Yazarın Arşivi

Cennetlik Adam

Arkadaşınız Talip Rıza :) | | TOMURCUK

Mısır’ı fetheden büyük kumandan Amr b. el-As’ı herkes tanır. İslam Dininin Kuzey Afrika’da yayılması bu fetihten sonra hız kazanmıştır.

Bu değerli ve büyük kumandanın Abdullah isminde çok namaz kılan, çok oruç tutan bir oğlu vardı. Bu imanlı genç Mısır Fatihi babasından daha önce müslüman olmuştu. Peygamber Efendimiz’i çok severdi, O’na çok bağlıydı. Mescitte hep en önde bulunur, Peygamberimiz’in sohbetlerini can kulağı ile dinler, öğrendiklerini taviz vermeden uygulardı. Onun bu özelliklerini arkadaşları da bilirdi. Ahirete düşkünlüğü, dünya malına hiç önem vermemesi hep dillerde dolaşırdı. O, Sevgili Peygamberimiz’in sözlerini en iyi bilenlerden birisiydi.

İşte bu değerli insan bize Peygamberimiz’in döneminde geçen bir olayı şöyle anlatıyor:
– Bir gün camide Peygamberimiz’in etrafında halka olmuş oturuyorduk. Bize Kur’an-ı Kerim’den ayetler okuyor onlarla ilgili açıklamalar yapıyordu. Birden konuşmasını kesti. Sonra:

“Şimdi şu yoldan Cennet’e girmeye layık bir adam gelecek.” diyerek mescidin o yola bakan kapısına işaret etti. Biz de dönüp o tarafa baktık. Kapıdan herkesin yakından tanıdığı, Medine’li bir adam girdi. İşin garibi, yakından tanıdığımız bu adamın Peygamberimiz’in bu büyük müjdesine layık bir özelliği olabileceğini zannetmezdik. Çünkü basit bir hayatı vardı ve çok önemli bir iş yaptığını görmemiştik.

Adam mescide girerken, halinden yeni abdest aldığı anlaşılıyordu. Bir kenara çekildi, biraz namaz kıldı. Hareketlerinde dikkat çekici herhangi bir durum yoktu. Namazını bitirince geldiği kapıdan çıkıp gitti. Biz hepimiz dikkatle ona bakmıştık. Ne uzun uzun namaz kılmıştı ne de namaz içinde dikkatimizi çekecek bir hali vardı.

Adam mescitten çıktıktan sonra, biz yine Peygamber Efendimiz’e yöneldik. Söylediği hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorduk. Ama Allah Rasulü, adam gittikten sonra bu konu ile ilgili başka hiçbir şey söylemedi. O konu öylece kapandı gitti.

Ancak Peygamberimiz’in bu adam ile ilgili söylediği şeyler bütün gün kafama takıldı. Ne yapmıştı da böylesine bir ödülü, yani Cennet’i hak etmişti. O günün gecesinde de bu merakımı yenemedim.

Ertesi gün biz yine Hazreti Peygamber’in etrafında halka olmuştuk ve kulaklarımız O’nun tatlı sesiyle bayram ediyordu. Aman Allahım! O ne güzel bir sesti, kelimeler sanki kulaklarımızdan giriyor ve kalbimize akıyor gibiydi. Adeta berrak bir kaynaktan akan lezzetli bir su kalplerimizin susuzluğunu dindiriyordu.

Birden, dün olduğu gibi, Sevgili Peygamberimiz mübarek sözlerini kesti ve:
“Şimdi şu kapıdan Cennetlik bir adam girecek.” dedi. Aynen dün işaret ettiği kapıyı parmağıyla gösteriyordu. O kapıdan yine dünkü hepimizin tanıdığı Medine’li adam girdi. Ne eksik ne de fazla, bir önceki gün ne yaptıysa aynı şeyleri yaptı.
Bizim o adam ile ilgili merakımız bir kat daha artmıştı. Gözlerimizi ondan ayıramıyorduk. Namazını kıldı ve dünkü gibi çıktı gitti. Biz de kaldığımız yerden sohbeti dinlemeye devam ettik.

Üçüncü gün de aynı şeyler tekrarlandı.

Artık bu olaylar bende dayanılmaz bir merak uyandırmıştı. Ne yapıp edip, bu merakımı mutlaka yenmeliydim. Adamı takip edip ne yaptığını nasıl davrandığını öğrenebilirdim. Ona Cennet’i kazandıran neydi? Ben de Cennet’e girmeyi ne kadar isterdim! Hele bunun müjdesini dünyada iken almak ne büyük bir mutluluktu! Belki o ne yapıyorsa ben de aynısını yapar, buna ulaşabilirdim.

