler ona. “Orada ölsün diye!” atıyorlar; o da kıpırdıyor, bakıyor ki “Ölmemişim, ölmediğime göre kalkmam lazım benim!” diyor. Kalkıyor, sonra Cenâb-ı Hak, yurt dışına çıkma yollarını da açıyor; yurt dışında genel durumu destanlaştırıyor çaldığı saz ile. Fakîr’e de telefonda dinletti; Türkiye’deki vâveylâyı, zalimlerin hay-huyunu, mazlumların iniltisini dinletti, Fakîr’e de dinletti. Aynen öyle, “Çöp arabasına koyun, bir yere atın!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki, aynı şeye o sözü söyleyen maruz kalıyor. Onun için de öyle bir şeye maruziyeti -yine Kıtmîr, ince kalbim ile- arzu etmem. Fakat darbeden sonra, omuzundan, omuzundaki payelerle kendini payeli zanneden birisi, bir tekme vuruyor; bulunduğu bir binanın balkonundan “Küt!” diye aşağıya düşüyor ve ölüyor. Bu defa, o gün işe hükmedenlerden birisi, “Onu bir çöp arabasına koyun, götürün bir mezbeleliğe atın!” diyor.

   Firavunların yapmadığı zulümleri masum insanlara reva görenler, kendilerini haklı göstermek için “Bunlar irtidat etti!..” iftirasıyla çırpınıp duruyorlar ama Allah her şeyden haberdâr!..

Evet, Türkçemizde de kullanılan bir tabir vardır; Arapça, مَنْ دَقَّ، دُقَّ (Eden bulur; kapı çalanın kapısı çalınır.) derler. مَنْ دَقَّ، دُقَّ Aynen. Biri, Cennetü’l-Firdevs’e amudî bir yükselişle, bir helezonla yükselir gibi yükseliyor; öbürü de -Hazreti Yusuf’un kuyunun dibine atılışının Kur’an’daki iç musikî ile “Cubb!” diye ifade edildiği gibi- “Cubb!” diye Cehennemin gayyasına yuvarlanıyor. Zâlimler de öyle “Cubb!” diye bir çukura yuvarlanacaklar. Kadın-erkek tefrik etmeden, aileleri parçalayanlar.. annesini evladından edenler.. evladını annesinden edenler…

Dinlerine/imanlarına bakmadan, insanlara Firavunların, Amnofislerin, Ramseslerin, İbnü’ş-şemslerin, Jull Sezarların, Kaddafîlerin, daha bilmem ne kadar kefere vü fecerenin yaptığı şeyleri yapıyorlar. Bir de halkı, bir yönüyle böyle sürü gibi görerek, “Bunlar, Yahudileşmiş, Hıristiyanlaşmış!” falan diyorlar. İşin âdâbına kadar Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın yolunda değilsek, Allah, bir an evvel canımızı alsın!.. İşin âdâbına kadar… Teheccüd kılmayanı, bir yönüyle sorgulayacak kadar bir ruha sahiptir bu hareketin içindeki insanlar. “Acaba attığım bu adım, Efendimiz’in izine tam basma şeklinde miydi, değil miydi; değilse, ayağım kırılsın!” diyecek kadar bu mevzuda hassas yaşayan insanlara, bir şom ağızlı, kendini bilmez, “Hıristiyanlaşma, Yahudileşme, dinden çıkma, irtidat etme, firak-ı dâlle olma!” filan gibi iftiralar atıyor. Böylece, şom ağızların hırıltıları türünden hırıltılarla, arkalarından sürü halinde sürüklenen insanlara kendi yaptıkları şeyleri makul gösterme, meşrû gösterme, hukukî gösterme, âdilâne gösterme gayreti içinde çırpınıp duruyorlar. Ama Allah, her şeyi görüyor; Kirâmen Kâtibîn, her şeyi yazıyor; Muakkibîn, her şeye nigehbân. Kabre girildiği zaman, her şey anlaşılacak; akı, karayı görecekler.

Hâsılı; bu yol, bu. Bilerek bu yola girmişseniz, bu yol, bu. Ona katlanacaksınız. Zaten, hiç kimse pişman değil. “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Evet, belayı, musibeti, hoş birer şerbet gibi yudumlayan insanlara -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu Hizmet yolunda yürümeyi katiyen acı gösteremezler. Onlar, Hizmet tatlılığından başka bir şey bilmiyorlar. Hizmet tatlılığı onları öyle mest etmiş ki, bu mevzuda, Gedâî’nin dediği gibi, “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver!” diyorlar. “Ol suyu kim içse hemân / Kalbe doğar nur-i cihân / Verir hayat-ı câvidân / Yandıkça yandım, bir su ver! // Bak şu gedanın haline / Bend olmuş zülfün teline (Rasûlullah’ın zülfünün teline bend olmuşlar.) Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına / Bandıkça bandım bir su ver!..”

Yolu, bu.. yöntemi, bu.. tattığı, bu… Siz, zehir bile içirseniz, o, ağzındaki bal ile onu bala çevirir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Çin’i karıştırsanız, Maçin’i karıştırsanız, Avrupa’yı karıştırsanız, Amerika’yı karıştırsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir gün bu insanlar -akılları başlarına gelecek- sizin o karıştırmalarınızı -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın- tükürük haline getirecek, sizin yüzünüze çarpacaklar. Hicaptan iki büklüm olacaksınız. Vesselam.

Kırık Testi: HAYÂ

Herkul | | KIRIK TESTI

Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofiye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.

Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı ikiye ayırmak mümkündür:

  1. Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
  2. İmandan gelen hayâdır ve İslâm dininin önemli bir derinliğini teşkil eder.

Fıtrî hayâ, İslâm dininin ruhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise, bazı ahvâl ve şerait altında sarsılır, devrilir, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..

Evet, insan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissi, أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرٰى “O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?”[1] gibi âyetlerle anlatılan iman şuuruyla.. إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir.”[2] misillü beyanlarla ifade edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse, uzun ömürlü olamaz; olamaz, zira hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temadisi imana bağlıdır. Bu münasebeti, Hz. Seyyidü’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabından birinin diğerine, hayâ ile alâkalı nasihatlerini duyunca: دَعْهُ فَإِنَّ الْحَيَاءَ مِنَ الْإِيمَانِ “Bırak onu, hayâ imandan gelir..”[3] diğer bir ifadelerinde: اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً… وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ “İman yetmiş şu kadar şubeden ibarettir, hayâ da imandan bir şubedir.”[4] buyurarak dile getirirler.

Bu itibarla diyebiliriz ki; fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan mârifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve ruhî hayatın bir buudu hâline gelir ve nefsin pek çok bâlâpervâzâne isteklerine set çeker ve engeller. Aksine bu duygu, iman ve mârifetle geliştirilemez, ihsan şuuruyla takviye edilemez; takviye edilmek şöyle dursun nefsanîlik gayyâlarında açılıp-saçılarak köreltilecek olursa, fert ve toplum planında insanı insanlığından utandıran yırtıklıklar ve sürtüklükler kaçınılmaz olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, bu hususa temas eder ve إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!”[5] buyurur.

Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, iman ve mârifet sağanaklarıyla beslendiğinde hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür. Evet, hayat kendi dinamikleriyle, hayâ da kendi dinamikleriyle var olur ve yaşar; yoksa her ikisi için de inkıraz kaçınılmazdır.

Hz. Cüneyd’e göre hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-mânevî nimetlerini idrak etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamaktır.[6]

Zünnûn’a göre, sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmektir.[7]

Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip O’nun kendisine olan muamelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir ilâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır: يَا ابْنَ اٰدَمَ! إِنَّكَ مَا اسْتَحْيَيْتَ مِنِّي أَنْسَيْتُ النَّاسَ عُيُوبَكَ “İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unuttururum.”[8] Bu arada Cenâb‑ı Rabbi’l-İzzet’in, Hz. İsa’ya: يَا عِيسَى عِظْ نَفْسَكَ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِه فَعِظِ النَّاسَ وَإِلَّا فَاسْتَحِ مِنِّي “Yâ İsa, evvelâ nefsine nasihatte bulun, o bu nasihati kabul ederse halka vaaz et; yoksa Benden utan!”[9] şeklindeki sözünü de hatırlatmakta yarar var…

Hayâ mevzuunda daha değişik tasnifler de vardır. Bu cümleden olarak: Affına ferman geleceği ana kadar Hz. Âdem’in tavırlarından dökülen “suçluluk” hayâsı.. gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettikleri hâlde: مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ “Sana hakkıyla ibadet edemedik.”[10] diyen meleklerin “taksîr” hayâsı.. mârifet erbabının onca derinliklerine rağmen: مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.”[11] sözleriyle solukladıkları “iclâl” hayâsı.. hayatlarını kendi arzu ve isteklerinden tecerrüd ufkunda seyahatle sürdüren ruh ve kalb insanlarının her zaman duyup hissettikleri “heybet” hayâsı.. her an kurb içinde bu’d; bu’d içinde de kurb televvünüyle, sonsuz uzaklıklarında sonsuz yakınlığı duyan yakîn insanlarının “minnet” hayâsı.. Hz. Mahbûb’u, sevilmesi gerektiği ölçüde sevememe endişesinden kaynaklanan “vefasızlık” hayâsı.. dua ve talep makamında istediklerini iyi seçememiş olma tedirginliğini taşıyanlarda “ihlâsı ihlâl” hayâsı.. her zaman ahsen-i takvîme mazhariyetlerinin şuurunda olan yüksek ruhların, mazhariyetleriyle telif edemedikleri ‘pes’ işler karşısında hissettikleri “gayret” hayâsı sayılabilir…

Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır.

İkinci mertebe, kurbet ve maiyyet şuuruyla mebsûten mütenasiptir (doğru orantılı) ve: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”[12] ufkunda seyahat edenlere müyesserdir ki, bu hususla alâkalı Efendiler Efendisi’nin şöyle buyurduğunu naklederler:

اِسْتَحْيُوا مِنَ اللهِ تَعَالٰى حَقَّ الْحَيَاءِ، مَنِ اسْتَحْيَا مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ فَلْيَحْفَظِ الرَّاْسَ وَمَا وَعٰى وَلْيَحْفَظِ الْبَطْنَ وَمَا حَوٰى وَلْيَذْكُرِ الْمَوْتَ وَالْبِلٰى، وَمَنْ أَرَادَ الْاٰخِرَةَ تَرَكَ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، فَمَنْ فَعَلَ ذٰلِكَ فَقَدِ اسْتَحْيَا مِنَ اللهِ حَقَّ الْحَيَاءِ.

“Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekileri, midesini ve midesindekileri kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Ahireti dileyen, dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.”[13]

Üçüncü mertebe, وَأَنَّ إِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى “En son durak Rabbindir.”[14] hedefine ulaşma yolunda, ruhî ve kalbî hayatın şuhud enginliklerinin sezilmesiyle gerçekleşir ve seyr-i ruhanînin kanatları altında sonsuza kadar sürer gider.

Bir insanın gerçek insanlıktan nasibi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer hak yolcusu, menfî-müsbet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcudiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır. Bu mülâhazaya binaendir ki:

فَلَا وَاللهِ مَا فِي الْعَيْشِ خَيْرٌ     وَلَا الدُّنْيَا إِذَا ذَهَبَ الْحَيَاءُ

“Hayır hayır Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır.”[15] demişler.

Hayâ, ilâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır. Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı. Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak’a naklederler:

Cenâb-ı Hak mahşerde hesaba çektiği bir ihtiyara:

“Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Erhamürrâhimîn:

“Öyle ise onu Cennet’e götürün.” buyurur. Bu defa da melekler istifsar ederek:

“Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz!” derler. Allah da onlara:

“Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” ferman eder.

Kenz’in rivayetine göre; Cibril bu haberi Efendimiz’e iletince, O şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur: “Cenâb-ı Hak ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.”[16]

Hâsılı:

إِنَّ الْحَيِيَّ مِنْ أَسْمَاءِ الْإِلٰهِ وَقَدْ   جَاءَ التَّخَلُّقُ بِالْأَسْمَاءِ فَاحْظَ بِه

“Hayiy, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle[17] sâbittir. Öyleyse gel, sen de bundan nasibini al!”[18]

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ وَمِنْ دُعَاءٍ لَا يُسْمَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى خَيْرِ خَلْقِكَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِه أَجْمَعِينَ.

[1]   Alak sûresi, 96/14.

[2]   Nisâ sûresi, 4/1.

[3]   Buhârî, îmân 16, edeb 77; Müslim, îmân 59.

[4]   Buhârî, îmân 3; Müslim, îmân 57-58.

[5]   Buhârî, enbiyâ 54, edeb 78; Ebû Dâvûd, edeb 6; İbn Mâce, zühd 17.

[6]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/147; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.218.

[7]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/147; el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.215.

[8]   el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/150; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 34/150.

[9]   Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382.

[10] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.

[11] Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; Mer’î b. Yusuf; Ekâvîlü’s-sikât s.45.

[12] Hadîd sûresi, 57/4.

[13] Tirmizî, kıyâmet 24; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/387.

[14] Necm sûresi, 53/42.

[15] İbn Abdilberr, et-Temhîd 20/70; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 35/34.

[16] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 15/283. Benzer rivayetler için bkz.: Ebû Ya’lâ, el-Müsned 5/153; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/387.

[17] Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 23; Nesâî, gusül 7.

[18] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 3/427..

Bamteli: KUVVET HAKTADIR, HAKLI İNSAFLIDIR!..

Herkul | | BAMTELI

Bu sohbeti Arapça altyazılı olarak izlemek için: الوتر الحساس: (03.07.2017) القوة في الحق، وصاحب الحق منصف

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Gönüllerin anahtarları, “yumuşak huy” ve “yumuşak beyan”dır. Sertlik ile, hüşûnet ile, baskı ile gönüllere giremezsiniz; sadece insanları sürü haline getirirsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) lüyûneti ile (yumuşaklığı ile), inceliği ile, zerâfeti ile, nezâheti ile, nezâketi ile gönüllere otağ kurdu. Gönüller, O’na, O’nun inceliği ile, semânın kendisinden beklediği ölçüde inceliği ile kapılarını açtı. Tabiatı/donanımı, ona müsait idi. Allah (celle celâluhu) o emaneti insanlığa ulaştırmak için, emanette emin Muhammedü’l-Emîn’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), o vazifelerin en önemlisi ile tavzîf buyurdu; o misyonu O’na edâ ettirdi.