Ama nasıl?

Biraz düşündüm. Bir çare bulmalıydım. Adam başka bir gün yine namazını bitirmiş çıkmaya hazırlanıyordu. O çıkınca hemen peşine takıldım. Evine kadar öylece yürüdüm. Evinin kapısının önünde biraz bekledim. Sonra kapıya vurdum. Kendisi çıktı ve ne istediğimi sordu. Ben de:

– Şu an gidecek bir yerim yok. Beni birkaç günlüğüne misafir edebilir misin? dedim.
Gülümsedi ve beni evine aldı.

– Hoş geldin! Bize şeref verdin! Misafir ev sahibi için berekettir. dedi.
Son birbirimizin halini hatırını sorduk ama o benim problemimin ne olduğunu hiç sormadı. Evinin güzel bir odasını benim için hazırlattı. Daha önce de güzel bir yemek ikram etmişti.

Medineli bu adamın evinde üç gün kaldım. Gerçekten bana çok misafirperverce davrandı. İmkanları ölçüsünde ikramda hiç kusur etmedi. Bu arada durumumla ilgili en küçük bir soru da sormadı. Her gece yatsı namazından sonra biraz sohbet ediyorduk. Konuştuğumuz konular, genelde dinimize ait yeni bilgiler ile müslümanların durumları ile ilgili oluyordu. O bildiklerini bana anlatıyor ben de öğrendiğim şeylerden ona bahsediyordum. Bu konular bizim konuşmaktan zevk aldığımız şeylerdi. Bu yüzden üç gün boyunca birbirimizden hiç sıkılmamıştık.

İlk gün kendi kendime şöyle düşünmüştüm:

Bu yeni arkadaşımı sadece gündüzleri yaptığı işlerle değerlendirmemeliyim. Geceleri sabaha kadar ibadet ediyor olabilir. Kimbilir bütün geceyi ayakta geçiriyordur, Kur’an okuyor ve Cenab-ı Hakk’a dua dua yalvarıyordur. Öyleyse gecesini de görmeliyimdim.
O gece biraz konuştuktan sonra istirahata çekildik. Arkadaşım yattıktan biraz sonra derin bir uykuya daldı. Sabah namazından az önce beni de uyandırdı ve namazı Peygamber Efendimiz’in arkasında kılmak için camiye gidebileceğimizi söyledi. İşte gece de böyle geçmişti.

Ben yine beklediğimi bulamamıştım. Bir ara aklımdan evinde kalış sebebimi söylemek geçti. Sonra bundan vazgeçtim. Ama doğrusu, hâlâ merakımı yenememiştim.
Dördüncü gün sabah kahvaltısı yapıyorduk. Ben işin aslını anlamak için artık daha fazla bekleyemeyecektim:

– Değerli dostum. diye söze başladım.

– Ben, aslında, senin nasıl bir insan olduğunu anlamak için evinde misafir oldum. Çünkü birkaç gün önce mescide namaz kılmak için geldiğinde Allah Rasülü daha önce kimseye söylemediği bir şeyi senin için söyledi. Böylesine bir övgüyü nasıl kazandığın beni çok meraklandırdı. Allah Rasülü’nün senin hakkında “Cennetlik bir adam” övgüsü, gerçekten ne büyük bir iltifat.

Adam benim sözlerimi dinleyince gözleri yaşla doldu. Sonra:

– Dostum, işte ben senin birkaç gündür gördüğün insanım. Bundan daha fazla bir özelliğim yok.

Başka bir şey söylemedi. Ben kendisine çok teşekkür ederek ayrılmaya hazırlandım. Ama içimdeki merakı giderememiştim. “Bu adamda mutlaka benim sezemediğim bir şey var.” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkacakken, arkamdan seslendi. Hemen döndüm. Yanıma kadar geldi. Elini omzuma koydu.

– Sevgili dostum! Merakını yenemediğini biliyorum. Ben senin gördüğünden fazla bir özellik taşımıyorum. Ancak şu var ki, bana kötülük bile edilse kimse hakkında kötülük düşünmüyorum. Ayrıca bazı üstünlükler ve güzelliklere sahip kimseleri de kıskanmıyorum. Çünkü bunları veren Allah’tır. Bunlar beni her zaman daha mutlu ve huzurlu yapıyor.