Biz de yetiştiğimiz kültür ortamıyla, insanların O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğru koştuğu bir ortamda neş’et ettiğimizden, O’nu, kenarından-köşesinden tanıdık. O kadarcık olsun tanımaya bile binlerce hamd ü senâ olsun! Ya dünyanın arkasından -bilmem neler gibi- koşsaydık; bazen de o mevzuda onu elde etmek için kuduz bilmem kimler gibi önüne gelen herkese saldıran kimselerden olsaydık; hafizanallah!..

Evet.. “Dünyasına, dünyasına / Aldanma dünyasına / “Dünya benim!” diyenin / Gittikdi dün yasına..” “Dünya benim!” diyor ama iki gün sonra “Başınız sağ olsun ey aile! O ‘Dünya, dünya!..’ diye yaşadı; güftesi de dünya, bestesi de dünya, hep onu mırıldanarak yaşadı ama başınız sağ olsun, gitti!..” Amel sandığı olan kabre, eli boş olarak gitti. وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلِ “Kabir, amel sandığıdır.” اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا، لاَ مَوْتَ إِلاَّ بِاْلأَجَلِ “Şu dünyanın gailelerine karşı dişini sık, sabret! ‘Ölüm’ dediğin şey, ‘öbür tarafa uçma’ dediğin şey, ancak Hakk’ın takdir buyurduğu ‘ecel’ ile olur.” O’nun tayin ettiği zaman ile olur; kimse ne bir dakika onu öne alabilir, ne bir dakika sonraya.

   “Kuvvet, haktadır; hak, kuvvette değildir.” diyen hak ve hakikat insanları, zulme boyun eğmemenin yanı sıra, kötülüklere kötülükle karşılık vermeyi de asla düşünmezler.

Cenâb-ı Hak, bizleri hakkın, hakikatin hatırını sayan birer hak ve hakikat insanı eylesin! Her şey adalet ile kâimdir. Güç ve kuvvet, adaletin emrine girdiği zaman -esasen- o güç ve kuvvet kendinden beklenen şeyi, ahirette de kendisine mesuliyet terettüp etmeyecek şekilde yerine getirmiş olur.

Hazreti Pîr de öyle diyor: “Kuvvet, haktadır; hak, kuvvette değildir! Kuvvetin hakta, hakkın kuvvette olmadığına binaen, dünyayı başıma (başımıza) ateş yapsanız, hakikat-ı Kur’âniyeye fedâ olan bu baş, zındıkaya (zâlimlere diyebilirsiniz, münafıklara diyebilirsiniz, hak-hakikat tanımayanlara diyebilirsiniz) eğilmeyecektir.”

Evet, kuvvet, haktadır. Bugün olmazsa yarın, haklı, er-geç kaymak gibi işin üstüne çıkar, Allah’ın izniyle. Birinin başına basa basa değil, birini eze eze değil, birini sile sile değil. Hatta kendisine yapılan mesâvî/meâsî karşısında o alçaklıklara tenezzül etmeden, onları hayvanî tavırlar sayarak… Ezdiler seni, hakkına-hukukuna tecâvüz ettiler, insanca yaşamaktan mahrum bıraktılar, zindanlara attılar seni; aileyi paramparça ettiler, çocukları yetim bıraktılar, kadınları dul bıraktılar ve bunları kendi hakları gibi avaz avaz bağırarak ilan ettiler. Bütün bu kötülüklere “mukabele-i bi’l-misil”de bulunmama… “Yıkanlar hâtır-ı nâ-şadımı -yâ Rab- şâd olsun / Benim’çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, ber-murâd olsun.” (Nâilî-i Kadim) Evet, “Benim’çün ‘Nâ-murad olsun!’ diyenler, ber-murâd olsun.” diyebilme…

Kur’an buyuruyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Eğer birilerinin size yaptığı kötülüğe karşı, kısas gerektiren hususlarda, hukuk, hukuk sistemi, adalet sistemi aynıyla mukabelede bulunma hakkını size veriyorsa, “mukabele-i misil”de bulunmak, sizin hakkınızdır, “kısas” diyebilirsiniz. وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ama dişinizi sıkar, sabrederseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır!”

İşte muvaffakiyete öyle yürüme, hedefe öyle yürüme, gâye-i hayale öyle yürüme… Dizlerinizi kırmışlar, parmaklarınızı koparmışlar, dişlerinizi ağzınıza dökmüşler, sizi kan-irin içinde bırakmışlar. Bütün bunlar karşısında iradenin hakkını vererek, o canavarca tavırlara ve davranışlara tenezzül etmeme, onu bir “alçaklık” olarak kabul etme, -bağışlayın- onu bir “kudurmuşluk” kabul etme… Hayır, insan, öyle davranmaz!.. İnsan, Hazreti Yusuf gibi davranır: قَالَ لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Hazreti Yusuf, şöyle dedi: Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92)

   Dünden bugüne kerim oğlu kerimlerin sözü: “Gidin serbestsiniz; bugün size hiçbir kınama yok! Allah da sizi affetsin.”

“Bugün, kimseyi kınama yoktur. Gidin, Allah, erhamü’r-Râhimîndir!..” Evet, bu insanca davranış, insan-ı kâmil olan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın tavrı ve davranışıdır. On üç sene Mekke’de O’na kan kusturdular. Kırk yaşından başlayarak, elli üç yaşına kadar kan kusturdular. Bazen Kâbe’nin karşısında Rabbisine karşı ubudiyetini ifade ederken, getirdi başına işkembe koydular. Bazen, Ukbe İbn Ebî Muayt gibi melunlar, gırtlağını sıktı, O’nu orada öldürmek istediler. Her defasında bir babayiğit, o günün babayiğitlerinden bir Hazreti Hamza, bir Hazreti Ebu Bekir, orada sesini yükseltti, “Rabbim Allah’tır, dediğinden dolayı öldürecek misiniz?!.” dedi. Mü’min-i Âl-i Firavun’un bestesiyle, bu canavarlığa “Dur!” dedi. Bazen, bir başkası, bazen bir başkası, bazen bir başkası…

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektikleri, Kaf dağının tepesine yüklenseydi, -Kaf dağı değil, Ağrı dağı diyelim veya Everest tepesi diyelim, Kaf dağı yok- Everest tepesine yüklenseydi, Lût gölüne dönerdi. Alvar İmamı’nın ifadesiyle “Araya kılıç girerdi!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yumruk bile sallamadı onlara.. bir yumruk bile sallamadı. Sonraki mukabeleler?!. Onlar, Abdurrahman Azzam’ın “Ebedî Risâlet”inde ifade ettiği gibi, “tedâfuî mukabeleler”dir. Yâ muhakkak bir taarruza karşı tavır sergileme veya mutlak bir taarruza karşı ‘mukabele-i bi’l-misil’de bulunmadır. Belayı def etme, emrâza (marazlara-hastalıklara) karşı setler oluşturma…

Evet, dolayısıyla O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onca ezâ ve cefâ gördükten sonra, hiç kan dökmeden, bir insanın bile kanına girmeden, haksızlık yapmadan, sessizce Kâbe’nin yanına kadar sokuldu. Belki on kilometre kadar bir şey kalmıştı ki, uzaktan bakınca, çadırların ışığı görülüyordu. O da onun idari dehası, askerî dehası. “Deha” demek doğru değil, fetânet-i a’zamı, semâvî zekâsı, firâset-i âliyesi, Allah’ın o Seçkin’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) verdiği seçkince tavırlar ve davranışlar. Hemen burunlarının dibine kadar yaklaştı, öyle ki onlara yapacak bir şey kalmamıştı. Eğer girilen kapılardan bir tanesinde, Hazreti Hâlid gibi -Hazreti Ömer tabiatında, haksızlık karşısında susmayan- birisinin girdiği kapıda da bir-iki insana kıyılma olmasaydı, onca düşmanlığı irtikâp etmiş Mekke’ye, bir karıncaya basmadan girilmiş olacaktı. İşte bu idi İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürüdüğü yol, hedefine varma yolu.

Evet, girdi, etrafında toplandılar. “Benden ne bekliyorsunuz?!.” dedi. Çünkü hiçbir şey yapmamıştı onlara. “Sen, kerim oğlu kerimsin!” dediler. Hazreti Yusuf için dendiği gibi diyebiliriz: إِنَّ الْكَرِيمَ بْنَ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ بْنِ الْكَرِيمِ، يُوسُفُ بْنُ يَعْقُوبَ بْنِ إِسْحَاقَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ “Kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu, kerim; Hazreti İbrahim oğlu Hazreti İshak oğlu Hazreti Yakup oğlu Hazreti Yusuf.” Sen de Hazreti İbrahim’in, Hazreti İsmail’in en şerefli evladısın; kerim oğlu kerimsin!.. Dedi ki: اِذْهَبُوا، أَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ “Gidin, hepiniz serbestsiniz!” لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92) Bir manada “amcazâde” diyebilirsiniz; Yusuf (aleyhisselam), Hazreti İshak’tan geliyordu, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da Hazreti İsmail’den geliyordu; amcazâde. Amcazâdesinin dediği gibi diyordu O da: لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bugün size hiçbir kınama yok! Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf, 12/92)

   Kim ne yaparsa yapsın, siz hep Hak ile oturup kalkmalı, hakkı seslendirmeli ve haksızlıklar karşısında da kendi karakterinizi korumalısınız.

O güne kadar kin ile oturup kalkan, kin konuşan, kin düşünen, ağzından hep kin salyaları akan insanlar bile pencerelerden O’nun incelerden ince o nezâketli tavırlarına, o nezâketli beyanlarına bakınca, “Vallahi, yol doğruymuş!” falan dediler. İşte onlardan biri Ebu Süfyân ve hanımı, yine Beni Ümeyye’den Hint.

Aradan çok kısa zaman geçti. Ruhunun ufkuna yürümüştü İnsanlığın İftihar Tablosu. Yermük savaşı oluyordu. O yeni insanlar, nasıl o amudî yüksekliği sağlamışlardı?!. Ebu Süfyân’ın hanımı Hint de orada idi. O kocaman Rum ordusu karşısında, Ebu Süfyân da kılıca sarılmıştı. Hatta derler ki; bir gözüne ok isabet edince, Ebu Süfyân okun isabet ettiği gözü avucunun içine aldı, “Ne işe yararsın? Şunca zaman sana rehberlik yapan insanı tanımadın!..” dedi ve onu bir taşçığı, bir kayacağı fırlattığı gibi bir tarafa fırlattı. Bazı kaynaklarda böyle derler. Hanımı da orada kılıcı çekti, Roma ordusuna karşı. O gün için Rasûlullah’ın baş düşmanı Vahşî’yi, Hazreti Hamza’nın aleyhinde kışkırtan, eline ok veren, mızrak veren ve Hazreti Hamza’nın bağrına saplattıran kadın, o gün orada Rasûlullah yolunda öyle bir mücâhide gibi savaşıyordu ki, gören, hayran kalırdı.

Rasûlullah, gönüllere girmişti. Hak, gönüllere girmişti. Ve herkes O’na ulaşma, O’nun gibi yaşama yolunda yükseliş rampasına oturmuştu; füze gibi -uçak gibi değil, füze gibi- dikine yükselme rampasına oturmuşlardı. Ve öyle yükseldiler, etrafının birer hâlesi haline geldiler. Hâlesi haline geldiler…

Bu açıdan da kim ne yaparsa yapsın, hep Hak ile oturup kalkmalı, hep “hak” demelisiniz. Haksızlığa karşı yumruk bile kaldırmamalı ve ses tonunuzu dahi değiştirmemelisiniz. Bugüne kadar ne türlü şeyleri, ne türlü besteledi iseniz şayet, hangi güfteye ne türlü beste uyuyorsa şayet, bence, yine sesinizi-soluğunuzu o güfte ile, o beste ile insanlığa duyurmaya bakacaksınız. Tavır değişikliğine girmeyeceksiniz.

İlle de zâlimlere, gaddarlara, münafıklara bir şey diyecekseniz, şöyle diyebilirsiniz: Allah’ım! Murâd-ı Sübhânîn, onları hidayet etmek yönündeyse, o zulüm havasından/atmosferinden sıyrılmalarını diliyorsan şayet, bir an evvel… فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ زَمَانٍ، فَاهْدِهِمْ إِلَى الْحَقِّ، وَإِلَى الطَّرِيقِ الْمُسْتَقِيمِ، وَإِلَى اْلإِنْصَافِ وَاْلإِذْعَانِ، وَإِلَى الْمَحَبَّةِ، وَإِلَى الْعَدَالَةِ، وَإِلَى اْلاِسْتِقَامَةِ Evet, Türkçesi şu: “Allah’ım! Eğer Sen murad buyuruyorsan, en yakın, en yakın, en yakın zamanda onları hakka, adalete, istikamete, insafa, iz’ana, herkese karşı sevgiye hidayet buyur!” Yok, Murâd-ı Sübhânîn bu değilse, onları Sana havale ediyoruz; Sen, âlemlerin Rabbisin, bizim de Rabbimizsin!.. Her gün kırk defa okumakla mükellef olduğumuz اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ beyanında Kendine “Rabbü’l-âlemin” diyorsun. İyinin de, kötünün de, kâfirin de, zâlimin de, fâsıkın da, münafığın da, gaddârın da, hattârın da, herkesin Rabbisin Sen!.. Ve sonra da اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyorsun. “ O, Rahman’dır, Rahîm’dir.” Ama elin-âlemin bir hesabı varsa, onu da ifade buyuruyorsun. Bugünden “Sen şusun, sen busun!” demiyorsun; her şeyin hesabının görüleceği bir gün var, o gün ‘din günü’dür, ‘hesap günü’dür; işte Sen o günün Mâlik’isin, Melik’isin; مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ Başka bir kıraatte, مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ Hem o günün Mâlik’isin, hem de o günün Melik’isin Sen!..