Ben işte şimdi sırtımdan bir yük kalkmış gibi rahatlamıştım. İşte benim aradığım özellik buydu:

– Aziz dostum! İşte sen bu övgüye bu temiz kalbinle ulaşmışsın. Allah’ın Sevgili Peygamberi ne kadar doğru söylemiş! diyerek evden gönül rahatlığıyla ayrıldım.

İhtiyaç Sahiplerine İyi Davranın

Arkadaşınız Talip Rıza :) | | TOMURCUK

Size kendimden bahsedeyim:

-İsmim Ömer. İlkokula devam ediyorum. Kaçıncı sınıfta olduğumu siz tahmin edin. Kız kardeşim Zeynep, benden bir yaş küçük. O benim en çok sevdiğim insanlardan birisi. Annem ve babam ise bana göre dünyanın en iyi insanları.

Okulumu çok seviyorum. Çünkü öğretmenlerim çok iyi. Onlardan bazılarını annem ve babam gibi seviyorum. Onların hayat biçimlerini kendime örnek alıyorum, konuşurken sık sık onların verdiği örnekleri kullanırım ve bu beni çok rahatlatır. Onlara saygısızlık yapmaktan, sanki öz babama karşı bir suç işliyormuş gibi utanırım. Çünkü öğrendiğim bilgilerin hepsini onlara borçluyum.

Kendimi böyle kısaca tanıttıktan sonra sonra asıl size anlatmayı düşündüğüm konuya geçebiliriz:

Bir gün okuldan eve dönmüştüm. Çantamı bir kenara bıraktım. Hemen mutfağa koştum. Sevgili annem mutfakta yemek yapmakla meşguldü. Yemeklerin nefis kokusu mutfaktan bütün eve dağılmıştı. Ben de öylesine açtım ki! Anneme iyice sarıldım ve ondan birkaç tane eve dönüş öpücüğü aldım. Bana gülerek sarıldı, sonra beni şefkatle mutfaktan dışarıya çıkardı:

– Ne kadar acıkmış olabileceğini tahmin ediyorum yavrum. Senin muhallebiyi ve meyveli keki çok sevdiğini de biliyorum. Ama biraz sabırlı olmalısın. Hem sen önce şu okul kıyafetlerini çıkarıp ellerini ve yüzünü güzelce yıkamalısın, ben de bu arada yemeği hazırlayayım. Anlaştık mı?

Karnım çok açtı. Ama annem haklıydı. Önce iyi bir temizlik yapmalıydım. Boynumu bükerek mutfaktan çıktım. Doğru lavaboya gittim, elimi yüzümü güzelce yıkadım, okul elbiselerimi çıkardım, annemin yeni yıkadığını güzel kokusundan anladığım beyaz gömleğimi giydim.

Görüyorsunuz ya annem çok haklıymış, yapacak ne kadar çok işim varmış.
Bu sırada kardeşim Zeynep de eve döndü. O her zaman benden daha düzenli ve daha programlıdır. Benim biraz önce size uzun uzun anlattığım şeyleri o, annemin hatırlatmasına ihtiyaç duymadan yapar. Okuldan her döndüğünde kendisine bir şey söylenilmeden temizlenir, elbiselerini değiştirir.

Sonra karşılıklı oturduk, günümüzün nasıl geçtiğini konuşmaya başladık. Bu arada babamın gelmesini bekliyorduk. Kapının çaldığını duyduk. İkimiz de babamın geldiğini zannederek kapıya koştuk. Ancak kapıyı açtığımızda karşımızda yabancı bir adam duruyordu. Elbiseleri eski ve yırtıktı, zayıf elini uzatmış kısık sesle bir şeyler istiyordu ve ne dediği zor anlaşılıyordu:

– Allah rızası için bir şeyler isteyecektim!

Zeynep:

– Yemeğimiz henüz pişmedi, biraz beklerseniz… dedi.

– Ben yemek istemiyorum!

Ben araya girdim:

– Öyleyse giyecek bir şeyler verelim size! dedim. İçeriye doğru yöneldiğimde adam:

– Hayır, hayır! Ben elbise ve yemek istemiyorum, eğer mümkünse biraz paraya ihtiyacım vardı. dedi.

Ben geri döndüm, biraz sinirlenmiştim:

– Siz zannedersem muhtaç olmadığınız halde insanlardan bir şeyler istiyorsunuz. Ama bu hiç de doğru değil! dedim ve hızla kapıyı adamın yüzüne çarptım.
Annem kapının öyle şiddetle kapandığını duyunca merakla yanımıza gelmişti:

– Ne oldu? Beni korkuttunuz.