Evet, böyle der ve O’na bırakırsınız meseleyi. O, Erhamü’r-Rahimîn, A’delü’l-Âdilîn, Eşfeku’l-Müşfikîn -bu, Cevşen’de yok-, Ahkemü’l-Hâkimîn, Azharu’l-Zâhirîn’dir. A’delü’l-Âdilîn… Ne ölçüde, ne derinlikte bir adalet düşünürseniz düşününüz, O’nun adaleti ile mukayeseye gittiğiniz zaman, sizinki deryada damla bile olmaz. Rahmaniyet’te de öyle, şefkatte de öyle, re’fette de öyle, ihkâk-ı hak etmede de öyle… Öyle ise, meseleyi bırakın “Asıl Sahibi”ne, “Mâliki yevmi’d-Dîn”e, “Meliki yevmi’d-Dîn’e. Yürüyün doğru bildiğiniz yolda dosdoğru, kimseyi itap etmeden.

   “Rabbim, ben mağlup oldum; ne olur, ahlâk düşmanı şu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et!”

Ha, neden bunlar oluyor bize? Neden parmaklar kırılıyor? Neden insanlar kötürüm haline getiriliyor? Neden anneler evlatlarından ayrıştırılıyor? Neden toplum birbirinin düşmanı haline getiriliyor? Neden aileler bölünüyor? Neden, neden, neden, neden?!. Yüz tane, iki yüz tane, üç yüz tane ‘dâhiye’ diyeceğimiz, musibet diyeceğimiz şey, neden bunlar oluyor acaba?

Şimdiye kadar bu olan şeyler, bir, enbiyâ-ı izam için de hep olagelmiş. Hiç kimse bunlardan âzâd kalmamıştır, daha doğrusu âzâde olmamıştır. Hatta denebilir ki, İnsanlığın ilk babası Âdem (aleyhisselam) bile. Hatta o, ilk defa kendi çocuklarından çekmiştir; Hâbil, Kâbil. Ama bizim bildiğimiz çok büyük çekme, ulu’l-azim peygamberlerin ilki, seyyidina Hazreti Nuh’tadır. Öyle çekiyor ki, bir gün o çekmenin sonucunda, ızdırapların kafiyesini, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” sözüyle koyuyor. Kur’an onu anlatırken, فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Bunun üzerine Rabbine, ‘Ben yenik düştüm, bana yardım et!’ diyerek yalvardı.” (Kamer, 54/10) buyuruyor. Yüce Nebî, “Allah’ım, artık yenik düştüm; bana yardım et!” diyor.

Ondan sonra başka büyükler de, dedelerinden miras kalan bu sözü farklı şekillerde tekrar ediyorlar. Mesela, Hazreti Lût şöyle diyor: رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ “Rabbim, ahlâk düşmanı şu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et!” (Ankebût, 29/30) Kendini bozgunculuğa adamış, müfsit, yıkan, tahrip eden, kırk seneden, elli seneden beri yapılan şeyleri yıkmayı vazife edinen, yüz seneden beri yapılan şeyleri yıkmayı kendisine vazife ve misyon edinen, üç asırdan beri ihmal edilegelen şeyleri tamir eden insanların tamirlerini yıkmayı vazife sayan bozguncular… Çoğu itibarıyla, Kur’an-ı Kerim, münafıkları anlatırken onların ifsadına dikkati çekiyor. Kayda değer bir mevzu, ayrıca yazılabilir; irticâlînin esnekliğine emanet edilmek suretiyle meselenin kadrine/kıymetine dokunulmadan, kendi nezâheti/nezâketi içinde ele alınabilir. Mesela, buyuruluyor ki: وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ أَلاَ إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لاَ يَشْعُرُونَ “Ne zaman onlara, ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’ denilse ‘Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler. Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.” (Bakara, 2/11-12) Müfsidin kendisidir onlar, müfsidin tâ kendisidirler ama o meselenin şuurunda, farkında değiller!..

Evet, رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ “Rabbim, ahlâk düşmanı şu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et!” diyor. رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” diyor. Ve o, çok iradeli, çok sağlam, Everest tepesini omuzuna yüklesen “Off!..” demeyecek bir insan.. Lut gölünün dibine ömür boyu haps-i münferitle hapsetsen “Off!..” demeyecek bir insan.. “Off!..”ların bininin binini takip ettiği yerde meseleyi hep “Ohh!” ile seslendiren, “Ooohhh be!..” ile seslendiren bir peygamber. O kadar dokunuyor ki, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Allahım! Artık yenik düştüm ben, çaresiz kaldım; yardım et!..” diyor. Allah (celle celâluhu) Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde -Kur’an ifadesiyle- “tasrif”te bulunarak farklı versiyonlarıyla anlatıyor. Ama إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ dediğinin nakledildiği yerde, فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ buyuruluyor: فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Nihayet O da Rabbisine, ‘Ben yenildim, ne olur bana yardım et!’ diye yalvardı. Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da, sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/10-12) Semanın kapılarını açtık; şakır şakır sular akmaya başladı. Yerden fışkırmaya başladı sular, en yüksekleri de tesiri altına alacak şekilde… Evet, Allah’a ait bir şey; Yüce Nebi, demiyor “Sen böyle sular fışkırt, bunları hepsini böyle boğ!”

Vakıa, Nuh sûre-i celîlesinde, وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لاَ تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Hazreti Nûh: Ya Rabbî, dedi, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!” (Nuh, 71/26) Bir yönüyle, “Bu kâfirlere yeryüzünde tutunacak bir yer, otağ kuracak bir yer imkânı verme!” diyor. Yine şöyle dua ediyor: رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلاَ تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلاَّ تَبَارًا “Rabbim, beni, annemi-babamı, mü’ min olarak evime dâhil olanı ve bütün mü’min erkeklerle mü’min kadınları bağışla! Zalimleri ise daha beter, daha perişan eyle!” (Nuh, 71/28) Yani, “Bunlar, zulümlerine devam ediyorlarsa, Sen de helâketini eksik etme!” dediği de oluyor. Hatta “Şefaat Hadisi”nde, bunları hatırlayarak “Ben, şefaat edemem!” diyor. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sıhah’ta geçen “Şefaat Hadisi”nde, Efendimiz’e gelinceye kadar her peygamber bir sebep ileri sürüyor. Hazreti Nuh, onu ileriye sürüyor; Hazreti İbrahim, üç tane meârizi ileriye sürüyor; Hazreti Musa, başka bir şeyini ileriye sürüyor; başkası, başka şeyi… Öyle ise bu işin gerçek sahibi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, mutlak manada İnsan-ı Kâmil, İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem.

   “Tasalanma dostum, Allah bizimle beraberdir!..”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunların hiç birini demiyor; رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ de demiyor. Üzüleceği yerde, en üzüleceği yerde, örümcek ağlarının arkasında, kefere vü fecerenin ayaklarını gördüğü yerde, yanındaki, telaşa kapılınca… O’nun için, kendi için değil; Hazreti Ebu Bekir, hayatında hiç kendi için telaşa kapılmamıştır. Ama o, “Benim Efendim’in kâkül-ü gülberlerine bir toz konar!” diye çok rahatlıkla boynunu uzatacak kadar, o mevzuda gelecek belaya, devâhiye boynunu uzatacak kadar -Hazreti Mus’ab İbn Umeyr gibi- O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) uğrunda hırz-ı cân etmeye, fedâ-i cân etmeye teşne âbide şahsiyettir. İşte bu mülahazayla Hazreti Ebu Bekir, hafif telaşa kapılıyor, çünkü düşmanlar az ötede dolaşıyorlar.