Zeynep olanları bir bir anlattı. Ben biraz kızdığım için konuşacak halde değildim, ancak birkaç kelime söyleyebildim:

– Anne adamın utanmazlığı beni çok sinirlendirdi. Kendime hakim olamadım.
Annem bana biraz kızmıştı:

– Oğlum belki sen haklı olabilirsin. Ama kim olursa olsun birisinin yüzüne kapıyı kapatmak hiç uygun bir davranış değildir. Hele bir müslüman bunu hiç kimseye yapmamalıdır. Çünkü müslümanlar, Kur’an-ı Kerim ve Sevgili Peygamberimiz’in uyarılarını çok bilirler. “Bir şey isteyeni sakın ha sakın azarlama!” ayetini hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Şüphesiz sen de bunu biliyorsun, ama bir anlık kızgınlığın bunu sana unutturdu zannederim.

Zeynep:

– Anne, Peygamber Efendimiz bu konuda ne buyuruyor?
Annem; her zaman tatlı tebessümü ile bize sevgisini gösteren bu iyi yürekli kadın, bir kolunu benim omuzuma diğerini kardeşimin omuzuna atarak bizi yemek odasına doğru götürdü:

– Bunu yemekten sonraya bırakalım. Çünkü size anlatmayı düşündüğüm bir hikaye var ve babanızın yardımına ihtiyaç duyabiliriz. dedi.
Yemek masasında bütün aile bir araya gelmiştik. Annemin yaptığı yemeklerin tadına doyum olmuyordu. Sonra oturma odasına geçtik. Ben ve kardeşim annemin bize söz verdiği hikayeyi anlatmaya başlayacağı anı sabırsızlıkla bekliyorduk. Susuyorduk, ama gözlerimiz ve kulaklarımız annemizin üzerindeydi. O da bunun farkındaydı ve bize bakıp, sabırsızlığımıza tebessüm ile cevap veriyordu.
Biraz sonra beklediğimiz an gelmişti; annem babamdan da izin isteyerek söze başlayacaktı. Babam annemin bize anlatacağı olayı biliyordu:

– Ne güzel düşünmüşsünüz, hanım ben de çocuklarımla beraber seni seve seve dinlerim. Haydi, söz senin.

Bana dünyalardan daha değerli anneciğim o sevimliliği ile konuşmaya başladı. Kelimeler ağzından, sabah esintisi gibi tatlı tatlı esiyor, inci taneleri gibi kulaklarımıza dökülüyordu.

– Peygamber Efendimiz, bir gün mescitte oturuyordu. En yakın ve en samimi arkadaşları da etrafındaydı. Kimler yoktu ki; Hazreti Ebubekir oradaydı, Hazreti Ömer oradaydı, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Abdurrahman bin Avf… –Allah onların hepsinden razı olsun– Allah Rasülü onlara bir şeyler anlatıyordu.
Güzel bir geceydi. Etraf ay ışığıyla epey aydınlıktı. Uzak bölgelerden gelen bir adam mescide girdi ve şöyle bağırdı:

– Ey Muhammed bana bir şeyler ver.

– Ses tonu çok yüksekti. Orada bulunanlar çok rahatsız olmuşlardı. Çünkü kesinlikle Peygamber Efendimiz’le böyle kabaca ve yüksek sesle konuşmazlardı. Bunu O’na karşı saygısızlık sayarlardı. Kimsenin de böyle bir tavır takınmasına izin vermezlerdi. Onlar Allah’ın Rasülü’nü canlarından ve sahip oldukları herşeyden daha çok severlerdi. O konuştuğu zaman, sanki başları üzerinde bir kuş varmış da bu kuş uçup, kaçıverecekmiş korkusu ve saygısı ile O’nu dinlerlerdi. İşte bu yüzden bu yabancı adamın tavrından rahatsızlık duymuşlardı.

Allah Rasülü ise hafifçe tebessüm etmişti. Sahabe Efendilerimizin ise kızgınlık yüzlerinden okunuyordu. Onlara kalsa bu adamı kolundan tutup dışarı atarlardı. Peygamber Efendimiz onlara işaret ederek sakin olmalarını istedi.
Sonra evine doğru yöneldi. Evi mescide çok yakındı. Daha doğrusu evi mescide bitişikti ve kapısı mescide açılıyordu. Evinden bir şeyler alıp getirdi. Adama verdi:

– Bu yeter mi? dedi. Adam ses tonunu değiştirmeyerek, Peygamberimizin kendisine verdiği şeyleri yeterli bulmadığını söylüyordu.
Bu söz üzerine orada bulunanların moralleri daha da bozulmuştu. Bazıları kızgınlıkla ayağa fırladılar, neredeyse adamın üstüne atlamak üzereydiler. Peygamber yanında nasıl davranacağını bilmeyen bu adam, onlara göre iyi bir cezayı hak ediyordu.
Sevgili Peygamberimiz, yine onlara engel olmuş, bir kere daha o adamı korumuştu.
Sonra tekrar evine girdi ve yine elinde bir şeylerle çıktı. Onları da adama verdi:

– Bunlar yeter mi? diye sordu.

Bu kez adamın ses tonu yumuşamıştı, hareketlerine daha bir dikkat ederek:

– Yeter Ey Allah’ın Peygamberi! Allah seni ve aileni en güzel şekilde ödüllendirsin.

Hazreti Peygamber Efendimiz:

– Söylediğin şeylerden dolayı arkadaşlarım incindi. Şimdi git ve yarın yine gel ve bu söylediklerini tekrar söyle. Böylece aranızdaki dargınlık ortadan kalkmış olsun. dedi.

Kardeşim Zeynep, bana dönerek:

– Ağbi! Peygamber Efendimiz’in insanlara bu kadar şefkatli davranması, bizim için ne büyük bir örnek değil mi? dedi. Bununla bana kapımıza gelen adama karşı davranışımı hatırlatıyordu. Babam araya girerek:

– Kızım, ağbini ayıplamamalısın! dedi.
Bu da benim gönlüme biraz olsun su serpmiş ve beni rahatlatmıştı. Babam ikimizi kolları arasına alarak:

– Daha olay bitmedi. Kalan kısmı da oldukça önemli. dedi.

Annem:

– Ertesi gün, bu yabancı adam yine geldi. Peygamberimizin yakın arkadaşlarından biriymiş gibi o da orada bulunanların arasına oturdu. Adam ne kadar da değişmişti! Sanki dünkü gelen adam o değildi. Dünkü yaptıklarından çok utanmıştı ve utancından dolayı yere bakıyor, tek bir kelime bile söyleyemiyordu.
Allah Rasülü, ona yaklaşmasını işaret etti. Adam oturduğu yerden kalktı, kendisine gösterilen yere oturdu. Peygamberimiz mübarek elini, adamın omuzuna koydu.

– Bu dostumuz dün kendisine verdiğim şeylerden memnun olduğunu söylemek için bu gün de bizi ziyaret etti. Ben de zaten kendisinden böyle yapmasını istemiştim. dedi. Sonra adama dönerek:

– Öyle değil mi? diye ekledi. Adam gayet ince bir sesle “Evet” dedi.
Allah Rasülü, tebessüm ederek arkadaşlarına döndü:

– Size bir adamdan bahsedeceğim. Benim durumum anlatacağım adama ne kadar benziyor.!

Bir adam düşünün ki, devesi ipini koparıp kaçmış. Boş kalan deve daha da hırçınlaşmış. Bazı insanlar deveyi yakalamak için bu adama yardım etmek istiyorlar. Bazıları kalkmış devenin peşinden koşuyor, oraya buraya koşuşup dururken deveyi daha da hırçınlaştırıyorlar.

Devenin sahibi ise bu çabaların fayda vermeyeceğini anlayıp:

– Ey İnsanlar! Bırakın devemin peşini. Benimle devem arasına girmeyin, ben onun sahibiyim. Onu hepinizden daha iyi bilirim. der.

İnsanlar da zavallı devenin peşini bırakırlar. Sonra adam, etraftan biraz ot toplar, onunla devesine yavaşça yaklaşır, devenin hırçınlığı ve öfkesi gider. Adam da onu ipinden yavaşça yakalar. Ne sahibi devesini kaybeder, ne de deve başını alıp gider.
Allah Rasülü şöyle devam etti:

– Eğer dün, bu adamın bir anlık davranışına kızarak hareket etmiş olsaydınız, hem o kaybedecekti, hem de siz onun sorumluluğunu yüklenmiş olacaktınız.
Babam dedi ki:

– İzin verirseniz burada bir şeyler eklemek istiyorum. Oğlum, kapıya gelen o adama öyle davranmadan önce annene haber vermen daha güzel olurdu. Tanımadığımız o adamın hoş bir sözle bile gönlünün alınması, böyle incitilmesinden şüphesiz daha iyi olurdu. Öyle değil mi?

Ben de bütün kalbimle;

– Evet baba! Peygamberimiz’in bu davranışından o kadar çok şey öğrendim ki anlatamam. diye haykırdım.