Kur’ân o ânı şöyle anlatıyor: إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfre girenlerin davasını ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40)

Allah Rasûlü, لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma dostum! Allah, bizim ile beraberdir!” diyor. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu teslimiyeti ortaya koyunca, فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا Allah, sekineyi indiriyor; birdenbire kendilerini Cennet’te, âdetâ bir bahçenin içinde hisseder gibi oluyorlar. O daracık mağara, yılan-çıyan yuvası, birden bire bir Cennet bahçesi haline gelmiş gibi, içlerine inşirah akmaya başlıyor. Onlar (müşrikler, zorbalar), defolup gidiyorlar; onlar (Efendimiz ve Hazreti Ebu Bekir) da yeniden -gelecekte medeniyet merkezi olacak, o günkü adıyla “Yesrib”i “Medine”leştirmek üzere- Medine’ye doğru azm-ı râh ediyorlar.

Evet, izlerini takip edebilirler; nitekim Süraka, o güne kadar “sârik”; takip ediyor onları. Fakat bir-iki defa atının tökezlemesiyle, bir-iki defa düşmesiyle, “Yahu, bu işte bir başkalık var!” diyor, geriye dönüyor. O anda iman ediyor ama geriye dönüyor, başkalarını çevirmek için. Ve bir gün geliyor, o da o hâle içine giriyor; o yıldızlardan bir yıldız oluyor: أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمُ اهْتَدَيْتُمْ “Benim sahabilerim, yıldızlar gibidir; hangisine sımsıkı sarılırsanız, hidayete erer, Bana ulaşırsınız.”

Sahabîlerin her biri âdetâ bir miraç gibidir; bir merdiven gibidir; ancak o merdiven ile, o sahabî yolu ile İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşılır. O’na ulaşan, Allah’a ulaşır; Allah’a ulaşanın da ulaşacağı hiçbir şey kalmaz. Artık onun gözünde kapkara saraylar, simsiyah kesilir; pırıl pırıl gibi görünen villalar, simsiyah kesilir; o göz kamaştırıcı filolar, simsiyah kesilir. Çünkü “Şemsü’ş-Şümûs”u (celle celâluhu) bulmuştur. Bulacağını bulacağı âna kadar da insanlığın kurtuluş adına başvuracağı her şey, insanın kendi esareti adına kendine bir kement vurması demektir. İnsan hürriyeti, insanın insanca yaşaması, onun bütün küyûddan (kement, engel, ağ ve bağlardan) tecerrüdüne bağlıdır; bütün kayıtlardan sıyrılarak, sadece Allah’a mukayyed (O’na bağlı/bağımlı) olmasına bağlıdır.

Allahım! At kemendini boynumuza, ‘Kulum!’ de bize!.. Ve biz o kulluğu şereflerin/pâyelerin en büyüğü sayalım. Onu da vicdanlarımıza duyur!.. O pâye ile oturup kalkalım. Zira o pâye, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun pâyesidir; Ebû Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin pâyesidir, sahabenin pâyesidir, radıyallahu anhüm elfe merrâtin.

   “Hep gitmişler, kalmamışlar / Ağlamışlar, gülmemişler / Dünya nedir, bilmemişler / Ağla, ağla, gülme gönül.”

Geriye dönelim: Herkes, karakterinin gereğini sergiler. Cahiliye şairi -bildiğiniz gibi- Züheyr İbn Ebî Sülmâ وَمَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ امْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ _ وَإِنْ خَالَهَا تَخْفَى عَلَى النَّاسِ تُعْلَمِ diyor. “Şayet bir insanın bir huyu varsa…” Genlerinde/karakterlerinde, ısırma gibi, salya atma gibi, kendi kuvvetini herkese kabul ettirme gibi, bir yönüyle tamamen ahireti unutup dünyaya tapma gibi, hafizanallah bir karakteri varsa… “O, onu gizlemeye çalışsa bile, er-geç bir gün o ortaya çıkar!” Cahiliye şairi ama mü’mince bir mülahazayı ifade ediyor burada; çünkü her kâfirin her sıfatı, kâfir değildir; nitekim her mü’minin her sıfatı, mü’min değildir. Mesela, anneyi evladından ayırma, bir kâfir sıfatıdır. Mesela, yok yere “Sen de galiba falanların boyası ile münsebiğsin; öyle ise sana da çektirmeliyiz!” deme, bir kâfir sıfatıdır. Mesela, “Ben sizi kendime rakip gibi görüyorum; nemelazım, muhtemel, yüzde bir ihtimal ile, benim düzenimi bozma ihtimali varsa, sizlerin hepinizi yok etmem lazım ki, ben, aynı zamanda güzergah emniyetimi sağlamış olayım. O şeytanca varmam gerekli olan yere, hiçbir şeye takılmadan, herhangi bir gulyabaniye takılmadan varayım!” demek, ihtimallere hüküm bina ederek hüküm vermek, başkalarını bir de “adalet” diyerek, değişik zulümlere mahkûm etmek… Evet, bunlar, birer kâfir sıfatıdır. Züheyr İbn Ebî Sülmâ, mü’min sıfatı ile söylüyor bunu ama inanmamış; nice mü’minler de var ki, hakikaten mü’minlere Hazreti Nuh gibi, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Allahım! Mağlubum, Sen, nusret ihsan eyle!” dedirtiyor.

Bir, bu; hep çektirmişler. Yunus Emre bir şey diyor: “Hep gitmişler, kalmamışlar / Ağlamışlar, gülmemişler / Ağla, ağla, gülme gönül.” Kıtmîr terbî’ (dörtleme) yaparak bir mısra ekliyor oraya: “Hep gitmişler, kalmamışlar / Ağlamışlar, gülmemişler / Dünya nedir, bilmemişler / Ağla, ağla, gülme gönül.” Hep ağlamışlar. O da, Yunus Emre de ağlamış, Hacı Bektaş da ağlamış, Ahmed Yesevî de ağlamış, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri de ağlamış, İmam Rabbani de ağlamış… Zindan görmüşler, azaba maruz kalmışlar bunlar; kalmayanlar, âkıbetlerinden endişe etsinler! Hayatlarını zevk u sefâ içinde geçirenler, o zevk u sefâ adına başkalarının hayatını zindana çevirenler, âkıbetlerinden endişe etsinler!.. Bir ebedî zindan, kendilerini bekliyor ki “Mü’minim!” demekle kurtulamazlar. Bir karıncayı ezmenin bile hesabını verme meselesi var. فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Artık her kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Her kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, o da onu(n karşılığını) görür.” (Zilzâl, 99/7-8) Atom ağırlığı bir kötülüğün varsa, hesabını vereceksin. O kadar iyiliğin varsa, onun da mukabelesini göreceksin!..

Hazreti Nuh, çektiği gibi, Hazreti Hud da çekmiş, Hazreti Sâlih de çekmiş, Hazreti Şuayb da çekmiş, Hazreti Lût da çekmiş, Hazreti Musa da çekmiş. Allah’ın binlerce salât u selâmı, başta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, sonra onların üzerine olsun. Nice peygamberler, inandıkları dava uğrunda şehit olmuş. İşte bildiklerinizden Hazreti Zekeriya, Hazreti Yahya.. Ve -hâşa ve kella, yüz bin defa hâşâ ve kella- bir sıradan insanın evini basıyor gibi evi basılan seyyidina Hazreti Mesih de işkenceler görmüş. Öyle ki, mübarek validesi, esas bulunduğu yerde, Nâsıra’da durmamış, Allahu a’lem; işte mesela, İzmir’e gelmişler herhalde, öyle diyorlar, Efes falan diyorlar, Allah bilir; onu da yine “Allahu a’lem!” deyip geçelim. “Allah!” diyen insanlar, küfür sıfatı taşıyan -isterse sûreten mü’min görünsün, hatta “Biz Müslümanlık adına bunları yapıyoruz!” desin, isterse münafık, isterse müfsid, isterse kâfir olsun; değişik kategoride mütalaa edebileceğimiz- kimseler tarafından hep çekmişler. Fakat umursamamışlar. Evet, siz de umursamayın!..

   Onca zulme rağmen mü’min karakterinden taviz vermediniz; eminim, bir gün zalimlere “Gidiniz, hepiniz serbestsiniz; bugün size hiçbir kınama yok, Allah da sizi affetsin!” de diyeceksiniz!..

“Gamlanma öyleyse, zira mevsim hazân değil / ‘Kader’ de ve eğilebildiğin kadar eğil / Gidecektir bu son gaileler de ard arda / Kim bilir nasıl bir lütuf var şimdi sırada!..” Kim bilir, nasıl bir ışık dönemi, nasıl bir nevbahar, nasıl güzel günler var şimdi sırada!.. Belli değil.

Mekke-i Mükerreme’den dışarıya çıkardıkları Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün oraya kendine has büyüklükle gelip döneceğini hiç tahmin etmiyorlardı. Ama daha giderken, Allah (celle celâluhu), إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ “Kur’ân’ın temsil ve tebliğini sana farz kılan Allah, hiç şüphesiz (sözünde sadık olup, seni terk etmek zorunda bırakacakları) yere mutlaka (hem de açık bir zaferle) seni geri döndürecektir.” (Kasas, 28/85) buyurmuştu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da inanıyordu. Ayrıldığı yere bir gün, rahat, -O’nun yürüyüşüne öyle demek saygısızlık olur mu?- tıpış tıpış yürüyerek gelmişti ve herkes de o Kâmet-i Bâlâ (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında serfürû etmişti. Boyun eğmiş, O’nun büyüklüğünü âdetâ koro halinde seslendirmişlerdi. Koro halinde… Beytullâh’ın etrafını sarmış koro halinde, “Kerim oğlu kerim oğlu kerim oğlu Kerim!..” demişlerdi: “Baban da kerim idi; deden de kerim idi; Adnan’a kadar herkes kerim idi; Hazreti İsmail’e kadar herkes kerim idi; Hazreti İbrahim’e kadar herkes kerim idi. Ey Kerim oğlu Kerim! Sana yakışan odur!..”

Gerisini dememişlerdi; demeye ne lüzum var, azıcık tanıyınca… Bir kere kırk yaşına kadar “Emîn”i tanımışlardı; “Emîn”den etrafa sadece emniyet saçılırdı. O, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi idi, hep emniyet solukluyordu. O gün akılları başlarına gelmişti; onu orada telaffuz ettiler. O da zaten O’nun dilinin ucundaydı, kalbinden köpürüp dilinin ucuna sıçramıştı; اِذْهَبُوا، أَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ “Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!..” buyurmuştu.

Bir gün, size cevreden, zulümde bulunan, insafsızca davranan, salya atıp dolaşan, diş gösteren, ezdiklerini ezen, ezmediklerinin içine de korku salan zâlimler, aynı şekilde karşınıza çıktıkları zaman, öyle babayiğitlikte bulunarak; اِذْهَبُوا، أَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ، لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!.. Bugün size hiçbir kınama yok! Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” demeyi ihmal etmeyin! Zâlimlere, zâlim gibi davranmayın; kendiniz gibi davranın.

Çünkü siz, her şeye rağmen, onca değiştirmeye zorlamalarına rağmen, kendiniz olarak kaldınız, karakterinizden taviz vermediniz. Onlar, “Yahu, yumruk sallasınlar; yahu böyle bir silah namlusu göstersinler; mermisiz de olsa, bir silah namlusu göstersinler! Yahu biz onların dişlerini kırarken, onlar da bize bir yumruk atsınlar!” diyerek, bütün bu basitliklerin/bayağılıkların hepsini yaptılar. Fakat bu yola kendini adamışlar, o adanmışlar kadrosu içinde bulunanlar, başkaları için yaşayanlar kadrosu içinde bulunanlar, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamışlar, bulunmadılar, bulunmuyorlar, bulunmayacaklar, bulunmayacaksınız inşâAllahu Teâlâ. Vesselam.

Kırık Testi: Mukaddes Azap

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanoğlu bu dünyada, kendini bulma, özüne erme uğrunda, tehlikeleri çok, geçidi yok önünde sarp dağların, derin derelerin bulunduğu upuzun bir yolda, seyahate mecbur edilmiş garip bir yolcudur. O, bilmediği bu uzun yolda, karşısına çıkan güçlüklerle pençeleşerek, sıkıntıları göğüsleyerek, derbentleri aşarak, varıp kendisine gösterilen hedefe ulaşmak zorundadır. Zira böyle bir yolculuk, herkese ancak bir kere nasip olmakta ve her ferdin ölümsüzlüğe ermesi de bu biricik seferle temin edilebilmektedir.

Aslında böyle bir seyahat, sadece insanoğluna mahsus da değildir; belki derecesine göre her yaratık, daha ilk varlığa ererken, böyle çok meşakkatli bir sefer zaruretini de beraber getirir. Sonra da kendine has hüviyete ereceği, özüyle ortaya çıkacağı, hatta bazen ikinci bir varlığa dönüşeceği âna kadar da bir lâhza durup dinlenmeden, kalıptan kalıba dökülür ve şekil değiştirir durur.. ızdıraplı, sıkıntılı ve her an birkaç defa ölüp dirilmek suretiyle…

Sular, hararet görmeden buharlaşıp duruluğa eremez. Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak hayatını netice veremez. Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle gelir… Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez. Altın, kıymet ve parlaklığını; çelik, mukavemet ve sağlamlığını, içinde eridikleri pota ve kazana borçludurlar. Kemikleşmiş toprak, tepesinde yıldırımların çaktığı nisbette, dirilir, kabarır ve bin bir çiçeğe dâyelik makamına yükselir. Karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini, hep bahar hesabına hareket ettirir. Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir nehâr[1] takip eder durur. Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktar bir hayata ermek içindir. Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle, “egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır. Cemaat, çektiği sıkıntılar ve karşısına çıkan gâilelerle pençeleşe pençeleşe pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.

Ebedî varlığa ermek için, ölüp ölüp dirilmek ne zevkli; her hırpalanışı bir tembih sayarak silkinip kendine gelmek ne hoş; bin bir bâdire içinde ümidini koruyarak, geleceği kucaklamak ne büyük kahramanlık!

Yaşadığı hayatı inanç ve şuurla yaşayanlar, düşüncelerinin aydınlığında ümitten kanatlarla, uçar gibi geçer giderler; bu mihnet yurdunu ve onun kandan irinden deryalarını. Bilirler durulup saflaşmak için buraya geldiklerini.. ve bu uğurda, Nesimî gibi derilerinin yüzüleceğini, Mansûr gibi berdâr[2] edileceklerini. Kahr u lütfu bir bildiklerinden, dermanı dert içinde gördüklerinden, başlarına gelenleri, zevk ve hayranlıkla seyreder ve kat’iyen paniğe kapılmazlar. Paniğe kapılmak şöyle dursun, her yeni musibet, onların sinelerinde, değişik nağmeler meydana getiren bir mızrap hâline gelir ve onları yeni yeni heyecanlarla coşturur. Tipi-boran, ulu dağların zirvelerinde ne ise onlar için ızdırap da aynı şeydir. Hatta bir bakıma ızdırapsız yaşamak, onlar için dayanılması güç bir azap ve ölümdür; hele milletleri muzdarip ve millî değerleri de tahrip edilip duruyorsa!..

Hakk’ın en şanlı kulları, bir an “belâ-yı dertten cüdâ[3]” kalmadılar; milletlerinin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaranlar da… Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim bir hayat yaşadı. Ahmet bin Hanbel, âdi bir insan gibi tartaklandı ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı; hem de yıllarca!.. Serahsî, koca kâmûsunu (el-Mebsût) hapsedildiği kuyu dibinde telif edip meydana getirdi.[4] Ve daha çileli niceleri… Bu olgun ruhlar, âdeta preslerde sıkılıyor gibi işkencelere uğratıldıkça, başları gökler ötesi âlemlere yükseliyor ve aydınlanan gönülleriyle, milletlerin dirilişi yolunda, ebedî birer ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski, kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaşmışlardı…

İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.

Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!

Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!

“Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız;

İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”

İşte yüreklere derman, diriltici nefes!

***************************************

[1]   Nehâr: Gündüz.

[2]   Berdâr edilmek: İdam edilmek.

[3]   Cüdâ: Ayrılmış, ayrı.

[4]   Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî (mukaddîme) s.5; ez-Ziriklî, el-A’lâm 5/315.

Bamteli Özel: HOCAEFENDİ İLE RAMAZAN MUKÂBELESİ (3)

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli dostlar,

Daha önce de ifade ettiğimiz ve örnek videolarını yayınladığımız üzere, birkaç senedir burada (Pennsylvania’da) muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de iştirak ve rehberliğiyle mukabeleyi sabah ve ikindi namazlarından sonra yaklaşık ikişer saat olmak üzere iki fasıl halinde yapıyoruz. Her fasılda Kur’an-ı Kerim’den on sayfa okuyor, daha sonra ayetlerin mealleri üzerinde duruyor ve gerektiğinde farklı eserlere müracaat ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi’nin mevcudiyeti ve açıklamalarının yanı sıra, ders halkamızda Almanya, Hindistan, Pakistan, Mısır, Avustralya, Azerbaycan, Arnavutluk, Tacikistan ve Kırgızistan’dan talebe arkadaşlarımızın da bulunması mukabeleye ayrı bir lezzet katıyor.

Kadir Gecesi’nde bu senenin üçüncü CANLI YAYINı şeklinde paylaştığımız ve Rahman Sûresi’nden başlayıp 27. Cüz’ün son 10 sayfasını okuduğumuz mukabelemizin o bölümünü -seyredemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenler için- arz ediyoruz.

Cenâb-ı Hak ihlas lütfetsin; hepimizin hatimlerini kabul eylesin.

TEVHÎDNÂME (Sesli)

Herkul | | HERKUL NAGME

Tevhid; vahdet kökünden, bir kılma, bir sayma, Allah’ı birleme, “Lâ ilâhe illallah” hakikatine inanma ve bu yüce hakikati sürekli tekrarlayıp durma mânâlarına gelir.

Sofîye ıstılahında tevhide, bu mânâların yanında; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme ve O’ndan başkasıyla olan münasebetlerini de hep O’na bağlama, her şeye O’ndan ötürü alâka duyma anlamları da yüklenmiştir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhid mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Hak dostları, Yüce Kelâm’ın rehberliğinde her yönüyle “tevhid” konusuna vurguda bulundukları manzum ve mensur eserler yazmışlardır ki bunlara genelde “tevhîdnâme” denilegelmiştir.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de son dönemde bir “tevhîdnâme” yazmıştı ve o camî münacaatı değişik formatlarda sitemizden de neşretmiştik.

Bugün o “tevhîdnâme”yi latif bir sedanın okuyuşuyla arz ediyoruz.

Güncellenmiş PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (PDF) indirmek için tıklayınız.

Türkçe Tercümesi ile birlikte (WORD) indirmek için tıklayınız.

Bamteli Özel: HOCAEFENDİ İLE RAMAZAN MUKÂBELESİ (2)

Herkul | | BAMTELI

Kıymetli dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, önceki senelerde Ramazan ayı yaklaşırken, “mealli mukabele” teklifinde bulunmuştu.

“Kur’an-ı Kerim’in manasını anlamasa da, ciddi bir saygıyla, fevkalade bir tazimle, konsantre olarak, tam teveccüh ederek onu okuyan yine sevap kazanır. Ne var ki, onda ilahî maksatları izlemek, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayesini takip etmek çok önemlidir. Bu da onun manasına genişletilmiş bir meal çerçevesinde muttali olmaya bağlıdır.”

diyen Hocamız, mesai ve meşguliyetleri müsaade ettiği ölçüde, mü’minlerin günlük mukabeleyi ikiye ya da üçe bölmelerini, böylece zamanı biraz daha uzun tutarak okudukları ayetlerin meallerine ve muhtevalarına da bakmalarını tavsiye etmişti.

Birkaç senedir burada (Pennsylvania’da) muhterem Hocaefendi’nin de iştirak ve rehberliğiyle mukabeleyi sabah ve ikindi namazlarından sonra yaklaşık ikişer saat olmak üzere iki fasıl halinde yapıyoruz. Her fasılda Kur’an-ı Kerim’den on sayfa okuyor, daha sonra ayetlerin mealleri üzerinde duruyor ve gerektiğinde farklı eserlere müracaat ediyoruz.

Muhterem Hocaefendi’nin mevcudiyeti ve açıklamalarının yanı sıra, ders halkamızda Almanya, Hindistan, Pakistan, Mısır, Avustralya, Azerbaycan, Arnavutluk, Tacikistan ve Kırgızistan’dan talebe arkadaşlarımızın da bulunması mukabeleye ayrı bir lezzet katıyor.

Dostlarımıza bir fikir vermesi için hafta sonu bu senenin ikinci CANLI YAYINı şeklinde paylaştığımız ve Tâhâ Sûresi’ni (16. Cüz’ün son 10 sayfasını) okuduğumuz mukabelemizin o bölümünü -seyredemeyenler ya da yeniden izlemek isteyenler için- arz ediyoruz.

Cenâb-ı Hak ihlas lütfetsin; hepimizin hatimlerini kabul eylesin.